15.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 869

Sadaka-i Fıtır

 

Sadaka Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak niyetiyle, karşılıksız olarak fakir ve muhtaçlara yardım etme, iyilik ve ihsanda bulunma demektir. Farz, vacip ve mendub (nafile) kısımları vardır. Zekât ve zaruret derecesinde ihtiyaç içerisinde bulunan kimseye yardım etmek farz, sadaka-i fıtır vacip, diğerleri ise menduptur.

Halk arasında fitre de denilen sadaka-i fıtır, sadaka kelimesi ile iftar etme, Ramazan Bayramı, yaratılış anlamına gelen fıtır kelimesinin bileşiminden meydana gelmiştir. Sadaka-i fıtır, dinen zengin olarak Ramazan ayının sonuna yetişen Müslümanın belirli kimselere vermesi vacip olan bir sadakadır. Sadaka-i fıtır, borcundan ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak nisâp miktarı mala sahip olan her Müslümana vaciptir. Bunda, zekâtta olduğu gibi, malın nâmî(artıcı) olması ve üzerinden bir yıl geçmesi gibi bir şart söz konusu değildir. (Dini Kavramlar Sözlüğü, sh. 568-569)

Sadaka-i fıtrın vacip olma zamanı Ramazan bayramının birinci günüdür. Ancak bayramdan önce de verilebilir, hatta bu fakirlerin bayram öncesi ihtiyaçlarını karşılamaları açısından daha iyi bir uygulamadır. Çünkü sadaka-i fıtır ile fakirlerin de bayram sevincine iştirak etmesi hedeflenmiştir. Bundan dolayı fitreleri bayramdan sonraya bırakmak caiz değildir. Şayet bırakılırsa fitre yükümlülüğü düşmez, yine verilmesi gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Fitreyi kim namazdan önce öderse, bu makbul bir zekât kim namazdan sonra öderse, her hangi bir sadakadır”(Müsned, II, 277)buyurarak, fitrelerin geciktirilmeden verilmesini tavsiye etmiştir.

Sadaka-i fıtır belirli gıda maddelerinden belirli ölçüler dahilinde verilmek suretiyle aynî olarak yerine getirilebileceği gibionların kıymetlerini nakit para olarak ödeyerek de yerine getirilebilir. Çünkü asıl olan fakirin ihtiyacını gidermektir. Günümüz şartlarında insanların ihtiyaçlarının çok çeşitlilik kazandığı dikkate alınırsa bu yöntem fakirin ihtiyacını gidermeye daha uygun düşmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bayram gününde fakirlerin ihtiyaçlarının giderilmesi yönündeki tavsiyesi bu şekilde daha iyi ve daha kolay yerine getirilmiş olur.

Her yıl Ramazan ayında bir kişinin bir günlük normal gıda ihtiyacını karşılayacak miktar ölçü alınmak suretiyle sadaka-i fıtır miktarı belirlenmektedir. Ancak hali vakti yerinde olan Müslümanların bu miktarı artırarak vermeleri dinimizin infak anlayışına daha uygundur. Zira ihtiyaçların ve sıkıntıların arttığı zamanlarda Müslümanların sadaka ve zekâtlarını artırmaları dinî ve insanî bir sorumluluktur.

Bugün İslam dünyası, açlık ve yoksulluk nedeniyle toplu ölümlerin yaşandığı, meydana gelen tabii afet, savaş ve kıtlık gibi sebeplerle on binlerce Müslümanın mülteci durumuna düştüğü zor bir dönemden geçmektedir.Böyle zor ve sıkıntılı zamanlarda sadakayı çok vermek, uzak yakın demeden daha çok muhtaca ulaşmak gerekir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de,“şiddetli bir açlık gününde bir yetimi yahut yerde sürünen bir yoksulu doyurmanın ahiret mutluluğunu kazanma vesilesi olduğu bildirilmiştir.(Beled, 90/14-18)

Sadaka-i fıtır ve zekât verilecek kimseler Kur’an’da açıklanmıştır. Günümüz şartlarına göre bunları şöyle sıralayabiliriz:Fakirler, hiçbir şeyi olmayan düşkünler, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmış yolculardır. (Tevbe, 9/60)Zekâtta olduğu gibi fitre verilirken de ilk önce fakir akrabalardan başlanmalıdır. Daha sonra sırasıyla komşular ve en yakından en uzağa doğru ihtiyaç sahiplerine fitreler ulaştırılmalıdır. Ancak kişi fakir de olsalar bakmakla yükümlü olduğu kimselere yani anne, baba, dede, nine, çocuk ve torunlarına sadaka-i fıtır veremez.

Sadaka-i fıtır, Ramazan ayında ifa edilen oruç ibadetinde meydana gelebilecek hata ve kusurların giderilmesi yanında Müslümanın bilerek veya bilmeyerek işlediği kötülüklerden arınmasına da sebeptir. Ayrıca sadaka-i fıtırla fakirlerin ihtiyaçlarının giderilerek sevindirilmesinin amaçlanmıştır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:“Resûlullah fitreyi, oruç tutanı anlamsız ve çirkin davranışlardan temizlesin, fakirlere de yiyecek bir lokma olsun diye farz kılmıştır”(Müsned, II, 277; V, 432) Buna göre sadaka-i fıtır, hem verenin hem de alanın kârlı çıktığı hayırlı bir alışveriştir.

Sonuç olarak sadaka-ı fıtır, Ramazan ayına erişip onun feyz ve bereketinden istifade etmenin karşılığı olarak mal ile yapılan bir şükürdür. Fıtır sadakalarımızın yanında vereceğimiz diğer sadakalarla fakir din kardeşlerimizin ihtiyaçlarını karşılayacak, onların da bayramın sevinç ve coşkusunu yaşamalarına katkı sağlayacağız. Onlardan alacağımız hayır dualar oruçlarımızın kabulüne ve günahlarımızın affına dolayısıyla da Rabbimizin rızasına vesile olacaktır.

NOT:-Diyanet İşleri Başkanlığımız bu seneki sadak-i fıtrın asgari miktarını 10 TL.olarak belirlemiştir.

-5601’e faturalı telefonlardan mesajla fitre verilebilir.

Diyanet Vakfımız aracılığıyla isteyen fitre ve zekâtını verebilir.

 

 

Tut Bizi Oruç

 

GÜNAHLARIMIZ ÇOK, YÜZÜMÜZ YOKTUR

CÜRMÜMÜZLE GELDİK, TUT BİZİ ORUÇ

KARA YÜZÜMÜZÜ, IŞIKLA YAKTIR

GÜNAH PAZARINDAN, SAT BİZİ ORUÇ

 

HERKESİN DİLİNDE, KUTLU BİR HECE

İBADETLER İÇİN, NİMETTİR GECE

İMSAK VAKTİ HER GÜN, DÖRDÜ BEŞ GEÇE

BALLI KAYMAĞINA, KAT BİZİ ORUÇ

 

İFTARDA TOPLANDIK, HEPİMİZ BİRDEN

KURTAR BİZİ NE OLUR, KALPTEKİ KİRDEN

ÖNÜMÜZDE İSE, ŞEYTANDAN DİRGEN

MAĞFİRET ÜZERE, ÇAT BİZİ ORUÇ

 

KOMŞULAR TOPLANDI, KUR’AN OKURLAR

DİNLEMEYENLERSE, MANEN FAKİRLER

BİZE YARDIM ETSİN, İLM-İ ZAKİRLER

DUA DERYASINA, AT BİZİ ORUÇ

 

ON BİR AY KİRLENDİK, BİLMEM Kİ NİÇİN

CİĞERİMİZ YANAR, HEP SENİN İÇİN

GÖNÜL İSTEMEZ Mİ, OLSAK TEK BİÇİM

NE OLUR CENNETTE, TAT BİZİ ORUÇ

 

 

 

Filistin Üzerine Bir Mülahaza

Terörist ve bölücü partinin genel başkanı Selahattin Demirtaş’a;

“Diyarbakır’ın özgürlüğünü görmek istiyoruz” demesini nasıl yorumlamalıyız?

Ya da, seksenli yıllarda; ABD, SSCB ve ÇİN’in mücadele alanı haline gelen ülkemizde, her gün onlarca insanımızı öldürmek üzere eğitimlerine destek vermiş terörist yetiştiren Filistin’i nasıl yorumlamalıyız.

Ya da, İngiliz birliklerine yardım ve yataklık etmek üzere, Türk ordusunu Arap yarımadasındaki çöllerde perişan etmelerini nasıl yorumlamalıyız.

En acısı da, saltanat sürdüğü otuz küsur yıl boyunca,

Osmanlı veziri sıfatıyla devletin sinir uçlarını Yahudilere sunan EMANUEL KARASSONUN, II. Abdülhamit’le ikbal paylaşımını nasıl yorumlamalıyız.

Ki, EMANUEL KARASSO, Filistin’in; Yahudilere verilebilmesi hususunda her türlü alt yapıyı hazırladıktan sonra,

Yahudilerin elde ettiği kazanımlara izin verilmesi ve tescil edilmesini bizzat Abdülhamit’ten istedikten sonra, Abdülhamit onu azletmiş ve sınır dışı etmiştir.

Kimi tarihçiler, Osmanlı “düyuni umumiyede”(Devletin genel borçları) olan borçlarını karşılamak gibi bir rüşvet teklif edildiğini,buna mukabil, sultanın; “atalarım kanla aldığı yeri kanla veririm”. Gibi tarihe kayıt düşen bir ifadeden bahsetmektedirler.

Ancak giderken de, Abdülhamit’e; “seni azledecek heyette olacağım” tehdidini esirgememiştir.

Tarihi vakıadır. Hadise aynı ile vuku bulmuştur.

Şimdi Filistin’de kan durmuyor, Yahudilerin üstünlüğü karşısında çaresiz bir Filistin çırpınış var.

Türkiye’yi idare ettiklerini zannedenler de, açıktan gazel okumaktadırlar.

Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’de, en son beyanatında, “İsrail’in kara harekâtına girişmemesini tavsiye etmiyoruz” gibi bir şakalaşma yapmıştır.

Senin dokuz vatandaşının kanı kurumamışken böyle bir beyanat,

Hem inandırıcı değil hem de ciddiye alınmaz.

Önümüzdeki günlerde,  “İsrail AKP ilişkilerinin kısa tarihçesi belgelerle belirteceğim.

Hakikatler ışığında, gaflet siyaseti takip eden hükümetimiz ve devletimiz, aslında Filistin meselesini bilmiyor, ya da Yahudi siyasetine uygun yürütüyor.

Yaser Arafat ile başlayan yönetim krizleri devam ediyor.

Kendi içinde bütünlüğü olmayan bir Filistin mücadelede başarılı olur mu bilmiyorum.

Lakin milletin gazını almaya dönük hükümetin yaptığı çıkışlar, İsrail’i tahrik ediyor, kışkırtıyor, Filistin’de de, mücadele irtifa kaybediyor.

Bari sükût edin de; ” adam sansınlar.”

İkbal hırsına dalmış bir başbakan, bu meseleye çözüm getiremeyeceğini,

Tam otuz iki sene saltanatı için mücadele eden Sultan Abdülhamit ten daha akıllı ve zeki değildir.

Diyarbakır’a özgürlük isteyen bir Filistin başbakanı bize ne kadar dosttur onu da bilemiyorum, takdirlerinize ve vicdanlarınıza sunuyorum.

Bilinmelidir ki, sonunu düşünerek hareket edenler, kahraman olamazlar.

Bölgemizde, kan ve gözyaşının egemen olduğu günümüzde,

Mevcut yöneticilerin ideolojik sicilleri ve ikballeri ile ilgili kararı, Yahudi merkezli ve dünya hükümeti yoluyla dünya hâkimiyetini düşünen küreselciler vermektedir.

Alabilecekleri kararları efendilerinin rızasına muhalif olamaz.

O sebeple, yüreği, aklı ve vicdanı ile hareket edecek yöneticilere, bu gün ne kadarda ihtiyacımız var.

Manevra kabiliyeti kalmamış bir devletin ne yapacağı hakkında da hüküm vermek güçtür.

Zira plansız ve hazırlıksız bir harekât, akıbeti meçhul bir macera olur…

Türk milleti; Yüce peygamberimizin övgüsüne ve takdirine mazhar olmuş bir millettir.

Asli cevheri içinde bu meseleleri çözebilecek kahramanları bulunduracak kadar zengin bir potansiyeli vardır.

Yeter ki biz aklımızı, vicdanımızla, iman ettiğimiz değerlerin yaşaması için kullanabilelim.

“muhtaç olduğun kudret, asil kanında mevcuttur.”

 

 

‘Mezhepler Din Değildir, Hür Düşüncenin Sonucudur’

 

 

GİRİŞ:

Hazret-i Muhammed (sav) Efendimiz zamanında bir takım ayrılıklar baş göstermişti. Fakat bunlar. Saman alevi gibi birden tutuşup söndü. İlk ciddî ayrılığı bir Yahudi ilim adamı olan Abdullah İbn-i Sebe başlattı. O, Hz. Osman huzurunda Müslüman oldu. (Bâzı yazarlar, ‘Müslüman olmuş gibi göründüğüne ileri sürerler) Müslüman olunca Museviler arasındaki itibârını tamâmen kaybetti. Hz. Osman’dan da umduğu ilgili ve makamı elde edemeyince Hz. Ali’yi ön plana çıkarmaya çalıştı. Hz. Ali’den de beklediği ilgili görememiş olmasına rağmen, O’nun taraftarlığından ayrılmadı. Aksine, insanları Hz. Ali etrafında toplanmaya dâvet etti ve başarılı oldu. Hatta insanları Hz. Ali’de Allah’a ait sıfat ve özelliklerin bulunduğuna inandırdı. Hz. Ali’nin şehit edilmesinden sonra da fitne ve tefrika çıkarmaya devam etti. Böylece Ali Şiası (*) oluştu.

Sonraki yıllarda, Hz. Ali döneminde cılız bir hareket olan  ‘Harbiyye‘ olarak da anılan Hariciler mezhebi gelişti. Mâveraü’n-Nehr (**) bölgesinde ve Horasan’da Babekiler ve Kızıllar gibi karışık mezhepler ortaya çıktı. Şi’îlik gelişti ve yayıldı. Bâtınîlik, Yezîdîlik, Nusayrîlik ve Dürzîlek ile kolları ortaya çıktı. Bunların hepsi, ayrılıkçı mezheplerdir.

Bunların dışında ‘Hak mezhepler’ olarak Hanefi, Şafi’î, Hanbelî ve Mâlikî mezhepleri gelişti. Bu dört mezhep, ‘Fıkhî Mezhepler’in kollarıdır. İtikadî mezhepler olarak da Matüridîlik ve Eş’arîlik vardır.

(*) Şia: Hz. Peygamber’in (sav) vefatından sonra Hz. Ali ve oğullarını halifelik için en layık kişi olarak gören, O’nu meşrû halife olarak kabul eden, O’ndan sonraki halifelerin de O’nun soyundan gelmesi gerektiğine inananların ortak adı.

(**) Ceyhan ve Seyhun nehirlerinin arasında kalan ve Türklerin yaşadığı topraklar.

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Oğuz Çetinoğlu: Mezhep nedir?

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer: Mezhep: ‘Gidilen yol’ anlamında Arapça bir kelimedir. Terim olarak da mezhep: ‘Kişilerin yaşadıkları coğrafî, sosyal ve kültürel çevrenin içinde dinin ana kaynaklarını (Kuran ve sünneti) anlama ve uygulamada ortaya çıkan farklılıkların kurumlaştığı dinî oluşumlardır.’

Çetinoğlu: Mezheplerin sınıflandırılması hakkında neler söyleyeceksiniz?

Ecer: İnanç ile ilgili olanlarına ‘itikadî mezhepler’, eylemlerle (amelî olanlarla) ilgili olanlarına da ‘amelî‘ veya ‘fıkhî‘ mezhepler denilir. Türklerin, özellikle Anadolu Müslümanlarının itikatta mezhebi Semerkandlı Mehmet Matüridînin kurduğu Matüridî; eylemler ve ibadetlerde de İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin kurduğu rivayet edilen Hanefî mezhepleridir.

Çetinoğlu: ‘İslam’ ve ‘İslamiyet’ kavramları arasında nasıl bir bağ vardır?

Ecer: İslam ile İslamiyet terimleri de karıştırılmaktadır. İslam: ‘Hz. Âdem ile başlayan vahiy geleneğinin peygamberlerin son halkası olan Hz. Muhammed (SAS) tarafından ifade edilişinin adıdır. Hz. Muhammed’den önceki peygamberlerin dininin adı da İslam olduğu için, eski peygamberlere ve bu peygamberlerin aldıkları bozulmamış vahiylere de inanmak iman esaslarımızdandır. Ancak Kuran kıyamete kadar değişmeyecek olan evrensel mesajları içermektedir. İslâmiyet ise: Kuran-ı Kerim’in sünnet ışığında hayata geçirilerek uygulanması ve yaşanır hale getirilmesine denilir. Bu uygulama toplumun eski gelenekleri ve coğrafi şartlar dolayısıyla farklı farklı olabilir, ancak bu farklılıklar Kuranın ilkelerine aykırı olamaz.

Çetinoğlu: Kimileri bilmediklerinden ve samîmi olarak öğrenmek istediğinden, kimileri de şeytanın avukatlığına özenerek soruyor: ‘Allah bir, Kitap bir, Peygamber bir. Mezhepler niçin çok?’ Diyor. Bu soruyu nasıl cevaplandırırsınız?

Ecer: Günümüzde, halkı Müslüman olan devletler büyük bir bunalım ve kavga içindeler. Aslında bu kavgaların altında egemenlik tesisi ve maddî menfaatler yatmaktadır. Ancak az gelişmiş ülkeler arasında yer alan bu ülkelerde bu çatışmalara ve kavgalara mezhep kavgası görünümü verilmekte olduğu görülmektedir. Oysaki mezheplerin bir kavga ve farklılaşma sebebi olmaması, hatta bir fikirler arası hoş görü gücü olarak kabullenilmesi gerekir.

Tanrı Elçisi; Müslümanların karşılaştıkları yeni problemleri aklederek ve içtihat yaparak çözmelerini tavsiye buyurdu. O’nun vefatından sonra Müslümanlar önce Kuran’a, sonra Sünnete uydular. Bunlarda aradıklarını bulamadıkları zaman bu kaynaklarda bulabildikleri ipuçlarım salim akıl, kamu yararı kontrolünde yorumladılar, yani içtihat ettiler. Bu yorumlar sebebiyle Allah’ın bir, Peygamberin bir, Kitap’ın yani Kuran’ın bir olmasına rağmen farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan bu farklılıklar Kurana, Hz. Peygamberin sünnetine, akla, ilme, kamu yararına aykırı değilse ve Tanrının bir, öldükten sonra dirilmenin yani ahiretin var olduğuna, iyilik yapmanın faydasına inanma şeklinde görünüyorsa, bunlara ‘Ehl-i sünnet mensupları‘ veya ‘doğru yolda olanlar‘ diye bakılması gerekiyor. Tevhide, inanç ilkelerine aykırı olmayan farklı görüşlerde olanların din dışı (kâfir) sayılmayacağı büyük bilginler tarafından kabul edilmiş hatta ‘Ehl-i kıble tekfir edilemez‘ diye formülleştirilmiştir.

Çetinoğlu: İyi bir Müslüman olabilmek için bir mezhep kurucusuna veya bir tarikat şeyhine bağlanmak gerektiği söyleniyor…

Ecer: İslam dininde bir mezhep kurucusuna veya bir tarikat şeyhine mutlak bağlanma mecburiyeti yoktur. Kur’ana, Peygamberine ve hukukî olarak başa geçmiş olan, Kur’ana, genel ahlaka, adalete uygun olmak şartıyla hüküm veren, yöneten devlet başkanının emirlerine bağlı kalınabilinir. Taklit önerilmez ve taklidî iman değil tahkikî iman önerilir. Yaptığı işlerin ve ibadetlerin niçin yapıldığını bilerek yapması gerekirken, filan şeyh veya filan kişi yaptığı için taklit etmek caiz değildir.

Çetinoğlu: Mezheplerin doğuş sebepleri hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Ecer: Hz. Peygamberin vefatlarından sonra karşılaşılan olaylarda ve Kur’anı anlamada soracakları bir peygamber kalmadığı için bilginlere danışılması gereği ortaya çıkmıştır. İslâm dinini anlamada, uygulamada ortaya çıkan farklı görüşlerin belirli bir süreç sonunda, bir kurucunun liderliğinde ve ortak düşünceler etrafında bir araya gelmelerinden mezhepler oluşmuştur. Yani, mezhep bir dinî gruplaşmanın adıdır.

Müslüman bilginler de (ki bunlara müçtehit denilir) Kur’an, sünnet ve akla dayanarak yorumlar yapmak suretiyle konulara açıklık getirmeye çalışmışlardır.

Çetinoğlu: Örneklendirmek mümkün mü Hocam?

Ecer: Boy abdestiyle ilgili ayette geçen (Fettahharu) kelimesini Ebu Hanife de, İmam Şafiî de ‘vücudun dış yüzünü tertemiz etmek‘ diye anlamışlar. Ancak Ebu Hanife ağız ve burnu, vücudun dışına ait diye yorumladığı için boy abdestinin farzları içinde ağza ve buruna su çekerek temizlemeyi eklemiştir. Şafii ise ağız ve burun akıntılarının orucu bozmadığı gerekçesiyle ağzı ve burnu vücudun içi olarak düşünmüş, boy abdestinin farzı olarak bunu kabul etmemiştir. Dikkat edersek burada Kur’anı inkâr etme yoktur, bir yorum ortaya koyma vardır. Bir Müslüman bu iki yorumdan hangisini uygularsa uygulasın, yapılan eylemin mantıklı bir gerekçesi vardır ve bu kişilerden hiç biri dinden çıkmaz. Bu farklı uygulamadan dolayı da bu kişilerin birbirine düşman olmaları gerekmez. Bu durumda mezhepler büyük âlimlerin yorumudur, ayrı bir din değildir. Bir mezhebe bağlı olmak değil, bir mezhebin bağnazlığı (taassubu) içinde olmak, farklı mezhep mensubudur diye kelime-i şehadet getirenleri Allahu Ekber nidalarıyla öldürmek hiç mi hiç caiz değildir.

Çetinoğlu: Dinimiz, böyle bir davranışı asla kabul etmez…

Ecer: Dinimiz farklı görüşleri bırakın, farklı din mensuplarına bile müsamaha göstermeyi emreder. Bütün bu gerekçelerden dolayı İslam dünyasının içine girdiği mezhep çatışmaları yüce dinimizde izahı olmayan büyük bir yanlışlıktır, cehâlettir.

Çetinoğlu: Peygamberimiz (sav) zamanında mezhep diye bir olgu var mıydı?

Ecer: Peygamberimiz zamanında bilinen anlamda mezhep yoktur. Hicri 1. Miladi 7.  yüzyıl ve sonrasında ortaya çıkmıştır. Peygamber döneminde, peygamber varken dini anlama ve anlatma konusunda farklılaşmayı doğuracak bir dinî lider düşünülemezdi. Müslümanların önünde Tanrı’nın peygamberi vardı. Anlamadıklarını Resulüllah’a iletiyorlar, O’nu dinliyor ve O’nun sözlerine inanıyorlardı. Nisa Suresi 59. Âyette Yüce Allah, o günkü Müslümanlara yol gösteriyor; “… Eğer herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz -Allaha ve ahret gününe inanıyorsanız- onu Allaha ve Peygambere götürün. Bu daha iyidir ve sonuç bakımından daha da güzeldir.’ Buyruluyor.  Peygamberimiz zamanında yaşayan ve O’nu görenler; akıllarına gelen her şeyi ve her türlü meselelerini Peygambere soruyor ve cevaplarını alıyorlardı. Bu sorular Hz. Peygamber tarafından bazen doğrudan doğruya cevaplandırılıyor, bazen de Yüce Tanrı’dan gelecek vahiy bekleniyordu. Peygamberin cevaplandıramayacağı sorular Kuranda “Ve sana soruyorlar” diye başlayan ayetlerle hallediliyordu. “Sana soruyorlar” diye başlayan ayet sayısı Kur’an-ı Kerîm’de 15 tanedir.  Ashab olur-olmaz şeyleri Peygambere sormaz, nâzil olan ayetleri olduğu gibi kabul ederdi. Zaten Kur’an’ın açıklanması görevi de Nahl Suresi 16. ayetteki; “… Biz sana Kur’an’ı insanlara açıklayasın  diye indirdik… ‘ denilerek Peygambere verilmişti. Ayrıca olur-olmaz, gereksiz kafa karıştncı sorular sorulması da hoş görülmemişti. Enes bin Malik tarafından rivayet edilen bir Hadis-i Şeriflerinde Hz. Peygamber: ‘İnsanlar birbirlerine birtakım sorular sormaktan vaz geçmeyecekler. Hatta her şeyi yaratan Allah’tır, fakat Allah kim yaratmıştır?’ diyecekler buyurur.

Bir başka rivâyete göre de Peygamberimiz; ‘Allah’ın çok soru sormayı kerih (iğrenç) gördüğünü‘ beyan eder. Mâide suresi 101. ayette ise; ‘Ey iman ederler! Size açıklandığı zaman, sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın‘ buyruğu ile gereksiz soruların sorulmaması istenir. Açıkçası yeni ve eski Müslümanlar peyderpey nâzil olan (inen) ayetleri öğrenirler, emirleri ve Hz. Peygamberin uygulamalarını tatbik ederlerdi. Bu sebeple özellikle inanç ilkeleri ile ilgili tartışma veya farklılıklara Peygamberimiz döneminde rastlamıyoruz.

Çetinoğlu: Hakkında vahiy olmayan konular hakkında nasıl hareket ediliyordu?

Ecer: Peygamberimiz; Mekke’den Medine (Yesrib)’ye göç ettikten sonra vahiy ile bildirilen inanç ve ibadetler dışındaki insan ilişkileri ve günlük dünya hayatı, tabiat olayları ile ilgili konularda farklı düşünmeye müsaade ederdi, kendisi de içtihatlarda bulunurdu.

Hz. Peygamber vahyin bulunmadığı, sınırlamadığı şehrin savunulması, halkın emniyetinin sağlanması, devletler, kabileler arası anlaşmaların yapılması, savaşta ordunun alacağı düzenlemeler, savaş sonrası alınan esirlerin durumları… gibi konularda halk ile istişarede bulunur, insanî yönüyle içtihat ederdi. Uhud savaşı öncesinde yaptığı toplantıda alınan kararı, kendi düşüncesine uygun düşmediği halde kabul etti. Bedir savaşı sonrasında alınan esirlerin para karşılığında salıverilmesi kararının yanlışlığı Enfal suresinde (ayet 67-70) belirtildi. Hz. Peygamber Tanrı tarafından kendisine bildirilenler dışında kalan konularda yanılabilirliğini ‘Sizler dünya işlerini daha iyi bilirsiniz. Ben ancak (sizin gibi) bir insanım. Ben sizlere dininizden herhangi bir şey emrettiğim zaman onu derhal alıp kabul ediniz. Sizlere rey (görüş, düşünce, fikir) çeşidinden bir şey emrettiğim zaman kuşkusuz ben de, sadece (sizin gibi) bir insanım” cümleleriyle açıklar. Sahabeden Muaz b. Cebeli Yemene kadı olarak atadığı zaman onun hareketinden önce yaptığı konuşmada M. b. Cebelin Kur’an’da ve sünnette bulamadığı konularda içtihat ederek karar vereceğini duyduğu zaman Hz. Peygamber bu cevaptan çok memnun olmuş ve  “… Allaha şükürler olsun ki Resulünün kadısını resulünün razı olduğu şeye muvaffak buyurdu” demiştir. Uhud savaşından sonra Yahudilerden Benu Kureyza kabilesine savaş açan Hz. Peygamber, oraya çabuk ulaşılması için “Hiçbir kimse, Benu Kureyza’ya varmadan ikindi namazını kılmasın” buyurdular. Ancak Benu Kurayza’ya ulaşamadan ikindi vakti geldi. Namaz kılmaya kalkışanlara bazıları Hz. Peygamberin emri gereği namaz kılamayamayacaklarını söylediler. Kılmak isteyenler de: “Hayır, kılarız, Hz. Peygamber bizden böyle bir şey istememiştir” diye cevaplandırdılar. Bazısı ikindi namazını kıldı, bazısı da kılmadı. Tartışmayı ve uygulamayı Hz. Peygambere arz ettikleri zaman hiç kimseyi hatalı bulmadı. Her iki tarafın da içtihadını kabul ettiği görüldü.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Hz. Peygamber zamanında mezhepleşme olmamıştır. Dinden olduğu kesinlikle bilinen hususlarda inkâra davet çıkaran ihtilaf, farkı görüş bahis konusu olmamıştır. Vahyin sona ermesi, dinin tamamlanmasından sonra farklı sebeplerden dolayı farklı yorumlar ve mezhepleşmeler ortaya çıkacaktır.

Yrd. Doç. Dr. AHMET VEHBİ ECER

8 Ağustos 1934 târihinde Niğde’nin Bor İlçesi’nde doğdu. İlk ve ortaokulu Bor’da okudu. Lise tahsilini Niğde’de tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Vatanî görevini 1960-1961 yıllarında Levazım Teğmeni olarak Borçka’da yaptı.

1962 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde memuriyet hayatı başladı. 1963-1965 yıllarında Kayseri İmam-Hatip Lisesi’nde Meslek Dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı.

1965-1966 yıllarında Ankara Radyo ile Eğitim Merkezi’nde yazar öğretmen, 1966-1970 yıllarında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü İslâm Mezhepleri Târihi öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 1970-1971 yıllarında Bakanlıkça inceleme-araştırma yapmak üzere Bağdat’a gönderildi.  1976 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Târihi Kürsüsü’nden doktora diploması aldı. 1982 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1984 yılında Yrd. Doç. Dr. unvanını aldı. Fakülte’de;  İslâm Târihi ve Medeniyeti anabilim dalı başkanı, Din Eğitimi ve Sosyal Bilimler bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Araştırma yapmak üzere İngiltere’ye gönderildi. Burada ilmî toplantılara katıldı.

Birçok mahallî, genel ve hakemli dergilerde makaleleri yayınlandı. Hâlen, Kayseri’de elektronik olarak da yayınlanan Erciyes Gazetesi’nde ilmî konularda makaleleri yayınlanıyor. Ayrıca; aylık dergilere makaleler yazmaktadır. Çeşitli yayınevleri tarafından basılmış 22 eseri bulunmaktadır.

Yrd Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer, İslâm Târihi ve İslâm Mezhepleri Târihi öğretim üyesi olarak çalışmakta iken yaş haddinden      emekli olmuştur.

 

 

 

Milletsiz Devletten Devletsiz Millete…

 

Aydınlar Ocağı’nı dolaylı veya dolaysız hedef tahtası yapan, hala 1970’leri yaşayanların yazı ve beyanlarını hayretle ve bazen de tebessümle izliyoruz. Bilgisiz, mesnetsiz ve kalitesiz yakıştırmalara ve saldırılara çoğu zaman cevap hakkımızı bile kullanmıyoruz. Aslında kaliteli tenkidi bile arar hale geldik. Ocağımız, milli çizgide olan farklı siyasi görüşlere sahip milli ve manevi değerlere bağlı aydınları bünyesinde barındırmaktadır. Tüzüğümüzün gaye maddesinde Türk Milliyetçiliği yer alır. Sağın milliyetsiz, milli kimliksiz, milli devlet, üniter yapı ve Cumhuriyete düşman, Milli Mücadeleyi içine sindirememiş, teslimiyetçi ve işbirlikçi etnik ırkçılarıyla veya onlara destek olan bugünün Damat Feritleri ile ortak hiçbir tarafımız olamaz.   

Sağın milliyetsiz ve vatansız kesimi ile solun önemli bir bölümü Türk ve Türkiye düşmanlığında ittifak etmiş durumdadırlar. Her milli meselede ülkeleri ile başkaları adına amansız bir kavganın içindedirler. Dün sosyalizmi Türkiye Cumhuriyetine karşı kullanıp sonuç alamayanların önemli bir bölümü, şimdi kapitalist ittifakın emrindedirler. Onlar artık Batının yeniçerileridir. Sağda ve solda bazıları hala ideolojik kavga döneminin dışına çıkıp uyanamıyorlar. Artık Türkiye’deki mücadele; demokratik parlamenter sisteme bağlı olanlar ile diktatör özentileri arasındadır. Tek adam sultasına bel bağlayanlar, Türkiye’yi bölerek ve ufalayarak yenileştireceklerdir. Milli devlet ve üniter yapı hedef alınmıştır. Bazı dost ve müttefiklerimiz de bize yardımcı olmaktadır. Çok ortaklı bir devlete geçerek, egemenliği paylaştırarak, etnik merkezli bir ufalanma amaçlanmaktadır. Bu tuzak utanmadan yeni elbise, yeni araba, yeni bina gibi Yeni Türkiye olarak yutturulmaya çalışılmaktadır. 1923 Türkiyesi geride kalmış, kapılar kapanmış, şimdi ufalanmanın simsarları ile muhabbet kuruluyor.

Bazıları Aydınlar Ocağı‘nı öyle iyi tanıyorlar ki, bir tarihte Prof.Dr. Aydın Yalçın’ın kuruluşumuza genel başkanlık yaptığını zannediyorlar! Bir ara Bodrum Yalıkavak’ta toplanan malum sözde aydınların toplantısını bile Aydınlar Ocağı toplantısı diye yazmışlardı. Tuğla gibi kitaplar yazıyorlar, ama yanlışlarla dolu… Ocak’ta görev yapmış değerli hocalarımızdan herhangi birini kuruluşumuzla özdeşleştirmek yanlış olmasa da; çok eksik bir bakıştır. 12 Eylül 1980 sonrası faaliyetlerimize ara verdirilmiştir. Milliyetçi çizgideki siyasetçi, aydın ve gençlere olmadık baskı ve işkenceler yapan, denge olsun diye ülkücü gençleri idam eden 12 Eylül yönetimi ile kuruluşumuzu hala özdeşleştirenler var.

Ülke hemen hemen her konuda kamplaşmaya ve çatışmaya zorlandığı gibi devlet ve millet konusu da sürekli kaşınıyor. Devletsiz millet de; milletsiz devlet de birer ütopyadır. Devletle kavgalı olanların Türk Tarihi ile kavgaları vardır. Devletle milleti birbirine rakip gören, rakip gördüğü için iç ve dış destek bulan, methedilen siyasetçilerin seçimlerde devletin sınırsız imkanlarını haksız şekilde kullanmaları büyük bir çelişkidir. Devletle kavgalı olanlar yarın ispatlanamayan sözde Ermeni soykırımı iddialarını da tarihi ile yüzleşme adına kabul edebilirler. Rum, Ermeni ve Kürt açılımlarını sahiplenebilirler. Irak‘ın üçe bölünmesinden ve Türkmenlerin soykırıma uğramasından rahatsız olmazlar. Doğu Türkistan‘daki insan hakları ihlalleri onları pek rahatsız etmez. Onlar için Filistin ve Gazze dışında ağlama duvarları yoktur.Kürdistan sözünü sık sık tekrarlarlar. Kuzey Irak ‘la ilişkileri ekonomik menfaat üzerine kuruludur. Devletle hesaplaşmak isteyenler ne gariptir ki; devletin başına geçmek isterler.

Maalesef bir dönem Türk Milletinin değerlerini hiçe sayan ve milli ve manevi değerlerimizle yabancılaşmış, seçkinci, tahakkümcü,halka tepeden bakan, halka rağmen halkçılar vardı. Bunlar milletsiz devlet anlayışına yatkındı. Şimdi ise devletsiz millet teziyle ortaya çıkanların bir kutup olarak diğerlerinden ne farkı var?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde mütevazi ve kaliteli çizgisiyle sayın Ekmeleddin İhsanoğlu dikkat çeker hale geldi. Oylarını devamlı artırdığı anlaşılıyor. Solun bazı değişik kesimlerinin AKP adayına çalışması doğrusu dikkat çekiyor. Bazıları TV programlarında Ekmeleddin Beyi halifeliğe uygun görüyor. Sözde daha önce çalıştığı İslam Teşkilatı dolayısı ile zaten yarı halife imiş! Bu anlayışı sürdürenler merak etmesin; yarın onları TRT ekranlarında da görebiliriz.

 

 

 

Hey Koca Şehir İstanbul!

0

 

Adettendir bayramlarda büyüklerin elleri öpülür, büyüklüğün tartışılmaz! Ama ben bu bayram keyfim ve kâhyası ile yol alacağım. Sessizlerin sessizliğini dinlerken nefsimle hesaplaşacağım, vurduğum her kırbaçta şad olup belki de avunacağım.

Hiç kusura bakmasın Eminönü dayım, Yeni Camii üstadım, karşıdan göz kırpan Üsküdar’ım. Hele teyzem Çamlıca’ya asla uğramayacağım. Ne Emirgan ne Kanlıca ne de Tarabya’da olacağım. Ben bu bayram unutulmuşlarla buluşacağım.

Kız Kulesi’ni çoktan çıkardım gözden. Ha! Hatırı büyüktür Dolmabahçe’ye bir selam özden, caydım Piyer Loti’ye Ortaköy’e verdiğim sözden. Erkenden bir kapı aralayacağım, özümde ne varsa döküp paylaşacağım.

Her köşesine binlerce şiir yazılan İstanbul! Kıyılarında eğlenedursun zaman, herkesin neşesi bol olsun aman! Ana tarafın Avrupa, baba tarafın Asya dayan da dayan. Fakat ben başka bir kapı aralayacağım, Arnavut kaldırımdan hızla geçip, apansız çarpan kalbime yoldaş olacağım. Bir demet çiçeği sunacağım konuk olduğum yere. Beklemeyeceğim izzet ikram, birileri su vere! Avucumu açarak yavaş yavaş, incitmeden dokunacağım mermerlere. Önce öpüp sonra başıma koyacağım, kimine bacı, kimine gardaş, kimine sırdaş olacağım.

Nobel ödüllü romanları ters köşe eden en yaşanılmışından bir film koyacağım belleğime, şimşekler çakacak, gök gürleyecek, sağnak sağnak kahpe mermiler yağacak siperlerime. Ağıtlar yükselecek, bir birine karışmış ağıtlar, önde bir bayrak, ardında binler sel….. Bu gidişi nereden bilsin el….

Mahalle bayramlaşmasına da bekleme beni,   oduncu Lütfiye’nin, ayakkabıcı Şehnaz’ın, güğümcü Düriye’nin, makarnacı Hüsnü’nün, Habiplerin Nihat’ın da elini sıkmayacağım. Hafif esen yel, kirlenmemiş el uçuşacak dört bir yanımda. Ve ben huzurlarında boynu bükük duracağım. Bu bayram Edirnekapı’da olacağım.

 

 

Benzerlikler Şaşırtıcı!

 

Biliyorsunuz TBMM’ye “bölücülerle kucaklaşma” yasası “analar ağlamasın” kılıfı ile sunuldu. Bu ülkenin tarihinde neler var neler! Bu da bunlardan birisi olacak ve bugünün tarihi yazıldığında okuyan insanlar hayretler içinde kalarak “vay be bu kadar da olur mu?” diye soracaklar. İşte burası böyle bir ülke!

Avrupa Türkiye’si olan Balkanların kaybı her nedense aradan yüzyıl geçmesine rağmen Türk Milletinden gizlenir. Sanki öyle bir şey yokmuş veya hiç olmamış gibi!.. Halbuki Balkan toprakları da anavatandı. Selanik, Üsküp, Prizren, Saraybosna, Şumnu, Köstence, Belgrad, Budapeşte günümüzün Hakkari, Şırnak, Mardin, Ağrı, Diyarbakır’ından farklı değildi. Tıpkı Musul, Kerkük, Halep, Tebriz, İsfahan’ın olduğu gibi.

Eğer bizimse niçin ve nasıl kaybedildi? Bu sorunun bazı cevapları, zamanın istihbarat örgütümüz Teşkilat-ı Mahsusa‘nın gözüpek mensubu Fuat Balkan‘ın “Balkan Harbi’ne Dair Rapor”unda gizli.

Fuat Balkan “… Bulgarlara o havalinin teslimi, Osmanlı Hükümetinin menfaati sebebiyle ve Cemal Paşa’nın oralara gelip bunu anlatmış olmasıyla, Bulgarlar aleyhine çalışmak maksadı ile önüne düştüğümüz halkı, vicdanımız haricinde Osmanlı Hükümetinin menfaati diye(! )Bulgarlara kolaylıkla teslim olmaları hususunda uğraşarak teslim ettik”. Yani Balkan’ın vicdanı el vermemiş ama yine de yapmış.

Alın bunu Pkk’ya teslim edilen topraklarımız için doldurun. Günümüzün Cemal Paşa’sıda benzer şeyleri söylemiyor mu? Pkk ile çözüm Türkiye’nin menfaatine, demiyor mu? Dün pkk ile çatışırken birlikte mücadeleye razı ettiğimiz korucuları, ailelerini ve bilcümle vatandaşımızı bugün Pkk’nın insafına bırakmadık mı? Türkmenleri de aynı şekilde Barzani’nin kucağına atmadık mı? Meğerse bu ilk vukuatımız değilmiş!

Fuat Balkan devam ediyor; meğerse Osmanlı’nın menfaati icabı, Süleymen Askeri Beyle beraber Türkleri Bulgarla siyaseten çalışmaya ikna etmişler. Bunu “Osmanlı Hükümetine ilk ve en mühim hizmetleri…” olarak raporunda belirtiyor. Ancak sonra da ekliyor “… Bulgarlar, bu yapılan hizmeti unutmakta gecikmedi”. Yani “düşmandan dost ayıdan post olmaz” misali… Şu an Öcalan ve Barzani ile kırıştıranların bizi sürüklediği akibet!

Acaba bugün Türkiye’yi yönetenlerin, yönetenlerden emir alanların, günümüz Teşkilat-ı Mahsusa’sının ve Türkiye’nin hayrı diye bu teşkilatta çalışan memurların; geçmişte Osmanlı’yı yıkıma götürenlerden pek bir farkı var mı?

Yıl 1854, o zamanda Türkiye’de bir bölücü varmış. Adı Cizreli İzzeddin Şir‘miş. Pkk ne yapıyorsa o da benzer şeyleri yapmış. Dış güçlerle ilişkisi de varmış. Çünkü İngiliz – Yahudi işbirliği, Osmanlı – Türk topraklarında petrolün kokusunu çoktan almıştı. Hangimiz Cizreli İzzeddin Şir’in isyancılığını, metodlarını ve sonuçlarını biliyoruz? Nasıl Balkanları bizden gizledilerse, bir Türk yurdu olan Güneydoğu Anadolumuzda olup biteni de bizden sakladılar.

Peki bu bölücü İzzeddin Şir‘e ne oldu? Devletin ana şefkati bu gün Pkk’lılara olduğu gibi İzzeddin Şir gibi eli kanlı asilere karşı da, olabildiğince müsamahakar davrandı. Öyle ya devletin öncelikli amacı, ülke güvenliğini sağlamak ve düzeni korumak!.. Bu sebeple İzzeddin Şir ve şürekası affedildi. Tıpkı affedilmeye giden Öcalan ve Pkk gibi!

Adamları Tuna eyaleti dışına çıkmamak kaydıyla salındı. İzzeddin Şir, önce Tuna eyaletindeki kazalardan birine müdür daha sonra paşa yapılmak sureti ile Yanya mutasarrıfı yani valisi gibi bir şey oldu. Kandil’dekiler de ülkeye böyle dağılacak herhalde?

Gerçi kendisinden önceki Cizre isyanının başı olan Bedirhan bey de aynı şekilde affedilip, devletin hizmetine alınmıştı. Onu da Girit’e mutasarrıf yaptılar daha sonra affederek, bir çok övgüye ve ödüle mazhar kılınarak İstanbul’a getirildi.

Hatırlayın Öcalan yakalandığında, büyük abileri İzzeddin Şir ve Bedirhan gibi “bırakın Türkiye Cumhuriyeti’ne hizmet edeyim” diyordu. Şimdi önümüzdeki Nevruz Bayramı’nda Diyarbakır’da ve gelecekte Ankara’da, ağbileri gibi yüksek makamlarda olacağı konuşuluyor… Öyle ya devlete hizmet etmişti!

Görüyorsunuz, olan biten hep Türk Milleti’ne oluyor! Onun çocukları şehit olarak, toprağa düşüyor. Maddi ve manevi zenginlikler heba olup gidiyor. Türk Milleti; yüzyıllardır bu isyancılar ve gaflet, delalet, ihanet içinde olanlar nedeniyle; bir türlü huzur, mutluluk ve güven içinde yaşayamıyor.

Dün bunları yaşadık ve kaybettik. Bugünde kaybedeceğimiz şüphesizdir. Bu sebeblerle; hepinizi, gerçeklerle yüzleşmeye davet ediyorum… Hepinizi, ülkenize, devletinize, milletinize vede kendinize sahip çıkmaya çağırıyorum. Hepinizi, Türk Milletini yüzyıllardır sarıp sarmalayan vede aklını ve zihnini esir eden zincirleri kırmak için mücadeleye davet ediyorum. Bunu ya yapacaksın ya da yapacaksın! Başka çaren yok…

 

 

Zekat Dini Bir Görevdir

 

İslam dini toplumun bütün kesimleri arasında sosyal dengeyi temin etmede büyük rolü bulunan sosyal dayanışma ve yardımlaşmayı bir hak olarak kabul etmiş ve Müslümanlara bu konuda önemli sorumluluklar yüklemiştir. Bu sorumlulukların başında da zekât gelmektedir.

Zekât hicretin 2. yılında farz kılınmış olup, dinen zengin sayılan bir kimsenin sahip olduğu malî imkanlarını belli oranda ihtiyaç sahiplerine vermesi demektir. En güzel ve en etkili sosyal yardımlaşma şekli olan zekât, toplumda sosyo-ekonomik şartların ıslahını hedef alan, fakirlik probleminin çözümüne önemli ölçüde katkı sağlayan malî bir ibadettir.Bu öneminden dolayı zekât, Kur’an-ı Kerim’de seksenden fazla ayette ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde daima namazla birlikte zikredilmiştir.

Zekât, Allah’ın nimetlerine karşı kulun fiilî şükrüdür.Zira namaz ve oruç gibi bedenî ibadetler vücut sağlığının şükrü olduğu gibi zekât da mal-mülk ve servet nimetinin şükrüdür. Malının zekâtını veren kimse her türlü dünya nimetinin kendisine Allah tarafından bir emanet olarak verildiğinin bilincine varır, aşırı dünya sevgisinden ve menfaatin esiri olmaktan kurtulur.

İnsanların sahip oldukları mal-mülk ve servetler ile her türlü dünya nimeti gerçekte Yüce Yaratıcımız Allahu Teâlâ’ya aittir. İnsana ancak sınırlı bir zaman için bunlardan yararlanma imkanı verilmiştir. İnsana düşen kendisine emanet edilen nimetleri asıl sahibinin istediği şekilde kullanmaktır.Cenâb-ı Hak, kullarından kimisine çokça verdiği servetin içinde fakirlerin ve muhtaçların hakkı olduğunu bildirmiş(Zâriyât, 51/19﴿, hali vakti yerinde olanlara zekât ve sadakalarla fakirlerin haklarını gözetmelerini emretmiştir.

Görüldüğü gibi zekât, zenginlerin fakirlere yaptıkları bir lütuf değil, bilakis onların üzerlerindeki bir borçtur.Ancak zekâtın, getireceği faydalardan yararlanmak ve mükâfatına nail olmak için gönüllü olarak yani Allah rızası için yerine getirilmesi gerekir. Ayrıca,“…sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın”(Bakara 2/264)ilâhi buyruğu gereğince, zekâtların fakire eziklik ve mahcubiyet duygusu yaşatmadan verilmesi gerekmektedir.

İlk bakışta zekâtın yerine getirilmesinde sadece zekâtı alan kimse kârlı çıkıyormuş gibi gözükse de zekâtın asıl faydası onu alandan çok verene aittir. Zira servetindeki fukara hakkı olan zekâtı ayırıp fakire veren kişi hem malını manevî açıdan temizlemiş, hem de gönlünde oluşabilecek bencillik, açgözlülük ve cimrilik gibi kötü huylardan kurtulmuş olmaktadır. Nitekim Kur’an’da, “Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka (zekat) al…”(Tevbe, 9/103) buyrulmaktadır.

Bunun yanında zekât, ahiret mutluluğunu kazanmaya ve cennete girmeye vesile olan bir ibadettir. Kur’an’da, zekâtını gönül rahatlığıyla verenler kurtuluşa eren mü’minler arasında zikredilmiştir. Onların Firdevs cennetine girecekleri ve orada ebedi olarak kalacakları bildirilmiştir. (Mü’minûn, 23/1-4, 11) Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) de, kendisini cennete götürecek bir amel söylemesini isteyen kişiye,Allah’a, hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet etmeyi,  namaz kılmayı, zekât vermeyi ve Ramazan orucunu tutmayı tavsiye etmiştir. (Buhârî, Zekât 1; Müslim, İman 15)

Zekât malı bereketlendirir;zaten zekâtın kelime manası da temizlik, artma ve bereket demektir. Bu ibadete zekât denilmesi işte bu özelliklerinden dolayıdır.  Her ne kadar zekât verildiğinde mal eksilmiş gibi görünse de gerçekte zekâtı verilen mal artmaktadır. Bu konuda mü’minlereilâhi garanti verilmiştir. Ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Allah yolunda her ne harcarsanız Allah onun yerine başkasını verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.”(Sebe’, 34/39)

Zekâtını vermeyenler ise dünyada bir takım zararlar göreceği gibi, ahirette de acıklı bir azaba uğrayacaktır.  Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve “İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı”! denilecek.”(Tevbe, 9/34-35)

Netice olarak zekât, İslam’ın temel ibadetlerinden birisi ve ayrılmaz bir parçasıdır. Bu bakımdan bir mü’minin dinin diğer emirlerini yerine getirip de zekâtı önemsememesi ve yerine getirmemesi düşünülemez. Kur’an, ibadetlerdeki bu bütünlüğü namazla zekâtı birlikte defalarca zikretmekle açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sözleri ve uygulamaları da bu gerçeği teyid etmektedir. O halde Müslümanlar olarak;zekât ibadetini Cenâb-ı Hakk’ın rızasını dileyerek gönül hoşnutluğu içinde yerine getirmeliyiz. Önce yakın akrabalardan, komşulardan ve çevremizden başlamak suretiyle ihtiyaç sahibi herkese yardım etmeliyiz.

 

 

Esir Milletler Haftası (17 – 24 TEMMUZ)

 

17 Temmuz 1959 tarihinde, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin Başkanı Dvvight D. Eisenhovver, yaptığı açıklamada. Esir Milletlerin dramını dile getirmiş ve Esir Milletler Haftası ihdas edilmek suretiyle, problemlerine çözüm aranması gerektiğini belirtmişti. Sonraki yıllarda, 17 – 24 Temmuz günleri, Esir Milletler Haftası olarak değerlendirildi.

Dünya üzerinde, tarih boyunca ve bugün bile Türkler; en çok ferdi esir olan milletlerin başında gelir. Çarlık Rusya’sı dönemi dâhil edilirse, 150 yıldır Moskova zulmü altında inleyen soydaşlarımız, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB)’nin dağılmasının ardından, az da olsa rahat bir nefes alma imkânı bulabildiler. SSCB yönetimi, sırf Türk ve Müslüman olduğu için insanlara baskı, zulüm ve işkence uyguladı, zindanlara attı, sürgünlere gönderdi. Gayri insanî şartlardaki çalışma kamplarında öldüresiye çalıştırdı. SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri’nde yaşayan soydaşlarımızın çilesi henüz dolmamıştır. Moskova, kendi hesabına, sağlam zeminlere oturttuğu sömürü düzenini hâlâ devam ettiriyor.

Esir Milletler Haftası Nasıl İhdas Edildi?

22 Haziran 1959’da ABD senatosu üyesi 19 kişi. Senato Başkanlığı’na bir dilekçe verdiler. Dilekçede, Temmuz ayının 17. gününün Esir Milletler Günü, ve yine Temmuz ayının üçüncü haftasının Esir Milletler Haftası olarak ilân edilmesi talep ediliyordu. Ayrıca; dünyanın her tarafında ve her sene ABD Başkanı tarafından konunun önemini anlatan bir beyanname yayınlanması isteniliyordu. 19 senatörün bu teklifi, 6 Temmuz 1959’da Senato tarafından, 10 Temmuz’da da Temsilciler Meclisi tarafından oybirliği ile kabul edildi. Başkan Eisenhower kararı bekletmeden onayladı ve 17 Temmuz 1959’da, teklifte sözü edilen beyannameyi yayınladı. Esir Milletler Günü ve Haftası vesilesiyle yapılan çalışmaların doğrudan oluşturduğu sonuçlar olmasa bile, o günden bu yana, konu ile ilgili çok olumlu gelişmeler sağlandı.

Polonya, Macaristan, Çekoslovakya ve Doğu Almanya, Komünist Rusya’nın sömürgesi olmaktan kurtuldu. Daha SSCB dağılmadan Litvanya, Letonya ve Estonya bağımsızlıklarını ilân ettiler. Bu gelişme, batılı ülkeler tarafından destek gördü ve resmen tanındılar.

Esir Milletler Günü ve Haftası’nın oluşturduğu şuurun işlenmesi ve gelişmesi sonucunda. SSCB’ye bağlı muhtar cumhuriyetlerde bağımsızlık fikri güçlendi ve 6 Türk Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın üyesi bağımsız ülkeler oldular. Yine aynı gelişmeler sebebiyle, sömürü düzeninin Avrupa ortasındaki temsilcisi Yugoslavya dağıldı. Dünya üzerinde zâten Yugoslavya diye bir ülke yoktu. Yugoslavya, ‘Aşağı Slavya’ anlamında sun’i bir isimdi. Haliyle, Yugoslav diye bir millet de yoktu.

Bölgede, içerisinde Müslüman Türklerle, Türk soyundan gelmemekle birlikte Müslüman olan insanların da bulunduğu 6 ayrı etnik grup yaşıyordu. Yugoslavya’nın mirasına sâhip çıkmak isteyen Sırbistan, güce dayalı olarak çevre ülkeler halkına, özellikle Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin Osmanlı dostu Müslüman halkına, esir muamelesi yapmaya başlayınca; bütün dünya, gecikmeli de olsa, vahşetin karşısında yer aldı. Pamuk ipliğine bağlı da olsa çözüm bulundu ve uygulandı. Aynı hassasiyet, Makedonya için de gösterildi.

Bugün Esir Milletler Haftası‘nı idrak etmeye başladık. İnsan hakları kavramını dillerinden düşürmeyen Hıristiyan batı dünyası Esir milletleri unutmuş görünüyor. Veya görmezden geliyor.

Bu anlamlı günde; Irak Türkmenlerine, Doğu Türkistan ve Kırım Türklerine, Filistin halkına kolaylıklar ihsan etmesini, mâruz kaldıkları zulümleri sona erdirmesini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. .

 

 

Aile Mefhumu Ne Âlemde?

 

Millî Park polisleri, adamın birini, nesli tükenmekte olduğu için koruma altına alınan bir Boz Kartal’ı kesmiş, pişirip yerken görmüş ve derhal tutuklamışlar…

Mahkemede adamın avukatları müthiş bir savunma yapmışlar:

“Bu adam, ormanda yolunu kaybetmişti. Günlerdir aç olduğu için ya kartalı öldürecekti, ya kendisi ölecekti” diye söylemişler…

Yargıç, ikna olmuş ve bu savunmayı kabul edebileceğini söylemiş.

Ancak kararını açıklamadan önce, sanığa dönmüş:

“Son bir şey sormak istiyorum” demiş, “Ben de av meraklısıyım da.. Bu Boz Kartalın tadı nasıl bir şeydi, ben de merak ettim?”

Sanık cevap vermiş:

“Valla efendim!” demiş adam, “Tam olarak bir tanesinden ben de pek bir şey anlamadım. Ama, Kelaynak ile geçen sene nesli tükenen Mavi Gagalı Puhu Kuşu tadının arasında bir şeydi..!”

* * *

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, bazı şeylerin nesli hızla tükeniyor.

Nesli tükenen şeyler sadece çeşitli hayvan ve bitki türleri değil elbette…

İnsanî pek çok değerlerimiz de hızla tükeniyor… Hatta öyle ki, aslında çok normal olan bir davranışla karşılaştığımızda “vay be adama bak, ne kadar dürüst veya beş kuruşa bile dokunmamış” gibi övgü cümleleriyle bahsediyoruz.

Namus tamlığı, şeref, onur, vatan sevgisi, hakiki iman gibi insanı insan yapan değerlerden bahsederken sanki antik çağlarda yaşamış insanlardan bahseder gibi davranıyoruz çoğumuz.

Bir kısmımız da işi iyice pişkinliğe vurup toplumsal baskının zaten bir anlam ifade etmeği günümüzde, iyice ipini koparıp fütursuzca hayasızlıktan bahsedebiliyor…

Televizyonlarda özel hayat veya mahremiyet hakkında her türlü ayrıntılar toplumla paylaşılıp, gayri meşru yaşamlar normalleştirilmiş oluyor.

Toplum ‘görünüşte’ dindarlaşırken, aslında özden kopuk olarak protestan bir İslâm anlayışına doğru hızla kayıyor.

Kapitalist mantığın temelini oluşturan protestan ahlâkında “Çok para kazan, güzel yaşa, pazar günü kiliseye git ve bağış yap” anlayışı nasıl ki temel dürtüyü oluşturuyorsa, bunun İslâm versiyonu da farkında olmadan hızlı bir şekilde toplumumuza sirayet ediyor.

Vatandaşlarımız, özellikle gençlerimiz ‘insan tanıma’ konusundan ‘bihaber’ şekilde gözü kapalı olarak kendilerine eş ararken, temel değerler yargısı kurallarından ve insanî duyumlardan habersizce ‘lütfen kusura bakmayın’ sadece çiftleşmek amaçlı olarak eş arıyor.

Çünkü aile kavramı, daha doğrusu ‘aile olmanın amacı’ tamamıyla ortadan kalkmış durumda.

Her zaman bir kadınla bir erkek bir araya geldiğinde aile olmaz. Ailelerin de çeşitleri vardır.

Eşlerin bir birinden habersiz olduğu aile mi dersin, hiç bir kuralın veya düsturun belli olmadığı aile mi dersin, kimin ne zaman gelip, kimin ne zaman gittiği belli olmayan aile mi dersin, töresel olarak bazı değerlerin yaşadığı ama ne için yaşandığı bilinmeyen aileler mi, dersin… Hepsi var!

Ama aile ne için var, belli değil…

Yalan mı?

Nesli tükenen o kadar çok değerimiz var ki, hangisini sayalım?

Aile demek özetle, bireyin kendi eşini bularak tamam olması ve kuracağı yuvadan yetişecek olan neslin, öncü ve örnek birer insan olarak milletine sahip çıkmasıdır.

Çünkü toplum aileden başlar. Aile temelleri sağlam atılmış yuvalarda yetişen, şahsiyet sahibi çocuklardan oluşan milletler, ancak geleceği kurarlar.

Böylesi sultanî ailelerden oluşan milletler ancak asırlar sonrasına bile ışık saçacak bir medeniyetin timsali olabilirler…