15.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 868

Kaliteli Yaşam ve Ölüm Gerçeği

 

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, “her nefis ölümü tadacaktır”. Her canlı gibi bizler de, bu gerçekle karşı karşıya kalacağız. Yine çok iyi biliyoruz ki, ölümün yeri, şekli ve zamanı konusunda biz aciz durumdayız. Allah’tan başka hiç kimse bu konuda bilgi sahibi değil. Üstelik hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, hemen ölecekmiş gibi de ahret için çaba sarf etmemiz gerektiğini de çok iyi biliyoruz.

Sanki karmaşık bir paradoks içindeyiz gibi görünse de, aslında öyle değil. Hangi zamanda, hangi duygu ve Saiklerle, nasıl davranmamız ve yaşamımızı sürdürmemiz gerektiğine çok iyi karar vermemiz gerekiyor.

Nasıl olsa ölüm var diye dünya yaşantısını asla ve asla kendi haline bırakmamamız gerekiyor. Aynı zamanda, nasıl olsa ölümün zamanı belli değil, ne zaman gelir kim bilir? Düşüncesiyle, ahreti unutup, tamamen dünya hengâmesinde kaybolmak, manevi dünyamızın zenginliğinden habersiz olmaktır.

Yaratıcımız her konuda olduğu gibi, ölüm konusunda da, bizler için en iyi ve güzel uygulamayı seçmiştir. Eğer, herkes ölüm zamanını bilseydi, hayat çekilmez bir hal alırdı. Düşünebiliyor musunuz, önceden bilinen ölüm saati yaklaştıkça insanların ruhsal yapısı ne hale gelirdi? Uzunca bir süre varsa, nasıl olsa vakit çok diye, ahreti savsaklama ihtimali artarken, süre yaklaştıkça ise, telaş, panik ve binbir çeşit korku, hayatı zehir ederdi.

Ölüm sürelerine baktığımız zaman, kimi anne karnında, kimi bebek iken, kimi gençliğinin baharında, kimi tam yaşanılacak yaş olan orta yaşta, kimi de çok ilerleyen yaşlarda… Elbette hikmetinden sual olmaz.

Ölüm şekilleri ise, kimi kaza ile, kimi intihar ile, kimi kaba döşeğinde, kimi amansız bir hastalıkla, kimi cinayete kurban giderek, kimi tabii afetler sonucu, kimi boğularak, kimi kaybolarak, kimi aniden, kimi uzunca süre can çekişerek, kimi gülerek, kimi ağlayarak vb. olmaktadır. Elbette hikmetini bilmekte bizler yine aciziz.

“İnsan kurar, kader güler” diye sevdiğim bir söz var. Bizim tahminlerimiz ve uygulamalarımız  ile yaratıcımızın bizler için takdir ettikler, her zaman örtüşmeyebiliyor. Burada kaderle çatışmamamız gerekiyor. Bizim beklentilerimizin tamamen karşıtı bir sonuçla karşılaştığımız zaman; önce sakin ve tevekkül sahibi olarak, “sizin şer zannettiğiniz durumlarda dahi bir hayır vardır siz bilemezsiniz” sedasına kulak vermemiz gerekir. Aynı zamanda “görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler” veciz sözü de bize yardımcı olmalıdır.

Eğer, kendi beklentilerimize sıkı sıkıya sarılarak, ilahi hikmete kulak vermeden, “olayı aksilik olarak”, “kör şeytanın işi olarak”, “aptal kafamızın cezası olarak”, “başkalarına suç yükleyerek”, “intikam peşinde koşarak” olumsuz birtakım davranışlarda bulunmak ve “kurban rolü oynamak”, kaliteli yaşamın temel ilkelerine uymamaktadır.

Bu tür olaylarda, zamanında yapmamız gereken eylemleri yüksek kaliteli bir şekilde yaptık mı? Tevekkülü manasıyla ve hakkıyla yerine getirdik mi? Şükür ve dua eylemlerini gerektiği gibi uyguladık mı? Gerekli ders ve tecrübeleri çıkartabildik mi? Çok iyi analiz etmemiz gerekiyor.

PEKİ, NE YAPMAMIZ GEREKİR?

–         Yaratıcımız insanoğluna çok önemli bir misyon yüklemiştir. Verdiği nimetler ve imkânlar karşılığında saymasak dahi, daha güzel, anlamlı, yararlı, üretken, paylaşan, iyilik yapan, dostluk ve kardeşlik üreten, bilgelik ve erdemlilik sahibi, şükreden, hakkıyla tevekkül eden, sağlığına ve yaşam kalitesine özenen, zamanı tarafımızdan belli olmayan sona kadar, adam gibi ve yüksek kaliteli yaşamamızı istemektedir.

–         Ölüme ve ahrete hazır olmak amacıyla mana denizinden hiç ayrılmayarak; dünyayı da çok güzel, anlamlı, üretken, öğrenen, paylaşan, sevgiyle yaşayan, hoşgörülü, sabırlı, sorun çıkarmayan, çıkanları da ustalıkla çözebilen, insanlığa her daim yararlı faaliyetlerde bulunan, gelecek nesillere anlamlı ve yüksek kaliteli miraslar bırakan, kalitesi yüksek bireyler olmamız kaçınılmazdır.

–         Bir bakıma çok kısa, bir bakıma da çok uzun gibi görünen ömrümüzü, sürekli ölüm korkusuyla yaşayarak hüzünlenmek, nasıl olsa öleceğiz diye, kapsamlı ve anlamlı büyük projelere yönelmemek, yaşam sevincini kaybetmek, çok büyük tehlikedir. Bu tür olumsuz düşünce ve yaklaşımlar, gelecek ve ahiret korkusu ile, bugünümüzün harap olmasına sebep olur. Eğer temelsiz korkularla bu günümüzü perişan edersek, muhtemeldir ki, bu olumsuzluklar geleceğimize ve ahiretimize de hayır soluk solumayacaktır.

–         “Üstat Necip Fazıl’ın “Ölüm güzel şey, hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber” sözlerini düşünerek ölümden hiç korkmadan, yaşarken ona yüksek kaliteli bir şekilde hazırlanmak çok daha güzel ve anlamlı olsa gerektir.

–         Ölümün şah damarımızdan daha yakın olduğunu çok iyi bidiğimiz halde, tembellik yapmaya, kötü alışkanlıklar edinerek (içki, sigara vb.) israfa ve bedenimizin ölümünü hızlandırmaya, dargınlıklara, kırgınlıklara, kaş çatmaya, kin ve intikam tohumları ekerek onları her gün sulamaya ne gerek var?

–         “Anne-babası yanında yaşlandığı zaman, gereğini yapamayıp cenneti kazanamayanlara yazıklar olsun” diyen yüce Peygamberimizin yergisine maruz kalmamak için, anne-babasına bakabilme  şerefine nail olanlar, sizleri kutluyorum…

–         Ölümden korkarak elimizdeki kaliteli yaşama ket vurmak, yüksek kaliteli bir insanın işi olamaz. Yüce peygamberimizin “kıyamet koparken dahi elinizdeki fidanı dikin” ilahi emri; Sokrates’in idam sehpasına giderken dahi, öğrenme konusundaki örnek eylemi; Ord. Prof.Dr. Süheyl Ünver hocamızın ilerleyen yaşlarında, hocam sizi Azrail unuttu galiba sözlerine; “hayır unutmadı, ben onunla görüştüm bana bir şey dedi. Ne dedi hocam dediklerinde, “BOŞ GÖRÜRSEM GÖTÜRÜRÜM” dedi, şeklindeki ibretlik sözleri; merhum hocamız Yılmaz Öztuna’nın gazetesindeki köşe yazısını ölümünden iki gün öncesine kadar yazdığını, dikkatlice incelediğimiz zaman; ölümden korkmadan, telaş ve panik yapmadan, dünyayı dolu dolu yaşamanın ne kadar doğru ve önemli olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

–         O  halde önemli olan, hiç boş durmadan, bize bahşedilen hayatı bilemediğimiz süre içerisinde ölümden korkmadan, ona hazırlanarak, her iki dünya için de, anlamlı ve yüksek kaliteli bir şekilde yaşayarak, kendimize ve çevremize ilim ve ışık yaymaktır.

Selam, sevgi ve dualarımla… Allah’a emanet olunuz..

 

Her şeyin Arefesindeyiz !

 

Bazen öyle zamanlar gelir ki, bunlar telafisi mümkün olmayan anlardır. Eğer geçmişle bağınız kuvvetli değilse veya tarihle bir ilginiz yoksa, değerli zamanların telafisinin olup olmadığını da anlayamazsınız. Şimdi biz Türkler olarak, bu telafisi mümkün olmayan zamanları yaşıyoruz…

 

Kaybettiğiniz topraklara gitmemişseniz, oradaki ecdat yadigarı eserlerin boynu bükük duruşunu görmemişseniz ve Türk kalamamış insanları tanımamışsanız; yaşadığınız zamanların telafisinin mümkün olmadığını da kavrayamazsınız.

 

Bugün vatan toprakları, devletimiz ve Türk Milleti; büyük bir tehdit ve tehlike altındadır. Zaman o zamandır! Ve bu zamanı doğru geçirmezseniz kaybedecek ve kaybettiklerinizi bir daha hiçbir zaman telafi edemeyeceksiniz.

 

Vatan topraklarının dörtte bire yaklaşan kısmının PKK’ya fiilen teslim edildiğini görmüyormusunuz? Irak Türkleri’nin canının, malının ve namusunun gittiğini bilmiyormusunuz? Şehit kanları ile alınmış Kuzey Kıbrıs’ın feda edildiğinin farkında değilmisiniz? Torunlarınızın sonunun Gazze’de yaşayanların akıbetine benzeyeceğini hissetmiyormusunuz? Balkanlardaki Türklere ve hatta Almanya’dakilere “bulunduğunuz ülkeye entegre olarak yok olun” dendiğini hiç duymadınızmı?

 

Ülkemizde dün ak denilene bugün kara denildiğini, huzur ve güvenin kalmadığını çok net görüyoruz. Fakirlik,yoksulluk,işsizlik almış başını gitmiş ve insanlarımız başında demokles kılıcı gibi sallanan yardıma yani devlet gücüne muhtaç kalmıştır.Türk zayıf düştüğünde azınlıkların ki; buna Müslüman azınlıklarda dahildir; nasıl baş kaldırdığını üzülerek izliyoruz.Yıllarca zindanda tutulanların sonra “pardon yanlış olmuş…” denilerek salıverildiklerine ve böylece bir korku imparatorluğu yaratıldığına şahit oluyoruz. Bölücü terör örgütü başının, önümüzdeki günlerde serbestçe aramıza katılacağını ve her türlü siyasi hakkının iade edileceğini biliyoruz. Devletimizin dünyada itibarının kalmadığını olayların gidişinden anlıyoruz…

 

Başkalarının 50 yıl önce yaptıkları, bize gelişme diye satılıyor ve asıl gidişat böyle göz boyamalarla gizleniyor. Bunun en büyük örneği Marmaray ve Yüksek Hızlı Tren’dir. Yine “Analar Ağlamasın” ayağı altında çözüm denilerek vatan toprakları peşkeş çekiliyor.Halbuki böyle giderse sadece anaların değil hepimizin ağlayacağı tartışılmaz bir gerçektir. Bir millet, kendi menfaatlerinden böyle kolayca vazgeçemez.

 

Şimdi önümüzde bütün bu gidişatı ters yüz edecek tarihi  bir fırsat var. O da Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Seçin Ekmeleddin İhsanoğlu’nu durduralım bu felakete gidişi… Yoksa biz yanlış yapmaya devam edersek Cenab-ı Allah bile yardımımıza gelmeyecektir. Bakın Allah, bir Ayeti Kerime’de bize nasıl sesleniyor “Ektiğinizi gördünüz mü? Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren biz miyiz?”

 

Elbette biz ne ektik ise onu biçiyoruz. Allah’ın bize verdiği nimetleri ve zenginlikleri, yaptığımız yanlışlarla bitiren biziz!

 

Bugün arefe… Yarın Ramazan Bayramı’nı idrak edeceğiz. Ama bugünler biz Türkler için sadece bayramın değil birçok şeyin arefesi. O sebeple ya düşünüp başımıza gelecek olanlara engel olacağız yada görülen akıbet bizi gelip bulacaktır. Onun için sadece bayramın değil var olup olmamanın arefesindeyiz…

Yüce Allah “Gerçekten onlar, kendilerine Hak geldiğinde onu yalanlamışlardı. Fakat yakında onlara alay ettikleri şeyin haberleri gelecektir” diye buyuruyor. Bunları bilerek ve idrak ederek Ramazan Bayramı’na girelim. Bu duygu ve düşüncelerle Türk-İslam Alemi’nin bayramı mübarek olsun. Hepinizin bayramını tebrik ediyor, Türkmeneli, Doğu Türkistan, Gazze ve bütün dünyadaki mazlum ve mağdur kardeşlerimi kucaklıyorum…

 

Kimin Polisi?

 

Bir ülke ancak böyle parçalanabilir!

Vatandaş, Polise, Savcıya, Yargıca güvenemiyorsa; “ADALET” e inanç kalır mı?

Adaletine güven duyulmayan bir düzen “Demokratik bir HUKUK Devleti” olabilir mi?

Kim yıktı bu güveni?

Polis polise, Savcı Savcıya, Yargıç Yargıca karşı!

Neden?

Çünkü, bu ülkede “siyasal iktidarı ele geçirmek” ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin kimliğini değiştirmek” isteyen kimileri, özellikle Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakülteleri’nde kendi “hizmet erlerini” yetiştirdiler!

Onlar, polis oldu, savcı oldu, yargıç oldu!

Devlet kurumlarında kadrolaştılar!

Bıçak biler gibi bilediler bu hizmetkarları!

Kendileri gibi olmayanları “düşman” bellettiler!

Hedeflerinde Apoletsiz Darbe” vardı!

Türkiye Cumhuriyeti’nin “Demokratik, Laik, Sosyal bir Hukuk Devleti” kimliğini kökten değiştirmekti hedefleri!

Bunu “silahlı kuvvetlerle” yapamazlardı!

“Silahlı kuvvetlere rağmen” de yapamazlardı!

Önce, yabancı istihbarat örgütleriyle “işbirliği” yaparak, sahte belgeler, sahte ve gizli tanıklarla kumpasa getirdiler Türk ordusunu!

“ULUSAL DEĞERLERİ” ayaklarının altında çiğnediler!

Kutsal inancı, “Siyasal çıkarları için” Allah’tan korkmadan, kuldan utanmadan kullandılar

Oysa,akıllarının ermediği bir temel yasa vardı;

“Her şey kendi içinde kendi zıddını yaratır!”

Çıkar kavgası başladı aralarında!

Karşılıklı olarak “iplikleri pazara çıktı!”

Ama olan bu ülkenin vatandaşlarına oldu;

Polisimize, Savcımıza, Yargıcımıza güvenemiyoruz artık!

ADALET’e olan inancımızı yok ettiler!

Yargı yoluyla “hak arama” cesaretimiz kalmadı!

Hangi siyasal tercihte olursanız olun, bir düşünün lütfen;

“polis kimin polisi, Yargıç-Savcı hangi cemaatin mensubu?” diye düşünmüyor musunuz?

Kimler bizi bu hale getirdi?

Bizi nasıl bir gelecek bekliyor?

Farkında mısınız?

 

Ekmel Bey’in Efendiliği Tayyip Bey’i Zorluyor

 

Kendisinde özgüven patlaması yaratan hitabeti ile kurduğu, kitlelerle iletişim yeteneği adeta dumura uğradı Tayyip Bey çok zorda dostlar. Oyunu bildiği gibi oynayamıyor.

.

Çünkü O’nun özellikle hayran kitlesine seslendiği mitingleri bir ayin havasında gerçekleştirdiği toplu seanslar gibiydi.

Bu seanslarda iletişimin özü bazen yarattığı bir düşman tarafa öfke ile yüklenmek.. Bazen de arabesk, damardan cümlelerle mağduriyet havası yaratmak şeklinde tezahür ediyordu. Akabinde, “artık güç bizde” havası verilerek intikam veya rövanş duyguları ayaklandırılıyordu.

Bu “ayin” esnasında kitleleri, polis kurşunuyla ölen bir gencin annesini yuhalatabiliyor veya gözyaşları ile açığa çıkan bir duygusallığa sürükleyebiliyordu.

Daha da ilginci Erdoğan’ın konuşması sürecinde başörtülü hanımlar (benzerlerini pop-star konserlerinde gördüğümüz gibi) çılgınca çığlıklarla tezahürat yapıyor.

“Abartılı bir duygu eşliğinde” gerçekleşen bu “toplu hipnoz seansları” bu defa pek başarılı olamıyor.

Çünkü rakibi Ekmeleddin İhsanoğlu, Erdoğan’ın tuzağına düşmüyor. O’nun hakaret söylemine girizgâh olabilecek ifadelerine ya cevap vermiyor veya Erdoğan ismini kullanmadan zarif, mantıklı cevaplarla geçiştiriyor.

Tayyip Bey, Ekmel Bey’e “monşer” kelimesiyle hakaret etmeye çalışıyor. Ekmel Bey “monşer demek, azizim demek. Sayın Başbakan bana azizim diyorsa kendisine teşekkür ederim” diye cevap veriyor.

Akit Gazetesi muhabiri “siz ekmek için Ekmeleddin sloganını kullanıyorsunuz. Ama bakalım ekmeğin fiyatı kaç para biliyor musunuz?” diye soru soruyor. Ekmel Bey, ekmek fiyatlarını söyleyip, “siz yine gerisini bildiğiniz gibi tamamlarsınız nasıl olsa” diyerek maksatlı soruyu soran muhabire gerekli dersi veriyor.

İhsanoğlu, Erdoğan’ın kibir kokan beyanlarına karşı, “Biz ‘mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var’ diyen bir milletin evlatlarıyız” demekle yetiniyor.

Amacını kısaca şöyle açıklıyor: “Adı Türkiye olan büyük tarlanın içerisine sevgi, saygı, birlik ve dirlik tohumlarını ekmektir. Saygısızlık tohumlarından, nefret tohumlarından şikâyetçiyiz.”

Tayyip Bey baktı ki Ekmel Bey’i kendi kulvarına çekemiyor. Ekmel Bey’den düşman yaratamıyor. Üstelik AKP kitlesi de O’nu seviyor. Çok sinirleniyor, çok kızıyor ama kendisine hakaret edemiyor.

Çaresizce, tek parti döneminin Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ın söylediği “Milliyetçilik, komünistlik sizin neyinize? Bu ülkede milliyetçilik yapılacaksa da biz yaparız. Komünizm getirilecekse de biz getiririz” sözünü hatırlatan çıkışlar yapıyor.

“Kılıçdaroğlu (İhsanoğlu için) ‘bu toprakların evladı’ diyor. Nasıl bu toprakların ya.. Kahire doğumlu, 30 yaşında Türkiye’ye gelmiş hangi bu toprakların evladı. Kime anlatıyorsun bu toprakların evladı biziz biz.”

“Bir Başbakan böyle bir sözü nasıl söyler” demeyin. Rakibine bir şeyler söylemesi lazım. Ama bu kadar efendi bir adama diyecek başka söz bulamıyor.

Bu durum bana aşağıda naklettiğim tarihi nükteyi hatırlatıyor.

*****

NE YAPTIYSAM EFENDİLİĞİNİ ALAMADIM

Sultan II. Mahmud’un devlet ricalinden mühürdarı, nişancısı ve sırdaşı, Halet Efendi denilen bir zat vardı. Zeki, hatip, fakat bir o kadar da kindar, gaddar ve çıkarcı idi. Çıkarlarına çomak sokanların amansız düşmanı olurdu.

Onun elinden çok çekmişlerden biri de ricalden Defterdar Moralı Osman Efendi‘ydi. Vakur, haysiyet sahibi ve şerefli olan bu zat Halet Efendi’nin tezgâhlarına âlet olmadığından, defalarca makamından, mansıbından olur. Sürgünlere gider, beş parasız kalır, ama bir kere bile eyvallah çekmez, doğru bildiğini söylemekten sakınmazdı.

Günün birinde Halet Efendi, İzzet Molla ile otururken Osman Efendi‘nin geldiği söylendi. Halet Efendi hemen sofaya kadar koşarak karşıladı, izzet ikramda bulundu ve giderken de merdiven başına kadar inip uğurladı.

Olan biten karşısında İzzet Molla şaşkınlık ve hayretle  şunları söyleyecekti: “Bilirim ki bu adamı bitiniz kadar sevmez, elinizden gelse bir kaşık suda boğarsınız. Ona etmediğiniz fenalık kalmadı, şimdi de bu kadar iltifat ettiniz. Sebebi nedir anlayamadım?” diye sorunca Halet Efendi şu cevabı vermişti:

“Evet, çok fenalık ettim, elinden valiliğini, memuriyetini, rütbesini, mevkiini hatta ekmeğini bile aldım. Lâkin üzerinde bir Efendilik vardır ki onu alamadım. Gördükçe de işte buna saygı göstermeye mecbur oluyorum.(Örneklerle İslâm Ahlâkı. Doç. Dr. M. Yaşar Kandemir)

**********************************************************************

POLİS Mİ HIRSIZI, HIRSIZ MI POLİSİ?

17 ve 25 Aralık “Rüşvet ve Yolsuzluk Soruşturmalarına” AKP ve Erdoğan “Darbe Teşebbüsü” adını taktı.

4 Bakanın hükümetten ayrılmasına yol açan tapeler ile Başbakan’ın oğlu ile arasında geçtiği iddia edilen “milyar doların sıfırlanması“na dair tapelere montaj ve dublaj denildi.

Bütün bu olanlar “paralel yapının kumpası” olarak anlatıldı.

Rüşvet ve yolsuzluk iddialarını bastırmak için Adli Kolluk Yönetmeliği, HSYK’nın yapısı ve işleyişi değiştirildi. Soruşturmaları yürüten hâkim, savcı ve emniyet görevlileri sürüldü. Yerine mutemet adamlar konuldu. Bir dizi mevzuat değişikliği ile binlerce görevlinin yer değiştirildi. Son olarak tutuklama, tahliye ve arama yetkileri yeni ihdas edilen Sulh Ceza Hâkimlerine verildi.

İstanbul için 6 Sulh Ceza Hâkimi atandı. Tesadüf bu ya 6 hâkimden üçü Bakan çocuklarını, bunlara rüşvet verdiği iddia edilen Reza Zerrab’ı ve diğer sanıkları tahliye eden hâkimler olduğu anlaşıldı.

Akabinde de bu “darbe operasyonu” başladı.

Gel de adil bir yargılama olacağına güven!

*****

KİM CASUS?

F.Gülen Cemaati mensubu olduğu iddia edilen, şüpheli olarak ifadesi alınan emniyet görevlileri için hem devlet içinde çete oluşturmak ve hem de casusluk suçlaması var.

“Bu ki­şi­ler te­rör­le mü­ca­de­le, or­ga­ni­ze suç­lar, is­tih­ba­rat ve nar­ko­tik gi­bi en kri­tik bö­lüm­le­r­de, yıllar­ca ca­sus ola­rak gö­rev yap­mış­lar! Bu ca­sus­luk ör­gü­tün­de em­ni­yet­çi­le­rin ya­nı sı­ra sav­cı­lar, hâkimler, ba­zı iş adamla­rı ile med­ya men­sup­la­rı da bu­lu­nu­yor­muş.”

Bu “örgüt” Başbakan ve MİT müsteşarı dâhil çok sayıda önemli kişiyi, hayali bir örgüt dosyası kapsamında ve sahte isimlerle dinlemişler ve bu dinlemelerden elde edilen gizli bilgileri başka devletlere (ABD ve İsrail ima ediliyor) vermişler.

Cemaat tarafının iddiasına göre ise, İran hesabına çalışan bir “Selam- Tevhid Örgütü” var ve bu örgüt Türkiye Devletinin çok kritik makamlarına kadar sızmış. Yapılan teknik takipler bu örgütü deşifre etmek amaçlı yapılmış ve Reza Zerrab‘ın konuşmaları bu arada kaydedilmiş.

Tür­ki­ye­’de İra­n’­da­ki­ne ben­zer bir re­ji­mi haya­ta ge­çir­mek maksadında olan “Selam- Tevhid Örgütü” hesabına çalışanlar arasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan da varmış.

Yapılan bu operasyon bu örgütün karşı hamlesi imiş.

Hangi tarafın iddiası doğru çıkarsa çıksın iddialar ve yaşananlar korkunç.

Hele iki tarafın iddiası da doğruysa… Dehşet…

Allah muhafaza.

 

 

Üstad Karakoç’u Ziyaret

 

Cağaloğlu Babıali’likten çıkıyor, kültür, sanat ve medeniyet hareketliliğinden soyutlanıyor artık. Turizme açılıyor. Dolayısıyla her taraf otel, meyhane, lokanta ve hediyelik eşya satan yerler oluyor. Diriliş de bundan nasibini aldı. Neredeyse çeyrek asırdır veya hep Cağaloğlu’nda bulunan Sezai Karakoç ve Diriliş Yayınları, ofislerinin bulunduğu binanın otel olacağı gerekçesiyle Cağaloğlu’ndan ayrılarak Fındıkzade’ye taşındı. Bir bakıma Üstad’ın evine ve Yüce Diriliş Partisi’ne yakın olması bakımından bir avantaj. Birkaç defa Üstadı yeni yazıhanesinde ziyarete gittim. Kendisi de yeni yerinden memnun ve mutlu. Bir kere çok daha büyük. Tarifi kolay. Ulaşılması rahat. Yine mütevazı bir mekan Diriliş Yayınları. Bazen konuk çok olunca yer bulmakta değil ama, oturmak için sandalye bulmakta zorlanılıyor.

İSLAM KARDEŞLİĞİNİN EHEMMİYETİ

Kısa adı ESKADER olan Edebiyat, Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’nin yeni yönetimiyle birlikte ziyarete gittik. Sezai Karakoç her zamankinin fevkinde daha

bir mutlu, daha bir şık, daha bir keyif içendeydi. Sohbeti gibi yüzü de aydınlıktı. Hayatta olanlardan isim zikredilerek sorulan bütün suallere, “gıybet” olur diye  düşünmüş olsa gerek ki hep genelleyerek cevap verdi. Türkçe’ye sahip çıkmanın ve önceliği İslam Coğrafyasına ve kardeşliğine vermenin ehemmiyeti üzerinde hassasiyetle durdu. Keşke hatıralarını yazmayı sürdürse, daha önce kaleme aldıklarıyla iktifa etmese.

ATAÇ KONUŞTUĞU GİBİ YAZMAZDI

Laf lafı açtı, Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki günlere geldi. Mehmet Şevket Eygi de aynı fakültede öğrenci söz konusu yıllarda. Demokrat Parti iktidarda ve ilk sivil Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes Başbakan. Mülkiye öğrencisi Mehmet Şevket Eygi Fransız Kültür Merkezi’nde çalışıyor. Zaman zaman da Nurullah Ataç da buraya gelerek araştırmalar yapıyor, aradığı kitap, dergi veya ansiklopedileri bulmaya çalışıyor. Ataç zaman zaman Şevket Eygi’nin kendisine gösterdiği ilgiden memnun ve mutlu “Teşekkür ederim efendim. Berhudar olun. Bana zaman ayırmak lütfunda bulundunuz. Minnettarım.” diyor. Sezai Karakoç bunu hatırlattı ve dedi ki:

-Nurullah Ataç senin-benim gibi konuşurdu. Hatta kibardı, iltifat ederdi. Ama yazıya gelince öyle değildi. Konuştuğu gibi yazmazdı, yazamazdı!

-Peki nasıl yazardı?

-Sözlüklere bakar, bizim uydurmaca dediğimiz, onların Öztürkçe dediği her kelimeyi sözlüğe bakarak değiştirirdi. Yani yazıyı normal yazar, sonra kelime kelime öztürkçelerini bularak değiştirirdi. Yoksa konuşması herkesin anlayacağı bir dil, bir üslup içindeydi. Bir nevi yazısını öztürkçeye tercüme ederdi.

NECİP FAZIL’IN DİLİNE DÜŞMEK

Konuklar büyük bir dikkatle dinliyoruz üstadı. Yıl 1955. Osman Yüksel Serdengeçti Necip Fazıl Kısakürek’in Sonsuzluk Kervanı adlı şiir kitabını yayınlıyor. Necip Fazıl’ın Sonsuzluk Kervanı’nda önce poetika diye bir kısım var. İdeolocya Örgüsü’nün şiir ve sanat kısmı. Poetika bölümünde Şair, Şiir, Şiirde Usul, Gaye, Unsurlar, Kütük ve Nakış, Şekil ve Kalıplar, Cemiyet, Hayat, Din, Dil, Müspet İlimler ve Devlet; sanat ve nesirle örtüştürülmeye çalışılıyor.

Nurullah Ataç ise o yıllarda CHP çizgisinde yayın yapan Cemil Sait Barlas’ın (Sabah Yazarı Mehmet Barlas’ın babası) Son Havadis Gazetesi’nde yazıyor. Cemil Sait Barlas daha sonra Son Havadis’i sattı ve gazete sağ, muhafazakar, milliyetçi bir hat takip etti. Nurullah Ataç Son Havadis’teki köşesinde Sonsuzluk Kervanı’nı ve Necip Fazıl Kısakürek’i eleştiriyor. Poetika’dan yola çıkarak şiiri söz konusu etmeden öyle tenkid ediyor ki kitabın ve yazarın ne gericiliği, ne mürteciliği, ne örümcek kafalı olduğu, batı edebiyatını hiç ama hiç bilmediklerini, kendilerini yenilemediklerini, eskiye büyük bir özlem içinde olduklarını ileri sürüyor!.

Sezai Karakoç ve arkadaşları ise yayınladıkları dergide Sonsuzluk Kervanı hakkında Türk Şiiri’nde yeni bir dönem açıldığını savunan yazılar neşrediyorlar. Nurullah Ataç bir kere daha eleştirerek adeta yaylım ateşi açıyor Necip Fazıl’la Sonsuzluk Kervanı’na. Bu kitap daha sonra “Çile” ismiyle defalarca yayınlanacak. Sezai Karakoç yine cevap veriyor Nurullah Ataç’a. Son Havadis’teki köşesinde bir üçüncü yazı daha yazıyor Nurullah Ataç. Ancak Sezai Karakoç ve arkadaşlarının parası kalmamıştır, kaynak bulamayınca dergilerini çıkaramıyorlar ve gerekli cevabı da veremiyorlar. Üstad Ankara’ya geliyor, Sezai Karakoç ile birliktedir:

-Üstadım Nurullah Ataç Son Havadis’te size ve Sonsuzluk Kervanı’na adeta savaş açtı, ne gericiliğinizi, ne de..

Üstadın tikleri artmıştır, ancak soğukkanlığını yitirmemiştir. “Getirin o yazıları bir göreyim “falan da dememiştir.

-Tamam tamam.. kağıt kalem al getir ve hemen yazmaya başla..

Necip Fazıl’ın en hafif kelimesi “köpek” olarak yer alıyor. Cevap yakışan bir hakaret içeriyor ama bir edebi üslup içinde ve şiir gibi bir dille. Muhatabı okuyunca ya mahkemeye gitmesi gerek, ya da aynısıyla cevap vermesi icabediyor bu yazıya. Ancak Nurullah Ataç yazıyı okuduktan sonra Necip Fazıl’la tartışmamayı tercih ediyor ve cevap da vermiyor.

MEDRESE, MEKTEP VE OKUL DEĞİŞİMİ

O yıllarda hayatta olan ünlü şair ve edebiyatımızın önemli ismi Yahya Kemal Bayatlı Celal Bayar Cumhurbaşkanı olunca kutluyor. Nurullah Ataç ise tam tersi bundan rahatsız oluyor. Odasındaki Yahya Kemal resmini kaldırıp, tuvaletine asıyor. Nuri Pakdil de o günlerin yeni filizlenen, fidana durmuş bir edebiyatçı, sanatkarı ve şairi. Nurullah Ataç’ın Büyükdoğucu bilinen Nuri Pakdil’e Son Havadis’te sahip çıkması herkesi şaşırtıyor. Nurullah Ataç ve Nuri Pakdil ortak bir dil kullanıyorlar ama, arka planda her ikisinin de Maraşlı olduğu gözden

kaçıyor. Hemşehricilik böyle bir şey. Sezai Karakoç diyor ki sohbetinde:

-Dilimizden islami kelimeleri atarsak ortaya ulusalcılık çıkar. Dolayısıyla islami kelime ve deyimleri kullanmak ve yaşatmak durumundayız. Nuri Pakdil bizim dünyamızın insanıdır, yazarıdır.

Türkçe ve dilimiz konusunda duyarlı Sezai Karakoç. İslami kelimeler ile alakalı hassas. Yanlışları buna örnek olarak veriyor:

-Eskiden “medrese” denirdi. Okunulan, yazılan ve konuşulan yer anlamındadır. Sonra medreseyi “mektep” yaptılar. Mektep de Arapça bir kelime ve aslı ketebedir. Yani yazılan yer anlamında kullanılır. Medresenin tam karşılığı değildir yine de. Mektep de olmadı en sonunda “okul” dediler. Bu da Fransızca bir kelime “ekol”den geliyor. Okul da medresinin anlamını yüklenemiyor, yerine malesef getiremiyor. Bundan amaç islamı kelimeleri hayatımızdan çıkarmaktır.

Maruf, arif, bilge, eren ve bilen kişilerle ev ve iş yerlerindeki sohbetler 1950 ve 1960 yıllarının gençliğine adeta bir ikinci üniversite gibiydi. Bundan nasiplenen onca ülke yönetiminde sorumluluk almış insanımız, aydınımız, bürokratımız, kamu ve sivil yöneticimiz ile politikacılarımız vardır. Sezai Karakoç Üstadın sohbetleri o günün bir mirası ve geleneğidir.

-Üstad ülke nüfusumuz 80 milyona yaklaştı ama okuyan insan sayısı gibi, basılan kitap ve dergi sayısı da hızla düştü. 70’li yıllarda bile en az 5000 basan bir kitap eğer şiir, deneme, araştırma, tez, öykü ise kimse basmıyor. Roman olunca ve satış güvencesi varsa belki basıyorlar. Okuyan insan ve basılan kitap sayımızı günümüzde nasıl değerlendirirsiniz?

DÜN BİRKAÇ TANE İDİ BUGÜN BİNLERCE

-Eskiden birkaç yayınevimiz vardı. Yağmur, Bedir, Sönmez gibi. Karşı tarafta ise onlarca yayınevi mevcuttu. Dedikleriniz doğru ama bugün yayınevlerimizin sayısı da binlerceye ulaştı. Rahmetli Yağmur Yayınevi’nin Sahibi İsmail Dayı Bey bir kitabı basmak için bütün Anadoludaki kitapçıları teker teker dolaşır, siparişler alır, basıp basmaya ondan sonra karar verirdi. Benim de başıma geldi. Mehmet Akif çalışmam, Bedir Yayınevi’nde yayınlanacaktı. Muhittin Nalbantoğlu  “Safahat’ın telif hakları İnkılap’da, bu kadar çok örnek şiir basamazsınız. Yoksa tazminat davası açılır” deyince Mehmet Şevket Eygi vazgeçti. Yoksa böyle bir dizi başlatılacaktı. Bir kitabın basılması ister istemez bir yıl falan erteleniyordu. Bana göre bugün çok kitap basılıyor, çok yayınevi var ve her tarafa ulaşabiliniyor.

Sohbet güzeldi ama bizden sonra gelen konuklara da fırsat vermemiz gerekiyordu. “Üstad üç kitabınızı Prof. Dr. Muhammed Şerif Babahan’a verdim. Özbek Türkçesi’ne tercüme edecek. Taşkent’teki üniversite hocalarıyla birlikte bir durum muhasebesi yapıyorlar. Tercüme tamamlanınca size bilgi vereceğim. İnşallah yayınlanınca da takdim ederler.” Üstad Sezai Karakoç “evet” demedi, “hayır” da demedi. Ancak bana “evet”e yakın gibi geldi. Vedalaşıp ayrıldık.

Bütün ramazan boyu Sezai Karakoç okudum. Diriliş ile meşgul oldum. İyi ki var.

 

 

Bizi Hayata Hazırlayanlar

 

Ailemden, anamdan, babamdan çok önemli gerçekler öğrendim.

Kul Hakkı yeme, yalan söyleme, teraziye hile katma dediler. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadisini devamlı hatırlattılar. Büyüklere saygı, küçüklere sevgiyi öğrettiler. Türklüğümü, Türk Milleti’nin dünya milletlerine adaleti öğrettiğini bana hatırlattılar. Yunus’u, Mevlana’yı, Şeyh Edebali’yi, Ak Şemseddin’i, Evliya Çelebi’yi, İbn-i Sina’yı öğrettiler.

Biz vatan, millet aşkıyla Türkiye bölünmesin, bayrak inmesin, ezanlar susmasın diye, hiçbir şekilde makam ve mevki düşünmeden Türkiye üzerinde oynanmak istenen oyunlara karşı, uyanık olmaya çalışırken bir de baktık ki, etrafımızda ulaşılmaz, vazgeçilmez, kendisini hayranlıkla seyreden insanların olduğuna inanan ve insanlara tepeden bakanlar doluvermiş. Birileri nutuk atmış, “Kalk Ey Ehli Vatan” diye biz de inanmış kalkmışız, yerimize oturmuşlar. Son zamanlarda medyada bazı sözler duyuyoruz; hortumcu, komisyoncu, pastadan pay alma, bal tutan parmağını yalar. Bu kelimeleri duyunca, manalarını bilmediğimden okuyup geçiyordum. Sonra merak sardı, bunların manalarını öğrenmeye çalıştım. Meğer neler varmış neler!

Hortumcuyu ben tarlayı sulayan bir kişi, hortumu da onun için kullanılan bir alet olarak biliyordum. Meğer bankaların içini boşaltan, çok önemli bir aleti kullanan kişiye hortumcu denirmiş.

Komisyoncu, hiç işi gücü olmayan, devlet yöneticileri ile arası iyi olan, aldığı yüzdelerin paylaşımını iyi bilen, muhterem kişilermiş.

Pastadan pay almayı da düğünlerdeki pasta kesilirken paylaşma olarak biliyordum. Meğer devletin malları satılırken elde edilen paradan payına düşeni alan uyanıklar için kullanılan bir deyimmiş.

Bal tutan parmağını yalar sözünü, birisinin bal yediğinde, bal yerken kaşık yerine elini kullandığı için, eline sürülen balın ziyan olmaması için parmağını yaladığını zannederdim. Meğer adamlar, sihirbazlar gibi bir yere tutuyorlar, ellerini yalıyorlar, memleketin önemli yerlerinde apartmanlar, araziler, villalar satın alıyorlar. Bu ne sihirdir ne keramet, el çabukluğu marifet.

Bunları öğrenince bana öğretilenlerden pişman mı oldum. Asla Hayır! Öğretilenlerden, beni yetiştirenlerden Allah Razı Olsun!

Geçerliliği olmayan ama insanı insan yapan bu gerçeklerle onurlu bir şekilde yaşamaya devam edeceğiz. Zor da olsa…

 

 

Cumhurbaşkanlığı Seçimi

Bugüne kadar bekledim. Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili olarak gelişmelerin nasıl olacağını ve kimlerin hangi taktik ile ortaya çıkacağını anlamak için bekledim.

Bugün gelinen noktada artık seçimin ana teması belli olduğundan  yazmak, açıklamak zamanı gelmiş demektir.

Önce şu Selahattin DEMİRTAŞ meselesini bir ele alalım.

Bu kişiyi birilerinin allayıp, pullayıp tüm ülkeye sunma çalışmaları içerisinde olduğunu çıplak gözle bile görebiliyoruz. Bu birilerinin kimler olduğunun da önemi yok. Önemli olan bu gayretlerin varlığını görmek.

Neden böyle düşünüyorum? Çünkü, bu kişiye kimse şu soruları sormuyor:

1- Ülkenin belirli bir bölümü devletin kontrolünün dışına çıkmış, adeta orada bir devlet kurulmuş görüntüsü varken, beraber yaşama arzusu ısrarını neden ve nasıl sürdürebiliyorsunuz?

2- Sen Pkk’ya ne diyorsun? Terörist örgüt mü diyorsun, yoksa özgürlük savaşçıları mı diyorsun?

3- Ezilenlerin yanında yer alıyorsun da, Pkk tarafından şehit edilen bir insanın ailesine gitmeyi veya bir gaziye gitmeyi ve dolayısıyla 30 yıldan beri ızdırap çeken bu insanlarımızın

yüzüne bakmayı düşünüyor musun?

4- Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Ermeni’den özür dilemesi, şundan, bundan özür dilemesi için sürekli telkinlerde bulunuyorsun da, ülkemizde 30 yıldan beri şehit

olanların ailelerinden ve gazilerden özür dileyip bundan sonra bir tane silah sıkılmayacak diyebiliyor musun?

5- Aday olma demokratik hakkını kullanıyorsun da, ülkenin bir bölgesinde oy kullanımının demokratik olup, orada yaşayanların tam serbest bir şekilde oy kullanacağını samimi

olarak söyleyebiliyor musun?

6- Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucuları hakkında ne düşünüyorsun?

7- Millî ve Üniter Devlet hakkında ne düşünüyorsun?

Bu şahsın kişiliği ile herhangi bir yorumda bulunamam elbette. Çünkü, böyle bir yorumu yapabilecek kadar tanımıyorum. Benim sözlerim fikir ve düşünce dünyası ile ilgili görüşlerimdir.

Daha yukarıdaki gibi bir çok soru ortada yok ve sanki herşey  normalmiş gibi bir hava ile kampanya yürütülüyor.

Bir diğer konu da şu;

Birileri CHP’nin bir kısmının yukarıdaki kişiye oy vereceğini pompalayıp duruyor.

Nasıl olur yahu!

Yukarıdaki soruları sormayan ve ATATÜRK ile ilgili bilgileri belli olan bir ekibe bir tek CHP’li nasıl oy verir?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ilke ve felsefesine sahip çıkma adına hareket ettiğini söyleyerek, bu düsturları tamamen reddedenlere destek vermenin mantıklı bir izahı olabilir mi?

Gelelim diğer adaya;

Yani Recep Tayyip ERDOĞAN’a!

Bu adayla ilgili artık söyleyecek bir konu var mı?

Sürekli konuştuğumuz, anlattığımız bu kişi hakkında oy verme konusunda tereddüt etmeye gerek var mı?

Neden?

Bırakın demokrasiyi, bırakın otoriterleşme eğilimini, bırakın yolsuzlukları, bırakın söylenen yalanları, bırakın devletin kuruluş ilke ve felsefesine karşı mücadele etmeyi, bırakın Millî ve Üniter yapıya zarar vermeyi, bırakın dış ilişkilerimizde yaşadığımız tarihin en ağır itibar kaybını, bırakın Türk Milletini ayaklar altına almayı, bırakın kibiri, bırakın 24 saat süren öfkeyi, siniri, bırakın rabiaya ağlarken ülkemizde ölenlere düşmanca tavır göstermeyi, bırakın din istismarının zirveye çıkıp dine zarar vermeye başlandığını, bırakın herkesin sürekli azarlanmasını, bırakın toplumun çok tehlikeli kutuplaşmalara sürüklenmesini, bırakın terörist başı ile ilişkilerini, bırakın, bırakın…

Sadece biraz nefes alabilmek, biraz kendimizi dinleyecek bir zaman kazanmak adına Cumhurbaşkanlığı makamında Recep Tayyip ERDOĞAN’a oy vermemek gerektir.

Bu seçim yerel seçim değil, genel seçim değil. Yani belediye değişmeyecek, hükümet değişmeyecek.

Üç adaydan ikisinin durumu bu ise ve ben böyle düşünüyorsam, mutlaka oyumu kullanmak zorundayım demektir.

Bu durumda söylenecek ne kaldı? Ne yapmam gerektiğini ve ne kadar gayret sarf etmem gerektiğini biliyorum demektir.

Yani oyum, Ekmeleddin İHSANOĞLU’na demektir.

 

 

İsrail Vahşi, Erdoğan Çaresiz, Türkiye Etkisiz

 

Mübarek Ramazan ayında İsrail Devleti’nin Gazze’ye yapmakta olduğu kara harekâtında çok sayıda ölen ve yaralanan Müslüman var. Filistin’de yaşanan bu vahşete dünya sessiz, Türkiye etkisiz. İsrail tam bir pervasızlıkla cinayetlerini işlemeye devam ederken, ne Birleşmiş Milletler umurunda ve ne de “Türkiye ne der?” gibi bir endişe içinde.

Erdoğan iç politikaya oynuyor. Mitinglerde hamasi nutuklarda çaresizliğini gizlemeye çalışmakta.

Müslümanın Müslümanı kırdığı, iç çatışmaların yaşandığı Mısır’la ve Suriye ile ilişkileri kesmekte tereddüt etmeyen Tayyip Erdoğan İsrail ile ilişkileri kesmekten bahsetmiyor.

İsrail’in bu pervasız harekâtının zamanlamasında Irak ve Suriye’yi üçer parçaya bölecek gelişmelerin etkisi büyük. Bu gelişmelerin olmasına TC hükümetinin yanlış politikası katkı sağladı.

Cengiz Çandar‘ın Hürriyet’te yazdığı gibi, “Türkiye’nin Ortadoğu politikası ‘iflas’. Bu görüntüyü Türkiye içinde seçimler öncesi yasaklar getirerek, her gün yüksek perdeden atılan hamasi nutuklarla bir süre için belki karartabilirsiniz ama dış dünyayı yanıltamazsınız.

Ne derseniz deyin, Türkiye dış politikada uluslararası ve bölgesel ağırlığını kaybetmiştir. Bunun ceremesini çekenlerin başında, maalesef, Gazze’deki Filistin halkı geliyor.”

*****

BAŞBAKANIN KALBİ ALİ, DİLİ MUAVİYE SÖYLÜYOR

Cumhurbaşkanı Adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu‘nun NTV’de Oğuz Haksever’in programında söylediği sözler önemli: “1961 yılında kurulan OECD’ye İsrail Türk vetosunun sayesinde girmemiştir. 2010 senesinde Türkiye vetoyu kaldırdı ve İsrail girmiş oldu. Hâlbuki Mavi Marmara’dan sonra Türkiye bunu kaldırıyor. Neden, niye kaldırdı?”

Aynı gerçeği bugün AK Parti Genel Başkan Yardımcısı olan Prof. Dr. Numan Kurtulmuş da Has Parti Genel Başkanı olduğu dönemde şu cümlelerle dile getirmekteydi:

“İsrail en büyük zaferini AKP sayesinde kazandı.

Birleşmiş Milletlerin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunda İsrail’in nükleer kapasitesi var mı, yok mu oylamasında Türk delegasyonu çekimser kaldı.

Geçtiğimiz sene 2010 Mayısında da Türkiye İsrail’in OECD üyeliğini onayladı, veto ettiğimiz takdirde üye olması mümkün değildi. Daha önce birçok ülke veto etmişti. Otel lobisinde değil, Birleşmiş Milletlerde, OECD salonlarında ‘one minute’ demek marifettir.

Sayın Başbakanın kalbi Ali diyor, dili Muaviye söylüyor.”

Bu eleştiriyi İzmit’te yapılan son Has Parti Mitinginde Numan Kurtulmuş’tan bizzat işitmiş bir vatandaş olarak merak ediyorum. Acaba Başbakan’ın dili ile kalbi hala farklı söylemeye devam ediyor mu?

Öyleyse mitinglerde İsrail’e posta koyan, bağırıp çağıran Erdoğan’a inanmamız için bir sebep yok demektir.

*****

VİCDANLARI KANATAN SADECE GAZZE Mİ?

Yeniçağ Gazetesinde Selcan Taşçı Gazze katliamı sonrası yandaş medyanın manşetlerini atanlara seslenişi ile onların İslami ve insani maskelerini sıyırıp atmakta ve riyakârlıklarını açığa çıkarmakta.

“Sanırsın gökten  ‘vicdan’ indi… Birinci sayfalar  ‘Allah şahit ki’  manşetleriyle bezendi  ‘Hem ahlaksız, hem vicdansız…’  ‘Bebek katilleri…‘  ‘Soykırım…‘ ‘Katiller devleti…’ ‘Şeytanyahu…‘  ‘Ortadoğu vampiri…

Ki yalan değil hiçbiri; gerçekten de  ‘katliam’ İsrail’in Gazze’de giriştiği. Ancak…

Sen, PKK’nın kanla şarj olan ölüm makinelerine her türlü bakım-onarım;  ‘servis’ hizmetini verip, onları ‘topluma’ hazırlarken,

Bir elin İsrail’in ‘bebek katili’ne lafta posta koyarken bak diğer elin hâlâ İmralı’daki  ‘bebek katili’nin avucunun içinde!

Ve Habur’un ötesinde çölde açlık, susuzluk, akrepler, IŞİD psikopatlarıyla tek başına bıraktığın Türkmenlere ‘cellatlarına aşk’ı öğütlerken, ‘direnemesinler’ diye can sularının yolunu keserken, zehirlenen çocuklardan  ‘panzehir’ i esirgerken,

(Telafer’den kaçan 200 bin Türkmen aç, susuz ve açıkta iken, Türkmeneli’ne yardım elini uzatmazken,)

‘Katil’ diyemiyorsan ‘katil’e; dokuz değil on dokuz sütuna manşet atsan kâr etmez…

***********************************************************************

EKMELEDDİN İHSANOĞLU KOCAELİ’DE İDİ

Cumhurbaşkanı adayı Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu Cumartesi günü İzmit’te idi. Kendisini iftar öncesi konuşma yaptığı salonda ve binlerce kişilik iftar sonrası yaptığı konuşmaları dinledim.

Tayyip Erdoğan’ın büyük masraflarla yapılan, büyük ve disiplinli mitingleri gibi değildi. Konuşmacı da bağırıp, çağıran, öfke ve gerilim üreten, ayrıştıran, “biz ve ötekiler” diyen bir hatip değildi.

Halkın samimi ve içten benimsemesinin sebebi de galiba bu idi. İnsanlarımız her gün birkaç öğün TV kanallarından dinlemek zorunda kaldığı muktedirin sert ve mağrur üslubundan bıkmış.

Biraz sükûnet, biraz sağduyu, biraz hoşgörü beklemekte.

İşte İhsanoğlu tam bu beklentinin karşılığı gibi. Sakin, huzur veren, hoşgörülü, bilge bir kişilik. Koruma duvarlarının arkasında değil, vatandaşın içinde. Dokunabildiği, konuşabildiği, sorabildiği, eleştirebildiği biri. Dünyaca tanınmış, kendisinden daha bilgili, daha tecrübeli fakat ortak değerlerini paylaştığı bir aday.

“Çankaya Köşkü’nde sorun yaratacak değil, sorun çözecek biri.”

Bence Ekmel Bey’i kazandıracak olan özellikleri de bu.

Kampanyasını yürüten kurmay heyetinden Mehmet Suha Uçar ile tanışıp, epeyce sohbet etme imkânı buldum. Ekmel Bey’in doğru kişilerle ve iyi bir ekiple çalıştığı kanaatini edindim.

İhsanoğlu, Tayyip Bey’in tuzağına düşmüyor. Polemiklerine cevap vermiyor. Türkiye’nin ana meselelerine temas ediyor.

Ekmel Bey, 5-6 senedir kişi başına düşen milli gelirimizin 10 bin doları aşamamasını dert ediniyor. Son 12 senede dünyada gelişmişlik sıralamasında 18. sıradan 19. sıraya düşmemizi sorguluyor. Gelir dağılımındaki adaletsizliğe ve “ciğerin büyük parçasını kapan şişko kedilere” dikkat çekiyor.

Hukuka saygılı olacağı, yetki aşımı yapmayacağı, kurumlar arası gerilim yaratmayacağı izlenimi veriyor.

Türkiye gemisine kaptan seçilirse, “hem gemiyi ve hem suları tanıyan biri olarak gemiyi derin sularda başarıyla yüzdüreceğini” ifade ediyor. Ortadoğu’da içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmasını ve Türkiye’nin daha etkin ve sorun çözücü bir pozisyona getirebileceğini vaat ediyor.

Toplantılara İhsanoğlu’nu destekleyen 9 partiden, CHP’li, MHP’li, DP’li, DSP’li, BBP’li ve her kanattan insanımız katılmıştı. AKP’ye oy verdiğini bildiğim vatandaşlarımız da vardı. Bu Kocaeli’de bir ilkti.

Görebildiğim kadarıyla, TBMM Başkanvekili Meral Akşener, Eski bakanlardan Enis Öksüz ve Yaşar Okuyan, MHP ve CHP kanadından milletvekilleri Lütfü Türkkan, Hurşit Güneş, Haydar Akar; eski milletvekilleri Kemal Köse, Cumali Durmuş, Hikmet Erenkaya, Sefa Sirmen gibi önemli isimler oradaydı.

Bir araya gelemez zannedilenleri buluşturan Ekmel Bey, AKP kanadına da yabancı değil. Bu sebeple kazanırsa kutuplaşmış ve ayrışmış Türkiye’nin yeniden bütünleşmesi için bir şans olabilir.

 

 

“Halkların Cumhurbaşkanı Adayı” Yemezler

0

 

HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş da sonunda (15.07.2014) tarihinde  seçim stratejisini ve programını açıkladı. Beden diliyle yumuşak, cana yakın bir görünüm çizen Demirtaş, kullandığı dil ve üslupla da edepli, hoşgörülü, birleştirici ve  esprili bir kişilik ortaya koymaya çalıştı. Seçim sloganının “YENİ YAŞAM” olduğunu söyledi ve bir hükümet programı havası içinde bu sloganın içini doldurmaya çalıştı.  Mensup olduğu kitlenin özlediği Türkiye’nin nasıl olması gerektiğini açıkladı.

Konuşmasında “Kürt” kelimesini hiç kullanmadı. “Millet” kelimesinin ırki bir hüviyet taşıdığını belirterek sürekli “Halklar” kelimesini kullandı. Bugüne kadar sürekli “Kürt halkı“ndan,onların hak ve özgürlüklerinden söz eden, Güneydoğu Anadolu’yu “Kürdistan” olarak ifade eden Demirtaş, bu ifadeleri hiç ağzına almadı. Bunun yerine sürekli “Halklar” ifadesini kullandı.  Kendisini de “HALKLARIN CUMHURBAŞKANI ADAYI” olarak ilan etti. Bununla daha geniş bir seçmen kitlesini etkilemek ve Türkiye’nin partisi olmak isteğinde olduklarını ortaya koydu.

Demirtaş, Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Abazaların, Gürcülerin, Süryanilerin, Ermenilerin, Romanların, solcuların, Alevilerin, Sünnilerin, -lutfetti son anda- Türklerin de Cumhurbaşkanı olacağını söyledi. Rumları, Yahudileri niye halklar arasında saymadı bilemiyorum.Türkiye’nin 36 etnik gruptan meydana geldiğini söyleyen diğer Cumhurbaşkanı adayından ne farkın var? Bu mudur milletin bütününü kucaklamak? Zaten “Halklar” ifadesini kullanarak milleti yeteri kadar bölmüş olmuyor musun? Zaten haklar konusunda, halklardan birinden bir kişi dahi istese, devletin o anadilde eğitim yapması gerektiğini söyledi. Halbuki eğitim dilinin birliği, milli beraberliği sağlar. Demek ki, burada amaç birlik ve beraberliği sağlamak değil.

Diyanet İşleri Başkanlığının kaldırılması gerektiğini söyledi. Bu kurum Atatürk döneminde hayatımıza giren önemli bir kurumdur. Zaten İslam dini dışındaki dinlerin Patrikhaneleri ve Hahambaşılıkları var. İslam dininin ise ülkemizde çeşitli mezhepler, tarikatlar ve bunların oluşturdukları cemaatler nedeniyle oldukça karmaşık bir yapısı var. Hepsinin inanç ve ibadetlerinde ve dini yorumlamalarında önemli farklılıklar var.Diyanet İşleri Başkanlığı, inanç grupları arasındaki bu farlılıkları aza indirgemek, aralarında koordinasyonu sağlamak ve daha önemlisi milletin dinin öğrenme ve ibadet yapma özgürlüğünü güvence altına almak üzere kurulmuştur. Ayrıca laikliğin de bir güvencesidir. Bu kurumun yapısında bazı inanç gruplarının temsil edilmediğini, onların haklarının gözetilmediğini söyleyebilirsiniz. Bunun için mücadele edebilirsiniz, bu doğru bir yöntemdir, yapısındaki eksiklikler giderilmelidir. Ama böyle bir kurumun kapatılması dini hayatımızda önemli bir boşluk ve başıbozukluk yaratacaktır.

Ayrıca Selahattin Demirtaş’ın programına bakınca dersiniz ki, Başbakanlık seçimi yapılıyor, ya da bir siyasi partiye Genel Başkan seçiliyor, Demirtaş da “Hükümet veya Parti Programı”nı sunuyor. “Yeni Yaşam”da bütün halklar eşit koşullarda yaşayacak.  Halk kurulacak Cumhur Meclisleri yoluyla yönetime katılacak. Bunların içinde Gençlik Meclisleri, Kadın Meclisleri olacak, herkes kendi kendini yönetecek. Yerel yönetimler güçlendirilecek, yerinden yönetime geçilecek. Devlet iyice küçülecek. Acaba nereye kadar? Şimdi soruyorum, Türkiye’de mevcut yasal bir devlet sistemi yok mu, Anayasa ve yasalar rafa mı kaldırıldı, yeni bir devlet yapılanmasına mı gidiyoruz?

Şu anda Türkiye Parlamenter demokratik sistemle yönetiliyor ve millet iradesini halkın seçtiği milletvekillerinin oluşturduğu TBMM temsil ediyor. Vaktiyle millet iradesini bölüyor, zayıflatıyor diye Senatoyu kapattık. Şimdi yurdun her yerinde Cumhur Meclisleri oluşturacağız. Cumhurbaşkanı ülkeyi bunların aldığı kararları da göz önünde bulundurarak yönetecek. İktidarın Cumhurbaşkanı adayı Anayasa’yı değiştirmeden sistemi değiştirip Başkanlık sistemine geçmek istiyor. Acaba Demirtaş da ülkeyi İmralı ÂkiliApo’nun önerdiği “Demokratik Özerklik”e sahip Eyalet sistemine götürmek istiyor. Parlamenter demokratik sistemden vazgeçip, etnik ve dini grupların egemenlik bölgelerinde kendi meclisleriyle kendilerini yönetecekleri Kanton sistemine mi, ülkeyi özerk bölgelere bölüp Eyalet sistemine mi geçiyoruz. Bütün bölgelerin ve eyaletlerin düşük profille yöneteceği  bir tür Başkanlık sistemine mi geçiyoruz? Eğer Demirtaş’ın anlattığı yönetim biçimine geçersek, devletimizin adı “Türkiye Cumhuriyeti” değil, “Anadolu Federal Cumhuriyeti” olur.

Sayın Demirtaş, önce neyin seçimine aday olduğunuzu bir defa daha gözden geçirin. Biz        10 Ağustos 2014’te yürütme gücü olmayan, yürütmeyi denetleme yetkisi olan bir Cumhurbaşkanı seçiyoruz. Biz, milleti, eşit yurttaşlık ekseninde bütünüyle kucaklayan, milletin birliğini, vatanın bütünlüğünü, içte ve dışta barışı ve huzuru sağlayacak bir Devlet Başkanı seçiyoruz. Bu çizdiğiniz pembe tablo görünümündeki “Yeni Yaşam” projesini, ancak bir genel seçim sonucunda partiniz iktidar olur ve siz de Başbakan seçilirseniz, belki o zaman hayata geçirebilirsiniz. Türkiye halen Parlamenter demokratik sistemle yönetilirken ve Anayasa’da belirtilen yetkilere sahip bir Cumhurbaşkanı seçilecekken, sizin ortaya koyduğunuz Cumhurbaşkanı profili oldukça sanal kalıyor.

Sayın Demirtaş, sizi, partinizi, PKK’yı, eylemlerinizi, şu anda Güneydoğu’da oluşturduğunuz fiili durumu iyi tanıyor ve biliyoruz. Bir de Kürtçü ve Bölücü terör örgütü PKK’nın son otuz yılda 30 binin üzerine insanımızın ölümüyle sonuçlanan terör faaliyetlerini, aynı doğrultuda politika sürdüren Kürtçü partilerin niyetlerini ve bölücü söylemlerini bilmesek, peşmerge elbisesiyle Kandil’deki Selahattin Demirtaş’ı hatırlamasak, HDP’nin sunduğu bu yumuşak, esprili üsluplu ve fazla demokrat havucu yiyip yutacağız. Ama kazın ayağı öyle değil “HALKLARIN CUMHURBAŞKANI”…. Yemezler.

 

 

Eğitimde ki Sorunlar Çözülebilecek mi?

 

2014-2015 eğitim ve öğretim yılının başlamasına az bir süre kaldı. Bölgemizin eğitimde ki sorunları devam ediyor. Eğitimde ki başarımız ortada. Yeni eğitim yılı ile ilgili de kamuoyunda fazla bir konu gündeme gelmiyor. Aslında yeni eğitim yılıyla ilgili ciddi çalışmalar ve araştırmalar yapılarak sorunun çözüm yollarını tartışmalıyız.

Bu konuda bir çok yazı kaleme aldım. Bundan tam bir yıl önce şimdi Bilim, Teknoloji bakanı olan sayın Fikri Işık Milli Eğitim komisyonu başkanı idi. Bundan tam bir yıl önce sayın Fikri Işık’a hitaben bu köşede yer alan yazımın bir bölümün sizinle paylaşıyorum. Birlikte okuyalım:

FİKRİ IŞIK, EĞİTİM SORUNLARINI ÇÖZMELİDİR

“Gebze bölgesinin en önemli sorunu eğitim. Bugün eğitimde ki başarı oranımız ortada. Türkiye’nin en zengin ili Kocaeli’nin eğitimde ki başarısızlığı üzücüdür. Üstelik TBMM, Eğitim ve Kültür Komisyonu başkanının seçim bölgesi Gebze ve Kocaeli’de sorun olmamalı.

Sayın Fikri Işık’a oy veren, onun milletvekili ve komisyon başkanı olmasında oylarıyla katkıda bulunan Gebze bölgesi eğitimde büyük bir sorun yaşıyor. Bine yakın öğretmen açığı, yüzden fazla derslik açığı, Gebze bölgesinin belini büküyor. Okulların açılmasına iki aylık bir süre var. Sayın Fikri Işık’a buradan bir çağrıda bulunmak istiyorum. Lütfen eğitimde büyük sorun yaşayan Gebze bölgesinde öğretmen ve derslik açıklarını sona erdirin. Bu konuda çok daha ciddi atılımlar yaparak geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızı vekil ve sözleşmeli öğretmenden kurtarın.

Öğrenciler derslik açığı yüzünden sınıflarda büyük sıkıntı çekiyor. Anayasa teminatı altında olan eğitim sorununa köklü çözüm getirerek derslik sıkıntılarını giderin. Bu dönem gazete olarak eğitim konusuna daha çok ağırlık vermek ve zaman zaman da bu köşeden sizlere çağrıda bulunacağız. TBMM Eğitim komisyonu Başkanının seçim bölgesi eğitimde zirve noktalarda olmalı. Ancak durum hiç iç açıcı değil. Eğitimde ki eksiklikler mutlaka giderilmelidir. Kamuoyu önünde sizlere bu açık mektubu yazarak bölgemizin eğitim sorununa çözmenizi istiyoruz. “15 Temmuz 2013

BİR YILDA NE DEĞİŞTİ?

Evet şimdi aradan bir yıl geçti, Fikri bey Bakan oldu. Daha da güçlü bir konumda. Geçtiğimiz yıl yaşanan sorunlar bu yıl yaşanmaz. Buradan eğitim yılının açılışına 2 aya yakın bir süre var. Temennimiz 2 ay içerisinde bölgemizde ki eğitim sorunlarının çözülmesi. Başta Sayın Bakan, milletvekilleri ve sayın Valimiz eğitimin sorunlarının çözümü için özel çaba sarf eder.

EĞİTİM SEMPOZYUMUNDAN NE HABER?

Bundan tam 9 yıl önce Kocaeli Valiliği ve Kocaeli Üniversitesi, Kocaeli 1.Eğitim sempozyumu düzenlenmişti. Sempozyum gerçekten önemli bir çalışmaydı. Sempozyum kitabı elimde. 6-7-8 Haziran 2005 tarihinde düzenlenen ve dönemin Valisi Erdal Ata’nın özel gayretleriyle gerçekleşen sempozyumda çok önemli bilgi ve araştırmalar yer almakta. Ancak bu sempozyumda tartışılan konu ve alınan kararların uygulanıp uygulanmadığını merak ediyorum. Bu konuda sayın Valimiz Ercan Topaca beyden açıklama yapmasını bekliyorum. Sempozyumla ilgili gazetemizde geniş haber yer aldı. Haberin özetini sizinle paylaşıyorum.

SÖZDE Mİ KALDI?

2005 yılında gerçekleşen ve 3 gün süren eğitim sempozyumunun üstünden 9 yıl geçmesine rağmen sempozyumda yapılması planlan eğitim faaliyetlerinin ne denli amacına ulaştığı hala merak konusu. Eğitim öğretimde eski sistemi geride bırakarak bir çok yeni uygulamaların yapılması sempozyumda gündeme gelmişti. Kocaeli de ki eğitim öğretim kurumlarının fiziksel yapıları ve memur eksikleri gibi büyük önem taşıyan sorunlar; derinlemesine incelenmiş ve akademik personel tarafından sunulan önerilerle çözülmeye çalışılmıştı.

2. EĞİTİM SEMPOZYUMU ŞART MI?

Peki, bütün bu çözüm önerileri hayata geçti ise öğrenciler neden kendi okullarından rehberlik hizmeti almak yerine sosyal örgütlerden rehberlik yardımı alıyorlar. Kendi okullarında verilen rehberlik hizmeti yetersiz mi? Neden asıl yapmak istedikleri meslekler yerine, kendilerine uzak meslekler seçmek zorunda kalıyor? Meslek kursları eğitimlerine  devam edip, halka meslek ve iş imkanı sağlıyorsa halk neden bir meslek edinemediğinden ve işsiz olduğundan dolayı  veryansın ediyor ?  9 yıl önce gerçekleşen sempozyumda konuşulan konular sadece lafta mı kaldı? Günümüz şartları ve imkanları göz önüne alındığı takdirde tekrar kapsamlı bir eğitim sempozyumu yapılmalı mı?