15.5 C
Kocaeli
Cumartesi, Temmuz 25, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 867

Tayyip Erdoğan Neden Seçilmemeli?

 

On Ağustos’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde;

Mücadele, Ekmelettin İhsanoğlu ile Tayyip Erdoğan arasında geçmektedir.

Selahattin Demirtaş;

Ülkeyi bölmek üzere, terör örgütünün stratejisine uygun hareket ederek,

Pazarlıkta, elinin güçlenmesini esas olmak üzere,

Hükümetle pazarlık yapabilecek sayısal güç için mücadele etmektedir…

Yönlendirme anketlerin neticesini bir tarafa bırakacak olursak, birinci turdaki seçim, ortadadır.

İkinci turda ise, terör örgütü tarafı belirleyici olur.

İki alternatif düşünülmektedir…

İlki; ikinci turu boykot etmek…Tarafların birbirleri ile mücadelesini izlemek…

Ya da, Tayyip Erdoğan’la anlaşma cihetiyle seçime katılma…

İkinci alternatif yüksek bir ihtimalle uygulanır.

Zira Tayyip Erdoğan; ikbal için her tür anlaşma zeminine müsaittir.

Nede olsa, kendi deyimleri ile

“önce mücahit, sonra müteahhit, sonra da, her şeye müsait…”olmuşlar…

Tayyip Erdoğan neden seçilmemelidir?

Zayıflamış sinir sistemi ile devleti temsil edecek psikolojik durumda değildir…

Öfkesi, aklını devreden çıkarabilmektedir.

Öncelikle tarafsızlığını yitirmiş biridir…

Millet ve milliyet düşüncesine karşıdır.

Yani milliyetsizlik fikrine sahiptir. (kendi ikrarıdır)

Hırsızlık ve yolsuzluk şaibesi, yafta gibi boynunda asılı durmaktadır.

Devlet, onun sayesinde, denetlenebilir olmaktan çıkmıştır.

Kamuda savurganlık ve keyfilik, gelecekte, ülke bütünlüğüne kastedeceklerin,

kışkırtma ve kaos ortamı için kullanılabileceği bir boyut kazanmıştır.

Son on iki sene de görülen en bariz şey, kendisine oy vermeyenleri “ötekileştirmesi” olmuştur.

Devlet yönetimi mutlaka tarafsız bir anlayışla denetlenebilir olması sağlanmalıdır.

Yoksa her şeyi,”tekel “ine alan iktidar, haksızlık üzerine işleyiş temin edecektir.

O da, hakkı kaybolan insanların haklarını koruyabilmek adına, ihkak-ı hakka (kendi hukukunu oluşturma) başvurma ihtimalini doğuracaklardır.

Bu sosyal felaket olur…

Son günlerde, başbakanın psikolojisindeki olumsuzluk, saldırganlık, cihetiyle,

Durumunu iyi göstermemektedir.Esas itibarı ile başından beri, kaybetmek kaygısını yaşamaktadır.

Yoksa başbakan olarak seçime gitmez, istifa ederek, bağımsız girerdi…Demek ki, özgüveni yoktur.

Kazanmaması halinde aklanmadan ona hükümet kurma görevi verilmeyeceğini bilebilmektedir.

Bu korkusu da mevcuttur.

Suriye ve Irak politikalarında gösterdiği kötü performans, kamuoyunda çok olumsuz değerlendirilmektedir.

Terör örgütlerine karşı, sıcak ilişkili bir duruşu,

Büyükelçilik mensuplarının bir avuç teröristlerin elinde rehine,

PKK’lıların ülkemizin içinden yüzlerce çocuğu dağa kaçırmalarında herhangi bir şey yapamıyor olması,

Başbakan olarak etkisizliği, acizliği ortadadır.

Son mahalli seçimlerden sonra, lehine sayılabilecek ne yapmıştır?Koca bir hiç…

Altı yüz kişilik bir koruma ile gezen bir başbakan,

Ne tür bir olumsuz icraat içindedir ki, bu tedbirleri almak zorunda kalsın?

Dış itibarı sıfıra inmiş bir kişinin ülke temsilinde, ülkeyi dezavantajlı duruma sokar…

Ülkemizin hakkıyla temsil edilebilmesi ve devletin işleyişinin denetlenebilesi için,

Devletlerarası hukuku ve prensipleri iyi bildiği için,

Ekmelettin İhsanoğlu desteklenmelidir.

 

Birlikte sandık başına…

10 Ağustos’taki Cumhurbaşkanlığı seçimi garip bir seçim olacak. Üç aday yarışacak ama AKP adayı devletin her türlü imkanlarından fazlasıyla faydalanıyor. Diğer adaylara bağış dahil çeşitli sınırlamalar getirilmiş. Havuz medyası ilan için üç dört kat para istiyor. Kısaca ilan ambargosu bile konmuş. Yurt dışından geecek oyların şaibeli olmayacağını söylemek mümkün mü?

Kıbrıs Rum Kesimi Cumhurbaşkanı, Barzani, Kandil, etnik ırkçılar ve Ermeni yönetimi AKP adayının kazanmasını bekliyorlar. Batılı sözde dostlarımız da onlardan farklı değil… Sorunları kendi çıkarları yönünde çözmede cesur adam ve açılımcı lider arayanlar herhalde Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nu destekleyecek değiller…

İsrail Orta Doğu’da, Rusya Ukrayna’da egemenlik alanları yaratırken ve güç toplarken en ufak bir tavize fırsat vermezken, Türkiye açılım ve çözüm adı altında ufalanma, milleti ayrıştırmakla ve devleti etkisizleştirmekle uğraşıyor. Düşman kazanarak ve arttırarak başarılı bir dış politika yapılabilir mi? Tezgahın ve kumpasların yürütülebilmesi için ülkenin temel kurumları hedef alındı, onlara güç ve itibar kaybettirildi. Cemaat-iktidar işbirliği şimdi geri tepti. Her türlü hukuksuzluğu ve yargısız infazları dün birlikte gerçekleştirenlerin, halkı gazete manşetleri ile yanıltanların, bugün polislere yönelen hukuksuzluktan şikayet etme hakları olamaz.

Böyle giderse, milli irade kullanılarak ülkede yeni paralel devletler yaratılacaktır.Ülke milli birlik ve bütünlüğünü yitirecek ve çok parçalı bir devlet olmaya zorlanacaktır. Türksüz ve renksiz bir anayasa ile ülke etnik ufalanmaya gidecektir. Vatandaş bu Yeni Türkiye tuzağına 10 Ağustos’ta evet mi diyecektir?

1923 Türkiyesinin, Milli Devletin ve Cumhuriyetin tasfiyesine mi gideceğiz? Hangi milli devlet ufalanarak, devlet olma zaafa uğratılarak daha iyi bütünleşebilir? Milli bütünleşmenin olmadığı yerde demokrasi bir fantezidir ve sürdürülemez. Siyasi ve ekonomik istikrarın temeli de milli birlik ve bütünlüktür.

10 Ağustos’ta parlamenter demokrasiden mi yana olacağız; yoksa hukukun üstünlüğü ve hukuk devletini rafa kaldırıp parti devletine dönüşüp tek adam diktasına giden başkanlık sistemine evet mi diyeceğiz?

Kin, nefret ve kamplaşma doğuracak ortamı mı destekleyeceğiz?

Etnik ırkçılığı ve bölücülüğü demokratikleşme olarak kabul mü edeceğiz? Terör örgütü ile itibar ve gurur kırıcı çarpık bir barış ve çözümü onaylayarak aziz şehitlerimizin ruhlarını mı inciteceğiz?

Ortadoğu’da BOP’un eş başkanlığı ülkemizi yeni macera ve tehlikelerin içine itti. Sonuçta Türkiye değil; İsrail, ABD ve Barzani kazanıyor. Bu durum devam mı edecek?

 

Ülke tarihinin bu en bunalımlı ve tehlikeli dönemecinde bulunurken, vatandaşın haber alma kaynakları büyük ölçüde teslim alınmışken, Musul Konsolosluğu olayına haber ambargosu konmuşken ve demokrasi kan kaybederken tatile devam mı edeceğiz; yoksa sandık başına mı koşacağız? Bu ülke için fedakârlık yapmaya değmez mi? Ülke için hayatının baharında toprağa düşmüş aziz şehitlerimiz bugün mezarlarından doğrulsalar; biz yanlış bir iş mi yaptık, terör örgütüyle mücadele ettik diyecekler.

10 Ağustos’ta ülkeyi yeni maceralara sürüklemeyecek, tekrar ona itibar ve caydırıcılık kazandıracak, milli kimlik ve Cumhuriyetle kavgalı olmayan, birleştirici, dengeli, yıpranmamış ve aklı başında, ülkeyi tanınmaz hale getirmeyecek bir adayı seçmekten başka bir çıkış yolu var mı? O halde; birlikte sandık başına…

Kardeşlik Zamanı

 

Yüce Allah Kur’an’da, “Mü’minler ancak kardeştirler”(Hucurât, 49/10) ayetiyle bütün mü’minlerin kardeş olduklarını ilan etmiştir. Temelinde tevhid akidesi bulunan yani imana dayalı bu kardeşlik nesep ve kan kardeşliğinden daha sağlam, daha önemli ve önceliklidir. Buna göre dünyanın neresinde ve hangi devirde yaşamış olurlarsa olsunlar, dilleri, renkleri, ırkları ne olursa olsun bütün mü’minler birbirleriyle kardeştirler.

 

Kur’an’da ayrıca mü’minler arasındaki bu kardeşliğin Allah’ın nimeti olduğu vurgulanarak, birlik ve beraberlik içinde olmaları, parçalanıp bölünmekten sakınmaları emredilmektedir. (Âl-i İmrân, 3/103)MüslümanlarKur’an ve sünnetin ışığında birlik ve beraberliklerini korudukları müddetçe huzur içinde yaşamışlardır. Kardeşlik hukukunun zayıfladığı, birlik ve beraberlikten uzaklaştıkları dönemlerde ise güç ve kuvvetlerini yitirmişler, çeşitli zorluk ve sıkıntılarla karşı karşıya kalmışlardır.

 

Din kardeşliği hukuku mü’minlere karşılıklı hak ve sorumluluklar yüklemektedir. Buna göre mü’minlerin birbirlerini sevip, saymaları, birbirlerinin haklarına saygı duymaları, dertlerine ortak olmaları, sevinçlerini paylaşmaları bir kardeşlik görevidir.

 

İslam’ın mü’minler arasında tesis etmeyi hedeflediği kardeşlik sıradan bir birliktelik değil temelinde iman olan, karşılıklı sevgi, yardımlaşma ve dayanışmanın esas olduğu en üst seviyede bir kardeşliktir.İslam kardeşliğinin temelinde tevhid akidesi yani iman vardır, çünkü Kur’an ancak mü’minlerin kardeş olduklarını ilan etmiştir. (Hucurât, 49/10)İmana dayalı bu kardeşlik nesep ve kan kardeşliğinden daha sağlam, daha önemli ve önceliklidir.

 

İnsanı cennete götürecek derecede kâmil bir imana sahip olabilmek için mü’minin din kardeşini sevmesi şart koşulmuştur. Nitekim bir hadis-i şerifte, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız…”(Müslim, İman, 93) İnsanın ebedî kurtuluşa erebilmesi için imanın, iman etmiş olmak için demü’minkardeşini sevmesinin olmazsa olmaz bir şart olarak görülmesimü’minler arası ilişkilerde sevginin önemini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.Bundan dolayı mü’minlerin birbirlerini sırf Allah rızası için sevmeleri gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.) birbirlerini Allah için sevenlerin hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde Allah’ın gölgesinde gölgeleneceklerini müjdelemiştir.(Buharî, Rikak, 24; Müslim, Zekât, 30; Tirmizi, Zühd, 53)

 

Din kardeşine duyulan sevgi beraberinde sorumluluğu da getirmektedir. Bu nedenle Müslümanın din kardeşleriyle yakından ilgilenmeli, sıkıntılı zamanlarındaonlarınyanlarında olmalı ve dertleriyle dertlenmelidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.),“Müslümanların derdini dert edinmeyen onlardan değildir”(Hâkim, IV, 352)buyurarak busorumluluğa işaret etmiştir. Bu nedenle mü’min asla bencil ve neme lazımcı olamaz. Bilakis o son derece diğergamdır, onun yüreği din kardeşlerine karşı şefkat ve merhamet hisleriyle dopdoludur.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.),mü’minlerin birbirlerine karşı nasıl bir tavır sergilemeleri gerektiğini şöyle açıklamıştır: “Mü’minler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette ve korumakta bir vücut gibidir. Ondan bir organ rahatsız olduğunda, diğer organlar da onunla birlikte ateşlenir, uykusuz kalır.” (Buharî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)

 

Bu hadis-i şerifin ifadesine göre, zulme ve haksızlığa uğramış, evinden yurdundan kaçmak zorunda kalmış, açlık ve sefaletle boğuşan, olumsuz hayat şartları karşısında ölüm kalım mücadelesi veren Müslümanların acıklı halleri bütün mü’minlerin yüreğini sızlatmalıdır. Sırf inancından dolayı katliamlara maruz kalan, günlerce bombaların, füzelerin hedefi haline gelen savunmasız, masum kadınların, çocukların içler acısı manzaraları tüylerimizi diken diken etmeli; mazlumların ve biçarelerin feryatları uykularımızı kaçırmalıdır. Yine ihtiyaç içinde kıvranan fakir ve yoksulların durumları hepimizi düşündürmelidir.  Lokman Hekim’in oğluna tavsiyesinde “Kardeşlik ihtiyaç halinde belli olur” dediği gibi, din kardeşliği böyle zor zamanlarda kendini göstermelidir.

 

Şimdi kardeşliğimizi gösterme zamanı. Acıları sözde değil özde paylaşma, ta yüreğin derinliklerinde hissetme zamanı. İslam coğrafyası baştanbaşa hep kan, gözyaşı, acı, ızdırap, açlık, yokluk, sefalet ve zulüm içinde. Mazlumların feryadı yeri göğü inletiyor. Kimsesiz, sahipsiz biçareler kendilerine uzanacak bir şefkat eli bekliyor. Şimdi merhameti kuşanıp yetimin başını okşama, mazlumların imdadına koşma ve kimsesizlerin kimsesi olma zamanı…

Mehmet Sönmezoğlu

Kocaeli İl Müftüsü

 

Şu Nobelperestlerimiz

0

 

ŞU NOBELPERESTLERİMİZ

Alfred Nobel, dinamit lokumunu keşfeden, kendisini iyi yetiştirmiş bir kimyacı idi. Keşfettiği bu patlayıcı maddeyi, yolların açılmasında, inşaat sahalarında kullanılması için düşünmüşse de, ne yazık ki o yıllarda bu patlayıcı hangi milletin veya terör örgütünün eline geçmişse onu savaş alanlarında düşmanlarına karşı bir silah olarak kullanmışlardır.

Bunun en bariz örneklerinden biri, Fransızlar, Kuzey Afrika da Cezayirli Müslüman özgürlük savaşçılarına karşı onların popolar’ında Misket Bombasını deneyerek binlerce masumun kanına girmişlerdir.

Yani Alfred Nobel, işin Vahameti’nin ne kadar farkındaydı bilinmez ama keşfettiği madde hakkında suçluluk duygusu içerisinde, ölümünden sonra verilmek kaydıyla servetinin tamamının emniyetli bir yerde toplanarak onun faizi çeşitli dallarda kâşiflere verilmek üzere dağıtılacaktır.

Bir bölüm, FİZİK sahasında en büyük keşfi yapan fizikçiye verilmelidir.
Bir bölüm, KİMYA sahasında en büyük keşfi yapan kimyacı verilmelidir.
Bir bölüm, FİZYOLOJİ ya da TIP sahasında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir.
Bir bölüm, EDEBİYAT! sahasında en büyük keşfi yapan kişiye verilmelidir.
Bir bölüm, milletler arası BARIŞ! ve KARDEŞLİK! için en büyük çalışmayı yapan fizikçiye verilmelidir.

Bu yazımda diğer başlıkları bir kenara bırakarak, Edebiyat konusunu ele alacağım. Zira bildiğiniz gibi artık bizimde bir Nobel ödüllü edebiyatçımız var,  Hatta diğer bir tanesi (Yaşar Kemal) yıllarca “alacaktı, gelecek sene verilecek falan filan derken bir türlü verilmedi “teğet”! Geçti vesselam.

Orhan Pamuk, gerçekten bu ödülü alırken ödülün hakkını vermiş mi? Ödül aldığı yılın hakikaten dünya çapında en iyi edebiyat ‘çısı ve yazarı Orhan Pamuk’ muydu? Değilse bu ödül kendisine nasıl ve ne şekilde verildi?

Bu konuda kendi görüşlerimi değil, edebiyat, tarih ve bilim dalında üstatların görüşlerine başvuracağım.

Prof. Dr. İskender Öksüz: Orhan Pamuk, Alman gazetesi die Zeit la mülakatında, “Burjuvazi beni sinirlendiriyor” demiş ve eklemiş:

Kibirleri, dar görüşlü bir şekilde bencillikleri ve kendi ülkesinin insanlarından nefret etmeleri beni tiksindiriyor. Onların yaşamı benim de yaşamım. Aynı sınıftan, aynı sokaktanız. Alışkanlıklarımız aynı. Aynı dükkândan alışveriş yapıyoruz”.

Aklıma birden Komünistler için söylenen bir söz geldi: “Kalpleri uzaktaki proletarya’nın sevgisi ile o kadar dolu ki, yakınlarındaki insanlara yer kalmamıştır”.

Aslında o, Türkçesini biraz düzeltse, pekâlâ yazabilir. Birazda hakkında yazdığı Türk toplumu ve Türkiye hakkında bilgilense“.

Velhasıl Pamuk, tanıdığı insanlardan nefret ediyor. Çünkü onlar, kendi ülkesinin insanlarından nefret edermiş. Böylece nefret çemberi kapanıyor. Tanımadığı insanlar hakkındaki duygularını henüz bilmiyoruz. Belki en iyisi hiç tanımaması”.

Demek oluyor ki İskender Hoca, Orhan Pamuk’u ödül alacak kadar yeterli görmüyor.

 

İlber Ortaylı: Pamuk bir kitabında: “namaz saatinde camiinin balkondan ezan okuyan imam.” Diye yazmış.

“Namazın saati değil, vakti olur; caminin balkonu değil, minaresi, minarenin de şerefesi olur. Ezanı okuyana, da imam değil, müezzin denir”

Prf. İskender Öksüz. Türküm Özür Dilerim. Sayfa: 223-224

Cemil Meriç, Yaşar Kemal hakkında: “Yaşar Kemal, haddini bildiği zaman bir ûmmi-i ariftir. Bir köy odasında tatlı, tatlı Hz. Ali cenkleri anlatabilir, kasaba kahvesinde saz çalmak da gelir elinden.”

K IRK AMBAR Sayfa:352

İşte bizim Edebiyat, Tarih ve Bilim adamlarımızın, Nobelperestler hakkındaki düşünceleri…

 

Ekmelettin İhsanoğlu Tayyip Erdoğan Mukayesesi

Cumhurbaşkanı seçimleri için yapılan propaganda çalışmaları,

Bazı hükümler vermemize imkân tanıdı…

Özellikle saldırganlık psikolojisini kullanmadan, siyasiler kendi meramlarını anlatabileceklerini,

Siyasette kaybedilen ahlaki irtifanın, gerektiğinde muhafaza edilebileceğine,

Yalan, iftira, spekülasyon, demagoji gibi tavırların dışında,

Meselelerin anlaşılmasında, anlaşılabilir doğru bilgiye kavuşabileceğimizi,

Hakaret, aşağılama, tezvir ve tezyif yapmadan hedefleri izah edebilme,

Devletin içinde bulunduğu durumun anlaşılacağı bir yaklaşımı tercih edebilme,

Vatandaşın anayasal haklarını anlatırken abartı olmadan izah edebilme,

Ancak devletin de, denetleme mekanizmasının işletilmediği,

Devlette keyfi bir iradenin egemen olduğu,

İktidarın baskıcı anlayışı sonucu hak ve hukuk aramak zorlaştığı,

Çalışma barışının olmadığı, vatandaşlarımızın güvenlik içinde olmadığı,

Şehirlerden çocuk yaşta, kız ve erkekler kaçırılarak, bölücü terör örgütüne militan yetiştirildiği,

Sınırlarımız ötesinde, milli menfaatlerimiz ve onları korumakla görevli olan mensuplarımızı koruyamadığımızı,

Dış siyasette, komşularımız ve dünya tarafından yalnızlığa terkedildiğimiz,

Üretebildiğimiz tarım ürünlerini, komşularımıza sata bilemediğimizi,

Eğitim çıkmazımız giderek derinleşen bir hal aldığı,

Üniversiteler, cemaatlerin hâkimiyet alanı olması, ilim ve bilim üretemediği,

Terör odaklarının ciddi mevziler kazanarak,

Devleti, her türlü isteklerini kabul ettirebileceğini,

Hükmünü daha anlaşılır şekilde verebileceğimizi gördük.

Tayyip Erdoğan’ın, Ekmelettin İhsanoğlu’nun seviyesinde olmadığı,

Devlet ciddiyetini kavramadığını, hala liseli bir ideoloji militanı gibi davrandığı,

Terör odakları ile arasındaki münasebeti,

Devleti denetimden uzak tuttuğu,

Hakkında var olan hırsızlık ve yolsuzluk konusunda, toplumu ikna edecek bir yaklaşım sergilemediği,

Devlet içinde çöreklenmiş cemaatlerin bazılarını koruyor olduğu,

Yakınları ile ilgili usulsüzlük ve yolsuzluk iddialarının ayyuka çıkması,

Daha yalın ve açık olarak anlaşılmıştır.

Devletlerarası hukuku bilmiyor olması, önemli bir açmaz olarak görülüyor…

En önemlisi de, efendilik konusunda Ekmelettin İhsanoğlu karşısında sınıfta kalmıştır.

Tayyip Erdoğan, yarı başkanlık veya başkanlık sistemi ile devleti bir maceraya sevk edebildiğini görebiliyoruz.

Tek adamlık sevdası, zorbalık ve totaliter bir devlet anlayışı doğurabilir.

Bu sebeple, devletin denetlenebilmesini sağlamak ve devletin normale dönebileceği bir işleyişe kavuşturulması gerekmektedir.

Devlet birimleri arasında koordinasyon sağlamak,

Her türlü siyasi, dini, felsefi gurubun devlete egemenliğinin önüne geçmeyi sağlamak,

Uluslararası hukukun işlerliğini sağlayarak, dünya ile entegre olabilmeyi sağlamak,

Siyaseten tecrit edilmişlikten kurtulmak,

İç barışın sağlanabilmesi için etnik ve sosyal farklılıkları bir tarafa bırakılacağı bir yaklaşımla, herkesin eşit vatandaşlık anlayışının ikamesini sağlamak gerekir.

Son onikisenede devlet, kurum ve kuruluşları ile birbirleriyle çatışır bir görüntüye girmiş, bu durumdan kurtulması gerekmektedir.

Bu seçimler, yukarıdan beri saydığımız mesellerimizin anlaşılmasını sağlamış olması,

Yeni bir başlangıç yapabilmemiz için de, yeni bir anlayışın da, devleti denetleyebilesini sağlaması lazımdır.

Bu anlayış, öncelikle efendiliktir.

Bu anlayış, dünyayı ve devletimizin gerçekliğinin bilinmesidir.

Bu anlayış, insanımızı fark gözetmeden kamu haklarını kullanabileceği anlayıştır.

Bu güzel vasıflar, sanırım Son on iki senede unutuldu…

Yeni bir insan yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır.

 

Milletsiz Devletten Devletsiz Millete

 

Aydınlar Ocağı’nı dolaylı veya dolaysız hedef tahtası yapan, hala 1970’leri yaşayanların yazı ve beyanlarını hayretle ve bazen de tebessümle izliyoruz. Bilgisiz, mesnetsiz ve kalitesiz yakıştırmalara ve saldırılara çoğu zaman cevap hakkımızı bile kullanmıyoruz. Aslında kaliteli tenkidi bile arar hale geldik. Ocağımız, milli çizgide olan farklı siyasi görüşlere sahip milli ve manevi değerlere bağlı aydınları bünyesinde barındırmaktadır. Tüzüğümüzün gaye maddesinde Türk Milliyetçiliği yer alır. Sağın milliyetsiz, milli kimliksiz, milli devlet, üniter yapı ve Cumhuriyete düşman, Milli Mücadeleyi içine sindirememiş, teslimiyetçi ve işbirlikçi etnik ırkçılarıyla veya onlara destek olan bugünün Damat Feritleri ile ortak hiçbir tarafımız olamaz.

Sağın milliyetsiz ve vatansız kesimi ile solun önemli bir bölümü Türk ve Türkiye düşmanlığında ittifak etmiş durumdadırlar. Her milli meselede ülkeleri ile başkaları adına amansız bir kavganın içindedirler. Dün sosyalizmi Türkiye Cumhuriyetine karşı kullanıp sonuç alamayanların önemli bir bölümü, şimdi kapitalist ittifakın emrindedirler. Onlar artık Batının yeniçerileridir. Sağda ve solda bazıları hala ideolojik kavga döneminin dışına çıkıp uyanamıyorlar. Artık Türkiye’deki mücadele; demokratik parlamenter sisteme bağlı olanlar ile diktatör özentileri arasındadır. Tek adam sultasına bel bağlayanlar, Türkiye’yi bölerek ve ufalayarak yenileştireceklerdir. Milli devlet ve üniter yapı hedef alınmıştır. Bazı dost ve müttefiklerimiz de bize yardımcı olmaktadır. Çok ortaklı bir devlete geçerek, egemenliği paylaştırarak, etnik merkezli bir ufalanma amaçlanmaktadır. Bu tuzak utanmadan yeni elbise, yeni araba, yeni bina gibi Yeni Türkiye olarak yutturulmaya çalışılmaktadır. 1923 Türkiye’si geride kalmış, kapılar kapanmış, şimdi ufalanmanın simsarları ile muhabbet kuruluyor.

Bazıları Aydınlar Ocağı‘nı öyle iyi tanıyorlar ki, bir tarihte Prof.Dr. Aydın Yalçın’ın kuruluşumuza genel başkanlık yaptığını zannediyorlar! Bir ara Bodrum Yalıkavak’ta toplanan malum sözde aydınların toplantısını bile Aydınlar Ocağı toplantısı diye yazmışlardı. Tuğla gibi kitaplar yazıyorlar, ama yanlışlarla dolu… Ocak’ta görev yapmış değerli hocalarımızdan herhangi birini kuruluşumuzla özdeşleştirmek yanlış olmasa da; çok eksik bir bakıştır. 12 Eylül 1980 sonrası faaliyetlerimize ara verdirilmiştir. Milliyetçi çizgideki siyasetçi, aydın ve gençlere olmadık baskı ve işkenceler yapan, denge olsun diye ülkücü gençleri idam eden 12 Eylül yönetimi ile kuruluşumuzu hala özdeşleştirenler var.

Ülke hemen hemen her konuda kamplaşmaya ve çatışmaya zorlandığı gibi devlet ve millet konusu da sürekli kaşınıyor. Devletsiz millet de; milletsiz devlet de birer ütopyadır. Devletle kavgalı olanların Türk Tarihi ile kavgaları vardır. Devletle milleti birbirine rakip gören, rakip gördüğü için iç ve dış destek bulan, methedilen siyasetçilerin seçimlerde devletin sınırsız imkanlarını haksız şekilde kullanmaları büyük bir çelişkidir. Devletle kavgalı olanlar yarın ispatlanamayan sözde Ermeni soykırımı iddialarını da tarihi ile yüzleşme adına kabul edebilirler. Rum, Ermeni ve Kürt açılımlarını sahiplenebilirler. Irak‘ın üçe bölünmesinden ve Türkmenlerin soykırıma uğramasından rahatsız olmazlar. Doğu Türkistan‘daki insan hakları ihlalleri onları pek rahatsız etmez. Onlar için Filistin ve Gazze dışında ağlama duvarları yoktur.Kürdistan sözünü sık sık tekrarlarlar. Kuzey Irak ‘la ilişkileri ekonomik menfaat üzerine kuruludur. Devletle hesaplaşmak isteyenler ne gariptir ki; devletin başına geçmek isterler.

Maalesef bir dönem Türk Milletinin değerlerini hiçe sayan ve milli ve manevi değerlerimizle yabancılaşmış, seçkinci, tahakkümcü, halka tepeden bakan, halka rağmen halkçılar vardı. Bunlar milletsiz devlet anlayışına yatkındı. Şimdi ise devletsiz millet teziyle ortaya çıkanların bir kutup olarak diğerlerinden ne farkı var?

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde mütevazi ve kaliteli çizgisiyle sayın Ekmeleddin İhsanoğlu dikkat çeker hale geldi. Oylarını devamlı artırdığı anlaşılıyor. Solun bazı değişik kesimlerinin AKP adayına çalışması doğrusu dikkat çekiyor. Bazıları TV programlarında Ekmeleddin Beyi halifeliğe uygun görüyor. Sözde daha önce çalıştığı İslam Teşkilatı dolayısı ile zaten yarı halife imiş! Bu anlayışı sürdürenler merak etmesin; yarın onları TRT ekranlarında da görebiliriz.

 

Herkes Her Şeyi Biliyor!

Türkiye denilen Türk topraklarında yüzyıllardır ilginç şeyler oluyor. İstikrarlı (!) bir şekilde her yıkandığında çeken pamuklu kumaşlar gibi topraklarımız küçülüyor ve insanlarımız eksiliyor. Bunun farkında olanlarda avazları çıktığınca bağırarak, Türk Milleti’ni uyandırmaya ve aydınlatmaya çalışıyor. Bu uyandırma ve aydınlatma işi, cumhuriyet döneminde Atatürk’le başlamış ve halen de sürmektedir..

 

Bu meyanda Mustafa Kemal Atatürk, her gittiği yerde yaptığı konuşmalarla ve nihayet “Nutuk” adlı eseri ile Türk Milleti’ne yaşadığı olayların analizini yaparak, geleceğe dair tavsiyeler de bulunmuştur.Peki bunları anlayan var mı? Bana göre var. Herkes herşeyi teşbihte hata olmaz, tabiri caiz ise “eşek gibi” anlıyor.

 

Ama anlamak, türlü nedenlerle bu şahısların işine gelmiyor. Ben il,ilçe,kasaba ve köy demeden Türkiye’yi biraz fazla dolaşan bir adamım. Bunun özel bir nedeni yok. Allah bize de her halde Evliya Çelebi gibi “seyahat” demiş!

 

Bu sebeple, bir çok insanımızla sohbet ediyor ve onları dinliyorum. Özellikle de Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tarihsel sorunlar ile onların günümüze yansımalarına karşı, ne düşündüklerini öğrenmeye çalışıyorum.

Bugün Türkiye’nin köylü,işçi,memur,emekli,işsiz,öğrenci gibi değişik sosyal katmanlarına mensup insanlarımızla bir araya geldiğimizde; onların çok derin felsefi düşüncelere sahip olduklarını, belirli ahlaki ölçülerde davrandıklarını ve siyaseti çok iyi bildiklerini gözlemliyorum. Öyleyse, bu insanları hiçbir şey yada bir çok şeyi bilmemekle suçlamak çok yanlış olur diye düşünüyorum.

 

Eğer her şeyi bildiklerini kabul edersek yaptıklarını da bilerek yaptıklarını kabul etmemiz gerekir. Peki niçin bilerek yapıyorlar?İşte bunun cevabını ülkeyi,devleti ve Türk Milleti’ni sevenler olarak bulmalıyız.

 

Mesela kendisi de bir Türk olan fakat yaşamını, ekonomik ve sosyal ilişkilerini; Kürtlük ve Kürtçülük üzerine oturtmuş olan AKP kurucusu Dengir Mir Mehmet Fırat, AKP’den pkk-hdp’li Selahattin Demirtaş’a destek olmak için istifa etti. Adam bunu hiçbir zaman saklamadı. Bu böyleyse,Türk olanlar; Dengir’lerin çokça bulunduğu ve de güce hakim olduğu bir AKP’ye, neden oy verdi ve veriyor?

Çevreye, mekâna ve güce göre şekil almak, Türk olmanın en büyük özelliklerinden biri! Bir dostum geçenlerde şöyle söyledi: “Devlet güçlü olunca hepimiz Türk oluyoruz, devlet zayıflayınca hepimiz farklılaşıyoruz”. Tıpkı birçok Dengir gibi…

Şeyh Sait İsyanı’nın ardından kurulan İstiklal Mahkemesi’nde yargılananlardan biri İzol aşireti reisi Hacı Kaya’dır. Mahkeme resi Mazhar Müfit, Hacı Kaya’ya,kürtmüsün Türk’müsün diye sorar. Hacı Kaya çok ilginç bir cevap verir: “Ben Türk’ün Kürdüyüm…”. Doğrudur, devlet güçlü ise Türk’üz zayıfsa kürdüz. Bunu başka kelimelerle de dillendirebiliriz. Kürt sözüne takılmayın!

1842-1891 yılları arasında Edirne’de doğmuş ve Türkiye’e de yaşamış olan Ermeni edebiyatının toplumsal sorunlara değindiği bilinen ismi Hagop Baronyan’ın “İstanbul Mahallelerinde Bir Gezinti” adlı kitabını 2014’te okuduğunuzda, kişisel ve toplumsal davranışlarda pek fazla bir şeyin değişmediğini şaşkınlıkla görüyorsunuz. Toplum ve toplumu oluşturan fertler, her şeyin farkındadır ama kendilerini ilgilendiren özel nedenlerle gidişatı değiştirmek açısından kıllarını bile kıpırtdatmamışlardır. Aynen bugün olduğu şekilde…

Bir insan kendini hem Türk hissedip hem de bırakın AKP’li olmayı AKP’ye oy bile veremez. Öyleyse nasıl oluyorda AKP Türklerin oyu ile iktidar oluyor? Emin olun Akp’ye oy atan her Türk’ün kendine göre bir nedeni var. Ve kendilerine göre de haklılar!

 

Mesela cumhuriyet döneminde Balkanlardan Türkiye’ye göç edenler, adeta yalvarırcasına Türk olduklarını söyleyerek buralara geldiler. Hazır bir devlet buldular. Atatürk Türkiyesi’nde rahat ettiler,zengin oldular, dinlerini, mallarını,canlarını ve namuslarını korudular.Şimdi bazı Türk olanları bile AKP’nin ve “Aday Erdoğan”ın yanındalar. Bu büyük bir çelişki ve vefasızlık değil mi?

Adam hem Atatürkçüyüm diyor hem AKP’yi destekliyor! Akp zihniyeti de Atatürk’ü “iki ayyaş”tan biri olarak görüyor. Bu nasıl olur diye insan kendi kendine soruyor.Ama insanlarımızı tanıyınca bunun olabileceğini biliyorsunuz. İstiklal Mücadelesi’nde de böyle yaptılar. Çoğunluk perdenin arkasına gizlendi ve Atatürk kazanınca onun yanında gözüktü. Yarın da yeni kazananın yanında “ben seni destekledim” diye yer alacaklar. Böyleyiz işte.

Bazı tarihçiler, Müslümanlara karşı yapılan Haçlı Seferleri’nde bile, Müslümanlarla Haçlılar arasında, güç ve iktidar adına yapılan siyasi ittifaklardan bahsetmektedir. Yani siyasi ve ekonomik gereksinimlerin etrafında, karşılıklı çıkar ilişkileri gelişmiştir.Halbuki Haçlıların, müslümanların etinden kebap yapıp yediklerini biliyoruz.Onun için günümüzün Haçlı Seferi’nin bazı insanlarımız tarafından desteklenmesini yadırgamamalı ve sadece iyi anlamalıyız.

 

Bugün hepimiz 10 Ağustos cumhurbaşkanlığı seçimlerinin tarihi önem taşıdığını biliyoruz. AKP’ye oy verecek olanlarda biliyor. Başımıza nelerin geleceğinden onlarda haberdarlar. Ancak ruhsal yapıları yanlış yapmalarına ve kendilerine düşmanlık edecek olanlarla ittifak kurmalarına engel olmuyor. Bu sebeple benim “Etkisiz Türklük” olarak tanımladığım durum ortaya çıkıyor… Devlet yine güçlü olursa merak etmeyin bizden fazla Türk ve bizden fazla Atatürkçü olacaklar. Ama şimdilik böyle davranmak istiyorlar. Yoksa AKP %5’ten fazla oy alamaz. Çünkü 2002’den önce böyle bir parti ve görüş yok.

Bu sebeplerle, siz siz olun herkesin her şeyi bildiğini ve tercihlerini bilerek yaptığını bilin. Bunlar o kadar çok bilgilidir ki; tedbirsiz yakalanırsanız size de külahı ters giydiriverirler!

İbadetlerin En Sevimlisi Devamlı Olandır

 

Yüce dinimiz İslam’a göre, ibadetlerde asıl olan halis bir niyetle, düzenli ve sürekli yapılmasıdır. Ancak o zaman ibadetlerde hedeflenen takvaya ve ebedî kurtuluşa erişme gerçekleşebilir. Bunun için insanın Allah’a kullukta samimi, bilinçli ve azimli olması gerekir.

 

Mü’min, her şart ve durumda Allah’a kullukta sebat etmelidir. Ne sahip olduğu mal mülk, makam mevkii, ne evlatlar yani hiçbir dünyevî menfaat insanı Allah’a kulluktan alıkoymamalıdır. Kur’an-ı Kerim bu konuda mü’minlere şöyle ikazda bulunmaktadır:“Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.”(Münâfikûn, 63/9)

 

Bunun gibi insanın karşılaştığı sıkıntılar ve başına gelen musibetler de onun Rabbine ibadet etmesine mani olmamalıdır. İnsana her şart altında kulluk yaraşır, zira onun fıtratında mabuduna boyun eğme ve itaat etme temayülü vardır. Yaratıcısına kulluk yapmasının önünde nefis, şeytan vb. bir takım engeller vardır, ama o bu engelleri aşacak yetenek ve güce de sahiptir. Kur’an’da, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”(Zâriyât, 51/56) buyrularak insanların ve cinlerin yaratılış amaçlarının sadece Allah’a kulluk etmeleri olduğu bildirilmektedir. Bu ayet gerek insanların gerekse cinlerin Allah’a kulluk etmeye elverişli bir yapıda yaratıldıklarına ve buna uygun yeteneklerle donatıldıklarına işaret etmektedir.

 

Yüce Allah’a kulluk yapması için yaratılan insana Kur’an’da bu sorumluluğusık sık hatırlatılmıştır. Bir ayet-ikerimede şöyle buyrulmuştur: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız.”(Bakara, 2/21)“De ki: “(Ey insanlar!) Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!” (Furkân, 25/77) ayet1inde ise, Allah’ın ancak kendisine ibadet ve taatte bulunanlara değer verdiği belirtilmiştir.

 

Bütün bir hayatı bizler için güzel örneklerle dopdolu olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), en zor şartlarda bile ibadetlerine ara vermemiş, ashabına da ibadetlerde ve hayırlı işlerde devamlı olmalarını tavsiye etmiştir. (Buharî, Cum’a, 1084)

 

İnsanlardan ticaret, alış-veriş gibi dünyevî birçok meşguliyetleri bulunduğu halde, her hâlükârda Allah’akulluktan geri kalmayan kimselerden övgüyle bahsedilmiştir. Kur’an’da şöyle buyrulmuştur: “Hiçbir ticaretin ve hiçbir alış verişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar vardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.”(Nûr, 24/37)

 

İslam’a göre ibadetlerde süreklilik esastır. Buna göre insan ömrünün belli bir bölümüne yahut bir yıl içerisinde sadece belli gün, gece veya aylara mahsus bir ibadet anlayışı dinin özüne tamamen aykırıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerimde, “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et”(Hicr, 15/99)buyrulmaktadır.

 

Yine bir kısım ayetlerde, bütün ibadetlerin özü ve özeti olma özelliğinden dolayı dinin direği sayılan namazın devamlılığına vurgu yapılmıştır.(Bkz. Bakara, 2/238; Tâhâ, 20/132)“…Bana yaşadığım sürece namazı ve zekâtı emretti”(Meryem, 19/31)ayetinde ise ibadetlerin insanın hayatı boyunca yerine getirmesi gereken bir kulluk borcu olduğuna işaret edilmiştir.Peygamber Efendimiz (s.a.s.) deibadetlerin sürekli ve düzenli yapılmasının önemini belirterek şöyle buyurmuştur:“Amellerin Allahu Teâlâ’ya en sevimli olanı, az da olsa devamlı olanıdır.”(Müslim, Müsâfirîn, 218)

 

İnsanın, Rabbine karşı duyduğu derin saygının gereği olarak bir ömür boyu hiç ara vermeksizin O’na ibadet etmeyi sürdürmesi bir kulluk görevi olmanın yanında O’nun türlü nimetlerine karşı bir şükür ifadesidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) de, çok ibadet etmesinin nedeni sorulduğunda,“Şükreden bir kul olmayayım mı?” diye karşılık vermiştir. (Buharî, Teheccüd, 6) Efendimiz (s.a.s.) bu cevabıyla Allah’ın lütuf ve ihsanlarına karşılık şükretmiş olmak için ne kadar ibadet edilse yine de yeterli olamayacağını vurgulamış olmaktadır.

 

Bu nedenle; “Herhangi birinize ölüm gelip de, “Ey Rabbim! Beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!” demeden önce”(Münâfikûn, 63/10)buyrulduğu üzere, ecel gelip bizi yakalamadan önce bizi yaratan, yaşatan ve sayısız nimetlerle bizlere ikramlarda bulunan Yüce Rabbimize şükrümüzü ifade etmek ve kulluk görevlerimizi yerine getirmek için gayret göstermeli, ibadetlerimizi aksatmadan düzenli bir şekilde yerine getirmeliyiz.

 

 

Çöken Ortadoğu Politikası

 

Geçen hafta kaybettiğimiz Türk Milliyetçilerinin ağabeyi Sami Yavrucuk‘u saygı ve rahmetle anıyoruz. Sami Bey ile birlikte acı ve ızdıraplarla dolu bir tarih kesiti de göçüp gidiverdi. Toplantılarda gür sesi ile İstiklal Marşını okumasını hiç unutamayız. Rahmetli, Türk aydınlarının kuruluşu olan Aydınlar Ocağı’nın üyesi idi. Sami ağabeyin vefatı ile bir dev çınar devrilmiş oldu.Her sene Ramazan ayında okutulan ve gelenek haline gelen mevlitte bir sayfayı aşan rahmetli listesine en son eklenen kendisi oldu. Mevlit ile cenazesinin kaldırılması aynı güne isabet etti. Kalbi ve beyni Türklük ve Türk Dünyası için çarpan bu idealist Türkçüyü unutabilmek kolay olmayacaktır.

Ortadoğu yine barut fıçısı haline geldi. Türkiye Ortadoğu’nun hangi ülkesinde başarılı bir politika izleyebildi? Libya’dan Mısır’a, Suriye’den Irak’a kadar çelişkilerle dolu, mevsimlik değişen politikalar ile ülkemiz ciddiyetini, güvenilirliğini ve dostlarını kaybetti. Geleneksel dış politika değerlerimiz alt-üst edilerek mezhepler üstü kalma geleneğimiz yara aldı. Sanki Dış İşleri yerine fanatik sözde İslamcı bir derneğin faaliyet programı uygulanıyor.Suudi,Katar ve Kuveyt ile BOP Projesinde görev arkadaşı olmak bize itibar kaybettirdi. Çok iddialı laflar eden yetkililer hep açık düştüler. “Ortadoğu’da bizden izinsiz yaprak kıpırdamaz” diyenler Filistin-İsrail ilişkilerinde Mısır’ı arabulucu olarak karşılarında buldular. ABD destekli İsrail Gazze’de orantısız güç kullanıyor, adeta soykırım yapıyor ve fosfor ve çivili bombalar kullanarak Dünya ile alay ediyor. Biz ise bağırma çağırma ve “oneminute”şovlarına devam ediyoruz. Dış politikada ciddi konuları, iç politikada ayağa düşürme ve malzeme olarak kullanma yanlışımız var.

Suriye’de Esad yönetiminin çok kısa sürede gideceğine inanarak ABD’den daha fazla Esad yönetimine düşman olduk. ABD bile bizi uyardı. Ortadoğu’da lider Türkiye lafı ile alay ediliyor. Ancak Türkiye’de hür basın olmadığı ve izinli habercilik yapıldığından bunlar yazılamıyor. Bir dönem Kaddafi için söylenen sözler bizim için söylenebiliyor. Türkiye’ye Barzani ile zoraki nikâh kıydıranlar, Kürdistan parçalarını birleştirerek devletleşme yolunda ilerliyor. Kürdistan’ı bize kurduruyorlar. Barzani ise, yurdunu malını kaybeden ve zoraki göçe konu olan Türkmenler’i Erbil’e almıyor. Yüzyıllardır Türk şehri olan Kerkük el değiştiriyor. Türkiye seyrediyor. Bağdat’la ilişkilerini bozan Türkiye, İsrail’e ihraç edilen petrolden alınan komisyona milli menfaatlerini terk ediyor. Türkmen bizimkilere yabancı. Oysa Rusya, Ukrayna’da Rus nüfusun bulunduğu yerleri koruyor ve Ukrayna’dan ayrı özerk yönetimler peşine düşüyor. Rus nüfusa sahip çıkıyor. Suriye’de Esad’ı desteklerken, muhaliflerle ilişki kuruyor ve Moskova’da toplantı düzenliyor.İran da aynı diplomasiyi kullanıyor. Biz ise tersini yapıyoruz.

Yeni Türkiyetezgahı altında ufalanmak, devlet egemenliğini paylaştırmak ve çok parçalı bir devlet ve federasyon olmak yolunda çabalıyoruz. Milli kimliksiz, Türksüz bir anayasa peşinde koşarak, milli kimliği basit bir etnik gurup görerek Türk Dünyası için ümit olmaktan çıkıyoruz. Milli devlet ve Cumhuriyetten intikam almaya çalışıyoruz.

Gazze’deki olayların temelinde Hamas-El Fetih ittifakını çökertmek, Hamas’ı zayıflatmak ve İsrail’in genişleme planlarını uygulamak var. Irkçı ve insanlık dışı savaş yöntemleri ile de olsa, adamlar milli menfaatlerini koruyorlar. Türkiye’ye ise; milli menfaatleri unutturulmuş. Kıbrıs’ta geri adımlar atmaya, KKTC’yi yok farzetmeğe, ırkçı terör örgütünüKürtlerin temsilcisi sayarak PKK’ya ve gerçek dışı soykırımı iddialarıyla Türkiye’den taviz bekleyen Ermenistan’a yeni yeni açılımlar peşindeyiz. Bu tavizler için cesur adamlar aranıyor ve bulunuyor.

İsrail’e karşı klasik Ortadoğu Arap söylemlerini dile getirmek yerine, İsrail’in İran’a karşı güvenliğini sağlayan Malatya Kürecik radar üssüne hakim olalım. Birbiri peşine yapılan askeri antlaşmaları iptal edelim. Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin temizlenmesini İsrail’e veren antlaşmayı ortadan kaldıralım. Amerikan Yahudi Komitesi’nden alınan cesaret madalyasını geri verelim. Eğer bir yerlerden izin alınabilirse!

 

Türkmenler

 

Israil, Filistinli Araplara  zulmediyor.

Israil, hasta, kadın, çocuk, yaşlı, sivil dinlemiyor ve Filistin Araplarını katlediyor.

Israil, bugün değil, 1930’lardan beri Araplara zulmediyor.

Israil, 1890’larda resmileşen Siyonizm ideolojisini gerşekleştirmek için kurulduğu 1948 yılından beri acımasız politikasını Araplara uyguluyor.

Hele siyonizmideolojisi sadece Araplara değil, dünyaya zulüm için ortayaatılan biri deolojidir.

Bütünbunları anlayan ve görenin sanlarız.

Anladık ve kabulediyoruz da…

Filistin Arapları için içimizyanıyor, sadece din kardeşi olduğumuz için değil, her şeydenönce insane olduğumuz için içimiz yanıyor ve zulme karşıyız…

Bu konuda hiç bir tereddüt yok.

Ancak,  aynı günler içerisinde Irak’ta Türkmenlerin yaşadığı insanlıkdışı dram, trajedi, zulüm unutulmalımı?

Ancak, aynıgünleriçerisinde Suriye Türkmenleri’nin yaşadığı ve 2007 yılında nüfusu 660 bin olanHalep’teki KÜLLÜK mahallesine atılan varilbombalarının katlettiği Türkmenleri gözardı edip yok mu sayalım?

Ancak, Suriye’de 3-4 milyon arası nüfusu olanTürkmenlerin bugün neredeyse yok olma noktasına gelmesini nereye koyalım?

Telafer’de Işid zulmünden kaçıp peşmergenin kapısına dayanan ve peşmerge ile Türkiye’nin Kabul etmediği Türkmenlerin her gün açlık ve susuzluktan ölmelerini seyretmeye devammı edelim?

Irak’ta Yahudi kökenli Sallum Barzani’nin devamı olanMesutBarzani’nin devlet kurmasını geçekleştirmesi için her türlü destek verilirken, 3-4 milyonluk Türkmen kitlesinin ortada kalmasına, zulüm altında inlemesine nasıl göz yumuluyor?

Irak ve Suriye Türkmenlerinin, Misak-ıMillî sınırları içerisinde iken, Lozan’da zorunlu olarak dışarıda kalmalarının bedelini ödemeleri bu devletin vatandaşları olarak içimizi yakmıyor mu?

Irak ve Suriye Türkmenleri’ne karşı bu devletin yöneticilerinin kendilerini borçlu hisstemeleri gerekmezmi? Devletin kurucusunun buTürkmenlere sahip çıkılması gerektiğini vasiyet etmesi bu borcu hissetmeyi gerektirmez mi?

Filistin konusunda bu kadar bağırıp, çağırıp hiçbirşey yapmamak hem Filistin meselesini geçiştirmek ve hem de Irak, Suriye Türkmenlerinin gündem dışına atılması için biroyun mu? Yani, bir taşla iki kuş mu vuruluyor?

Türkiye’deki SuriyeTürkmenleri’nin kendi aralarında örgütlenmelerini bile farklılaştırmak, milliyetçi ve ümmetçi diye ayrılmalarına göz yumup sadece bir gruba birileri aracılığı ile özel destek vermek ne anlamageliyor?

Bu kadar soruyu sorma nedenim çok açık.

Bakın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, her şart altında sorumluluğu ve gücü olan devlettir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun asli unsure olanTürk Milleti, hem Filistin konusunda, hem de Türkmenler konusunda gerekli desteği sağlayacak güce sahiptir.

Bütün mesele; bu devletin ve bu milletin tarihten gelen sorumluluğunu ve gücünü bilen yöneticiler tarafından yönetilip yönetilmemesidir.

Milli Mücadele en ağır şartlarında sürerken ve dışarıdan destek beklenirken o dönemin yöneticileri, Afganistan’a bağımsızlık mücadelesinde destek olmuşlardır.

Ama, sadece kendini düşünen, her türlükirli işlere bulaşmış ve bu nedenle kendini kurtarmaktan başka düşüncesi olmayan yöneticiler elinde her türlü kurum, kuruluş ve devlet ancak kuru gürültü yapar ve alaykonusu olur.

Türkmenlerin “gavim gardaş nerdesen”diye ağıt lar yakması bugün içimizi yakmaktadır.

Türkmenlere içi yanmayan Türk olabilir mi?

Sınırımızda Pkk ve Pyd ikilisi askerlerimizi şehit ederken, bu devlet için canlarını vermeğe hazır olan Irak ve Suriye Türkmenlerinin bu kadar itilmesi hangi akıl, hangi vicdan, hangi inanç, hangi insanlık ve hangi devlet anlayışı ile bağdaşabilir?