Beş duyu organımız tarafından duyumsanarak elde edilen ham bilgilerin beynimiz tarafından işlenerek seçilip ve düzenlenmesi sonucu yorumlanıp bizce anlamlı, tanımlanabilir bir hale getirilmesi işlemine algı denir. Buna göre yorumlayabildiğimiz her şey algımızı oluşturur. Duyumlarımız yorumlanamamışsa algımızı oluşturmaz. Diğer bir ifade ile algıladığımız bir şey hakkında biz bir hüküm verememişsek, onu algılamamışız demektir. Mesela; duyduğumuz seslerin bizce bir anlamı varsa onun hakkında bir hüküm verebiliriz. Duyduğumuz bir sese, bu bir şarkıdır veya şu müzik aletinin sesidir, diyerek onun hakkında hüküm veririz. Hüküm veremediğimiz sesler hakkında ise genel anlamda gürültü, uğultu gibi sözcüklerle ona “anlam yükleyemediğimizi” ifade etmek isteriz. Bu nedenle bunları tanımlamamız da mümkün değildir. Bir şeyi algılamamız onun hakkında bir hüküm verebilmemize bağlıdır. Duyum, dışımızdaki dünyadan (fizik dünya) elde edilen algılamanın ilk şartı olup, duyumlar yaratılış gereği insanların ortak paydasıdır. Her insan bir şey hakkında aynı şeyi duyar. Bunda objektiflik vardır. Ancak algılar ise kişiden, kişiye ve toplumdan topluma farklılıklar gösterdiğinden sübjektiftirler. Duyumlar ortak, algılar farklı olabildiği için, algı düzeyimiz, o şey hakkındaki davranışlarımızın da farklı olmasına sebep olur ki bunun en önemli sonucu toplumsal yaşamdaki tutum ve davranışlarımızı etkiler, kişilik dediğiz faktörü ortaya çıkarır. Ancak bazı şartlar altında aynı duyumlar hakkında ortak algılar oluşur ki buna ortak akıl veya toplumsal algı denir. Toplumsal algımızı etik, estetik bütün ortak değer yargılarımız olan kültürümüz belirler. 1980 öncesi basın, yayım organlarının yani iletişim araçlarının bu günkü kadar gelişmemiş olduğu dönemde, bir olay hakkında İstanbul’da ki Ülkücüyle, Erzincan, Bingöl, Şanlıurfa ve hatta Van’daki bir ülkücü aynı algıyı (hükmü) paylaştığını arkadaşlarımızla müşahede etmişizdir. Bu ortak aklın yegâne sebebi belli bir kültürün paylaşılmasından yani toplumsal algılamadan kaynaklanmaktadır. Şimdi ise; toplu iletişimin gelişmesi sonucunda, iletişim araçlarını etkin kullananlar tarafından yapay olarak toplusal algı oluşturulabilmektedir. Burada karşımıza “toplum mühendisliği” denen yeni bir olgu ortaya çıkmaktadır. Toplum mühendisliği özel bir eğitimi gerektirdiğinden, bu konuda uzmanlaşmış olanlar ortak aklı yönlendirebilmekte ve toplumsal düşünceyi istenildiği gibi belirli bir yöne yönlendirebilmektedirler. Bu işleve propaganda demek mümkün değildir. Propaganda belli bir düşünceyi anlatabilme yoludur. Toplumsal algı oluşturmada propaganda tekniklerinden de yararlanılmasına karşılık propaganda değildir. Toplumsal Algı oluşturmak ise, özgür düşünceyi yönlendirmektir. Fikri kargaşa oluşturarak, eskilerin tabiriyle “fikri ifsat” etmektir. Bunun en güzel örneği; Hiç yorum yapılmasa bile, bir gösteri ve yürüyüş olayında, televizyon kameramanı, polisin arkasında durarak kayıt yaptığında saldırganların protestocular, protestocuların arkasında durup kayıt yapıldığında ise saldırganın polis olduğunun izleyenler tarafından algılanması sağlanmış olur. Görüntünün çekildiği konuma göre hüküm oluşacağından, duruma göre polis veya gösterici taraf kendinin mağdur olduğunu istediği kadar izah etse de, bütün gayretlerine rağmen ortak kanaati değiştiremez. Toplumsal algı (“ben gördüğüme inanırım”) deyimiyle görüntüye itibar edilecektir. Bunun aksini düşünen insanların sayısı tabir yerinde ise iki elin parmaklarını geçmeyecektir. Yaptıkları iş bize göre doğruda olabilir veya yanlışta, sonuçta insanların özgür düşüncesini etkileyip, “kendilerinin düşünmemizi istediklerini” bize kabullendirmeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle toplum mühendislerinden ahlaki davranış beklemek pek mümkün görünmemektedir. Zira bunlar toplumsal algıyı oluşturmaya çalıştıklarında kendileri için değil, kendilerine görev verenler adına gereğini yerine getirmektedirler. Bütün kurum ve kuruluşlarıyla sağlıklı işleyen demokrasilerde yönlendirilmiş bu tür toplumsal algı kolayca oluşturulmasına, sistem müsaade etmez. Her şeyden evvel demokrasi eğitimli insanların sindirebildiği rejimlerdir. Zamanında iktidar gücünü elinde bulunduran Almanya’da Nasyonal Sosyalist Parti, Rusya’da Komünist Partisi, İtalya’da ki Faşist Parti’nin en önemli sosyal silahları ortak aklı kullanıp, toplumsal algıları kontrol etmekti. Bunların unuttukları tek şey Türk atasözünde yatmaktaydı. “Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yanar”. Kaç yatsı geçmesi gerektiği ise meçhuldür. Ancak sonlarını tarih bize göstermiştir.
Işid yeni bir Peşmerge Hareketi Olmaya Aday!
Doksanlı yıllarda, cereyan eden hadiselere baktığımızda;
Bu güne benzer olaylar yaşandığını,
Aynı tepkiler ve aynı algılamalar olduğunu görmekteyiz.
Tesadüf müdür?Bilinmez…
Gelişmelere bakıldığında, şaşmayan bir hedef, var.
Türk milletinin birliği ve Türk devletinin dirliğihedef alınmıştır.
Doksanlı yıllarda ki olaylar gibi…
Halepçe katliamı yapıldı, Peşmergeler güneydoğu sınırlarımıza dayandı,
İnsani duyguları harekete geçiren batılılar, Iraktan kaçan herkesi, sorgulatmadan sınırlarımız içine aldırdılar.
Doğu Anadolu’nun birçok yerleşim bölgeleri onlara tahsis edildi.
Özellikle, köy-kent projesi kapsamında, “mezraları bir merkezde toplamak üzere imal edilmiş yerleşkeler…”
Dönemin başbakanı Özal; bir koyup üç alacağız gibi toplumu kandıran o meşhur mesajı vererek, milleti tepkisiz hale getirdi.
Tabi, üçün birini dahi alamadı… Ne oldu?
Peşmerge ile birlikte, on iki eylülde ne kadar kaçak duruma düşmüş militan varsa, gerilla eğitimi alarak, sınırlardan içeri alındı.
Peşmerge bölgede keşif imkânı buldu…
Daha sonra malum! Bölge kan gölüne döndü…
O günlerde kazandıkları mevziler sayesinde;
Bölgeyi nasıl teslim edebiliriz gibi bir projenin kılıfını, “çözüm süreci” adı altında tasarlamaya çalışmaktadırlar.
Başta aydınlık gazetesi olmak üzere, bir çok basın organın ifadesine göre; Sayın başbakan; hakkını yememek lazım, bu konuda, tam bir “müstemleke valisi” gibi çalışmaktadır.
Birçok siyasi şahsiyetin ifade ettiği üzere, Sayın Cumhurbaşkanı ise tasdik memuru hükmünde görünüyor.
Suriye de başgösteren olaylara bakıldığında,aynı gerekçe aynı mesajlar aynı hedef ve stratijiler hayata geçirilmiştir.
Hamaset nutukları atan sayın başbakan ve onun hariciye bakanı,
Milletimizin İslami hassasiyetini istismar edercesine bu konuyu,duyarlılıktan uzak,üzerinde muhakeme edilmeden millete yutturmaya çalışmaktadırlar.
Beşir Atalay’ın ifade ettiğine göre; Suriyeli mültecilerin sayısı, yaklaşık olarak, bir milyon yüz bin kişi civarındadır.
Kesin sayıyı bilmediği için yaklaşık olarak ifade etti. Ya da hakikati gizleyerek muğlak bir rakamdan bahsetti.
Mülteci olarak ülkemizde bulunan guruba, şaka gibi bir teklifte bulunularak,
Hazırlanmış kamplara yerleşmelerisöylemekteler.
Kimin nerede ve hangi şartlarda ikamet ettiği bilinmediği gibi, sayıları da bilinmemektedir.
Bölgemizde dehşet saçan Işid örgütü ile ilgili organik bağları da bilinmiyor elbet…
Ya da biliniyor ve gizleniyor…
Bu hükme nasıl varıyoruz? Çünkü hükümet, yasal olmayan güçlerle “paralel” hareket kabiliyetindedir.
Paralel yapıyı da, milletten gizlemediler mi?
Ne zaman paylaşımda anlaşmazlık çıkınca olanlar oldu…
Işid organize terör örgütüdür. Hedeflerini tespit etmiş, stratejisini ona göre harekete geçirecektir.
Yani hangi insanı ve hangi noktayı vuracağı önceden bellidir.
Lakin devletin güvenlik birimleri bundan haberdar değil…
Birbirlerini fişlemekten, terör örgütünün kapasitesi ve muhtevasını tespit edemiyorlar.
Ülkemiz; Hizbullah’ın yaptıklarına, rahmet okutacak gelişmelere gebedir.
Sindirilmiş millet, daha da sinecek, gözleri önünde öldürülenlere şahitlikten bile kaçınacaklardır.
Kim niçin vurulduğunu bilemeyecektir.
Musul ve Kerkük te Türkmenler yerlerinden yurtlarından çıkarılıp öldürülürken, hiç bir haber kanalında gündeme gelmeyişi, çok manidar değil mi?
Gazze’de ölenler, insan da, onlar insan değil mi? Her ikisi de Müslüman değil mi?
Elbette insan… elbette Müslümanlar…
Lakin Işid terör örgütünün vahşetini deşifre etmeyenler, gelecekte ülkemizde, yapabileceklerinin de örtbas edilebileceğine işaret etmektedirler.
Hayâsızca bir politika izlenmekte…
Medya ve basın, ordu ve polis, gelişmeleri seyrederken,
Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP, siyasi ikballeriyle meşguldürler.
Müşterek hareket ettikleri, terör örgütleri ise mevzi kazanmaktalar…
Işid ve başbakanında dediği gibi, “ya taraf olacaksınız,ya da bertaraf…”
İki kutuplu bir toplum yapısında, organize olmuş güçler, azınlık ta olsa kazanma şansı daha yüksek değil mi?
Bölgemizdeki gelişmeleri duyarlılıkla gözlemlediğimizde bunu daha iyi anlayacağız.
İsrail Savaşı Kaybetti; Biz de
Kaybettik; bizi biz yapan değerlerimizi, cümle mazlumların koruyucusu olma hassasiyetimizi, zulme ve emperyalizme karşı duruş ilkelerimizi..
Kaybettik; iktisat ve kanaat alışkanlığımızı, komşu yardımlaşmasını, mahalle dayanışmasını, dert ve yük paylaşmasını, el ele memleket için çalışmasını..
Kaybettik Yer’de yerimizi. Küreselleşme, bireyselleşme, teknoloji, tüketim ve konfor dürdü defterimizi..
Dünyanın kendi kendine yetebilen “yedi“ ülkesinden biriydik; kendimizi yedik. AVM’ler, kredi kartları, telefonlar-tabletler, magazinler-diziler derken masumiyetimizi yitirdik.
İl Müftüsü Ramazan’ın son Cumasında yollardaki tatilcileri üzmemek için halkı uyarıyor. 3 gün gidiş konvoy, Bayram ertesi 5 gün dönüş konvoy. Yüz binlerce araba, dünyanın en pahalı benzini, plaj-pansiyon paraları, otel-havuz ekstreleri, ölümlü kaza şampiyonluğu; bu nasıl bir dünya kardeşim!
Bayram‘ın adı Tatil mi olmuş? Peki, Bayramlaşma ne; Açık Büfe mi? Hadi hepsini geçtik, boğazınızdan nasıl geçti; her gün Gazze’de bombalanarak öldürülen onlarca çocuğun, her gün Türkmeneli’ndeki kamplarda gıdasızlıktan ve hastalıktan ölen onlarca çocuğun kanı – gözyaşı?
Ramazan’ınız tören, iftar menünüz şölen. Bayram sonrası ise Rio’dan karnaval. Gün gün Doğu Türkistan’da yüzlerce Uygur Türkü, gün gün Filistin’de yüzlerce kadın-erkek Müslüman, gün gün Irak’ta IŞİD’cilerce kesilen – kurşuna dizilen yüzlerce insan, gün gün Suriye, Afganistan ve Libya; bu nasıl bir coğrafya kardeşim!
İsrail savaşı kaybetti; hem tünellerde hem çocuk parklarında. Okulları, hastaneleri vura vura kaybetti. Çok asker kaybetti; gözünü sivil kanı bürüyünce daha çok kaybetti. Lübnan Hizbullahı‘dan sonra ikinci yenilgisidir bu İsrail‘in. Zafer İzzettin el-Kassam Tugaylarının ve HAMAS’ın.
Orta vadede IŞİD, uzun vadede Çin de kaybedecek. Bizse zaten kaybetmiştik. Sınırının dibinde olanları görmezden gelenler ve Uzak Asya sınırlarını takip etmeyenler kayıptır. Başbakan‘ın seçim ara gazına “Gazzeee! Tekbiiir!” diyenlerin bile 10 gündür tüymesi ayıptır.
3 gün yas, sonra 6 pas, 3 gol / hatrick; tam Türk işi. Şunun şurasında 10 Ağustos‘a kalmadı bişi. 3-4 gün sonra al ipi, çek dişi.
Sonuç mu; bu zaten kaybedenlerin seçimiydi. Eh be Müslüm; o nasıl bir şarkı kardeşim!
“Neyine güveneyim kalleş dünya!
Neyine inanayım sahte dünya!”
Ekonomi-Politik
Her ekonomik karar ve uygulamanın “politik” bir gerekçesi ve tercihi vardır.
Siyasal iktidarlar, hangi “çıkar grubuna” hizmet ediyorsa, ekonomik karar ve uygulamalarını ona göre yaparlar!
Bu ülkede, insan ve yük taşımacılığının yüzde 93’ü “karayolu” ile yapılıyor. Bu bir “ekonomik ve siyasal tercih” dir. OTOMOTİV sektörü, daha çok kamyon, otobüs, binek aracı satmak için hükümetleri daha çok karayolu, köprü yapmaya zorlar!
O karayollarını, köprüleri yapacak paranız da yoktur ama yabancı bankalar yüksek faizle kredi verirler, yabancı firmalar da inşaatları yaparlar! Çifte kavrulmuş borçlanırsınız! Üstelik, güzelim ormanlarınızı da yok edersiniz!
Sonra, her yağışta kentler sel suları altında kalır!
Bayramlarda yaşadığımız trafik kaosunu nasıl açıklayabiliriz? Kullandığımız araçları biz üretmiyoruz, akaryakıtı dışarıdan alıyoruz. Üstelik, dünyanın en yüksek akaryakıt vergisini ödüyoruz. Yollar yine de yetmiyor, yaşadığımız trafik cinayetlerinde terörden daha fazla insanımızı ve ulusal servetimizi kaybediyoruz. Akıl ve mantık bunu reddediyor ama “ekonomi-politik” bunu dayatıyor!
Akaryakıt pahalı olduğu için “kaçak akaryakıt” ve “10 Numara yağ” ile giderini azaltmaya çalışıyor otobüs firmaları. Bu yüzden otobüslerde sık sık yangınlar çıkıyor, günahsız insanlar ölüyor! Ama birileri de bu işten büyük vurgunlar vuruyor!
Kimi otobüs firmaları, “YAT” satın alıyor. Neden? Çünkü Yatlara akaryakıt indirimi uygulanıyor!
Üreten çiftçiye akaryakıt indirimi yok! Çünkü, tarım ürünleri ithal eden firmalar bunu istemiyor!
Bu ülkede, “yerli malı” sigara üretilmiyor. Sigara tekeli 5 yabancı firmanın elinde. İçki firmaları da tamamen yabancı. Artık, “ulusal varlık” olan TEKEL yok! Hükümet, sigara ve içkiden yüksek vergi alıyor. Ne oluyor? Kaçak sigaralar piyasaya giriyor. Emniyet Genel Müdürlüğü açıklamasına göre son 5 yılda kaçak sigara yüzde 963 oranında artmış! Yakalanmıyor mu? “Bir kısmı” yakalanıyor! Yakalanamayanlarla birileri büyük paralar kazanıyorlar!
Bu ülkede “pırlanta, elmas, yakut, safir ve inci” alanlar hiç Katma Değer Vergisi (KDV) ödemiyorlar! Ama, “odun, kömür, soba, gübre, tencere, tava, çatal, kaşık, bardak, tabak, tuzluk” alırsanız yüze 18 KDV ödersiniz!
Kedi-köpek mamalarında KDV yüzde 8, çocuk oyuncağı, bebek emziğinde KDV yüzde 18.
Kısacası; AKP iktidarı zenginin lüks tüketiminden daha az ya da hiç KDV almıyor ama halkın temel ihtiyaçlarından yüksek KDV alıyor!
Hak mı, adalet mi bu?
Ama, Başbakan’ın dilinden “din-iman-Kur’an istismarı” hiç eksik olmuyor!
Neden?
İnancına bağlı bir halkı başka türlü oyalayıp uyutamazsınız ki!
Cumhurbaşkanlığı Makamı ve Edep yâ hû
Başta Cumhurbaşkanı Adayı Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yandaşı medya mal bulmuş mağribi gibi diğer aday Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu‘nun basit beşeri hataları üzerinden saldırmakla meşguller.
Havuz medyası ve yandaş basın mensupları Erdoğan’ın “kırdığı yığınla potlarını düzeltmek”, hakkındaki ağır ithamların haksız olduğunu ispatlamak için canla başla çalışıyorlar. Fakat İhsanoğlu’nun uzmanı olduğu Mehmet Akif ve İstiklal Marşı hakkında bir küçük hatasını fahiş bir hata gibi göstermek yarışındalar.
Erdoğan rakibini “İstiklal Marşı ile Çanakkale Şiiri’ni birbirinden ayıramayacak kadar bu ülkenin, bu milletin yabancısı” diye suçlamakta.
Bu kampanyanın orkestra şefi de tabii ki R. Tayyip Erdoğan. Kendi kırdığı potlar kitap hacmine ulaşmış, dün dediği bir sözün tam tersini aynı vurguyla bugün söyleyebilen bir siyasetçi için inanılmaz bir pervasızlık olsa da durum bu.
Cumhurbaşkanlığı gibi herkesin saygı duyması gereken bir makama talip olanlara yakıştırmakta zorlandığımız bir seviye.
Rakibinin kendisinin ulaşamayacağı vasıflarını küçümsemekle, O’nu basit hakaret ifadeleriyle yermekle kendisinin yüceleceğini, değerinin artacağını sanan bir kompleksli bakış açısını anlamak mümkün değil.
Kahramanmaraş mitinginde “Sen daha İstiklal Marşı’nı bilmiyorsun, profesör olsan kaç yazar çarkçı Ekmel?” diyen bir üslup. “İstiklal Marşını ben senden daha iyi okurum” iddiasını ispatlamaya çalışan çocukça bir tavır..
“Ey Ekmel, senin hayatın sorumsuzluk içinde geçti. Benim hayatım ise milletime sorumlu olarak geçti. Aramızdaki fark bu. Sen salla başını al maaşı, böyle gittin. Ama ben öyle gitmedim” diyen bir sokak ağzı.
Bir kere Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu Türkiye’nin dünya çapında yetiştirdiği çok az sayıda bilim adamından biri. Dünya bilim çevrelerinin ve devletlerin saygın bir bilim adamı ve siyasetçi olarak çok sayıda önemli ödül verdiği bir değerimiz. Böyle kişileri örnek göstermesi gereken Başbakan Erdoğan’ın bu sözleri elbette Ekmel Bey’in değerini düşürmez. Ama sözün sahibinin kişiliği üzerinde olumsuz izlenimlere sebep olur.
Bunun böyle olduğunu elbette Tayyip Erdoğan da, danışmanları da gayet iyi bilir. Bilir ama onların öncelikleri “edep” meselesi değil gündemde sadece istedikleri konunun tartışılmasıdır.
*****
GÜNDEMDEN DÜŞÜRÜLMEYE ÇALIŞILAN KONULAR
Ekmel Bey’in basit bir dil sürçmesi üzerinden koparılan bu fırtına etkisi ile IŞİD’in esir aldığı konsolosumuz ve diğer konsolosluk mensupları sorulmayacak, ayakkabı kutuları konuşulmayacak, rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları sebebiyle istifa etmek zorunda kalan dört bakanın ne soruşturmaları ve ne de fezlekeleri gündeme gelemeyecek. Hele hele paraları sıfırlama konuşmaları, devletten büyük ihaleler alan işadamlarından alınan paralarla havuz oluşturularak medya satın almak hiç seslendirilemeyecekti. Suriye ve Irak politikalarındaki hataların yansımaları tartışılmayacaktı.
Ekmeleddin İhsanoğlu, hep Tayyip Erdoğan’ın tuzağına düşmemeye gayret ediyor. Efendiliğini bozmadan, rakibi Tayyip Erdoğan’a kısa cevaplar vermeye devam ediyor:
“Anlamadığım nokta şu; madem bu kadar kötü bir insandım, neden 12 yıl boyunca beni el üstünde tuttunuz?”
“Seçim kampanyalarına başkalarına hakaret etmekle, nefret tohumları ekmekle geçiriyorlar. Tüm yetkileri elinde toplamak isteyenlere birazcık bir şey söylemeye kalktığınızda size küfrediyor. Böyle bir şey olabilir mi? Biraz edep Yâ Hû.“
Bu tartışmalara katılan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de Erdoğan’ı edep kavramı üzerinden eleştirdi. “Kıta-beyit tartışmasına dahi girerek edebiyat ahkâmı kesenlere Akif’in şu sözünü hatırlatıyorum: Edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter. Ve ibret almasını, ders çıkarmasını umduğum bazı adamlara büyük şairimiz Akif’in şu sözleriyle diyorum ki: Ne ibrettir kızarmak bilmeyen çehren, bırak kardeşim tahsili; git önce edep, hayâ öğren.”
*****
SEÇİM ÇANTADA KEKLİK İSE BU ÖFKE VE NEFRET SÖYLEMİ NEDEN?
Tayyip Erdoğan çok adaletsiz ve dengesiz bir kampanya yürütüyor. Harcanan para, kullanılan devlet gücü, belediyelerin sağladığı imkânlar, işadamlarının yandaş medyanın sınırsız desteği ile çok dengesiz şartlarda yarışı götürüyor.
Hiç kimse Cumhurbaşkanlığı yarışının eşit ve adil şartlarda olduğunu söyleyemiyor.
Bu desteğin psikolojik altyapısını oluşturan yazarlar ve TV yorumcuları hepimizin zihnini Erdoğan’ın ilk turda çok farklı bir şekilde kazanacağına hazırlamaya devam ediyor.
Fakat anlaşılan hakikat onların anlattıkları gibi değil. Yoksa seçimi bu kadar garanti görseler ne AKP’nin bu kamuoyu oluşturma görevlileri ve ne de bizzat Erdoğan bu kadar gergin ve öfkeli olurdu.
Efendiliğini hiç elden bırakmayan, son derece mutedil bir üslupla kampanyasını yürüten Ekmeleddin İhsanoğlu’na bu kadar bel altı vuruşlar yapmaya çalışmazlardı.
Ama unutulan şu ki, Cumhurbaşkanlığı makamına oturacak olan şahısta aranacak ilk vasıf seviye ve edeptir.
*****
DIŞ POLİTİKAYI İÇ POLİTİKAYA FEDA ETMEK
Bakın Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı ve Cumhurbaşkanı adayının şu kullandığı cümleye: “Suudi kralı bana bunu görevden alın başkasını gönderin demişti. Dışişleri Bakanıma ve bana, beni savunmuyorsunuz diye yalvarmıştı. Dedik, ‘Bizim ilişkilerimizi bozuyorsun. Çek şanınla ayrıl buradan.’ Ama tabii oradaki koltuk bırakılır mı? Tabii para da iyi. Bırakılır mı? Bırakamadı.”
Birleşmiş Milletler Teşkilatından sonra ikinci büyük uluslar arası kuruluşun başına gelen tek Türk olan İslâm İşbirliği Örgütü Genel Sekreteri, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve Dışişleri Bakanı’na “beni savunmuyorsunuz” diye şikâyet ediyor. Bugün kendisine rakip oldu diye, Erdoğan bu şikâyeti “yalvarma” olarak takdim ediyor. Üstelik doğrudan Suudi Kralı’nı referans gösteriyor.
Erdoğan Mısır’daki darbeye destek veren ve Musul’da görevlilerimizi rehin tutan IŞİD’in (yeni adıyla İD) arkasında duran Suud yönetimine herhangi bir eleştirici laf etmiyor.
Buna karşılık İslâm İşbirliği Teşkilatı’nı bütünüyle finanse eden ve evsahipliği yapan Suud’a kafa tutan Türk Genel Sekreterin tavrını rencide edici bir üslupla yeriyor.
Yazık ki hem de ne yazık…
SON SÖZ: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Türk Milleti, ülkemiz, bölgemiz ve insanlık için hayırlı sonuçlara vesile olmasını diliyorum.
Türkiye’nin İç ve Dış Düşmanlarına Karşı Alınması Gereken Tedbirler
Millet PKK’ya karşı alınan mevzii tedbirleri kafi görmüyor, davanın kökten halli için (Maşa)ların değil (Maşa)ları himaye edenlerin maskelerinin indirilmesini bekliyor. Türkiye’nin etrafı ateş çemberi içerisindedir. PKK ile uğraşırken bir de yeni bir terörist örgüt olarak karşımıza IŞİD diye bir örgüt çıkardılar. Bu örgüt herhalde Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin başarı sağlaması için ortaya konmuştur.
Başımı yüzyıllarca geriye çeviriyorum. Büyük bir millet, hak ve adalete âşık bir millet olarak asırları aşmışız. Bugün de yine Milli Misak hudutları içinde şerefli ve itibarlı bir millet olarak yaşıyoruz. Fakat nedir memleketteki bu huzursuzluk? Niçin yurdumuzda siyasi ahenksizlikten doğan sert havanın esmesini uzatıyoruz? Düşmanlarımızın bağrımızda açtığı yaraları Cumhuriyetin 91 yıllık feyziyle saran bizler sandalye ve koltuk ihtirasıyla bugünün dertlerine ve yarının davalarına daha ne zamana kadar sırt çevireceğiz?
Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Her siyasi partinin hedefi Türkiye’yi en iyi şekilde yönetmektir. Türkiye’nin milli konularında bütün siyasi partiler milli mutabakatlarda birleşmelidirler. Mesela ilk defa askerin müdahalesi olmadan bir Anayasa hazırlanacak, bu Anayasa hazırlanırken iktidar partisi ile bütün siyasi partilerin milli mutabakatlarda birleşmesi gerekmektedir. Bu zemini hazırlayacak olan da iktidar partisidir. Dünya sirki üzerinde iki rejim çarpışmakta ve birbirini alt etmek için bütün kuvvetini sarf eden bu iki ideoloji birbirinin sırtını yere getirmek için parende atmakta, bunlardan birisi DEMOKRASİ diğer Emperyalizm ve tahakkümü seçen Komünizm. Komünizm dünyada bitti. Emperyalizm diğer tarafı ABD, demokrat görünmesine rağmen bu kisve altında tek güç olarak dünyayı acımasızda sömürmeye devam etmektedir.
Böyle nazik bir ahval içinde her millet gibi harekât atını tayin zorunda olan Türk Milleti ezeli prensiplerine uyarak insanlığın hak ve hürriyetine hürmeti şiar edinip demokrasi safında yer almıştır. Demokrasi gönüllüsü olan Türk Milliyetçileri her zaman demokrasiye bağlı olarak devletin bölünmez bütünlüğünü şartlar ne olursa olsun koruma azmindedirler.
Türkiye’de bölücülere verilen tavizler onları şaşırtıcı şekilde şımartmış ve artık kimseden korkmadan devlete ve demokrasiye baş kaldırır hale gelmişlerdir. Bu sebeple demokrasi denilen muhteşem sistem mahiyet ve prensiplerinden bambaşka bir şekle adeta bir (UCUBE) haline getirilmiş bulunuyor.
Koltuk kavgası ile milli irade aleyhine yaratılan bu hareketler memleketin uğradığı kayıpları düşünmeyenler yarınki tarihin kendilerinden ne şekilde bahsedeceğini bile bir an olsun hatırlarına getirmiyorlar.
Memleket gençliği bir ülkü meselesine sahip olmamak yüzünden müthiş bir başıbozukluk fantezisi içinde bocalayıp duruyor.
Gün oldu, damalarımızdaki kanın asaletini dile getirerek Türkçüyüz ve Milliyetçiyiz diyenlerin sesi kısılmak istendi.
Gün oldu, tarihimizle ananelerimizle, mukaddes olan her şeyimizle alay eden ve milli değerlerimizi çürütmek isteyenler kanat altına alındı.
Gün oldu, köy çocukları hazmedemeyecekleri ve görgülerine aykırı bir öğretim sisteminin kucağına atılarak fikir ve düşünceleri yolundan saptırıldı.
Gün geldi, bütün ömrü memleket ve milletine hizmetle geçen ve Türklük tarihine şerefli sahifeler katan bir memleket evladı yıllarca cezaevlerinde tutularak işkencelere maruz kaldı.
Fakat diğer tarafta mazhar oldukları himaye sayesinde gemi azıya alan sapıklar bölücüler korundu. Bu yüzden de memleketimizi bölüp parçalamak isteyen PKK’lılar atlarını oynatmaya meydan buldular.
Türk Milletinin sabrı kalmadı. Artık millet PKK ya karşı alınan mevzii tedbirleri kâfi görmüyor. Davanın kökten halli için maşaların değil maşaları himaye edenlerin maskelerinin indirilmesini bekliyor.
Kumpas Ortaya Döküldü
Geçen salı gününden beri ülkede yaşananları takip etmeye ve hiçbir konuyu kaçırmamaya çalışıyorum.
Gözaltına alınan polislerden bahsediyorum, elbette.
Yaşanan olayların sonunda, şöyle bir kanaat bende oluşmaya başladı.
Eğer gözaltına alınan polisler cemaate mensup adamlar ise, bu adamlara kumpas kurulmuş. Hem de çok açık ve seçik bir kumpas kurulmuş.
Bir kere cemaatin adamları mı, değil mi tereddütüm şundan; gözaltına alınanlardan bir polis aynen şöyle söyledi, ‘ne cemaati yahu, ben Müslüman ve Türküm, başka ne deyim’. Bir başka polis aynen şöyle söyledi ‘ben çok dindar biri değilim, ama, gözaltındaki polis arkadaşlarıma yapılanları görünce şu düşünce bende oluştu; bunların kavgası galiba Allah’la’.
Biz bu polisleri cemaatin adamları olarak varsayalım ve düşüncelerimizi bu varsayımdan hareketle orta yere koyalım.
Bakın, ben, Ergenekon, Balyoz gibi davalarda ilk ortaya atıldığından beri, böyle bir konunun olmadığını, bu davaların Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratma ve hatta çökertme davaları olduğunu en katı bir şekilde savuna gelenlerdenim.
Şimdi de diyorum ki, mesele, cemaat, paralel, ajanlık, darbe gibi konular değildir, bu sadece yeni bir gelişmenin zeminidir ve 17-25 Aralık Yolsuzluk, hırsızlık operasyonlarının intikamıdır.
Bu konularda hiç bir tereddütüm yok, ben başka bir iz sürmeye çalışıyorum.
Hangi izi sürmeye çalışıyorum?
Türk Silahlı Kuvvetlerine yapılanlar ile, polislere yapılanlar arasında bir bağ kurmaya çalışıyorum.
Bir kere, askere yapılanlar ile polislere yapılanlar arasında müthiş benzerlikler var.
Gece hareketleri, kelepçe takmalar, evden almalar, darbe iddiaları, ajanlık suçlaması, mesnetsiz suçlama, kanunsuz deliller, hukuksuz yargılama, itibar kaybettirme, aşağılama gayretleri, ailelere bilgi vermeme, avukatlara zorluk çıkarma, siyasi iradeden destek bekleme ve alma, yandaş basın aracılığı ile sürekli yalan haberler ve bilgi kirliliği ile toplumu yönlendirme, yani algı oluşturma gibi bir çok konu, her iki dönem için tıpa tıp birbirine benzemekte.
Bu durumda, her iki dönemin planlayıcısının aynı olduğunu düşünmek gerektir değil mi?
Diğer bir husus, askere yapılan operasyonlardan, ERDOĞAN ve oligarşik kadroları 17 Aralıktan itibaren sıyrılma derdine düştüler. Halbuki, bunlar olmasa idi, askere yapılanların gerçekleşmesi mümkün olabilir mi idi?
Yani, şu gözaltına aldıkları 115 polis mi o operasyonlara karar verdi ve uyguladı? Eğer öyle idi ise, bu oligarşik yapının desteği ve hem de olağanüstü desteği ne anlama geliyordu ve onlar sadece seyirci mi idiler?
Bakın, çok açık söylemeliyim ki, asker operasyonlarında bu polisler kullanılmış meğerse. Hem de onlar kullanıldıklarının belki de farkında bile değillermiş.
Ben, cemaatin tepe noktasının ne durumda olduğunu, ne düşündüğünü ve hangi bağlantı içerisinde olduğunu bilemem, elbette.
Ancak, fikir bazında bu tepe noktası ile son derece farklı yerdeyim. Benim ne düşündüğümü, hangi görüşlere mensup olduğumu bütün kamuoyu bilir
Şimdi o konulara girip vakit kaybetmeye gerek yok.
Erdoğan ve oligarşik yapının, kendi iktidarlarının devamı için yapmayacakları hiçbir şey olmadığını çok açık olarak gördük.
Yoldaşlık, arkadaşlık, fikir birliği, vefa, inanç ortaklığı, kader birliği, hukuk, yargı, adalet, evrensel insan hakları, herhangibir olumlu değer, vatan, millet vesaire gibi kavramlar bu oligarşık yapı için hiç bir anlam ifade etmemektedir. Sadece ve sadece bir avuç insanın elde ettiği menfaatleri kaybetmemek için verilen mücadele var ortada.
Bu gerçekler ortada iken, bazılarının hâlâ bu kadroya listeler vermesi ve bu kadro ile işbirliğine gitmesi çok ilginç noktalara götürmektedir bizi.
Kozmik odaya girilmesine sessiz kalan yetkililerin, bugün listelerle bu oligarşik yapı ile işbirliğine gitmesini anlamak mümkün değildir. Çünkü, herşeyden önce, bu oligarşik yapı, bu listedeki isimleri bu kişinin kendisinden daha iyi tanımaktadır.
Bütün bu yaşananların ışığında söylenecek bir tek gerçek vardır:
Artık, bir avuç kalmış oligarşik yapı ve onlara yaranmak için fırsat kollayan bir avuç insan.
Son nokta’da, şunu söylemeliyiz;
Ey Türk Milleti, yıpranmış ve hatta adeta dizlerinin üzerine çökertilmiş ve bir birine yabancılaşmış bir Türk Silahlı Kuvvetleri ve bir Türk Polisi işine gelir mi?
Hangi Milli irade ve Hangi Milletin Adamı ?
Babası Yozgat asıllı, annesi Giritli. Türkoğlu Türk olan bir ailenin çocuğu olan Ekmeleddin Bey’e, sırf Türkiye’de doğmadı diye “O ne anlar vatan sevgisini” diyen ve Türk Milliyetçiliğini ayaklar altına alanlara sormak lazım: Yurt dışına çalışmak için giden ailelerin çocukları bu durumda vatansever olmuyor demek değil midir? Ama O insanların oylarını kandırıp almak için oralara gidip,”Siz vatanınıza hasret ekmek parası kazanmak için uzaklarda çalışan kardeşlerim” deyip onlara nutuk atarken,o insanları nasıl da basite aldığınızı bizler biliyoruz da,size kanan onca insana ne demeli acaba?
Ekmeleddin Bey, ise bu yalanlara sadece;”Vatanından uzakta olan herkes, vatanın kıymetini çok daha iyi bilir ve vatan sevgisi, millet sevgisi onlarda daha canlıdır ve çoktur.” diyerek anlayana iyi bir ders vermektedir…
Bu satırları sayfama attığımda yurt dışında yaşayan bir vatandaşımız, yazının altına bakın ne yazmış? Aynen alıyorum.
”HOCAM BEN ÂCİZANE BIR HEMŞERİN OLARAK, TAM 34 YILDIR ALMANYA’DAYIM. ÜÇ ÇOCUĞUMDA BURADA BÜYÜDÜLER. OĞLUM YÜKSEK MAKİNE MÜHENDİSİ, DIĞER İKİ KIZIMDA MÜHENDİSLİK DALINDA OKUYORLAR. ELHAMDÜLİLLAH TÜRKÜZ, MÜSLÜMANIZ VEDE TÜRK MILLIYETÇİSİYİZ.
ÖNEMLİ OLAN TÜRKİYE DE DOĞMAK DEĞİL,MÜSLÜMAN TÜRK GİBİ YASAMAK VE DÜŞÜNEBİLMEKTİR. BİZLER YURT DIŞINDA BÜTÜN ZORLUKLARA RAĞMEN MÜSLÜMAN TÜRK OLARAK KALABİLMENİN MÜCADELESİNİ VERİRKEN, BİRDE BÖYLE HAKARETE UĞRAMAYI NEFRETLE KINIYORUM. KİMLİKLER İNSANA TAŞIMAK İÇİN DEGİL,YAŞATILMAK İÇİN VERİLİR… NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE! Saygılarımla. Ömer Aydın.
Türk Milletini yok sayanlar, bu durumda hangi MİLLETTEN, ya da hangi İRADEDEN söz ediyorlar? Sözde usta sağa sola pankartlar astırmış: ”Milletin adamı”… Diye. Türk’üm demeyi ırkçılık sayan, Türk Milliyetçiliğini ayaklar altına alan,Ne mutlu Türk’üm diyene! Atatürk’ün sözünü kaldırmakla didinen bu adamlar hangi milletin adamıdırlar? Oy kullanma hakkı verilen 1 milyon Suriyeliye(Elbette Mazlum olan herkese kucak açılmalıdır) “Müslüman olarak nasıl kucak açmayalım?” diyenler, Türkoğlu Türk, Müslüman Türk Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu siyasi rakip olunca,Mısır Doğumlu diye ellerinden gelse sınır dışı edilecek! Atmadıkları çamur, yapmadıkları hile kalmıyor? Bu nasıl Müslümanlık? Bu nasıl demokrasiyi savunmadır?
İsrail’e karşı Şili, Brezilya, Venezüella kadar olamadı bu esip savuranlar… Sadece laf üretiliyor, oya tahvile oynanıyor. Bu saydığım ülkeler cani İsrail’le her türlü ilişkiyi kestiler. Bizimkiler ise 11 yıldır pastayı paylaştıkları paralelcilerin inlerine girmekle meşguller.Işid Müslüman, özellikle Türkmen doğuruyor onları destekleyen bu zihniyetten çıt yok.Allah ıslah etsin.
Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak; Cumhurbaşkanlığı koltuğuna yakışan samimi bir Müslüman,donanımlı bir insan,herkesi kucaklayan bir bilim adamı olarak Ekmeleddin Bey’i o makamda görmek istiyor aklı selim.Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak kişinin geçmişinin temiz olması gerekir. Kendi halkını bölmemesi, aşağılamaması gerekir. Yurttaşları ayırmaması gerekir. Yolsuzluğa bulaşmış aklanmamış biri o koltuğa oturamaz, TC Devletine, bu ülkeye yazıktır. Bu güne kadar olan tüm birikimlerimiz hiçe sayılmamalıdır. Ortadoğu da Çin’de Müslümanlar kan içinde. Türkiye gerçekten burada bir rol oynayacaksa Ekmeleddin Bey’in Cumhurbaşkanı olması gerekir…
Dostlar Bayramınız Mübarek Olsun
Karanlık gecenin gelsin seheri
Aydınlık doldursun tüm gönülleri
Kovalım birlikte gamı kederi
Dostlar bayramınız mübarek olsun
Yetti artık bitsin bütün acılar
Ağlamasın eşler ana,bacılar
Sona ersin gönüllerde sancılar
Dostlar bayramınız mübarek olsun
Hasretin acısı vuslata dönsün
Yürekleri yakan ateşler sönsün
Gülmeyi unutan tüm yüzler gülsün
Dostlar bayramınız mübarek olsun
Açsın gönüllerde laleler,güller
Güllere nağmeler çalsın bülbüller
Gülen gözler ile tutuşsun eller
Dostlar bayramınız mübarek olsun
Gelmedi mi uyanmanın zamanı
Ateşler sarmışken hem de dört yanı
Sevgi olsun gönlün şahı,sultanı
Dostlar bayramınız mübarek olsun
Yeter bu uykular açılsın gözler
Kardeşlik üstüne söylensin sözler
El ele tutuşsun kalbi temizler
Dostlar bayramınız mübarek olsun
Canlar bayramınız mübarek olsun
Ağır Vebal Altında Olmak!
Dengir Mir Fırat, AKP kurucularından biri.
AKP’den istifa etti.
“Ağır vebal altındayım” diyor!?
Daha önce AKP ile – daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan’la- yollarını ayıran “kurucu” siyasetçiler geliyor aklıma; örneğin Abdullatif Şener.
“Başbakan Yardımcısı” iken, “iktidarda” iken neden her şeyi bir yana itip istifa etti?
Rahmetli Erbakan’ın İzmit-Perşembe Pazarı’ndaki mitingini anımsıyorum; “AKP’nin bir Amerikan Projesi olduğunu” söylüyordu!
Erbakan yalan mı söylüyordu?
Son 12 yılda olup bitenleri bir anımsayın;
– Danimarka eski Başbakanı Rasmussen, NATO Genel Sekreter Adayı idi. AKP iktidarının 3 koşulu vardı: Hazreti Muhammed’in karikatürü nedeniyle, İslam aleminden özür dilenecekti. ROJ Tv’nin yayınları durdurulacaktı. Genel Sekreter Yardımcılarından biri bir Türk olacaktı! Hiç biri olmadı, ABD Başkanı istedi, Rasmussen’e kuzukuzu oy verdiler!
– Fransa’da “Ermeni Soykırımını reddedenlere hapis cezası” getirmişti. O sırada Fransa, NATO Askeri Kanadına dönmek istiyordu. Türkiye veto etse dönemezdi! AKP bu kozu kullanamadı, buna da evet dedi!
– ABD, Irak’ta Felluce’de camide ibadet eden günahsız insanları katletti. Tek kelime edemediler!
ABD’nin silahlı güçlerinin kotrolündeki Adana-İncirlik Üssü’nden kalkan ABD uçakları işlediler bu cinayetleri. “Dur” dediler mi?
O İncirlik’te bir ABD askeri Kur’an’ı Kerim’i yaktı. “Dini siyaset malzemesi olarak kullanan AKP” ne yaptı?
– Bilal Erdoğan ve diğer kardeşlerinin yönetimde oldukları TURGEV Vakfı’na inanılmaz bağışlar yapılıyor, en değerli kamu arsaları “hibe” yoluyla veriliyor, vergiden muaf tutuluyor! NEDEN diye soran “Müslümanları” gören var mı?
– Dünyanın en zengin siyasetçileri arasında yer alan Erdoğan’a; “Bu değirmenin suyu nereden?” diye soran, “kul hakkından korkan” var mı?
Yazılacak o kadar çok örnek var ki, günlerce yazsam bitmez! Kalanı da sizler, “vicdanınıza” sorun!
Sonra; “Milletin Adayı-Devlet’in Adayı” aldatmacası ile,
bu ülkede “TEK YETKİLİ DEVLET BAŞKANI” olmanın hayalini kuran birine destek vermenin “vebalini” düşünün!
“Özgür İrade” sahibi iseniz, gerçekten “ALLAH KORKUNUZ” varsa,
“vicdan muhasebesi” yapın, sandığa öyle gidin!

