22.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 865

Seçim Sonuçları

0

 

Ben bu yazıyı yazarken, oy kullanma henüz tamamlanmamış ve saat 14.15 idi.

Ama seçim sonuçları diye başlık yazmamın elbette bir nedeni var.

Bakın, seçim sonuçları ne olursa olsun, ülke, çok ciddi tehlikeli oligarşik bir ekip ve tehlikeli bir kişilik ile karşı karşıya.

Bir kişi veya ekip girdiği bir seçimi ne olursa olsun almalıyım diye düşünür ve uygularsa, bu anlayış çok tehlikeli bir anlayıştır ve sonuçları çok ağır olur. Seçime elbette kazanmak için girilir. Ama her şeyi yakıp yıkarak seçim alma düşüncesi asla doğru, demokratik, hakkaniyetli, ahlâki, hukuki olmaz.

Tayyip ERDOĞAN diyor ki;

” Bunların kutsalı yok, reklamlarımızı yasaklattılar da ne oldu, biz yine devam ettik.”

Kutsalı yok dediği camia Milliyetçi Hareket Partisi camiası. Bu camiaya kutsalı yok diyebilmek için bir insanın nasıl bir insan olması gerekir, kamuoyunun takdirine bırakıyorum. Aynı cümle içerisinde, yasaklattılar ama, biz yine yayınlatmaya devam ettik diye bir söz. Bu durumda nasıl bir yol takip edeceksiniz, nasıl bir tedbir alacaksınız, inanın çaresiz ve sadece seyirci kalıyorsunuz, başka ne yapılabilir?

Aynı ERDOĞAN diyor ki;

“Adayın biri, zamanın darlığından şikâyet ediyor. Keşke biraz daha zaman verseydik, biraz daha eğlenirdik.” Bu söze ne diyebilirsiniz? Bu kadar ciddi bir konuda bu kadar ağır bir sözü nasıl cevaplayabilirsiniz? Çaresiz ve seyirci kalmaktan başka ne yapılabilir?

Seçimi alacağım rahatlığında oluyorsunuz  ama, İl Başkanı olmayan Van’da yanınıza BBP Van İl Başkanı diye birini alıyorsunuz.

Seçimi tamam diyorsunuz, ama kutsalı yok dediğiniz MHP’nin tabanına Ülkücü Kardeşlerim diye hitap etmek gibi bir ilginçliği yapıyorsunuz. Böyle bir kişiliğin adını koymaya benim terbiyem müsaade etmiyor, kamuoyunun takdirlerine sunuyorum. Soruyorum size? Böyle bir kişilik karşısında ne yapabilirsiniz? Siz bin tane değerlerle düşünüyor ve topluma, devlete, millete zarar vermemek için uğraşıyorsunuz ama, karşınızdakinin böyle bir derdi yok.

Seçim çantada keklik diyorsunuz ama başkalarının kimlikleri ve mezheplerini kullanmaktan çekinmiyorsunuz.

Seçimi aldık, zaten çok önceden kitaplara yazdık diyorsunuz, ama, 20 tane televizyon 24 saat tek taraflı yayın yapmaktan çekinmiyor, utanmıyor, devletin kanalları dâhil.

Değerli okurlar; karşı karşıya bulunduğumuz kişilik ve onun bir avuç adamının psikolojisi karşısında seçim sonuçlarını demokratik bir ortamda ve normal seçim yapılıyormuş gibi değerlendirmeyin, lütfen. Çünkü bu kişilik ve psikoloji ile mücadele edebilmek için siz de onlar gibi olmalısınız. Ama, bu kişiliğe sahip olabilmek mümkün değil. Ancak, çok özel ve bir fanus içerisinde yetişmiş olmak gerektir.

Bir insan, daima, her yerde, her şeyi kullanıp istismar edemez. Bunu herkes yapamaz.

Bir adam çıkıyor, ERDOĞAN’A oy vermek, imanın yedinci şartıdır diyebiliyor.

Milliyeti, kullan, dini kullan, aileyi kullan, tarihi kullan, dili kullan, bayrağı kullan, kişileri kullan, partileri kullan, parayı kullan, devletin bütün kaynaklarını kullan, yargıyı kullan, yoldaşını kullan, kanunları kullan, emniyeti kullan, her şeyi, ama her şeyi kullan ve bütün bunları istismar ederek, yalan söyleyerek ve hiçbir değer yargısı taşımadan kullan.

Tarihte bunun örneğini görmek mümkün değil ve bütün bu istismarları, yalanları sadece ve sadece kendi pisliklerini örtmek, gizlemek, unutturmak, delilleri ortadan kaldırmak için kullan.

Ne yapabilirsiniz?

Bu anlayışla nasıl baş edebilirsiniz?

Peki, tamam da kardeşim, ne yapacağız diye sormak sizin de hakkınız elbette…

Mücadeleye, taşıdığımız değerleri yaşatarak mücadeleye devam edeceğiz. Başka bir yolu yok. Anlatacağız, yazacağız, sabırla, metanetle, yılmadan, korkmadan mücadeleye devam edeceğiz. Mücadelemizin olumlu sonuçlarını ne zaman alırız diye düşünmeden ve mutlaka olumlu sonuçlar alacağımıza olan inancımızı kaybetmeden mücadeleye devam edeceğiz. Seçim sonuçlarına takılmadan, ama, demokrasiye olan inancımızı her şeye rağmen kaybetmeden mücadeleye devam edeceğiz.

Unutmayalım ki, keser döner sap döner, gün gelir hesap döner ve inancımız da odur ki, iyilik, sonunda kötülüğü yener.

 

Kaliteli Yaşamda Sorumluluk Sahibi Olmak

0

Kaliteli yaşamanın ve kaliteli bir insan olmanın en önemli şartlarından birisi de, hakkıyla ve gerektiği gibi yüksek kaliteli sorumluluk sahibi olmaktır. Sorumluluk sahibi olmakla birlikte, en önemli husus, söz konusu sorumlulukları zamanında etkin ve verimli bir şekilde yerine getirebilmek, oldukça büyük bir önem taşır.

İnsanların en önemli sorumluluğu kendisine ve çevresine olmakla birlikte, ailesine, dost ve arkadaşlarına, ülkesine, milletine, doğaya, hayvanlara, komşusuna, mahallesine, yaşanılan mekânlara, paylaşılan ortamlara karşı da büyük sorumlulukları vardır.

Kişinin öncelikle kendisine çok iyi bakması, her bakımdan donanımlı bir hale gelebilmesi için kendisini yetiştirmesi, sağlığına ve kalitesine çok dikkat etmesi, büyük önem arz etmektedir. Zamanında koruyucu ve önleyici sağlık ve kalite faktörlerine gereken önemi hakkıyla vermeyerek, kalitesinin bozulması halinde, iş işten çoktan geçmiş olur. Yara aldıktan sonra hızla harekete geçerek tedavi olsa dahi, kendi sağlığına karşı sorumluluklarını zamanında yerine getirmemiş olur.

Kişisel sorumlulukların yerine getirilmesinin yüksek kaliteli bir bedeli vardır. Asıl yapılması gereken, zamanında yapmamız gerekenleri gerektiği özellikte ve kalitede yapmaktır. Doktorlara, eczanelere, aktarlara, psikiyatrlara, hocalara, inşallahlara, maşallahlara güvenerek, sağlığımızı ve kaliteli yaşamımızı, “saldım çayıra Mevla’m kayıra” zihniyetiyle yönetirsek, yandı gülüm keten helva…

Her ne şekil olursa olsun, problem üretimini engelleme ve önlemenin maliyeti, problemin çözülme maliyetinden çok daha ucuzdur. Üstelik bütün imkânların kullanılmasıyla dahi, besleyip büyüttüğümüz problemlerimizin çözülme garantisi de yoktur.

Sevimsiz hastalıklara davetiye çıkaran sigara, alkol, olumsuz madde ile birlikte; kirli çevre, kanserojen maddelerle yakın iletişim gibi çevresel olumsuz faktörlerin yanı sıra; kin, nefret, öfke, yönetilemeyen üzüntü, gam-kasavet, karamsarlık, ümitsizlik, tembellik, atalet, kavga, küslük vb. gibi kaliteli yaşam hırsızlarının ürettiği “toksin”e sürekli maruz kalmak, kişisel sorumluluklarla alay etmekten başka bir şey değildir bence…

İnsan nefsinin çok hoşuna giden bir davranış modeli vardır ki, hemen hemen herkesi sarmış vaziyettedir. “Başkalarını düzeltmek.” Şurası iyi bilinmelidir ki, her kim hangi davranışta bulunuyorsa, (kasıt yoksa) en iyi davranışta bulunduğunu varsayar. Zira atalarımız boşuna “kişi kendisini beğenmezse çatlar ölürmüş” dememiş. Eğer akıllar yeniden dağıtılsaymış, herkes yine kendi aklını alırmış, derler.

Nedense başkalarına müdahale etmek, eksiğini düzeltmek (kendine göre tabi), yönlendirmeye çalışmak, insan nefsine hoş gelmektedir. Ama asıl sorumluluk bu değildir. Asıl olan, öncelikle kendimizi düzeltmek, donanımlı olmak, örnek olmak, destek olmak ve paylaşmaktır.

Hele hele başkasının açık ve eksiklerini özellikle arayarak ortaya çıkarmak ve kişinin yüzüne karşı söylemek(doğruluk adına dahi olsa), hiç akıllıca bir yaklaşım değildir. Kırgınlıktan başka bir işe yaramaz. Ama – fakat ile başlayan savunma çabalarından bunu rahatlıkla anlayabiliriz.

Bu durumda sevgili Peygamberimizin (sav) şu sözüne muhalif olmuş olmaz mıyız? “İnsanların ayıbın ve eksiğini deşelemeyin, araştırmayın, ortalığa dökmeyin. Saklayın, gizleyin ki, Allah da sizin eksiklerinizi gizlesin.”

Genellikle insanoğlunda bildiği ve uygulanmasını istediği güzel davranışları hep karşıdan bekleme alışkanlığı vardır. Karşıdan gelen birisi bize gülümserse, biz de ona gülümseriz. Muhatabımız bize ummadığımız bir yerde yardım ederse, biz de ona yardım etmek için fırsatlar kollarız. Böyle olunca da, hep alıcı olmuyor muyuz?

Karşımızdaki gülümsemezse, bize yardımcı olmazsa, pozitif beden dilini göstermezse ne olacak? Muhatabımız belki üzgün, belki öfkeli, belki dertli olabilir. Bu defa da bu adam niye bana ters bakıyor demez miyiz?

Halbuki asıl bireysel sorumluluğumuz, güzel ve kaliteli davranışları ilk önce kendimiz başlatmamız ve kaliteli bir şekilde, karşılıksız olarak muhatabımıza sunmamızdır.

Sigara içerken (en güzeli içmemek) çevreyi rahatsız etmemek, izmaritleri ulu orta yerlere atmamak, elimizdeki çöpü çöp sepeti buluncaya kadar yanımızda taşımak, yerlere tükürmemek, çevremize karşı güler yüzlü, naif, kibar ve nezaketli olmak, ortak kullanım araçlarını korumak, çimleri çiğnememek, çiçekleri koparmamak, rahatsız edici gürültü yapmamak, çevreye negatif beden dili sergilememek, çevreye negatif davranış modeli sunmamak; önemli bireysel sorumluluklarımızdan sadece bazılarıdır.

Sorun üretmemek amacıyla yaşayarak, her şeye rağmen sorun ortaya çıktığı zaman, soruna değil, çözüme mantıklı ve kaliteli bir şekilde odaklanmak, sabırla, sükûnetle, anlayışla, diyalogla sorunların üstesinden kaliteli bir şekilde gelebilmek, sorumluluk sahibi kaliteli insanların işidir.

“Karanlığa küfretmek yerine bir mum yakmaya gayret etmek”, eleştirmek yerine, yol göstermek, örnek olmak ve destek vermek, kaliteli ve sorumluluk sahibi insanların işidir.

Çevreyi ve doğayı korumak, gelişmesine yardımcı olmak, hayvanları sevmek ve gereklerini yerine getirmek, kendimizi ve çevremizi temiz tutmak, güzellikleri ve iyilikleri zamanında karşılıksız paylaşmak, kaliteli ve sorumluluk sahibi kişilerin işidir.

Muhatabında gördüğü eksiklik ve yanlışlıkların kendisinde de olup olmadığına bakmadan, öncelikle kendisini düzeltmeden (kendi gözündeki merteği görmeden başkasının gözündeki kıymıkla uğraşan) başkalarındaki eksik ve yanlışlara, “mal bulmuş mağribi gibi” hücum edenler, sorumsuz ve kalitesiz insanlardır.

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a (cc) emanet olunuz.

 

Milletleşme ve Demokrasi

0

Sosyal gelişmişliğin sosyal ve Bugün sandık başına giderek Cumhurbaşkanını seçeceğiz. Cumhurbaşkanlığı seçiminin ülkemizin geleceği ve Türk Milleti için hayırlı olmasını dileriz. Bugün sandık başına giderek oy verme işlemini gerçekleştirmeliyiz. Vatandaşlık görevimizi yerine getirerek seçime katılmak, demokrasiye inancın ve demokrasi terbiyesinin bir gereğidir. Vatandaşlarımızın bu gerçekleri düşünerek görevlerini yerine getireceklerine inanıyoruz.ekonomik göstergeleri vardır. Sosyal göstergelerden birisi de, vatandaşlık sorumluluğunu hissedebilmek, katılma ve paylaşma şuurudur. Buna dayanışma şuurunu da ilâve edebiliriz. Sosyal anlamda gelişmiş bir millet, demokrasi geleneğinin ve tecrübesinin yerleşmiş olduğu bir yapıdır. İktidarsız demokrasi olamayacağı gibi, muhalefetsiz demokrasi de olmaz. Demokrasi anlayışı bizi dar anlamdaki ben duygusundan uzaklaştırarak, biz duygusuna kavuşturur. Toplum içinde yaşadığımızı hissettirerek ve konulara bütüncü bir yaklaşımı sağlayarak fertleri ben merkezli olmaktan, etnik ve mezhep merkezli kalıpların dışına taşır. Etnik ve mezhep taassubunun öne çıktığı toplumlarda demokrasi uygulanamaz. Ortadoğu’da ve Afrika’da birçok devlet milletleşemediğinden etnik ve mezhep çatışmalarını kolaylıkla aşamaz.

Demokrasi, haksız rekabeti, eşit olmayan şartlarda mücadeleyi, fert, zümre, sınıf ve gurup imtiyazını kabul etmez. Basın ve yayın organlarından da çeşitli menfaat hesaplarını aşarak, basın ahlâk yasasına uymayı bekler. Demokrasinin hayat damarlarından birisi de hür basının varlığı ile fikir ve düşünce hürriyetinin yasalar içinde kullanılması ve ipotek altına alınmamasıdır. Yolsuzluklar, suistimaller ve fırsat eşitsizlikleri demokrasiye kan kaybettirir.

Demokrasi, kalabalık şeklindeki toplulukların değil, milletleşmiş toplumların rejimidir. Fert ve guruplar, belirli bir millete mensup olma bilincine sahip olmalıdırlar. Ortak milliyet ile etnik sıfatın birbirine rakip olmadığı anlaşılmalıdır. Milli kimlik ile kavgalı olarak demokratikleşme yolunda mesafe alınamaz. Milletleşme olmadan ve ortak mutabakatlar geliştirilmeden, ortak kabul ve retler, semboller şekillenmeden demokrasinin yaşatılacağı hayat alanı daralır.

Demokrasilerde birbirinden farklı görüşlere ve politikalara sahip siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, menfaat birlikleri ve çeşitli baskı gurupları çatışma-uzlaşma-uyum süreci içinde yer alırlar. Sınıf mücadelesi kabul edilemediği gibi, seçkinci ve imtiyazlı siyaset ve sermaye çevreleri de kabul edilemez. Demokratikleşme, milletleşmiş ve örgütlenmiş bir sosyal yapıda hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü ile sürdürülebilir ve anayasadan doğan haklar kullanılabilir.

Milletleşmenin zayıfladığı, etnik, mezhep ve aşırı hemşerilik duygularının öne çıktığı yapılarda demokrasiden de geri dönüş söz konusudur. Milli devlet ve üniter yapı vazgeçilmez bir ilkedir. Bunlara düşmanlık aynı zamanda demokrasiye düşmanlıktır.

Devleti ufalama, etkisizleştirme ve egemenliği paylaştırma, rejimi tanınmaz hale getirme, hiçbir ciddi devlette demokratik bir hak değildir. Bir ülkenin milli birlik ve bütünlüğünü tartışmaya açmaması, insan hakları konusunda bir eksiklik midir? Hiçbir ciddi ve demokratik ülkenin buna izin vermemesi, o devletin meşruiyetini zayıflattığı şeklinde yorumlanabilir mi? Irkçı ve bölücü terörün böyle bir sonuca varmada araç olarak kullanılması demokrasinin teröre yenik düşürülmesi değil midir? Amasya Tamimi, Sivas ve Erzurum Kongre Kararları hala hepimiz için yol göstericidir.

 

Allah Zalimleri Sevmez

 

Yüce dinimiz İslam, yeryüzünde adaleti hâkim kılmayı hedeflermiş, zulmün ve haksızlığın her çeşidinide yasaklamıştır.

 

Zulüm genelde; bir şeyi kendine mahsus yerinden başka bir yere koymak, bir şeyin gereğini değil de zıddını yapmak, sınırı aşmak, doğru yoldan sapmak, adaletsizlik yapmak, hakkını vermemek olarak tarif edilmektedir.Zulüm, adaletin zıddıdır. Adalet bir fazilet, zulüm ise haysiyetsizliktir. Haksızlık, adaletsizlik, zorbalık, baskı ve işkence, başkasının canına kıymak, malını almak,  namusuna göz dikmek gibi büyük küçük her türlü günah, isyan ve itaatsizlik zulümdür.  En büyük zulüm ise şirktir.(Lokmân, 31/13)

 

Zulüm üç kısımdır: 1- İnsan ile Allah arasında vuku bulan zulüm. Bu şirk, küfür, nifak ve isyandır. 2- Kişi ile insanlar arasındaki zulüm. Haksızlık, hırsızlık, öldürme, iftira vb. günahlar. 3- Kişi ile nefsi arasında zulüm. Bu, Allah’a karşı görevlerini yapmayan ve insanlara zulmeden kimsenin neticede nefsine zulmetmemiş olmasıdır. (Dini kavramlar Sözlüğü)

 

Zulüm ve haksızlık yapan kimse zalim olarak adlandırılır. Mazlum ise, kendisine zulüm ve haksızlık yapılan, baskı ve işkenceye maruz kalan kimse demektir. İslam’a göre, zulmün yasak olması bakımından hangi din ve inançtan olursa olsun insanlar arasında bir ayrım yoktur.Çünkü bütün yaratılmışlara karşı merhametli olmak mü’minlerin en başta gelen özellikleridir.

Zulmün Cezası

Dinimize göre zulüm büyük günahlardandır, çünkü zulümde, insanların can, mal, inanç gibi en tabii haklarının ihlali söz konusudur.Bu yüzden Allah, zalimleri kıyamette en ağır şekilde cezalandıracaktır.Fakat bunu başkalarına ibret olması için bazen dünyada yerine getirir. Zalimleri ve onlara yardım eden, destek olan kimseleri yaşadıkları şehirler ve kasabalarla birlikteçeşitli afetler göndererek helâk eder. Kur’an-ı Kerim’dezulümleri sebebiyle helâk olan milletlerin ibretlik hikayeleri anlatılır. Nuh (a.s.)’ın kavmi, Âd ve Semûd’un, Lût kavminin, Medyen’in, Firavun’un ve onun peşinden gidenlerin acı akıbetlerinden geniş bir şekilde bahsedilir.

 

Resûlullah(s.a.s.) şöyle buyurdu:“Hiç şüphesiz Allah zalime mühlet verir. Onu yakalayınca da kaçmasına fırsat vermez.” Sonra şu ayet-i kerimeyi okudu:“Rabbin, zalim bir kasaba halkını yakalarken işte böyle yakalar. O’nun yakalaması gerçekten çok acı ve çetindir.”(Hûd, 11/102) [Buhârî, Tefsîrusûre, 11; Müslim, Birr, 61)

Allah Teâlâ, suçluları cezalandırmada acele davranmaz. Onların suçlarından, zulümlerinden ve kötülüklerinden pişmanlık duyup tövbeye yönelmeleri için kendilerine mühlet verir; onlara süre tanır. Kâfirler, küfürden imana; zalimler, zulümden adâlete, âsiler isyandan ibadete; günahkârlar, günahtan tövbeye; sapıklar, dalâletten hidayete yönelebilirler. Bu sebeple Allah Teâlâ cezaları tehir eder, hatta birçoğunuahirete bırakır.

 

Bu hadis, dünyada mazlumlar için bir teselli kaynağıdır. Kendilerine verilen fırsat ve mühlete kapılıp aldanmasınlar diye, zalimler için de ciddi bir tehdit teşkil eder. Allah Teâlâ, bu gerçeği şöyle beyan etmektedir:“Sakın zalimlerin yaptığından Allah’ı gafil sanma! O, sadece onları, gözlerin dehşetten donup kalacağı, bir noktaya dikilip bakacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 14/42)[Riyâzü’s-SâlihînTerc. Erkam Yay. C. 2, Sh.140-141]

 

Zulümden Sakınmak

Hz. Peygamber (s.a.s.) mü’minleri ısrarla büyük bir vebal olan zulüm ve haksızlıktan sakındırmaya çalışmıştır. Bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:  “Zulümden sakınıp kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde zalime zifiri karanlık olacaktır…”(Müslim, Birr, 56)Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hadisinde dünyada zayıf ve güçsüz insanlara zulmederek onların hayatlarını karartanzalimlerin,mazlumlara yaptıklarının karşılığı olarak hesap gününde şiddetli bir azapla karşılaşacaklarını haber vermiştir.

 

Zalimlerinhesap günü gelmeden önce üzerlerindeki ağır vebalden kurtulmaları gerekir.Bunun için zulüm ve haksızlık yapmış olan bir kimse tövbe etmeli ve kendilerine haksızlık ettiği kişilerle mutlaka helâlleşmelidir.Aksi takdirde ilâhî adaletin gereği olarak azaba çarptırılacaklardır. Bir hadiste şöyle buyrulur: “Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden önce o kimseyle helalleşsin…” (Buharî, Mezâlim, 10)

 

Zulme Mani Olmak

Kur’an’a göreMüslümanlar, ne kimseye zulmederler, ne de zulme boyun eğerler. (Bakara, 2/279) Çünkü zulme razı olmak zillettir.  Müslüman ister kendisine isterse tanımadığı kimselere karşı olsun, nerede bir zulüm ve haksızlık görse hemen ona karşı çıkmalı ve onu önlemeye çalışmalıdır. Zira zulüm ve kötülüklere mani olmak Allah ve Resûlü’nün emridir.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.), bir defasında İsrailoğulları arasında dinden sapmanın birbirlerini kötülükten sakındırmayıp zulüm ve haksızlıklara karşı tavır almamaları üzerine başladığını haber verdikten sonra şu ayeti okudu:“İsrail oğullarından inkar edenler, Davud ve Meryemoğlu İsa diliyle lanetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü. İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!” (Mâide, 5/78-79)

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) devamla şöyle buyurdu:“Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten sakındırır, zalimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allahu Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir, sonra da İsrail oğullarına lanet ettiği gibi size de lanet eder.” (Ebu Dâvûd, Melâhim, 17)

 

Zulmegöz yummakzalimin zulmüne ortak olmak demektir. Zalimle dost olmak,onun zulmüne engel olmamakda bir çeşit zulümdür.Zulme karşı koymak ve zalimle mücadeleetmek yalnızca mazlumların görevi değildir. Zaten onların bunu tek başlarına yerine getirmeleri mümkün değildir. Bu durumda bütün insanlık âlemizulümlerin önlenmesi ve zalimlerin cezalandırılması konusunda mücadele etmek zorundadır. Çünkü zalimler, tüm insanî değerler ve dünya barışı için amansız bir tehdittir.Bu manada yüce dinimiz, zulmün önlenmesi ve zalimlerin bertaraf edilmesi konusunda mü’minlere önemli görevler yüklemektedir.

 

Kur’an’da, kendilerine haksız yere zulme uğrayan ve sırf”Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılan Müslümanlara zalimlerle cihadetmeleri için izin verildiği belirtilerek (Hac, 22/39-40), kendilerini savunmak ve haklarını korumak için mücadele etmeleri emredilmiştir. Diğer bir ayette ise mazlumların imdadına koşmayan kimseler ikaz edilmiştir: “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?”(Nisâ, 4/75)

 

Müslümanlar, zalimden hesap sorulup mazlumların hakları alınıncaya ve yeryüzünde zulüm son buluncaya kadar mücadele etmekle emrolunmuşlardır. Zalimler ya tövbe edip zulümlerinden vazgeçmeli ve hak sahiplerine haklarını vermeli ya da en uygun şekilde cezalandırılmalıdırlar.Zulmedenler için bundan başka bir kurtuluş yoktur. Zaten onları ahirette de büyük bir ceza beklemektedir.

 

Haksızlığa ve saldırıya maruz kalan kimselerin meşru müdafaa ölçüleri içinde karşılık verme, kendilerini savunma ve zalimi cezalandırma hakları bulunmaktadır. Nitekim “Ancak iman edip salih amel işleyen, Allah’ı çok anan ve haksızlığa uğratıldıktan sonra öçlerini alanlar başka. Zulmedenler hangi akıbete uğrayacaklarını göreceklerdir”(Şuara, 26/227﴿ve “Zulme uğradıktan sonra, kendini savunup hakkını alan kimseye (ceza vermek için) bir yol yoktur”(Şûrâ, 42/41)ayetleribuna işaret etmektedir. “Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır)…”(Şûrâ, 42/40) ayetinde de zalimlere verilecek cezanın kötülüğe denk bir misilleme olması ve aşırılıktan sakınılması emredilmektedir.

 

Zalime Karşı Tavır Almak

Zalimler insanlıktan nasibini alamamış, merhametsiz, kaba ve katı yürekli, haksızlık ve kötülükte sınır tanımayan zorba ve gaddar kimselerdir. Kur’an’da, Yüce Allah’ın  zalimleri doğru yola eriştirmeyeceği (Bakara, 2/258; Âl-i İmrân, 3/86; Mâide, 5/51 vd.), zalimleri asla sevmediği(Âl-i İmrân, 3/57; Şûrâ, 42/40),onları lanetlediği(A’râf,  7/44; Hûd,  11/18), zalimlerin yerlerinin cehennem olduğu (Âl-i İmrân, 3/151) haber verilmektedir.

 

Bu durumda mü’minlerin,güçsüz insanlara baskı uygulayarak haklarını ellerinden alan, gözlerini kırpmadan insanların canlarına kıyan, zulümde hiç bir sınır tanımayan zalimlerin yanında yer almaları, onlarla dost olmaları, zalimleri sevmeleri ve onlara kalben meyletmeleri asla caiz olmaz. Buçok ağır bir vebaldir. Kur’an, mü’minleri bu konuda açık bir dille uyarmaktadır: “Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez”(Hûd, 11/113) Zalimlere sevgi göstererek meyletmek, onları desteklemek ateşe atılma sebebi olursa, vay o zalimlerin haline!

Mazlumun duası

Zulmün küçük büyük her çeşidinden uzak durarak mazlumun bedduasındansakınmak lazım. Çünkü mazlumun duası Allahu Teâlâ tarafından reddedilmez ve kabul edilir. Nitekim Allah Resulü (s.a.s.), Muaz bin Cebel (r.a)’i Yemen’e vali olarak gönderirken ona bir takım tavsiyelerde bulundu. En son olarak şunları söyledi:“… Mazlumun bedduasını almaktan da son derece sakın, çünkü onun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur.”(Buharî, Zekât, 41, 63; Müslim, İman 29, 31)

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) başka bir hadisinde ise şöyle buyurmuştur: “Üç kimsenin duası reddolunmaz: Orucunu açarken oruçlunun duası, adaletli yöneticinin, bir de mazlumun duası.  Allah mazlumun duasını göklerin üstüne yükseltir ve dua için gökyüzü kapıları açtırılır. Allahu Teâlâ da: “İzzetime andolsun ki, bir süre sonra da olsa sana yardım edeceğim’ buyurur.”(Tirmizî, Deavât, 129)

 

Mazlumun duasının Allah tarafından kabul edileceğini bildiren bu hadis-i şeriflerzalimin zulüm yapmasını önlemeye yönelik bir tehdit olduğu gibi, mazlumu teselli etmeye yönelik mesajlar da içermektedir. Yine hadisten anladığımıza göre mazlumun ahı yerde kalmaz, zalim er geç mutlaka karşılığını görür. Atasözlerimizde bu gerçek veciz bir şekilde ifade edilmiştir: “Zalimin hasmı Allah’tır.” “Zulüm ile âbâd olanın akıbeti berbat olur.” “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.””Mazlumun ahı, indirir şahı.” “Mazlumların ahı, yeri göğü titretir.”

Mazluma Yardım

Zalimler genellikle kendilerinden daha zayıf ve güçsüz kimselere musallat olurlar. Zaten güçsüz olan mazlum kimselerhak etmedikleri bir zorbalığa uğramaları sebebiyle haklarını bile savunamayacak kadar zavallı duruma düşmüşlerdir.

 

Bu nedenle mazlumların haklarını savunmak, onları zalimin elinden kurtarıp korumak dinî ve insanî bir görevdir. Müslüman, kimden gelirse gelsin zulmün her çeşidine karşı koymalı,kim olduğuna bakmaksızın bütünmazlumların yanında olmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de bir saldırıya uğradıkları zaman aralarında yardımlaşanlarövülmüş ve onlar için Allah katında mükâfat olduğu bildirilmiştir. (Şûrâ, 42/36-39)

Allah Resulü(s.a.s.) şöyle buyurdu:“Din kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.” Bir adam: “Ya Resûlallah! Kardeşim mazlumsa ona yardım edeyim. Ama zalimse nasıl yardım edeyim, söyler misiniz? Dedi. Peygamberimiz: “Onu zulümden alıkoyar, zulmüne engel olursun. Şüphesiz ki bu ona yardım etmektir” buyurdu. (Buhârî, Mezâlim, 4; İkrâh, 6)

 

Mazluma yardım etmek ve ona yapılan haksızlığı ortadan kaldırmaya çalışmak dinî ve vicdanî bir görevdir. Bütün peygamberler, yeryüzünden zulmü ortadan kaldırmayı hedeflemişlerdir. Bu yüzden de, gönderildikleri toplumlarda peygamberlere ilk karşı çıkanlar, onlara eziyet ve işkence yapanlar o toplumun içindeki zalimler ve baskı grupları olmuştur. Buna karşılık, peygamberlere ilk inanan ve onun yanında yer alanlar ise mazlumlardır. Her defasında galip gelenler de haktan yana tavır koyup zulme başkaldıranlar olmuştur. Çünkü zulüm payidar olmaz. Allah’ın yardımı zalimlere değil, daima mazlumlaradır. “Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var” atasözü bu değişmez gerçeğin evrensel ifadesidir.

 

Sahabe-i kiram, mazluma yardımı anlamış, ama zalime nasıl yardım olunacağını Resûlullah’a sorma ihtiyacı duymuştur. Çünkü ilk akla gelen, zalime yardımın da zulüm olduğudur. İşte bu isabetli soru ve Allah Resulü’nün cevabı sayesinde biz de konuyu anlamış bulunuyoruz. Buna göre zalimin zulüm yapmasına engel olmak ona bir yardımdır. Çünkü yapacağı zulüm ve haksızlıktan onu kurtarmak, işleyeceği haram ve günaha engel olmak, dünya ve ahirette hak edeceği cezadan onu kurtarmak demektir. Zalime bundan daha büyük bir yardım olmaz. Buna karşılık, zalimin zulüm yapmasına göz yummak ve engel olmamak da zulmün bir çeşididir. (Riyâzü’s-SâlihînTerc. Erkam Yay. C. 2,205-207)

Yine bir hadis-i şeriften öğrendiğimize göre Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabına yedi şeyi emretmiş, yedi şeyi de yasaklamıştır. Emredilen yedi şeyden birisi de zulme uğrayana yardım etmektir. (Buharî, Mezâlim, 5; Müslim, Libâs, 3)

 

Yeryüzünde özellikle de İslam coğrafyasında insan haklarına yönelik ihlaller, vahşete varan katliamlar, zulümler maalesef hız kesmeden devam etmektedir.  Dünyanın birçok yerinden mazlumların yürek yakan feryatları yükselmektedir. Bu biçare insanlar kendilerine uzanacak yardım eli gözlemektedirler. Dinimize göre; mazluma yardım etmek, Müslümanların üzerine düşen farz-ı kifâye hükmünde önemli bir görevdir. Bu nedenle mü’minler olarak, mazlumların imdadına koşmalı, her türlü imkanlarımızla onlara destek olmalıyız.

 

Psikolojik Harp ve İhsanoğlu

 

Türkiye, Sevr’in imzalandığı güne denk gelen yeni bir 10 Ağustos’ta; ya tarihi bir basamağı kazasız belasız atlayacak ya da 1920’den bu yana binbirfedakarlık ve emekle çıktığı basamaklardan tepesi aşağıya düşecektir…

 

Bu düşme hadisesi hissettirilmesin diye de; bu günlerde bütün psikolojik harp argümanları devrededir!

 

Rahmetli Kazım Karabekir Paşa; Osmanlı – Türk Devleti’nin istihbaratında görev yaptığı zamanlara ilişkin yazdığı ve zamanın askeriyesinde ders kitabı olarak okutulan eserinde, çoğu kez psikolojik harbe yenik düştüğümüzü, başta payitaht İstanbul olmak üzere, Türk şehirleri ile irili ufaklı yerleşim birimlerinde bu psikolojik harbin çok etkili olduğunu anlatır. Bunu bilen Yunanlılarda Anadolu’yu işgal ettiklerinde, uçaklarla bildiri dağıtarak “merak etmeyin, din-i İslam’ı da biz koruyacağız” diyerek kafa bulandırmaya çalışmamışlarmıydı? Gerçi daha sonra Yunana sığınan Şeyhülislam Mustafa Sabri’de öyle demiyor muydu? Şimdi Yunanlılardan aynı vazifeyi içlerinde Mustafa Sabri’nin yetiştirmelerininde bulunduğu AKP ve RTE almış gibi duruyor!

 

Son on iki yıllık benin ak değil kara parti olarak nitelediğim AKP iktidarın da, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün psikolojik harp merkezleri çökertilmiş ve Türk Milleti her türlü saldırıya karşı savunmasız hale getirilmiştir.

 

Türkiye’nin psikolojik harbi savuşturacak ve karşı saldırıya geçecek en önemli birimi Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.Maalesef TSK; Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davaları gibi uyduruk davalarla dağıtılmış ve kendisine karşı yapılan psikolojik saldırılara cevap bile veremez hale gelmiştir.

 

Polisin durumu ortadadır. Türk polisi için ne söylesek eksik kalır. Polisle ilgili gelişmeleri hepimiz izliyoruz. Bu polisin psikolojik saldırılara mukavemet göstermesi beklenemez.

 

Medya; adına ne derseniz deyin Türk Milletine karşı düşman olan güçlerin elinde veya kontrolündedir. Medya, Türk Milletine karşı istediği sonucu alan, yeterli algıyı çok rahatlıkla yaratabilmektedir.

 

Psikolojik saldırıları algılama ve savuşturma yeteneğine sahip merkezlerden biri de Milli İstihbarat Teşkilatı’dır. Görevlerinden biri de budur. Ama son dönemde MİT’in, bırakın psikolojik saldırıları önleme ve karşı saldırılarda bulunmasını, bizzat Türk Milletine karşı yürütülen psikolojik saldırıların merkezlerinden biri olduğunu müşahede etmekteyiz.

Türk devletinin teşkilat yapısında, saydığımız kuruluşların hali bu iken, Türk Milleti’ne karşı yürütülen psikolojik harbin yeni ağırlık merkezleri ortaya çıkmaktadır. Bunlardan biri Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Bütçesi ve çalışan sayısı ile devasa bir kuruluş olan Diyanet İşleri Başkanlığı, çalışanlarının büyük bir çoğunluğu ile Türk Milleti’ne karşı büyük bir mücadele yürütmekte ve bunun dinin gereği olduğuna vurgu yapmaktadır.

 

İkinci önemli müessese, İmam-Hatip Okullarıdır. Müslüman Türk Milleti, bu okullara çocuklarını dinlerini öğrensinler ve ameli sağlam birer Müslüman olsunlar diye gönderirken, çocuklar bu okullardan genellikle Türklüğü umursamayan milliyetsizler olarak mezun olmakta ve hayata atılmaktadır. Bu okullarda Türklük eritilirken her türlü etnisite, mikro milliyetçilik zırhına büründürülmektedir. Bu Türk Milletine karşı, insanlarımızca henüz anlaşılamamış ve bugünler için netice versin diye yapılan, aleni bir saldırıdır.

 

Bunların yanında yeni türetilmiş sivil toplum kuruluşları da bu psikolojik harbin merkezlerinden birini oluşturmaktadır. Elde ettikleri kaynağı belirsiz maddi güç ile yaptıkları etkili çalışmalar insanlarımızı yanıltmaktadır. Örneğin Halk Bankası’nın eski genel müdürünün evinde çıkan paraların Makedonya’da bir üniversiteye gidecek olmasının açıklanması gibi… Televizyonları, radyoları, gazeteleri, okulları, bankaları, dershaneleri ve ticari işletmeleri olan tarikat ve cemaatleri hiç saymayalım isterseniz!

 

Bugün Anadolu’da saydığımız veya saymadığımız bu psikolojik saldırı odaklarınca yürütülen çalışmalar sonucu; “Çok dilli, çok dinli ve çok kültürlü bir toplumsal yapımız olduğu ve bu sebeple bizi idare edecek rejimin, Osmanlı tipi bir idare tarzı olduğu” ve de “Abdullah Öcalan’ın da insan olduğu, cezasını çektiği için artık salıverilmesi gerektiği, AKP’nin akan kanı durduğu ve kan akmayacaksa ülkenin bir bölümünün Pkk’ya verilebileceği…” konusunda pompalamalar yapılmaktadır. Uzun yıllardır sabırla yetiştirilen insan tipi de bu psikolojik saldırıya karşı hiçbir cevap veremediği gibi adeta bu saldırıların savunucusu bir asker gibi davranmaktadır.

Türk Milletinin önünde bu saldırıları def edecek ve psikolojik harbi kazanacak bir fırsat vardır. O da 10 Ağustos’ta Türk evladı olduğunu söylemekten kaçınmayan Ekmeleddinİ HSANOĞLU’nu cumhurbaşkanı seçmektir. Ancak karşı taraf, Ekmeleddin İhsanoğlu kazanmasın diye mücadelesinin ateşini her geçen gün artırmakta ve her türlü hileye başvurmak için hazırlık yapmaktadır. Örneğin 18 milyon fazla oy pusulası basılması da neyin nesidir?

Hepimiz  yaşadığımız bu tarihi günlerde, bir Türk olarak bunları bilmek, psikolojik bir harp içinde olduğumuzu anlamak ve gereğini de ona göre yapmak zorundayız.

Son sözüm ise kendini Türk olmanın dışında başka bir şekilde tarif eden insanlarımıza; bu memleketin bir Türk yurdu olduğunu unutmayın, Türk’e ihanet edenlerin acınacak hali sizin akıl ve kalp gözünüzü aydınlatsın. Biliniz ki;Türk hiçbir zaman yurdunu paylaşmaz ve kendisine ortak almaz… Size tavsiyem sabırları zorlamayınız!

 

Anam Türk, Babam Türk, Ben?

0

 

Geçtiğimiz hafta Makedonya’daydım. Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat diyeceksinizdir mutlaka. Ama memleket,anlatılmaz, yaşanır…

İmkânı olan herkesin Türkiye’den Balkanlar’a gitmesini ve 100 yıl önce Türkiye’mizin herhangi bir vilayetinden farkı olmayan o ata topraklarının ne durumda olduğunu görmesini isterim.

Eskiden kentlerin nüfusunu % 90’ını oluşturan Türkler, bugün azınlık durumunda. Camiler, hanlar, hamamlar, çeşmeler, özellikle de türbeler ve mezarlar tek tek bir vesile ile yok edilmiş. Hâlâ da fırsat buldukça yok ediliyor. Meselâ camiyi yıkıp yerine İsrail Büyükelçiliği yapmışlar, bir diğerini yıkıp bakanlık binası kondurmuşlar. En son Üsküp Kalesi’ndeki cami yeniden inşa edilecek diye yıkılmış. Oradaki Türklerin dediğine göre yanına (veya üstüne) bir kilise inşa ediliyormuş. Kaleyi gezince Cami kalıntılarını görebiliyorsunuz, az ötesinde de gerçekten bir inşaat var.

Diğer yandan TİKA, muhteşem işler çıkarmış. Mustafa Paşa Camii’ni tabiri yerindeyse ihya etmiş. Bursa Büyükşehir Belediyesi de Arasta Camii’ni ve meydanı çok güzel restore etmiş. Şarık Tara Türbeleri onartmış…

Ancak başta Üsküp’ün tek selâtin camisi olan Sultan Murat Camii olmak üzere kurtarılması gereken çoook eser var…

Bu konuda imkânı olan herkesin ve her kurumun gücü dâhilinde bir şeyler yapması gerekiyor…

Diğer yandan bölgede ciddi bir sosyal sorun dahavar.

* * *

Henüz pek farkına varılmasa da bölgede yaşayan Türkler, çok ciddi bir şekilde asimle oluyorlar…

Bunun elbette pek çok sebebi ve sorumlusu var. Ancak şunu söylemek gerekir ki, bu konuda devletimize, Rumeli’de akrabası olan Türklere ve yöre derneklerine çok büyük sorumluluklar düşüyor.

Ne demek istediğimi anlatmadan önce size yaşanmış iki olay paylaşmak istiyorum:

Bundan üç yıl kadar önce bir arkadaşım Almanya’ya ülkemizden bir grupla beraber gidiyor. Bir kafeye oturuyorlar. Garson kız geliyor ‘Almanca’ ne sipariş vereceklerini soruyor. O sırada grup içerisinde Türkçe bir espri olunca garson kız da gülmeye başlıyor. “Aaa siz Türkçe biliyor musunuz?” diye sorulunca gayet güzel bir Türkçeyle “Evet biliyorum” diyor. “Türk müsünüz?” diye sorduklarında, “Hayır” diye cevap veriyor. “Anneniz mi Türk?” diyorlar, kız şu cevabı veriyor: “Annem Türk, babam Türk ama ben Almanım!”

* * *

Üsküp’te Murat Paşa Camii’nin karşısındaki kahvehanede anlattıkları yaşanmış bir hikâye daha:

1911 yılında Sultan Reşat, Üsküp’e trenle geliyor. Ahali tren istasyonuna toplanmış. Bütün Üsküp orada…

Halk deli gibi alkışlıyor, padişahı görmek için birbirini eziyor adeta…

Sultan Reşat, bu gezi için orada kurulan platformda kürsüye çıkıp halka hitap etmeye başlıyor. Ancak padişah oldukça yaşlı. Tabiatı gereği de sakin bir insan. Sesi de oldukça kısık. Padişah’ın anlattıklarını Arnavutça’ya, Makedonca’ya, Boşnakça’ya, Sırpça’ya gür sesli tercümanlar bağıra bağıra tercüme ediyorlar.

Tercüme ediyorlar da, halktan tık yok. Ne bir alkış, ne bir tepki…

Padişah celalleniyor, kızıyor. Dinleyenlere bütün gücüyle bağırarak soruyor. “Dediklerimi size doğru tercüme etmiyorlar mı, anlamıyor musunuz dediklerimi?”

Halk Türkçe cevap veriyor, “Duyamıyoruz padişahım!”

* * *

Bugün Üsküp’ten gelen Türklerle konuştuğunuzda size genelde şu cevabı veriyorlar:

–          Biz Türk değiliz, Arnavutuz.

–          Peki, Arnavutça biliyor musun?

–          Yok bilmem.

–          Peki ana, baba, dede, nine Arnavut mu?

–          Yok onlar Arnavutça bilmez, Türkçe konuşur… (?)

Üsküp’te artık bazı dükkânlara girdiğinizde esnaf sizi güzel bir Türkçe ile karşılıyor. Hoş beş ediyor. Ardından Arnavutça’ya geçiyor. ‘Arnavutça anlamıyorum’ dediğinizde ise pazarlığı İngilizce ile tamamlamak zorunda kalıyorsunuz. Bu durum oldukça yaygın. Oysa okullarda Türkçe dersi var, Türk televizyonları izlenebiliyor. Makedon Devlet televizyonu ve radyosu her gün Türkçe yayın yapıyor. Camilerde hutbeler, vaazlar Türkçe; neredeyse bütün Arnavutlar bu nedenle zaten Türkçeyi çat pat konuşabiliyor.

Peki, Türkler niye ‘Biz Arnavut’uz’ diyor? Bu sosyolojik vakanın çözülmesi lazım…

Özellikle de Rumeli’den son dönemlerde (yaklaşık 50 yıldır) gelenler niye böyle bir dönüşüm içerisinde?

Bunun, devletimizce ciddi anlamda düşünülmesi lazım.

 

Cumhuriyet’in Kavşak Noktası 10 Ağustos

0

 

Türkiye 10 Ağustos 2014’te ilk defa halkoyuyla Cumhurbaşkanını seçmeye hazırlanıyor. Bu seçim, sonuçları itibariyle 91. Yılını idrak eden Türkiye Cumhuriyeti’nin kader seçimidir. Çünkü bu seçim sonucunda; ya iktidara geldiği günden beri Cumhuriyet’in kurucuları ve onların Türk milletine kazandırdıkları değerlerle savaşan, ülkeyi bölünme noktasına getiren ve artık tek şahıs diktatörlüğüne yönelen bir zihniyet başarılı olacak, ya da iyice yozlaştırılan parlamenter sistemi, bozulan kurumlar arası uyumu, kuvvetler ayrılığı prensibini, yok olan hukukun üstünlüğünü yeniden rayına oturtacak bir zihniyet başarılı olacak.

Türkiye Cumhuriyeti’nin son on iki yılına egemen olan siyasi iktidarın “kontrolsüz güç” haline gelen lideri, “Yeni Türkiye” söylemi ardında resmen Türkiye’nin geçmişinden intikam almaya hazırlanıyor. Ona göre “Eski Türkiye”, saltanata ve hilafete son vermiş, laikliği kabuk ederek dinden uzaklaşmış, tekkeleri kapatarak tarikatların gelişmesini önlemiş, dindarlara baskı yaparak dini hayatı engellemiş, üniter yapıda bir millî devlet kurarak, bizi İslam ümmetinden koparmış, çağdaş hayat tarzını benimseyerek insanımızı dinî hayat tarzından uzaklaştırmış din düşmanı bir Türkiye’dir. Onun için bu Türkiye bütün kurumlarıyla değiştirilmeli, Osmanlı yeniden hayata geçirilmelidir.

RTE’nin “Yeni Türkiye”si, aslında bir bakıma eskinin ihyasıdır. Önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile “Neo-Osmanlıcılık” politikasını hayata geçirmeye çalıştı, yüzüne gözüne bulaştırdı. İslam dünyasında ve eski Osmanlı coğrafyasında bir tane dostumuz kalmadı. Ne yurtta sulh, ne de cihanda sulh kaldı. Yurt içinde her gün halkımızın 36 etnik gruptan oluştuğunu söyleyerek alt kimlikleri kaşıyan RTE, Türk üst kimliğini yozlaştırdı, Türk milliyetçiliğini ayakları altına aldığını açıkladı. Milleti dilim dilim böldü, ülkeyi kutuplaştırdı. Kendisini destekleyenlerin dışındaki bütün vatandaşlarımızı “öteki”leştirdi. Çocuklarımızın ve gençlerimizin millî duygularını pekiştiren  “Andımız”ın okunmasına son verildi, millî bayramlar etkisizleştirildi, Atatürk köşeleri kaldırıldı. Birçok kurumdan “TC” ibaresi kaldırıldı, Atatürk’ün milliyetçilik anlayışını ifade eden “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü birçok yerden silindi. Türk bayrağı bu dönemdeki kadar tahkir edilmedi.

Bütün ideojiler ve siyasi hareketler, ideallerini hayata geçirebilmek için ciddi bir insan kaynağı oluşturmak isterler. Bunun için öncelikle eğitimi istedikleri gibi yönlendirmeye ağırlık verirler. RTE de 4+4+4 diye özetlenen kesintili eğitim sistemi ile bunu yapmak istemektedir. Kendisinin de okuduğu İmam-Hatip Ortaokulu ve Lisesini model okul olarak tüm eğitimin odağına oturtmuş, bütün okulları “İmam-Hatipleştirme” sürecini başlatmıştır. “Dindar nesil yetiştirme projesi” olarak takdim edilen 4+4+4 sistemi aslında bir “Parti militanı” ve ileride “Parti kadroları” yetiştirme projesidir. Biz dinimizin en iyi şekilde öğrenilmesi ve yaşanılmasından yanayız ve İmam-Hatip okullarına karşı değiliz.  Ama burada amaç, samimi dindar yetiştirmek değil, biat kültürü ile yetişmiş parti militanlarını kendi amaçları doğrultusunda istendiği şekilde kullanmaktır. 2023 Vizyonu, işte bu doğrultuda yetiştirilen gençlerin liselerden ilk mezun olacakları tarihtir. Ama 2023 bile RTE’yi kesmemekte, bu vizyon 2053’e, hatta 2073’e kadar uzanmaktadır.

Biraz da dış politikada meydana gelen gelişmeleri gözden geçirelim. 1 Mart Tezkeresini Meclisten geçiremeyen Büyük Ortadoğu Projesinin Eş başkanı RTE, ABD’ye çok mahcup oldu. Türk ordusunu yanı başında göremeyen ABD, ilk faturayı Irak’ta özel görevli olarak bulunan 11 askerimizin başına çuval geçirterek ilk intikamını aldı. Irak’ta 1 milyondan fazla Müslüman’ın kanının dökülmesini ve ülkenin üçe bölünmesini sağlayan ABD,  Kuzey Irak’ta oluşan Barzani’nin Kürt özerk bölgesinin imarı ve bir miktar petrolü karşılığında jandarmalık görevini Türkiye’ye verdi. Kuzey Afrika’daki Müslüman ülkelerde Batı’nın estirdiği ve on binlerce Müslüman’ın kanının aktığı “Arap Baharı”nda Nato ve ABD’nin yanında yer aldık. Suriye’de kendi tuzağımıza düştük. Esad’ı bitirelim derken radikal İslamcı terör örgütlerini destekledik. Orada da on binlerce Müslüman’ın kanı döküldü, ülke birkaç parçaya bölündü. Suriye ile savaşın eşiğine geldik. Sınırlarımızda artık Esad değil, IŞİD ve PKK uzantısı PYD yer alıyor. Ayrıca bu dönemde hiçbir altyapı çalışması yapılmadan 1 milyonun üzerinde Suriyeli sığınmacıya yurdumuzu açtık. IŞİD, Musul Başkonsolosumuzu ve 49 kişilik ekibini esir alarak iki buçuk aydır elinde tutuyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti 91 yılda böyle bir itibar kaybına uğramadı.

Duble yol, köprü ve hava alanı yapımı, sağlık hizmetleri, TOKİ ve fakir fukaraya yapılan sosyal yardımlarla övünen RTE, en büyük tahribatı millî birlik ve beraberliğimizi bozarak, “Çözüm süreci” ile üniter yapımızı bölünme noktasına getirerek yaptı. Bu yapılan tahribat, maddi planda yapılan bütün olumlu gelişmeleri fazlasıyla önemsiz hale getirmektedir. Ayrıca devletin bütün organları ve kurumları da bölündü, çalışanlar birbirine düşürüldü. Kimsenin kimseye güveni kalmadı. Kuvvetler ayrılığı prensibi tamamen göz ardı edildi, bütün erkler RTE’nin elinde toplandı. Muhalif medya organları ya kapatıldı, ya da bir şekilde el değiştirilerek yandaşlaştırıldı. Muhalif gazeteci ve televizyoncuların hepsi işinden edildi. Televizyon ve gazetelerin çoğu bir şekilde iktidar yanlısı hale getirildi. Sosyal medya her an kapatılma tehdidi altında işlevini tam olarak yerine getiremiyor. Ülkenin üzerine tek adam diktasının gölgesi düşmüş, halk bu diktanın korkusuyla özgür hareket edememektedir. Korku imparatorluğu giderek bütün ülkeye egemen olmaktadır.

Gün karar verme günüdür: Ya Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesine savaş açıp intikam almaya hazırlanan, milletin birlik ve ülkenin bütünlüğünü tehlikeye atan “kontrolsüz güç”e teslim olup, emellerini gerçekleştirmesine imkân vereceğiz, ya da olgun, dolgun ve mütevazı “Türk Milletinin Adayı” Ekmeleddin İhsanoğlu’nu seçerek Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini sigorta altına alacağız. 10 Ağustos 2014 Türkiye Cumhuriyeti’nin, dönüşü olmayan en önemli kavşak noktalarından biridir. Bilginize ve ilginize saygıyla arz ederim.

 

Anlatmıyor muyuz?

 

Yıllardan beri benim gibi daha birçok insan anlatmaya gayret gösterdi, gösteriyor ve göstermeye devam edecek.

Bunu neden söylüyorum.

Bazı sohbetlerde, insanların şunu söylediklerini duyuyorum. Yahu, Tayyip ERDOĞAN, bu kadar büyük hatalar yapıyor, ama neden, bazı insanlar bunu görmüyor?

Bazı insanların hâlâ ERDOĞAN’a inanmaya devam etmesi, bilinsin ki, anlatılmadığından değil, Algı Mühendisliğinin ülkemizde çok iyi uygulanmasındandır.

Akp’yi kuran ve iktidara getiren güç, bir takım temel dinamik unsurları bloke etti ve bir takım dinamik unsurları da tamamen ele geçirdi. İşte, tamamen ele geçirilen dinamik güçlerden en önemlisi, basındır. Basının önemli sayıda bir kısmı ele geçirilerek Algı Mühendisliği uygulandı ve olmayan iyi özellikler varmış gibi gösterilip, olan kötü özellikler örtülerek topluma, insanımıza sunuldu.

Şimdi de aynı Algı Mühendisliği basın kanalıyla devam ettirilmektedir. Bu kadar ağır basın saldırısı karşısında, bu kadar insan gerçekleri görebilmiş, ERDOĞAN’ın sürekli hata yapan birisi olduğunu görebiliyorsa, bu durumu takdir etmek gerektir. Demek ki, anlatılıyor ki, hem de bu kadar ağır basın etkisine rağmen anlatılıyor ki, anlatılmış ki, ERDOĞAN’ın gerçek yüzü toplumun önemli bir kesimine gösterilebilmiş.

Yeterli mi derseniz, bu tartışılabilir. Hâlâ gerçekleri görmeyen, göremeyen var, onlara da anlatmak gerek, ya da onlara da ulaşmak gerekir diye düşünülebilir. Doğrudur, bunu değerlendirmek gerektir.

Şimdi bakın, Çin’de Uygur Türkleri katlediliyor, hem de yıllardan beri. Uygur Türklerinin en önemli liderlerinden biri olan Rabia KADİR hanımefendi Türkiye’ye gelemiyor ve Anadolu Türklüğüne kendi dertlerini anlatması Türkiye tarafından engelleniyor. Bu gerçekler ortada iken, Mısır’daki Rabia’ya ağlayanları ve her yerde sembol haline getirilen Rabia işaretinin gülünçlüğünü anlatamadığımız insanlara ne yapalım?

Ukrayna’da yaşayan en büyük Türk liderlerinden olan Mustafa Cemil KIRIMOĞLU beyefendi, Kırımda evine gidemezken ve yurduna varması engellenirken, bu konuyu Anadolu Türklüğüne göstermeyen ve gizleyen, unutturan güçleri daha nasıl anlatalım? Bu gerçeği anlamayanlara, görmeyenlere daha nasıl gösterelim, anlatalım?

Irak’ta Türkmenler yok edilirken, katledilirken, aç susuz çocuklar ölürken, onların peşmergeler ve hele Türkiye tarafından kabul edilmemesini ve bunlar yaşanırken aynı anda, başka ağıtlar peşinde olunmasını anlamayanlara, görmeyenlere daha nasıl anlatalım gösterelim?

Suriye Türkmenleri  – ki, sayıları 3-4 milyondur – yok edilirken, tamamen yok sayılırken, ülkenin bütün dikkatlerinin Filistin’e çevrilmesinin tesadüf olmadığını anlamayanlara daha ne diyelim?

Barzani ile Suriye Pkk’sı arasını bulmak için uğraşan bir Türkiye olduğunu ve bunun yeni bir ülke kurulması ve sonunda Türkiye’nin bu yeni ülkeye toprak vereceğini ve bunun için bizim hükümetimizin adeta canla, başla uğraştığını daha nasıl anlatalım, gösterelim?

Şehit edilen askerlerimizin, Genelkurmay tarafından Pkk şehit etti açıklaması yapılırken, hatta bu işi pkk’nın kendisi üstlenirken, ERDOĞAN’ın hayır pkk yapmadı demesini anlamayanlara nasıl anlatalım?

Biz 17-25 Aralık yolsuzluk ve hırsızlık gerçeğini anlatamadığımız, hem de bütün açıklığı ile gerçekler ortada iken anlatamadığımız insanlara, bu Cumhurbaşkanlığı seçiminde, ERDOĞAN’a asla oy vermeyin ve Ekmelettin İHSANOĞLU’na oy verin dersek, anlamak istemeyen, görmek istemeyen insanlar üzerinde ne kadar başarılı oluruz?

Bu anlatıp anlatamama konusunu ben biraz ironi olsun, biraz çarpıcı olsun diye bu şekilde aktardım. Yoksa bugüne kadar yaptığımız gibi insanımızın en kıyıda, köşede kalmış olanlarına bile ulaşmak ve anlatmak, gerçekleri aktarmak her Türk aydınının olduğu gibi bizim de görevimizdir. Bu görevden kaçmak, bu görevden yılmak, bu görev için bir saniye bile tereddüt etmek asla mümkün değildir.

Çünkü Anadolu Türklüğünün önünde hiçbir milletin eline geçmeyecek bir örnek var:

MİLLÎ MÜCADELE.

Bir avuç insan olarak ortaya çıkan o zamanın Müslüman Türk Aydını, bütün zorluklara, bütün sıkıntılara göğüs gererek, hatta ölümle dalga geçerek, bütün Anadolu’yu karış, karış gezerek, herkese ulaşarak anlata, anlata başarılı olduklarına göre, bu örnekten hepimizin ders alması gerektir.

Bu yüzden, yılmak, geri çekilmek, karamsar olmak yok.

Mustafa Kemal ATATÜRK, Kâzım KARABEKİR, Fevzi ÇAKMAK ve arkadaşları yılsa, geri çekilse, karamsarlığa, kötümserliğe, yeise düşse idiler, bugün bu ülkede bu şartlarda yaşıyor olabilir mi idik?

Onlara olan borcumuzu olsun ödemek için, ülkemiz ve Türk Milleti üzerine oyun oynayan dünya egemen güçlerine ve onların yerli işbirlikçilerine karşı çok uyanık bir şekilde mücadele etmeye devam edeceğiz.

Uyanık bir şekilde, çünkü kimin ne zaman ne tarafta olabileceğini de kestirerek mücadelemizi yapacağız.

 

Bilmeyiz

Tanrı’nın öğüdü bu durum bizde
Dünde eğilmedik elbet bu gün de
Ciğeri beş para etmez önünde 
Emire amade durmak bilmeyiz

Bu bir darbı mesel,bilmeyen olmaz
“Kimsenin yaptığı yanına kalmaz”
İblisle aramız iyi sayılmaz
Şeytanca sorular sormak bilmeyiz

Bunca yıl hayatla hep savaş ettik.
Hem sevindik hem de acılar tattık
Hasedi kalplerden çıkarıp attık
Fesat meyvesinden dermek bilmeyiz.

Merak eden varsa budur tavrımız
Her dem önde değil çıkarlarımız
Kavgayı yaparsak açık yaparız
Kimseye arkadan vurmak bilmeyiz

Denizler kirliyse görülmez dibi
Helali bilmeyen,bilmez edebi
Çalarak çırparak doldurup cebi
Haram ile sefa sürmek bilmeyiz

Sen sen ol mazlumun üstüne varma
Mert olanın tavrı olmaz muamma
Haksızsak boynumuz incedir amma
Haklıysak başları vermek bilmeyiz

Pervane gibiyiz har etrafında
Divane bülbülüz yar etrafında
Viraneye döndük aşk tufanında
Kimsenin kalbini kırmak bilmeyiz

 

Ne Demişlerdi?

0

 

Not: (Bu yazı yaklaşık iki ay önce yazıldı. 17 VE 25 Aralık olaylarında yaşananlardan sonra medyada yazılan ve söylenenleri bir daha hatırlatayım istedim.

Şu an yaşadıklarımızı ve on Ağustosta sandığa giderken vicdanınızın sesini bir daha dinleyin derim).

***

Başbakan: “Paralel yapı; aile mahremiyetinin içine girmiştir, benim ve oğlumun telefonlarını dahi dinlemişler, bize kumpas kurmuşlar” (dikkat edilirse 17 Aralıktan bu güne kadar yapılan yolsuzluk ve alındığı iddia edilen paralar hakkında konuşmamış, inkâr etmemiştir. Sadece dinlenildiğinden şikâyetçi.)

Şule Yüksel Şenler: “Zenginlerimiz etraflarında fitre ve zekâtlarını verecek fakir bulamıyorlar bu yüzden Başbakanımıza veriyorlar ki çevrelerindeki fakirlere dağıtılsın diye”. (Sosyal Medya ve TV kanalları)

Mehmet Metiner:  “O, malum paraları ve para kasalarını, bulundukları yerlere polis koydu”.(TV. Konuşmaları)

Bülent Arınç: “Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz. Yolsuzluktan içeri alınıp sonra salıverilmeleri vicdanları yaralamıştır”. (Bakan çocukları ve Reza Zarrab’ı kastediyor. TV. Konuşmaları)

Hayrettin Karaman: “1-TÜRGEV (Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı) adı üstünde bir vakıf; burada çalışanlar da kimin nesi olurlarsa olsunlar “kamu görevlisi” olarak çalışmıyorlar. İster iktidarda olanların gözüne girmek için olsun, ister Allah rızası için olsun bu ve benzeri vakıflara yardım edenlerin “rüşvet verdiklerini”, vakıfta çalışanların da “rüşvet aldığını” iddia etmek saçmalamanın ötesinde bir abes örneğidir.

2- (Evet, iş olmuş bitmiş, işi alan kâr etmiş, işi veren de ona -şahsi menfaati ile hiçbir ilgisi bulunmayan- bir vakfın, derneğin, hayır kurumunun adını vererek oraya yardımda bulunmasını rica etmiş, o şahıs da ya Allah rızası için veya ileride yine iş alma niyetiyle (bunu bilmemiz mümkün değildir) istenen yardımı yapmış. Ricada bulunanın, o kişi layık olmadığı halde ona tekrar -bu yardım sebebiyle- iş verme niyeti de yok.

Ben tekrar ediyor ve diyorum ki:

Bu yardım rüşvet tarif ve hükmüne girmez.

Bunun yolsuzlukla da bir ilgisi yoktur”.)

En son sözü vahiy yoluyla Cenabı Allah bildirmiştir:

Hz. Davut, Mescid-i Aksan’ yı yapmaya niyetlenir. Allah’tan vahiy gelir.
“-Hayır, Davut sen mescid-i Aksa’yı yapamazsın der.
Davut üzülür, nedenini sorar:
“Çünkü senin sesin kana bulaşmıştır, sesinin nağmeleri birçok mazlumun kanına girmiştir” der.
Mesnevi-Mescid-i Aksa… Hz. Mevlâna

Yukarıda söylenen sözleri okuduktan sonra,  birde Allah tarafından Davut’a gönderilen vahiy’i okuduğumuzda ne anlıyoruz?

Velev ki her şey (B.Bakanın deyimiyle) bir kumpastı, hepsi polis tarafından tertip edilmişti, ses kayıtları birer montaj’dı.

Ya vicdanlar, ya kamu vicdanı?