22.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 864

Durum, ahval Bu. Olacaklar Belli.

0

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi eski bir tanıdıkla sohbet ediyoruz.

Bir zamanlar ülkücülük iddiası dahi vardı bu arkadaşın!

Dedim: Ayakkabı kutularındaki milyon dolarlar?

Dedi: Hangisi çalmıyor ki?

Dedim Rıza Zarrab, 29 yaşında; senin çalışma yılların kadar yaşı yok, ama bir bakanı satın alıyor. Bunca yıl çalıştın senin neyin var?

Dedi: Bir ev, bir araba. Allah bereket versin.

Dedim: Bak abdestlisin, camiye gideceksin şimdi, atadığı içişleri bakanı, peygambere hakaret ediyor, yanında çanta gibi taşıdığı milletvekili bakara-makara diyerek ayetlerle dalga geçiyor?

Dedi: Olsun.

Dedim: -Yahu ihale verdiği adam, ihaleyi kazandığında “Şimdi bu milletin ….. koydum” diyor, bu senin zoruna gitmiyor mu?

Sağ elini havada salladı: Dedi; koysun…

***                      ***                      ***

Şimdi, Türkiye’nin kaderini elinde bulunduran zevat’ı seçen kitlenin görüşü bu olursa ülkeyi bekleyen tehlikelerin herhalde farkındasınız.

TC. Kaldırıldı ses yok,

Andımız kaldırıldı, Türk Milletinin yarısı duymazlıktan geldi.

Suriye’den milyonun üzerinde Arap girdi ülkede yine ses yok.

Çin, Uygur Türklerine zulüm uyguluyor, Işid, Irak Türkmenlerinin kellesini alıyor, kaçıp kurtulup ta Türkiye’ye sığınmak isteyenlerden devlet pasaport soruyor. (Suriyeli Arapların sanki pasaportları varmış gibi)

Mısırlı Rabia ya onca gözyaşı döktükte;  Uygur Türkü Rabia’yı sınırdan içeri almıyoruz.

Bütün bunlar gösteriyor ki Türk milletini yönetenlerin, Türklükle sorunları var.

İstiyorlar ki; Türkler Türkiye de azınlığa düşsünler.

Bu işin başkaca bir izah tarzı yok zaten.

Adı, ta Turgut Özal döneminde zaten telaffuz edilmişti.

Pek yakında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ismi, “Anadolu Devleti “ olarak değiştirilirse hiç şaşırmayın.

Referandum yapsalar Cumhurbaşkanlığı seçiminden fazla oy alırlar.

İlk sarı öküzü vermeyecektik diyeceğim ama vere, vere ne yazık ki neslini kuruttuk.

 

Bir Seyahat ve Üç Kitap

 

Tatillerimizi genellikle gezip görmek, yıl içi yorgunluğumuzu gidermek,kendimizi ruh ve beden olarak geliştirmek ve daha sağlıklı kılmak için yapmaktayız.Bu sene tercihimizi görmediğim ve uzun süredir görmek istediğim Muğla-Göç ek yönünde kullandık.Bu şirin beldemiz özellikle rahmetli Turgut Özal’ın döneminde bilinmeye başlanan, şu anda özellikle yat turizmine ev sahipliği yapan bir belde haline gelmiş durumdadır.Yerli-yabancı yüzlerce yat Göç ek kıyılarında barınmakta ve Göçek koyları bu yatlara ve yat sahiplerine ev sahipliği yapmaktadır.Ayrıca doğal dokuyu çok bozmayan bir anlayışlayapılmış yazlıklar-pansiyonlar-oteller bu şirin beldemizi güzel bir turistik belde haline getirmiştir.Temenni ederiz ki bundan sonrada doğal dokuyu koruyan ve çevreci davranış ile bölgenin doğal güzellikleri ve imkanları korunur. Göçek ve koyları ile beraber Dalaman-Dalyan-kaya mezarları-karetta kaplumbağaları ve temiz denizi ve zengin doğa güzellikleri gelen misafirlerine bol alternatifli günler geçirme imkânı vermeye devam eder.

Bu tatilimde okuduğum üç kitabı tanıtmak isterim. Bunlardan biri ‘Çığlığın Gücü’.Aynı zamanda bir Tıp doktoru olan,eğitimin ve bilginin önemini çok iyi anlamış,bunu ülkemizin insanları ile paylaşma sorumluluğu ve azmi yüksek bir insan Dr. Ala Elcircevi’nin,Elma yayınlarınca basılmış bir kişisel gelişim eseri.Yazar kendi hayatından,ailesinden,çevresinden aldığı hatıraları ve bilgileri okuyucuyla paylaşıyor.Sade ve güzel bir Türkçe kullanılmış.Konular karmaşık olmayan bir tarzda sunulmuş.Bu tarzı ile dekolay okunan faydalı bir eser olarak değerlendirdim vezevkle okudum.

Kitap okuyucuya başarı için azmin önemini, hedef belirlemenin ve bunu yazılı hale getirmenin lüzumluluğunu, takım çalışmasının başarıyı artıran bir husus olduğunu(göçmen kuşlar),zamanı doğru ve yerinde kullanmayı(baba -oğul hikâyesi),canlıların İrade ve azmi ile zorlukları aşabilmesinin mümkünlüğünü(somon balıklarının hikayesi), Empatiyi(ek pansumanisteyen hastası hatırası) ,sevgi ve müspet tavrın başarıyı etkileyen bir duygu olduğunu güzel örneklerle okuyucusuna aktarmış. Faydalandığım ve okumaya değer bir kitap.

Diğer bir kitap ‘İlaçsız Yaşam’.Yazarı uzmanlığını fitoterapi(bitkilerle tedavi),akupunktur  gibi alanlarda yapmış bir Tıp doktoru. Hayy kitap yayınlarından olan bu eserde de okuyucuları için çok faydalı bilgiler vardır.Vücudumuz,bağışıklık sistemimiz,beslenme sade bir dille tanıtılmış ve bunları  etkileyen faktörler belirtilmiş.Bu bilgiler ışığında fizik aktivitenin,günlük yaşantımızın,beslenme tarzımızın daha doğru ve sağlığımızı bozmayacak şekilde olması için gerekli bilgiler verilmeye çalışılmış.Bu hususlarda hangi gıdanın,hangi bitkinin ne tür etkiler yaptığı bilgileri ile de kitap bir sağlık rehberi haline getirilmiş.Özellikle gıda ve bitkilerin sağlığa etkileri üzerine meraklı olanlar için güvenilir ve istifade edilebilecek faydalı bir eser olduğunu düşünüyorum.

Okuduğum üçüncü kitap ise 70’li-80’li yıllarda ülkemizde yaşanan sosyal karmaşaları kendi hayatı üzerinden değerlendiren bir eser idi.‘Gönül Sokağı Baskınları’ isimli Hisar kitap evi tarafından dağıtılan bu eser Aydın Aydın Bey İsimli bir Öğretmenimizin hatıralarıdır. Bu eserde yazar kendi yaşadıklarından dindar kimliğinin,yanlış anlaşılmaların,kavram karmaşalarının bir insana nelere mal olduğunu, neleri kazandırıp neleri kaybettirdiğini hatıralar zinciri olarak okuyucuyla paylaşmıştır.Böylece ülkemiz insanının enerjisinin nasıl boşa harcatıldığını da bu yazılardan görüyor ve özgürdüşüncenin,sevgi ve hoşgörünün toplum için önemini anlıyorsunuz.Boş vermemenin bazen ne tür zahmetlere sebep olduğunu anlıyorsunuz.Bu eser  80-90’lı yıllardaki sosyal olayları daha iyi anlamak isteyen insanlar için tavsiye edilebilir bir eserdir.Kitapta çok dikkate değer bulduğum bir husus,günümüz düşünürlerinden Sn.İsmet Özel’in genç insanlarla yaptığı ‘Ne Olacaksınız?’ değerlendirmesidir. Ayrıca Hacı Bayram Veli’den alınan bir tespit de günümüz insanı için önemli bir uyarı olup bunu sizlerle paylaşmak isterim. Şöyle ki Osmanlı Devletinin insan ve yönetim felsefesinin oluşmasında önemli etkileri olan bu büyük zat şu uyarıda bulunmaktadır.‘Ey oğul… Beyaz giyinin ve cemaatte en ön safta olun. Beyaz elbise, üzerindeki lekeyi gösterir. Siz de böylece lekelendiğinizi görür ve lekelerinizi temizlersiniz. Böyle olunca da temiz olursunuz. Cemaatte eğer en ön safta olmazsanız, ön safı cahiller ve ehliyetsiz insanlar doldurur. Ön safların cahiller ve ehliyetsiz insanlar tarafından işgal edilmiş olması o toplumun felaketi olur.’

Okuduğum bu kitaplar ve gezip gördüğüm yerler ile, torunlarım dâhil ailemle geçirdiğim yılın bu tatili çok istifade ettiğim güzel ve faydalı günler geçirmeme vesile olmuştur. Herkesin imkânları dâhilin de gezip-görme ve okuma fırsatı yaratması temennim ile sağlıklı günler dilerim.

 

Bir varmış, İki Varmış

 

Yanımızda olması mümkün olmayan kişilere ihtiyaç duyarız

Hep.

Ondan mı böyle dibe vuruşlarımız?

*

Bana kimse çocukken masal anlatmadı

Sahi ya benim hayatımın en güzel masalı sensin

*

Ya masada duran sigaram ol, ya da sigarayı yakan çakmağım

Her türlü buluş benimle

*

Ben doğmamış çocuklarımızı bile özledim

Senin sesin atlıkarınca

*

Bir gün gelecek

Adının geçtiği yerde içim titremeyecek

*

Umut tek taraflı şey kimsenin duyamadığı, kimsenin göremediği

Ve sevginin en güzel ispatıdır güven

*

Hadi hepsini geç, hepsini boş ver de

Ailelerimizin ismi davetiyemizde ne güzel dururdu

 

Türk Kastı

0

Kast deyince hemen Hindistan aklınıza gelmesin. Zira orda ineklerin bile dokunulmazlığı var. Türk tarihinin eski sayfalarında sınıfsız bir toplum düzeni olduğu gerçeği de sizi şaşırtmasın. Zira orda da boylar hiyerarşisinden başka bir şey yok; köle-möle, ruhban-muhban, soylu-soysuz gibi.

Ülke topraklarının sultan/padişah mülkü sayılması, kulunuz – bende’niz şeklinde kendilerine hitap edilmesi, asarsın – kesersin diye ruhsat verilmesi ve hanedan mensuplarının first man, first lady, first baby, first boy, first girl, first bridegroom sayılması Türkler Müslümanlığa girdikten sonra İslam kaynaklı olmasa da Arap ve 1071 sonrası Anadolu’ya yerleştiğimizde de Hıristiyanlık olmasa da Bizans etkisidir.

Osmanlı içtimaî hayatı normal devrinde yöneten (saray) ve yönetilen (reâya) olarak 2 kısımdır. Kamu düzeni ise seyfiyye (vüzera, ümera) ve ilmiyye (kudât, ulema), kalemiyye (bürokrat), olarak 3 sınıftır. Dinsel hukuk, Müslim (ehl-i sünnet) ve gayrimüslim (zımmî) olarak 2’ye ayrıldığı için Alevî/Kızılbaşlar hukuka bile tâbi değildir.

Osmanlının son dönemi paralel müsabakalarıdır. Saraydaki şehzade ve sultaniçeler etrafında örgütlenen partilerden merkezde ve taşrada derin teşkilatlı dinî güç odaklarına, şehirlerin sözü geçenleri âyan ve eşraftan ekip olarak Devlete diş geçiren İttihatçılara, sosyo-ekonomik düzene hâkim Levanten-Avdetî-Rum-Ermenilerden tahsilât ve adam devşirme için gelen ecnebilere – misyonerlere değin çok paralelli bir hayattı bizimkisi. En altta kalanın ve canı çıkanın kim olduğunu tahmin edersiniz.

Cumhuriyet denilen zihinsel ve toplumsal devrimle “sınıfsız ve kaynaşmış bir kütle” oluşturulmaya çalışıldı. Neden sonra eski hastalıklarımız nüksetti ve sosyete, ticarî burjuvazi, genelkurmay, yüksek yargı ve bürokrasi, bazen iktidar-muhalefet ve bazen sol-sağ olarak temayüz eden sınıfsallığı oluştu. Ve son dönem itibariyle Osmanlı’nın son demindeki paralellerimize de kavuştuk.

Küresel oynama iddiasındaki bir dinsel sıklet merkezi kendileri öyle düşünmese bile başkaları tarafından öyle görülebilir. Üst üste kazanma ve yüzdesini arttırma rekorları kıran bir parti hükmettikleriyle hem yanındakilerce hem de karşısındakilerce öyle algılanabilir. İktidar/Muktedir olma işleri vücut geliştirme (body building) sporu gibidir; hem gereğinden fazla kaslı gözükürsünüz hem de kuvvet olarak göründüğünüz kadar güçlü değilsinizdir. Ama seçilmişliği içsel dünyanızda Peygamberlik makamı Allah’ça atanmışlık gerektirdiği için kendinizi onun bile üstünde görebilirsiniz. Yüce parti ve yüce mensupları.

Dış ülkelerden ve istihbarat servislerinden kaç paralel, kaç eşkenar üçgen ve kaç beşgenimiz var bilemiyoruz. Bildiğimiz, en altta kalanın ve canı çıkanın yine aynı olduğudur. Fakat bir farkla; artık keyif almaktadır.

Dönem itibariyle gidişatımız hayrolsun! Geometri sağ olsun!

 

10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçim Analizi

0

 

YSK’nun 10 Ağustos 2014‘de yapılan 12. Cumhurbaşkanlığı Seçimi Yurt içi- Yurt dışı ve gümrük sandıkları dâhil geçici sonuçlarına göre “Kayıtlı Seçmen Sayısı: 55.692.841, Oy Kullanan Seçmen Sayısı:  41.283.773, Geçerli Oy Sayısı 40.545.902, Geçersiz Oy Sayısı 737.871 ve Seçime Katılım Oranı %74.13” dür. Yani oy kullanmayan %25.76 ve oyu geçersiz sayılan %1.32 ile temsil edilmeyen oy oranı %27.08 olmuş ve her 4 seçmenden 1‘i temsil edilmemiştir. (30 Mart 2014 Mahalli İdareler Belediye Meclis Üyeliği sonucu: Kayıtlı seçmen sayısı: 48.843.157, oy kullanan seçmen sayısı:  43.543.717, geçerli oy sayısı 41.527.387 ve seçime katılım oranı % 89.15‘dir.)

Seçimi “AKP’nin adayı olan, Başbakan olduğu için devlet ve özel sektörün tüm imkânlarını kullanıp medya ve sermaye desteğini arkasına alarak profesyonel bir seçim kampanyası yürüten ve toplumun tüm kesimleri ile her bölgeden (Ağırlıklı Karadeniz, İç Anadolu ve Doğu Anadolu’dan) oy alan” Recep Tayyip ERDOĞAN, 21.000.260 (%51.79) oy ile 1. turda kazanmış ve partisinin mahalli idareler belediye meclis üyeliğinde aldığı (17.802.976 / %42.87) oyu 3.197.284 (%8.92) artırmıştır. Dolayısıyla 2. turda BDP / HDP’nin oylarına ihtiyacı kalmamıştır. Ancak kayıtlı seçmenin % 37.71‘inin oyunu aldığından ve dışarıda oy kullanmayan, oyu geçersiz sayılan ve diğer adaylara verilenler ile beraber %62.29 gibi ciddi bir çoğunluk kaldığından; AKP’ni kontrol edebilecek ve ülkeyi başkanlık sistemi ile federal yapıya götürebilecek yüksek bir oran elde edememiştir. Bu yüzden bundan sonra AKP’ni değil Türkiye’yi temsil ettiğini unutmamalı, yeminine ve anayasaya sadakatle bağlı kalmalı, T.C. Devleti’nin milli ve üniter yapısı ile Türk Milleti’nin birlik ve dirliğini korumalı, bireysel hak ve özgürlükler ile demokratik sistemi geliştirmeli, dış politikaya ağırlık vermeli, iç politikaya karışmamalı, siyaset dışı kalmalı, ergler ve kurumlar arası işbirliği ile koordinasyonu sağlamalı, yasama- yürütme ve yargı erglerini uyumlu çalıştırmalı, tarafsız ve adil olmalı, halkı hiçbir ayrıma gitmeden sevgiyle kucaklamalı, etnik- dini ve mezhepsel tartışmaları sonlandırarak toplumu kaynaştırmalı ve mevcut gerilim ve kutuplaşmayı azaltarak; ülkeyi bir an önce normalleştirmelidir. İNŞAALLAH bu dileklerimiz gerçekleşir ve ilk defa halk tarafından seçilen 12. Cumhurbaşkanı Vatana ve Millete hayırlı olur.

MHP ve CHP’nin çatı adayı olan, DP- DSP- BBP- BTP dahil 14 partinin desteğini alarak toplumun tüm kesimlerinden (Ağırlıklı Akdeniz ve Ege Bölgeleri ile Tırakya’dan) oy alan, ancak medya ve sermaye desteğinden yoksun olması ile zaman azlığı ve muhalefetin iyi organize olamaması yüzünden profesyonel bir seçim kampanyası yürütemeyen, hatipliği ve siyasi tecrübesi olmadığından miting yerine salon toplantılarını tercih eden, sandıklara sahip çıkamayan, fakat kibar ve beyefendi üslubu ile toplumun beğenisini kazanarak Türk Siyasetine örnek olan Ekmeleddin Mehmet İHSANOĞLU; 15.587.132 oy (%38.44) ile 2. olmuş ve kendisinden beklenen başarıyı elde edememiştir. Hatta MHP ile CHP’nin mahalli idareler belediye meclis üyeliğinde aldığı (CHP: 10.938.262 / %26.34, MHP: 7.399.119 / %17.82, Top: 18.337.381 / %44.16) oyun 2.750.249 (%5.72) gerisinde kalmıştır. Bunda MHP ve CHP tabanının bir kısmının Genel Merkezlerin belirlediği adayı benimsememesi ve seçmenin %25.87‘nin (bir parti kadar) sandığa gitmemesi de etkili olmuştur. MHP tabanından Tayyip ERDOĞAN’A, CHP tabanından Selehaddin DEMİRTAŞ’a oy gittiği iddiaları ise zayıftır, çünkü oy kaybını sandığa gitmeyenlerin miktarı ziyadesiyle karşılamaktadır. Yani seçim sonucunu partisini boykot eden ve tatili kesip sandığa gitmeyen seçmen belirlemiştir.

Etnik temelli politikalarla kutuplaşmaya neden olan ve terör örgütüyle ilişkisi nedeniyle kamuoyunda tartışılan BDP / HDP Adayı Selâhaddin DEMİRTAŞ ise yürüttüğü profesyonel seçim kampanyası sonucu aldığı 3.958.510 (%9.76) oy ile mahalli idareler belediye meclis üyeliğinde aldığı (BDP: 1.729.297 / %4.16, HDP: 881.830 / %2.12, Top: 2.611.127 / %6.28) oyu 1.347.383 (%3.48) artırmış, ancak geçmişteki federasyon ve ana dilde eğitim gibi ayrıştırıcı söylemleri nedeniyle toplumda güven uyandıramamış, %10 barajını geçememiş, halkın tüm kesimlerinin desteğini alamamış ve bir bölgeye hapsolan yapısında büyük değişiklik olmamıştır. Bölge halkının demokratik iradesini serbestçe ortaya koyması sağlanırsa, bu sonuçların bir hayli gerileyeceği de muhtemeldir.

Elbette MHP ile CHP 1. turda tabanları tarafından sevilip sayılan kendi adaylarını çıkartarak mahalli idarelerdeki %44.16‘yı alsalardı; seçim 2. tura kalırdı ve Recep Tayyip ERDOĞAN’nın BDP / HDP oylarına ihtiyacı olurdu. Ancak 2. turda MHP tabanın tamamı CHP adayına (veya tam tersi) oy vermeyebilirdi, yani seçim sonucu muhtemelen değişmezdi, ama PKK sözde çözüm sürecinde büyük avantaj elde ederdi.

Sonuç itibariyle “eğitim seviyesi artan, internet ile sosyal medyayı yoğun olarak kullanan, basından ülke ve dünyadaki gelişmeleri dikkatle izleyen, bir partiye eskisi kadar gönülden bağlı olmayan ve körü körüne oy kullanmayan” Türk Milleti’nin, bilgi çağında siyasetten beklentisi “kavga, eleştirme, sataşma, hakaret, tehdit, şantaj, korkutma, ayrıştırma, gerilim, kutuplaşma, çatışma, çözümsüzlük ve tıkanıklık değil” sevgi dili, barış ve kardeşlik mesajı, birlik ve dirlik vurgusu, demokratik hoşgörü, uzlaşma kültürü ve sorunun değil çözümün parçası olmaya yönelik yapıcı ve hizmet ağırlıklı bir siyasettir. İlk defa yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçiminde partilerin hedef ve ilkeleri kadar, adayların kimlik ve projelerinin de bir hayli önemli olduğu görülmüştür.

Dolayısıyla AKP ve Tayyip ERDOĞAN’A karşı üst üste 8 seçim kaybeden (3 Genel, 3 yerel, 1 Cumhurbaşkanlığı seçimi ile referandum) muhalefet partileri ve liderleri; mevcut gerilimi azaltmak için yeni seçilen Cumhurbaşkanı’nı kutlamalı, halkı suçlamak yerine seçim çalışmalarında yorulan teşkilat ve sandık sorumluları ile çatı adayına oy veren seçmen ve tabanlarına teşekkür etmeli, ülke ve dünyadaki gelişmeleri dikkatle izlemeli, 21. asrı doğru yorumlamalı, seçim sonuçları geçmişten ders alıp geleceği öngörerek iyi analiz etmeli, teşkilatları ve tabanı ile geri besleme yaparak ve halkın ne demek istediğini anlayıp eksikliklerini gidererek hızla genel seçimlere hazırlanmalı, bundan sonra popülist ve nutukçu yaklaşımları bırakarak Türk Milleti’nin temel problemlerine çözüm üreten akılcı bir anlayışı benimsemeli, Türkiye’yi yetersiz bir temsili demokrasiden “seçim sistemi ile partiler kanununu değiştirip siyasi ahlak tasarısını çıkartarak, parti içi demokrasiyi geliştirip aday belirlemede ön seçimi zorunlu kılarak ve temel hak ve hürriyetler ile bireysel özgürlükleri genişleterek” gelişmiş ülkeler gibi katılımcı demokrasiye geçirmeyi vaat etmeli, halkı “kanun teklifi, temsilcilerin azli, referandum vb. araçlarla” egemenliğin kullanılmasına katmayı düşünmeli, düşünce-inanç-teşebbüs-örgütlenme-şiddet içermeyen toplantı ve gösteri yürüyüşü ile basın-yayın hürriyetleri ve sendikal haklara saygılıyız demeli, siyasi- ekonomik- sosyal istikrarı sağlamayı ve toplumun tümünü sosyal güvenlik şemsiyesi altına almayı hedeflemeli, refah ve huzur ile adalet ve güvenliği artıracak ve terör ve işsizlik ile yoksulluk ve yolsuzluğu giderecek politikalar üretmeli, üretim ve istihdam ile ihracatı artırıp milli geliri büyütecek ve ülkenin yer altı ve üstü kaynaklarını hakça paylaştırarak bölgeler arası gelişmişlik farkını kapatıp iç göçü önleyecek fikirler ortaya koymalı, etnik-dini-mezhepsel farklılıkları kaşımadan ve iktidar partisi ile polemiğe girmeden “daha yumuşak, sağduyulu, tüm sosyal kesimlerle barışık, halkın tümünü sevgiyle kucaklayan, toplumu kaynaştıran, proje ağırlıklı ve hizmet odaklı” bir seçim kampanyası yürütmeli ve toplumda umut uyandırmalıdır.

Elbette “yeni bir bin yılın başladığı, küresel güçlerin haritaları değiştirmek istediği, dünyanın kaosa sürüklendiği, insanlığın kan ve gözyaşına boğulduğu, BOP ile bölgemizdeki tüm etnik-dini ve mezhepsel farklılıkların kaşındığı, Arap Baharı ile etrafımızın yangın yerine döndüğü, İslam Alemi’nin Sünni- Şii diye ayrıştığı ve Türkiye’nin iç ve dış meselelerinin her geçen gün arttığı bu süreçte” gerek AKP gerekse Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN’IN, kuvvetli bir muhalefetin bulunduğu Türkiye’yi “seçim sürecinde zikredilen ciddi eleştiri ve tepkilere rağmen” keyfi tek adam politikaları ile diktatörlüğe götürebilecek başkanlık sistemi ve bölünmeye götürebilecek federal yapıya taşımak için Anayasayı “mecliste siyasi uzlaşı ve toplumsal mutabakat aramadan” değiştirmeye çalışması; ülkeyi gerer ve ALLAH korusun TC. Devleti’ni de Arap Ülkeleri gibi iç harbe ve Yugoslavya gibi bölünmeye sürükler.

Bu yüzden herkes sağduyulu olmalı, halkın oylarıyla iktidara gelenler ülkeyi maceraya sürükleyecek uygulamalardan kaçınmalı, tüm kişi ve kuruluşlar ile siyasi partiler yapılacak tahriklere dikkat etmeli, hiç kimse münferit olaylardan etkilenip oyuna gelmemeli,  bu hassas ortamda her türlü gerilim-tartışma-çatışma ve cepheleşmeden uzak durulmalı ve “Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Sağcı-Solcu, İlerici-Gerici vb.” kutuplaşmalara prim verilmemelidir.

 

1248 No’lu Sandık!

0

 

Cumhurbaşkanlığı seçimi de geldi geçti.

Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildi.

Halkın takdiri bu.

Sonucu beğenen de beğenmeyen de sonuca saygı göstermek zorunda.

Ancak, “durum değerlendirmesi” yapmak da herkesin doğal hakkıdır.

Öncelikle şu somut gerçeğin altını çizelim; 55 milyon 701 bin seçmenin olduğu ülkemizde, geçerli oy sayısı 38 milyon 240 bin 293 olarak belirlenmiş. Yani; seçime katılım yüzde 73.

Bu seçmenin yüzde 27’si neden sandığa gitmedi?

Protesto mu?

Tatil keyfini bırakamamak mı?

“Çatı adayı” beğenmemek mi?

NEDEN?

Kendi payıma, sandığa giderek “vatandaşlık görevi” yapmanın huzuru içindeyim. Tatildeyim ve aynı sitede komşu olduğum 44 seçmen, Muğla’nın Milas-Kıyı kışlacık Köyü’nde Kıyı kışlacık ilköğretim Okulu’nda 1248 no’lu sandıkta oylarımızı kullandık.

Demokrasi zor zenaattir!

Demokrasi “ailede” başlar.

Çocukluğundan itibaren baba baskısı altında, dayakla ve azarlanarak büyütülen insanların “demokrat insan” olmasını bekleyemezsiniz!

“Otoriteye boyun eğme” ya da “biat etme” kültürü, çocuk yaşta aşılanıyor insana.

Düşmanlık ve “ötekileştirme” duyguları da çocuklukta kök salıyor!

Eğitim sistemi ile bu duygular geliştiriliyor!

Sorgulama ve tartışma kültürü güdükleştiriliyor.

Kamplara bölünüyor insanlar. Sonra, bu insan kitlesinden “demokrasi” bekleniyor!

Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Ama, gerçek anlamıyla “Cumhur’un Başkanı” olabilecek mi?

Kendisine oy vermeyen milyonların da haklarını koruyabilecek mi?

Yoksa “Ben Sünni’yim, sen Alevisin, Ben şuyum sen busun ayrımcılığını inatla sürdürecek mi?

12 Ağustos 2014 Salı günü çıkan Yeni Akit gazetesinde, “Ümmetin Lideri” manşeti atılmış! “Ümmet Lideri” HALİFE değil mi? Biz Cumhurbaşkanı mı seçtik, Halife mi? Halife’nin olduğu bir düzen “Demokratik bir düzen” midir?

Yoksa birileri gözümüzün içine baka baka yalanlarla mı kandırıyorlar bizi?

Erdoğan; “Demokrasi, amaca ulaşıncaya kadar kullanacağımız bir trendir” demişti!

Yoksa, son duraktan bir önceki durakta mıyız?

 

Türkiye Yeni Atatürk’ler Çıkarır’mı!

 

Türkiye tarihinde ilk defa halkoyu ile cumhurbaşkanı seçti. Seçim meşrudur. Kazanan da meşru yoldan gelip cumhurbaşkanı olmuştur. Seçilen şahsın Türk Milleti ile bir sorunu olduğundan, ben cumhurbaşkanı seçilen bu zatı tebrik etmiyorum. Çünkü ben bir Türk’üm!

 

Ancak cumhurbaşkanlığı makamına seçilen kişi, Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti devletine yasaların üzerine yüklediği görevler çerçevesinde hizmet ederse, ben de ona saygı gösteririm.

 

Şunu öncelikle belirtmek lazım ki; Recep Tayyip Erdoğan, kazandığı seçimlere bakılarak yada hangi nedenle olursa olsun başarılıdır. Bunda benim de içinde bulunduğum muhalif anlayışın, hangi haklı  sebeplere dayanırsa dayansın, başarısızlığının önemli bir rolü vardır.

 

Türkiye onca sorun yaşarken ve tablosu en azından Türkler için negatifken yine R.Tayyip Erdoğan’ın halk tarafından bu kadar desteklenmesinin iyi anlaşılması gerekiyor. Bunla kendini görevli hissedenler bu analizi yapsınlar. Benim bahsetmek istediğim ise başka bir şey…

Seçim sonuçları göstermiştir ki; günümüzde hala %40 seçmen kendisini fikren Türk Milleti’ne, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerine ve Mustafa Kemal Atatürk’e bağlılığını sürdürmektedir. Hem de onca farklı türde insan yetiştirme çabalarına rağmen!

 

RTE ve AKP, göreve geldiklerinden bu yana, topluma açıkladıkları görüşlerinde ve yaptıkları icraatlarında daima cumhuriyetin temel ilkelerine ve Atatürk Türkiyesi’ne aykırı bir şekilde davrandılar. Bu durum aksine düşünen insanlarında muhalif düşünmesine ve davranmasına yol açtı. Ancak bu muhalif kitle, hiç bir seçimde RTE ve AKP karşısında başarılı olamadı.

 

Şimdi bu cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra, RTE ve AKP’ye muhalif olan kitlenin psikolojisi yine darmadumandır. Her güreşte yenilen pehlivanın, yeteneklerine ve gücüne bakmadan yeniden güreşmeye doymaması gibi bir ruh halindeler. Ve böyle olursa da hep yenileceklerini düşünüyorlar.

 

Aslında onlar, bu sonuçları önceden görmüştüler ve sonralarının  ne olacağı karamsarlığındaydılar. Seçim sürecinde bir araya geldiğim insanlar ve özellikle kadınlardan “Bir Atatürk daha çıkar’mı?” sorusuna muhatap oldum. Ve ekliyorlardı “Bir Atatürk daha gelmez!”

 

Benim de zümrelerine dâhil olduğum bu insanlar, seçim yenilgilerinden ve gidişattan son derece rahatsızlar. Bu rahatsızlık bir ümitsizlik hali de yaratıyor.

Bizim gibi insanlar da, Türk Milleti’nin önüne bu ümitsizliğin yerine doğru temellere dayalı ümitler ortaya koymalıdır ki; Türk Milleti ve Türk Devletinin yaşam damarları canlı olsun.

 

Onların “Bir Atatürk daha çıkarmı?” sorusuna bende “Şartlar oluştuğunda bir değil binlerce Atatürk çıkar, siz Türk anaları Atatürkler doğurmuyormu zannediyorsunuz?” diye cevapladım. “Şartlar oluşmadımı?” diye sorularına devam ettiler. Ben de onlara, Atatürk’ün Samsun’a doğru yola çıktığında başta başkent İstanbul olmak üzere  bütün yurdun, yabancı asker  ve gemilerle işgal altında olduğunu anlattım ve şartların daima yeni ve büyük liderler ortaya çıkartacağını söyledim. Gözleri parladı!

 

Herkes şapkasını önüne koyup bir düşünmelidir. Türk Milletini, çaresiz ve ümitsiz bırakmak kimsenin hakkı değildir. Bu nedenle Türk halkının ve özellikle gençlerin ve kadınların rüyalarını anlamak ve onların ruhuna dokunmak gerekiyor. Eğer “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” diyerek yaşayan, Türk bayrağına bağlı ve önder olarak önüne Mustafa Kemal Atatürk’ü koyan insanlar, yenilgiyi alışkanlık gören bir ruh haline bürünürlerse, işte o zaman yandığımızın resmidir. Onun için bütün Türkleri, mücadeleye davet ediyor ve herkese “nerede kalmıştık” diye soruyorum…

 

Cumhurbaşkanlığı Seçimi Bir Başlangıçtır

0

 

Bir turist, ziyaret ettiği kasabada yaşlı bir adama sorar: “Bu kasaba neyi ile ünlüdür?”

Yaşlı adam cevap verir: “Bu kasaba, dünyada gidebileceğiniz her yerin başlangıç noktasıdır. Buradan başlayarak istediğiniz her yere gidebilirsiniz.”

10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir başlangıçtır.

Ey Türk Milleti nereye gitmek istiyorsan, buradan başlayarak oraya doğru gidebileceğin bir başlangıç.

Mustafa Mutlu’nun ifadesiyle, “Önemli olan, seçilen kişi karşısında sizin alacağınız tavır… Unutmayın; tebaaya diktatör değil, cumhura başkan seçiyoruz…

Yani mühürü teslim edip kenara çekilmeyeceksiniz. Eğer çekilirseniz; o zaman seçtiğiniz kişi, kim olursa olsun diktatörleşir.”

Sadece siz kenara çekilirseniz ülke bölünür, siz göz yumarsanız millet soyulur, siz susarsanız rejim değişir.

*****

ACELE KARAR VERMEYİN….

Herkes birbirine “bu seçimin sonuçları iyi mi oldu, kötü mü?” sorularını soruyor, tartışıyor.

Çin düşünürü Lao Tzu‘nun hikâyesini hatırlamanın tam zamanıdır:

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış… Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

“Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler…

İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece at kayıp” deyin, “Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.

Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş… Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.

Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler. “Babalık” demişler, “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var..”

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz.

Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”

Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu herif sahiden gerzek” diye geçirmişler…

Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.

İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin.

Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru?

Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler… “Gene haklı olduğun ispatlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer…”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez.

Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde…

Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”

***

Lao Tzu, hikâyesini şu nasihatle tamamlamış:

“Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.

Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.

Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.

Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır.

Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

*****

HİÇ OLMAZSA SAFIMIZ BELLİ OLSUN

Seçimler öncesi muhalif kanatta önceki kaybedilmiş seçimler ve iktidarın müthiş propaganda makinesinin etkisiyle bir “öğrenilmiş çaresizlik” psikolojisinin hâkim olduğunu gördüm.

Nasıl olsa bu halk yine O’na oy verir” veya “seçim hileleriyle yine kazanır” cümlelerini bolca duydum. Hem de daha 4 ay önce yapılan seçimde iktidar 2,5 milyon yani yüzde 7 oy kaybetmiş olmasına rağmen.

“Öğrenilmiş çaresizlik” yani çaresizliğine olan inancı ve özgüven kaybı kişinin değiştirebileceği olaylar karşısında bile pasif kalmasına sebep oluyor. Bu sebeple seçime iştirak etmeyebiliyor.

Oysaki “O halkı ikna etmeyi başarabiliyorsa biz de başarabiliriz” inancı olmazsa kazanmak mümkün olamaz.

Kazanmaktan daha önemli olan inandığın dava uğruna çalışmaktır.

Hazreti İbrahim‘i yakmaya çalışan Nemrud‘un ateşini ağzında taşıdığı bir damla su ile söndürmeye çalışan karıncanın, “sen bu ateşi nasıl söndürebilirsin ki?” diye dalga geçenlere verdiği cevap ne güzeldir:

“Ateşi söndüremesem de hiç olmazsa safım belli olsun.”

Hazreti İbrahim’in safını seçmek cesaretini gösterenlere selam olsun.

 

Server Bedi’lik Bir Zaman Dilimi

 

Daha orta mektep talebesi iken öğretmenlerimizin teşvikiyle okuma keyfine alışmıştım. Önce Türkçe kitabımızdaki yerli-yabancı yazarlar, sonra Muazzez Tahsin Berkant, Kerime Nadir, Esat Mahmut Kara Kurt çok okunan yazarların romanlarına başlamıştım. Varlık’tan sonra Çağlayan Yayınevi de küçük boyda kitaplar yayınlıyordu. Bunların içerisinde hemen bir çırpıda okuduğum kitapların başında da polisiye romanlar geliyordu. Fransızların Arsan Lüpen’ini, İngilizlerin SherlockHolmesve MaykHammer’ini, Amerikalıların NatPinkerton’unun bütün meceralarını öğrenmiştim. Polisiye kitaplar hem heyecan veriyordu,hem de kitapalışkanlığı sağlıyordu.TomMiks, Teksas ve Kinova resimli kitapları gibi heyecanla kahramanların ikinci macerasını bekleyebiliyordum.

1950’li yıllarda Peyami Safa’nın(1889-1961) yazıları için Milliyet’e abone olmuştum. O yıllarda İstanbul Gazeteleri taşraya üç gün sonra giderdi. Peyami Safa’yı daha yakından tanıyınca Server Bedi ismiyle yazdığı polisiye romanlarını almaya başladım. Annesinin ismini kullanan yazarımız Server Bedi yerli polis ve zeki suçluları anlatıyordu. Romanlarının kahramanı ise Cingöz Recai’ydi. Biranda aklıma gelen 54 adet Cingöz Recai serisinde şunlar vardı: Selma ve Gölgesi, Kendini Yitiren Adam, Yerin Dibinde Sesler, Kaybolan Adam, Çalınan Gönül, Gece Tuzağı, Zeyrek Cinayeti(çok sevdiğim bir polisiye romanıydı), Ateş, Sultan’ın Mücevherleri,  Kral Faruk’un Elmasları, Domuz Sarayı, Korkuyorum, Beyaz Cehennem, Beklenen Nişanlı, Rüya Gibi, Alnımın Kara Yazısı, Sabahsız Geceler. TRT tarafından Yücel Çakmaklı yönetiminde filme çekilen Cumbadan Rumba’yı da buna dahil edebiliriz.

“PEYAMİ SAFA, SERVER BEDİ’NİN EVİNDE OTURUYOR”

Server Bedi  2. Meşrutiyet Döneminin izlerini ve yansımasını da burada aktarıyordu. Bir de baktım ki bu romanlar Yeşilçam tarafından beyaz sahneye aktarılmış. Metin Erksan Beyaz Cehennemi filme almıştı.  Cingöz Recai’nin Maceraları’nı ise Ayhan Işık ve Sema Özcan oynamıştı. Okuduğumuz romanın filmini de görmek ayrıca bir hava veriyordu izleyene. Ohh ne güzel! O yıllarda sinema bir ayrıcalıktı. Zaman geçti Necip Fazıl Kısakürek’in eserlerini tanımıştım. Üstad’ın “Peyami Safa, Server Bedi’nin evinde oturuyor” demesini ilk önce anlamamıştım ama sonra fark ettim ki Peyami Safa geçinmek için polisiye romanları yazıyor. Sadece o mu? Bittabi bir yandan da gazetecilik yaparak, günlük köşe yazılarına vakit ayırıyordu. Psikolojinin bütün unsurlarını görebileceğimiz, geçmişlebağını koparmayan hem muhafazakar ve hem de inkılapçı Peyami Safa adıyla yayınlanan romanları ise bir başka lezzetteydi. Kahramanları şahsiyet sahibiydi. Peyami Safa keşke gazete yazıları değil de hep roman yazsaydı, edebiyat tarihimiz biraz daha rahat bir nefes alabilirdi. Sevindiğim bir husus varisleri bilmem kaçıncı kuşaktan İtalya’da olmasına rağmen onca yolu katedip Peyami Safa’nın bütün eserlerini neşreden Ötüken Yayınevi her türlü takdirin fevkindedir.

Polisiye romanları akıllı bir tasırım içeriyor. İçerde sosyo demografik özellikleri bulabiliyor, gelişmelerin modelleşme biçimini fark edebiliyor, iyi analizlerle bu iki alanın birleştiğini rahatlıkla algılayabiliyorsunuz. Yazarın kültürel sermayesi kibar hırsız veya zeki katili, şehir hayatıyla çakıştıran yanıyla kendini ele verebiliyor. Böyle bir yaklaşım batılı Pierre Bourdieu’nun “alan teorisi”yle de örtüşüyor.

BUGÜNKÜ POLİSİYE ROMANLARI

Polisiye romanlarda günümüze gelirsek çok okunan ve pazar bulan yazarların başında yine bir Fransız olan Jean ChristopheGrange geliyor. Türkiye’de ve dünyada aynı alakayla karşılanan Grange filme de alınan Kurtlar İmparatorluğu adlı romanıyla bunun ilginç bir örneği. Paris’te başlayan, İstanbul’da devam eden ve Nemrut Dağı’nda tamamlanan bir ülkücü serüven anlatılıyor romanda. Strasbourg Saint Denis’te yaşayan idealist gurbetçilerimiz yansıtılıyor. Kitabın ilerleyen bölümlerde iç hesaplaşmalar da var. Kitapta ayrıca tıpbın da karanlık amaca nasıl alet edildiği belirtiliyor. Pierre Bourdieu’nun alan teorisi burada da karşımıza çıkıyor. Aynı Grange’nin Kızıl Nehirler, Kaiken, Taş Meclisi, Leyleklerin Uçuşu, Sisle Genel Yolcu, Ölü Ruhlar Ormanı, Şeytan Yemini romanlarında oluğu gibi. Dünkü polisiye romanile,bugünkü polisiye romanlar arasında böylesine bir örtüşme var. Sadece mekanlar ve insanlar gelişmiş olarak karşımıza çıkıyor.

Bu defa da Antalya’ya 10 günlük tatile çıkarken aklıma bir polisiye romanı okumayı koymuştum. Henüz hiç bir eserini okumadığım Ahmet Ümit’i (1960-Gaziantep) seçtim. Hemşehrim olduğu için değil, hayatı da ilginç olduğu, eserleri çok maruf için herhalde. Moda gibi bir şey Ahmet Ümit. Kitap fuarlarında imzalatmak için en çok kuyruğu olan bir yazar. Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi’nden sonra Moskova Sosyal Bilimler Akademisi’ni de bitirmiş. Sokağın Zulası(1989) adlı şiir kitabıyla girmiş alana. Sonra devam etmiş Çıplak Ayaklıydı Gece, Bir Ses Böler Geceyi,  Agatha’nın Anahtarı, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Masal Masal İçinde, Olmayan Ülke, Sis ve Gece, Kar Korkusu, Patasana,Ninatta’nın Bileziği, Kukla, İnsan Ruhunun Haritası, Aşk Köpekliktir, Beyoğlu Rapsodisi, Sultanı Öldürmek, Kavim, Bab-ı Esrar, İstanbul Hatırası ve en son yayınladığı Beyoğlu’nun En Güzel Abisi adlı polisiye romanıyla devam etmiş.

Başkomiser Nevzat’ı da böylece tanımış oldum. Yılbaşı gecesi işlenenbir cinayeti ortaya çıkaran Başkomiser Nevzat özellikleriyle de ve zaafıyla da ortaya konuyor. Neticede başarılı sona ulaşıyor. Okuyucunun dikkatini çekmek için her hususa dikkat edilmiş romanda. Başlıyorsunuz ve bitiriyorsunuz. Dil akıcı, Türkçe temiz, sosyal alan kültürel ve ekonomik saha çok iyi değerlendirilmiş. Olaylar zincirindeki gerilim yerinde ve zamanında. Çok ferasetli bir tasarım özellikleriyle de polisiye romana dökülmüş. Yerli akıllı polis ve zeki suçlular yine netice alıyor. Ama her çalışmasında Ahmet Ümit evrensel ideolojisini sırıtmadan bir yerlere yerleştiriyor, mesajını ağzınızda eriyen dondurma gibi aktarıyor. Bir dönemin dinamizmini ideolojisiyle yansıtıyor. Siz bunu fark edebilirsiniz de fark etmeyebilirsiniz de. Ancak bu husus dış dünyaya da bir mesaj. Çünkü alıcısı bol olan bir uç pazar burası. Dolayısıyla Ahmet Ümit’in eserlerinin çoğu da değişik dillere tercüme edilerek yayınlanmış bir Türk Yazarı. Elif Şafak ve Orhan Pamuk’un yanında vitrinlerde yerini alabiliyor.

ECNEBİ OKUYOR, YERLİ BAKIYOR

Ahmet Ümit benim dönemim için Arsan Lüpen, SherlockHolmes, NatPinkerton ile başlayan, Server Bedi ve Cingiz Recai ile devam eden, günümüzde bir popüler dünya yazarı olan Fransız Jean ChristopheGrange’nin safında yerini alıyor. Bir yabancı-yerli turist yağmuru var Akdeniz’e. Yabancıların elinde mutlaka ve mutlaka bir kitap; denizde, karada, havada okuyup duruyorlar!. Ne internet, ne televizyon ve ne de cep telefonları yabancıları gerektiği kadar alakadar ediyor. Ecnebilerin kitap öncelikleri trende, metroda, tramvayda, vapurda hala ilk sıcaklığını koruyarak sürüyor. Dolayısıyla batıda bir kitabın tiraji birkaç milyona kadar varabiliyor ve bir yazar sadece ve sadece yazdıklarıyla geçinebiliyor, tercümeleriyle elde edilen gelir ve şöhret de ikinci bir kar hanesi olarak sürüyor. Ah bir hidayet romanlarını bitirebilsek, günümüz insanını anlatabilsek çoğu şeyin üstesinden geleceğiz ama dur bakalım. Belki daha zamana ihtiyacımız var. Hele bir gökdelenler ve AVM’ler tamamlansın, bundan sonra Allah Kerim.

Ahmet Ümit Patasana’da  Gaziantep yakınlarındaki antik Hitit kentinde bir kazıyı anlatıyor. Üç bin yıl önce yazılmış tabletleri konu ediyor. Hiç hamaset yok. O döneme ait tarih çok sıkıcıdır. Kitapda bir yudum su oluyor. Ama ideoloji yine var. Olmazsa olmazı Ahmet Ümit’in. Her şeyi dozunda veriyor yazar. Gözüne gözüne sokmuyor. Romandaki bazı kişilerde kendinizi bile bulabiliyorsunuz. Günümüzde sadece eleştirmek üzerine kurulan bir tarz görülüyor ki gerçekle sizi kucaklaştırmıyor, tam tersine geri bırakıyor. Zamanı ve mekanı ne olursa olsun insanı öne çıkardığımızda her şey yoluna girecek.

Gazeteci Mehmet Avni Özgürel’i 1980 Askeri Müdahalesi sonrası tanımıştım. Polisiye ve istihbarati kurguları vardı o sıkıyönetim günlerinde. Bulgaristan’da Diktatör Jivkoftarafından  Türklere yapılan zulmü anlattığı Belene filminin de senaryosunu yazmıştı. Film TRT’de yayınlandığında büyük bir sükse yapmıştı. Bu defa Avni Özgürel 7 Şubat MİT Operasyonu, telefon dinlemeleri dahil bir polisiye senaryo daha yazdı. Adı Darbe. Sonbahar’da da vizyona girecek film. Başbakanı, MİT Müsteşarını oynayacak oyuncular da belirlenmiş. Son polisiye senaryo çalışması da bu olsa gerek; Avni Özgürel’den.

TURİZMDE YENİ FORMAT ÇOCUKLAR, EDEBİYATTA İSE?

Sis, Mutluluk, Leylanın Evi, Serenad, Kardeşimin Hikayesi gibi romanların Yazarı, sanatçı, yönetmen ve eski milletvekili Ömer Zülfü Livaneli son eserini Antalya’da Belek Rixos Otelinde yazmış. Bir ay kadar çekilmiş oteldeki odasına, yeni bir eserle çıkmış.

Antalya’ya birkaç dakika da bir uçak iniyor. Onca yerli-yabancı turist otellere akıyor. Muhteşem tesisler yapılmış. Her tesisin ayrıca konuklarınca okunabilecek birkaç dilde kitabı olan kütüphanesi mevcut. Hele Belek ve Kemer turistik tesisleri olmazsa olmazlardan. Turist profili de değişmiş. Almanya ikmale kalmış, Ruslar birinci sıradan ipi göğüslüyor. 72 milletten herkes var. İran’dan, ortadoğu’dan onlarca yabancı turist tercih ettiği mutfak ve giysi ile tatilini yapabiliyor. Araplar özel villalarda gününü geçiriyor. Hangi otelde hangi millet çoğunluğu temsil ediyorsa turist olarak, onların mutfak ve eğlence kültürü de programa alınıyor. Otellerde mehter gösterisi ve folklor oyunu da vardı turistlere. Ancak caz, pop, çıgan, dans müziği de bir başka gecenin programıydı. Çiğ köfte veya elanazik isterseniz sofranız gelebiliyor. Yok kalamar veya istakozyahni isterseniz de. Her millet kendi kültürünü yaşayabiliyor otellerimizde. Yeni format da çocuklar üzerine geliştiriliyor.

Akdeniz’deki tatilim bana günümüzde parelel yapı iddiası ile de örtüşen polisiye gelişmelerle birlikte “polisiye romanları” gündemime getirdi. İyi de oldu.

 

 

Seçim Sonuçlarını Doğru Değerlendirelim

0

 

Seçim Sonuçlarını Doğru Değerlendirelim

Recep Tayyip Erdoğan eşit ve adil olmayan şartlarla yürüttüğü seçim çalışmaları sonucunda % 51.7 oyla Türk demokrasi hayatının ilk halkoyuyla seçilen Cumhurbaşkanı oldu. Milletimize hayırlı ve uğurlu olsun.

Fakat bu seçim sonuçlarından çıkarılacak çok önemli dersler var:

1. Seçime katılma oranı 30 Mart seçimlerinde % 89.5 iken dört ay sonra yapılan bu seçimde % 74,5’a düştü. Dolayısıyla 6 milyon kişi seçime katılmadı. Bunun 5 milyonu MHP+CHP oylarıdır.Katılmayan 1 milyon da AKP’nin oylarıdır. Katılım 30 Marttaki gibi olsaydı, sonuç bugünkünden farklı olurdu, RTE birinci turda olabildi. Seçimi protesto ederek katılmayıp seçim sonuçlarını olumsuz etkileyenlerin oturup eylemlerini bir daha değerlendirmelidirler.

2. Recep Tayyip Erdoğan’ın beklediği oy oranı % 57-58’di. 6 puan altta kaldı, % 51.7 oy aldı. Bu sonuç  “Başkanlık” yetkisini istediği kullanamayacağını gösterdi.

3. Seçime katılmayan 6 milyon kişinin ve RTE’ye oy veren 20 milyon kişinin ileride çözüm süreci sonucu doğacak ülkemizi bölünmeye, Sevr’i hortlatmaya götürecek sonuçlardan hiç şikayet etmeye hakları yoktur.

4. Selahattin Demirtaş, milli hassasiyetleri zayıf olan sosyal demokrat ve sosyalistler ile geçen seçimlerde AKP’ye oy veren Kürtlerin oyunu aldı. Oyunu 1 milyona yakın arttırdı ve oy oranını % 6,5’tan % 9.8’e çıkardı. Bu oranın artışında katılımın düşük olmasının da etkisi var. Fakat bunlara rağmen Selahattin Demirtaş bu seçimin başarılı isimlerindendir.

5. İki adayın uzun süre siyasi arenanın aktif aktörü olmalarına rağmen, Ekmeleddinİhsanoğlu siyasetin yenisiydi. Halkın büyük çoğunluğu tarafından tanınmıyordu. Önünde bir aylık bir süre vardı. İhsanoğlu, büyük mali imkanlara sahip olan ve devletin ve partisinin bütün imkanlarını kullanarak seçim kampanyası yürüten RTE karşısında dik durmuş, seviyeli ve edepli bir kampanya yürütmüştür. Türk demokrasi hayatına bir üslup düzgünlüğü ve seviye getirmiş ve gelecek için iyi bir örnek olmuştur. İhsanoğlu bir ay gibi kısa sürede kendini tanıtarak sıfırdan % 38,5 oy alması bile başarıdır. Bu seçimle Ekmeleddinİhsanoğlu Türk demokrasi için bir kazanç olmuştur.

6. Bu konuda başarısız olan İhsanoğlu’nu “çatı adayı” olarak halkın önüne koyan başta CHP ve MHP ile desteklediğini açıklayan diğer siyasi partilerdir. Özellikle ikinci parti birlikte organize olup planlı bir çalışma yapmadılar. MHP seçim alanına geç indi. İki partinin adayı beğenmeyen taraftarları resmen seçimi protesto etmişlerdir. Seçime katılan CHP’lilerin bir kısmı Selahattin Demirtaş’a, MHP’lilerin bir kısmı AKP’ye oy vermiştir. Bunu sonucu kabul etmek ve inkâr etmemek gerekir. Sonuç iki parti için de başarısızlık göstergesidir. Her iki partinin liderleri ve yönetimleri, seçim sonuçlarını il ve ilçe bazında eleştirel bir gözle detaylı olarak değerlendirmeli ve gereğini yapmalıdırlar.

7. Bu seçimin demokrasimiz açısından en önemli kazançlarından biri, vaktiyle bir araya gelemeyen partilerin bir konuda “çatı aday” konusunda birleştiler. Bu millî mutabakatın önemli konularda tekrarlanması Türkiye için bir kazanç olacaktır.

Her şeye rağmen kavgasız ve çatışmasız bir oy verme süreci yaşadık. Artık bugünü bırakıp yarınlara bakalım. Yeni politikalar ve stratejilerle demokrasi mücadelemizi sürdürelim. Sonuçlar milletimiz ve ülkemiz için hayırlı ve uğurlu olsun.