25.2 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 863

Ağustos Nutkum!

Türk Milleti için Malazgirt’ten Dumlupınar’a zaferlerle dolu bir haftaya giriyoruz. Onun için hem bu zaferleri ve ecdatı anmak hem de içinde bulunduğumuz duruma bazı saptamalar yapmak istiyorum.

Biliyorsunuz, Atatürk’ün söyleyip söylemediği üzerinde büyük tartışmalar kopartılan ama içeriğinin Türk Milleti ve gençliği için yüzde yüz doğruları içeren bir “Bursa Nutku” vardır. İçeriği itibarı ile işine gelmeyenler, bu nutku yok saymak için ellerinden geleni yaparlar.

Sadri Maksudi Arsal, Türk Milletini yönetenlerin bazı devrelerde milli şuurdan uzaklaştıklarını ve öz değerlerden uzaklaşıldıkça da, devlet ve millet için tehlikeli sonuçlar doğduğunu ifade etmektedir.

Bugünde milli değerlerden uzaklaşılmıştır ve Türk Milleti, gelişmelerin doğuracağı tehlikeli sonuçlarla karşı karşıyadır.

Bu nedenle, sadece hamaset yaparak zaferlerle övünülmemeli, içinde bulunduğumuz durum iyi yorumlanmalıdır. Zaferler elde eden bir ecdatın çocukları olarak, içine düştüğümüz bu durumdan, biraz gayret biraz akıl ile çok kolay çıkabileceğimiz halkımıza anlatılmalıdır.

Büyük Önder; Bursa Nutku’nda; Türk Gencini inkilabın ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisi olarak tanımlamaktadır. Türk Gençliği,şimdi böyle bir şuur ve vazife idraki içindemidir? Değilse derhal yeniden görevlerini yapmak üzere vazife başına getirilmelidir.

Devamla ne diyor Atatürk; gençlik inkilapları ve cumhuriyeti “… güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve davranış duydu mu “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendini koruyacaktır.”

Şimdi benim Ağustos Nutku ile durum nasıl gelin bir bakalım. Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı büyük bir kıpırtı vardır. Türkiye’nin polisi var ama bu polis cemaatçi, Menzilci, alevici, sünnici vs. diye bölünmüş. Biri diğerini tutmak için operasyon üstüne operasyon yapıyor. Jandarmanın, pkk’lının heykeli dikilirken haberi bile olmamış(!)Türk Ordusu, başına çuval geçirilir, kışladan bayrak indirilir, asker küfür kafir taşla sopa ile kovalanır, komutanları hapislerde sürünür bir durumdadır. Ya adliyesi, mahkemeleri yargıtayı, danıştayı, sayıştayı, Anayasa Mahkemesi ne durumdadır derseniz onu da söylemeyeyim. Mahkeme kapısına düşmekten gerçekten çok korkarsınız. Adeta hukuk mu, yoksa bir korku  masalımı diyesiniz gelir. Yani hukukun milletin hakkını koruyacak mecali yoktur. Tıpkı görevinin farkında olmayan Türk Gençliği ve Türk Milleti gibi.

Diyelim ki; gençlik bu işin farkında, o zaman ne yapacak?

Mustafa Kemal; inkilapları ve cumhuriyeti koruyan gençliğe:“polis gelip asıl suçlulara bakmaksızın suçlu diye onu yakalayacaktır. Mahkeme yargılayıp onu hapse de atacaktır. Ama Türk Gençliği polise yalvarmayacak, haklı ve suçsuz olduğu için kayırılmasını istemeyecektir. Ve mücadelesine yılmadan ve yorulmadan devam edecektir.” diye yol göstermektedir.

Mustafa Kemal veya her kimse bu günleri görüp “Bursa Nutku”nu yazmış. Ancak nutukta yazılanlardan anlaşılıyor ki; bu günler öngörülmüş ve Türk Milleti uyarılmak istenmiştir. İyi de yapılmıştır. Yoksa bugün neyin nasıl olduğunu nasıl görecektik?

Türk tarihinin emsalsiz zaferlerini andığımız bu günler de görüyoruz ve anlıyoruz ki; Türklerin sahip oldukları ruhsal arazlar nedeni ile Türk tarihindeki emsalsiz büyük başarılar beklenen ve istenilen sonucu vermemiştir. Bir neslin fedakarlığıyla kazanılanlar sonraki nesiller tarafından bugün olduğu gibi israf edilmiştir. Bir devrede kuvvetli kahramanlar ve aydınlar yetişmiş, sonra gelenler onların getirdikleri ile geçinip, sahip oldukları birikimi bir mirasyedi gibi tüketmişlerdir.

Gün bu gidişatı yani zaferler kazanan ecdatın mirasını, Yunanlılara terk ettiğimiz adalar ve Işid’e terk edeceğimiz söylenilen Süleyman Paşa Türbesi ve bir çok örnekte olduğu gibi afiyetle yiyip bitirme günü değildir. Aksine gelecek nesillere sağlam ve güçlü bir miras bırakma günüdür. Bu vesile ile bize zaferler armağan eden ecdatı rahmetle anıyor, Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün “Bursa Nutku”nu tekrar ediyor, kendi “Ağustos Nutku”mu da böylece sizlere arz ediyorum.

 

Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Düşündürdükleri

0

Herkese hakaret etmekten zevk alan,

Herkesi hor gören,

Herkese tepeden bakan,

Rahatlıkla aslı olmayan ifade kullanabilen,

Dün dediğini bu gün yok sayan,

Yolsuzluk ve hırsızlıkları örtbas etmeye çalışan,

Kavgacı, ama barıştan bahseden bir adama karşı seçim kaybeden insanlar;

Biz nerede hata yapıyoruz, niçin tercih edilmiyoruz sorusunu kendinize hiç sordunuz mu?

Basına yansıdığı kadarıyla, her seçimde olduğu gibi, yine fazla oy pusulası basıldı.

Ne işe yarayacaksa?

Aslında; cumhurbaşkanını halk seçsin diye yapılan referandumda hayır oyu verenler,

Seçime katılmalarınız, ilke yönünden üzerinde düşünülmesi gereken bir husus değil mi?

Seçimden ve halktan kaçtılar mazereti mi, ilkesizlikmi kötü, düşünmek lazım.

Ülke bütünlüğünü tehdit eden etnisiteyi tahrik eden o, milli sembolleri ve milletin hafızasına geçmişten günümüze kazınan mitolojik değerleri yok sayan o…

Zinayı serbest bırakan o… şehitlerimizin maneviyatını hiçe sayan o,

Siyasetteki ortaya koyduğu üslupla, herkesin birbirleriyle müzakere edeceğine münakaşa ve kavgayı üreten o,

Ama oyu da alan o…

Devletin kaynaklarını pervasızca har vurup harman savuran o,

Yanına yardımcı aldığı şahsın ifadesiyle; “Harun geldi, Karun oldu” dedirtecek kadar hesapsız zengin olan o, oyları kapan o…

Kur’an ile alay edecek kadar küçülen “akara bakara” deyip halkı kandıranlar onlar,halkın teveccühünü alan da onlar…

Ya millet bir hakikati anlamada “zihin fesadı” yaşıyor, ya da muhalifleri,

Bu durumdan daha kötü…

Şimdi AKP için sonun başlangıcı görünüyor ise de, mevcut muhalefet, ortalardan tamamen kaybolmalı…

Çünkü dünyayı okumaktan acizler,

Çünkü toplumu anlamada sıkıntılılar,

Çünkü siyaseti n, insanın ihtiyaçları için yapılması gereken hizmet organizasyonu yerine,

İktidarın yaptıklarını eleştirmek biçimi, bayatlamış bir yöntem olduğu bunca seçim kaybından sonra öğrenmeleri gerekmez miydi?

Dün neyi nasıl düşünüyorsam, bu gün aynısını düşünüyorum.

Ekmelettinİhsanoğlu ile Recep Tayyip Erdoğan aynı ligde değiller…

Biri oldukça efendi, centilmen, samimi, kariyer ve seviyesini hiç bozmadan yoluna devam eden,

Diğeri değer tanımaz, saldırgan, insan haysiyetine zül gelen lakap takmalar ve hakir görmeleri rutine bağlayarak yaşamasını sürdürmekte…

MHP kendi içinden Cumhurbaşkanı çıkarma yolunu, yedi sene önce kapattı. Hatırlayın Sadi Somuncuoğlu olayını…

Abdullah gül daha mı layıktı…

Hayır.

Somuncuoğlu devlet terbiyesi ve tecrübesi bakımından daha da müstahaktı…

Bu benim kanaatim…

CHP özgüvenini kaybetmiş, birinin kaybından medet uman bir tutum içinde görünmek istedi… Mukadder netice; seçime katılan seçmenin yüzde elli biri Tayyip Erdoğan’ a oy verdi,

Yüzde otuz sekizi, Ekmelettinİhsanoğluna,

Yüzde dokuz nokta yedisi ise PKK programını icra edeceğini ifade eden Selahattin Demirtaş’a verdi…

Ateş çemberine alınmış ülkemizde, “yürek devletine” sahip bir lider aranıyor…

Hem ülkeyi hemde siyaseti kurtarmak için…

Zira gidişat çok kötü…

 

Kimin Ortadoğusu?

0

Aslında başlıkta bir hata var, kavram hatası. O da şu: “Ortadoğu”.

Yani “Doğu” neresi ki, bunun ortası “Arap Yarımadası’nın üzeri ve Mezopotamya olarak algılansın? Ya da bizim Türkiye’de anladığımız Ortadoğu ile Londra’da, Vaşington’da veya Paris’te anlaşılan Ortadoğu aynı mı?

Elbette biz bu yazıda “Ortadoğu” kavramını bugün genel olarak kullanıldığı ve anlaşılması rahat olsun diye kabul ettik. Yoksa Batılılarca oryantalist yaklaşımla uydurulan “Ortadoğu” bizim kültür coğrafyamızın “Ortadoğu”su asla değildir.

Bu konuda bir açılım getirebilmek için basit bir coğrafi terim gibi gözüken bu kavramın icadına bakmak gerekir…

Wikipedia bunu şöyle açıklar: “Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Afrika’nın birbirlerine en çok yaklaştıkları yerleri kapsayan ve birbirine komşu ülkelerin oluşturduğu bölgedir. Akdeniz’den Pakistan’a kadar uzanır ve Arap Yarımadası’nı kapsar. Orta doğu kavramı Avrupa merkeziyetçi yaklaşıma dayanır ve İngilizlerin 19’uncu yüzyılda kullanmaya başladıkları bir kavramdır. Bu tanımlamada İngiltere ve Avrupa ülkeleri merkez kabul edilmiş; doğu, Uzak Doğu, Yakın Doğu, Orta Doğu gibi kavramlar buna göre tayin edilmiştir.

Bu tanıma göre Orta Doğu ülkelerinin başlıcaları: Suriye, Irak, Katar, Kıbrıs, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Mısır, Afganistan, Pakistan, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan, Fas’tır. (Türkiye?)

Ortadoğu kavramının öncülü Fransızların, Osmanlı Devleti’nin toprakları için kullandığı “Yakın Doğu” tabiridir. 20’nci yüzyılın başlarına kadar sık sık kullanılmıştır. İngiltere’nin 19’uncu yüzyıldan itibaren Hindistan ve Çin’in zenginliklerine yayılması da “Uzak Doğu” kavramının kullanılmasına neden olmuştur. Bu iki kavram batılı devletler için yeni bir bölgesel tanımlama ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu doğrultuda İngilizler, Yakın Doğu terimine karşılık, Osmanlı Devleti toprakları içerisinde kalan ve Uzak Doğu’ya geçişte önemli bir atlama taşı olan bölge için “Ortadoğu” terimini kullanmaya başlamıştır.

Ortadoğu, Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu, Rusya ile sıcak denizleri birbirine bağlayan, aynı zamanda Doğu ile Batı arasındaki bütün ticarî ve kültürel bağlantıların yapıldığı bir bölgedir. Yeryüzünün en önemli kara ve su yollarına kumanda etmesinin kendisine kazandırdığı eşsiz jeopolitik değer, Ortadoğu’yu tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünya egemenliği peşinde koşan güçlerin birincil hedefi haline getirmiştir.”Kara altın” olarak tanımlanan petrolün 20’nci yüzyılın ilk yarısından itibaren değer kazanmasıyla Ortadoğu’nun, dolayısıyla buradan geçen kara ve deniz yollarının stratejik önemi dünyanın hiçbir yeriyle kıyaslanamayacak derecede artmıştır.

Orta Doğu, batılı devletler tarafından bazen Yakın Doğu olarak adlandırılır. Oysaki Yakın Doğu, Orta Doğuyla beraber Balkanları da kapsamaktadır.

Bu adlandırmadaki değişiklik, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasıyla başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Balkanların Osmanlı egemenliği altında olması ve Hıristiyan kültür motifini de barındırması nedeniyle, Balkanlar ve Doğu Akdeniz sahilleri “Yakın Doğu”, Mezopotamya dâhil olmak üzere Mezopotamya ile Hindistan arasındaki bölge “Orta Doğu” olarak adlandırılmaktaydı.

Ancak 20’nci yüzyılın başında Balkanlar’da Hıristiyan devletlerin ortaya çıkması, Batılılar için “öteki” kavramını ortadan kaldırmış ve Yakın Doğu kavramının kullanılmamasına yol açmıştır. Yerine Türk ve Müslüman azınlık hâlâ ezici olarak bulunduğu için “Doğu Avrupa” denilmiştir. Yakın Doğu kavramının kullanılmamaya başlanmasıyla Orta Doğu kavramı, Trakya ile Hindistan arasındaki bölge için kullanılır olmuştur.

Kısacası kültür coğrafyamız içerisindeki toprakların bir kısmı Ortadoğu’dur. “Büyük Ortadoğu” ise sadece Osmanlı hinterlandını değil aynı zamanda bütün Türk Dünyasını da kapsayacak alan anlamında Batı tarafından, özellikle de ABD tarafından kullanılmaktadır.

Dolayısıyla da siz istediğiniz kadar “Biz Ortadoğu ülkesi değiliz, Avrupa ülkesiyiz” deseniz de bu kavramın mucitleri tarafından Osmanlı-Türk idaresindeki ve etkisindeki alan ‘”Ortadoğu’dur”!

Öyle ise önerdiğimiz “Yeni Stratejik Konsepte” göre, Osmanlı Devleti’nin güçten düştüğü dönemde Anadolu’da başlayan ve asırlarca süren celali isyanlarından tutun da bugün IŞİD diye tabir ettiğimiz ve tarihte Haşhaşiler’den kanlı mezhep savaşlarına kadar sürekli kan akıtılan Ortadoğu, nasıl huzura kavuşur?

Esas sorun budur?

Son 10 yılda 3 milyondan fazla Müslüman’ın yine Müslümanlarca katledildiği veya katledilmesine vesile olduğu bu coğrafyanın en büyük sorunu;”ayrışma ve beğenmemezliktir”…

İslâm dininin nüfus oranları içerisinde en yoğun olduğu bu coğrafyada ta Abdullah İbn-i Sebe’den beri Müslüman Müslüman’ı öldürmektedir.

Şii – Sünni ayrımı ile başlayan bu süreç, alt dallar ve mezheplerle ve yeni yorumlarla her geçen süre daha da ayrışmaktadır.

Oysa tek bir Allah’a, aynı peygambere ve aynı kitaba inanan insanların birbirlerini dini terminoloji ile söylersek, “kâfir”  olarak görmesi ve hatta Hıristiyan ve Yahudileri dahi karşı mezhepteki din kardeşine tercih etmesinin mantıklı bir izahı yoktur aslında. Bunun tek izahı; herkesin korkunç bir oyuna geldiği ve gelmeye devam ettiğidir.

Bugün Sünni IŞİD teröristleri Şii’lere karşı İsrail’le ortak hareket etmekte, İran Sünni bir örgüt olan IŞİD’e karşı ABD ile aynı safta bir araya gelebilmektedir. O zaman şunu düşünmek gerekir: “Şii-Sünni” ayrımından ve düşmanlığından kim kârlı, kim zararlı çıkmaktadır?

Müslümanların zararlı çıktığı kesindir…

 

Paralel Yapı Dedikleri

0

Eğer “paralel” geometrik bir terim değilse ve ‘devlet içinde devlet teşekkül ettirmek’ ya da ‘devletin yönetim organizasyonuna benzer bir siyasal ve idarî teşkilat yapısı oluşturmak’ ise senelerdir zaten var:

Kürdistan İşçi Partisi, (PKK) ve onun askerî kanadı Kürdistan Halk Kurtuluş Cephesi (ERNK), yedek örgüt Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi (KADEK) ve askerî kanat Kürdistan Ulusal Kurtuluş Ordusu (ARGK), yedeğin yedeği Halk Kongresi (Kongra-Gel), siyasî kanatlar: Halkın Emeği Partisi (HEP), Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Halkların Demokrasi Partisi (HDP), yeni gerilla örgütü: Halk Savunma Güçleri (HPG), yeni yönetim organizasyonu: Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK), yeni gençlik örgütü: Heval HPG, Kızılay örgütü: Heyva-Sor.

Kendi paçavrasını bayrak diye asmak, ölen teröristlere cenaze merasimi açmak, şehitlik(!) yapmak, yol kapamak, arama yapmak, kimlik sormak, ceza yazmak, para toplamak, gençlik kampları yapmak ve adam devşirmek, haraç/vergi toplamak, gümrük kurmak, ticaretten yüzde almak, kepenk kapattırmak, eylem yaptırmak, diğer ülkelerdeki öbür örgütlerle işbirliği yapmak, devlete çözüm dayatmak, terör eylemlerine bulaşmışlara af çıkarttırmak, asker katillerine sınır kapılarında (bkz. Habur) karşılama törenleri yapmak, silahlı ve kimliksiz geçişlerini sağlatmak, terörle mücadelede kanlarıyla ve canlarıyla devlete sahip çıkan koruculuk sistemini lağvettirmek, eğitim sistemine müdahale ederek Yatılı İlköğretim Bölge Okullarını (YİBO) çalışma alanlarından kaldırtmak,  ÖYS ve benzeri sınavlarda yöredeki yapının mensuplarını ülke genelinde istenen noktalara yerleştirecek altyapı kurmak, devlet desteğiyle Kırmançça-Zazaca-Soranice’den Kürtçe diye bir dil çıkarttırmak ve bu dil’in Türkiye’nin her tarafında seçmeli ders olmasını sağlamak, ‘anadilde eğitim’ diyerek Kürtçenin bölgesel birinci dil olması için baskı yapmak-yaptırmak, ezilme edebiyatından nemalanmak, devlet tarafından muhatap alınmak, eli kanlı terör örgütüyle devlet birimlerinin temas kurmasını ‘savaşı kazandık’ propagandasıyla bölgeye ve ülkeye sunmak, örgüte ve uzantılarına hiç sıcak bakmamış insanları ‘devlet yalnızca bizi muhatap alıyor; ya bizdensiniz ya hiç’ diyerek etki altına almak, karşıt görüşleri kurmaca mahkemelerle yargılayıp infaz ettirmek, bölgedeki meşru sivil ve dinî organizasyonları güçsüzleştirmek, İmralı (!) ile görüşmeleri medya hareketleri bağlamında rutine bağlatmak, vs. vs. vs…; ilâ ahir’ül-vukuât ve’l hadisât.

Bizim devlet organizasyonumuzda neler var; Cumhur-başkanı / Baş-bakan, Vali / İl Başkanı, Kaymakam / Belediye Başkanı, Muhtar / Mahalle Temsilcisi, Zabıta / Polis, Barolar / Odalar, TV’ler / Gazeteler, Yargı / Mahkemeler, Yer Adları / Tabelalar, Festivaller / Anmalar… Onlar da yok mu? Var. Önder / Başkan Apo’dan tutun da ‘Molotofla Belediye Otobüsü Yakma Festivali’ (!) ve ‘Şen Yayla Şenlikleri’ne kadar hepsi var.

Yetmiyor; Osmanlı’ya bağî, Türkiye’ye şakî Şeyh Said’e anıt yapıyorlar. Yetmiyor; Diyarbakır Hava Üssü’ndeki Türk Bayrağını indiriyorlar. Yetmiyor; kanlı Eruh Baskını’nın reisi Mahsum Korkmazın kalaşnikoflu heykelini dikiyorlar. Birilerine yetmiyor ama bu kadar aymazlık, şımarıklık ve Amerikan-İngiliz-İsrail cesareti Türk Milleti için “kan davası”na yetiyor ha, bilesiniz. Ha Bosna-Hersek’te Radovan Karaçiç anıtı ve Boşnaklar, ha Filistin’de Mehamem Begin anıtı ve Filistinliler; ha biz! Vitesten atmak üzereyiz.

“Paralel” mi aramıştınız? “Kör” müsünüz?

 

Büyük Altay 100. Yaşında

“Koşu bittikten sonra da koşan atlarız biz.” Sezai Karakoç

Şimdi nereden çıktı bu Altay meselesi diyeceksiniz! Haklısınız. Türkiye’nin onca meselesi üzerine konuşmak varken nereden çıkarttım bu Altay’ı, değilmi ?

Bir defa peşinen söyleyeyim ki; ben  Altay takımının taraftarıyım. Peki nasıl bu takımın taraftarı oldum onu da söyleyeyim. Benim neslim adeta bir futbol neslidir. Hele bir köylü yada işçi çocuğu idi iseniz; futbol, önünüzde oynanan  ve en kolay, tek uğraş olmuştur. Çocukların önüne atılan plastik toplarla da adeta bunun böyle olması istenmiştir. Bu sebeple futbol, icad olduğundan beri geçen yüz küsur yıllık bir sürede, ülkelerin siyasal yaşantısında ve sosyolojik yapılarının oluşmasında oldukça etkili olmuştur.

Oldum olası haritalara ve tarihe meraklıyımdır ve bütün Türk çocuklarına da meraklı olmalarını, her fırsatta tavsiye ediyorum. Haritalara bakınca Türk Dünyası’nın ve kaybedilen Türk Yurtları’nın inanılmaz büyüklüğünü çok daha iyi anlıyorsunuz.

Bir de “Türk Ruhu” üzerine doğmuş bulunduğumdan, bu merak ister istemez beni Türk coğrafyasına ve Türk tarihine yönlendirmiştir. Bir Türk köylüsü olan rahmetli babam, 6-7 yaşlarında kendisine yönelttiğim “biz Türkler nereden geldik?” sorularına çekingen ve ürkek bir sesle “Orta Asya’dan” diye cevap vermişti. Ben hem o zaman Milli Lig’de oynayan takımların isimlerine hem de haritalara bakarken ikisinde birden bulunan “Altay” ismine gözüm takılıvermişti. Tamam bulmuştum, benim gibi Asya’dan Anadolu’ya göç eden belki de Altay Dağları’ndan gelen Türklerin kurduğu takım Altay’dı ve ben de Altay’ı tutmalıydım. Nitekim de öyle oldu…

1914 yılında kurulan Altay, bu yıl yani 2014’te kuruluşunun 100.yılını kutluyor. Orhan Berent’te “Alsancak’ın Sakini Altay” adlı çok güzel bir kitap yazmış. Ben de geçen gün İzmir’de Kıbrıs Şehitleri  Caddesi’nde turlarken, bir kitapçıdan bu kitabı aldım. Okumaya başlayınca ne göreyim; benim hislerim gerçekmiş. Sevincimi görmeliydiniz…

Osmanlı’nın çöküş devresinde ve cumhuriyete doğru, Türk Milliyetçiliği temelli olarak kurulan kulübün adının “Ergenekon veya Turan” olması düşünülmüş ama “Altay” üzerinde karar kılınmış. Öyle ya; madem şehirdeki Rumlar kendilerini Yunanlıların ve İyonya’nın torunu sayıp Apollon gibi isimler seçiyordu da, Türklerin ne eksiği vardı!

Gerçi şimdi  Grek Mitolojisinin kahramanlarının heykellerini diken, meydanlarını bunların sütunları ile süsleyen ve bulvarlara bunların adını veren sözde Atatürkçü ahmaklar var ama bu Altay’ın mücadelesine ve Türklerin tarihine halel getirmez…

O zamana kadar Müslümanlar arasında hiç duyulmamış bir isim olan Altay, güncel olan Türkçülük düşüncesini ifade eden isim olarak seçilir ve bir daha da günümüze kadar gelerek unutulmaz olur.

Altay’ın kuruluşunu, kurucularını, tarihini ve üye profilini bilmek demek aslında son yüzyılımızı daha iyi anlamak demektir. Türk Milliyetçiliğinin ırkçılığa dayanmadığını, aksine insanlığı ve yurtsever olmaları şartı ile bu topraklar üzerinde yaşayan tüm insanları, koşulsuz sevmek olduğunun, Altaylılıkta vücud bulduğunu görürsünüz.

Orhan Berent’te kitabında “Milliyetçilik statik değil, dinamik özellikler gösterir ve zaman içinde dönemin koşullarına göre yeniden değerlendirilip üretilir. Yahudi ya da Hıristiyan olmak Altaylılığa engel değildir. Çünkü Türkler ve diğer Müslümanlarla birlikte Yahudiler ve İzmir’deki  Levantenlerin büyük çoğunluğuda Yunan işgaline karşı çıkmış ve tavır almıştır. Bu yüzden Cumhuriyet döneminde, İzmir’deki gündelik hayatın içinde aktif rol oynayan bütün bu unsurların, Altay’da yer almaması düşünülemezdi.” diye bu durumu anlatıyor. Yani Türk Milliyetçileri’nin kurduğu Altay’la, memleketimizde yaşayan herkes bir gönül bağı kuruyordu!

Altay deyip geçmeyin! Altay boşuna ve tesadüfen kurulmuş bir kulüp değildir. Kurucularının arasında çok önemli isimler vardı. Bunlar mütarekeden sonra ve Milli Mücadele’de çok etkinlik gösterdi ve bir kısmı da 1923’ten sonra kurulan yeni devlette önemli görevler üstlendi… Hatta genç yaşında Altay’ın kaptanlığını üstlenen Hamit Aslan, 9 Eylül’de Fahrettin Paşa komutasında İzmir’e giren Türk ordusunda teğmen olarak görev yapıyordu.

Altay, Türk Milliyetçiliği düşüncesi ile İzmir’deki  Müslüman Türkler üzerinde bir katalizör görevi görmüştür. Şehre giren ordunun komutanı olan Fahrettin Paşa’ya “Altay” soyisminin verilmesi bile, Altay’ın ifade ettiği moral değerler üzerinde düşünmeyi gerektirir. Altay, ırkçılığa dayanan Hristiyan unsurların milliyetçiliği karşısında, eziklik yaşayan Türklerin şahlanışına vesile olmuştur. Altay kurulup faaliyete geçtikten  ve başarılar kazandıktan sonra Türklerdeki eziklik duygusu, yerini bir gurur tablosuna bırakmıştır. Eskiden beri küçümsenen ve köylü bir millet olarak nitelenen Türkler; Altay’la birlikte her şeyi başarabileceklerine dair inançlarını perçinlemişlerdir.

Anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere Altay, biz Türkler için bir spor kulübünden öte şeyler ifade etmektedir. Bu gün “Gavur İzmir” halen direniyorsa ve halkın arasında Fahrettin Paşa’nın 9 Eylül’de İzmir’e girişindeki ruh yaşıyorsa, bunda “Büyük Altay”ın bir nebze de olsa rolü vardır.

Günümüzün Türk Milliyetçileri; Altay ve benzerlerinin 1900’lü yılların başında itibaren, kuruluşlarındaki amacı, kurucularının hedeflerini, Cumhuriyet’e katkılarını, milletleşme ve demokrasi sürecindeki yerini çok iyi bilmeleri gerekiyor. Bunu öğrenirlerse “Büyük Altay”ı kuran ruha yeniden ihtiyacımız olduğunu da göreceklerdir.

Yine Orhan Berent’in sözleri ile noktayı koyalım: “Altay’ın şaşalı dönemlerini seyretmiş olmanın verdiği şımarıklıkla “Bunlar da geçer, elbet geri döneriz bir gün..” ceplerimde bayat çiğdem, ihtiyarlamış yüzümde cılız bir ümidin tebessümüyle… Bekliyorum. Bir gün mutlaka…” Bu da benden olsun: İnşallah!

 

Milletvekili Yapman Yanlış Olmuş!

Cumhurbaşkanlığı seçimleri geldi geçti ama artçı sarsıntıları sürüyor. Özellikle CHP’de kılıçlar çekildi ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun ifadesi ile CHP Ekim ayında kurultaya gidiyor.

 

CHP’de bir kesim Ekmeleddin İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığını bir türlü kabullenemedi. Önemli sayıda milletvekili, adaylık için yapılan başvuruya imza vermedi. Bunların seçim içinde çalışmadığı söylentiler arasında. Tabii ki; siyaset bu! Milletvekillerinin hepsinin kendine göre bir hesabı vardır.

 

Seçimden sonra Ankara Milletvekili Emine Ülker Tarhan, bir grup milletvekili ile Kılıçdaroğlu ve parti yönetimine ağır eleştiriler yönelterek, Kılıçdaroğlu’nu istifaya davet etti. Buna karşılık Kılıçdaroğlu’da : “Burada üzülerek ifade edeyim ki, bu arkadaşlarımın çoğunu siyasete taşıyan benim. Eğer bir hata aranacaksa bunları getiren kişi olarak bende aranması lazım…” dedi.

 

Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu sözü, AKP iktidarını değiştirecek çalışmanın temelini oluşturan ve siyaset açısından önemli bir doğruyu ifade eden bir açıklamadır.

Kılıçdaroğlu haklıdır. Bugün ilk zorluk ve tökezlemede kendisine ağır eleştiriler getirenler, siyasete paraşütle kendisi tarafından sokulmuştur. Hem de parti tabanının ve kamuoyunun ağır tepki ve eleştirilerine rağmen!

Siyaset; emek, gayret, sabır, fedakarlık, çalışkanlık ve disiplin ister. Bu yoldan ter akıtarak gelmemiş olan adamlar, işte böyle nankörlük edebilirler. Onlar, çoktan kendini siyasi yapının üzerinde gören ve bulunmaz hint kumaşı misali insanlardır! Hem de artık milletvekili olarak üstün insan sınıfına geçmişlerdir. Böylece kendi istedikleri olmayıverince, hemen kazan kaldırıverirler. Bakın içlerinde doğru düzgün bir parti emekçisi var mı?

 

Rahmetli Bülent Ecevit bu konuda yıllar evvelinden neler söylüyor “… siyasete ilişkin yasaklar ortadan kaldırılmalıdır… bu yalnız sorunlara çözüm arayabilmek ve bulmak bakımından zorunlu olmakla kalmıyor; aynı zamanda, deneyimli siyasal kadroların yetişmesi bakımından da zorunludur. Çünkü politikacılık, kolay kolay sonradan edinilebilen bir yetenek değildir, politikada çekirdekten yetişilir genellikle.

Oysa bizde hele son dönemde ne oluyor? 40 yaşında, 50 – 60 yaşına kadar doktorluk yapmış, mühendislik yapmış, avukatlık, subaylık yapmış bir kimseye birden bire “gel seni milletvekili yapalım” deniyor. O zamana kadar politikayla hiç ilişkisi olmamış bir kimse… Seçilirse ertesi gün bakan olabiliyor, başbakan olabiliyor ve birden bire kendini politikanın ve devlet yönetiminin içinde, hatta başında bulunuyor. Deneyim kazanıncaya kadar da çoğu kez, hata üstüne hata yapıyor ve Türkiye deneyimli siyaset adamı kadrolarından yoksun kalmış oluyor.

Çok değer verdiğim bir politikacımız vardı, rahmetli oldu: Cahit Zamangil… Cumhuriyet Halk Partisi’nin Parti Meclisi üyesiydi. Değerli bir iktisatçı olduğu gibi amatör olarak keman da çalardı. Bir toplantımızda, kemandan örnek vererek şöyle konuştu:

“Bizde, sokakta rastladığınız herhangi bir kimseye, bu akşam filarmoni orkestrasının konseri var; ama başkemancı hasta, onun yerine sen çalar mısın?” desek, adam hayret eder, “ne münasebet, ben keman çalmasını bilmem ki” der… Ama aynı kimseye, “Ticaret Bakanı çekildi, gel seni Ticaret Bakanı yapalım dense, hemen kabul eder.”

Yani siyasette deneyimin gerekliliğini henüz fark edememiş bir ülkede yaşıyoruz.

Olaf Palme öldüğünde, Stockholm’deki cenaze törenine çağrılıydım, gittim. Sanat açısından, estetik açıdan, çok güzel düzenlenmiş, musikiye ağırlık verilen bir törendi. İçeriye bayraklarla partili erkekler girdi, hanımlar girdi, gençler girdi. Derken ellerinde yine bayraklarla, ilkokul çağında çocuklar girdi: “Bunlar kimdir?”dedim, “Partinin çocuk kolu” dediler. Çocuk yaşında politikaya alışıyorlardı.”

 

Bilmem anlatabildim mi? Liderler partilerini iktidara taşıyabilmek istiyorlarsa, tabiri caizse siyasetin çamurunda yoğrulmuş, liyakatli ve ehliyetli, çalışkan, dürüst, vefalı, ilkeli adamları; bir yetenek avcısı gibi bulup, TBMM’ye taşımalıdır.

Aksi halde iktidar olmaları veya uzun süreli iktidar da kalıp hizmet etmeleri olanaksızdır. Yanlış insan tercihleri, muhalefetin başarısını çok etkilemektedir. Kemal Kılıçdaroğlu haklıdır ama hatayı da (kendisinin kabullendiği gibi) kendi yapmıştır. Zaman her şeyin doğrusunu göstermektedir ama kaybeden ülke olmaktadır.

 

İbret Veren Bir Karar

Yargıtay Onursal Üyesi Kahraman Koç ibret hadisesi olarak nitelendirdiği kararı şöyle anlatıyor;

“Bir gün öğleden sonra odamda çalışırken bir zat geldi. “Kahraman Bey’i arıyorum” dedi. “Benim efendim” cevabını verdim. Gelen zat kendisini “emekli, temyiz mahkemesi ikinci reislerinden” diye tanıttı. Adını çok duymuştum ama şahsen tanımıyordum. Ayağa kalkıp “hoş geldiniz” dedim. Hal ve hatırını sorup kahvesini ısmarladım. Kahveyi içerken “bak iki gözüm bir zavallı kadın var, haksızlığa uğradı, İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi aleyhine tahliye kararı verdi. Sizdeki numarası şudur. Bu dosyanın tarafınızdan okunmasını ve kadını bu dertten kurtarmanızı rica ediyorum” dedi. “Baş üstüne hemen alır okurum ve heyete arz ederim” dedim.

O zat gitti. Ben de dosyayı getirip okudum. Notlarını çıkardım. Ertesi gün de heyete takrir ettim. Tahliye kararı oy birliği ile tasdik edildi. Bir hafta sonra odamda makineden geçirilip imzaya getirilen kararları incelerken bu zatı-ı şerif yine geldi. Yine ayağa kalkıp kahvesini ısmarladım. Bir yudum içtikten sonra “Kahraman Bey, bizim madamın işi ne oldu? ” diye sordu. Zavallı kadın şimdi madam olmuştu. “Tahliye kararı tasdik edildi efendim” dedim. Hiddetle “Nasıl olur? Bu bir haksızlıktır, dosyayı siz okumadınız mı?” diye söyleyince, “Efendim, madam Şişli’de, bir apartman dairesine kiracı olarak girdikten sonra, randevuculuğa başlamış, mal sahibi emniyete müracaat etmiş, netice alamamış. “Bu hale nihayet ver, komşular bile sizden şikâyetçi oluyor, bu hale devam edersen tahliye davası açacağım” diye noterden ihtar çekip tebliğ ettirmiş. Kadın hiç korkmadan bu işe devam etmiş. Sonra apartman sahibi, dava açmış, davacı tanıkları “madam açıktan randevuculuk yapıyor, devam edenler ekâbir oldukları için emniyet bir şey yapamıyor, zamparalar bazen bizim kapımızı da çalıyor.” Dedikleri gibi, apartmanın diğer dairelerinde oturanlar dahi bu kadın hepimizi rezil ve perişan duruma soktu, hiç korkmadan randevuculuğa devam ediyor.”demişler ve ekâbir olarak tavsif ettikleri kişilerin adlarını da birer birer saymışlar. Savunma şahitleri ise “bir şey bilmiyoruz” demişler. “Doğruluğunu kabul ettik” dedim. “Olmaz, yalan söylemişler.” Deyince, “beyefendi, dosyası şudur, buyurun, okuyun, müdavimler arasında zat-ı âlinizin adı da var.” Dedim ve dosyayı okuması için uzattım. Kıpkırmızı oldu, hemen kalkıp sesini bile çıkarmadan gitti. Bunu ibret alınacak bir olay diye arz ettim. Çünkü bir insan haksız bir menfaat peşindeyse büyüklük hüviyetiyle girdiği kapıdan küçülmüş olarak çıkar.”

Her çiçek belli şartlar altında gelişir. Adalet denilen kutsal çiçek ise tarafsız çalışma ve sadece vicdanı ve bilgisi ile baş başa kalmak iklimi içinde bulunan hâkimlerin ve yüksek seciyeli hukukçuların ruhlarında yetişir.

 

Türkiye Fenerbahçe Gibi Yönetiliyor

0

teknik direktör Ersun Yanal’ı basın üzerinden aşağıdaki çok sert cümlelerle suçlayarak, Fenerbahçe Spor Kulübünün 16 yıllık Başkanı Aziz Yıldırım, geçen sene takımını şampiyon yapan, yollarını ayırdı.

“Takım çalıştırmayı bilmiyor.. Bir bilgisayardır tutturmuş gidiyor. Bilgisayarla şampiyonluk falan olmaz. Biz yönetim olarak zamanında paraları ödemesek, primleri vermesek, sen istediğin kadar çalış olmaz.. Burada başarıyı o değil oyuncular elde etti. Yani kendi kerameti değil takımın kerameti.. Bizi Ersun Yanal değil Galatasaray’ın kötü gidişi şampiyon yaptı..”

Fenerbahçe Başkanı birlikte çalışmak istemiyorsa elbette teknik direktörünün işine son verebilir. Ama şampiyonluğun bütün sebebinin kendisi olduğunu anlatmak gayretiyle “takım çalıştırmayı bilmiyor, Bilgisayarla şampiyonluk olmaz” gibi cümlelerle suçlaması bir yönetim tarzı olarak ilginçtir.

İlginçtir fakat bu yönetim tarzı Türkiye’de çok da yaygındır.

Yanal yaptığı yazılı açıklamada bu yönetim tarzına dikkat çekiyor:  “Sayın Başkanın çalışmalarda bilgisayar kullanmamla ilgili eleştirileri bakış açılarımızdaki derin farkı ortaya koymaktadır. Sayın Yıldırım tarafından günümüzde bilgisayar teknolojisini kullanmanın eleştiri konusu yapılması son derece düşündürücüdür. Bilgisayar teknolojisini kullanmam, Türkiye liginde en çok koşan, teknik istatistiklerde en yüksek takımın Fenerbahçe olmasını ve önemli puan farkıyla şampiyonluğu getirmiştir… Geçtiğimiz sezonun başlarında futbolcuları fazla çalıştırmakla suçlanmışken, bugün Sayın Yıldırım tarafından aksinin iddia edilmesi üzüntü vericidir.”

Yanal’ın başka hataları olabilir. Fakat Başkanın O’nun en güçlü yönü olan bilgisayarla, teknik istatistiklerle çalışmasını eleştirmesi eski tarz yönetim anlayışının dışa vurumu olsa gerektir.

Başkan Yıldırım kulübün yönetimi konusunda çok bilgili ve tecrübelidir. Ancak Başkan Yıldırım bildiğim kadarıyla meslek olarak inşaat mühendisi olan bir işadamıdır. Teknik direktörlük konusunda bir bilgi ve tecrübeye sahip değildir.

Kulübü yöneten tek adam olmak, Yanal’ın mesleki birikimi hakkında böylesine tahkir edici suçlamalar yapma hakkını vermez.

Ayrıca yollarınızı ayırdığınız çalışma arkadaşınız hakkında kamuoyuna böyle çirkin ifadelerle beyanat vermek ahlaki de değildir.

Esasen bu hakaretler O’nun saygınlığını artırmaz. Sadece “güç bende” iddiasını vurgulama ihtiyacında olduğunu yansıtır.

*****

ERDOĞAN’IN UZMANLARA BAKIŞI DA AYNI:

Merkez Bankası bağımsız ve uzmanlardan oluşan çok önemli bir kurum. Bağımsız çünkü bütün dünyada siyasilerin kısa vadeli hedefleri için uzun vadede zarar veren politikalara sapma eğilimi vardır. Bu sebeple bütün gelişmiş ülkelerde Merkez Bankaları bağımsızdır.

Enflasyon- faiz- büyüme- döviz kurları- cari açık- sermaye giriş çıkışı gibi parametrelerin ülke ekonomisi için en optimal seviyelerde tutulması çapraz ve karmaşık ilişkilerin kontrol edilebilmesine bağlı.

Bu da üst seviyede uzmanların verileri ilmi usullerle değerlendirip, gerekli tedbirleri alabilmesiyle mümkün olabilmektedir.

Recep Tayyip Erdoğan’ın bu uzman kuruluş hakkında son aylarda söylediği sözleri hatırlayınız: Merkez Bankası’nın faiz politikalarını, bir Başbakan olarak kabul etmiyorum. Niye kabul etmiyorum? Faiz oranlarının bu denli yüksek olduğu bir ülkede, girişimci, yatırımcı kalkıp da rahat rahat yatırım yapamaz.”

“Ben bir defa faizin yükseltilmesine her zaman karşıyım.. Faizi yükseltirseniz, enflasyon da yükselir. Düşürürseniz, ikisi beraber düşer.” “Faizi yükseltirken 5 puan birden yükseltiyorsun, şimdi geliyorsun yarım puan indiriyorsun. Sen dalga mı geçiyorsun? Yarım puan indirmekle ne yapmak istiyorsun? Olmaz böyle bir şey. Merkez Bankası’nın bu noktada kendisine çeki düzen vermesi lazım.”

“Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek Merkez Bankası’nın politikalarını destekler mahiyette açıklamalar yaparken, Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekci ise Erdoğan’ın yanında yer almıştı.”

AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ise “Sırada Merkez Bankası, üst kurul ve yargı vesayetinin kaldırılması var” diyerek Erdoğan’ın yeni hedeflerini ortaya koymuştu.

Bu gelişmeler ışığında, Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, “Merkez Bankası gibi önemli kurumların bağımsızlığının zayıflamasını kilit ekonomik zorluk” olarak değerlendirmektedir.

***

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı seçiminde rakibi olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu hakkında söylediği sözler de Aziz Yıldırım üslubunda idi.

Dünyaca tanınmış saygın bir bilim adamı ve Birleşmiş Milletlerden sonraki en büyük uluslararası kuruluş olan İslam İşbirliği Teşkilatı Başkanlığı yapmış bir değere söylediği sözlerden bazıları şunlar:

“Profesörmüş, Profesör olsan ne yazar”, “Senin hayatında ciddi olarak yaptığın ne var ya? 8 yıl İslam Konferansı Örgütünün başına seni gönderdik ne büyük yanlış yapmışız ya. Şimdi çıkmış monşer aklı ile bize üslup dersi vermeye kalkıyor.”

***

Erdoğan yine bağımsız olması gereken yargının en üst kurumlarından olan Anayasa Mahkemesini Twitter yasağını kaldırdığı için eleştirmişti: “Anayasa Mahkemesi’nin vermiş olduğu karar milli değildir, bu karara saygı duymuyorum” demişti.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç‘ın AYM Kuruluş Yıldönümünde yaptığı hukuk manifestosu niteliğindeki konuşmasına da çok kızmıştı: “Bir konuşma yaptı, Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, Başbakan Yardımcısı orada. Herkese ders verdi. Bugünkü konuşma benim üzülerek dinlediğim bir konuşmaydı. Bu konuşmanın altından da Sayın Başkan ömrü boyunca kurtulamayacak”.

***

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında, Erdoğan’ın başdanışmanı aracılığıyla “AKP’nin Erdoğan hariç kimseye diyet borcu yoktur” mesajı verilmesi de, bazı “Erdoğanistlerin” Abdullah Gül’ü “İngiliz Ajanlığıyla” itham etmesi de aynı zihniyetin eseridir.

***

Erdoğan’ın ve “Erdoğanistlerin” bu davranışları, tek adamcı, gerilim üreten ve etik olmayan bir yönetim ve siyaset yapma kültürünü yansıtıyor.

Oysaki ülkeyi yöneten tek adam olmak, devletin en önemli kurumlarını yönetenlerin birikimi hakkında böylesine tahkir edici suçlamalar yapma hakkını vermez.

Ayrıca yollarınızı ayırdığınız eski arkadaşlarınız hakkında kamuoyuna böyle çirkin ifadelerle beyanat vermek ahlaki de değildir.

Bu tarzın toplumda geniş bir taraftar bulmasının sebepleri ayrı bir konudur.

****************************************************************

CEHALET VE ÖZGÜVEN İLİŞKİSİ

Cornell Üniversitesinin iki psikoloğu Justin Kruger ve David Dunning, Türkçe’de “cahil cesareti” diye tanımlanan bir durumu anlatmaktadır.

Bu iki bilim adamının Nobel ödülü alan Dunning-Kruger etkisi denilen teorileri özetle şöyle:

1- “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır.”

“İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!”

“Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur.”

2- “Sonuçta ‘Kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler…”

3- “Yetkin olmayan (niteliksiz) insanlar vasıflı insanlardaki gerçek beceriyi fark edememektedirler.”

 

“Yeni Türkiye” ve Yeni Paralel Yapılar

0

Cumhurbaşkanlığı seçiminde kimin kaybettiği veya kazandığından çok, kazananın Yeni Türkiye ile Türkiye ye nasıl bir dönüşüm getirmek istediği önem taşır. Keşke oldukça kısa süreli seçim propaganda döneminde Yeni Türkiye tuzağı üzerinde yeterince durulabilseydi. Acaba durulsaydı ne fark ederdi konusu da ayrı bir mevzudur.

 

Önce “Cumhurbaşkanını artık milletin kendisi doğrudan seçti; Vekiller ve TBMM değil” iddiasına kimse sığınmamalıdır. Vatandaş da doğrudan seçemedi. Genelde Türk Milleti önüne konan adayları bağlı olduğu siyasi partinin telkinlerine göre seçer. Adayları beğenmeyerek boykota gidenler, kızıp başka adaya oy verenler bunun istisnasıdır.

 

Vatandaşımız parti adayına alışmıştır; Çatı Adayı diye bir tecrübesi yoktur. Demokrasinin bu faziletine yeni alışıyoruz. Seçmen partiler arası mücadeleye, hatta kavgaya alıştırılmıştır. Rasyonel bir tercih yapması mümkün değil. Bu demokrasi kültürünün seviye meselesi ile ilgili bir konudur.

 

Haber kaynakları ve basın menfaat hesaplarına göre vatandaşı bilgilendirmeye ve şartlandırmaya çalışır. Görüntülü ve yazılı basın bu bakımdan büyük oranda sınıfta kalmıştır. Demokrasinin vazgeçilmez bu unsuru bizzat demokrasiyi desteklemedi.

 

Çatı adayı ve onu destekleyen partiler Türk demokrasisi için büyük fedakârlıklar yaptılar ve güzel örnek oldular, meşru ve gayrimeşru imkânları sonuna kadar kullanan AKP adayına karşı haysiyetli bir mücadele verdiler. Çok değişik kanallardan Ekmeleddin Beyin yeterince destek görememesi, uzlaşma alanındaki tecrübesizlikten kaynaklandı. İnşallah bu güzel örneklere alışırız. İlla benim partim yerine “Türkiye kazansın” deriz.

 

AKP adayı aslında mahalli seçimlerde aldığı oyu alabildi. Büyük çabalara ve imkânlara rağmen, mahalli seçimlerde 20 milyon oya karşılık yüzde 43 oranında rey alırken, bu seçimde 20 milyon oy yüzde 51,8 rey getirdi. Seçim sonucunu tatilde istifini bozmayıp rey vermekten kaçanlar Sayın Erdoğan’a çalışan boykotçular ve partisi kimi gösterirse göstersin ona karşı ret cephesi oluşturanlar ön plana çıktı.

 

Mahalli idareler seçiminde yüzde 89 olan katılım oranı yüzde 74 e düştü. 10 Ağustos sıcağının seçilmesi ise maksatlıydı. Türkiye’yi dışardan izleyen yurtdışı seçmenlerimiz ise, çok düşük oranda sandığa gittiler.

 

Bir bakıma ülkedeki yolsuzluk, hırsızlık, suiistimal ve hukuksuzlukları, tek adam diktasına gidişi, Türkiye’de Türk düşmanlığı, milli ve üniter devlet karşıtlığını daha iyi fark eden vatandaşlarımız seçimden soğudular. Türk olmadıklarını iktidar sayesinde öğrendik diyenlere destek olmadılar.

 

Kim kazandığı konusunu biraz açarsak burada Sayın Başbakan önde gözükse de yapılacak pazarlıklardan ve açılımlardan çok şey bekleyen Ermenistan yöneticileri, Kıbrıs Rum Kesimi Cumhurbaşkanı, bize zorla sevdirilen Barzani ve Kandil bu işten memnun çıktı.

Birçok seçimde olduğu gibi bu seçimde de tercihini taşıyan oy pusulasının resmini çekerek çalıştığı yere göstermek zorunda kalanlar, benim mahallemde de olduğu gibi hayat boyu oturmadıkları adreslere ilave edilmiş garip seçmenler dikkat çekti. Ekmeleddin Bey’in gazete ilanlarına bile çok farklı yüksek rakamlar istendi. Havuz medyası patronuna uşaklık etti.

 

CHP seçmeninin bir kısmı hala eski alışkanlıklara kapılıp çatı adayını içine sindiremedi ve ezilenler edebiyatı yapan Demirtaş’a yöneldi. Bazıları seçimi boykot etti ve İşçi Partisi ile ortak hareket ederek çatı adayının aleyhinde propaganda yaptı. Hala sağ-sol tasnifinin etkisinden çıkamayanlar ulusalcılığı da yeni tartışmalara açtılar. Etnik Irkçı parti, sosyalist mesajlar verdi ve oy topladı. Eski bir Cumhurbaşkanımız bile nedense çatı adayını içine sindiremediği için seçime gitmedi. Oysa geniş bir kitle kendisini içine sindirmede bir beis görmemişti.

 

Aslında her partinin kendi adayıyla seçime gitmesi, AKP adayına figüranlık yapmaktan başka birşey değildi. Bazıları hala değişen ülke ve dünya şartlarının yerine 1970’lerin sağ ile sol kutuplaşmalarını yaşıyor. Öbür tarafta ise milli devletin ve cumhuriyetin altı oyuluyor.

 

Demirtaş’ın birleştirici dil kullandığı iddiası da safdillik olur. Bu aday milli kimlikte mi birleşme mesajı verdi? Bu partinin çizgisi bellidir. Bunlar etnisite ile milliyeti anlaşılmaz bir şekilde rakip gösterirler. Aynen bazı iktidar sahipleri gibi…

 

Vatandaşı tahminlerin aksine, 17 ve 25 Aralıktaki yolsuzluk ve suiistimal iddiaları pek ilgilendirmedi. Vatandaş yolsuzluğun kendisini yoksullaştırdığını ve neden işsiz kaldığını hala fark etmişdeğil… Bu bakımdan seçmen davranışında ahlaki ve manevi yönlendiriciler yerine basit menfaat bağlantıları, gelip geçici yardımlar, araştırma kuruluşlarının ve yayın organlarının tertipleri öne çıktı. İnsanlar fakirleştirildikleri oranda reylerine ipotek konabiliyor ve iradeleri esir alınabiliyor.

 

77 milyonun Cumhurbaşkanı olacağını iddia eden Sayın Başbakan parti balkonundan konuşmamalıydı. Bugüne kadar ne ölçüde bu iddianın geçerli olup olmadığı ortadadır. Seçim geldi mi sağ ve bazı MHP seçmeni hep gıdıklanıp oy kotarılmaya çalışılır. Balkonda yer alan zevat bir zamanların Doğu Bloğu Politbüro üyelerini andırıyordu.

MHP seçmeninde bilhassa Orta Anadolu’da çatı adayını yeterince destek vermediği iddiaları var. Bu iddialarda bir ölçüde doğruluk payı olabilir. Bazı seçmenlerin bugüne kadar hangi adayı ve lideri beğenip benimseyebildiklerini anlamış değiliz. Daima genel merkez karşıtlığı akıl ve mantıkla bağdaşır birşey değildir. Anlaşılan milliyetçiliği ayaklar altına alan, onları faşistlikle ve kafatasçılıkla suçlayan, Türk değilde Türkiyeliliği öne çıkaran adaya destek oldular.

 

Zaten Yeni Türkiye diye ortaya atılan tuzak milli devlet, milli kimlik karşıtlığıdır ve 1923 Türkiye’sine meydan okumaktır. Yeni Türkiye yeni paralel yapılar doğurmaktadır. Federal yapıya özenmektir; Cumhuriyetle hesaplaşmadır, etnik ve ayrılıkçı bir gözlükle ülke sorunlarına bakmaktır.

 

Buna uygun Türksüz bir anayasa hazırlanarak Türkiye’nin yörüngesi değiştirilecektir. Aşırı yön değiştiren Numan Bey’e göre, bu Cumhurbaşkanlığı seçimi Yeni Türkiye’nin doğum günü imiş. Oysa adaylarının birinci sırada çıkmış olması mevcut Anayasadaki yetkilerini artırmayacak ve zorlamalara rağmen beklentileri karşılamayacaktır. Paralel yapıdan şikâyetçi olanlar, yeni paralel yapıların doğuşunu hazırlamaktadırlar.

 

Türk Dili Üzerinde Oynanan Oyunlar

Gerçek vatan aslında dildir. Vatandan en hızlı, en kolay uzaklaşma, dil yolu ile olur ve hatta en sessizce gerçekleşen yol da budur.

Bir süredir, Türkçe dışındaki dillerin kamu alanında serbestçe kullanımı, özellikle eğitim dili olması yönündeki tepkiler bir kimlik ve demokrasi meselesi olarak öne sürülmektedir. Etnik grupların, kendi dillerini her alanda serbestçe kullanma iddiası bir yandan hukuken yeni azınlık yaratma diğer yandan da her etnik grubun dilinin resmi dil olan Türkçeye eş değer rol üstlenmesinin demokrasi için bir zorunluluk olduğu iddialarına hizmet etmektedir.

Türk Milletinin varlık meselesi olarak kabul ettiğimiz güzel Türkçemizin nasıl ve kimler tarafından yozlaştırıldığını araştırıp sizlere bu konuda bilgi sunmak istedim. Öz Türkçe diye uydurukça kelimeleri dilimize yerleştirmeye çalışanlar kimlermiş biliyor musunuz? Türkiye’de yıllarca beynelmilelci geçinen solcu komünist yazarlar, üniversite hocaları ve onların hempaları.

Bunu iki sebepten yapıyorlardı; birincisi güzel Türkçemizi bozmak ve bu sayede eski ile yeni arasındaki bağları koparmak yani milleti birbirinin dilinden anlamaz hale getirmek, ikinci sebep de dinimiz, inancımız sebebiyle dilimize yerleştirilmiş Arapça kelimeleri atarak onların yerine Frenkçe kelimeler koymak.

Bir millet dilini kaybederse kültürünü, tarihini kaybeder. Bu araştırmayı yaparken Yağmur Atsız’ın “Meçhul Genç Gazeteciye Mektuplar” kitabı elime geçmişti. Kitabı Türk Edebiyatı Vakfı yayınlamıştır.

Yağmur Atsız’ı hiç tanımam. Ancak babası Nihal Atsız’ın eserlerini okuyarak fikri yapımı geliştirdim. Kendisini basından tanıdığım kadarıyla solcu bir yazardır. Ancak değişen dünyada vatanseverliğin, milliyetçiliğin, devletin bölünmez bütünlüğünün ve Cumhuriyetin temel ilkelerine sahip çıkmanın solcusu, sağcısı olmayacağını da öğrendim. Vatan ve millet sevgisi bir ideoloji değildir. Vatan sevgisi imandandır.

Yağmur Atsız’ı da Türk Milletine böyle bir eser kazandırdığı için kendisini kutluyorum.

Yağmur Atsız diyor ki;

“Anadilini bilmeyen hiç kimse yabancı dili de öğrenemez. Zira o şahıs her dilin yabancısıdır. Bundan ötürü ben hep yabancı dilde eğitim veren okulların aleyhinde olmuşumdur. Hazırlayıcı sınıflar diye uygulamaya önce on bir yaşındaki yavruların zihinlerini iğdiş ederler. Daha sonra da Türkçeyi el yordamıyla konuşan körpe diğmalara beş-altı yüz İngilizce, Fransızca, Almanca “kalıp” zerk ederler ve ondan sonra da asıl “tedrisat” başlar.

Böylece daha kendi anadilini öğrenmeksizin bir ecnebi dilin girdisi çıktısı bilinmez caddelerine, meydanlarına ve ara sokaklarına fırlatılıp atılan on-on iki yaşlarındaki çocuklarımız aradan sekiz-on yıl daha geçince hiç değilse kısmen ne oluyorlar bilir misiniz? İri kıyım gazetelerimizin dış haberler servisine mütercim.

Bunlar genellikle makaslama servisleridir. O servislere batı ülkelerinden gazete ve dergi gelir. Onlar da oradan beğendiklerini makaslayıp genellikle mahreç göstermeksizin derc ederler. İşte ahlaki felaketin yanı sıra zihni ve fikri felaket de o zaman başlar. Zira o bahsettiğimiz genç arkadaşlar Türkçe bilmediği için ellerine verilen metinleri çevirmekten acizdirler. Biz bu çocuklara ne verdik ki ne bekliyoruz? bir memlekette klasik lise eğitiminin canına okunursa kendimize ait ne varsa hepsi hakir görülürse, edebiyat hocası olarak odun kafalar öğrencilerine ilk derste Nihat Sami’nin kitaplarını ( tıpkı hitler gibi ama ilericilik namına) yaktırıp kafanızı ölmüş şeylerle dolduramam derlerse, bir dil bir takım mektep kaçkını haytaların eline kalırsa siz artık o gençlerden ne bekleyebilir siniz? Sorabilirsiniz ki kırk-elli yıl sonra seksen milyon Türk nereye gidecek? Güzel Türkçemiz ne olacak? Sümerler nerede? Hititler nerede? Frigler, Aruslar, Elamlılar, Mayalar nerede? Romalılar nerede? O her karış toprağı şehit kanı ile sulanmış mukaddes Anadolu ise -hiç merak etmeyiniz- o da yeni sahipler bulur. Parselleme çalışmaları çoktandır sürüyor. Zaten taptaze bir umursamazlık ve dipdiri bir ilgisizlik içinde tarih sahnesinden kayıp gidiyoruz. Hem de göbek atarak.

Bu rezillik bu pespayelik elbette bir anda başlamadı. “MESELA” kelimesi Arapçadır. Aman öz Türkçeleştirelim diye yerine “ÖRNEĞİN” kelimesini alanlara soruyorum; iyi ama o da Ermenice “ORİNAK” kelimesinden geliyor. Yani Arapçasını atıp yerine Ermenicesini alarak öz Türkçeleştiriyorsunuz öyle mi? Türk milleti nesiller ve asırlar boyu incelterek, yontarak öbür dillere teatide bulunarak Türkçeyi dünyanın en güzel en renkli dillerinden biri haline getirmiştir. Esasen çok sağlam ve inanılmaz derece ifade zenginliğine sahip bu yapıyı büyük Türk bilgini ve Türkolog Max Müller’in değişiyle “bu sanki bir dil bilginleri heyeti tarafından icat edilmiş muhteşem kavramlar ve saygılar anıtını getirmiş o 1939’ların şahikasına ulaştırmıştır. Arkadan gelenler ise elli senede bir tilcik leşleri toplu mezarına dönüştürdüler. Zaman çiplerinin zenginliği yönünden Türkçe dünya şampiyonudur. Bu alanda bütün dillere fark atar. Türkçenin ilim dili olamayacağını söyleyen zavallılar 1890 basımı Türkçe-İngilizce sözlüğünde 93000 Türkçe kelimenin İngilizce karşılığı olduğunu bilirler mi? Öz Türkçe diye yutturmaya kalkıştıkları kelimelerin çoğu uydurukça ve Ermenice, Fenikece ve eski Cermen dillerinden uydurulmuş kelimelerdir.” Böyle diyor Yağmur Atsız.

Türk Dil Kurumu yeni uydurukça kelimeler üretmeye devam ediyor. Mesela, “grip” kelimesi “paçavra” olarak Türkçeye çevrilmiştir. Fakat Paçavra kelimesi Rum kökenlidir ve Türkçedeki karşılığı, “eskimiş bez veya kumaş parçası, çaput” olarak ifade edilir.

Bir milletin dilini bozmaya ve eskidir diye hiç kimsenin uydurukça kelime üretmeye hakkı yoktur.

Türkiye’deki bütün edebiyatçıları, dil uzmanlarını göreve çağırıyorum. Türk Milletinin dilini bozmak isteyenlerle mücadeleye çağırıyorum. Bir milletin önce dilini bozmaya çalışırlar sonra kavram kargaşası yaratırlar. Dedenin dilinden anlamaz torun, isterler ki bölünsün dün ile bugün.

Büyük düşünür rahmetli Gaspıralı İsmail bütün Türk Dünyası için “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” çağrısı yaparken biz Türkiye Cumhuriyeti içerisinde birbirimizin dilinden anlamaz hale getirilmek isteniyoruz.