25.2 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 862

Memleket Meselesi!

0

His yok, hareket yok, acı yok…Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz,

Kendin mi senin yoksa, ümidin mi yüreksiz?

 

14 Mart 1913 yılında Mehmet Akif bunu böyle söylemiş. Yıl:28 08 2014. Yani 101 yıl sonra aynı sözleri tekrar etmek durumunda kalıyorsak; o günden bu güne değişen pek de bir şey değişmemiş demektir.

Irakta Türkmenler katledilir devlet yetkililerinden tek ses yok, üstelik bir de yazılı ve görsel medya ya sansür uygularlar.

Suriye Türkmenleri yine öyle.

Doğu Türkistan Uygur Türkleri, yıllardır katliamla burun, buruna; yine kimseden ses yok adeta kulaklarını tıkamışlar Türk dünyasında olup bitenlere.

Ha, Türklük dünyası hepten mi sahipsiz derseniz;

değil tabi ki!

Devletin gizli arşivlerinde her dönem potansiyel suçlu görülen,

Türk toplumunun büyük kesiminde adı “vurducu-kırdıcı” ya çıkan,

Ama ne zaman ki Türkiye de olağan üstü kötü bir durum zuhur eder, tabir caizse milletin paçası tutuşur o zaman hep bir ağızdan:

Nerede bu ülkücüler, ne duruyorlar hâlâ”? Diye göreve çağrılan

Ülkücüler!!!

Var elbette.

Türk milletinin her dara düştüğü zamanda, bayrağını kapıp meydanlara dökülüp, büyüklerinden görev talep eden Ülkücüler her zaman var.

Irak Türkmenlerine devletten önce elini uzatan ve bizzat toplanan yardımları İşit teröristleri ve PKK tehlikesine aldırmadan bizzat kendi eliyle teslim eden Ülkü Ocakları Genel Başkanı Olcay Kılavuz,

Diyarbakır Lice de terörist pisliğinin dikilen heykelini protesto amacıyla meydanlara dökülen hep Ülkücüler olmuştur.

Evet Ülkücüler hep böyle boylarından büyük!!! İşlere karışırlar. Bu dünde böyleydi bu gün de böyle. Dün; Komünistlerle mücadele ettiler, bastırmadılar Moskof çizmesini kutsal vatan toprağına.

Ama bedelini de ağır ödediler.

İhtilâlın generali:

“Bize rağmen siz de kim oluyorsunuz da vatan savunuyorsunuz, vatan savunulacaksa onu da biz savunuruz” dedi ama:

Bu sözü söylerken Nurhak dağlarında bir kolorduyu donatacak kadar silah bulunduğundan haberi yoktu.

Evet, boylarından büyük işlere karışan ülkücüler çok ağır bedeller ödediler.

Dursun Önkuzu, Yusuf İmamoğlu şehit olduklarında Üniversite’de okuyorlardı.

Mustafa Pehlivanlı: İhtilal’ın kanlı darağacına giderken Üniversite imtihanlarına hazırlanıyordu,

Veli can Oduncu: Henüz yüzünde sakalları dahi çıkmamıştı şahadet şerbetini içtiğinde.

Ve daha binlercesi.

Dün, çok ağır bedeller ödendi ve görüldüğü gibi çiğnetmediler mübarek vatan toprağını Moskof çizmesine.

Her ne şekilde bedel ödenecekse gene ödemeğe hazır ülkücüler.

Çünkü hareketin lideri:

“Kan dökülecekse vatan için o kanı da dökmeğe hazırız” demişti bir kere.

***                                 ***                                     ***
Fakat benim esas gücüme giden,
milli meselelerde bu vatanın tek sahibi ülkücülermiş gibi; Ulusalcılar, Kemalistler, Atatürkçüler, hatta CHP’lilerden tek ses duyamıyoruz, meydanlarda göremiyoruz nedense?
Lafa geldiğinde mangalda kül bırakmazlarda, klavye başında sabahtan akşama kadar vatan kurtarırlar da,
maalesef icraata gelince

İcraat yok.

 

Adaletiniz Batsın!

0

“Allah size hüküm verdiğiniz zaman adaletli olmayı emrediyor” yoksa yanınızda zulmü hoş gören bir kitap var da ondan mı okuyorsunuz? “Allah size teraziyi doğru tutmayı, doğru ölçmeyi emrediyor” da kahrolası nasıl ölçüp biçiyorsunuz?

Adalet en yakınını bile kayırmamaksa sizinki Afrika kabilelerinin klan anlayışı ve totemlerinin sülbü olduğunu iddia eden din anlayışı mıdır? Kitabınız Kaddafi’nin yazdırdığı gibi ‘Yeşil Kitap’ gibi mi, parti tüzüğü kadar ‘suhuf’ mu yoksa ‘kitapsız’ mı idare ediyorsunuz?

12 Eylül‘e yaşımız tam tutmaz, 28 Şubat‘ı ise doya doya yaşadık; 2 sürgünümüz, bol eylemimiz var. O günlerde 2 tetikçi müfettiş gönderilir 2 ayda 1-2 idareci görevden alınır yada 1-2 öğretmen sürgün edilirdi. İl genelinde Yetkili, yani eğitimin üzerindeki 12 yıllık yıllık AKP karabasanına rağmen hala birinci sendika olan TÜRK EĞİTİM SEN’in sadece 1 Nolu Şubesinin 100 okul/kurum müdürü vardı; bugün 21‘e düştü. Böylece bir gecede 79 kelle alınmış oldu. Be zalimler, Irak-Suriye topraklarındaki kelleci IŞİD’ çilerden farkınız ne?

Bir zamanlar eğitime emek vermiş Sayın Bakan bence bir daha Kocaeli’nde eğitimle ilgili cümle kurmasın. Hatta bundan kelli bu ilde ‘başarı’nın “b”si bile cümle içinde kullanılmasın.

Bu ilin Sayın Valisi hiç beklemesin; ya istifa etsin ya tayin istesin, başka bir yere gitsin. Bu muymuş devlet adamı tarafsızlığı, bu mudur hakkaniyet, bu mu vizyon? İslam‘ın bu tip ilerde en çok değer verdiği ehliyet ve liyakatin canına okudunuz; 5’e 5 katsanız, umreyi su yoluna çevirseniz ne olur?

İktidar Partisinin İl Başkanı istifa etsin, yerine sendika kılıflı siyasi teşekkülden biri otursun. Demek ki neymiş; 28 Şubat – Başörtüsü, alttakilerin yukarıyı paylaşım hesabıymış. Zulme uğrayanlar zulmün daniskasını herkese reva görebiliyormuş. Demek ki baş örtüsü, göz örtüsüymüş.

Düşünün; bir sendika, bir düzine yıldır her yaptığı siyasi faaliyet olan ve politik olarak sendikada örgütlenmiş başka bir yapıyla mücadele etsin. Hükümet‘in emir ve talimatları dışında tek bir adım atmamış Bilmem Ne Sen düşünün.

Kelle avcılığından sonra Kavimler Göçüne benzer toplu rotasyona da sıra gelecek. En nihayet Sovyet Polit bürosunu oluşturan Tek Parti hedefleri; komünleri A, K, P harfleri üzerinden büyük çıkar çemberi olan.

Komünist Partisinin Osmanlı‘daki adı İştirakiyyun Fırkası idi. Yani şeriklik-ortaklık, yani şirket şirket paylaşım. Yani menfaat yoldaş’lığı, yani kendinden olmayan herkesi düşman ilan etme kurnazlığı.

Komünizm; kitabını Marks‘ın yazdığı, Lenin‘in farklı anladığı, Stalin‘in farklı uyguladığı bir dindi. Siz de siyasi polit büronuzdan bir din peydahlamışsınız ama kesinlikle Müslümanlık değil. “Fakat biz sizin taptıklarınıza tapmayız, siz de bizim taptıklarımıza tapacak değilsiniz.” Neticede; “Leküm diniküm veliye din!

“Zalimler, nasıl bir inkılâpla devrildiklerini yakında bilecekler, görecekler.”

Yazıklar olsun! Kula kulluk-köpeklik edene yazıklar olsun!

 

Ahlaksız Düzen!

0

TV’de bir Amerikan filmi izliyorum.

ABD’de bir grup “kötü adam” metroda insanları rehin alarak, 10 milyon dolarlık bir soygun yapıyorlar.

Bu bir “düş” değil.

ABD’de ve birçok ülkede bu tür soygunlar oluyor.

Soygunculara kızıyor, sonunda “iyilerin” kazandığına seviniyoruz!

Oysa perde gerisinde bir başka “gerçek” var!

“İnsanın insanı sömürmesi” üzerine kurulmuş “kapitalist düzende” bu tür olaylara şaşırmalı mı?

Bizim ülkemizde de bu tür olaylar yaşanmıyor mu?

“Sömürülenlerin” bir kısmını “inanç değerlerini sömürerek uyutup uyuşturuyorlar! Bu zavallılar, başlarına geleni “kader” sanıyor, boyun eğiyorlar! Bir kısmı da, tüm inanç değerlerini yitirerek, “madem sömürü ile zenginleş iliyor, biz de çalarız” diyorlar!

Hemen belirtelim ki; hiçbir koşulda çalmayı, başka insanların hakkını yemeyi tercih edemeyiz. Ancak; kapitalist düzenin “doğal sürecinde” bunu önlemenin olanağı yok!

Çünkü bu tür olaylar bile kapitalist düzenin yapısında var!

Bu tür olaylar sonucu kapitalist düzen yeni “yaşam olanakları” oluşturur!

Daha çok polis, daha çok güvenlik önlemi sağlayacak teknolojik araç satışı, daha çok cezaevi, daha çok infaz memuru istihdamı olanağı sağlar!

Kapitalist düzen, “korku” içindedir! Korktuğu için “korkutmak” zorundadır!

Korku, korkuyu tetikler.

Korkan insan, ya boyun eğer ya saldırgan olur.

Her ikisi de kapitalizmin çıkarınadır!

Boyun eğeni sömürür, saldırgan olana da güç kullanarak saldırır!

Her iki seçenek de kapitalizmin defterinde “ticaret ve sömürüdür.”

Terör de, savaş da “kanlı birer ticaret” dir!

Ortadoğu’nun eğitim yoksulu ve “sahte din” tutsağı insanlarını “etnik köken” ve “mezhep” farklılıklarını kullanarak birbirine boğazlatan kapitalist düzen, bu vahşetten çıkar sağlar! Petrolünü vantuz gibi çekerken, yıkılan kentlerini onarırken ya da salgın hastalıkları tedavi ederken de para kazanır, semirir.

Akıl yoksulu kitleler de, başlarına gelen felaketlerin, “Allah’tan” olduğunu sanır! “KADER” diye kandırırlar bu insancıkları!

İnancını sömüren kapitalizmin ya da kapitalizmin uşaklarının vahşetini göremeden, bu dünyada “insan gibi yaşayamadan” akılsızlıklarının kurbanı olurlar!

Ahlaksız düzen, Allah’ın insana verdiği en büyük hazine olan “AKLI” kullanamayan insancıkları sömürerek semirir!

“Celladına aşık kurbanlar” bunun farkına varamadan yitip giderler…

“Ahlaklı ve insanca bir yaşam” için, aklın egemen olduğu sömürüsüz bir düzen temel koşuldur…

“İnançlı ve bilinçli” insanlara bir soru;

“İnsanın insanı ütmesi üzerine kurulu bu ahlaksız düzenle İslamiyet bağdaşabilir mi?”

 

 

Hiç Yetkisi Yokken de Her Yetki O’nun

0

Başbakan, Başbakanı açıkladı.

Cumhurbaşkanı, Başbakan, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, yeni AKP Genel Başkanı ve Başbakanın Ahmet Davutoğlu olmasına karar verdi ve bu kararını AKP Merkez Yürütme Kuruluna başkanlık yaptığı toplantıdan sonra açıkladı.

Anayasanın 101. madde hükmüne göre “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilecek ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erecektir.”

Yeni Cumhurbaşkanı olarak seçildiği andan itibaren Erdoğan’ın milletvekilliği, Başbakanlığı ve AKP Genel Başkanlığının hukuken sona erdiği çok açık.

Bu durumda R. Tayyip Erdoğan mevcut Cumhurbaşkanı Abdullah Gül‘den 28 Ağustos’ta görevi teslim alıncaya kadar Cumhurbaşkanlığı yetkilerini de kullanamazdı ve sadece “seçilmiş Cumhurbaşkanı” sıfatını taşıyan, dokunulmazlığı olmayan bir vatandaştır.

Yüksek Seçim Kurulu Başkanının kesin seçim sonucunu açıkladığı günden (15 Ağustos) 28 Ağustosa kadar yaklaşık iki haftada yetkisiz ve dokunulmazlığı olmayan bir konumda olmayı Tayyip Erdoğan’ın kabul etmesi mümkün olama(z)dı.

Çünkü O senelerden beri bütün bu yetkileri kullanmaya alışmıştı. Üstelik bu kısa dönemde, -teorik olarak- mesela hakkında mevcut olan bir takım iddiaları gerekçe göstererek bir C. Savcısı dava açabilir ve hatta tutuklanmasını isteyebilirdi.

Ayrıca partisini ve hükümeti Cumhurbaşkanı iken de kendi kontrolünde tutabileceği bir Genel Başkan ve Başbakan’a bırakmayı istiyordu.

İşte bu dönemde de Milletvekilliği, Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık görevlerine devam etti. Partiye yeni Genel Başkan ve kendinden sonra gelecek Başbakanın kim olacağını belirledi. Parti toplantılarına başkanlık etti. Kongre kararını aldırdı.

Yemin etme töreninden önce kongreyi yapıp, genel başkan olarak belirlediği Davutoğlu’nun kabinesine kimleri alacağını da garantiledikten sonra Köşk’e çıkacak ve hükümeti onaylayacak.

*****

HUKUKA AYKIRILIKLAR

Tayyip Erdoğan, Anayasa hükümlerine göre, hiçbir yetkiye sahip olmadığı iki hafta içinde her türlü yetkiyi kullandı.

Bu arada her ihtimale karşı “YSK Kararı Resmi Gazetede yayımlanmadığı için uygulamadım” diyebilmek için Resmi Gazetede (ve TRT’de) YSK’nın seçim sonuçlarını açıklayan kararının yayımlanmamasını sağladı.

Oysa Anayasa Md.79′a göre; “Türkiye Cumhuriyetinde tüm kurum, kuruluş ve kişiler YSK kararlarına uymak ve gereğini yerine getirmek zorundadırlar. YSK Kararları kesindir ve itiraz edilemez.”

Anayasa’nın 6. Maddesine göre “hiç kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamazdı.

Yine devletimizin yapısını belirleyen diğer Anayasa (md.2) hükmüne göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti “demokratik, laik, sosyal bir Hukuk devleti” idi.

“Hukuk devleti” olmanın diğer bir kuralı ise herkesin kanun önünde eşit olduğu ve hiçbir kişiye imtiyaz tanınamayacağı ilkesidir. (md.10)

Kaynağını Anayasa’dan almayan bir yetki kullanmaya kalkan herhangi bir TC vatandaşı hakkında uygulanacak müeyyideler (yaptırımlar) ve izlenecek prosedür bellidir.

Sadece bu iki haftada olanlara bakınca Recep Tayyip Erdoğan hakkında da bu prosedürün işletilmesi ve Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş hükümlere göre yaptırımların uygulanması gerekirdi.

Peki, bu mümkün olabilir mi? Hayır.

CHP ve MHP’nin hukuk yollarına başvurduğunu ve “bu iki haftalık dönemde R. Tayyip Erdoğan’ın yaptığı bütün idari işlemlerin geriye dönük olarak yok hükmünde sayılmasına” dair karar çıkabileceğini hatırlatanlar da biliyor ki buradan sonuç almak imkânsıza yakın.

Çünkü son mevzuat değişiklikleri ve atamalarla üst yargı organlarında da Erdoğan’ın etkinliği (AYM’nin birkaç kararı hariç) bariz bir şekilde artmış durumda. Bunlara ilaveten yeni ihdas edilen Sulh Ceza Hâkimlikleri, paralel yağı operasyonları kapsamında yapılan atamalardan sonra yargı gücünün bağımsız olduğunu söylemek çok zor.

Hükümetin Emniyette yaptığı operasyonlardan sonra da adli kolluk hizmeti veren birimlerin hükümetten bağımsız olması söz konusu bile edilemez hale geldi.

Yasama ve yürütme güçleri zaten 12 senedir aynı partinin ve hatta aynı tek adamın elinde olduğunu düşünürsek, yargının da tek adama göre dizayn edilmesiyle kuvvetler ayrılığından bahsetmek pek mümkün olamaz.

Oysaki Erdoğanistler epeyce zamandır halkoyuyla seçilen R. Tayyip Erdoğan için bütün bunları bir hak olarak gösterme yarışında.

Gelişmiş devletler demokrasi kuralları ve gelenekleriyle yönetilir. Kişiye göre kural belirlenmez.

“Tayyip olsun da isterse diktatör olsun” diyenlere bir sözüm yok. Ancak demokratik hukuk devleti içerisinde yönetilmek isteyen vatandaşlara soruyorum:

Bütün siyasal yetkilerini (yasama, yürütme, yargı yetkileri ve hatta 4. Kuvvet medyayı da ilave ediniz) tek kişinin kullandığı rejimin adı demokrasi olabilir mi?

Siz en iyisi sözlüklerde (mesela Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde) ya da Google Efendi’den arayarak “bütün siyasi yetkileri kendisinde toplayan kişiye” ne denildiğine bir zahmet bakıverin.

**********************************************************

AHMET DAVUTOĞLU HAKKINDA…

Yeni kurulacak hükümetin Başbakanı olacağı kesinleşen Ahmet Davutoğlu‘nu, O daha siyasete atılmadan tanıdım. Bir dostumuzun evinde 5-6 saat süren dar katılımlı özel bir sohbette dinlemiştik. “Dinlemiştik” diyorum zira her ne kadar bizler soru sormak ve görüş beyan etmek gibi katkılarda bulunsak da esas konuşmacı O idi.

En unutamadığım cümleleri zeki Anadolu çocuklarının belli alanlarda “dünya çapında” birer yetkin kişi olmaları için maddi kaynak bulmakta çektikleri sıkıntı idi.

“Böyle gençlere Masonlar çok ilgi gösterirken, muhafazakar kesimdeki zenginlerin sponsor olmak için isteksiz olmalarını” eleştiren sözleriydi. “Bizim zengin dindarlar genelde cami, Kur’an kursu gibi somut, gözüyle gördüğü hayır işlerini yapmayı seviyor. Oysaki bir cami yapmak için harcanacak para ile dünya çapında bir hukukçu, hekim, mühendis, politikacı, ilahiyatçı vd. yetiştirilebilir” demişti. Ahmet Hoca’ya göre, bu tür hayırlar cami yaptırmaktan daha önemliydi.

O zamandan beri doğru ve önemli bir tespit olduğunu düşünürüm.

Kendisinin de böyle yetiştirilen bir bilim adamı olduğu kanaatindeyim.

Ama dış politikayı yönlendirdiği yani diplomat ve Dışişleri Bakanı olarak görev aldığı dönemi başarılı bulamıyorum.

Abdullah Gül ve R. Tayyip Erdoğan ile birlikte, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikadaki bugüne kadar olan birikimini “monşer” politikası olarak küçümseyip, yeniden inşa etmeye çalıştılar.

“Yeni Osmanlıcılık” hayalini bir bilim adamı olarak dile getirişini seviyorum. Ama politikacı olarak reel politikadan uzak hayalciliğin Türkiye’ye zarar verdiğini görüyorum.

Türkiye’nin Suriye, Irak, Kıbrıs, Mısır, Ermenistan, Libya, İran, Yunanistan ilişkilerinde ciddi hatalar işledi. Ülkemiz bu politikalar sonucu çok riskli ve kırılgan bir politik zeminde yer almaya başladı.

Dilerim Başbakanlığında başarılı olur.

 

Cumhuriyet Eğitiminin En Büyük Müdür Kıyımı

0

Eğitim, milletin tamamının hayatını yakından ilgilendiren ve geleceğine şekil veren en önemli kamusal hizmettir. Şu anda her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının 12 yıl eğitim yapma zorunluluğu vardır. Çocukluktan ergenliğe, oradan da gençliğe uzanan bu 12 yıllık süreçte bir kuşağın dünyasını bütünüyle şekillendirirsiniz. Bu yüzden siyasi iktidarlar en geniş tasarruflarını eğitim hayatı üzerinde yapmışlardır. Türkiye Cumhuriyetinin 91 yıllık hayatında eğitim üzerinde en fazla baskının ve eğitimci kıyımının yapıldığı bir dönemi yaşıyoruz.

İki kuşak arasındaki zaman farkı, 15-20 yıldır. Bir kuşağı 6 yaşında alıp aynı eğitim sistemi içinde yetiştirirseniz, kendi kuşağınızı yetiştirmiş olursunuz.  AKP iktidarının 2023 Vizyonunun esprisi budur. 2012 yılında kabul ettirdiği 4+4+4 Eğitim Sistemi, İmam-Hatip Ortaokullarının açılması ve diğer okullarda Kur’ân-ı Kerîm ve Siyer (Peygamberimizin Hayatı) derslerinin seçmeli olarak okutulması, aslında bir eğitim projesinin hayata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Bu projenin adını Sayın Erdoğan “Dindar nesil yetiştirme projesi” olarak açıklamıştır. Gerçekten 2023 yılında ilk mezunlarını verecek olan bu proje ile “Yeni Türkiye”nin ilk kuşağı yetiştirilmiş olacaktır.

Bir projenin bütün unsurlarıyla hayata geçirilebilmesi için, önce bu projenin felsefesine yatkın eğitim personelinin yetkili ve etkili hale getirilmesi gerekir. Bu projeyi uygulayacak personelin, eğitim konusunda yeterli bilgiye sahip olmasına ve bu konuda kafa yormasına gerek yoktur. Önemli olan, bu personelin bir biat kültürüyle kendilerine verilecek talimatları yorum yapmadan harfiyen uygulayabilecek bir kafa yapısına sahip olmalarıdır. Aynı siyasi görüşte olsalar bile eğitim meselelerini bilen, mevzuatına hakim ve bu konuda yorum yapıp inisiyatif kullanan bürokratlarla bir projeyi hayata geçirmek mümkün değildir. Bunun için öncelikle bu kadroların iş başından uzaklaştırılmaları, kıyıma uğratılmaları gerekir.

İşte bu mantıkla 2011 yılı sonlarında Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer zamanında Bakanlık Merkez Teşkilatında bakanlık üst düzey bürokratlarına yapılan kıyım daha sonra 81 ilin 60’ının İl Milli Eğitim Müdürü görevden alınarak devam etti. 2012 yılı sonunda göreve gelen Bakan Nabi Avcı, Sayın Dinçer’in getirdiği Bakanlık üst bürokratlarının ve İl Milli Eğitim Müdürlerinin çoğunu tekrar değiştirerek yeni bir kıyım yaptı. Mart 2014’te kabul edilen Dershanelerin kapatılması ile ilgili torba yasaya ilave edilen bazı maddelerle Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde önemli değişiklikler yapıldı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan ve Bakanlığın beyni durumunda olan, eğitim mevzuatını, ders programlarını, müfredatları oluşturan, ders kitapları ve yardımcı eğitim materyallerini inceleyip onaylayan Talim ve Terbiye Kurulu kuşa döndürüldü ve Başkanı olup üyeleri olmayan sıradan bir inceleme kuruluna dönüştürüldü. İl Milli Eğitim Müdür Yardımcıları ve İlçe Milli Eğitim Müdürleri “Eğitim Uzmanı” unvanı verilerek görevlerinden alınıp maddi ve manevi kayba uğratıldılar. Sonra İlçe Şube Müdürlerinin de tamamına zorunlu yer değiştirildi. Bakanlıkta eğitim kalitesinin denetimini yapan ve saygın bir konuma sahip olan Bakanlık Müfettişleri, “Maarif Müfettişi” adıyla düşük profile çekilerek sıradanlaştırıldılar. Bu süreçte haksızlığa uğradığını düşünen birçok bürokrat, müfettiş ve eğitim yöneticisi en verimli çağlarında emekli olmak zorunda kaldı.

Bu torba yasadaki bir madde ile de, okul müdürlüğünde 4 yılını dolduran eğitim yöneticilerinin performans ölçümü yapılarak görev kalıp kalamayacağının belirlenmesi hükmü getirildi.  Yasanın bu maddesinin uygulanabilmesi için alelacele doğrudan doğruya Milli eğitimde kadrolaşmaya yönelik ve kazanılmış hakları bir anda ortadan kaldıracak ucube bir Yönetici Atama Yönetmeliği düzenlendi. Bu Yönetmeliğe göre 4 yıllık her okul müdürü toplam 100 puan üzerinden değerlendirilecek, bunun sonucunda 75 puanı aşamayanlar görevden alınıp öğretmen yapılacaktı. Bu Yönetmeliğe göre; 100 puanın 40 puanı müdürü değerlendirilecek okulun en kıdemli ve en kıdemsiz öğretmeni, Öğretmenler Kurulunca seçilecek iki öğretmen, Okul Aile Birliği Başkan ve Başkan Yardımcısı ile Öğrenci Meclisi Başkanı tarafından; 60 puanı ise İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri yetkililerince veriliyor.

Bu değerlendirmede; asıl etkiyi öğretmenlerin, öğrencinin ve velilerin göstermelik puanları değil, büyük bir kısmı o makamlara hak ederek değil, siyasetin ve yandaş Eğitim Bir-Sen Sendikasının desteğiyle birkaç ay önce göreve gelen ve o müdürleri tanımayan İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri yetkililerinin sübjektif puanları yapmaktadır. Geçtiğimiz günlerde yapılan ilk uygulama sonucunda; torpili olan, iktidara yakın duran,  yandaş sendikaya üye olan okul müdürlerine yüksek puan verildiği,  okulundan tam puan ya da yüksek puan alan birçok müdürün ise İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri yetkilerinden çok düşük puan aldıkları görülmüştür. Bunun tam tersi de yaşanmış, okulundan düşük puan alan bazı müdürlere ise, yandaş ise yüksek puanlar verilerek 75 puan almaları ve görevde kalmaları sağlanmıştır.

Böylece uzun yıllar eğitime hizmet eden binlerce okul müdürünün bilgisi, becerisi, kıdemi hiçe sayılarak görevlerine son verilmiş ve öğretmen yapılmışlardır. Bu Türkiye Cumhuriyetinin 91 yıllık hayatında eğitim alanında yapılan en büyük müdür kıyımıdır. Aslında bu 4+4+4 Eğitim Sisteminin hayata geçirilme sürecinde atılan en önemli adımdır.  Zaten Sabancı Üniversitesi’nce son günlerde tamamlanan eğitim araştırma raporuna göre; MEB, 2010-11 eğitim-öğretim yılından itibaren 1.477 genel liseyi dönüştürmeye başladı ve bu süreç 2013-14’te tamamlandı. Bu süreçte yeni açılan liselerle birlikte Mesleki ve Teknik Lise sayısı yüzde 23, Anadolu Lisesi sayısı yüzde 57 ve İmam-Hatip ve Anadolu İmam-Hatip Lisesi sayısı yüzde 73 oranında artmıştır. 1911’de diğer liselere göre  % 4-5’lerde olan İmam-Hatip Liselerinin okullaşma oranı, 2014’te % 10’u aşmıştır.

Bu sürecin son adımı, şu anda Mecliste bulunan ve Ekim 2014’te görüşülecek olan torba yasaya sıkıştırılan öğretmen rotasyonudur. Böylece okullarda on yılını dolduran öğretmenlere de rotasyon uygulanarak yerlerine yandaş sendikanın planladığı öğretmenler getirilerek projenin rahatlıkla uygulanabilirliği sağlanacaktır. Özellikle bu rotasyon, 2010 ve devamında yapılan müdür ve yardımcıları rotasyonlarında olduğu gibi, tarihi ve merkezi okulların eğitimini olumsuz olarak etkileyecektir. Belki de hedeflenen budur.

Hiçbir siyasi iktidar, bu kapsamda kadrolaşmaya yönelik bir yönetici kıyımı yapmamıştır. Çoğunluğu haksız olarak görevlerinden uzaklaştırılan okul müdürlerinin başvuracağı kapı, sonucun resmi tebliğinden sonra 60 gün içinde hukuk yoluna başvurmaktır. Bunun için öncelikle Bilgi Edinme Hakkı Kanunu çerçevesinde değerlendirme formu istenerek davaya yasal gerekçe hazırlanmalıdır.  Bu konuda baroların ve diğer öğretmen sendikalarının da üzerlerine düşen görevleri yapmaları gerekir. Muhalif partiler de, öğretmen rotasyonuna imkân verecek maddenin torba yasada yer almaması için ellerinden gelen çabayı göstermelidirler.

Unutmayalım, zulüm ve zalim ilelebet payidar olmaz.

 

Eğitimde Başarının Göstergesi Yerleştirme Sınavları mıdır?

Yıllardır veli, basın ve bir takım çevrelerce, eğitim kurumlarının,“tek ve olmazsa olmaz amacının”,yerleştirme sınavları olduğu algılanmaktadır.

Bu çevreler, bilerek veya bilmeyerek “eğitim kurumlarını” ve özellikle de “İl Milli Eğitim Müdürlüklerini” sınavlarda yeterince başarılı olamadıkları için, ağır şekilde eleştirmektedirler.

Öyleyse bu çevrelerin haklı olup olmadıkları hususuna, mevzuat doğrultusunda objektif bir perspektiften bakalım.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin,“Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, seçkin bir ortağı yapabilmesi” hususunda belirlediği eğitim hedefleri, 1739 sayılı “MİLLÎ EĞİTİM TEMEL KANUNU’NUN 2.maddesinde vurgulanmaktadır:

I – Genel amaçlar:

Madde 2 – Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini,

1. Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;

2. Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek;

3. İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak;

Böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.

Bu amaçlar tahlil edildiğinde; 1.maddenin “bilişsel”, 2.maddenin “duyuşsal”, 3. maddenin de “devinimsel” yada  “psikomotor becerileri” içerdiği görülür.

İlgili yasanın 4.maddesinde ise:“Türk eğitim ve öğretim sistemi, bu genel amaçları gerçekleştirecek şekilde düzenlenir ve çeşitli derece ve türdeki eğitim kurumlarının özel amaçları, genel amaçlara ve temel ilkelere uygun olarak tespit edilir.” Denmektedir.

Öyleyse çeşitli derece ve türdeki eğitim kurumlarının neler olduğuna ve özel amaçlarınabakalım:

Madde 20 –Okul öncesi eğitiminin amaç ve görevleri, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Çocukların beden, zihin ve duygu gelişmesini ve iyi alışkanlıklar kazanmasını sağlamak;

2. Onları ilk öğretime hazırlamak;

3. Şartları elverişsiz çevrelerden ve ailelerden gelen çocuklar için ortak bir yetişme ortamı yaratmak;

4. Çocukların Türkçeyi doğru ve güzel konuşmalarını sağlamaktır.

Görüleceği üzere,okul öncesi eğitiminin amaç ve görevleri içinde “sınav kazandırmak” diye bir madde bulunmamaktadır.

Hadi diyelim ki anaokulunda sınav olmaz, peki diğer kurumların amaçlarına bakalım:

Madde 23 – İlköğretimin amaç ve görevleri, milli eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Her Türk çocuğuna iyi bir vatandaş olmak için gerekli temel bilgi, beceri, davranış ve alışkanlıkları kazandırmak; onu milli ahlak anlayışına uygun olarak yetiştirmek;

2. Her Türk çocuğunu ilgi, istidat ve kabiliyetleri yönünden yetiştirerek hayata ve üst öğrenime hazırlamaktır.

3. İlköğretimin son ders yılının ikinci yarısında öğrencilere, ortaöğretimde devam edilebilecek okul ve programların hangi mesleklerin yolunu açabileceği ve bu mesleklerin kendilerine sağlayacağı yaşam standardı konusunda tanıtıcı bilgiler vermek üzere rehberlik servislerince gerekli çalışmalar yapılır.

Burada da, ilkokul ve ortaokullardan oluşan ilköğretim kurumlarının  amaçları arasında “sınav kazandırmak” diye bir madde bulunmamaktadır.

Peki daha çok öne çıkan ve irdelenen, başarısı küçümsenen ortaöğretim kurumlarının amaçlarını görelim:

Madde 28 – Ortaöğretimin amaç ve görevleri, Milli Eğitimin genel amaçlarına ve temel ilkelerine uygun olarak,

1. Bütün öğrencilere ortaöğretim seviyesinde asgari ortak bir genel kültür vermek suretiyle onlara kişi ve toplum sorunlarını tanımak, çözüm yolları aramak ve yurdun iktisadi sosyal ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunmak bilincini ve gücünü kazandırmak,

2. Öğrencileri, çeşitli program ve okullarla ilgi, istidat ve kabiliyetleri ölçüsünde ve doğrultusunda yüksek öğretime veya hem mesleğe hem de yüksek öğretime veya hayata ve iş alanlarına hazırlamaktır.

Bu üç kurumun da ortak amaçları arasında sınavları çağrıştıran “üst öğrenime hazırlamak” ifadesi geçmekte ise de, bu ibarenin “sınavla üst öğrenime hazırlamak” anlamından daha kapsamlı, diğer amaçları da içeren genel bir ifade olduğunu kabul etmek lazım.

 

Çünkü bireyi üst öğrenime hazırlamak,sadece sınavları kazandırmakla sağlanamaz. Burada kast edilen, bireyi, bir üst kurumun amaçları doğrultusundaki beklentilerine, cevap verebilecek düzeyde, maddi ve manevi olgunluğa,kapasiteyegetirmek kastedilmektedir.

 

Bu düzeyin çocuğa kazandırılması da, devam etmekte olduğu kurumunun özel amaçları doğrultusunda yetiştirilmesiyle mümkündür.

 

Yani kurumların amaçları arasında sınav kazandırmak olsa bile, bireyin sadece sınavı kazanarak bir üst öğrenime yerleşmesi, (eğer okuduğu kurumun diğer amaçlarını da edinememişse), hayata eksik hazırlanacağı anlamını taşır. Kurum da görevini tam yapmış, başarılı olmuş sayılamaz.

 

Çünkü, sadece bir amaçtaki başarıyı,kurumun başarısına endekslemek doğru bir yaklaşım olmaz sanırım.

 

Oysa dikkate alınmayan(veya alınamayan), görmezden gelinen ve neticede çocuğa yansıtılmayan genel ve özel amaçlar arasında nelerin feda edildiğine bir bakalım:

 

Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerinibenimsemek, korumak ve geliştirmek”,

“Ailesini, vatanını, milletini sevmek, yüceltmek”

“Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilmek bunları davranış haline getirmek”

“Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere sahip olmak”

“Hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip olmak”,

” İnsan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duymak”

“İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirmek”

“Gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazanarak hayata hazırlanmak”

“Mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak”

“Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak”

“Milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak”

“Nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın seçkin bir ortağı yapmak”

 

Yukarıda sıralanan cümleler “genel amaçlardan” alıntılardır.

 

-Bu gün ülkenin kendi evlatları, değerlerine yabancıysa, bir torun maaşına göz diktiği dedesini öldürebiliyorsa, bir delikanlı askerlik yapmamak için kendini vurarak çürüğe çıkmaya çalışıyorsa,

 

-Toplumda ruh sağlığı bozuklukları ayyuka çıkmışsa, genç kızlar sevgilisi istediği arabayı almadı diye intihar edebiliyorsa, apartman dairelerinde ölen, kokunca anlaşılan yaşlılardan sakinleri bihaberse, huzurevlerinde patlama yaşanıyorsa, dahası sokaklarda yatan, çöplüklerden geçinenler çoğalmışsa, beden sağlığımız, ahlakımız yerlerde geziyorsa,

 

-Hür ve bilimsel düşünceden yoksunsak, irademizi kullanamıyorsak, kendimize yetemiyorsak, saygılı olamıyorsak, çevremize, olaylara duyarlı değilsek,

 

-Beceri karteksimiz zengin değilse, yeterli hobilerimiz yoksa, mutlu olabilmeyi ve edebilmeyi başaramıyorsak, hayatın zorlukları ile baş edemiyorsak, toplumun refahına katkıda bulunamıyorsak, yüzlerde tebessüm göremiyorsak, özür dilemek yerine tehdit etmeyi yeğliyorsak,

 

Neticede, hala ülkemiz”çağdaş uygarlığın seçkin bir ortağı”değilse, oturup yeniden düşünmeliyiz.

 

“Biz nerede hata yapmaktayız?”

 

Diyeceğim şu ki, sivil toplum kuruluşları, basın ve velilerbaşta olmak üzere, tüm eğitim bileşenleri, artık yerleştirme sınavları hususunda; öğretmenleri, okul müdürlerini ve “biricik” dediğimiz halde, sınav yükünün altında paspasa çevirdiğimiz çocuklarımızı sınavlar hususundarahat bıraksınlar. İl Milli Eğitim Müdürlerimize haksız yere yüklenmesinler.

 

Birazcık eğitime gönül veren, ilgilenen çevreler de, eğitimin bireyden öncelikle neler beklediğini, kurumların gerçek amacının ve işlevinin neler olduğunu,yeni baştan irdelesinler.

 

Gelin eğitim kurumlarımıza bu anlamda destek olalım.Bonzaiden, tinerden, uyuşturuculardan çocuklarımızı kurtaralım.

 

Tür Milli Eğitiminin genel ve özel tüm amaçlarını yansıtan çocukların yetişmesine ve böylelikle sağlıklı, huzurlu toplumların oluşmasına zemin hazırlayalım.

 

Göreceksiniz bu amaçları yansıtan çocuklar, zaten sınavları da kolaylıkla başaracaklardır.

 

Aksi takdirde toplumda sorunlar gün geçtikçe çoğalacak, bizimle beraber, çocuklarımız da hep mutsuz olacaklardır.

Sevgiyle kalın.

 

Paralel Yapı Bolluğu

0

Toplum yapımızla ilgili bazı bulgular dikkat çeker hale geldi. Bunlardan birisi Türk Milletine karşı yöneltilen bir terör çeşidi olan uyuşturucu saldırısıdır. Bu terör çeşidinde belki kan akmıyor ama bir nesil perişan edilmeye çalışılıyor. Sosyal bağların zayıflaması, insanın yalnızlaşması ve içe dönük hale gelmesi, moral tatmininin zayıflaması, ben merkezli davranışlar, insanların kendi kendini uyuşturarak sosyal çevrenin yarattığı baskı ve gerginlikleri gidermeye zorluyor. Maddi tatmine rağmen, moral tatminsizlik öne çıkıyor. Bunun yanı sıra, yükselen intihar ve boşanma olayları sosyal çözülme ile ilgili ipuçları veriyor. Aslında siyasette de bütünleşme, birlik ve bütünlük yerine parça öne çıkarılıyor. Bir başka dikkat çeken değişme de genç nesillere iyi rehberlik yapılamasıdır. Gençleri sadece modern teknoloji ile tanıştırmak ve maddi imkânlar sağlamak yetmiyor. Elde edilen verilere göre, suça bulaşan çocuk oranı 2013’e göre %14,5 artmış bulunuyor. Yasaların yetersizliği, şehre özgü yeni suçların ortaya çıkışının doğurduğu boşluk, yasa dışına çıkışların kısmen medya yoluyla teşvik edilmesi çocukları etkiliyor.

***

Her taşın altında aranan paralel yapı çok sık kullanılır oldu. Yeni Başbakan adayı da paralel yapı karşıtlığı ile öne çıkarıldı. Aslında paralel yapıların doğuşu asıl normal yapının yanlış ve eksiklikleriyle ortaya çıkıyor. PKK ve uzantıları, malum cemaat de birer paralel yapı. Paralel yapı içinde gösterilen bazı emniyetçilerin, yargı mensuplarının ve diğer kamu görevlilerinin Ümraniye, Balyoz, garip casusluk davalarıyla ve diğerleriyle suçsuz birçok insanın hayatı ile oynadıkları, onlara kumpaslar kurarak milli kurumları yıprattıkları bir gerçektir. Bunlarla maalesef birlikte çalışan ve çirkin işbirliği sergileyenler, hukuk devletini yıpratanlar, yargısız infaz yapanlar şimdi paralel yapıdan şikâyetçi.

Eğer cemaat ve bu doğrultuda yasa dışına çıkanlar paralel yapı ise; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ile ve Milli Mücadele ile ters düşen, Cumhuriyetle ve milli kimlikle kavgalı, siyaset yapmayı öç ve rövanş almaya dönüştüren, Türkçe yer adlarını değiştirebilen, ülke çıkarları ile bağdaşmayan yasalar çıkaran, Türk düşmanlarını sevindiren, katil terör örgütü ile müzakere ve işbirliği yapanlar, bunlara af peşinde olanlar, milli egemenliğe ortak arayanlar, bölgesel özerklik ve federal yapıya yeşil ışık yakanlar, Andımızı kaldıranlar da paralel yapı değil mi? Devlet kurumlarının isimlerinden T.C.’yi kaldıranlar, Türk Milleti dışında milletler arayışına çıkanlar, Rum, Ermeni ve Kürt açılımı peşinde olanlar paralel yapı değil de asıl yapıyı mı temsil ediyorlar? Her gördükleri yerde “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesini sildirenler, milli bayramlara soğuk bakanlar paralel yapı dışında mı?

Doğu ve bilhassa Güneydoğu’da örgüt baskısı ile vatandaş göçe zorlanıyor. Malını mülkünü elden çıkarmak zorunda kalıyor. Terör örgütü “bunların ucuz da olsa mallarını ve evlerini almayın; nasıl olsa ileride bizim olacak” propagandası yapıyor. Lice’ye bir teröristin anıtı bile dikiliyor. İçişleri Bakanı bunun sorun yapılmasından şikâyetçi. Efendim anıt fiberglas ve fiber optikmiş!

İleride dış baskılarla Bölgede referanduma zorlanabiliriz. Artabilecek terörü durduramama iddiası ile acz içindeki BM Barış Gücü’nü Doğu Timor’de olduğu gibi aramızda görebiliriz. Türkiye öyle bir tuzakla karşı karşıya ki; şimdi bu “Yeni Türkiye” diye paketlenip satılıyor. Vatandaş hiç de haberdar olmadığı bu gidişi oyu ile destekliyor. Eksik demokrasi, fikir ve düşünce hürriyetinin sınırlı olması da vatandaşı gerçeklerden habersiz kılıyor.

 

Bu Kervan Böyle Gitmez

İster beni hoş görün, ister beni kınayın. Yeter artık, illallah, bu yangını söndürün. Amerikan Doları, Avrupa’nın Avrosu, bu yangına kâr etmez.

Türk gençliği bataklığa sürükleniyor. Özünden, benliğinden, tarihinden kopartılıyor. Gençlerin tişörtlerinde I love you Amerika ve bir sürü saçma sapan yabancı yazılar. Bu yazılar, kız ve erkek çocukların tişörtlerinin arka ve ön tarafında devamlı bulunmaktadır.

Gençlerin kollarında, bacaklarında dövmeler bir aksesuar gibi devamlı kazınmaktadır. Uyuşturucu ile ve tinerle mücadele yeterince yapılmadığı için artık bu maddeler ilkokul çocuklarına kadar inmiş durumda. Şimdi bir de BONZAİ denen bir zehir çıktı. Nereden geliyor, kim üretiyor, gençlere nasıl ulaştırılıyor, bu zehiri içen genç hemen ölüyor. Anneler babalar, çocuklarına sahip çıkamıyor. Devlet de yeteri kadar koruma yapamayınca bu acıklı durum ortaya çıkıyor.

Kanserden daha tehlikeli, asrın vebası, ülkemizde hızla yayılmaktadır. Uyuşturucu ve hayal üreten maddeler, kimyasal nitelikleriyle, canlı organizmanın görev ve yapısını etkileyen ruh durumunu, algı gücünü ya da şuurunu değiştiren, suiistimali birey ve toplumun zarar görmesine yol açan her nevi kimyasal maddelerdir.

Toplumun temel direği ailedir. Toplumdaki sapmalar aile düzenindeki bozukluklarla doğru orantılıdır. Bir ailede baba eve nefesi içki kokarak gelip yemekten sonra televizyon karşısında puro içerken ve anne sakinleştiricinin hangi cehenneme gittiğini sorarken her ikisi yoğun bir şekilde sigara içip bu kanser çubuklarını bıraktıklarında sinirli ve gergin olurlarken bu ailenin çocukları kendilerini uçuran drajeleri kullanmalarında ne gibi bir sakınca olduğunu anlamakta güçlük çekeceklerdir.

Sigara ile başlayan uyuşturucular beyine çakılan birer ecel çivisidir. En önce aklı ve iradeyi zincire vururlar. Bağımlı kendisini, hapsettiğinin zindanın anahtarını da kaybeden gönüllü bir tutsaktır. En büyük tuzak “bir defa denemekten ne çıkar?” Demektir. Uyuşturucunun ve ölümün denemesi olmaz. Sen canı can vererek almadın ki değerini bilesin.

Yöneticilere sesleniyorum! Bu duruma acele çözüm üretiniz. Bu kervan böyle gitmez.

Genç adam, kalabalıkların modalaşmış yoluna düşme, yol kalabalıkların yönü değil, hakikatin istikametidir. Sen ona dön ve kalabalıkları döndür.

 

Yorgun Düşler Mevsimine Denk Geldik

Hatıralar kaldı, her geçen günden
Her adım birçok iz taşıyor dünden
Gelen geçti, giden geçti üstünden
Çiğnene çiğnene yollar yoruldu

 

Yazısı okunmaz oldu devranın
Çivisini çıkardılar dünyanın
Durması ne mümkün akan zamanın
Tükene tükene yıllar yoruldu

 

Kim demiş tadında geçiyor hayat
Duygular yorulmuş,hayaller bayat
Yükler ağırlaştı gün be gün heyhat
Omuzlar yoruldu,kollar yoruldu

Derdiyle geliyor gelen her sene

Yürek varsa,hiç derdim yok desene
Dermanlar yetmiyor,düşen düşene
Kaldırmak isteyen eller yoruldu

 

Eğer gönüldeyse acıtan yare
Sevgi ve şefkattir ona tek çare
Dinleyen var gibi beyhude yere
Konuşa konuşa diller yoruldu.

 

Yorgun düşler mevsimine denk geldik
Mecbur kaldık ağır yükler yüklendik
Yetmedi gücümüz, çaresiz kaldık
Anlatmaktan kelimeler yoruldu.

 

Uluslar arası Saygınlık!

0

Bir ülke yönetiminin öncelikli görevi, o ülkenin “uluslararası saygınlığını” sağlamak ve korumaktır.

Uluslararası saygınlık, “ulusal güç” ile ilintilidir.

Ulusal Güç; ülkenin ekonomik, teknolojik, bilimsel, askeri ve yurttaşların moral gücünün toplamıdır.

Yani; Uluslararası siyasette, “ulusal gücünüz” oranında varsınız!

Şimdi, akıl ve insafla düşünelim;

  • Dış kaynaklardan yüksek faizle ve sürekli borç alarak ayakta durmaya çalışan bir ülkeyiz. Yalnızca Ocak-Haziran döneminde “faiz, kar, borsa kazancı” olarak yabancıların kar transferi 7 milyar dolar! Devlet’in borçları bir yana, özel sektörün kredi borcu 166.5 milyar dolar olmuş. Kronikleşen “CARİ AÇIK” altından kalkılamaz bir temel sorun olmuş!
  • Bilim ve teknolojide ne düzeyde olduğumuz ortada! Yabancı ülkelerin eski teknolojilerine talibiz!
  • Askeri gücün kolu kanadı “sahte belgeler ve gizli tanıklarla kurulan kumpas” sonucu kırılmış!
  • Ülke genelinde “kişi başına düşen kredi kartı borcu” 1000 TL. Olmuş! Borçlu bir halkta “moral güç” mü kalır?

Alman istihbaratı Türkiye’yi dinliyormuş!

Çok mu şaşırdınız?

İsrail, ABD, Fransa, Yunanistan, Ermenistan, İran, Rusya dinlemiyor mu sanıyorsunuz?

Başka ülkeler, bu ülke siyasetçilerinin en mahrem bilgilerine sahipler!

Uluslararası siyasette, bu bilgilere göre “siyaset satrancı” oynanır!

  • NATO Genel Sekreteri Rasmussen‘ni Türkiye’ye nasıl kabul ettirdiler?
  • “Barış Süreci” nasıl başladı?
  • “Libya’da NATO’nun işi ne?” diyordu Başbakan! Sonra, Libya harekâtında NATO’nun yanında aktif görev almamızın sebebi neydi?
  • Tüm siyasal söylemini “dini inancı kullanarak” sürdüren Erdoğan’la Gül’e, Hıristiyan Azizleri heykelleri önünde “Avrupa Anayasasını” imzalatan güç neydi?
  • AKP iktidarı döneminde “Domuz kasaplık hayvan” sınıfına alınmadı mı?
  • “Zinayı suç olmaktan çıkaran” AKP iktidarı değil mi?

Hepsini saymaya kalksam, sayfalar dolusu yazmam gerek!

Bu ülkenin yurttaşları, “din-iman söylemleri” ile işi götüren AKP iktidarına sormalıdır; ” Başka ülkeler karşısında neden bu kadar boyun eğicisiniz? Siz kimsiniz, neye hizmet ediyorsunuz?”