22.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 861

Cumhuriyetimizle Nereden Nereye?

0

Bir yerin gelişmişliği, başkasına göre değil; kendi geçmişindeki durumuna göre değerlendirilmelidir. Aksi takdirde hep kötümser, bedbîn ve ümitsiz oluruz.

Meselâ Van şehrininbugünkü durumunun değerlendirilmesi yapılırken; Van şehrini Paris’le karşılaştırırsak netîce hep hüsran olmaya mahkûmdur. Karşılaştırma  Van’ın on sene, yirmi sene, 30 – 40 sene önceki hâline göre olmalı.

Çünkü ancak bu durumda ne iken ne olduğu anlaşılır. Bundan gurur duyulur. Eksikliğine  bakılarak yeni gayretler gösterilmeye başlanır.

İşte ancak bu şekilde, kendi geçmişimize bakarak ilerlediğimizi görüp sevinir; ileri ülke şehirlerine bakıp gıpta ederek, onlar gibi olmak için ümitle dolup taşarız. Geleceğe yelken açmak cesaretini kendimizde buluruz.

Eğer bir ırmaksak, akacağız demektir. Sonra mecramız da olmalı. Dahası mecramızın sonunda kavuşacağımız bir deryamız da bulunmalı. Yani ne olmamız lâzım geldiğini, ancak ne olduğumuzun idrak ve bilinci tâyin ve tesbit edebilir.

Çünkü nereye gideceğini bilenler, nereden geldiğini bilenlerdir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve müttefiklerinin safında hasbe’l-kader yer aldık. Her cephede şerefle çarpıştık. Fakat müttefiklerin yenilgisi neticesinde biz de hükmen mağlup sayıldık.

İşte bugünkü Türkiye Cumhuriyeti; kolu kanadı kırılmış, daralmış ve budanmış böyle bir bedenden yeniden filizlenip canlanmış. Kökü mazide, yepyeni bir oluşum sergileyen bir ülkedir.

700 yıllık cihangir bir imparatorluk olan Osmanlı Devleti 1918 yılında bölündü, parçalandı. Gâlip devletlerce birbirlerine peşkeş çekildi. Fakat destanımsı bir diriliş ve yeni bir hüviyetle yâni Cumhuriyet olarak yeniden doğmasını bildik.

Eskiler bilir. 50 sene öncesine kadar Van gölü çevresinde oto yolu yoktu. Meselâ Edremit – Vanarası kağnı ile kat’ edilirdi. Bundan dolayıdır ki, Van gölü çevresinde ulaşım için gölden istifade edilirdi. Eskiden kalma iskeleler bunun somut kanıtları olarak o günleri bizlere hâlâ hatırlatıp durmaktadır.

Cumhuriyet’in ilk yılları. Van şehrinde günlerce komada yatan bir hastanın, kendine gelir gelmez, dudaklarından dökülen ilk kelime  “şeker”  olur! Fakat koca şehirde şeker yoktur. Oraya buraya koşulur, nihayet zamanın  -güya-  varlıklı bir ailesinde bir köşede ilaç gibi saklanan ve nâdir günler için muhafaza edilen şekerden bir parça güç belâ alınarak hastanın, belki de son arzusu yerine getirilir.

Doğu’da  “kırklama şeker”  tâbiri, o günlerin hatırasını saklar. Çok kıymetli ve az bulunan şeker, ağızda bir şekilde tutulur; içilecek çayların ancak ona temasına fırsat verilir. Böylece küçük bir şeker parçasıyla, çay içme boyunca idare edilirdi. İşte bu, şeker yokluğunun veya kıtlığının bugünlere yâdigârından başka bir şey değildir. Hiç şeker olmadığı zamanlar bu vazifeyi üzüm kurusuna yaptırdıkları ise, hâlâ hatıralarda yerini muhafaza etmektedir. Ya bugünler. Ne diyelim Allah bugünleri aratmasın.

Her fırın önünden geçişte, yükselen mis gibi, buram buram tüten taze ekmek kokusu beni mest eder. Dudaklarım şükreden dualarla kıpırdar; hafızam da beni, değil dedelerimizin, babalarımızın bulamadığı ekmeksiz geçen günlere götürür ve içim burkulur. Çünkü onlar ancak  – o da bulabilirlerse –  süpürge tohumları yiyebildiler.

50 sene öncesine kadar Anadolu’da birkaç ana yol dışında yol yoktu. Onun içindir ki önce

180

denize ulaşılmaya çalışılır. Sonra da ne zaman geleceği meçhul; yolcu vapuru değil yük gemisi beklenirdi. Binbir zorluklarla kıyı şehrine ulaşan yolcular günlerce iskelede, taşlar üstünde yatar kalkar  -vapuru değil-  gemi veya şilebin gelmesini beklerdi. Çünkü çoğunun  -eğer otel denilebilecekse-  otelde kalacak kadar  parası yoktu. Parası olanların da eğer bitli değillerse otellerden bit kapmaları kaçınılmazdı.

Nitekim yirminci asrın başlarında Güney-Doğu Anadolu’dan İstanbul’a gitmek için önce Beyrut’a gidilir, oradan da vapura binilerek İstanbul’a varılırdı. Kuzey-Doğu Anadolu’dan Batı Anadolu’ya veya İstanbul’a çıkış kapısı ise Trabzon limanıydı.

Oysa bugün Türkiye’nin her noktasından uçak rahatlığında, kendi yaptığımız otobüslerle asfalt yollardan Türkiye’nin bir ucundan diğerine, mükellef ve mükemmel tesislerde mola vererek 24 saatte varılabiliyor. Bu da yetmiyor hava ağıyla yurdumuz örümcek ağı gibi örülmekte, yolculuk kara taşımacılığından sür’atle hava yoluna doğru bir kayış göstermektedir.

1955’lerde bile Anadolu’nun değil köylerinde, kasabalarında dahi, onları vilayetlerine bağlayacak asfalt yollardan mahrumdular. Tozlu yollarda her an otobüs bulmak da mümkün değildi. Üstü çadır beziyle örtülü, balık istifi bindirilmiş kamyonlarla ancak yolculuk yapılabiliyordu. Yollar ise modern köprülerden yoksundu.

Meselâ Ordu-Mesudiye arasında köprü olması lâzımgelen yerlerin iki yakasına, sadece tekerlekler için uzun iki mertek uzatılmıştı. Köprü vazifesini bunlar görüyordu. Köprüye gelindiğinde kamyon durur. Yolcular aşağı indirilir. Muavinin kılavuzluğu ile şoför  tekerlekleri, binbir dikkatle, âdeta ecel terleri dökerek; o iki kalasın üzerinden geçirirdi. Yolcular bu tehlikeyi savdıktan sonra yeniden kamyona biner ve yola koyulurlardı .

Meselâ ben 1955’te Mesudiye’den böyle bir kamyonla, bozuk yollardan, öylesi köprülerden geçerek toz toprak içinde, yarım günde, bir gece yarısı Ordu’ya geldiğimi ve iskelede birkaç gün taşlar üstünde gecelediğimi, daha sonra ufukta demirleyen gemiye mavnalarla, balık istifi nasıl ulaştığımı hiç unutamam.

Şimdilerde üç saatte alınabilecek bir yol, o zamanlar 12 saatte ancak kat’ edilebilirdi. Ne hikmetse, kaportası tahta / ahşap olan mazotlu otobüsler bir gece dinlenmeden yola devam edemezdi. Yol güzergâhında ise şimdiki gibi modern dinlenme tesisleri yoktu.

Değil dedelerimiz, biraz yaşlıca babalarımız bile Cumhuriyet’in ilân edildiği yıllarda Anadolu’nun birçok yerlerinden İstanbul’a yürüyerek ancak bir ayda gidebilmişlerdi. Hattâ Hakkari’den Van’a  -şimdilerde otobüsle 3-4 saatlik olan yolu-  yürüyerek 24 günde kat’ edenler vardı. Nitekim rahmetli babam Mesudiye’den İstanbul’a yürüyerek, ancak bir ayda ne meşakkatlerle gittiğini, anlata anlata bitiremezdi.

İşgal İstanbul’unda günlerce aç kalan merhum babamın, Mehmet Muhsin Paşa’nın yâdigârı köstekli gümüş saatini bir çeyrek ekmek için gözünü kırpmadan verdiğini  ve bunun için asla pişman olmadığını kaç kere gözleri yaşararak anlattığını hiç unutmam.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Erzurum civarında askerlik yapan ve kaskatı peksimetlerden usanmış  -şimdi merhum-  İspirli yaşlı birinin; manevra esnasında bir köylü tarafından kendisine verilen sıcak ekmek ve bir parça peynir karşısında şaşırarak; hem ekmek hem peynir! Bu nasıl olur? İki bulunmaz nimet yan yana! Olacak şey değil; peynir benim neyime  diyerek peyniri fırlatıp büyük bir iştahla, gözlerini hayretten açılmış bir şekilde sadece sıcak ekmeği, dünya onun olmuşcasına nasıl keyifle yediğini bir anlatması vardı ki, gerçekten görülmeye değer trajik bir manzara idi.

Askerliğini Erzurum’un zor, uzun ve çetin kış şartlarında yapan büyük amcam, gerektiğinde yıkanmak için, dışarıda buzları kırmak zorunda kalarak  nasıl titreye titreye yıkandığını

181

anlatırken bir tuhaf  olurdu karşımızda.

Benim çocukluğum İsta

nbul’un Kumkapı semtinde geçti. İkinci Dünya Savaşı’nın sona yaklaştığı yıllar. Ben çocukluğumda et yediğimi hatırlamıyorum. İşin ilginç yanı meyva yediğimi de anımsamıyorum. Hem şimdiki gibi, bizleri kışın meyvasız bırakmıyacak soğuk hava depoları yoktu. Hem de memurların aldıkları para, belli ki buna imkân vermiyordu.

Hiç unutmam bir defasında babam beni çarşıya göndermişti. Tahin-pekmez almaya. Dört kişilik aile için alabildiğim tahin-pekmez; ancak küçük maşrabanın dibinde birkaç parmak kalınlığında yer tutacak kadardı.

1976-77 yılları. Ergani şehir parkında taksi durağı önünde oturuyordum. Bir müşterinin taksiye binmesiyle inmesi bir oldu. Bu duruma şaşıran şoföre merakla sorduğumda, müşterinin; arabada teyp olmadığı için taksiden indiğini söylemez mi? İşte bütün eksikliklerimize rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin geldiği nokta.

Çocukluğumda nasılsa dikkatimi çeken bir husus da, su bardaklarımızın altında  “Made in France”  yazılarının olmasıydı. Demek ki o zamanlar, su bardağını bile ithal etmek zorundaydık.

Dahası yine Cumhuriyet sonrası dönemlerde bir ara Fransa’dan kiremit bile ithal ettiğimiz olmuştur. Bu hususlar zamanın gazetelerinde görülebilir.

İstanbul’daki zengin evlerine ilk buzdolapları 30’lu yıllarda girmeye başlamış; 50’li yılların başlarında ancak yaygınlaşabilmişti. Eski ahşap evlerin içinde kuyusu olmayanı yok gibiydi. Yemekler, etler kuyuya sallandırılarak bozulmaktan korunurdu. Sular evlerde toprağa gömülü küplerde saklanırdı. Buz ise kar kuyularından sağlanırdı. 1948’lerde bile etler, büyük tel dolaplarına asılır, ortalık ağır kan ve et kokusundan geçilmezdi. ( Eser Tutel, Tarih ve Toplum, Ekim 1998 s.36-39)

1955’lere kadar bitlere karşı toz şeklinde olan DDT ilacı ile mücadele ettiğimiz hâlde, bit içinde yüzen köyümü son ziyaretimde tanıyamadım. Gözlerime inanamadım. Yollar asfaltlanmış gibiydi. Hemen her evde çamaşır makinesi, buzdolabı, televizyon, ütü ve telefon vs. vardı. Olacak şey değildi. Ama olmuştu.

Geceleyin sokak başlarında pırıl pırıl parlayan elektrik lâmbalarının varlığına  -ne yalan söyleyeyim-  bir türlü inanamamıştım. Fakat gerçekti işte. Ya ütüsüz pantol giymek istemeyenlere ne demeli? Böyle köy olur muydu Allahaşkına? Çünkü köy deyince aklımıza hep mahrumiyet ve yokluk gelirdi. Tabî sevincim büyüktü. Emin olun eskiler rüyada görse inanmazlardı bu olup bitenlere.Velhâsıl her bakımdan perişan bir Türkiye’den her şeye rağmen, nasıl mamur bir Türkiye çıkardığımız ortada.

Evet bizler, yarısına kadar dolu bardak için, yarısı boş diyenlerden değiliz. Vatanımızın değerini bilelim. Biz bu vatanı yolda bulmadık, kur’adan da çıkmadı, temenni ile kurulmadı ki,  onu ona buna peşkeş çekelim. Âdeta hiçten, yoktan yeni bir vatan kuruldu.

Bu vatanın bahası ağır. Ödediğimiz fiyat ise milyonlarca şehit kanı. Öyleyse vatan satılmaz, verilmez, ondan asla vazgeçilmez. Çünkü vatan sevgisi imandandır.

Demek ki vatanın bahasını bilirsek, satacağımız fiyatı da bilir; hiç olmazsa aldığımız fiyata deriz.

 

Almak isteyen varsa, aldığımız fiyata

Çıksın hazırız, er olan meydana

Ismarladık tatlı canımızı Allah’a

Feda olsun kanımız güzel vatana

182-188

 

Hak Ölçülere Bağlı Olmak

Siz; her hangi bir kitabın gazete gibi hem bayilerde, hem de sokak satıcılarında, hem vapur ve trenlerde satıldığını gördünüz veyahut gördünüz mü? Bir zamanlar İstanbul’da günlük gazeteleri çocuklar, ellerindeki matrislerin içine yerleştirdikleri kadarıyla koşarak satarlardı. Bir de sloganları vardı: “Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Yeni Sabah, Tercüman yazıyor..Kasımpaşa canavarının yakalandığını yazıyor!”

Taşrada da böyleydi. Mesela ben Nuri Günal rahmetlinin Genç Kilis Gazetesi’ni daha ilkmektep sıralarında iken caddelerde “Kentimize şehir suyu Narlıca geliyor” diye bağırarak satmıştım bir kaç defa. Gazete 5 kuruştu,  satana bir kuruş bırakılırdı. Gazete satışının ayrıca böyle bir algısı vardı insanlarımız arasında. Seyyar kitapçılar ise daha ziyade atkılı, bir kitap eninde ve boyunda karton kutuya benzeyen uzun bez torbalara yerleştirdikleri Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Nasrettin Hoca Fırkaları, Zaloğlu Rüstem Destanı, Kara Davut gibi kitapları sokaklarda şiirler okuyarak, menkıbeler anlatarak pazar ararlardı.

“KARANLIK GECELERİN NURLU SABAHI”

Sonra bunlardan vazgeçildi derken bir de baktım İstanbul Sokaklarında, vapurlarda, Sirkeci ve Harem’deki otobüs garında, Taksim, Karaköy, Eminönü ve Aksaray’da “Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı” diye seyyar satıcı bir genç peynir ekmek gibi böyle bir kitap satıyor. Millet kuyrukta, bir lira veren kitaba sahip oluyor. Varlık Yayınları ebadında, ancak bir kaç formalık, yani 50-60 sahifelik bir kitapçık. Yazarı Denizli Müftüsü Sami Arslan(Acıpayam-1936). Yüksek İslam Enstitüsü Mezunu genç din adamı bu kitabıyla 3. ve 4. Dönem Adalet Partisi’nden Denizli Milletvekili olarak TBMM’ne girdi. Başka da bir çalışması olmadı parlamentoya girince.

Beyaz kapağında sadece isimler yazılan bu kitap gazetelerde haber de olmaya başladı. Ben bu moda kitabı okumak istiyorum ama”abilerin tavsiyesi” olmadan ve mektebimizdeki öğretilen yazarların dışında bir esere alaka göstermek bile mümkün değildi. Ancak “hürmet içinde hürmetsizlik” yaparak ben kaçak güreşirdim okumak konusunda. Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı’nın çıtası bir üniversite öğrencisi için değildi. Bir saat içinde bitirdim, heyecan ve hamaset ile birlikte dini bir şevk veriliyordu sokaktaki avama. O yıllarda bu tür okunabilecek değil kitap, gazete bile yoktu.

ÇEMBERLİTAŞ’TA KIĞILI PASAJI

Üniversite eğitimi sırasında en fazla gittiğim yerlerden birisi Kirazlı Mescit Sokağı 46 numara Abdurrahman Abinin evi, Zübeyir Gündüzalp’in ikametgahı idi. Buna bir de Çemberlitaş Yeniçeriler Caddesi Kığılı Pasajı’nda girişin üzerinde yazıhanesi olan Avukat Bekir Berk’in ofisini eklemem gerek. Çoğu zaman gittiğim Kığılı Pasajı’nda karşılaştığım mütevazı birinin hem Bekir Berk ve hem de Mehmet Güleç (Fırıncı) Ağabey ile selamlaştığını görünce sordum “Bu kimdir?” diye. Abdullah Işıklar olduğunu böylece öğrendim. Aynı pasajda Işıklar Kitapevi adlı bir yeri vardı ve Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı’nı kendisi yayınlamıştı. Koli koli taşraya da kitap gönderiyorlardı.

ESKADER Babıali Sohbetlerinde bu olayı kendisine hatırlattım “Evet bu kitabı ben yayınlamıştım. O yıllarda Kığılı Pasajı’nda yerimiz vardı” dedi. Abdullah Işıklar bağımsız, tarafsız, her hangi bir parti veya cemaate mensup olmadığı için pek dikkat çekmezdi. Kendisini davasına adayan Abdullah Işıklar bundan mutlu idi ama daha fazla ses getirememesi, arka planda daha geniş taban bulamaması da bittabi buna bağlı idi. O mütevazı hali hep sürdü. Homojen yapısını sürekli korudu, davasını üslenen herkese ve herkesime aynı mesafede durdu. Bu özelliğin belki kıymeti şimdi biliniyor da şuraya buraya itelenmiyor insanlarımız, aydınlarımız. Toplantıda ciddi bir kalabalık vardı öyle genç nesil tarafından pek fazla tanınmamasına rağmen. Yaşıtları ve meslektaşları da gelmişti Osman Akkuşak gibi. Babıali’de Sabah’ta tanıdığım ilk Arapkirli gazeteci ve Hamalların “ağabeyimiz” dediği, müsahhihimiz AgÂhGüçlü’den sonra tanıdığım diğer ArapgirliGazeteci Abdullah Işıklar İstanbul’a geldiğinde gördüklerini şöyle anlatıyor:

BÜYÜKDOĞU VE YENİSABAH’TA GAZETECİLİK

-1950’li yıllarda Dolmabahçe’den Karaköy’e doğru giderseniz sırasıyla BezmiAlem Valide Sultan Camii, Hekimoğlu Ali Paşa, Molla Çelebi, Nusretiye ve Kılıç Ali Paşa Camii gibi önemli tarihi eserlerya askeri bir kışla, yahut müze veya kömürlük, hatta ahır gibi görev görüyordu. Dehşete düşmüştüm. Karaköy Kara Mustafa Paşa Camii de yıkılmıştı. Dediklerine göre taşlarına numara verilmiş, saklanıyormuş. Hala hiç bir haber çıkmadı. Nusretiye’nin yanındaki Karaköy Aya Nikola Kilisesi de yıkılacakmış yol genişletme programına göre, kilisenin zangocu çıkmış ve tepki göstererek yıkılmasına mani olmuş. 1959 İstanbul’unda gördüklerim bunlardı.

Abdullah Işıklar hem İktisat Fakültesi’ne bağlı Gazetecilik Enstitüsü’nde okuyor ve hem fiilen muhabirlik yapıyor. Önce Osman Akkuşak, Çetin Öner, Kubilay İmer, Galip Erdem ve tiyatrocu Metin Serezli ile birlikte Necip Fazıl’ın günlük yayınlanan Büyük doğu’sunda çalışıyorlar. Bir gün Necip Fazıl yazıişleri toplantısında belindeki tabancayı eline alarak “Arkadaşlar Ankara’ya gidiyorum. Yer sıkıntımızı sona erdireceğim. Herkese bir odaya verilecek.” deyince ümitsiz bir sevinç meydana geliyor(1952).

Osman Akkuşak bir gün büst taşıyor. Herkes biranda duruyor, hazır ola geçiyor!. Necip Fazıl, Ahmet Emin Yalman olayı dolayısıyla tutuklanıyor. Malatya’ya gittiklerinde ise onları konuk eden önemli bir aydın Terzi Mehmet Sait Çekmegil oluyor. Üstada bizzat kendi yatağını getiriyor cezaevinde rahatlasın diye. Büyük doğu kapanınca Safa Kılıçlıoğlu’nun Yeni sabah’ına geçiyor. Yeni sabah o yıllarda çok önemli bir medya organı. Selim Edes, Yazı İşleri Müdürü gazetenin. Peyami Safa imzasız da olsa başyazıları kaleme alıyor. Genel seçimlerde Abdullah Işıklar Malatya ve çevresiyle görevlendiriliyor(1954). O yıllarda telefon için saatlerce, bazen bir gün beklemek gerekiyor. Teleks var az da olsa. Telgraf daha yaygın. Allah’tan basın mensuplarının çok ciddi bir itibarı ve öncelikleri var da sorun çözülebiliyor.

Genç Gazeteci Abdullah Işıklar sandıkların açılmasını haber yapacak, sandık başkanı hâkim soyadı Tola olan Bey’i bekliyorlar. Fakat bir sürpriz oluyor açıklamada katır sırtında getirilen oy sandıklarının bir kısmının nehre düştüğü, bir bölümünün uçuruma katırlarla birlikte yuvarlandığı savunuluyor. Işıkların hâkim beyle hukukları artmıştır, “nasıl böyle bir şey olabilir” diye hatırlatıyor, o da kulağına “Ankara böyle istedi, bizzat Bayar telefon etti: (sakın ha seçimde İsmet İnönü kaybetmesin, ne yapıp yapın kazandırın) dedi.

FETİH YAYINLANIYOR

O yıllarda gazetecilik ve kamu hizmetleri bir uç örnek olsa da maalesef böyle yapılıyor. CHP’den sonra DP iktidara gelince demokrasi ve hukuk devletinin getirdiği imkânlarla medya nefes alıyor bir dönem. Sonra o da aslına rücu ediyor. Ancak Osman Nuri Çerman adında birinin dergi çıkararak, “Kemalizm Türk’ün dinidir, camilere sıralar konulmalı, namazlarda dualar Türkçe okunmalı” diye bir kampanya açması üzerine toplumda tepki görüyor. Abdullah Işıklar kitap yayınlarının yanına bu defa bir gazeteyi de ekliyor.

Adı Fetih. Diğer alt başlıkları da şöyle:Fetih Hakkındır. Siyasette, fikirde, sanatta hak ölçülere bağlı haftalık siyasi, edebi gazete. Cuma günleri çıkar. İdare:Şehit Mehmet Paşa Yokuşu No 16 Sultanahmet. Sahibi:Abdullah Işıklar. Yazı işlerini fiilen idare eden: Reşit Dericioğlu. Fiyatı 25 kuruş. Basıldığı yer:Sinan Matbaası.” Her sayı 5 bin basılıyor. Hemen bitiyor.  Taşradaki dostları bu vesileyle İstanbul’a gelerek yol parasından daha az tutan borçlarını hemen ödüyorlar. Maraş’ta Vakkasoğlu Ailesi buna örnek. Anadoluile böyle bir dayanışma başlamış.

Fetih’e Hasan Basri Çantay, Sezai Karakoç, Ziya Nur, Muhittin Nalbantoğlu, Hüseyin Rahmi Yananlı yazılar gönderiyor. Fethi Gemuhluoğlu motive ediyor, yüreklendiriyor Fetih’i. O yıllarda talebe olan Esat Çoşan(Prof. Dr.), Hasan Aksay(daha sonra Devlet bakanı), Hilmi Oflaz gazete satıyorlar davaları için sokak, sokak, fakülte, fakülte. Bazı başlıklar gazetede şöyle: Şehrin En Yüce Yerinde-Sezai Karakoç,Müslüman Türk’ün Mukaddes kitabına Karşı Gayeli Tuzak-Ziya Nur, Gayretleri Hüsrandır-Hasan Basri Çantay, Hortlayan Zihniyet-Mustafa Demir, Hadiselerin Bütün İçyüzü Mukaddes Kitaba Taarruzda Komünistve Farmason Unsurların Rolü, Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil Ne Diyor? En Selahiyetli Tarihçimiz İsmail Hami Danişment Diyor ki? İslam Harflerine Eski Yazı denmez, Çünkü Latince Daha Eski!

Fetih’in her sayısı olay oluyor, dava açılıyor. 75 yıl isteniyor yayınlarından dolayı Abdullah Işıklar ve Fetih’e. İstanbul Hukuk Fakültesi’nden Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer ve Prof. Dr. Naci Şensoy bilirkişi. Solcu olmadıkları biliniyor. Raporları şöyle: “Türkiye’de bazı camilerin satılması, yıkılması laiklik gereğidir!”Dehşet bir bilirkişi raporu gerçekten. İmdada basın affı yetişiyor.

Bu konuda 200 kadar üniversitemizin çoğunda İletişim Fakültesi var. Acaba hangisi bir mezuniyet tezi, bir master, bir doktora yaptırdı öğrencilerine? Fetih bir dönemin marka gazetesidir, onca yazarın kabiliyetini ortaya çıkarmıştır, siyasi ve edebi etkileri olmuş, ciddi bir baskı sayısı kaydetmiştir. Daha ne olsun? Eskiden rektörlük öyle kolay kazanılmıyor, iktidarlara rahat gelinilemiyordu. Şimdi burası rahat, kolaycılık, üretimsizlik ve bana necilik makamı oldu gibi! Üniversitelerimizin hiç bir sektörde iddiaları da yok, bir Akşemsettin, bir Ali Zembilli Efendi, Bir Ebusuud efendi yetiştirme endişeleri de yok. Vay benim köse sakalım.

Fikirde, Sanatta, Ahlakta Ölçü: Türk ruhu

“Ruh kökümüz” tespiti Necip Fazıl’a ait. Bunu ancak kendisi kullanabilir!Millet ve milliyet, iman ve küfür, dini tedrisattaki eksikler konularını işleyen(1958) Ali Haydar Öztürk’ün sahibi olduğu Türk Ruhu(Fikirde, Sanatta, Ahlakta Ölçü/ Cumaları çıkar – Siyasi Edebi Haftalık Mecmua-Ankara Caddesi 107 İstanbul Fiyatı 50 kuruş) Dergisi yayınlanınca, daha sonra kendisinin de yazılarının yer alacağı bu yayın organına Üstat her zamanki edebi iğnelemesini yapıyor ” Nane Ruhu gibi bir şey”.  Mustafa Abamor’un yazı işleri müdürü olduğu Türk Ruhu’nda Bekir Berk, Peyami Safa, Hasan Basri Çantay, Ömer Okçu, Prof. Dr. Celal Saraç, Mehmet Çavuşoğlu, Fazlıoğlu Cemal Oğuz Öcal, Ahmet Rüştü Çelebi, Recep Necati Yazgan, M.Sait Çekmeğil, Selim Sarper, Zafer Sülek, Fehmi Cumalıoğlu ve İbrahim Minnetoğlu gibi yazar, şair ve sanatçılar görüşlerini aktarıyordu.

Fetih’in ziyaretlerine her zaman elinde kilolarla muzla geliyor Necip Fazıl. Tipinin kasırga gibi öne çıktığı acımasız bir kış gününde bile helalleşmeyi de önemsiyor. Osman Akkuşak, Üstat hapis e girince başmakaleleri bizzat yazabileceğini, kendisine çok güvendiğini anlatıyor. Necip Fazıl bu! Ne demiştir?Abdullah Işıklar’ın anlattığına göre Büyükdoğu’nun bu fedakar çalışkan yazarına Üstat şöyle sesleniyor:

-Sünnet çocuğuna paşa elbisesi giydirirseniz general olur mu?

Üstat sigarayı öyle bir içiyor ki adeta ikram ettiği muz lezzetinde, sanki keyiflerin en zirvesindeki adam. Hatta Necip Fazıl’ın sigara tüttürmesi, dumanını üflemesi bile içmeyenleri alıştıracak kadar etkili Abdullah Işıklar’a göre.

Üstadı ziyarete giderler cezaevine Büyükdoğu çalışanları.  Ancak Necip Fazıl rahatsız olmamasına rağmen hastaneye kaldırılmıştır! Kapısında bir jandarma nöbetçi bekliyor. Cezaevine göre hastanenin şartları çok daha iyidir elbette.

Keşke Abdullah Işıklar ile uzun bir röportaj yapılsa bu birkaç dönemi yaşayan akil insanımızın tespitleri,hatıraları, dostları, söz konusu yılların yayın hayatını daha yakından öğrenebilsek. Çünkü bunlar bir dönemin bilgisi ve belgeleridir. İşte birkaç örnek daha:

İSLAM ALİMLERİ

Pakistan-Hindistan tek devlet iken Haydarabat’da doğan, hukuk eğitimi gören, dünya üniversitelerinin önemli olanlarında dersler veren,alim, hukukçu, 8 dil bilen, Fransa Bilimsel Araştırmalar Merkezi Üyesi, Hazreti Peygamberin Savaşları ve Savaş Meydanları, İslam Devletler Hukuku ve İslamPeygamberi yazarı, Paris Sorbon Üniversitesi hocalarından Prof. Dr. Muhammed Hamidullah(Haydarabat 1908- 2002 Florida/ABD) Mahmudiye Oteli’nde kalmakta ve İstanbul’da ders vermektedir misafir öğretim üyesi olarak. Hoca sadece yumurta yiyor. Daha sonra şehit olan Eczacı Sait Mutlu ile birlikte Abdullah Işıklar ziyaretine gidiyor ve çorba götürüyorlar. Hamidullahİslam Peygamberinin Miraç olayı yaklaşımı dolayısıyla Türkiye’de tepki görmüştü. Daha sonra her şey doğru anlaşıldı. Emekli Albay ve mütercim Kemal Kuşcu’nunHamidullah’ın eserlerini tercümesi önemli bir hizmet görmüştü ve hala bu eserler basılarak istifade ediliyor. Batının stratejisi ile İslam coğrafyasının kan gölüne döndüğügünümüzde keşke Prof. Dr. Muhammet Hamidullah’ın savaş hukuku üzerine yazdığı eserler yeniden incelense ve değerlendirilse Ortadoğu’da, bu tuzaklara düşülmese. Abdullah Işıklar’ınHamidullah’tan yola çıkarak bir tespiti ciddi ciddi üzerinde düşünmeye değer doğrusu:

-İslam tarihinde namaz kılmayan kabilelerin değil ama zekat vermeyen kabilelerin üzerine gidilmiştir. Çünkü bu önemli genel bir sosyal sorunun çözümü için elzemdi.

Abdullah Işıklar tanıştığı diğer iki önemli isim konusunda da bilgi verdi. Birincisi Türkiye’de ve dışarda Kur’an Kursları açarak bütün ömrünü böyle bir hizmete vakfeden Süleyman Hilmi Tunahan(Silistre 1888- 1959 İstanbul), diğeri ise “iman kurtarma davası”na gönül vermiş, yayınladığı Risale-i Nur Külliyatı ile çalışkan, üretken, dindar, memleketsever bir nesil yetiştirmiş Bediüzzaman Said Nursi(1878 Bitlis/Hizan- 1960 Şanlıurfa).Her ikisi de bir ekol kurucusu, bilge ve alimkişiler. Süleyman Hilmi Tunahan ve bağlıları Fetih’ten dolayı Abdullah Işıklar’ı tanıyorlar. Davete icabet eden Abdullah Işıklar, yanında damadı Kemal Kaçar (1917 Eskişehir- 2000 İstanbul/ TBMM’nde 2, 3 ve 5. Dönem Milletvekili) olduğu halde Süleyman Hilmi Tunahan ile İstanbul’da görüşüyor. Masada ise birkaç kiremit var. Çünkü Kemal Kaçar aynı zamanda kiremit fabrikası sahibi. Süleyman Hilmi Tunahan “Abdullah Bey, Fetih gazetesi güzel çıkıyor, hizmete vesile oluyor. İmkansızlığınızı biliyoruz. Çamlıca’daki evi size verelim de gazeteye böyle bir imkan hazırlayayım. Fetih devam etsin.” Diyor. Motive ediyor, moral veriyor, sahip çıkıyor.

Konyalı Üniversite talebesi Muhsin Alev(Konevi) Abdullah Işıklar’ın arkadaşıdır. Muhsin Alev aynı zamanda kendisini Bediüzzaman’ın hizmetine adamış bir gençtir. Vezneciler’deki İlim Yayma Yurdu’nda aynı odada kalıyorlar. Muhsin Alev sürekli polis takibi altında olduğu için zaman zaman yatağı kapının önüne konabiliyor emniyet güçlerine şirin görünmek için. Abdullah Işıklar, Muhsin Alev’i çok iyi tanıdığından bu tasarrufa itiraz ederek kendisinin de yurttan çıkırılmasını söylüyor. O yıllarda dindar öğrenci sayısı bir elin parmakları kadar az olduğundan yurt müdürü serzenişte bulunarak, jesti kabul etmek durumunda kalıyor. “Abdullah oğlum Muhsin aynı zamanda Risale-i Nur talebesi. Said Nursi’nin yakını. Her gün polisler gelerek beni rahatsız ediyorlar, Muhsin’in dolabını kırarak araştırma yapıyorlar. “Bu öğrenciyi yurttan at,  gericiliği yurda sokma” diye. Dolayısıyla polislerin sizlere de zararı dokunmasın diye böyle düşündüm. Madem birlikte kalmayı göze alıyorsun, olur devam edin.” Diyor. Dindar üniversite öğrencisi olmak uzun bir dönem böyleydi maalesef.

“BEN URFA’YA ÖLMEYE GELDİM!”

Bir gün Cağaloğlu’dan Sirkeci’ye inerken İran Konsolosluğu’nun önünde ismen çağırıldığını duyuyor Abdullah Işıklar. Dönüp bakıyor Muhsin Alev. Yanında tipik doğulu kıyafetli omzunda maşlahı, başında sarığı, ayağında lastik ayakkabılı bir adam ile birlikte Divanyolu’na doğru gidiyorlar. Eliyle “yanımıza gel” gibi işaret ediyor Muhsin Alev. Epeyidir görmediği ve çok değer verdiği bu arkadaşının yanına doğru gidiyor. Muhsin Alev, arkadaşını Bediüzzaman Said Nursi’yle tanıştırıyor. Abdullah Işıklar böyle bir sürpriz karşısında sevinmektedir. Elini öpmek istiyor. Said Nursi hemen lafa giriyor:

-Maşallah maşallah Abdullah Efendi, Fetih Gazetesi ile önemli hizmetler yapıyorsunuz. Tebrik ederim. Çünkü gazetecilik günümüzde bir amme(kamu) hizmetidir. Dolayısıyla her türlü takdirin fevkindedir. Devam edin. Allah muininiz olsun.

Abdullah Işıklar şaşkındır. Çünkü o günkü gazeteler ve muhabirleri Said Nursi için hiç de doğru olmayan haber ve yorumlar yazıyor, peşini bırakmayarak taciz ediyorlardı. Bediüzzaman’ın böyle bir yumuşak dost gazeteci algısı O’nu mutlu etmişti. Yürekleniyor. Teşekkür ederek daha sonra vedalaşıyor. Demek gazetecilik bir kamu hizmetiydi. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:

-Bediüzzaman Muhsin ile birlikte Nuruosmaniye Caddesi’nden geçerek Fatih’e doğru gittiler. Onlarla birlikte gitmediğime çok üzüldüm. Kapalıçarşı, Sahaflar, Beyazıt, Saraçhane’den geçtikten sonra hemen kaldığı Reşadiye Oteli’ne varırdık. Olmadı. Bir gün yazıhaneme bir polis geldi. Bende niçin geldiğini bilmediğim için endişelendim. Dedi ki;

“-Bir yazınızı okuduğum için size geldim. Ben Urfa Emniyet Müdürü’yüm. Bediüzzaman Said Nursi Şanlıurfa’ya geldiğinde görevliydim. O günlerde Ankara’dan bize sürekli baskı yapılıyor, İçişleri bakanı Namık Gedik arıyor ve “Bu adamın hemen şehri terketmesini sağlayın” diye ikaz ediyordu. Neticesi itibariyle biz de emir kuluyduk. Birkaç defa otele gittim bu emri tebliğ için. Görüşemedim. Talebeleriyle temas kurdum. Sanırım ya Mustafa Sungur’a ya da ZübeyrGündüzalp’e “Emniyet Müdürü gelsin görüşelim, bakalım” deyince beni kabul etti. Daha tek kelime etmemiştim ki bana dönerek “Ben Urfa’ya ölmeye geldim, gitmeye değil.” dedi defalarca. Gerçekten öyle oldu. Urfa’da hayata gözlerini kapadı. Size bu olayı anlatmak için geldim.

MARUFLARIN MÜTEVAZI DEVAMI

Abdullah Işıklar gazetecilik ve yayıncılık hatıralarını anlattıktan sonra yanına giderek dedim ki “Muhsin Alev’İin son durumu hakkında bir bilginiz var mı?” Olmadığını söyledi. Ben devam ettim “Muhsin Alev Berlin’de yaşıyor. Sanırım 90’lı yaşlara varmak üzeredir. Edindiğim bilgiye ve görüşen arkadaşlarımızın aktardıklarına göre yıllardan beri Almanya’da. Müslüman olan bir Almanhanım ile evlendi. Bir erkek çocuğu oldu. Hizmete sağlığının el verdiği saate kadar koştu durdu. Arkadaşlarıyla görüş ayrılığına düştüğünü söylediler. Ailesi dağıldı. Alman hükümetinin sosyal imkanlarından faydalanarak bir huzurevinde yaşıyor(muş).”Abdullah Işıklar önce inanamadı. Sonra “adresini bulalım da yardımcı olalım” dedi. Hayat böyle devam ediyor işte.

En son Abdullah Işıklar Çatalçeşmesokaka taşındı ve buradan da kendini emekliye sevketti. Beşiktaş’ı merkez edindi. İstanbul’da önemli din adamlarının, maruf insanlarının, hayırsever ve hizmet ehli kişilerin hayatını, mücadelesini ve katkılarının bazı bilinmeyenlerini kendisinden öğrendik. Çünkü Abdullah Işıklar “İslamın Müdafaası, Büyük Dua Kitabı, Karanlık Gecelerin Nurlu Sabahı vs” gibi eserleri neşretmek, Fetih Gazetesini yayınlamakla kalmadı, mütevazı ama bir güzide mekanda bir irfan sofrasının müdavimlerinin sırlarıyla doluydu.  Ömer Nasuhi Bilmen, Celalettin Ökten, Bekir Haki Efendi, Ali Rıza Sağman, Ali Fikri Yavuz, Eşref Edip Fergan, Ali İhsan Yurt gibi örnek aydınların, akil insanların belki de günümüzde değişik kulvarda devamıydı.Abdullah Işıklar ayrıca “Seni Afrika’ya götüreyim” diyen başta meczup Urfalı Aydın dahil, hepsine insani ve islami muamele yaptığı ve sürekli nesilleri azalan “meczupların da şeyhi” diye anılıyor.

 

Demokrasi Savaşı’nda Etnik İhanet!

Yazdığım son iki yazıda, Atatürk’ün Bursa Nutku’ndan yola çıkarak memleketin içinde bulunduğu duruma ve gençlerin görevine dair bir yorum ile İstiklal Savaşı’nda, Türk Milletinin davranışlarını ve sonuçlarını vede bugün verilmesi gerektiğine inandığım “demokrasi savaşı’nın bunu örnek alması gerektiğini, anlatmıştım.

 

Bu kere kanaatimce verilmesi gerektiğine inandığım “demokrasi Savaşı’nın önündeki en büyük sorun, yüzyıllardır varlığı tartışmasız bir gerçek olan “etnik ihanet”tir.

 

Peşinen söyleyeyim, bu yazıya ve başlığına ilham olan rahmetli Necdet Sevinç ağabeyin “İstiklal Harbi’nde Etnik İhanet” adlı kitabıdır. Necdet Sevinç, iyi ki; bu kitabı yazmıştır da o dönem yaşananlar içinde, etnik ihaneti bütün tarafları ile bugün görebiliyoruz.

 

Dikkat ederseniz, Türk adını Türkiye’den ve Türk’ün yaşadığı her toprak parçasından silme planı vardır. Türkiye’de de iktidar olan kara zihniyet, bu nedenle“Türk” adını kullanmaz ve her şeye “millet” der, “Türkiyelilik’ kavramını teşvik eder, bölücülerle uzlaşma arar ve 36 etnik parçayı dilinden düşürmez.

“Yeni Anayasa” dayatmalarının altında yatan, mevcut anayasadan “Türk” tanımlarının çıkarılmasıdır. Bu birçok hedefin yanında, asıl hedeftir. Böylece benim defaatle belirttiğim gibi, Türkiye’de Türk hükümranlığına hukuken son verilmesi amaçlanmıştır. Sadece Türkiye’de mi dersiniz? Türkmenlerin, Kıbrıs’takilerin, Yunanistan ve Bulgaristan’daki Türklerin durumuna bakıp bunun bütün Türk coğrafyasında da aynı olduğunu net olarak söyleyebilirsiniz…

Kara zihniyetin, bütün yöntemleri deneyerek başta dini, ekonomik ve siyasi olmak üzere her türlü baskı unsurunu kullanarak iktidara gelmesi ve iktidar da kalması, zihniyetinin Türk’e düşman küresel güçlerce kesişmesi sebebiyledir.

Mikro etnikçilerin, Osmanlı’dan günümüze kadar ihanetleri çok açıktır. Ve bu mikro etnikçiler kendileri için en uygun zemini, uzun yıllardır iktidar olan kara parti döneminde bulmuşlardır.

Bu dönem, bölücü terörün arkasındaki yapının kazandığı mesafeler onların da iştahını kabartmış ve kendi hesaplarını da, niyetlerini açık etmeden, pkk’nın elde edeceği kazanımlar üzerinden yürütmeye başlamışlardır. Yani pkk, bir takım haklar elde eder ve kendini hukuki zeminde meşrulaştırırsa, onlarda benzer haklar talep edebiliriz düşüncesindedirler. Burada karşımıza bir etnik ihanet kardeşliğinin çıkması söz konusudur.

 

Bu nedenle kara partinin, ülkeyi getirdiği uçuruma aldırmaksızın, o küçük akılları ile bu partinin eteğine sarılarak, günümüzde süren iktidarı; çok çalışarak ve destekleyerek ayakta tutmuşlardır.

 

Kara Partinin iktidarında, devlet zayıflamış olduğundan, Müslüman ve gayri Müslim mikro etnik ırkçılar, aynen İstiklal Harbi’nde olduğu gibi hortlayarak ortaya çıkmıştır.

 

Türk Milletince ve özellikle Türkler tarafından verilecek olan “Demokrasi Savaşı”nda, kara partinin etrafını bir zırh gibi örerek, onu korumaya alan bu mikro etnik ırkçılar ve onların çalışmaları, önemle göz önünde bulundurulmalıdır.

 

Dikkat edin, bunlar Suret-i Hak’tan yana gözükürler. Türk’üm, Müslüman’ım adım Ahmet, Mehmet derler. Yetmez ise dedesinin Çanakkale’de, babasının İstiklal Harbi’nde şehitliğini anlatırlar. Türk bayrağını da ellerinden düşürmezler. Bunlar yetmezse Hac hatıraları da dinleyebilirsiniz. Size devlet kasasından yardım bağlatabilir hatta cebinden çıkartıp borç bile verebilir. Dediğim gibi, bunlar Türk’ü yanıltmak ve Türk düşmanlığını politika haline getirmiş olan kara zihniyetin etrafında geçilmez bir duvar örme çabasındadırlar ve çok da başarılıdırlar.

Türk Milletinin vereceği “Demokrasi Savaşı”nda karşısında bulacağı ve mücadele edeceği en büyük kitle budur. Bunlar her yere sızmıştır!

Küresel güçlerin ve onun ülkemizdeki taşeronu kara zihniyetin, Türklüğe karşı takındıkları tavrı anlamak için Necdet Sevinç’in kitabından iki örnek verelim.

 

“… İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Tom Hohler, İngiliz Dışişleri Bakanlığı Doğu Masası Şefi George Kidston‘a bir mektup yazdı. Mevcut şartlardan faydalanılarak İstanbul’un işgal edilmesi lazım geldiğinden söz edilen mektupta şöyle deniyordu:

“… Burasının Türkler tarafından yönetilmesine son vermek için şimdiki şartlardan yararlanılmazsa çok yazık olacak. Bu şehri herhangi bir yönetim altında görmeye hazırım. Yeter ki, bu yönetim, Türk yönetimi olmasın.”

 

Aslında müttefikler, Amerikan Başkanı Wilson‘un isteği üzerine 10 Ocak 1917’de Türkiye’nin ortadan kaldırılmasını savaş sebebi olarak açıklamışlardı. Şöyle diyorlardı:

“… Uygar dünya bilmektedir ki, müttefiklerin savaş amaçları her şeyden önce ve zorunlu olarak Türklerin kanlı istibdadına düşmüş halkların kurtarılması ve Avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa dışına atılmasıdır.”

 

Bu politika İstanbul’un fethinden itibaren Avrupalıların takip ettikleri politika idi.

Bu politikanın günümüzdeki takipçilerini şimdi anlıyorsunuz değil mi? Onun için diyorum ki; 2015 Haziran ayındaki yapılacak olan ve benim “Demokrasi Savaşı” verilmesi icap ettiğini söylediğim genel seçimler, Türk Milleti ve Türkler açısından çok zorlu geçecektir.

 

Bu “Demokrasi Savaşı”na hazırlanırken ve savaşılırken“mikro etnik ırkçılar’ı göz ardı etmeyin ve hesabınızı da ona göre yapın. Etnik ihanetin merkezi haline gelmiş olan Kara Parti’nin kongresinde ifade edilen “Yeni Sosyoloji” tanımının da, Türk Milleti için ne ifade ettiğini bir düşünün. Birde Necdet Sevinç‘in “İstiklal Harbi’nde Etnik İhanet” kitabını hala okumadı iseniz, mutlaka bulup okuyun…

 

Cumhuriyet’ten Sonrasına Bakış

0

Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve müttefiklerinin safında hasbelkader yer aldık. Her cephede şerefle çarpıştık. Fakat müttefiklerin yenilgisi neticesinde biz de hükmen mağlup sayıldık.

“Galip devletler sonucundan emin göründükleri bu gâlibiyet için tarihte iz bırakacak şatafatlı bir senaryo hazırlamışlardı.” (Oğuz Gökmen, Türkiye, 27 Eylül 1998, s.9)

Büyük kalem üstadımızın dediği gibi:

“Gene iyi dayandık. Bu yüzyılda başımıza gelmeyen kalmadı…

“1909…Otuzbir Mart olayı ile allak bullak oluşumuz.

“1910…Artık her dağ bir eşkıya yatağıdır.

“1913…Balkan savaşları, fecî mağlûbiyetler.

“1914…Birinci Dünya Savaşı, büyük sarsılış, imparatorluğun çöküşü.

“1915…Ermenilerin Doğu’da yüzbinlerce yurttaşımızı katledişi, gölge veren ağaçların bile sökülüşü, hunharca yok edilişi.

“1919…Ülkenin istilâya uğrayışı.

“1920…karnı tok, sırtı pek, en modern silâhlarla çıkagelen saldırganlara karşı verilen kurtuluş mücadelesi.

“1922…Vebanın, koleranın, veremin, sıtmanın 30 yıl boyunca Türkiye’nin baş belâsı olmaya başlaması.

“1925…İngiliz güdümlü Doğu ayaklanmaları.

“1930…verimsizlik, kıtlık, açlık yıllarının çıkagelişi.

“1939…Erzincan depremi…40 bin ölü. Harap bir şehir.

“1940’lar…İkinci büyük savaş. Gene yokluk, muhtaçlık, eşkiyalığın geri dönüşü.

“1945…Rus baskısı, Boğazların ve Doğu vilâyetlerimizin istenişi.

“1950…Kore savaşına katılışımız.

(Bundan sonrası hepimizin bizzat yaşadığı olaylar.)

“Gene iyi dayandık. Bu saydıklarım yığınla bâdirenin onda biridir. Bıktıran, iğrendiren, candan bezdiren sürüyle çullanışın ardı arkası hiç kesilmemiştir.

“Gerçekten iyi dayandık. Bizden başka hiçbir millet bunca merhametsizliğe, cinnete, cehalete rağmen ayakta duramazdı.

“Çok çektik. Ama hâlâ diriyiz, ümitlerimiz, sevdâlarımız bizi terketmedi.

“Fert fert zenginleşiyor, yatırımlara devam  ediyoruz. Dünyanın en kudretli askerine sahibiz. 100 üniversitenin önü açıldı. İhracat, döviz rezervleri yüz güldüren seviyelerde…

“Türkiye, yarınların apaydınlık kapıları önündedir.

“Her şeye rağmen mi, evet her şeye rağmen.

“(Velhasıl) Türkiye, düşe kalka, ihanetler içinde kavrulmuş ve nihayet var olmayı öğrenmiştir.” (Gürbüz Azak, Türkiye, 29 Haziran 1998  s.2)

“(Daha) 1910 yılında…Mustafa Kemal…hergün biraz daha çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde Türk varlığının hâkim kudretinin yepyeni bir hayat kaynağı olabileceğine inanır…(ve)…genç silâh arkadaşlarına…’Bugün yeryüzünde refah ve saadet içinde yaşayan medenî devlet ve milletlerin benimsedikleri idare usûlünü kabul etmeliyiz. Milletleri mesut ve memnun eden yegâne idare tarzı ancak ve ancak cumhuriyettir.’ Dediği unutulmamıştır.” (Yılmaz Altuğ, Türkiye, 17 Ekim 1998  s.9)

113

Sevr anlaşması, daha başından Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattıkları Türk’ün millî vicdan ve mukavemet duvarına çarptı…(Her) sene…yıl dönümünü kutladığımız Lozan Anlaşması, tam üç ay sonra resmen ilan edilecek olan Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukî zeminini oluşturdu. (Oğuz Gökmen, Türkiye, 27 Eylül 1998  s. 9)

“(Her yıl) Cumhuriyetimizin… yıldönümünü kutluyoruz. Gâzi Mustafa Kemal, görünen ve görünmeyen pek çok düşmana karşı, akıllara sığmayacak zorlukları o kadar kıt vasıtalarla bir avuç inançlı fikir ve silâh arkadaşı ile yenerek milletinin kazandığı büyük ve eşsiz zaferlerini Türkiye Cumhuriyeti’ne temel yaptı.

“Tarih en âdil şâhittir…Mustafa Kemal yenilmiş, yıkılmış, parçalanmış, ölüme mahkûm bir devleti bağımsızlığa ve birliğe kavuşturmuş, mahvolmuş dağılmış bir orduyu yoksulluklar içinde yeniden kurarak kesin zafere ulaştırmıştır.” (Yılmaz Altuğ, Türkiye, 17 Ekim 1998  s. 9)

“Mondros Ateşkesi’nden hemen sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulduğu 1920 yılının ortalarına kadar Anadolu ve Rumeli’de 28 kongre toplanmıştır.

“Atatürk’ün bu gelişmeyi görerek kurtuluş mücadelesinin başına geçmesi ve düşmanı durdurma olanağı bulunmayan bu halk iktidarlarını birleştirip  ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’ çatısı altında toplaması büyük bir devrimdi.

“Artık Türk Ulusu egemenliğine sahipti. Kurtuluş Savaşı’nı işte bu Halk Meclisi kazanmıştır. Ardından Cumhuriyeti de bu Meclis kurdu. O meclisi yönlendiren, onu ulusal amaçlara doğru yürüten ise hiç kuşkusuz Atatürk’tür.

“Böylece bir liderlik ışığı altında Türkiye’de gerçek ulus egemenliği doğdu. Zaferden sonra cumhuriyetin kurulmasıyla atılan adımlar bu şeklin içine demokrasi özünü yerleştirmeyi amaçlayan atılımlardır.

“(Her yıl )…yıldönümünü kutladığımız cumhuriyetimiz; Amerikan ve İsviçre cumhuriyetlerinden sonra dünyada, kesintisiz olarak yaşamını sürdüren üçüncü devlettir.” (Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Bütün Dünya, Ekim 1998  s. 19)

Fakat Cumhuriyet’in…(yıldönümlerini) bir muhasebe yapma fırsatı olarak da kullanmalıyız. (Orhan Silier’den naklen: Aziz Çağlar, Hürriyet Gösteri Eylül-Ekim 1998  s. 22) Çünkü bir yere gelmek önemli değildir. Önemli olan orada durabilmektir. Bunun için karar sahibi, muvazene ve strateji sahibi olmak gerekir. (Taner Ünal, Ortadoğu, 1 Ekim 1998  s. 9)

“(Evet her yıl)…nereden nereye geldiğimizin idraki içindeyiz. Bunu bilhassa genç nesillere iyice anlatmalıyız.

“Ama yapılmayan ve yapılamayanları da şiddetle vurgulamazsak, yerimizde saymamız, yeni yüzyıla yetişemememiz tehlikesi büyük olur.

“Niçin yapılamadı? Sorusuna çok gerçekçi cevaplar bulmak durumundayız. Devletlerin hayale kapılacak bir anları bile olamaz.

“(Cumhuriyeti her yıl))…elbette şevkle, iftihar ederek kutlayacağız. (Çünkü) Türk milletinin büyük eseridir. Karmaşık, başı tam anlamıyla belâda bir imparatorluktan ulus-devlete, cumhuriyet ve demokrasiye geçişimizin millî hikâyesidir. Milletimizin öz geçmişidir. Bizim hesabımıza sonsuz özverileri göze alan dedelerimizin, babalarımızın eseridir.” (Yılmaz Öztuna, Türkiye, 13 Ekim 1998)

“Cumhuriyet…,yurttaşların faziletine dayanır. Fazilet ise, umumî menfaati kendi menfaatinin üstünde tutmaktır. Bu his kuvvetli oldukça, cumhuriyet de kuvvetli olur.” (Montesquieu’dan naklen: Mehmet Dikmen, Zaman 2, 11 Ağustos 1998  s. 3)

“(Kaldı ki) bizim cumhuriyetimiz, kanlı ihtilâller, darbeler, iç savaşlar sonunda kurulmamıştır. Tam aksine, emperyalizme ve Türkiye’nin imhası plânlarına karşı kazanılan bir

114

 

zaferin sonrasında vücut bulmuştur. Bu bakımdan, bağımsızlığımızla eş anlam kazanmıştır. Milletimiz gücünün son zerrelerini ve kanının son damlalarını harcayarak, ayakta kalma mucizesini bir kere daha göstermiştir.

“Böyle bir Türkiye ile,… (cumhuriyetten sonrasını) kutlayan Türkiye’yi kıyaslamak imkânsızdır. Alınan mesafe muazzamdır, fakat asla yeterli değildir. Bundan dolayı karamsarlığa kapılmak değil, aksine ilerleme azmini ve iradesini kamçılamak gerekir.

“(Şu da unutulmasın ki) Türkiye’de yenilik ve çağdaşlık teşebbüsleri, şüphesiz sadece Atatürk’ün eseri değildir. 17. Yüzyılda  II. Osman’la başlamış, kademe kademe gelişerek III. Selim’le hız kazanmış ve II. Mahmud zamanında kemale varmıştır.

“Bütün 19. Yüzyıl, çağdaş medeniyete ulaşma gayretleriyle geçmiştir. Atatürk, bu zincirin son dönem yüksek rütbeli kurmay subayları; aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk dönem yönetici kadrosunu oluşturmuştur. Tarihi bıçakla dilimlemek mümkün değildir, tekâmül ve geçiş çizgileri çok kere birbirine karışmaktadır.” (75 Yılın Fotoğrafı (A.D.) ORKUN, Ekim 1998 s.4)

“(Özetlersek) Kurtuluş Savaşı’nın zaferi (ve Cumhuriyet) üç ayak üzerinde yükselir; Meclis, Hükûmet ve Ordu. Yâni Millet artı Ordu.” (Hasan Yalçın, Aydınlık, 11 Ekim 1998  s.5)

Çünkü bu millet ordulaşmış-millet; çünkü bu ordu milletleşmiş-ordudur. Yâni Türk ordusu milletiyle aynîleşmiştir. Ha ordu-millet, ha millet-ordu farketmez. Bunun içindir ki tarihte Türk ordusu daima başı çeken lider konumunda olmuştur. Binaenaleyh Türk ordusuna rağmen Türkiye’de bir şey yapılamaz, yapılsa da başarılı olamaz. Zira bu millet ordusuz düşünülemez; onsuz yapamaz, onsuz ayakta kalamaz. Öyleyse ordumuz üstüne titremeli, ona toz kondurmamalıyız.

“Daha büyük zaferden önce İngiltere’nin olağanüstü komiseri Amiral de Robeck Anadolu’daki hareketin ‘Cumhuriyete doğru gelişmekte olduğu’ doğru teşhisini hükûmetine bildirmişti.

“Cumhuriyeti kuran ve yaşatanlara ebedî minnetler, teşekkürler, rahmetler.” (Yılmaz Altuğ, Türkiye, 17 Ekim 1998 s.9)

Bütün bunlar işin siyasî tarafı. Sosyal hayata gelince: “Şimdi Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılına dönelim: Ülkemizde okur yazar oranı yüzde 10’u zor bulmaktadır; demokrasinin temeli olan yurttaşlık bilincini oluşturacak eğitim sıfır düzeydedir. Zira bütün yurtta yalnız 23 lise vardı. Bu sadece bir örnek. Ayrıca ülkemizde ne yol vardı, ne hastane. Kent yaşamı hiç gelişmemişti.” (Prof. Dr. Ahmet Mumcu, Bütün Dünya, Ekim 1998 s.21)

Yüzyıl önce devlet; memurlarına senede ancak 2 ay maaş verebiliyordu. (Financial Times, 29 Eylül 1998’den naklen: Melih Aşık, Milliyet, 2 Ekim 1998 s.13)

İkinci Dünya Savaşı boyunca yokluk ve yoksulluk görülmemiş derecelere vardı. Savaşa girmedik ama, girmiş kadar eziyet çektik. (75 Yılın Fotoğrafı (A.D.), ORKUN, Ekim 1998 s.5)

“Ordusu dünya sıralamasında ilk 3’e giren, millî gelir bölüşümü âdil olmasa da ekonomik gücü kabul edilen Türkiye…teknolojik gelişmesini ve kalkınmasını sürdürüyor. Öylesine ki; 60 yıl önce lise mezunlarının parmakla gösterildiği Türkiye, son 25 yılda dünyaya beyin göçü veren ülke konumuna dönüşüyor.” (Vedat Zeydanlı, Türkiye, 12 Haziran 1998)

Artık dış politikada, söz sahibi olan bir Türkiye var karşımızda. ABD, Irak’a yeniden harekât düzenlemeye kalkıştığında bunu onaylamadık. Kıbrıs’a S-300 füzeleri yerleştirildiği takdirde, asla kabullenemiyeceğimizi ve gerekeni yapacağımızı kesin şekilde dünya-âleme duyurduk. Yunan’ın kara sularını 12 mile çıkarmasını savaş sebebi sayacağımızı ilân ettik. AB’ye şahsiyetli bir şekilde tavır aldık. En son Suriye’ye karşı gösterdiğimiz haklı galeyan ve bu hususta geri adım  atmayacağımızın göstergesi olan kararlı tutumumuz beklenen sonuçları vermeye başlamıştır.

115

Nitekim, ABD’nin  “Türk Ordusu’na söz geçiremiyoruz!”  gerekçesiyle Pentagon’da  -Basına kapalı olarak-  Türkiye’yi nasıl kaosa sürükleyebilecekleri hakkında yaptıkları toplantılar; Türkiye’nin uzak-yakın çevresinde doğurduğu endişe’nin tezahüründen başka nedir?

“Şimdilerde İran, Suriye, Yunanistan ve Ermenistan arasında şurada burada, yanı başımızda çok karanlık ve kuşkulu toplantılar yapılıyor. Hiçbiri bize dost değil!” (Oğuz Gökmen, Türkiye, 27 Eylül 1998  s.9)

“Son zamanlarda hain bir komplo ile karşı karşıya kaldık. ABD ve İngiltere, Mes’ud Barzanî ile Celal Talabani’yi Washington’da kucaklaştırdı. Amerikan ve İngiliz başkentleri, âni bir atakla Türkiye’nin güneydoğu hududunda bir Kürt devleti oluşturma çabasına giriştiler. İtalya, parlamentosunu Kürtlere kiraya verdi. Bazı İtalyan politikacılar, Roma ile Şam arasında mekik dokumaya başladılar.” (Rahim Er, Türkiye, 5 Ekim 1998  s.13)

“(Kısaca demek lâzımsa:) Bir yandan bir Kürdistan hayali kışkırtılırken, bir yandan da Ermeni sorunu ortaya atılıyor. Boğazlar’ın yabancı egemenliğine geçmesi için sinsice kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyor. Yunan, yine saldırganlaşıyor. Pontus Cemiyeti’nin yeniden temelleri atılmaya çalışılıyor.” (“Müdafaa-i Hukuk” Dergisinden naklen: Hasan Pulur, Milliyet, 12 Ekim 1998  s.3)

“ABD Hariciye nazırı Mad. Albright…Kürt liderlerine el sıkıştırıyor, Ermeniler’e göz kırpıyor. Amaç bellidir. Kafkaslarda yeni bir İsrail kurulmak isteniliyor. Hazar petrolleri ve doğalgazının batıya sevki ABD için hayatî önem taşıyor. Rusya bütün dahilî gailelerine rağmen konuya aynı zâviyeden ve daha kuvvetli olarak yaklaşıyor. Hâsılı yanıbaşımızda ve sınırlarımızda bir bakıma yeni yeni Sevr senaryoları oynanmak isteniyor.” (Oğuz Gökmen, Türkiye 27 Eylül 1998  s.9)

“Pek çok devlet gibi Birleşik Amerika’da da; terörün işini bitirmiş, Kafkasya’daki ve Türkistan’daki kardeşleriyle işbirliği yapabilecek, bütün bölgede söz sahibi bir Türkiye istenmediği açıktır.” (Yılmaz Öztuna, Türkiye, 14 Ekim 1998)

Maalesef Kuzey Irak  “…’Önce bir Kürt federasyonu, sonra da Kürt devletine varabilecek’ gelişmelere gebe!” (Yalçın Doğan, Milliyet, 2 Ekim 1998  s.13)

“Gerçi bugün yurdumuz eylemli bir işgal altında değil. Ama unutmamak gerekir ki, emperyalizm, bir ülkeyi egemenliğine almak için artık eylemli bir işgale gereksinim duymuyor.” (“Müdafaa-i Hukuk” Dergisinden naklen: Hasan Pulur, Milliyet, 12 Ekim 1998  s.3) Çünkü bir ülkeyi ele geçirmenin en kolay yolunun; o ülke aydınlarının kafalarını işgalden geçtiğini anlamışlar. Yani kendi emellerine dolaylı bir şekilde bilmeden hizmet edecek tarzda eğitilecek insanların bunu kendilerine rahatça sağlayabileceklerini keşfetmişlerdir.

“(Nitekim) silâhlı terör neredeyse susturuldu. Ama bu defa silâhsız terör çıkageldi. ‘Kültürel haklar’ bağırışlı yıkım ekibi, ortağı ve can yoldaşı  ‘Demokratikleşme’cilerle, gâyet masumca gözüken raporlar, beyanlar, hedefler arkasına sığınıp belirli aralıklarla ortaya çıkmaktadır.

“Neymiş? Devlet dilinin, eğitim dilinin Türkçe olmasında ısrar gereksizmiş. Yanlış. Dahası; kasıtlı, hesaplı, plânlı bir oyun bu. Bozulmalıdır. Bu devirde kabilecilik, bölgecilik yapılmaz. Bir kısım aydın ve bir takım işadamı Türkiye yıkımcılarına arka çıkamaz. Böyle hareketlerin bir adım ötesi  ‘Sevr’  denilen parçalayıcı haritaya dört elle sarılmak olur. Demek, ihanet önlerindeyiz. Silâhlı terör bitiyor derken Büyük Türkiye şimdi de silâhsız terörle burun buruna.

“Şükür ki, bu vatanın sahipleri var…’Türkiye açık artırmaya çıkarılamaz’ dediler. ‘İnsanları mahallîlik çemberine hapsedemezsiniz’ diye diklendiler. Aynen katılıyoruz. Silahsız terörün de ne pahasına olursa olsun karşısındayız…Türkiye sahipsiz değildir. Cumhuriyetimiz sokakta da

116

bulunmuş  değildir.” (Gürbüz Azak, Türkiye, 30 Temmuz 1998  s.2)

Her bakımdan perişan bir Türkiye’den herşeye rağmen, nasıl mamur bir Türkiye çıkardığımız ortada. Koca bir imparatorluğumuzu dağıttıkları yetmiyormuş gibi bir avuç öz vatanımızda bile bizi rahat bırakmıyorlar. Kendi yağımızla kavrulmak isteyişimize bile tahammülleri yok. Mütemadiyen Sevr’i hortlatmak istediklerini her vesile ile ihsas ediyorlar.

“Yıldırımlar nedense hep büyük dağlara düşüyor. Ama dağlar, güzelim dağlar, devler gibi yerinde duruyor. Çareye gelirsek: Türkiye, önündeki on yılı, canlar dişte, var gücüyle çalışarak aşmalı, zenginleşmelidir.

“Güç artık zenginliktedir. Keyfi yerinde, kuvvetli bir Türkiye önünde inanın hepsi el bağlayacaktır.Bunun için siyasî ve ekonomik istikrar ilk hedef olmalı.” (Gürbüz Azak, Türkiye, 6 Temmuz 1998  s. 2)

“(Artık Türkiye) dünya siyasetinde, Birleşmiş Milletler’de, Ortadoğu’da başa güreşmeye hazırlanmalıdır.

“(Artık Türkiye’nin) 70 civarında (şimdi daha fazla) üniversitesi vardır.

“(Artık Türkiye) milyonlarca yüksek tahsilliye sahiptir.

“(Artık Türkiye) kendi denizaltısını ve silâhını kendisi yapabilmektedir.

“(Artık Türkiye) ihracat tecrübesini ve rekabet kurallarını öğrenmiştir.

“(Artık Türkiye’nin) gereğinden fazla hür basın-yayın organları  vardır.

“(Artık Türkiye) turizmin önemini anlamış, inanılmaz yatırımlar yapmıştır.

“(Artık Türkiye) nükleer enerji peşindedir.

“(Artık türkiye) Türk dünyası ile gönül birliği içindedir.

“(Çünkü Türkiye) muhteşem bir coğrafya üzerinde oturmaktadır.

“Bunca bâdireyi alteden Türkiye artık engelsizdir. Ve böyle bir millet, büyüklüğünün farkında olmalı, hedef çoğaltmalı, cesaret ile heybetini kuşanıp dünyaya karşı  ‘Bende varım.’  diyebilmelidir. (Çünkü) yakışan o…” (Gürbüz Azak, Türkiye, 8 Ekim 1998)

Büyük tarihçimiz (merhum) Yılmaz Öztuna’nın İstanbul için kaleme sarıldığı ve muhteşem, haklı öfkesini haykırarak söylediği ateşîn hitabete nazîre olarak ben de derim ki:

“Dünyayı yakar, Türkiye’yi yaktırmayız. Türkiye’yi yakmaya boşveren medeniyetin yüz karalarının yüzlerine tükürürüz…” (Yılmaz Öztuna, Türkiye, 14 Ekim 1998)

 

Gibi

0

Anadolu’dan doğrulsam göğe,

Açsam ellerimi iki yana,

Doğunun ve Batının iki yakasından yapışıp,

Bir araya getirsem;

Ecdadım gibi.

Önüm-arkam sobe deyip,

Kuzeyi güneyin güneşiyle buluştursam;

Atam gibi.

Tekbir alsam göklerden,

Başımı Kabe’nin ayaklarına kadar uzatsam;

Evliyam gibi.

Derinlere dalıp kök sürsem toprakta,

Kendi suyumu bulsam,

Ab-ı hayatı içip kana kana,

Boy versem semaya;

Devlet-i Aliyyem gibi.

 

 

Yerli Malı Türk’ün Malı(?)

0

Bir zamanlar coşkuyla kutlanan Yerli Malları Haftamız vardı. Her geçen gün yerli malı haftalarımızın etkinliği azaldı, azaldı; neredeyse unutulduydu.

Ne zaman ki ekonomik yaptırımların gücünü keşfettik, boykot kampanyalarıyla birlikte yerli malının önemini yeniden anladık.

Hatırlarsınız Apo İtalya’ya kaçmıştı. Devrin İtalyan hükümeti de Apo’yu Türkiye’ye iade konusunda isteksiz davranınca vatandaşlarımız, zamanın İtalya başbakanına (affedersiniz) “Maksimum Dallama” diye isim takıp İtalyan mallarını boykota başlamıştı da; Batı özentisi nedeniyle adı İtalyanca olan tekstil ve mobilya firmalarımız ‘Vallahi de İtalyan değiliz, Billahi de değiliz’ deyu gazetelere sayfa sayfa ilanlar vermişlerdi…

* * *

İsrail-Hamas gerginliği ile birlikte yurt çapında pek çok sivil toplum örgütünün başlattığı İsrail mallarını boykot kampanyaları uluslararası pek çok markayı ciddi anlamda vurdu.

Hoş, kampanya ile birlikte İsrail’le hiç ilgisi olmayan pek çok yabancı marka da nasibini aldı ama aslında iyi de oldu. Yerli üreticiler bir nefes aldı…

Ama tabii her işin bilinçli yapılması lazım.

Bu İsrail boykotunu yaparken hurmaya kutsiyet atfedip Kudüs’ten geliyor zannıyla İsraillilerin yetiştirdiği hurmalarla iftar açan arkadaşlarımız da çok oldu… İsrail’de böylece ‘Kudüs hurmasıyla’ aslında boykotu ramazan münasebetiyle Müslümanların eliyle bir güzel deldi.

* * *

Şimdi ise Filistin ile İsrail arasında barış sağlanınca sakın sanmayın ki boykot bitti.

Yerli üretimin teşvik edilmesi hâlâ gerekiyor…

Çünkü dünyada Filistin haricinde de zulüm gören Müslümanlar yaşıyor!

Doğu Türkistan’da Ramazan ayında oruç tutukları için 3 bin Uygur Türk’ü katledildi. Bunlardan 2000’i idam edilerek, 1000’i de sokaklarda hunharca infaz edildi.

Kırım’da binlerce Tatar Türk’ü Kırım’ı Rusya’nın yeniden işgali ile yerinden yurdundan oldu.

Filipinler’de Müslüman katliamı sürüyor…

Irak’ta IŞİT binlerce kişiyi katletti. En son Tuzhurmatı yakınlarında 20 bin Türkmen’i bir kasabada sıkıştırdı. Hepsini kılıçtan geçirmeye hazırlanıyor…

Haydi, şimdi tam sırası…

Başta Çin olmak üzere Rus mallarına(!) ve diğer İslâm düşmanlarının mallarına da boykot!

Müslüman’sa bunlar da Müslüman!

Neden olmasın???

 

Zafer Bayramı ve Ulusal Bilinç

0

Tarih, yaşanan olaylardan “ders çıkarmak” içindir.

Tarih, “palavralarla övünme” ve “toplumu uyutma” aracı değildir!

Tarihsel olaylar üzerine bin türlü yalan söylenir ve çocuk yaştan itibaren akılları iğfal edilen kimi insancıklar da bu yalanlara inanır!

Örneğin; kimi siyasetbezirganları, “Kurtuluş Savaşı diye bir olay yaşanmamıştır” diyebilecek kadar küstahtırlar!

Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında katılan Osmanlı Devleti, Emperyalist güçlerin SEVR Antlaşması’na boyun eğerek tarihten silinmiş, kalan toprak parçaları paylaşılmış ve işgal edilmiştir.

Mustafa Kemal ve ona inanan silah arkadaşları, Anadolu halkı ile bütünleşerek, emperyalist işgale başkaldırmıştır. Ankara’da kurulan ve halk temsilcilerinden oluşan BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’nden aldıkları meşru yetkiyle, “Misak-ı Milli” ile belirlenen ülke topraklarını işgalden kurtarmışlar ve LOZAN ANTLAŞMASI ile bu zaferi uluslararası ölçekte tescil ettirmişlerdir.

Bu zafer, kolay kazanılmamıştır.

Bu zaferin son noktası, 26 Ağustos’ta başlayan ve 30 Ağustos’ta düşman güçlerinin kesin yenilgisiyle konulmuştur.

Bu zaferin Başkomutanı Mustafa Kemal, bu zaferin asıl kahramanları olan Anadolu Halkının artık bir sülalenin egemenliğinde boyun eğen bir kitle olmasına rıza göstermeyerek, halkın egemen olacağı Türkiye Cumhuriyeti‘ni kurmuştur.

Mustafa Kemal, 622 yıl bir sülaleye “biat” ederek yaşamış ve  “padişahın kulları” olan halkın bundan böyle “kendi iradesiyle” yönetilmesini hedeflemiştir.

Mustafa Kemal’in 15 yıllık Cumhurbaşkanlığı döneminde, bu ülkede çok önemli işler yapılmış; ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel alanda devrimler yaşanmıştır.

Ne var ki, “DEMOKRASİ” dediğimiz düzen, kolay ve kısa sürede kurulamaz. Öncelikle, yurttaşların “BİREY” hem de “ÖZGÜR BİREY” olabilmeleri gerekir. Bireyin özgürleşmesi ise ekonomik, kültürel ve siyasal alanda yaşanabilir.

Emperyalistler ve “yerli işbirlikçileri” her zaman olmuştur. Türkiye’de de bu kirli işbirliği yaşanmıştır ve hala yaşanmaktadır!

Bugün, bunca yaşadığımız “karşı devrimci” ihanetlere karşın, Türkiye bir ORTADOĞU BATAĞI içinde değilse, bunu Mustafa Kemal Atatürk ve ona inanan dava dostlarına borçluyuz.

Kim ne halt ederse etsin, bu ülkeden Mustafa Kemal Atatürk’ün izlerini ve devrimlerini yok edemeyecekler!

Ulus Devlet; etnik kökenleri farklı da olsa, ortak kültürel değerleri ve çıkarları olan halkların ortak devletleri ve yegane yaşam ortamıdır.

Ulus Devlet’e saldıranlara dikkatle bakın; “emperyalizmin kirli parmağını” göreceksiniz!

Zafer Bayramımızın 92. Yıldönümünü kutlarken, dost-düşman ve işbirlikçileri bilmelidir ki; bu ülkede yaşayan insanların “kardeşçe” ve “Ulusal Bilinç” kültürüyle bir arada yaşamalarına engel olamayacak, bu ülkeyi parçalayamayacaklardır!

 

İstiklal Savaşı’ndan Demokrasi Savaşına!

Türk Milleti; yaşadığı coğrafyada verilmesi gereken mücadelelerden en kolayı olan ve benim “demokrasi savaşı” olarak adlandırdığım mücadeleyi veremezse, bu topraklarda ağır bedeller ödemeden, rahat yüzü görmeyecektir.

 

Türk Milletinin bu “demokrasi savaşı”nı verecek yetişmiş insan gücü, gerekli sermayesi ve yeterli tecrübesi vardır. Eğer böyle bir meşru mücadele, bu kadar nüfus üstünlüğüne rağmen kazanılamıyorsa, o zaman arıza başka yerlerde aranmalıdır.

 

Demokratik mücadelenin zaferle sonuçlanması için, yeterli niteliklere sahip isek o zaman doğru bir strateji çizmek ve bu stratejiyi başarıya götürecek yöntemleri tavizsiz uygulamak gereklidir…

İstiklal Savaşımız iyi etüt edildiğinde, bize Türk Milletinin davranış kalıpları ve izlenecek strateji açısından, gerçekçi ve doğru fikirler vermektedir. Örneğin, İstiklal Savaşı dört devreye ayrılabilir. Birinci devre;kararsızlık ve şaşkınlık, ikinci devre; dağılma ve anlaşmazlık, üçüncü devre; durulma ve anlaşma, dördüncü devre; duruma hakim olma gibi…

Birinci devrenin bir yıl sürdüğü kabul edilmektedir. Yani 30 Ekim 1918’ten Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin kararlarının uygulanmaya başlandığı süre arasındaki zaman dilimini kast ediyorum. Anadolu’yu işgal eden düşmanlar; en çok bu kararsızlık ve şaşkınlık döneminde mesafe kat etmişlerdir. Bu günlerde olduğu gibi!

İkinci devre; Türk Milletinin, bir taraftan dış düşmanlarla uğraşırken diğer taraftan da kardeşin kardeşi boğazlama devridir ki; bu zaman dilimi en acı günlerdir. Bu süre Sivas Kongresi’nden Birinci İnönü Zaferi’ne kadar olan zamandır ve bir buçuk yıl kadar devam etmiştir. Bu dönem çok acıdır ve düşmanlarımız oldukça karlı çıkmıştır. Manen ve maddeten zayıf düşen Türk Milleti, gerçekleri görerek yavaş yavaş toparlanmaya başlamıştır. Şimdi de siyasi görüş farklılığına düşen Türklerin durumu gibi!

Üçüncü devre; Birinci İnönü Savaşı ile Sakarya Meydan Muhaberesi’nin kazanılması arasındaki devirdir. Türk Milleti bu esnada gerçekleri ve durumu kavramış olduğundan;  Mustafa Kemal Paşa’nın etrafında toplanıp, birbiri ile el ele vererek düşmanlarına karşı savaşmıştır. Bu dönem,Türklerin tek bir vücut olup yükselişe geçtikleri dönemdir. İşte önümüzdeki genel seçimler, bu döneme benzemelidir.

Dördüncü devre; 1921 yılında yapılan Sakarya Meydan Muharebe’sinden 9 Eylül 1922’de Türk Ordusu’nun İzmir’e girişi ile nihayetlenen süre aralığında geçen zamandır. Bu dönemde  Türk Milleti, tam manasıyla birleşerek, doğru olan ne varsa yapmış,ülkesinden düşmanı kovmuş ve duruma yeniden hakim olmuştur. Türk Milletinin yeniden iktidar olduğu gün, bunlar yaşanacaktır.

Türk Milleti, Atatürk’ün;1938’de ölümünden bu yana ve özellikle 2002 yılından beri başına gelenleri, yukarıda bahsettiğimiz İstiklal Savaşı’na ait devrelerde halk tarafından gösterilen reaksiyonları da göz önüne alarak değerlendirmelidir.

Türk Milleti, 2002 yılından önce dış güçlerce düşürüldüğü sosyal ve ekonomik buhranlar neticesinde,büyük bir kararsızlık ve şaşkınlıkla adeta celladına sarılmıştır. 2007 yılından sonra ise, manen ve maddeten zayıf düşen Türk Milleti karşısında, başta bölücüler olmak üzere bütün mikro etnikçiler ve gayrı müslim azınlıklar büyük kazanımlar elde etmiştir.Türkiye Cumhuriyeti devletinin yapısında ciddi bir menfi dönüşüm vardır ve ülke küresel güçler tarafından adeta bir “sessiz işgal”e uğramıştır.

 

Bütün bunların olup bitmesi bir nebzede olsun Türk Milletinin gözünü açmıştır diye düşünmek istiyorum. Acı gerçeklerin, daha kötü hadiselerin yaşanması ile anlaşılması için beklenilmemeli ve meşru zeminde yapılacak bir demokrasi mücadelesi ile ülkeye hakim olma sürecine geçilmelidir ki; bu dönem İstiklal Savaşı’ndaki  üçüncü ve dördüncü döneme tekabül etmektedir. Yani Türklerin birleşerek yükselişe geçtikleri ve ülkeye hakim olduğu döneme!

 

En geç önümüzdeki yılın Haziran ayında yapılacak olan Milletvekili Genel Seçimleri, Türk Milletinin mukedderatını belirleyecek olan seçimler olduğundan, izaha çalıştığımız şekilde bir “demokrasi savaşı”olarak geçmelidir. Türk Milleti, kendini hiçe sayan ve yok etmek isteyen zihniyet karşısında birleşmeli ve bütün maddi imkanlarını seferber etmelidir.

Atatürk, ayrıca memleketi yönetmek sureti ile hizmet etmek isteyenlere de: “Bu memlekette çalışmak isteyenler, bu memleketi yönetmek isteyenler; ülkenin içine girmeli ve bu milletle aynı şeyleri yaşamalı ki; ne yapmak gerektiğini ciddi olarak anlayabilsinler.” demektedir. Bunu da, önemle dikkate almak gerekmektedir.

 

2015 Yılında yapılacak seçimlere çok az bir süre kalmıştır. Türk Milleti adına siyaset yaptığını açıklıkla söyleyen bir tek MHP vardır. Türk Milleti, büyük bedeller ödeyerek yaşadığı İstiklal Savaşı’nın devrelerini ve özelikle kendisine karşı yürütülen post modern savaşın evreleri ile karşılaştırarak, oluşan tehlikeyi bertaraf etmek adına bir yerde birleşme ve bütünleşme kararı vermelidir. Özellikle kendisine karşı negatif bir algı yaratmak için olağanüstü gayret sarf edilenDevlet Bahçeli’yi iyi dinlemeli ve desteksiz bırakmamalıdır. Türk Milleti, böyle bir “demokrasi savaşı” vermek zorundadır. Bu kaçınılmazdır. Eğer böyle bir “demokrasi savaşı” verilmezse yeni İstiklal Savaşları bizi beklemektedir!..

 

Memleket Meselesi!

0

His yok, hareket yok, acı yok…Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana… Sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz,

Kendin mi senin yoksa, ümidin mi yüreksiz?

 

14 Mart 1913 yılında Mehmet Akif bunu böyle söylemiş. Yıl:28 08 2014. Yani 101 yıl sonra aynı sözleri tekrar etmek durumunda kalıyorsak; o günden bu güne değişen pek de bir şey değişmemiş demektir.

Irakta Türkmenler katledilir devlet yetkililerinden tek ses yok, üstelik bir de yazılı ve görsel medya ya sansür uygularlar.

Suriye Türkmenleri yine öyle.

Doğu Türkistan Uygur Türkleri, yıllardır katliamla burun, buruna; yine kimseden ses yok adeta kulaklarını tıkamışlar Türk dünyasında olup bitenlere.

Ha, Türklük dünyası hepten mi sahipsiz derseniz;

değil tabi ki!

Devletin gizli arşivlerinde her dönem potansiyel suçlu görülen,

Türk toplumunun büyük kesiminde adı “vurducu-kırdıcı” ya çıkan,

Ama ne zaman ki Türkiye de olağan üstü kötü bir durum zuhur eder, tabir caizse milletin paçası tutuşur o zaman hep bir ağızdan:

Nerede bu ülkücüler, ne duruyorlar hâlâ”? Diye göreve çağrılan

Ülkücüler!!!

Var elbette.

Türk milletinin her dara düştüğü zamanda, bayrağını kapıp meydanlara dökülüp, büyüklerinden görev talep eden Ülkücüler her zaman var.

Irak Türkmenlerine devletten önce elini uzatan ve bizzat toplanan yardımları İşit teröristleri ve PKK tehlikesine aldırmadan bizzat kendi eliyle teslim eden Ülkü Ocakları Genel Başkanı Olcay Kılavuz,

Diyarbakır Lice de terörist pisliğinin dikilen heykelini protesto amacıyla meydanlara dökülen hep Ülkücüler olmuştur.

Evet Ülkücüler hep böyle boylarından büyük!!! İşlere karışırlar. Bu dünde böyleydi bu gün de böyle. Dün; Komünistlerle mücadele ettiler, bastırmadılar Moskof çizmesini kutsal vatan toprağına.

Ama bedelini de ağır ödediler.

İhtilâlın generali:

“Bize rağmen siz de kim oluyorsunuz da vatan savunuyorsunuz, vatan savunulacaksa onu da biz savunuruz” dedi ama:

Bu sözü söylerken Nurhak dağlarında bir kolorduyu donatacak kadar silah bulunduğundan haberi yoktu.

Evet, boylarından büyük işlere karışan ülkücüler çok ağır bedeller ödediler.

Dursun Önkuzu, Yusuf İmamoğlu şehit olduklarında Üniversite’de okuyorlardı.

Mustafa Pehlivanlı: İhtilal’ın kanlı darağacına giderken Üniversite imtihanlarına hazırlanıyordu,

Veli can Oduncu: Henüz yüzünde sakalları dahi çıkmamıştı şahadet şerbetini içtiğinde.

Ve daha binlercesi.

Dün, çok ağır bedeller ödendi ve görüldüğü gibi çiğnetmediler mübarek vatan toprağını Moskof çizmesine.

Her ne şekilde bedel ödenecekse gene ödemeğe hazır ülkücüler.

Çünkü hareketin lideri:

“Kan dökülecekse vatan için o kanı da dökmeğe hazırız” demişti bir kere.

***                                 ***                                     ***
Fakat benim esas gücüme giden,
milli meselelerde bu vatanın tek sahibi ülkücülermiş gibi; Ulusalcılar, Kemalistler, Atatürkçüler, hatta CHP’lilerden tek ses duyamıyoruz, meydanlarda göremiyoruz nedense?
Lafa geldiğinde mangalda kül bırakmazlarda, klavye başında sabahtan akşama kadar vatan kurtarırlar da,
maalesef icraata gelince

İcraat yok.

 

Adaletiniz Batsın!

0

“Allah size hüküm verdiğiniz zaman adaletli olmayı emrediyor” yoksa yanınızda zulmü hoş gören bir kitap var da ondan mı okuyorsunuz? “Allah size teraziyi doğru tutmayı, doğru ölçmeyi emrediyor” da kahrolası nasıl ölçüp biçiyorsunuz?

Adalet en yakınını bile kayırmamaksa sizinki Afrika kabilelerinin klan anlayışı ve totemlerinin sülbü olduğunu iddia eden din anlayışı mıdır? Kitabınız Kaddafi’nin yazdırdığı gibi ‘Yeşil Kitap’ gibi mi, parti tüzüğü kadar ‘suhuf’ mu yoksa ‘kitapsız’ mı idare ediyorsunuz?

12 Eylül‘e yaşımız tam tutmaz, 28 Şubat‘ı ise doya doya yaşadık; 2 sürgünümüz, bol eylemimiz var. O günlerde 2 tetikçi müfettiş gönderilir 2 ayda 1-2 idareci görevden alınır yada 1-2 öğretmen sürgün edilirdi. İl genelinde Yetkili, yani eğitimin üzerindeki 12 yıllık yıllık AKP karabasanına rağmen hala birinci sendika olan TÜRK EĞİTİM SEN’in sadece 1 Nolu Şubesinin 100 okul/kurum müdürü vardı; bugün 21‘e düştü. Böylece bir gecede 79 kelle alınmış oldu. Be zalimler, Irak-Suriye topraklarındaki kelleci IŞİD’ çilerden farkınız ne?

Bir zamanlar eğitime emek vermiş Sayın Bakan bence bir daha Kocaeli’nde eğitimle ilgili cümle kurmasın. Hatta bundan kelli bu ilde ‘başarı’nın “b”si bile cümle içinde kullanılmasın.

Bu ilin Sayın Valisi hiç beklemesin; ya istifa etsin ya tayin istesin, başka bir yere gitsin. Bu muymuş devlet adamı tarafsızlığı, bu mudur hakkaniyet, bu mu vizyon? İslam‘ın bu tip ilerde en çok değer verdiği ehliyet ve liyakatin canına okudunuz; 5’e 5 katsanız, umreyi su yoluna çevirseniz ne olur?

İktidar Partisinin İl Başkanı istifa etsin, yerine sendika kılıflı siyasi teşekkülden biri otursun. Demek ki neymiş; 28 Şubat – Başörtüsü, alttakilerin yukarıyı paylaşım hesabıymış. Zulme uğrayanlar zulmün daniskasını herkese reva görebiliyormuş. Demek ki baş örtüsü, göz örtüsüymüş.

Düşünün; bir sendika, bir düzine yıldır her yaptığı siyasi faaliyet olan ve politik olarak sendikada örgütlenmiş başka bir yapıyla mücadele etsin. Hükümet‘in emir ve talimatları dışında tek bir adım atmamış Bilmem Ne Sen düşünün.

Kelle avcılığından sonra Kavimler Göçüne benzer toplu rotasyona da sıra gelecek. En nihayet Sovyet Polit bürosunu oluşturan Tek Parti hedefleri; komünleri A, K, P harfleri üzerinden büyük çıkar çemberi olan.

Komünist Partisinin Osmanlı‘daki adı İştirakiyyun Fırkası idi. Yani şeriklik-ortaklık, yani şirket şirket paylaşım. Yani menfaat yoldaş’lığı, yani kendinden olmayan herkesi düşman ilan etme kurnazlığı.

Komünizm; kitabını Marks‘ın yazdığı, Lenin‘in farklı anladığı, Stalin‘in farklı uyguladığı bir dindi. Siz de siyasi polit büronuzdan bir din peydahlamışsınız ama kesinlikle Müslümanlık değil. “Fakat biz sizin taptıklarınıza tapmayız, siz de bizim taptıklarımıza tapacak değilsiniz.” Neticede; “Leküm diniküm veliye din!

“Zalimler, nasıl bir inkılâpla devrildiklerini yakında bilecekler, görecekler.”

Yazıklar olsun! Kula kulluk-köpeklik edene yazıklar olsun!