22.7 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 860

Hangi Dava, Hangi Dava Arkadaşı

Çıkıp davadan bahsediyor, hem de sık, sık.

Ne davası bu Allah aşkına?

Bu davanın adı ne, bu davayı kimlerle yapıyor, belli değil.

Eğer dava dediğin Millet davası ise, bu millet, hangi millet?

Eğer dava dediğin din davası ise, Malazgirt”ten başlayıp Aziz ATATÜRK”LE bitirmek nasıl bir din davası?

Bugüne kadar Mustafa Kemal iken, Dersim ile suçlar iken, bugün birden Aziz ATATÜRK olmak hangi din davasının ürünü acaba?

Allah”ın bütün sıfatları üzerinde açıklamasına sessiz kalmak ve dolayısıyla razı olmak, kutsal kitabımızla dalga geçilmesine destek vermek hangi din davası acaba?

Eğer bu dava, milleti, devleti kalkındırmak, ilerletmek davası ise, milletin ve ülkenin bugün içinde bulunduğu durum hangi dava ile açıklanır?

Eline almışsın bir başörtüsünü, evirip çevirip kullanıyorsun ve bu başörtüsünden bir dava yaratmaya ve bir dava göstermeye çalışıyorsun. Doğrudur, bu suni dava yaratma gayretleri bugün için kısmen mesafe almış görüntüsü verebilir, ama bundan kalıcı bir dava ve dava adamlığı çıkmaz.

Dava, bedel ödenerek, ağır çileler çekilerek kalıcı olur, dava olur ve samimi taraftarlar bulur, tıpkı TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ DAVASI gibi.

Yoksa bugün gazetelerde, televizyonlarda sürekli pompalayan bir takım yalaka takımından dava adamlığı, samimiyet falan beklenmez ve bunlardan kalıcı hiçbir şey olmaz. Bunların mamaları kesildiğinde en büyük düşman olur. Çünkü ağır bedeller ödemeden dava adamı olunmaz.

Gerçekten sen hangi davadan bahsediyorsun?

Merhum ERBAKAN ile yürüttüğün davadan bahsediyorsan, Sayın ERBAKAN, senin hakkında öyle laflar etti ki, bu dava arkadaşlığı yerle bir oldu.

Abdüllatif ŞENER ve Abdullah GÜL ile gömlek değiştirerek başladığın davadan bahsediyorsan, bugün o dava da yerle bir olmuş vaziyette.

Ben Gürcüyüm, karım Arap deyip çok kültürlülük ve çok Milletlilik davasından bahsediyorsan, 10 Ağustos seçiminden birkaç gün evvel Türk olduğunu söyleyerek bu davadan da vazgeçtin. Kaldı ki, Türk ile ilgili sıkıntıların ortada iken, aniden Türk olmandan da bir dava çıkmaz.

Bir de, dava arkadaşların kim?

Beraber yola çıktığın bazı önemli dava arkadaşlarını ve son ilişkilerinizi yukarıda yazdım. Bugün kim, dava arkadaşların?

Örneğin, Numan KURTULMUŞ mu? Bu kişinin daha önce neler söylediğini herkes bilmiyor mu? Örneğin, adını yazmaya bile tenezzül etmek istemem ama, mecburen; yiğit BULUT mu? Bunu bütün ülke tanımıyor mu?

Kim, Toplum Mühendisliği uygulamaları ile oluşturulan algı yönetimi sonucu ortaya koymaya çalıştığın davanın adamları kim?

Bunların hangisi ile vefalı, uyumlu, samimi bir dava arkadaşlığın var?

Yoksa dava dediğiniz şey, menfaat davası mı?

Yoksa dava dediğiniz şey, para ve koltuk davası mı?

Yoksa dava dediğiniz şey, egemen güçlerin istediklerini en iyi yapma yarışı mı?

 

İşte En Önemli Konu

Cenazem dolayısıyla yazılarıma kısa bir süre ara vermiştim. Bugünden itibaren yeniden başlıyorum. Bu arada, yazılarımın eksikliğinin farkedilmesinden memnuniyet duyduğumu da belirtmeliyim.

Geçen bu on beş günde ülkede yaşadığımız en önemli konuların başında 40 bin okulun müdürlerinin değişmesi gelmektedir. Dünya tarihinde bir saatte bu kadar insanı değiştirmek bizim ülkemize nasip olmuştur.

Bu hınç, bu kin, bu telaş, bu kavga ne için yapılıyor acaba?

Değişenlerin çok ciddi bir kısmının Türkiye Kamu-Sen’e bağlı Türk Eğitim-Sen üyeleri olması oldukça dikkat çekicidir. Bu Sendika üyelerine hemen hemen hiç taviz verilmemiş ve adeta bu eğitimcilerin yöneticililiklerinden intikam almak duygusuyla hareket edilmiş görüntüsü vermekten bile çekinilmemiştir.

Acaba neden?

Türk Milletine ve Türk Devletine bağlılık bu iktidarın ve bugün ülkeyi yönettiği iddiasında bulunanların aklını başından alacak ve kinleşmesine neden olacak bir suç mudur?

Türk demek Recep Tayyip ERDOĞAN ve bir avuç oligarşik kadrosunun nefretini kazanmak mıdır?

Peki, vicdan, inanç, ahlâk, Allah korkusu, insan sevgisi gibi duygular nereye gitti?

Müslümanlık iddiası ile Türk Milletini aldatanların bu maskelerinin düşmesine bile razı olacak kadar Türk düşmanlığı yapmaları nasıl izah edilebilir?

Aşağıda bana Teknik Eğitim Vakfı Adana Şubesi’nden gelen bir e posta yazısını aynen aktarıyorum. Bu yazı yaşananların çok iyi bir özeti olduğu için aynen alıyorum.

‘Ülkemiz mesleki ve teknik eğitim sistemi, ülkemiz istikbali, ve istiklalinin en önemli unsurlarındandır. Nitekim “Milli” sıfatı ile anılan iki önemli bakanlığımızdan birisi olan Milli Eğitim Bakanlığımızın da en önemli bölümlerinden birisidir. Tüm eğitim kurumlarında olduğu gibi Mesleki ve Teknik Eğitim kurumlarında da her türlü siyasi mülahazalardan uzak sadece ülkemizin geleceğini oluşturacak kalifiye elemanların yetiştirilmesi ve topluma kazandırılması hedefimizdir. Aziz Atatürk’ün dediği gibi; “Sanatsız kalan Bir Milletin Hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”

15 Ağustos tarihi itibariyle Milli Eğitim Bakanlığının “Kanuni” bir düzenlemesi ile tüm okul müdürleri önce görevden alınmış sonra sözde bir atama prosedürü ile önce öğretmenler ile idareciler karşı karşıya getirilerek müdürlere sözde puanlar verdirilmiş sonra da kendi yandaş sendikalarına üye olanlar arasından seçimler yapılarak atamalar gerçekleştirilmiştir.

Bu atamalarda kesinlikle “Liyakat”, “Yeterlilik” ve “Donanım” göz önünde bulundurulmamış sadece yandaşlık ve omurgasızlık esas alınmıştır.

Yıllarını Okullarının imarı ve eğitim kalitesinin yükseltilmesine adamış binlerce arkadaşımız sadece ve sadece “İktidara yeterli hizmet” etmedikleri için görevlerinden alınmıştır. Bu görevden almalar ne kadar acı ve düşündürücü ise “Son nefeste iman” çabasında olanlar gibi, son anda yandaş sendikaya “kapağı atıp kurtulma çabasında olanların durumu da o kadar acıdır. Bunları  sahte itaatleri bile kurtaramamıştır. Bu tipler ile ilişki ve arkadaşlığımızın ölçülerini onların bundan sonraki duruşları belirleyecektir.

Bu hamle kesinlikle bir eğitim yönetimi reformu değildir. Hepimizin dikkat etmesi gereken husus Müdürlüklere atanamamız değil, bu atamaların bir adım sonrasında neleri getireceği olmalıdır. Her icraatıyla ülkemizi her alanda paramparça eden bu zihniyet belliki huzurun son kalesi olan okullarımızı hedef almış oraları da politize ederek çalışma barışını ve eğitim düzenini bozarak 12 yıldan bu yana bilinçli olarak her Bakanı ile birlikte değiştirdiği Milli Eğitim düzenini bir daha düzelmemek üzere bozmayı amaçlamıştır. Bu kıyımda en büyük haksızlık biz “Teknik Öğretmenlere” ve Mesleki Okullarda görev yapan Müdürlere  yapılmıştır. Mesai mefhumu olmaksızın çalışan bu arkadaşlarımızın Devletle didişir hale getirilmesi “Eğitim Bilimi” açısından bir intihardır.

Şimdi bir sivil toplum kuruluşu olarak soruyoruz ;

Sadece yandaşlarınıza emanet ettiğiniz okullarda “Eğitimi” kimlerle yapacaksınız? Size itaat etmeyenleri ne yapacaksınız? Sırf siyasi hesaplarla bozulan eğitim düzeni yüzünden heba olan nesillerin hesabını nasıl vereceksiniz? Okullara çocuklarını istikbal için emanet eden velilere “Bu müdürler yetersizdi” onun için görevden aldık mı diyeceksiniz? Atadığınız yandaş müdürler ile ileride farklı “Milli” olmayan bir eğitim modeli mi oluşturmayı amaçlıyorsunuz? Bu atamalarda çözüm sürecine ait bazı planlamalar yer almaktamıdır?Atadığınız müdürleriniz ile atamadığınız müdürlerin sadece özgeçmişlerini karşılaştırarak dahi bir ölçüm yaptınız mı?

Tüm Teknik Öğretmen Arkadaşlarımıza sesleniyoruz;

Siz bu memleketin istikbalini ve Hayat Damarlarını oluşturan nesli yetiştiren ,insanlara ekmek kazanacakları altın bilezikler takan arkadaşlarım. Asıl mesele bu zihniyetin yıllarca teslim alamadığı tek alan olan Meslek Liseleri ve siz “Teknik Öğretmenlersiniz” Asıl mesele, sizlerin “Milliyetçi vatansever duruşunuzdur. Asıl mesele bu milletin hayat damarlarından birini daha koparmaktır.

Bu yanlış uygulamaya tepkimizi demokratik yollardan göstermek üzere, hangi görüşten olursanız olun, Türk Milletinin istiklal ve İstikbali konusunda kaygı duyuyorsanız Eğitim yılı başında Tüm “Teknik Öğretmenleri” siyah önlükler ile öğrencilerini karşılamalarını ve okulun ilk günü Atölyelerinin kapısına siyah kurdeleler bağlamasını diliyoruz.’

 

 

6111 Sayılı Yasanın Öğretmenlere Getirdiği Haklar

13.02.2011 tarihinde kabul edilerek, 25 Şubat 2011 tarihinde Resmî Gazete’nin 27857nolu mükerrer sayısında yayımlanan “6111 Sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Ve Diğer Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”la Öğretmenlere Ne Gibi Haklar Getirilmiştir?

657 SAYILI DMK’NDA YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER:

125/C maddesine göre “aylıktan kesme cezası”nı gerektiren;

g)İkamet ettiği ilin hudutlarını izinsiz terk etmek,

h)Toplu müracaat ve şikayet etmek,

j)Yasaklanmış her türlü yayını görev mahallinde bulundurma,

Fiilleri disiplin cezası olmaktan çıkartılmıştır.

Düzenleme, (g) bendinin çıkartılması ile Anayasa’nın 23.  maddesinde yer alan “yerleşme ve seyahat hürriyeti” hükmüne uygun hale getirildi. İl hudutları dışına çıkmak için yetkili amirden izin alınmasına gerek kalmadı.

(h) bendinin çıkartılması ile;26.maddede geçen: “Bu Kanunun 21 nci maddesi ile hükme bağlanan hakkın kullanılmasında birden fazla devlet memurunun toplu olarak söz ve yazı ile müracaatları ve şikâyetleri yasaktır .” ifadesi kaldırıldı.

Çağın gerisinde kalmış, insan hakları standartlarına uymayan bu hükümlerin kaldırılması, özgürlük alanlarının genişletilmesi adına isabetli olmuştur.

Madde57-“Adaylık süresi içinde disiplin cezası almış olanların disiplin amirlerinin teklifi ve atamaya yetkili amirin onayı ile ilişkileri kesilir.” Şeklinde düzenlenmişti.

Bu cümle Anayasa Mahkemesi’nin 14/11/2013 tarihli ve E.:2013/15, K.:2013/131 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.

Anayasa’nın bu kararı da isabetlidir. Yeni göreve atanan bir memurun  hata yapma ihtimali oldukça fazladır. Eski düzenlemede; ” aday memurları ilk hatalarında cezalandırmak yerine rehberlik ederek uyarın, hemen ceza yoluna gitmeyin” görüşü isabetli ve doğruydu.

Sicillerleilgili 110-121.Maddeleriptaledilerek,sicilnotuvermeişlemlerikalktı.

Bu da isabetliolmuştur.Çünküçoğunluklamemuruyeterincetanımayansicilamirleriisabetsiz not vermekteydi.Sicilformlarındaöylekritikmaddelervardıki, not verebilmekiçinmemuruçokiyitanımakgerekiyordu:

SİCİL AMİRLERİNİN MEMURUN MESLEKİ EHLİYETİ HAKKINDAKİ NOTLARI (GÖREVDE GÖSTERİLEN BAŞARININ DEĞERLENDİRİLMESİ) ŞÖYLEYDİ:

1 – Sorumluluk duygusu?(Görev ve yetki alanına giren işleri kendiliğinden, zamanında ve doğru yap­ma”; takip edip sonuçlan­dırma alışkanlığı)

2 – Görevine bağlılığı, iş heyecanı, teşebbüs fik­ri

3 – Mesleki bilgisi, ya­zılı ve sözlü ifade kabili­yeti, kendini geliştirme ve yenileme gayreti

4 – İntizam ve dikkati

5 – İşbirliği yapmada ve değişen şartlara, gö­revlere uymada gösterdi­ği başarı

6 -Tarafsızlığı? (Gö­revini yerine getirirken, dil, ırk, cins, siyasi dü­şünce, felsefi inanç, din, mezhep   ayrılıklarından etkilenmeme)

7 – Amirlerine, mesai arkadaşlarına, iş sahiple­rine karşı tutum ve dav­ranışı?

8- İnsan haklarına saygısı? (İn­sanların kişiliğine ve haklarına  saygı   gösterme,  hiç kimseye insanlık onuruyla bağdaşmayan   muamelede bulunmama)

9 – Disipline  riayeti?

10 – Görevini yerine ge­tirmede çalışkanlığı, ka­biliyeti ve verimliği?

11 – Yurtdışı görevler­de temsil yeteneği, mes­leki ehliyet ve yabana dil bilgisi  (Sadece  yurtdışı teşkilatı olan kurumlar için)?

Bundan da öte,bazımaddelerdeneksik notalanmemursuçişlemişsayılırdı. O yüzden “idariyargı” 6. ve 8. maddelerebelgeolmadığıtakdirde tam not vermemecburiyetigetirmişti.

Diğeryandan,memurun, sicilamiriyle6 ayçalışmazorunluluğuvardı.Sicilamirleriarasındauyuşmazlıklaryaşanmaktaydı.Somutdayanaklargösterilmediğiiçinverilennotlartartışılmaktaydı vb.

“Biryıliçinde,birdenfazlakademeilerlemesiolamaz.”ifadesikaldırıldı.

64.madde ile getirilen; “Son sekiz yıl içinde herhangi bir disiplin cezası almayan memurlara, aylık derecelerinin yükseltilmesinde dikkate alınmak üzere bir kademe ilerlemesi uygulanır.” İfadesi ile artık memurlar gerektiğinde bir yılda iki kez kademe ilerlemesi alabilecekler.

Memurluğun sona ermesini düzenleyen 98. maddedeki hususlar arasından “sicil sebepleri” çıkartıldı.

İzinlerin türü ve miktarları artırıldı.

Teşekkür, Takdirname ve Aylıkla ödül kaldırıldı.

122. madde ile: Başarı ve Üstün Başarı ödül sistemi getirildi. Başarı belgesini; Merkezde bağlı veya ilgili bakan, İllerde vali, İlçelerde kaymakam verebilecek. Üç kez başarı belgesi alana “Üstün Başarı Belgesi” verilecek.

Memurlara verilen ödül türü ve miktarının azaltılması, ne sebeple olursa olsun doğru değildir. Öngörülen ceza miktarına göre dengelenmemiştir. Bu yaklaşım teşvikten ziyade tehdit içermekte olup, insan haklarına ve adalet sistemine ters düşmektedir.

125/E -“Devlet memurluğundan çıkarma cezası” nı gerektiren fiillerden : (a) Bendi:İdeolojik veya siyasi amaçlarla kurumların huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak, boykot, işgal, kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme,işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak veya bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek veya yardımda bulunmak,” şeklinde düzenlenerek; “kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme” ibaresi ilave edilmiştir.

f) “Amirlerine, maiyetindekilere ve iş sahiplerine fiili tecavüzde bulunmak,”Bu cümleye “iş sahiplerine” ibaresi ilave edilmiştir.

“Geçmiş hizmetleri sırasındaki çalışmaları olumlu olan ve ödül veya başarı belgesialan memurlar için verilecek cezalarda bir derece hafif olanı uygulanabilir.”

Şeklinde yeniden düzenlenerek; “iyi veya çok iyi derecede sicil” yerine “ödül veya başarı belgesi” ibaresi konmuştur.

657 sayılı DMK’nda ön görülen disiplin cezaları oldukça fazladır. Buna rağmen başarılı memur yeterince korunmamaktadır. Memurun en ufak bir yanlışı her fırsatta cezalandırılmaya çalışılırken, artıları görmezden gelinmektedir. Cümledeki “uygulanabilir” ifadesi de amire keyfi hareket etme fırsatı tanımaktadır.

Önceki düzenlemede, 135.maddede:“Uyarma ve kınama cezalarına karşı itiraz, varsa bir üst disiplin amirine yoksa disiplin kurullarına yapılabilir.Aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve devlet memurluğundan çıkarma cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulabilir.” … itiraz üzerine verilen kararlar kesin olup, bu kararlar aleyhine idari yargı yoluna başvurulamaz.” Deniyordu.

Yeni düzenleme: “Disiplin amirleri tarafından verilen uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarına karşı disiplin kuruluna, kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına karşı yüksek disiplin kuruluna itiraz edilebilir.

İtirazda süre, kararın ilgiliye tebliği tarihinden itibaren yedi gündür. Süresi içinde itiraz edilmeyen disiplin cezaları kesinleşir.

İtiraz mercileri, itiraz dilekçesi ile karar ve eklerinin kendilerine intikalinden itibaren otuz gün içinde kararlarını vermek zorundadır.

İtirazın kabulü hâlinde, disiplin amirleri kararı gözden geçirerek verilen cezayı hafifletebilir veya tamamen kaldırabilirler.

Disiplin cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulabilir.”

Burada önemli olan uyarma ve kınama cezalarına yargı yolunun açılması ve “Devlet Memurluğundan Çıkarma” cezası dışındaki dört cezaya karşı kurullara itiraz hakkının getirilmesidir.

Bir üst disiplin amirine itiraz kaldırılarak kararın bir kişinininisiyatifinden çıkartılması, kurullara taşınması ortak akıl ve objektiflik açısından daha güven vericidir.

Ancak cezalara itiraz süresinin 7 gün olması çok azdır. Cezayı alan daha kendine gelemeden, nasıl itiraz edileceğini anlayamadan ilgili kurula ulaşamadan süre bitmektedir.

Aile yardımındaki çocuk sayısı sınırı kaldırıldı.Madde 208/1 (6111 s.K;md.117/g)

Emekli Yolluğu (Değişik ibare: 6111/118 md.) 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ; 1 inci maddesinin (D) bendinde yapılan değişiklikle “emekliliğini isteyen veya emekliye sevk olunanlara” ödenen “beş yüz milyon lira” tazminat, “(12.105 ) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutar” olarak değiştirilmiş,

631 sayılı KHK.nin 14/A maddesinin (c) bendinde yer alan “beş yüz milyon lirayı” ibaresi “(12.105) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarı” şeklinde değiştirilmiştir.

(6111 s.K;md.118) Sendika üyesi memurlara ocak, nisan, temmuz ve ekim aylarında 45 TL toplu sözleşme primi ödenecek. (375 s. KHK Ek md 4.)

(6111 s.K;md.118) Sözleşmeli personel  aile yardımı ödeneği almıyorsa, aile yardımı ödeneği verilecek. (375 s. KHK Ek md 8.)

(6111 s.K;md.119) 399 s.KHK. Tabi sözleşmeli personel sendika üyesi olabilecek. (399 s.KHK.13/A)

Netice olarak ilgili yasa ile memurlara(dolayısı ile öğretmenlere) bir takıp iyileştirmeler getirilmiştir. Ancak yeterli değildir. Şu sıralar sendikaların portföylerinde,”iyileştirilmesi gerektiği halde olmayan hususlarla birlikte”, bazı hak talepleri bulunmaktadır.

Zamanla ne kadarının gerçekleşebileceğini izleyeceğiz.

Daha güzel imkânlara kavuşulması dileğimle, sevgiyle kalın.

 

 

Demokrasimiz, Oy ve Ötesi ve Siyasi Partilerimiz

Demokrasimiz 10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 30 Mart 2014 yerel yönetimler seçimi ile iki önemli süreci sağlıklı bir şekilde geçirmiştir. Bu her iki seçimde de seçim öncesinde fazla basılan oy pusulaları, trafolara giren şişman kediler, oy verme güvenliğinin olmadığı gibi demokrasimizin önemli bir unsuru olan seçimlerde oy sonuçlarının şeffaf ve güvenliği üzerine endişe ve şüpheler düşürülmeye çalışılmıştı. Çok şükür bunların birer endişe olması ötesinde herhangi bir olumsuzluk oluşmadı. ‘Oy ve ötesi’ gibi gönüllü çalışma grupları bu son iki seçimde sandık başlarında gönüllü gözetmenlikler yapmışlardır. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa gibi büyük şehirlerimizde önemli bir seçmen kitlesinin karşılık bulduğu bu yerlerde ki bu çalışmalarda da ciddi bir sorun ortaya konulmamıştır. Bunların çalışmaları, basın kuruluşlarının çalışmaları ve farklı siyasi parti görevlilerinin çalışmalarında ki sonuçlarda ciddi farklılıklar gözlenmemiştir. Bütün bunlar seçimlerimizdeki her türlü şüpheyi kaldırmaktadır. Gerek kurumlarımızın, gerek siyasi partilerimizin gerek ise ‘oy ve ötesi’ gibi gönüllü sivil toplum çalışmaları Türk demokrasisinin standardının iyi olduğunun göstermektedir. Seçim, sandık sonuçları üzerindeki güveni arttıran ‘oy ve ötesi’ çalışmasına da sivil toplum kuruluşlarımızın sahiplenerek ilimizde ve diğer bölgelerimizde yaygınlaştırılmasının katılımcılığı arttırmak bakımından faydalı buluyorum.

Adalet ve Kalkınma Partisi Sn. Abdullah Gül’den sonra bir Başbakanımızı daha Cumhurbaşkanlığına taşımıştır. Bu hem Ak Partisi için hem demokrasimiz için övünülecek bir olaydır. Bu partimizin daha sonraki süreçte kendi dinamikleri  ile kavgasız-gürültüsüz Genel Başkanlığına  Prof. Ahmet Davutoğlu’nu seçmesi ve Başbakan olarak 62.hükümeti kurmakla görevlendirilmesi süreci takdire şayandır.Burada diğer önemli bir husus Cumhuriyet Türkiye sinin ve demokrasimizin tüm vatandaşlarına tanıdığı imkan ve fırsat eşitliğinin varlığıdır.Şöyle ki şu anki yöneticilerimizden Cumhurbaşkanımız Sn. R .Tayyip Erdoğan Rize-Güneysu’lu  bir balıkçının oğlu olup İstanbul Kasımpaşa’da büyümüş,eğitimini almış ve bilgi,gayret ve çalışması ile önce serbest meslek sahibi olmuş,daha sonra da İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığına kadar gelebilmiştir.2000’li yılardaki Türk siyasi hayatındaki karmaşa,güvensizlik ve arayışı iyi değerlendiren Sn. R.Tayyip Erdoğan ve arkadaşları yeni bir atılımla 2001 de muhafazakar demokrat bir yapıda Ak Partiyi kurmuştur.Bu parti 2002 seçimlerinde yokluk,yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele iddiası ile milletin güvenini kazanmış diğer partilere ŞAH çekerek  iktidar olmuştur. Buradaki Şah çekmeyi satranç da rakibini mat etmek olarak görebiliriz. Siyasette ise bunu iktidarın ŞEFKAT, ADALET ve HİZMET mantalitesi olarak değerlendirebiliriz. O  günün şartlarındaki tüm olumsuzluklara rağmen Türk milleti demokratik olgunluğunu göstererek kendisine güven veren Ak partiyi iktidara ve liderini de Başbakanlığa taşımıştır. Yine demokrasi sayesinde Başbakanımız Sn. R. Tayyip Erdoğan 12. Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir.

Sn. Prof. A. Davutoğlu Konya’nın bir küçük beldesinde doğmuş ve yetim olmasına rağmen ülkemizin imkânları sayesinde ve kendi gayretiyle İstanbul Erkek Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesinde eğitimini tamamlayarak Prof.’luğa kadar yükselmiş ve siyasette de önce dışişleri bakanlığı daha sonra da Başbakanlığa kadar gelebilmiştir. Ana muhalefet lideri Sn. Kılıçdaroğlu da Tunceli’li olup yine ülkemizin verdiği fırsatlarla iyi bir eğitimden sonra önce bürokraside yükselmiş daha sonra siyasette ana muhalefet partisi liderliğine kadar gelebilmiştir. Daha önceden de Türk siyasi tarihinde, çok partili dönemimizde Aydın ilimizin Çakırbeyli çiftliğinden Sn.Adnan Menderes’in, Isparta İslam köyünden Sn.Süleyman Demirel’in, Kastamonu’lu Sn. Bülent Ecevit’in, Malatya’lı Sn.Turgut Özal’ın, Sinop’lu Sn.Necmettin Erbakan’ın, Lefkoşe doğumlu Sn.Alparslan Türkeş’in, Kayserili bir demirci ustasının oğlu Sn.Abdullah Gül’ün gelişmiş demokrasimiz sayesinde devletimizin en üst makamlarında hizmet etme imkânlarına kavuştuklarını görüyoruz. Bu devlet büyüklerimizin ölenlerine rahmet yaşayanlarına sıhhat ve afiyet dilerim. Bunlar ülkemiz insanı için fırsat ve imkân eşitliğini gösteren örnekler olup tüm vatandaşlarımızın gurur duyması ve ümitli olmasını gerektiren hususlardır diye düşünüyorum.

Önemli gördüğüm bir husus da demokrasinin en önemli yönü olan yenilenme ve değişimi Adalet ve Kalkınma Partisinin diğerlerine göre daha iyi yaptığıdır. Sn.Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun genel başkanlığa gelişi ve  Başbakanlığı bu yönü ile de değerlendirmeli ve diğer siyasi partilerce örnek alınmalıdır. Buna bu siyasi partimizin üç dönem millet vekilliği ilkesini de ekleyebiliriz.Tabiidir ki yenilenmenin kaliteli olabilmesi için vatandaşlarımızın siyasi partilere ve sivil toplum kuruluşlarına daha çok önem vermesi gerekmektedir. Özellikle karnı tok-sırtı pek-meslek ve meşrebinde başarılı olan insanlarımızın kendine uygun kurum ve kuruluşlardan görev talep etmeleri, sorumluluk almaları önemsenmelidir.

Bütün bunlar görmemiz gereken güzelliklerimizdir. Devletimizin güçlenmesi, demokrasimizin daha da gelişmesi yönünden ümitli olmamızı gerektiren hususlardır. Bölgemizdeki tüm karışıklıklara ve kötü yönetimlere rağmen ülkemiz demokrasimizin gelişerek güçlenmesi ülkemizin geleceğinin parlak olacağının işaretidir. Bundan sonra da başta Cumhurbaşkanımız Sn. R. Tayyip Erdoğan olmak üzere Başbakanımız Sn. Ahmet Davutoğlu ve yeni hükümetimizden demokrasimizi daha da geliştiren çalışmalar ve milletimize hizmet vaatlerinde başarılı olmalarını dilerim.

Dr.H. İbrahim Kahraman

Kocaeli Kent Konseyi Başkanı

Parti Müslümanlığı

Son ve ekmel din olan İslam, siyaseten Sünnîlik, Şiîlik, Haricîlik diye; fıkhen Hanefîlik, Şafîlik, Malikîlik, Hanbelîlik, Caferîlik, Zeydîlik diye; itikaden Maturidîlik, Mürcie, Eşarîlik, Mutezile, Selefîlik diye dallara ayrılır. Bir de Vahhabîlik gibi, Nusayrîlik gibi, Dürzîlik gibi ilginç kollar var. Tasavvufî tarikatlar ve cemaatler de cabası.

Buna şimdilerde çok etkin ve çok moda, pek münbit ve pek cesur PARTİ MÜSLÜMANLIĞI da eklendi. Tazmanya Canavarı gibi diğerlerini yutarak büyüyen bu ekol bu hızla giderse yeni bir din olarak da arz-ı endam edebilir.

Parti liderine, iç çevrece siyaseten padişahlık, halifelik; fıkhen mehdilik, mücedditlik; tabasbusen peygamberlik; vasfen ilahlık mertebeleri uygun görülüyor ve imanî olarak kesin bir “lâ” ile cezalandırılmıyorsa iş büyüyor demektir.

Eğer bilinçaltında; “peygamberler Allah’ça atanıyor, bizse milletçe seçiliyoruz” diye bir kuruntu varsa mevzu bambaşka taraflara gidiyordur. Leyla vü Mecnun hikâyesindeki aşk misal Sandık ve Seçmen ilişkisini isteyen bu meyanda incelesin.

Parti Müslümanlığında parti tüzüğü kutsal metin gibidir. Anayasa ve yönetmelikler-teamüller için “tüzük ne diyorsa o” mantığı kullanılır. Parti; bir sahil-i selâmet, bir yeryüzü cennetidir. Nur, bir mecaz değil bildiğiniz ampul ışığıdır. Genel Merkez, bir dağıtım trafosu; teşkilatlarsa elektrik santralleridir.

Cezbehaneler miting meydanlarıdır. Onların dışındakiler hidayete kapalı kımıl zararlılarıdır. Sersem böcek muamelesi görürler her türlü âlet ve edevatla. Başkalarının doğru görme, hakkı bilme, hayra yönelme imkân ve istidatları yoktur.

10 parmağında 15 marifet bile olsa, hatta ağızlarıyla bile kuş tutsalar Yüce Parti’ye ittiba etmeyenlerin değeri sıfırdır, sıfırlanırlar. Başarılı kamu hizmetiymiş, gelecek nesillere faydalı olmakmış, idealistlikmiş; hepsi şeytan oyunlarıdır, asla kanılmaz. Haklarında Parti ferman kesmiştir ve Parti asla yanılmaz.

Bu nevzuhur inancın Ahret anlayışı var mıdır, Din Günü’ne inanırlar mı; henüz bilmiyoruz. Bekleyenlerle birlikte bekliyor, gözetenlerle birlikte gözetiyoruz. Parti Müslüman’ı olmadığı için ipi çekilen Kocaeli’nde 216, Türkiye genelinde de 7 bin 2 yüz arkadaşımız için nâme, nâme şikâyetteyiz:

Dedim: Vakıf malın dilediği gibi kullanmak vebâldir.

Dediler: Akçamız ile satın almışız, bize helâldir.

Dedim: Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur.

Dediler: Bu hesap, kıyamette sorulur.

Dedim: Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.

Dediler: Ondan dahi korkumuz yoktur, kâtipleri razı etmişiz.

Selâm, rüşvet ve Fuzulî.. Ya hüküm?

 

İşte Kadına Bakış Bu!

Gün geçmiyor ki, gazetelerde acı bir haberle karşılaşmıyalım!

Karısını sudan sebep ve bahanelerle öldüren öldürene!

Tabii ki hiçbir şekilde kimsenin  -kadın veya erkek olsun-  kimseyi öldürmeye hakkı yok.

Ayrılmış eşini katleden katledene!

Cehalet dizboyu!

Erkeklerimiz; erkek yapısına gölge düşürdükçe düşürüyor!

Masum kadınların kanına girerken, kendilerini ebediyyen cehennemlik yaptıklarının farkında bile değiller!

O maktûle / öldürülen masume kadınların âhlarının yerde kalacağını mı sanıyorlar?

Kendilerinden âheste âheste çıkacağını hiç mi hiç akıl etmiyorlar!

 

Yirmi birinci asırda bu ne vahşet bu ne cür’et Ya Rabbi

Elbette tükürecek bunların yüzüne Allahın Habibi

 

Kalmaz hiç kimsenin hakkı sittin sene yerde

Kalacak bunlar inanın ebedî kederde

X

Bilhassa son zamanlarda erkeklerimize bir hâl oldu oluyor!

Bir vesileyle eline toplu para geçen veya  “Yürü ya kulum!”  kabîlinden işleri rast giderek dünyalığını büyük çapta geliştiren, iyi ve yüksek geçim imkânlarına kavuşan bazı insanların ilk yaptıkları şey; bir bahane ile eşini ya ihmal edip ikinci plâna itmek veya uzun yıllaraynı yastığa baş koyduğueşiyle olan evliliğini noktalayıp; yeni bir evliliğin kapısını çalmaktır.

Meselâ piyangodan kendisine külliyetli miktarda para çıkmış birinin ilk yaptığı iş; hemen karısını boşamak, yeni adaylar peşinde koşmak ya da mevcut hanımına ilaveten ikinci bir eş almak oluyor! Nasılsa bir, iki, üç veya dörde kadar yolu var ya evliliğin! Öyleyse yeni bir eş almakla dine aykırı hareket etmiş olmuyor ya!

Oysa Hz. Muhammed 25 yaşından 50 yaşına kadar Hz. Hatice ile evli kalmıştı. O hatice ki, 2 kişiden dul kalmış; evlendiğinde 40 yaşında olan bir hatundu. Hz. Muhammed’e başka kadınlarla evlenme izni verdiği halde, Hz. Muhammet Hz. Hatice’nin üstüne gül koklamıyarak tek evliliğin öncelikli olduğunu bizzat kendi örnekliğiyle nazara vermiş. Bu konuda tüm müslümanlara nümune-i  imtisal / güzel bir örnek olmuştur. Sonraki evlilikleri cinsel bir tutum ve ihtiyaçtan değil; te’lifi’l-kulûp / kalpleri kazanmak, İslama ısındırmak veya bazılarının yakınlarını alarak onları  şereflendirmek kastıyla olagelen evliliklerdir.

Kaldı ki bu hususta Hz. Muhammed’e Allah istisnai bir müsaade vermiş. Bunun diğer müslümanlara örnek olamayışını da belirtmiştir. Durum bu merkezde iken :

 

İkinci eş peşinde koşanlar gelsin kendilerine

Bulaştırmasın bu çeşit kirlilikleri ellerine

 

Kalp kırarak saadet bulacaklarını onlar sanmasın

Böyle kişilerin isimlerini sakın kimse anmasın

X

Sözü; sözün en kıymetlisini söyleyenin sözüyle noktalayalım:

3642

İlmin kapısı olan Hz. Ali; Hz. Muhammed’in sevgili damadıdır. Hz. Hatice sadefinin incisi Hz. Fatıma ile evlidir.

Hz. Ali gibi damadı olmasını kim istemez? Nitekim biri kızını; ikinci eşi olsun diye Hz. Ali’ye vermek ister. Ve teklifini yapar. Hz. Ali: “İlmin şehri olan kayınpederim iki cihan güneşi Hz. Peygamber’e hele bir danışayım.”  der. Ve kapısını çalar. İzni olup olmadığını sorar. Kapının aralanıp aralanmıyacağını büyük bir merak ve heyecanla bekler.

O Peygamber ki aynı zamanda bir kız babasıdır. Şu düşündürücü muhteşem cevabı vermekte tereddüt etmez:

“Önce kızım Fatıma’yı bırak. Yani boşa. Sonra kiminle istersen onunla evlen.”

Tabii bu cevapla; Hz. Ali ince nükteyi anlamış. Hemen kendine gelerek bu konuyu bir daha gündeme getirmemiştir.

Hz. Muhammet  “Bir, iki, üçe, dörde kadar yolu var. Birden çok hanımla evlenmeye cevaz var / caizdir.”  Dememiş. Caiziyetin şartlarının çok ağır ve uygulanmasının çok müşkil olduğunu.Caiziyetin yani uygun görülüşünün yerine getirilemeyecek hususları içerdiğini ve  gerektirdiğini bilen o yüce Peygamber; hattızatında ayetlerin lütfen müsaade ettiği fakat

müsaadesizliği ağır basan hakikatlerini bildiği içindir ki, Hz. Ali’nin teklifini uygun görmemiş; herşeyden önce bir baba olduğunun muhteşem, bir o kadar da düşündürücü ret kararını vermekten çekinmemiş. Bu şekilde Kıyamet’e kadar müslümanların bu konudaki yollarına ışık tutmuş; İslamın kadına verdiği önemi önemsemiş. Hiçbir kadının kocasını  -istisnalar dışında-  paylaşmaya yanaşmıyacağı hususunda ümmetin kulaklarını bükmesini bilmiştir.

X

Nitekim hadis der: “Bir kere Ali, ikinci bir hanım almak istemiş, Rasul-i Ekrem bundan haberdar olduğu zaman çok müteessir olmuş, hutbe verirken şu sözleri söylemişti: ‘Benim kızım benim ciğerparemdir. Onu kederlendiren her şey beni kederlendirir!’ Bunun üzerine Ali, fikrinden vaz geçmiş, Fatıme’nin hayatı esnasında başka birkadınla evlenmemiştir. -Buhari, Peygamber’in damatları bahsi.-” (Asr-ı Saadet, Mevlânâ Şibli, Mütercimi: Ömer Rıza Doğrul  Cilt: 2, Toker Matbaası – 1974, s: 174)

X

Nitekim ayet der:  “Evleneceğiniz hanımlar arasında adaleti sağlayamamaktan endişeniz olursa, bir tane ile yetinin. Bu, aile düzeninizin bozulmamasına, geçimsiz bir hayat yaşamamanıza, geçim sıkıntısına düşmemenize, sorumluluklarınızın artmamasına, zulme meyilli kararlar vermemenize en yakın olan hayat tarzıdır.” (Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Tefsîrî Meal, Ahmet Tekin, Kelâm Yayınları, 2. Baskı, İstanbul – 2002  s.78)

 

Adaletin Tarihine Geçecek Nükteli Bir Karar

Dava İstanbul 6. Hukuk Mahkemesi’nde cereyan etmiş.

“Kocalık vazifesini görememek nedeniyle bir boşanma davası açılmıştır. Davacı kadın, kocasının kendisini erkeklik uzvunun küçüklüğü dolayısıyla tatmin edemediği yolundaki davasını açıklayarak boşanma talebinde bulunmuş. Tahkikat neticesi boşanmaya karar verilmiştir. Ancak mahkeme üyeliğinde bulunan eski kadılardan “köse” lakabı ile anılan bir zat, kocanın karısını tatmin edip etmediği hususunun bilirkişi ile tespiti lazım geleceği gerekçesi ile boşanma kararına muhalefet etmiştir. Temyiz mahkemesi de kararı bu noktadan muhalif azanın muhalefeti gibi bozmuş, mahkemeye iade etmiştir. Bozmadan sonraki ilk muhakeme celsesinde temyiz ilamı okunduktan sonra mahkeme başkanı Kemal Bey, kısa bir müzekkere yaparak bozmaya uymuş, işi bilirkişiye havale ederek boşanma kararına vaktiyle muhalefet etmiş olan ve “köse” lakabı ile anılan üyeyi bilirkişi tetkikatı için görevli hâkim tayin etmiştir.”

Yine bir boşanma davasında koca boşanma sebebi olarak karısının eve uğramadığını, geceleri nerede kaldığını bilmediğini, istediği zaman eve gelip istediği zaman gelmediğini iddia etmektedir. Kadın bu iddiaya karşı çantasından bir yazılı anlaşma çıkararak mahkemeye sunmuştur. Tarafların imzalarını taşıyan bu anlaşmaya göre taraflar istedikleri hayatı yaşayacaklar, istedikleri zaman eve gelip gidecekler, kimse kimseye karışmayacak, bu sebepler dolayısıyla iki taraftan hiçbirisinin dava hakkı olmayacaktır.

Mahkeme başkanı Kemal Bey, yazılı olan bu anlaşmayı okuduktan sonra ağzından asabiyet saikası ile “vay be deyyus” sözü çıkmıştır. Davacı koca bu sözden müteessir olarak duruşmadan sonra o sırada İstanbul Adliyesi’nde incelemeler yapmakta olan zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’a müracaat ederek duruşmada kendisine başkan tarafından sarf edilen ve hakaret-i mutazammım olan söz dolayısıyla şikâyette bulunur. Mahmut Esat Bey Kemal Bey’i ziyarete gitmiş ve söz arasında vaki şikâyeti anlatmıştır. Kemal Bey mahkeme kaleminde bulunan dosyayı getirtmiş, yazılı anlaşmayı Mahmut Esat Bey’in önüne koymuştur. Bakan anlaşmayı okurken ağzından gayrı ihtiyari “vay deyyus” sözü çıkar çıkmaz Kemal Bey hemen atılarak “Evet efendim, işte ben de aynı sözü söyledim” demiştir.

 

Gerçek Yiğit Öfkesini Yenendir

Öfke, fıtrî bir duygudur, bu itibarla her insan öfkelenebilir, ama önemli olan öfkeyi kontrol edebilmektedir. Kızgınlık anında sabretmek, öfkesini yenmek ve insanların hatalarını affetmek takva sahibi olgun müminlerin özelliğidir.

 

Öfke, kontrol edilemediği zaman ferdî ve toplumsal pek çok zarara sebebiyet veren bir davranıştır. Öfkenin din ıstılahındaki karşılığı “gazap”tır. Sözlükte “kızmak, öfkelenmek; kızgınlık, öfke duygusu” anlamına gelen gazap genellikle rızâ ve hilim kavramlarının karşıtı olarak kullanılmaktadır. Bir ahlâk kavramı olarak ise acı veren kötü bir davranışın kişinin ruhunda uyandırdığı kızgınlık, intikam alma duygusu ve cezalandırma isteği anlamında kullanılmaktadır. (Dini Kavramlar Sözlüğü, DİB. Yay. sh. 201)

 

Öfkenin zararları

Öfkelenmenin ferdî ve sosyal pek çok zararı vardır. Şeytan kalbi öfke ateşiyle kavrulan kimsenin üzerinde çok daha kolay etkili olur, ona her istediğini kolayca yaptırır. Onu sonradan pişmanlık duyacağı ve mahcup olacağı yanlış davranışları yapmaya sevkeder. Bu sebeple büyüklerimiz, “Öfke gelir göz kararır, öfke gider yüz kızarır”demişlerdir.

 

Aşırı şekilde öfkelenen kimse aklını tam olarak kullanamaz, basireti bağlanır ve muhakeme gücünü kaybeder. Bu durumdaki bir insanın doğru kararlar vermesi ve adil olması beklenemez. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz (s.a.s.); “Bir hâkim öfkeli iken, iki kişi arsında hüküm vermesin”(Tirmizî, Ahkâm, 7) buyurarak, müminleri öfkenin etkisiyle yanlış şeyler yapmaktan sakındırmıştır.

 

Öfkelenen insan normal düşünme ve hareket etme yeteneğini kaybeder. Doğru düşünemediği için de ne konuştuğunu bilmez, ağzından çıkanı kulağı duymaz hale gelir. Kişi böyle durumlarda söz ve davranışlarıyla başkalarını kırıp incitebilir, en kötüsü de Allah korusun kendisini dinden, imandan çıkaracak sözler sarfedebilir. Yani öfkeli kişi, “öfkeyle kalkan zararla oturur”sözünde olduğu gibi hep zararlı çıkar.

 

Öfkesini kontrol edemeyen insanlar çok basit nedenlerle kavga ederler ki, bunların sonu çoğu kez yaralama ve kan dökmeye kadar varabilmektir. Kontrol edilemeyen öfkenin sonucunda nice aile dramları yaşanmakta, akraba ve komşular arasına kin ve düşmanlık girmekte, nice cinayetler işlenmekte, toplumda huzur ve güven ortamı bozulmaktadır. İşte bir anlık öfke ateşinin meydana getirdiği maddî ve manevî zararlar saymakla bitmez. Dinimiz öfkemize yenik düşerek yanlışdavranışlarda bulunmamamız konusunda bizleri uyarmakta; bizleri öfkemizi kontrol etmeye ve affedici olmaya teşvik etmektedir.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.), kötülükleri daha baştan önlemek maksadıyla Müslümanlara özellikle de çabuk öfkelenmeye müsait olanlara öfkelenmemeyi tavsiye etmiştir. Bir adam Hz. Peygamber (s.a.s.)’e gelerek, “Bana öğüt ver” dedi. Peygamber Efendimiz, ona“Kızma!” buyurdu.  Adam dileğini bir kaç defa tekrarladı.Hz. Peygamber (s.a.s) de her defasında “Kızma!” buyurdu.   (Buharî, Edeb, 76)

 

Öfkenin Zararlarından Korunma Yolları

Öfke anında nefsine hâkim olmak ve sabretmek oldukça zordur. Bu nedenleen baştan öfkelenmemeye çalışmak, her şeye rağmen öfkelenildiğinde ise öfkeyi kontrol etmeye gayret etmek gerekir. Öfkeyi kontrol etmek ve zararlarından korunmak için şunlar tavsiye edilmektedir:

 

1.     Allah’a sığınmak: Allah’a sığınmak, yani halk arasında “eûzü” olarak bilinen, “Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm: İlâhi rahmetten kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım” sözünü söylemek öfke ve kızgınlığı giderir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”(Fussılet, 41/36)

 

Öfkeyi körükleyen şeytan olduğundan ondan Allah’a sığınmak suretiyle öfke ve kızgınlığı kontrol altına almak mümkün olmaktadır. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir gün birbirlerine sövüp duran iki kişinin kavgasına şahit olmuş, bunun üzerine şöyle buyurmuştur: “Ben bir söz biliyorum, eğer bu kişi onu söylerse, üzerindeki bu kızgınlık hali geçer. Eğer o, “Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm: İlâhi rahmetten kovulmuş şeytandan Allaha sığınırım” derse, üzerindeki hâl kaybolur.”(Müslim, Birr, 109)

 

2.    Duruş şeklini değiştirmek: Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Biriniz öfkelendiğinde,  ayakta ise otursun. Yine sakinleşmezse yanı üzerine yatsın”(Ebu Davûd, Edeb, 3) buyurarak, öfkelenen kimsenin o andaki duruş şeklini değiştirmesini tavsiye etmiştir.

 

3.     Abdest almak: Öfke ateşini söndürmenin yollarından biri de abdest almaktır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Öfke şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ancak su ile söndürülür. Biriniz öfkelendiği zaman abdest alsın.” (Ebu Davûd, Edeb, 3)

 

4.    Susmak: Öfkeye hâkim olmanın en etkili yollarından birisi de susmaktır. Zira karşılıklı hakaret vb. kötü sözlerin söylendiği bir münakaşada sabredip karşılık vermemek çoğu kez kavganın büyümeden sona ermesini sağlamaktadır. Bundan dolayıdır ki, Hz. Peygamber (s.a.s.), “Biriniz öfkelendiğinde sussun”(Ahmedİbn-i Hanbel, I, 239) buyurmuştur.

Meşru öfke

Dinimiz insanın yaratılıştan sahip olduğuöfke duygusunun tamamen yok edilmesini değil, bu duygunun kontrol altında tutularak hayra ve iyiliğe yönlendirilmesini istemektedir. Çünkü öfke tamamen kötü bir duygu değildir. Yani öfkenin gerekli görüldüğü ve meşru sayıldığı durumlar da bulunmaktadır.

 

Dinimizde kişinin nefsini tatmin için ve şahsî çıkarları için kızıp öfkelenmesi uygun görülmezken, İslam’a, Kur’an’a, Hz. Peygamber’e ve kutsal değerlere saldırı söz konusu olduğunda Allah için kızıp öfkelenmek meşru sayılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.), Allah’ın koyduğu sınırlar çiğnendiği zaman öfkelenmiş ve böyle durumlarda öfkelenmekte sakınca görmemiştir.Bunun yanında zulüm ve haksızlık karşısında sessiz kalmayıp, tepki göstermek, zalime karşı tavır almak da övgüye değer bir “şecaat ve kahramanlık” olarak görülmektedir.

 

Öfkesini yenenlerin mükâfatı

Öfkelerine hâkimolarak dinimizin uygun görmediği bir davranış sergilemekten sakınan kimseler hem bu dünyada hem de ahirette kazançlı çıkacaklardır. Kur’an-ı Kerim’de bu kazanç, cennet ve mükâfatların en büyüğü olan Allah sevgisi olarak açıklanmıştır: “Rabbinizin bağışına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan cennete koşun.Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.”(Âl-i İmrân, 3/133-134)Yine Kur’an’da, öfkelendiği zaman bağışlamak, mü’minlerin üstün özellikleri arasında sayılmıştır.(Şûrâ, 42/37)

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de müminleri kızgınlık anında öfkelerini yenip sabretmeye teşvik ederek şöyle buyurmuştur: “Gereğini yerine getirmeye gücü yettiği halde, öfkesini yenen kimsenin kalbini, Allah Teâlâ emniyet ve imanla doldurur.”(Ebu Davûd, Edeb, 3)

 

Öfkeyi yenip suçluyu affetme konusunda Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in sevgili torunu Hz. Hasan’ın başından geçen şu hadiseçok güzel bir örnektir: Bir gün Hz. Hasan’ın kölesi elindeki yemek tabağını düşürerek Hz. Hasan’ın elbisesini kirletmişti. Cezalandırılacağını düşünen köle, Âl-i İmrân suresi 134. ayetinin,“Onlar ki, öfkelerini yenerler” kısmını okudu. Hz. Hasan köleye bakarak, “Öfkemi yendim” dedi. Köle bu defa ayetin “insanları affeder” bölümünü okudu. Hz. Hasan da, “Bağışladım” dedi. Bu cevap karşısında çok sevinen ve cesaretlenen köle devamla, “Allah iyilik edenleri sever” diyerek ayeti tamamladı. Hz. Hasan (r.a.) bunun üzerine, “Ben de seni âzâd ettim” dedi ve onu hürriyetine kavuşturdu.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) öfkeyi yenmedeki başarıyı halk arasında övünç sebebi olan yiğitlik kavramıyla ifade etmiş,kahramanlığınfizikî güç gösterisi ve kaba kuvvete başvurmak olmadığını, asıl yiğitliğin öfkeyi yenmek olduğunu bildirmiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Gerçek yiğit, güreşte rakibini yenen kimse değil; kızdığı zaman öfkesini yenen kimsedir.” (Buhârî, Edeb, 76, 102; Müslim, Birr 107, 108)Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu hadis-i şerifinde mü’minleri, insanî ilişkilerde ortaya çıkan problemlerin çözümümde meşru olmayan yollara başvurmaktan sakındırmakta; insanın şecaat duygularını, güç ve kuvvetini hayrayönlendirmektedir.

 

Netice olarak; dinimizde nefsini tatmin için kızmak ve öfkelenmek doğru bulunmamış, haklı sebepler olsa bile kişinin şahsına yapılan bir kötülük karşısında öfkesine hâkim olup suçluyu affetmesi büyük bir fazilet sayılmıştır. Bununla birlikte dinimizin meşru kıldığı hususlardan taviz verilmesi veya dinî ve millî değerlere karşı suç işlenmesidurumunda gösterilen öfke, yerinde ve olması gerekli bir tepki olarak değerlendirilmiştir.

 

Öfkesine hâkim olabilen ve onu Hakk’ın rızası istikametinde kullanan kazançlı çıkacak, öfkesinin kontrolünü yitiren ve onun esiri olan kimse ise hem dünyada hem de ahirette zarara uğrayacaktır. Öyleyse öfkemizi yenerek Allah’ınsevdiği kimselerden olmaya çalışmalıyız.

 

Gelecek Nesilleri Korumak İçin Çalışan Kadınların Doğum İzni Süreleri Artırılmalı ve Esnek Çalışma Saatleri Uygulanmalıdır

0

Tarım çağında genellikle ‘ataerkil’ olan aile yapısı, sanayi çağında genç erkeklerin köyden şehre- fabrikaya hareket etmesi (dünyanın ilk sosyal hareketi) ve yaşlıların köyde kalmasıyla ‘babaerkil’ bir yapıya geçti. Ataerkil yapıda dede- babaanne- anneanne- amca- dayı- hala- teyze ve kuzenler gibi akrabaların sevgisine boğulan ve kalabalık ortamda mutlu büyüyen çocuklar, babaerkil çekirdek aile yapısında; sağa bakınca babayı- sola bakınca anneyi görmeye başladı ve yalnızlığa mahkum oldu. Ancak çalışmayan anne çocuklarını sevgiyle büyüttüğü ve eşinden ayrılmadığı için, aile müessesesi hayatiyetini korudu. Elbette köyde tarım ve hayvancılıkla uğraşan ve aynı evi paylaşan 3 göbek insanın tek kazandan yediği ekonomik ve üretken ataerkil yapıdan, her çiftin ayrı ev kurduğu- ayrı kazan kaynattığı ve tarımı bırakarak marketlerden alıveriş yaptığı babaerkil yapıya geçildiğinde, çekirdek aileler ciddi iktisadi sıkıntılara girdi, şehirde yaşayan ve tarımdan kopan gençlerde işsizlik oranI arttı, sahipsiz kalan bazı yaşlılar huzur evlerine mahkûm oldu ve ciddi toplumsal bunalımlar başladı. Sonra kadının evden fabrikaya hareketi (2. sosyal hareket) ve para kazanmasıyla; hem kreşlere ve okullara gönderilen çocuklar sevgiye muhtaç hale geldi, hem de boşanmalar arttı. Bu sosyal hareket “çocukken yeterli anne- baba sevgisi alamayan ve aileleri parçalanan bazı gençlerin” madde bağımlılığı ve şiddet eğilimiyle sonuçlandı ve toplumu huzursuz insanları mutsuz kıldı. Bilgi çağında kadının fabrikadan büroya hareketi (3. sosyal hareket) ve genellikle metropollerde tüm sektörlere girip ekonomik özgürlüğünü elde ederek sermayede pay sahibi olmasıyla; kısmen ‘anaerkil’ aile yapısına geçildi, erkekler fıtratı gereği bunu kabul etmediğinden geleneksel aile yapısı çöktü, özellikle gelişmiş batılı ülkelerde boşanma oranları %50‘leri buldu ve dünya alarma geçti. Kozmopolit metropollerin güvenlik güçlerinin giremediği gettolarında yaşayan, ailesi tarafından ihmal edilen, akrabalarından iyice uzaklaşan, annesi tarafından büyütülmek yerine bakıcılara emanet edilen, kreşe- okula ve cebine para konularak çeşitli kurslara gönderilen, 18 yaşında evden dışlanan ve çocukken sevgiye muhtaç aileye hasret kalan bazı gençlerin “alkol ve sigara kullanımı ile madde bağımlılığı ve şiddet eğilimi yanında, eşcinsellik- ateizm ve satanizme yöneldiği, terör ve suç örgütleri ile fuhuş çetelerinin ağına düştüğü, milli- dini- insani ve ahlaki değerlerden uzaklaştığı, kültürel erozyona uğradığı ve üretimden koptuğu” görüldü ve kayıp nesiller oluştu.

Psikolog ve sosyologların ciddi kafa yorduğu bu toplumsal travma için, çeşitli ülke- medeniyet- inanç ve kültürler, farklı refleksler gösterdi. Kadının çalışma hayatına iyice girdiği ve modernleşerek bir çocuk doğurduğu veya hiç evlenmediği Hıristiyan Batılı toplumlarda “aile yapısının aşındığını ve psikolojisi bozulan bazı gençlerin örf ve adetler ile milli- manevi değerlerden koparak adeta yok olduğunu” gören bazı Müslüman Arap Ülkeleri; dini gerekçeleri öne sürerek gayri insani tedbirler aldı. Kadını iyice kapatarak kara çarşafa soktu, eğitmeyerek cahil bıraktı, araba kullanmasına ve yanında eşi veya oğlu olmadan sokağa dahi çıkmasına izin vermedi ve adeta eve hapsederek köleleştirdi. Fakat mevcut yapıyı otoriter anlayışlarla devam ettirdiklerinden ve kadını üretime sokmadıklarından dolayı, siyasi-ekonomik-sosyal istikrarı sağlayamayarak geri kaldılar ve kışa dönüşen Arap Baharı süreci ile sosyal patlamalara ve iç karışıklıklara sürüklendiler. İran gibi bazı Müslüman Ülkeler ise kadını sadece kapattılar, fakat okula gitmesi ile çalışma hayatına girmesine izin vererek, sorunu kısmen çözdüler ve az da olsa kalkındılar. Türk- İslam Medeniyetini kuran Selçuklu ile Osmanlı’nın devamı olan ve toplumun yarısını oluşturan kadınları üretime sokan Hıristiyan Batılı Ülkelerin kalkındığını gören Türkiye ile bazı Asyalı Müslüman Türk Ülkeleri ise “kutsal kabul ettikleri aile yapısını koruyup milli manevi değerleri muhafaza ederek” demokrasiye geçtiler. Doğu ile batı arasında bir sentez yapmaya çalıştılar. Kadının kılık kıyafetine karışmayıp üniversiteye gitmesi ile çalışma hayatına girmesine izin verdiler ve başarılı olarak diğer İslam Ülkelerine göre kalkınıp ileri gittiler. Ancak özellikle hızla kozmopolitleşen ve gettolaşan büyükşehirlerde, batılılaşma- modernleşme ve çağdaşlaşmanın getirdiği “boşanma oranlarının artması, ailesi tarafından ihmal edilen ve işsiz kalan gençlerin üretimden kopması, şiddet eğilimi ve madde bağımlılığı ile alkol ve sigara tüketiminin yaygınlaşması, terör ve suç örgütlerinin güçlenmesi vb.” sıkıntılar yaşamaya başladılar.

Sonuç itibariyle demokratik yönetimlerin arttığı, bireysel hak ve özgürlüklerin genişlediği, kadın- erkek herkesin hukuk önünde eşit görüldüğü ve internetle bilginin sınırları aşarak paylaşıldığı 21. asırda; çocukları yetiştiren kadının “eğitimden uzaklaştırılarak cahil bırakılması, çalışma hayatı ve üretimden koparılması, kılık kıyafetine karışılması ve eve hapsedilerek köleleştirilmesi” düşünülmemelidir. Ancak hızla yozlaşan ve 3. dünya harbine sürüklenen dünyada tüm ülkeler, aile müessesi ile gelecek nesilleri koruyacak ve milli- manevi değerlerdeki aşınma ile kültürel erozyonu önleyecek tedbirler almalıdırlar.

Batılı Ülkeler, aile kurumunu zedeleyerek sosyal ve kültürel buhrana neden olan bu ciddi sorunu “kadınlara; çocuğu kreş yaşına gelene dek ücretli- ücretsiz izin vererek, zorunlu ilköğretim çağını bitirene kadar sabah okula götürmesine ve akşam okuldan almasına imkan tanıyan esnek çalışma saatleri uygulayarak” çözmeye çalışmaktadırlar. Doğumu teşvik için “bebek arabası verme, çocuk parası ödeme, eve her gün süt gönderme, işyerlerine kreş yapma, mesai saatlerine periyodik süt saatleri koyma” vb. önlemler almaktadırlar. Kültürel erozyona “pazar günleri Kiliseye gitmeyi teşvik etme, bayrak- ordu ve ibadet gibi milli- manevi öğelere yer veren dizi ve filmleri destekleme vb.”  tedbirler getirmektedirler.

Türkiye “son dönemlerde gündeme sıkça gelen ve çok tartışılan bu önemli meseleyle ilgili olarak” maalesef somut bir adım atmamıştır. Hala doğumdan önce 8 hafta- sonra 8 hafta toplam 4 ay ücretli ve isteğe bağlı 6 ay ücretsiz izin verilerek, mesele geçiştirilmekte ve ülkenin en önemli sorunu görmezden gelinmektedir. Şimdilik milletin aileyi kutsal görmesi, akrabalık bağlarının güçlü olması, insanların torunları- çocukları ve yeğenlerine sahip çıkması, kurban- zekat- fitre vb. yardımlaşmaların devam etmesi ve hala yitirmediğimiz örf ve adetlerimiz ile kültürel değerlerimiz ve dini inançlarımız sayesinde; toplumsal çöküş yavaşlamıştır. Ancak büyükşehirlerde durum vahimdir ve hiç kimse canından-malından ve namusundan emin değildir. Bazı ülkelerde görülen sosyal patlamalar ile yağma ve ayaklanmaların Türkiye’de de olabileceği öngörülmeli, devletin tüm kurum ve kuruluşları ile toplumun tüm kesimleri iş birliği içine girmeli, insanların maddi ve manevi sıkıntıları giderilmeli, aile müessesi korunmalı, kültürel erozyon önlenmeli ve gelecek nesiller kurtarılmalıdır.

Büyükler evlatları- torunları ve yeğenleriyle “kız- erkek ayrımı yapmadan” yakından ilgilenmeli ve birikimlerini aktarmalı, küçükler onlardan milli- dini ve aile kimliğini almalıdırlar. Çocuklar aile ortamında sevgi ve şefkatle büyütülmeli, eşler birbirlerine saygı ve sevgi ile yaklaşmalı ve küçük anlaşmazlıklar yüzünden yuva yıkılmamalıdır. Akraba ve komşular kavga eden çiftleri barıştırmalı, mahkemeler boşanma davalarında hassas olmalı ve küçük hadiseler nedeniyle eşleri ayırmamalıdır.

Muasırlaşma hedefinden vazgeçilmediğine ve işbaşına gelen tüm hükümetler AB’ne girmek istediğine göre; önce örnek olunması maksadıyla devlet daireleri ve sonra özel sektör için, AB müktesebatı örnek alınıp gerekli yasal düzenlemeler yapılarak, çalışan kadınların yürekler acısı durumu iyileştirilmelidir. İstiklal Harbinde erkeğinin yanında savaşan ve şimdi hem evine hem de evladına bakıp tüm zorluklara rağmen çalışarak ülkenin ekonomisin katkıda bulunan vefakâr ve cefakâr kadınlarımız “çocuğu ana sınıfı yaşına gelene dek 2 yıl ücretli- 2 yıl ücretsiz izin verilerek, zorunlu ilk ve orta okul çağını bitirene kadar sabah okula götürmesine ve akşam okuldan almasına imkan tanıyan esnek çalışma saatleri uygulanarak” rahatlatılmalıdır. En önemlisi de geleceğimizin teminatı olan ve vatanına-milletine-ailesine ve tüm insanlığa faydalı olması beklenen gençlerin, anne sevgisine muhtaç ve aileye hasret bir çocukluk geçirmesine izin verilmemeli. “Psikolojilerinin bozulmasına, milli-dini-ahlaki ve insani değerlerden uzaklaşmasına, kültürel erozyona uğramasına, terör ve suç örgütleri ile bazı sapık anlayışların ve fuhuş çetelerinin ağına düşmesine, alkol ve sigara ile uyuşturucu maddelere alışmasına karşı çıkılmalı. Şiddet eğilimi ve eşcinsellik ile ateizm ve satanizme yönelmesine ve kayıp ruhlara dönüşmesine” izin verilmemeli ve ivedilikle her türlü tedbir alınarak, geleneksel Türk Ailesi yaşatılmalıdır.

 

Arka-Taşınız Varsa Ne Mutlu Size

Orta Asya’da, savaşların kılıç, ok, mızrak gibi silahlarla yapıldığı dönemlerde Türk savaşçılar, arkadan gelebilecek saldırılara karşı tedbir olarak, sırtlarını bir kaya, taş veya ağaca verirlermiş. Savunma veya saldırılarını da arkalarını sağlama aldıktan sonra yaparmış.

İşte bu sırtını verdikleri taşa arka-taş veya (“taş” birçok Türk yöresinde “daş” olarak telaffuz edildiği için) arka-daş denirmiş.

Ancak mesela iki savaşçı ani bir kuşatma altında kaldıkları ve sırtlarını bir taşa veremedikleri durumda, sırt sırta verirmiş. Böylece ikisi de diğerinin görüş alanı dışında kalan arka kısmını gördüğünden, arka-taş‘a dayanmış gibi arkadan vurulma ihtimalini azaltırlarmış. Ayrıca birbirlerinden aldıkları destekle daha iyi mücadele edermiş.

Bu sebeple insanların sırtını dayayabileceği, yani gönül rahatlığıyla arkasını dönebileceği, kendisini arkadan vurmayacak, vurmak isteyenlere de mani olacak kişilere arka-taş/ arkadaş denilmesi yaygınlaşmış.

Birbirinden güç ve kuvvet alarak, bir tek can gibi hayata karşı birlikte mücadele edebilen en güvenilir kişilere arkadaş ve dost denilmekte.

***

Arkadaşlık/ dostluklar konjonktüre göre değişmez. Arkadaş/ dost başın ne zaman sıkışırsa koşabildiğin, kapısını çaldığında bakışından halini anlayan, ihtiyaç duyduğunda omuzlarına yaslanabildiğin kişidir. En gizli sırlarını bile paylaşabildiğin, övüldüğünde değil, seni yerden yere vuranlar olduğunda bile koluna girip “benim arkadaşımdır O” diyerek seni kaldırmaya çalışandır.

Hayatımızda hiçbir menfaate dayanmayan, sadece sevgi ve saygıya dayanan bu muhteşem arkadaş/ dost ilişkisinde olduğumuz (hayat arkadaşımız/ eşimiz dâhil) kaç kişi var?

Uzmanlar böyle bir tane bile arkadaşı (dostu) olanı dahi çok şanslı saymakta. Böyle bir arkadaş hazinelerden de değerli. Hele bunların sayısı birden fazlaysa zenginliğinizin ölçüsünü siz hesap edin.

“Allah arkadaş ve dostlarımızın sayısını eksiltmesin, arttırsın” diye niyaz ediyorum.

*****

Gül ve Erdoğan Arka-Taş mı?

11. ve 12. Cumhurbaşkanlarının birbirlerine “kardeşim” demelerine rağmen anlattığımız tarz bir arkadaşlıktan ne kadar uzak olduğu anlaşıldı.

Gül’ün, Cumhurbaşkanlığından sonra yeniden Başbakan olma hevesini açığa çıkaran ifade ve davranışlarına… Erdoğan’ın “O Başbakan olursa yönetemem” düşüncesiyle, Gül’ün AKP Genel Başkanı ve dolayısıyla Başbakan olmaması için yaptığı siyasi manevralara bakın.

Daha da ötesi A. Gül hakkında yandaş medyada tek bir ağızdan çıkan karalama kampanyasına, hatta “İngiliz casusu” suçlamalarına bakın. Yeni Başbakan Yardımcısının “Ak Parti’nin Gül’e bir diyet borcu yoktur” açıklamasına dikkat edin.

Her iki Cumhurbaşkanı da birbirine sırtını dönemeyecek bir güvensizlik ve tedirginlik içindeler.

Oysaki “arka-taş” olabilselerdi, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık yanında vefa, güven, huzur, sevgi, saygı gibi daha da önemli manevi kazançlar elde edebilirlerdi. Dahası birlikte her ikisi de maddi hedeflerine de daha kolay ulaşabilirdi.

Ama benlikleri arka-taş olmalarına da, bu hedeflere varmalarına da mani olmakta.

Kim bilir, belki bunda da bir hayır vardır.

********************************************************************

Erdoğan Cumhurbaşkanı Olunca Neden “Yeni Türkiye” Olsun?

Recep Tayyip Erdoğan’ın 12. Cumhurbaşkanı olarak resmen göreve başlaması hem yandaş medyadan ve hem de AKP kadrolarından “Yeni Türkiye” için bir milat olarak tanıtıldı.

“Bugün, cumhur başkanı ile kucaklaşıyor.. Bugün, yeni bir gün” dediler.

“Türkiye vizyoner anlamda eylül ayına girerken yeni bir sabaha uyanacaktır. Ve bundan sonra ülkemizde, bölgede ve dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak..”

Yeni kadro, Yeni Türkiye’yi, bilinen coğrafyadan ibaret görmüyor. Türkiye artık global bir aktör olarak, Yeni bir dünyanın inşası için iddia sahibidir ve sorumluluk üstlenmekten kaçınmayacaktır. Türkiye Osmanlı Milletler Topluluğunun rol modelidir..” diye yazdılar. (A. Dilipak- Yeniakit)

***

Sanırsınız ki, AKP yeni iktidara geldi. Veya Tayyip Erdoğan iktidar gücünü yeni kullanabilir hale geldi. Sanki kadro büyük ölçüde değişti.

Özellikle Anayasa referandumundan ve Cumhurbaşkanlığına Abdullah Gül’ün gelmesinden sonra yasama, yürütme ve yargı güçlerini Erdoğan kullanmıyor muydu?

Sanki Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığı döneminde AKP’nin veya Erdoğan’ın elini kolunu bağlamıştı.

Tam tersine A. Gül, Erdoğan hükümetinin hazırlayıp, Meclis’ten çıkarıp gönderdiği (birkaç tane sembolik iade haricinde) her kanunu imzaladı. Hatta bazılarının “Anayasaya aykırı olduğunu” söyleyerek ve Meclis’te düzeltilmesini tavsiye ederek imzaladı.

Yani Meclis çoğunluğu şimdiki gibi AKP’de, hükümet AKP’de, Cumhurbaşkanlığı AKP’de idi. Hatta Yargı da “paralel yapı” dedikleri Cemaatle kol kola oldukları 17 Aralık 2013 öncesine kadar da AKP politikalarının yardımcısı idi.. “Kumpaslar” “vesayetten kurtulma” aracı olarak çok işlerine gelmişti.

Sermaye, basın, TV’ler, YÖK, Sendikalar, Odalar, STK’ların kahir ekseriyeti AKP güdümünde daha doğrusu Tayyip Erdoğan‘ın kontrolünde idi. “Alo Fatih’ler, ihale tevzileri gibi yetki aşımlarını da zaten yapıyordu. Kadro ise hemen hemen hiç değişmedi.

Erdoğan Cumhurbaşkanı oldu. Şimdi makamını fiili başkanlık veya fiili partili Cumhurbaşkanlığı haline getirirse aynı yetkileri kullanacak. Yine yasama, yargı, yürütme, medya ve diğer kurum ve kuruluşlar O’nun kontrolünde olmaya devam edecek. Yani Parti Genel Başkanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı, HSYK Başkanı yetkilerini kullanmaya devam edecek.

Anayasal sınırlar içinde kalırsa bu güçlerin çoğundan mahrum kalacak. Sadece Cumhurbaşkanı olacak ki bu kadar yetkileri azalmış bir Erdoğan’ın, yetkisi çok iken yapamadıklarını yapacağını iddia etmenin bir dayanağı yok.

Eğer Erdoğan önceki güçlerini kullanacak diye “Türkiye yeni bir sabaha uyanacaksa” bunun mantıklı bir açıklaması yapılmalı.

Bana göre “yeni Türkiye” diye Türkiye’nin Başkanlık sistemine geçmesi veya Anayasanın değiştirilerek Türk ve Kürt Federasyonu haline getirilmesi kastediliyorsa, bunlar şu an için mümkün değil.

AKP ve Erdoğan bu hedeflere varmak istiyorsa Haziran 2015 seçimlerinde Anayasayı değiştirecek çoğunluğu elde etmesi gerekiyor.

Yani kilit Haziran 2015 milletvekili genel seçimleri.

O tarihe kadar da bakalım bu dereden hangi sular akacak?