19.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 859

Mustafa Armağan ve Derin (!) Tarih

Siyasî tarih yazıcılığı, sadece devletlerin ve görevli bürokratların değil aynı zamanda dinî teşekküllerin ve durumdan vazife çıkaran şahsiyetlerin de işidir. Yakın dönemde yazılan “Lozan Zafer mi, Hezimet mi?“ler, “Yalan Söyleyen Tarih Utansınlar, “Gayri Resmî Yakın Tarih“ler bunun ciltler dolusu numuneleri.

MSP’li hukukçu Kadir Mısıroğlu‘ndan müftü oğlu Mustafa Tatlısu‘ya, Yeni Asyacı / Nurcu gazeteciler Burhan Bozgeyik ve Mustafa Kaplan‘dan Millî Görüşçü vaizler / ilahiyatçılar Sadık Albayrak ve Hasan Hüseyin Ceylan‘a değin birçok insan muhalefetten siyasal iktidara erişim amaçlı mektup mahiyetli kitaplar yazmışlardır.

Mustafa Armağan ve dergisi Derin Tarih de bunlardan biri. Edebiyat mezunu, Zaman yazarı ve Gazeteciler-Yazarlar Vakfı üyesi Armağan, Erdoğan’ın yakın çevresinden olan Albayraklar Grubunun dergisinde de editör. Paralel avına rağmen güzel bir parti & cemaat bileşkesi.

Şimdinin Başbakanı Ahmet Davutoğlu‘nun ‘Derinlik’ (S) merakı Mustafa Armağan‘la sürüp gidiyor. Nedense resmî ideoloji diye bir gulyabanî vardır ve tarih, coğrafya, strateji, terminoloji ne varsa hepsini satır satır / santim santim kurgulamış, hem de hep yanlış kurgulamıştır.

Tarih, elbette yalnızca tarihçilerin işi olmamalı. Ama Türkiye‘de “Din Davası“nın sloganik öncüleri olan gazeteciler – dergiciler vasıtasıyla tarih de sekiz sütuna manşet üzerinden popüler tüketime kurban gitmektedir.

“Dil Devrimi Manevî Bir Soykırım”, “Atatürk’ten Kafatası Dersleri”, “İstiklâl Mahkemeleri: Cumhuriyetin Terör Fırtınası”, “Şeyh Said Gerçeği”, “Atatürk 23 Nisan’ı Çocuklara Armağan Etmedi!”, “Hilafet İngiltere’ye Hediyemiz mi?”, “İzmir’i Kim Yaktı?”,”Yol Yok, Okul Yok Ama Heykelimiz Var”, “Cumhuriyet Ayık Kafayla mı Kuruldu?”, “II. Abdülhamit Modern Türkiye’nin Babasıdır”, “İngilizler ile Mustafa Kemal Nasıl Anlaştı?” gibi başlıklar magazinsel tarihçiliğin ve asparagas haberciliğin dergideki onlarca örneğinden bazısı.

Arkadaşın twitter sayfası da dergi spotları gibi: “Bunların Misakı Millisi bu kadar işte. Batı Trakya yüzde 80’i Türk Müslüman olduğu halde Yunana bırakıldı.” “Acaba 20. Yüzyılda din devrimi yapılamayacağı için mi Türkiye’de dil devrimi yapıldı? Dilden dini atarak bir din reformu mu yapılmak istendi?”, “Dil devrimi Türkçeye barbarca bir tecavüz olduğu gibi Kürtçeyi de Türkiye’den silme operasyonuydu. Maksat Osmanlısızlaştırma, anladınız mı”, “Osmanlıyı geçebilmek için önce Kemalist mantıktan gusül abdesti almamız lazım. Kemalizm Osmanlının mefhum-i muhalifidir çünkü.”, “Sivas Arkeoloji Müzesi’nde bulunan Osman Gazi büstü Osmanlı döneminde yapıldı. Atatürk devrinde yıkıldı.”

Hangi birini düzeltesin; züccaciye dükkanına giren fil misali. Hoş düzeltsen de vatandaşın geçim kaynağı. Tarihi kurban ederek etinden, sütünden, derisinden rant sağlama uzmanlığı günümüzün popüler mesleklerinden. Hele hele ‘Çakma Tarihçilik bir hayli gelir getiriyor. Hem akıyor, hem damlıyor.

Yalanlarını sevdiğimin pinokyosu; Yeni Türkiye‘ye (New Ottoman) Armağan olsun!

 

Eğitimde Taltif ve Tehdidin Yeri

Öğretmenlerle ilgili özel yasalardaki cezalar kaldırılmıştır, bu olumlu ve isabetli bir yaklaşımdır. Bundan sonra öğretmen ve yöneticiler sadece 657 sayılı DMK’nun 125.maddesindeki “disiplin cezalarına” tabidirler.
İlgili yasadakidisiplin cezalarını gerektiren hususlara bir göz atalım:
A.Uyarma cezasını gerektiren fiil ve haller: 8 adet
B.Kınama cezasını gerektiren fiil ve haller: 13 adet
C.Aylıktan kesme cezasını gerektiren fiil ve haller: 7 adet
D. Kademe ilerlemesinin durdurulması cezasını gerektiren fiil ve haller: 14 adet
E.Devlet memurluğundan çıkarma cezasını gerektiren fiil ve haller: 11 adet

Olmak üzere, toplam 53 çeşit fiil ve halden ötürü memurlara(dolayısıyla öğretmen ve yöneticilere)disiplin cezası ön görülmektedir. Her cezayı gerektiren fiil ve halleriniçeriğine baktığımızda bu sayı daha da artmaktadır.

Örneğin; uyarma cezasının a) bendinde:
1.”Verilen emir ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında,”
2.”görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul veesasların yerine getirilmesinde,”
3.”görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımında”
“kayıtsızlıkgöstermek veya düzensiz davranmak”şeklinde farklı üç fiil yer almaktadır.

Birçok maddenin içeriği, bu şekilde,birden çok farklı fiillerle yapılandırılmıştır. Yani ilgili yasada öngörülen disiplin cezaları bir hayli fazladır.
Peki bu kadar cezaya karşı memurlara öngörülen ödüller nelerdir? Aslında ödüllerden ziyade bir tek ödülden bahsedebiliriz.

Çünkü daha önce verilmekte olan; “Teşekkür, Takdirname ve Aylıkla Ödül” kaldırılarak, 657 sayılı DMK’nun 122. maddesi ile: “Başarı ve Üstün Başarı” ödül sistemi getirilmiştir.
Başarı belgesini; Merkezde bağlı veya ilgili bakan, İllerde vali, İlçelerde kaymakam verebilecektir. Üç kez başarı belgesi alana “Üstün Başarı Belgesi” verilecektir.

Görüleceği üzere, ödül ve ceza sisteminde abartılı bir dengesizlik mevcuttur. Elliden fazla ceza türüne karşılık, sadece bir tür ödül öngörülmektedir.

O da, memuru daha iyi ve yakından tanıyan, alt disiplin amirlerinin yetkisinden çıkartılarak, sadece üç makama verilmiş, adeta ulaşılması imkânsız hale getirilmiştir.

Yani ceza almak, ödül almaktan daha kolay ve daha fazladır.

Mevzuat, memurun iyi tarafını keşfetme, öne çıkarma, güdüleme, potansiyel gücünü üretime yönlendirme yerine, güvenmeme, eksiğini arama, tehdit etme ve ceza ile yaptırım uygulama yolunu seçmektedir.

Diğer yandan, 657 sayılı DMK,okul/kurum müdürlerine, şube müdürlerine, ilçe ve il milli eğitim müdürlerine;”uyarma”, “kınama” ve “aylıktan kesme” cezalarını verme yetkisi sağladığı halde, ödül verme yetkisi tanımamıştır.

Bu yaklaşım, hukuk normlarına ve hakkaniyet ölçülerine terstir. Yasa, ilgili amirlere hep ceza veren, ürkütücü bir rol yüklemiştir. Oysa cezalandıran makam, gerektiğinde ödül de verebilmelidir.

Sistem, artık insanına kuşkuyla ve korkuyla bakmamalıdır. Ödülün, cezadan daha etkili, motive edici, caydırıcı, özendirici olduğunu her eğitim paydaşı bilmektedir.

Devletin resmi mevzuatında, bilim veren kurumlarındaki kaynaklarda da böyle yazmakta ve böyle öğretilmektedir.

Kurumlarımızdaki yapılanma incelendiğinde; insan faktörünü göz ardı eden, makinanın bir parçası olarak gören, tek tip, duygulardan yoksun, insan anlayışını öngören,
Bilimselliğini yitirmiş “Klasik Yönetim Teorisi” ile
Otoriter yapıda olan, çalışanlara güvenmek yerine, onları denetlemeyi öngören”Neo Klasik Yönetim Teorisi”ndeki”X Kuramı”na daha çok uyduğu görülmektedir.

Oysa çağdaş ve sosyal devletler, çoktandır Modern Yöntemleri uygulamaktadırlar.

Önceki yazılarımda güncelliğini yitirmiş birçok disiplin cezasının kaldırıldığını yazmıştım. Bu yaklaşım fevkalade isabetli ve ümit vericidir.Fakat yeterli değildir.
Hala 657 de, disiplin cezası almayı gerektiren, demode olmuş, komik fiiller mevcuttur. Bunların ivedilikle çağın şartlarına uyarlanması şarttır.

Ayrıca ödül sisteminin çeşitlendirilerek teşvik edilmesi, bazılarının alt disiplin amirlerince de verilebilmesinin sağlanması, Toplam Kalite ruhuna, modern yönetimlerdeki ekip ve katılımcı perspektifine uygun ve isabetli olacaktır.

Özellikle 657 sayılı yasanın, 4. bölümündeki “yasaklar”ın azaltılmasında da yarar bulunmaktadır. Zaten bu hususlar, ilgili sendikaların gündeminde de önemini korumaktadır.

Umudumuz ve dileğimiz, çağdaş, verimli ve insana değer veren huzurlu çalışma ortamlarının oluşturulmasıdır.

Sevgiyle kalın…

 

Kimin Kulağı Kimin Cebinde?

Bir gün çocuk okuldan kanlar içerisinde eve gelmiş. Kapıyı açan annesi yüzü gözü şişmiş, dudağı patlamış, kanlar içerisindeki oğlunu görünce telaşla sormuş:

– Ne oldu evlâdım sana? Kim yaptı bunu?

– Önemli değil anne. Arkadaşlarla okul çıkışında kavga ettik.

– Nasıl önemli değil çocuğum. Şu haline baksana… Sana bunu yapan çocuğu görsen tanır mısın?

– Nasıl tanımam anne? Kulağı cebimde!

* * *

M.S. 1280 yılında, Yani Anadolu’da Haçlı Seferleri’nin yıkıcı etkisi henüz unutulmamışken İngiltere Kralı “Uzunbacaklı” Edward İskoçya‘nın büyük bir bölümünü işgal eder ve işgal sırasında aslında bir soylu olan William Wallace’ın babasıyla ağabeyini İskoç milliyetçisi oldukları için öldürtür. Amcası tarafından yurtdışında (Kudüs ve Endülüs’te süregelen Haçlı Seferlerinde) büyütülen Wallace, yıllar sonra Uzunbacaklı’nın zalim yönetiminin sürdüğü İskoçya’ya döner. Çiftçilik yaparak sakin bir yaşam kurmak isteyen Wallace, beladan uzak durmaya çalışır. Çocukluk aşkı Murron’a tekrar âşık olan Wallace Murron’ın çocukken verdiği ve yıllarca sakladığı “gül”ü ona geri verir.

Daha sonra kralın koyduğu ‘primae noctis‘ İlk Gece Emri* (Evlenen her genç kızın ilk geceyi kenti işgal etmiş bulunan İngiliz komutanla geçirme zorunluluğu) yüzünden gizlice evlenirler. Fakat bir gün, kasabayı işgal etmiş bulunan İngiliz askerleri Murron’a tecavüz etmeye çalışır. Askerlere saldıran Wallace, Murron’ı kurtarır. Ancak Murron yolda yakalanır. Kasabanın İngiliz Komutanı, bütün kasaba halkının önünde Murron’ın boğazını keser. Gözü dönen Wallace, kasabadaki diğer İskoçların da yardımıyla İngiliz garnizonunu basar ve hepsini katleder.

Bölgedeki İngiliz lordunun karşılık vereceğini bilen Wallace ve adamları, İngiliz askerlerinin üniformalarını giyerek İngiliz kalesine girer ve kaleyi tamamen yakarlar. Wallace’ın kahramanlıklarından cesaret alan İskoç halkı da İngilizlere karşı ayaklanır…

Tarihi gerçeklerle birebir örtüşmese de % 90’dan fazlası aynen yaşanmış olan bu olaylar, 1995 yılında 5 dalda Oscar alan ve 100 milyon dolardan fazla hâsılata sahip Mel Gibson’ın başrolünü oynadığı Cesur Yürek (Breavheart) filminin hikâyesi aynı zamanda…

* * *

Gelelim günümüze; Rahmetli Adile Naşit, Münir Özkul ve Ayşen Guruda’nın oynadıkları eski Türk Filmlerinde elinde bardağı duvara dayayıp komşuyu dinleyen sahneyi hepiniz hatırlarsınız…

Almanya ile girdikleri istihbarat savaşında açık vererek pişti olan 3 Batılı müttefikimiz (Almanya, İngiltere ve ABD), peş peşe birbirlerini Türkiye’yi dinlemekle suçlamışlardı.

Bu ülkelerden birisi İngiltere idi. İskoçya’yı işgal edip her türlü pisliği yapıp ve bu sayede millî birliğini ancak 308 yıl önce kurabilen İngiltere’nin, NATO’ müttefiki ve stratejik ortağı Türkiye’yi, yıllardır dinlediği bir anda ortaya çıkıverdi.

Biz ah-vah ederken, ‘Vay hainler, müttefike hiç bu yapılır mı?’ derken, en güzel yanıtı ise İskoçlar verdi…

18 Eylül’de İskoçya’nın İngiltere’den tam bağımsızlığı için plebisite (referanduma) gidilecek. İngiltere’de Sunday Times gazetesi ile You Gov şirketinin ortak kamuoyu araştırmasında “Bağımsızlığa Evet” oyları yüzde 51 çıkmış, bağımsızlık yanlıları ilk kez bir kamuoyu araştırmasında önde görünmüş.

Independent‘ın manşeti “Birleşik Krallık’ı kurtarmak için 10 gün kaldı”, Daily Telegraph‘ın manşeti “Birliği korumak için son 10 gün”, Guardian’ın manşeti “Birliği korumak için son çırpınış” haberleri ile yayınlandı. Kısacası İngiltere’de ateş artık bacayı sardı.

Daily Telegraph da, 308 yıllık Birleşik Krallık’ın dağılması halinde Başbakan David Cameron’ın istifasının isteneceğini vurguluyor.

* * *

İşte hani derler ya, “Allah’ın sopası yok” diye; Rabbim işlerini, anlayana öyle bir güzel gösteriyor. Yeter ki görmesini bil…

Sen kalk 40 yıllık müttefikini Rusya’yla, İrlanda’yla bir tut gizliden gizliye dinle. Bütün istihbaratını sana asla zararı olmayacak ve zarar vermeyi düşünmeyen Türkiye’ye yönelt. Ondan sonra da kendi ülkende doğan istihbarat zafiyeti ile bölünmenin eşiğine gel…

Vay bee…

1706’da ancak millî birliğini tamamlayabilmiş İngiltere; 1075’de Millî Birliğini tamamlamış Türkiye’yi dinleyip, 5’inci kol faaliyeti yürüt.

Ondan sonra da bir de bak ki, dağılma aşamasına gel.

Şimdi, kimin kulağı kimin cebinde?

 

*Primae noctis: Ortaçağ Avrupa’sında bir uygulama. Kral, kendine ait topraklarda yapılan her düğünde evlenen gelin ile kocasından önce beraber olmasıdır. Kız bakire değilse idam edilirdi. İngilizce karşılığı “law of the first night”.

 

AKP, CHP, MHP ve PKK’nın Gündemleri

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Hükümetin gündemindeki en önemli iki mesele şunlar:

1- “Çözüm süreci” denilen PKK ile yapılmakta olan müzakerelerin neticelendirilmesi;

2- “Paralel yapı” dedikleri F. Gülen Cemaatinin devlet içindeki ve dışındaki örgütlenmesinin çökertilmesi…

Hükümet sadece Emniyet ve Yargıdaki mensuplarını tasfiye ederek değil, dershaneler, Bank Asya ve yurtdışındaki okulların kapatılması dâhil her alanda Cemaat saflarına saldırmakta. PKK’nın, meydan okumalarına karşı ise suskun.

Erdoğan, ABD Başkanı ile görüşmesinde de en çok bu iki konuyu konuşmayı tercih etti.

***

Ana muhalefet partisi CHP, bir olağanüstü kurultay daha yaparak iç tartışmalarını bitirmeye çalıştı. Muharrem İnce kurultayda beklenenin üstünde bir performans gösterdi. 2015 seçimlerinin “köprüden önce son çıkış” olduğunu vurgularken çok etkili oldu. “2015 seçimlerinden AKP, 367’nin üstünde milletvekili kazanarak çıkarsa, Türkiye’nin rejimi değişecek, Erdoğan Devlet Başkanı olacak, CHP’nin başkanının kim olduğunun hiç önemi kalmayacak” derken inandırıcıydı. Çünkü CHP delegeleri bu sözün doğruluğunun farkında idi.

Muharrem İnce CHP’lilerin kalplerine dokunmayı başardı. Ama başkanlığı kazanamadı.

Çünkü Siyasi Partiler Kanunumuz parti içi demokrasiye katiyen izin vermez. “Genel Başkanlar delegeleri, delegeler de genel başkanları seçer.” Bu sebeple Genel Başkan devirmek imkânsızı başarmak demektir. Bu da mümkün olamadı.

Kemal Kılıçdaroğlu çalışkan bir Genel Başkan. Ama bir seçim başarısı yakalayamadı. CHP sadece sahillerde var ve Türkiye genelinde yüzde 25 civarında çakıldı kaldı.

PKK’nın avukatı Sezgin Tanrıkulu’na 400 oy veren bu delege yapısıyla ve ulusalcıları partiden temizleyen yönetim anlayışıyla başarı mümkün müdür? CHP’nin, bölücü Kürtlerden oy alacağım derken, sahillerdeki milliyetçi/ ulusalcı oyları da kaybetmesi riski az değildir.

***

MHP’de bir başkanlık tartışması şimdilik yok. Ancak alınan seçim sonuçlarından ve MHP’nin etkisiz kalmasından yaygın bir memnuniyetsizlik olduğu görülüyor.

CHP kongresinden önce bazı MHP’lilerden duyduğum “ümidim Muharrem İnce’de” sözü beni çok düşündürttü. Oysaki son mahalli seçimlerde AKP 2 milyon 242 bin oy kaybederken, MHP 2 milyon 334 bin oy artışı sağlamıştı.

Demek ki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yeterince çalışmamanın bedeli ağır olmuş.

Bakalım MHP kendi partisinden ümidini kesmiş mensuplarını nasıl yeniden motive edebilecek?

***

Bu arada en rahat ve en mutlu kesim HDP/BDP/PKK kanadı. Hem Cumhurbaşkanlığı seçiminde oylarını artırdılar. Hem de hükümet programında Ankara-İmralı-Kandil üçgeninde varılan mutabakatların yansımasını gördüler. Fiilen Güneydoğu bölgemizde PKK hâkimiyetinin sağlanmış olması, Devlet güçlerinin kışla ve karakollara çekilmiş olmasının verdiği bir özgüven köpürmesi içindeler.

Bu konuda gidişat hepimizin içini yakacak, milli maşeri vicdanda öfke patlamalarına yol açacak gelişmelerin olacağını göstermekte.

IŞİD ile mücadeleyi bahane ederek PKK’yı silahlandırma çalışmaları da bu kanadı çok mutlu etti. Hatta HDP’nin eşbaşkanı Selahattin Demirtaş “IŞİD’e karşı mücadele edecek PKK ordusuna Türkiye silah versin” dedi.

PKK’nın silah bırakacağı vaadiyle başlayan “çözüm süreci” sonucu, PKK’nın meşrulaştırılması ve devletleşmesi konusunda ne kadar mesafe aldığı iyice ortaya çıktı.

***

Gelişmelerin nereye gitmekte olduğunu en iyi bilmesi gerekenlerden biri olan Genelkurmay Başkanı Necdet Özel sorumluluğu üzerinden atma gayretinde. “Hükümetin bir yol haritası var, o yürüyor. Biz çözüm sürecine ilişkin yol haritasını bilmiyoruz. Basından okuyoruz. O çalışmaların içinde biz yokuz” diyor.

Özel’in ifadeleri aynı zamanda devlet organları arasında bir kopukluk ve acizliğin izlerini taşıyor:

“TSK elinde belge ve bilgiyle çalışır. MİT ve Emniyet’ten belge istedik ama bize şu ana kadar bilgi ve belge gelmiş değil…

Hele hele Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘ın “Çözüm sürecinden tek başıma sorumlu değilim. Bunun tek sorumlusu başbakanımızdır” açıklaması ile

Genelkurmay Başkanının sözlerine cevap olarak “Genelkurmay Başkanımızın Çözüm Süreci konusunda hepimizden daha çok bilgiye sahip olduklarını biliyorum” açıklaması da oldukça “manidar“.

*****

OLMASI GEREKEN GÜNDEM

Bugün Dünya nüfusu 7,2 milyarı geçti ve milli gelirler toplamı ise 75 trilyon dolar civarında. Dünyadaki (195′ i bağımsız) 243 devlet arasında bazı konularda Türkiye’nin sıralaması şöyle:

Türkiye’nin alanı dünya yüzölçümünün yüzde 0,37’si, 77 milyonluk nüfusumuz ise dünya nüfusunun yüzde 1,07’si mertebesinde.

Türkiye iklimi, tarihi birikimi, bulunduğu coğrafya itibarıyla şanslı ülkelerden sayılır.

Bu durumda Türkiye’nin gelişmişlik göstergesi olan bütün alanlarda yüzde 10, hadi diyelim en azından yüzde 20’lik dilim içerisinde olması gerekirdi.

Oysaki Türkiye’de mesela ortalama ömür 61 olup, dünya sıralamasında 94. Sıradayız.

Enerji üretiminde 19. Sırada, kişi başına yıllık enerji tüketiminde ise 68. sıradayız. Fert başına millî gelirde (11.000 $) 64. sıra, Gelir dağılımı göstergesi olan Gini katsayısı bakımından 56. sıra, Dış borcun milli gelire oranı bakımından da 96. Sıradayız.

Okuryazarlık oranında dünya sıralamasında yerimiz 84.lük. Bilimsel yayında 49. Ar-Ge çalışmalarında 58. sıradayız.

Açık/temiz Yönetimde 64. / Kadın-Erkek eşitliğinde 129. / Demokrasi, 88. / İnsani Gelişmişlik açısından da 90. sırada olan bir ülkeyiz.

Dünya genel sıralamasında 1. sınıf gelişmiş 20 Ülke ve onların ardından gelen 2. sınıf 40 Ülke, yani ilk 60 Ülke arasında değiliz. Maalesef 3. Sınıf bir ülkeyiz.

Türkiye’nin asıl ve değişmemesi gereken gündemi 1. Sınıf ülkeler arasına girmek olmalı.

Ama hem bunları konuşmak prim yapmıyor ve hem de bu parametreleri iyileştirmek için çok çalışmak gerekiyor.

***

Hiç mi iyi durumda olduğumuz konu yok? Var tabii. TSK en güçlü ordu sıralamasında 8. sırada.

Tam sevineceğim, aklıma Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın 2009 da söylediği bir sözü geliyor: “İyi ki bu komutanlarla savaşa girmemişiz.”

Arınç bu sözleri “Yeraltından silahların çıktığı, genelkurmay başkanlarının, kuvvet komutanlarının konuşmalarının gazetelere döküldüğü, kendisine suikast hazırlığında olan subayların adres içeren kâğıtları yuttuğunun iddia edildiği günlerde” söylemişti.

AKP ve hükümet 17/25 Aralık 2013 soruşturmaları sonrası bu tapelerin, belgelerin hep birer “kumpas” olduğunu fark ediverdi. Ama O komutanlar bu “kumpasa” dayalı olarak tasfiye edilmişti.

Bülent Arınç, şimdiki komutanlarla savaşa gidilip gidilemeyeceği hakkında ne düşünüyor acaba?

 

Yeni Türkiye’nin ilkleri

12 Yıllık AKP iktidarında değişen birçok olay oldu, hayli yenilikler yapıldı lâkin yapılanların hangisi halkın büyük kesiminin yararına olduğunu gelin birlikte tartışalım.

Bunlardan bazılarını sıralayacak olursak;

*Türk askeri, tarihinde görülmemiş bir kıyıma uğratıldı, hem de bu kıyımın faturası, maşa olarak kullandıkları ve bu gün paralel yapı diye adlandırılan kesime çıkarıldı.

*PKK, kırk yıllık tarihinde görmediği kazanımlar elde etti, güya silâh bıraktırılacaktı ama en fazla silahı,  açılım süreci başladıktan sonra elde etti.

*Komşularımızla “sıfır sorunlu” bir Türkiye vaat edildi, sorunsuz sınır komşumuz kalmadı ve bunun adını da “onurlu! Yalnızlık” koydular.

*Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğu, 17 ve 25 Aralık 2013 tarihleriyle başlar.

*25 Aralıktan sonra Cumhuriyet tarihi’nin en büyük emniyet ve adli kıyımı yapıldı.

*İlk defa bir terör örgütü tarafından 49 konsolosluk görevlilerimiz esir alındı.

*Adı dünyanın en büyük yolsuzluğuna karışmış bir lider’in, kısa aralıklarla yapılan iki seçimin ikisini de kazanmış olması.

*Ankara spor‘un adı, Osmanlı spor‘a dönüştürüldü, bu da “Yeni Türkiye’nin” en son ürünü olarak bu günkü tarihte yerini aldı.

***

Haklarını yemeyelim iyiye yorumlanan işlerde yaptılar,

*en fazla arabası olmayan fakir kesimin reklamını yaptığı

*duble yollar.

Hızlı tren mesela;

Adapazarı, Haydar Paşa arası çalışan ve İstanbul ekonomisini, Kocaeli ve Sakarya ya aktaran Adapazarı ekspresi kaldırılarak yerine,

*Yüksek Hızlı Tren kondu. Üç tane vagonla İstanbul-Ankara arasında gidip geliyor.

İşin, neresinden bakarsanız bakınız bu olay;

Tam bir üçüncü dünya ülkelerini yöneten lider kafası. Dünyanın neresinde görülmüş, halk çoğunluğunun kullandığı tren kaldırılarak yerine mutlu azınlığın kullandığı bir aracı koymak? Dostlar alış-verişte görsün mantığı.

*Yerli malı araba yapmayı çok istediler ama bereket sanayicilerimiz akıllı çıktılar, bunca araba piyasasının bol olduğu dünyaya karşı bir çılgınlık yapılmadı. Bu da 3. Dünya lider kafasının ürünü proje aşamasında kaldı.

Hâlbuki onun yerine dışarıya tüketim maddesi olarak en fazla para ödediğimiz cep telefonuna yapılacak olsa bu yatırım, az maliyetle büyük kazançlar elde edebiliriz.

Ama yok illa büyük yatırım olacak ve büyük ses getirecek.

Velhasıl dostlar bize devasa, “çılgın” projeler gerekli ki yeni Türkiye’nin yeniliklerine, şan’ına uygun olsun.

 

Ankaraspor’dan Osmanlıspor’a

Türk tarihine bir bütün olarak bakamama yanlışı, futbol takımı isimlerine kadar uzandı. Bu metot yanlışı aslında birçok aydının yanlışıdır. Ankara spor’un ismi Osmanlı spor olarak değiştirilmiş. Yeni bir kulüp kurulsa ve ismi Osmanlı spor olsa buna kimse itiraz etmez. Ama Ankara ismini değiştirmenin altında basit, ilkel ve küçük hesaplar vardır. Ankara Cumhuriyetin başkentidir. Milli Mücadele, Atatürk (sadece Mustafa Kemal değil) ve Cumhuriyetle özdeştir. Ankara isminden rahatsız olanlar, Cumhuriyeti ve milli devleti içlerine sindiremeyenler ve Türk kimliği ile kavgalı zavallılardır. Bu isim değişikliği bir rövanş alma mıdır? İntikam duygusu içindeki basit bazı politikacıların tatmin aracı mıdır? Bu ve benzeri örnekler T.C. vatandaşlığının ve milli kimliğin hissedilememesi, Türk Milletine mensubiyet şuurunun kaybedilmesidir.

Bazılarının akılları fikirleri 1920 ruhu iledir. Yani Cumhuriyet öncesi ile… Aslında 1920 ruhu ile 1923 arasında önemli farklar da yoktur. 1920 ruhu da teslimiyetçilik, Milli Mücadele karşıtlığı değildir. Milli Mücadeleyi Türk Milletiyle birlikte göze alanlar, emperyalizme meydan okuyup Osmanlı’dan milli devlete geçişi sağlayanlar dâhil, Cumhuriyet fikrinin II. Meşrutiyetten itibaren tek çözüm olarak Osmanlı toplumunda tartışıldığını bilmiyor olamazlar.

Cumhuriyet için ayrı bir millet inşa edilmediği gibi, millet ithaline de gidilmemiştir! Milli Mücadeleyi yapanlar ve Cumhuriyeti kuranlar Türkler ve kendilerini Türk olarak hisseden, vatanı ve bayrağı tek olarak gören şerefli insanlardı. Onlar işgalcilere yem olmadılar. Etnik ırkçılık adına Anadolu’da hilale karşı haçın mücadelesinde, haçın yanında yer almadılar. Bugün bazıları gibi işbirlikçi olmadılar. Devlet hayatında kopukluk olmaz. Cumhuriyet Osmanlının devamıdır. Bazı cahiller köksüzlüğe talip olsalar daDevlet aynı devlet, millet de aynı millettir. Değişen rejim ve isimdir. Cumhuriyeti kuranlar, Osmanlı müesseselerinden yetişmiş asker ve sivil aydınlardı.

Cumhuriyeti bir türlü içlerine sindiremeyip mağdur rolü oynayanların, Cumhurbaşkanı ve milletvekili yeminini değiştirme gayretkeşliği içinde oldukları bilinmektedir. Bu küstah çaba, son yılların anti-Türk ve anti-devlet karşıtlığının ve sapıklığının sonuçlarından birisidir. Bu çizgide olanlar ne gariptir ki, yakalarına ayyıldızlı rozeti takarlar ve milli bayramlarda bir günlüğüne kendilerini Türk ve Cumhuriyetçi hissederler ve Atatürk’ten bahsederler.

Acaba yeni Cumhurbaşkanı’nın Anıt Kabri ziyaretinde anı defterine yazdığı cümleler 70 milyonu barıştırıcı, kucaklayıcı ve bütünleştirici bir özellik taşıyor mu? Sayın Cumhurbaşkanı da 1920 gerçeğinden bahsediyor; ama 1923’ün devamı olan Cumhuriyet Türkiyesinde Cumhurbaşkanı seçiliyor. Halk tarafından seçilmek gayet tabi güzel ve saygıya değerdir. Ancak olağanüstü dönemler hariç eski Cumhurbaşkanlarını da halkın seçerek Yüce Meclise gönderdiği Milletvekilleri tarafından seçilmediği, tayin ile göreve getirildikleri söylenebilir mi?

“Biz sizi çok iyi anlıyoruz… Sizin taleplerinizi, arzularınızı biliyoruz. Sizin de bizi anlamanızı istiyoruz. Bizim nasıl badirelerden geçerek bu günlere geldiğimizi anlamanızı istiyoruz. Nasıl tahkir edildiğimizi, dışlandığımızı, nasıl zulümlere maruz kaldığımızı anlamanızı istiyoruz”. Bu mağduriyetin altındaki sebepler çok tartışmalıdır. Buna rağmen Sayın Cumhurbaşkanının vermek istediği mesaj “Biz bir zamanlar mağdur edildik; şimdi de siz mağdur ediliyorsunuz; sıra sizde anlayışlı olun” şeklinde anlaşılabilir. Demek ki “biz hep birlikte Türkiye’yiz” ideali biz ve sizli gerçekleşecek. Anlaşılan Yeni Türkiye veya Yenik Türkiye özleminde bunlar var.

Hak ve özgürlüklerin önünü açmak için ütopyalara dayanmak, dünyayı yeniden keşfetmek gereksizdir. Bugün Almanya ve Fransa dâhil birçok Batılı ülkede güvenlik sorunu haline gelen çokkültürlülüğü çözüm zannetme yanlışından artık uzaklaşılmaktadır. Sadece etnikliği ve parçayı bütünün önüne dikmek ve etnik taassupla demokratikleşmek, 2000’li yıllarda geçerli olmayan sosyolojik gerçeklerdir. Kimse milli kimliğinden ve anayasada bunu ifadeden utanmıyor ve vazgeçmiyor. Aksi iddialar sosyolojik gerçekler ile çelişiyor. Alman Almanyalı, Fransız Fransalı, Türk de Türkiyeli olamıyor. Toplum gerçeklerine karşı ve topluma rağmenciliği bırakalım ve Dünyayı iyi okuyalım.

 

Başımıza Gelen Zorluklar ve Musibetleri Nasıl Okuyoruz?

– Geçmişteki bir tembelliğimizin sonucu mu?
– Gereksiz biriktirdiğimiz işlerin sonucu mu?
– Korkup da zamanında girişmediğimiz işlerin sonucu mu?
– Sabredemeyip, cayarak yarıda bıraktığımız işlerin sonucu mu?
– Bazı ihmalkârlıklarımızın sonucu mu?
– Bazı özensizliklerimizin sonucu mu?
– Bazı tedbirsizlik ve dikkatsizliklerimizin sonucu mu?
– Sabırsızlık ve tahammülsüzlüğümüzün sonucu mu?
– Kararsızlık ve istikrarsızlığımızın sonucu mu?
– Ümitsizlik ve yılgınlığımızın sonucu mu?
– Kendimizi bırakmanın sonucu mu?
– Hayata küsmenin bir sonucu mu?
– Geçmişteki hatalarımız ve günahlarımızın karşılığı mı?
– Gelecekteki daha büyük musibetlerin kefareti mi?
– Olgunlaşma ve gelişme için bir sebep mi?
– Manevi rütbemizin daha da yükselmesi için bir vesile mi?
– Yoksa dünyevi ve uhrevi bir imtihan mı?

 

Hangi Dava, Hangi Dava Arkadaşı

Çıkıp davadan bahsediyor, hem de sık, sık.

Ne davası bu Allah aşkına?

Bu davanın adı ne, bu davayı kimlerle yapıyor, belli değil.

Eğer dava dediğin Millet davası ise, bu millet, hangi millet?

Eğer dava dediğin din davası ise, Malazgirt”ten başlayıp Aziz ATATÜRK”LE bitirmek nasıl bir din davası?

Bugüne kadar Mustafa Kemal iken, Dersim ile suçlar iken, bugün birden Aziz ATATÜRK olmak hangi din davasının ürünü acaba?

Allah”ın bütün sıfatları üzerinde açıklamasına sessiz kalmak ve dolayısıyla razı olmak, kutsal kitabımızla dalga geçilmesine destek vermek hangi din davası acaba?

Eğer bu dava, milleti, devleti kalkındırmak, ilerletmek davası ise, milletin ve ülkenin bugün içinde bulunduğu durum hangi dava ile açıklanır?

Eline almışsın bir başörtüsünü, evirip çevirip kullanıyorsun ve bu başörtüsünden bir dava yaratmaya ve bir dava göstermeye çalışıyorsun. Doğrudur, bu suni dava yaratma gayretleri bugün için kısmen mesafe almış görüntüsü verebilir, ama bundan kalıcı bir dava ve dava adamlığı çıkmaz.

Dava, bedel ödenerek, ağır çileler çekilerek kalıcı olur, dava olur ve samimi taraftarlar bulur, tıpkı TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ DAVASI gibi.

Yoksa bugün gazetelerde, televizyonlarda sürekli pompalayan bir takım yalaka takımından dava adamlığı, samimiyet falan beklenmez ve bunlardan kalıcı hiçbir şey olmaz. Bunların mamaları kesildiğinde en büyük düşman olur. Çünkü ağır bedeller ödemeden dava adamı olunmaz.

Gerçekten sen hangi davadan bahsediyorsun?

Merhum ERBAKAN ile yürüttüğün davadan bahsediyorsan, Sayın ERBAKAN, senin hakkında öyle laflar etti ki, bu dava arkadaşlığı yerle bir oldu.

Abdüllatif ŞENER ve Abdullah GÜL ile gömlek değiştirerek başladığın davadan bahsediyorsan, bugün o dava da yerle bir olmuş vaziyette.

Ben Gürcüyüm, karım Arap deyip çok kültürlülük ve çok Milletlilik davasından bahsediyorsan, 10 Ağustos seçiminden birkaç gün evvel Türk olduğunu söyleyerek bu davadan da vazgeçtin. Kaldı ki, Türk ile ilgili sıkıntıların ortada iken, aniden Türk olmandan da bir dava çıkmaz.

Bir de, dava arkadaşların kim?

Beraber yola çıktığın bazı önemli dava arkadaşlarını ve son ilişkilerinizi yukarıda yazdım. Bugün kim, dava arkadaşların?

Örneğin, Numan KURTULMUŞ mu? Bu kişinin daha önce neler söylediğini herkes bilmiyor mu? Örneğin, adını yazmaya bile tenezzül etmek istemem ama, mecburen; yiğit BULUT mu? Bunu bütün ülke tanımıyor mu?

Kim, Toplum Mühendisliği uygulamaları ile oluşturulan algı yönetimi sonucu ortaya koymaya çalıştığın davanın adamları kim?

Bunların hangisi ile vefalı, uyumlu, samimi bir dava arkadaşlığın var?

Yoksa dava dediğiniz şey, menfaat davası mı?

Yoksa dava dediğiniz şey, para ve koltuk davası mı?

Yoksa dava dediğiniz şey, egemen güçlerin istediklerini en iyi yapma yarışı mı?

 

İşte En Önemli Konu

Cenazem dolayısıyla yazılarıma kısa bir süre ara vermiştim. Bugünden itibaren yeniden başlıyorum. Bu arada, yazılarımın eksikliğinin farkedilmesinden memnuniyet duyduğumu da belirtmeliyim.

Geçen bu on beş günde ülkede yaşadığımız en önemli konuların başında 40 bin okulun müdürlerinin değişmesi gelmektedir. Dünya tarihinde bir saatte bu kadar insanı değiştirmek bizim ülkemize nasip olmuştur.

Bu hınç, bu kin, bu telaş, bu kavga ne için yapılıyor acaba?

Değişenlerin çok ciddi bir kısmının Türkiye Kamu-Sen’e bağlı Türk Eğitim-Sen üyeleri olması oldukça dikkat çekicidir. Bu Sendika üyelerine hemen hemen hiç taviz verilmemiş ve adeta bu eğitimcilerin yöneticililiklerinden intikam almak duygusuyla hareket edilmiş görüntüsü vermekten bile çekinilmemiştir.

Acaba neden?

Türk Milletine ve Türk Devletine bağlılık bu iktidarın ve bugün ülkeyi yönettiği iddiasında bulunanların aklını başından alacak ve kinleşmesine neden olacak bir suç mudur?

Türk demek Recep Tayyip ERDOĞAN ve bir avuç oligarşik kadrosunun nefretini kazanmak mıdır?

Peki, vicdan, inanç, ahlâk, Allah korkusu, insan sevgisi gibi duygular nereye gitti?

Müslümanlık iddiası ile Türk Milletini aldatanların bu maskelerinin düşmesine bile razı olacak kadar Türk düşmanlığı yapmaları nasıl izah edilebilir?

Aşağıda bana Teknik Eğitim Vakfı Adana Şubesi’nden gelen bir e posta yazısını aynen aktarıyorum. Bu yazı yaşananların çok iyi bir özeti olduğu için aynen alıyorum.

‘Ülkemiz mesleki ve teknik eğitim sistemi, ülkemiz istikbali, ve istiklalinin en önemli unsurlarındandır. Nitekim “Milli” sıfatı ile anılan iki önemli bakanlığımızdan birisi olan Milli Eğitim Bakanlığımızın da en önemli bölümlerinden birisidir. Tüm eğitim kurumlarında olduğu gibi Mesleki ve Teknik Eğitim kurumlarında da her türlü siyasi mülahazalardan uzak sadece ülkemizin geleceğini oluşturacak kalifiye elemanların yetiştirilmesi ve topluma kazandırılması hedefimizdir. Aziz Atatürk’ün dediği gibi; “Sanatsız kalan Bir Milletin Hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”

15 Ağustos tarihi itibariyle Milli Eğitim Bakanlığının “Kanuni” bir düzenlemesi ile tüm okul müdürleri önce görevden alınmış sonra sözde bir atama prosedürü ile önce öğretmenler ile idareciler karşı karşıya getirilerek müdürlere sözde puanlar verdirilmiş sonra da kendi yandaş sendikalarına üye olanlar arasından seçimler yapılarak atamalar gerçekleştirilmiştir.

Bu atamalarda kesinlikle “Liyakat”, “Yeterlilik” ve “Donanım” göz önünde bulundurulmamış sadece yandaşlık ve omurgasızlık esas alınmıştır.

Yıllarını Okullarının imarı ve eğitim kalitesinin yükseltilmesine adamış binlerce arkadaşımız sadece ve sadece “İktidara yeterli hizmet” etmedikleri için görevlerinden alınmıştır. Bu görevden almalar ne kadar acı ve düşündürücü ise “Son nefeste iman” çabasında olanlar gibi, son anda yandaş sendikaya “kapağı atıp kurtulma çabasında olanların durumu da o kadar acıdır. Bunları  sahte itaatleri bile kurtaramamıştır. Bu tipler ile ilişki ve arkadaşlığımızın ölçülerini onların bundan sonraki duruşları belirleyecektir.

Bu hamle kesinlikle bir eğitim yönetimi reformu değildir. Hepimizin dikkat etmesi gereken husus Müdürlüklere atanamamız değil, bu atamaların bir adım sonrasında neleri getireceği olmalıdır. Her icraatıyla ülkemizi her alanda paramparça eden bu zihniyet belliki huzurun son kalesi olan okullarımızı hedef almış oraları da politize ederek çalışma barışını ve eğitim düzenini bozarak 12 yıldan bu yana bilinçli olarak her Bakanı ile birlikte değiştirdiği Milli Eğitim düzenini bir daha düzelmemek üzere bozmayı amaçlamıştır. Bu kıyımda en büyük haksızlık biz “Teknik Öğretmenlere” ve Mesleki Okullarda görev yapan Müdürlere  yapılmıştır. Mesai mefhumu olmaksızın çalışan bu arkadaşlarımızın Devletle didişir hale getirilmesi “Eğitim Bilimi” açısından bir intihardır.

Şimdi bir sivil toplum kuruluşu olarak soruyoruz ;

Sadece yandaşlarınıza emanet ettiğiniz okullarda “Eğitimi” kimlerle yapacaksınız? Size itaat etmeyenleri ne yapacaksınız? Sırf siyasi hesaplarla bozulan eğitim düzeni yüzünden heba olan nesillerin hesabını nasıl vereceksiniz? Okullara çocuklarını istikbal için emanet eden velilere “Bu müdürler yetersizdi” onun için görevden aldık mı diyeceksiniz? Atadığınız yandaş müdürler ile ileride farklı “Milli” olmayan bir eğitim modeli mi oluşturmayı amaçlıyorsunuz? Bu atamalarda çözüm sürecine ait bazı planlamalar yer almaktamıdır?Atadığınız müdürleriniz ile atamadığınız müdürlerin sadece özgeçmişlerini karşılaştırarak dahi bir ölçüm yaptınız mı?

Tüm Teknik Öğretmen Arkadaşlarımıza sesleniyoruz;

Siz bu memleketin istikbalini ve Hayat Damarlarını oluşturan nesli yetiştiren ,insanlara ekmek kazanacakları altın bilezikler takan arkadaşlarım. Asıl mesele bu zihniyetin yıllarca teslim alamadığı tek alan olan Meslek Liseleri ve siz “Teknik Öğretmenlersiniz” Asıl mesele, sizlerin “Milliyetçi vatansever duruşunuzdur. Asıl mesele bu milletin hayat damarlarından birini daha koparmaktır.

Bu yanlış uygulamaya tepkimizi demokratik yollardan göstermek üzere, hangi görüşten olursanız olun, Türk Milletinin istiklal ve İstikbali konusunda kaygı duyuyorsanız Eğitim yılı başında Tüm “Teknik Öğretmenleri” siyah önlükler ile öğrencilerini karşılamalarını ve okulun ilk günü Atölyelerinin kapısına siyah kurdeleler bağlamasını diliyoruz.’

 

 

6111 Sayılı Yasanın Öğretmenlere Getirdiği Haklar

13.02.2011 tarihinde kabul edilerek, 25 Şubat 2011 tarihinde Resmî Gazete’nin 27857nolu mükerrer sayısında yayımlanan “6111 Sayılı Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Ve Diğer Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”la Öğretmenlere Ne Gibi Haklar Getirilmiştir?

657 SAYILI DMK’NDA YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER:

125/C maddesine göre “aylıktan kesme cezası”nı gerektiren;

g)İkamet ettiği ilin hudutlarını izinsiz terk etmek,

h)Toplu müracaat ve şikayet etmek,

j)Yasaklanmış her türlü yayını görev mahallinde bulundurma,

Fiilleri disiplin cezası olmaktan çıkartılmıştır.

Düzenleme, (g) bendinin çıkartılması ile Anayasa’nın 23.  maddesinde yer alan “yerleşme ve seyahat hürriyeti” hükmüne uygun hale getirildi. İl hudutları dışına çıkmak için yetkili amirden izin alınmasına gerek kalmadı.

(h) bendinin çıkartılması ile;26.maddede geçen: “Bu Kanunun 21 nci maddesi ile hükme bağlanan hakkın kullanılmasında birden fazla devlet memurunun toplu olarak söz ve yazı ile müracaatları ve şikâyetleri yasaktır .” ifadesi kaldırıldı.

Çağın gerisinde kalmış, insan hakları standartlarına uymayan bu hükümlerin kaldırılması, özgürlük alanlarının genişletilmesi adına isabetli olmuştur.

Madde57-“Adaylık süresi içinde disiplin cezası almış olanların disiplin amirlerinin teklifi ve atamaya yetkili amirin onayı ile ilişkileri kesilir.” Şeklinde düzenlenmişti.

Bu cümle Anayasa Mahkemesi’nin 14/11/2013 tarihli ve E.:2013/15, K.:2013/131 sayılı Kararı ile iptal edilmiştir.

Anayasa’nın bu kararı da isabetlidir. Yeni göreve atanan bir memurun  hata yapma ihtimali oldukça fazladır. Eski düzenlemede; ” aday memurları ilk hatalarında cezalandırmak yerine rehberlik ederek uyarın, hemen ceza yoluna gitmeyin” görüşü isabetli ve doğruydu.

Sicillerleilgili 110-121.Maddeleriptaledilerek,sicilnotuvermeişlemlerikalktı.

Bu da isabetliolmuştur.Çünküçoğunluklamemuruyeterincetanımayansicilamirleriisabetsiz not vermekteydi.Sicilformlarındaöylekritikmaddelervardıki, not verebilmekiçinmemuruçokiyitanımakgerekiyordu:

SİCİL AMİRLERİNİN MEMURUN MESLEKİ EHLİYETİ HAKKINDAKİ NOTLARI (GÖREVDE GÖSTERİLEN BAŞARININ DEĞERLENDİRİLMESİ) ŞÖYLEYDİ:

1 – Sorumluluk duygusu?(Görev ve yetki alanına giren işleri kendiliğinden, zamanında ve doğru yap­ma”; takip edip sonuçlan­dırma alışkanlığı)

2 – Görevine bağlılığı, iş heyecanı, teşebbüs fik­ri

3 – Mesleki bilgisi, ya­zılı ve sözlü ifade kabili­yeti, kendini geliştirme ve yenileme gayreti

4 – İntizam ve dikkati

5 – İşbirliği yapmada ve değişen şartlara, gö­revlere uymada gösterdi­ği başarı

6 -Tarafsızlığı? (Gö­revini yerine getirirken, dil, ırk, cins, siyasi dü­şünce, felsefi inanç, din, mezhep   ayrılıklarından etkilenmeme)

7 – Amirlerine, mesai arkadaşlarına, iş sahiple­rine karşı tutum ve dav­ranışı?

8- İnsan haklarına saygısı? (İn­sanların kişiliğine ve haklarına  saygı   gösterme,  hiç kimseye insanlık onuruyla bağdaşmayan   muamelede bulunmama)

9 – Disipline  riayeti?

10 – Görevini yerine ge­tirmede çalışkanlığı, ka­biliyeti ve verimliği?

11 – Yurtdışı görevler­de temsil yeteneği, mes­leki ehliyet ve yabana dil bilgisi  (Sadece  yurtdışı teşkilatı olan kurumlar için)?

Bundan da öte,bazımaddelerdeneksik notalanmemursuçişlemişsayılırdı. O yüzden “idariyargı” 6. ve 8. maddelerebelgeolmadığıtakdirde tam not vermemecburiyetigetirmişti.

Diğeryandan,memurun, sicilamiriyle6 ayçalışmazorunluluğuvardı.Sicilamirleriarasındauyuşmazlıklaryaşanmaktaydı.Somutdayanaklargösterilmediğiiçinverilennotlartartışılmaktaydı vb.

“Biryıliçinde,birdenfazlakademeilerlemesiolamaz.”ifadesikaldırıldı.

64.madde ile getirilen; “Son sekiz yıl içinde herhangi bir disiplin cezası almayan memurlara, aylık derecelerinin yükseltilmesinde dikkate alınmak üzere bir kademe ilerlemesi uygulanır.” İfadesi ile artık memurlar gerektiğinde bir yılda iki kez kademe ilerlemesi alabilecekler.

Memurluğun sona ermesini düzenleyen 98. maddedeki hususlar arasından “sicil sebepleri” çıkartıldı.

İzinlerin türü ve miktarları artırıldı.

Teşekkür, Takdirname ve Aylıkla ödül kaldırıldı.

122. madde ile: Başarı ve Üstün Başarı ödül sistemi getirildi. Başarı belgesini; Merkezde bağlı veya ilgili bakan, İllerde vali, İlçelerde kaymakam verebilecek. Üç kez başarı belgesi alana “Üstün Başarı Belgesi” verilecek.

Memurlara verilen ödül türü ve miktarının azaltılması, ne sebeple olursa olsun doğru değildir. Öngörülen ceza miktarına göre dengelenmemiştir. Bu yaklaşım teşvikten ziyade tehdit içermekte olup, insan haklarına ve adalet sistemine ters düşmektedir.

125/E -“Devlet memurluğundan çıkarma cezası” nı gerektiren fiillerden : (a) Bendi:İdeolojik veya siyasi amaçlarla kurumların huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak, boykot, işgal, kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme,işi yavaşlatma ve grev gibi eylemlere katılmak veya bu amaçlarla toplu olarak göreve gelmemek, bunları tahrik ve teşvik etmek veya yardımda bulunmak,” şeklinde düzenlenerek; “kamu hizmetlerinin yürütülmesini engelleme” ibaresi ilave edilmiştir.

f) “Amirlerine, maiyetindekilere ve iş sahiplerine fiili tecavüzde bulunmak,”Bu cümleye “iş sahiplerine” ibaresi ilave edilmiştir.

“Geçmiş hizmetleri sırasındaki çalışmaları olumlu olan ve ödül veya başarı belgesialan memurlar için verilecek cezalarda bir derece hafif olanı uygulanabilir.”

Şeklinde yeniden düzenlenerek; “iyi veya çok iyi derecede sicil” yerine “ödül veya başarı belgesi” ibaresi konmuştur.

657 sayılı DMK’nda ön görülen disiplin cezaları oldukça fazladır. Buna rağmen başarılı memur yeterince korunmamaktadır. Memurun en ufak bir yanlışı her fırsatta cezalandırılmaya çalışılırken, artıları görmezden gelinmektedir. Cümledeki “uygulanabilir” ifadesi de amire keyfi hareket etme fırsatı tanımaktadır.

Önceki düzenlemede, 135.maddede:“Uyarma ve kınama cezalarına karşı itiraz, varsa bir üst disiplin amirine yoksa disiplin kurullarına yapılabilir.Aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve devlet memurluğundan çıkarma cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulabilir.” … itiraz üzerine verilen kararlar kesin olup, bu kararlar aleyhine idari yargı yoluna başvurulamaz.” Deniyordu.

Yeni düzenleme: “Disiplin amirleri tarafından verilen uyarma, kınama ve aylıktan kesme cezalarına karşı disiplin kuruluna, kademe ilerlemesinin durdurulması cezasına karşı yüksek disiplin kuruluna itiraz edilebilir.

İtirazda süre, kararın ilgiliye tebliği tarihinden itibaren yedi gündür. Süresi içinde itiraz edilmeyen disiplin cezaları kesinleşir.

İtiraz mercileri, itiraz dilekçesi ile karar ve eklerinin kendilerine intikalinden itibaren otuz gün içinde kararlarını vermek zorundadır.

İtirazın kabulü hâlinde, disiplin amirleri kararı gözden geçirerek verilen cezayı hafifletebilir veya tamamen kaldırabilirler.

Disiplin cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulabilir.”

Burada önemli olan uyarma ve kınama cezalarına yargı yolunun açılması ve “Devlet Memurluğundan Çıkarma” cezası dışındaki dört cezaya karşı kurullara itiraz hakkının getirilmesidir.

Bir üst disiplin amirine itiraz kaldırılarak kararın bir kişinininisiyatifinden çıkartılması, kurullara taşınması ortak akıl ve objektiflik açısından daha güven vericidir.

Ancak cezalara itiraz süresinin 7 gün olması çok azdır. Cezayı alan daha kendine gelemeden, nasıl itiraz edileceğini anlayamadan ilgili kurula ulaşamadan süre bitmektedir.

Aile yardımındaki çocuk sayısı sınırı kaldırıldı.Madde 208/1 (6111 s.K;md.117/g)

Emekli Yolluğu (Değişik ibare: 6111/118 md.) 27/6/1989 tarihli ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin ; 1 inci maddesinin (D) bendinde yapılan değişiklikle “emekliliğini isteyen veya emekliye sevk olunanlara” ödenen “beş yüz milyon lira” tazminat, “(12.105 ) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutar” olarak değiştirilmiş,

631 sayılı KHK.nin 14/A maddesinin (c) bendinde yer alan “beş yüz milyon lirayı” ibaresi “(12.105) gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutarı” şeklinde değiştirilmiştir.

(6111 s.K;md.118) Sendika üyesi memurlara ocak, nisan, temmuz ve ekim aylarında 45 TL toplu sözleşme primi ödenecek. (375 s. KHK Ek md 4.)

(6111 s.K;md.118) Sözleşmeli personel  aile yardımı ödeneği almıyorsa, aile yardımı ödeneği verilecek. (375 s. KHK Ek md 8.)

(6111 s.K;md.119) 399 s.KHK. Tabi sözleşmeli personel sendika üyesi olabilecek. (399 s.KHK.13/A)

Netice olarak ilgili yasa ile memurlara(dolayısı ile öğretmenlere) bir takıp iyileştirmeler getirilmiştir. Ancak yeterli değildir. Şu sıralar sendikaların portföylerinde,”iyileştirilmesi gerektiği halde olmayan hususlarla birlikte”, bazı hak talepleri bulunmaktadır.

Zamanla ne kadarının gerçekleşebileceğini izleyeceğiz.

Daha güzel imkânlara kavuşulması dileğimle, sevgiyle kalın.