19.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 858

Mutlu Olmak Mutlu Etmek

Ne zaman insanlardan hak etmediğim kötü bir muamele görsem kendime sitem eder; “eğitimci olarak örnek insan yetiştirememişiz” diye hayıflanırım.

 

Demek ki okullar/eğitimciler; “bireyi yeterince hayata hazırlayamamakta. Topluma karşı sorumluluk duyan, kendilerini mutlu kılacak, toplumun da mutluluğuna katkıda bulunacak insanları yetiştirememekte”diye kendime sitem ederim.

 

Ya da okullar/öğretmenler, bu uğraşta basından, sivil toplum kuruluşlarından, anne babalardan yeterli desteği göremiyorlar.

 

Herkes değerlidir ve iyi muamele görmeyi hak etmektedir elbette. Makamına, eğitimine, menşeine, diline, dinine zengin ya da fakir olduğuna bakılmadan, sadece insan oldukları için değerli görülmelidir bireyler.

 

Hatta hayvanlara, bitkilere, doğaya karşı da anlayışlı koruyucu, kollayıcı, sevgi ile bakmamız gerekmez mi?

 

Bu yüzden insan ilişkilerinde, birbirimize karşı daha nazik, hoşgörülü, yardımsever, anlayışlı ve güler yüzlü olmak durumundayız sanırım.

 

Birçoğumuz herhangi bir iş takibinde;hak etmediğimiz muamelelere maruz kalarak, üzülmekte, kırılmakta ya da kızmaktayızzaman zaman. Bu kötü muameleyi yapanlarda, katlananlar da bizim insanımız değil mi?

 

Günümüzün şartları elbette ki sıkıntılarla dolu. Fakat gittikçe artan; öfke, kötümserlik, hoşgörüsüzlük, alınganlık, hazımsızlık vb. sadece bunlara bağlanamaz elbette ki.

 

 

Aday öğretmenlerin kursunda şöyle bir ödev vermiş: “Yarın sabah kurs merkezine gelirken tanımadığınız insanlara;merhaba, günaydın nasılsınız, iyi günler şeklinde hitapta bulunun. Derste intibalarınızı değerlendirelim” demiştim. Herkes bunları hemcinsine söylesin diye de ihtiyatlı olmalarını söylemiştim.

 

İşte alınan benzer cevaplar:

 

-Affedersiniz beni birisiyle mi karıştırdınız?

-Pardon kamera şakası mı?

-Bir dakika, sizin maksadınız ne?

-Sana ne benim iyi günümden.

-Delimi ne?

 

Kaldı ki bu hitapları bir erkek,bayana söylese idi daha vahim karşılık duyabilecekti eminim.

 

Bu temennileri alanlardan bazıları da işin şaka olmadığını anladığında,  “Hayret bu zamanda böyle insanlar hala var mı?” şeklinde şaşkınlıklarını belirtmişlerdi.

 

Bütün bunların sebebi nedir dersiniz? Elbette ki güzellikleri unutmamız. Yüreğimizdeki sevgi, hoşgörü ve merhametin küllenmesi. İnsanların kalbi cevher aslında. Parlatıldığında ne mükemmel pırlantaların çıkabileceğini unutmamak gerek.

 

 

Geçen gün bir alış-veriş merkezinde kalabalıktan dolayı birisine çarptım. İkimiz birden “affedersiniz” diye atıldık. Tebessüm ederek uzaklaşırken mutlu oldum. Çünkü ufak bir kaza pozitif bir duygu oluşturmuştu ikimizde de. Birbirimize kızsak neyi çözecektik ki? Çünkü kazanın haklısı yoktu ortada.

 

Önemli olan hoşgörü sınırımızı geniş tutmak, olaylara iki yönlü bakabilmek sanırım.

 

Kaza yapan araç sürücülerine kimi kez rastlarız. İkisi birden levyeyi kaparak öfkeyle birbirlerine saldırırlar. Elbette ki birisi suçlu olabilir. İşi medenice polise bıraksalar ne olur. Böyle yapanlar da var elbette.

 

Diyeceğim o ki, toplumun her katmanında bu tür hoşgörü, tolerans, yardımlaşma ve tebessümün olması beklenir.

 

Çalışan, müşteriye nazik olsa, işini keyfi uzatmasa, kendisine bir başkasının muamele etmesini istediği gibi davransa. Müşteri de anlayışlı, sabırlı olgun olsa. Daha az stresli ve daha çok mutlu olmaz mıyız?

Aynı durum ast üst ilişkilerinde de sürdürülebilmelidir elbette.

 

Bütün bunları yazmamın nedeni Devlet Hastanesi’nde yaşadığım beni oldukça mutlu eden bir olaydır. Kalp grafiği (EKG) bölümünde iki memura rastladım:

 

O kadar işlerini benimsemişler ki. Hastalarla yakinen, tebessümle, kibarca ilgilendiler. On dakikada büyük bir kalabalığın grafiği çekildi. Kızmadan, bekletmeden, gücendirmeden, sabırla, anlatarak, yardım ederek.

Herkesin sorununu çabucak çözdüler. Kendilerini gıpta ile izledim, teşekkürlerimi ve takdirlerimi bildirdim. Bu yazıma vesile oldukları için tekrar kutluyorum.

 

Eğitimin amaçlarından biri de; “kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bireyler yetiştirmek” değil midir?

 

Gelin insanımızın yüreğindevar olan engin sevgiyi ortaya çıkaracak kıvılcımlara vesile olalım.

 

“Ne olursan ol yine gel” diyen Mevlana’nın,Bir kez gönül yıktın ise, Bu kıldığın namaz değil. Yetmiş iki millet dahi, Elin yüzün yumaz değil” diyen Yunus’un, Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayın.”,“İncinsen de incitme !”diyen Hacı Bektaş’ı Veli’nin gösterdiği yolda yürümeye gayret edelim.

 

Göreceksiniz o zaman tarihimizde eşsiz örnekleri görülen, inanılmaz güzellikleri hep beraber yaşayacak, daha da mutlu olacağız.

 

Sevgiyle kalın.

 

 

 

Eylülleri Unutmayacağız, Unutturmayacağız

Eskiler, “dehre yemin olsun” derler…
Yani zamana…
Kur’an dili de böyledir
“asra yemin olsun” yani ikindi zamanına…
İnsanın hüsranda olduğunu hatırlatır. 
Salih amel işleyen, hakkı söyleyenler ve sabredenler hariç…
Bizim de bu yemine bağlı yeminimiz var, sabrı ve hakkı tavsiye edip, Salih amel işleyenlerden olacağız…
Ama eylülleri unutmayacağız…
Unutturmayacağız…
Amerikan yetkililerinin; bizim çocuklar dediği, 
Türk ordusunu idare edip, Türk insanının kırılmasına göz yumup, durumun olgunlaşmasını bekleyenler…
Reşit olmadığı için yaşını büyüterek idam ettiklerinizi de unutmayacağız…
Recep Haşatlı’yı, Gün Sazağı unutmayacağız…
İdam edileceğini bildiği için, anne babasına takdirin tecellisi diye sabır telkin eden mektubu yazan yiğit Mustafa Pehlivanlı’yı unutmayacağız…
Onu istismar eden Recep Tayyip Erdoğan’ı da unutmayacağız…
Beş bin şehidimizin manevi huzurunda saygıyla eğilirken,
Acılarını yüreğimde taptaze sakladığımızı, unutmayacağız…
12 Eylüllerin çöplüğünde yeşeren ve neşvu neva bulan,
ANAP ve AKP yi de unutmayacağız…
Eylüllerde düşünülen seküler sistemi kurumsallaştırarak milli bütünlüğümüze kasteden, 
Bölücülük fikrinin mimarlarını da unutmayacağız…
Hâsılı, eylülleri ve onun ruhu olan şahsiyetsiz, ilkesiz siyasetleri de unutmayacağız,
DEHRE YEMİN OLSUN Kİ, Unutturmayacağız.

Erdoğan’ın Yanında mı, Karşısında mıyız?

 

Hafta içinde Facebook’ta eski bir fotoğraf paylaştım. Şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Hanım‘ın, içinde benim de bulunduğum Kocaeli Aydınlar Ocağı mensupları ile birlikte olduğu bir resimdi bu.

Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken, 08 Mart 1998 tarihinde çekilmişti.

Bulunduğumuz mekân ise İstanbul Yıldız Parkı içindeki Malta Köşkü‘nün eklentisi olan Camlı Köşk idi.

Kocaeli Aydınlar Ocağı mensupları, eşleriyle birlikte toplantı yaparken Erdoğan, Malta Köşkü ana binasında Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’le görüşmekte imiş. Kocaeli Aydınlar Ocağı heyetinin orada olduğu haberini alınca, bize bir nezaket ziyareti yapmıştı.

Resmi paylaşmamın sebebi sadece tarihe bir not düşmekten ibaretti. Çünkü 16 sene önce çekilen bu fotoğraftan bir sene sonra, Recep Tayyip Erdoğan mahkûm olup 4 ay cezaevinde yatmış, 2001’de de Ak Parti’yi kurmuştu. 11 sene Başbakanlık yaptıktan sonra Cumhurbaşkanı seçilmişti.

Tayyip Bey ve eşi Emine Hanım’ın 16 sene önceki bakışları ile bugünkü bakışlarını mukayese etmek ilginç olabilirdi. Onca sene fevkalade stresli siyaset macerasının, elde edilen onca güç ve kudretin insanların fiziğine de, kimyasına da etkisinin olmaması mümkün değildi.

Bu değişimi yorumlarken, O’nu en yakından izleyenlerden biri olan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘ın ta 2009’da dediği gibi, “Bak Tayyip Bey, civanım delikanlı bile ne halden ne hale geldi” diyebilirsiniz.

Veya güç ve kudretin Erdoğan çiftinin bakışlarına yansımasından, tek adamlığa giden sürecin izlerinden bahsedebilirsiniz.

*****

Erdoğan’ın Yanında Olduğu Yıllar”

Anlaşılan resim sosyal medyada epey yayılmış olmalı ki Demokrat Kocaeli Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve yazarı Engin Şahin Bey beni aradı. Öncelikle resmin hikâyesini sordu. Kısaca kendisine anlattım.

Demokrat Kocaeli‘de bu resim “Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın Erdoğan’ın Yanında Olduğu Yıllar” başlığıyla haberleştirildi. Haberde “o yıllarda Erdoğan’la Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın yakın diyalogları var. Ama son dönemde daha muhalif bir duruş sergiliyor ve bunu hiçbir şekilde de gizlemiyorlar. Zaten fotoğrafın sosyal medyada yayımlanmasından sonra tartışmalar başladı ve yorum üzerine yorum geldi” bilgileri verilmiş.

Telefonla görüşmemizde Engin Şahin buna benzer bir başlık düşündüğünü bana bahsettiğinde “benim ve Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın eskiden de, şimdi de kimsenin yanında veya karşısında olmadığımızı anlattım.

Çünkü “Biz partiler üstü bir sivil toplum kuruluşuyuz. Bizim bir ilkelerimiz ve inandığımız değerler var. Siyasetçiler bu görüş ve değerlerimize yakın, bir başka deyişle ‘doğru işler’ yaptıkları her zaman yanlarında, yanlış yaptıklarında da karşılarında oluruz.”

Ancak Engin Şahin usta bir gazeteci. Başlıkla okuyucu ilgisini çektikten sonra benim görüşlerimi de haberin içeriğinde aktarmayı tercih etmiş.

O’nun gazeteciliğine sadece saygı duyduğumuzu, ne başlığına ve ne de haberinin içeriğine karışmamızın söz konusu olamayacağını ifade etmekle yetinelim. Zira “Alo Fatih” uygulamasını eleştirmiş bir kişi olarak basına müdahalenin hiçbir türünü etik bulmayız.

Yine de bu haberi sosyal medyada paylaşırken, “lütfen haberin sadece başlığını değil, tamamını okuyunuz” notunu koymadan edemedim.

*****

Konumumuzu Belirleyen İlkelerimiz

12 yıllık AKP iktidarının Türkiye’yi birçok bakımdan köklü değişim ve dönüşümden geçirdiği muhakkak. 12 yıl önce başörtüsü ile sembolleşen “inancını yaşamasına izin verilmeyen bir mağdur kitle” iken, bugün başkasının hayat tarzına karışma hakkını elde ettiğine inanacak kadar güç elde etti.

Gücünü en pervasız şekilde kullanmaktan çekinmiyor. Medya kanallarının çoğunluğu tek adamın emrinde ve kontrolünde. Cumhurbaşkanlığı seçiminde de inanılmaz bir orantısız güç kullandı. Kısaca, Erdoğan ve AKP adalet anlayışından çok uzak. Biz ise güçlüden yana değil, haklıdan yana olmayı tercih edenlerdeniz.

Kocaeli Aydınlar Ocağı “milli kültür ve şuuru geliştirmek suretiyle Türk Milliyetçiliği fikrini yaymak” amacında olan ve “memleket meselelerine ve milli davalara Türk Milliyetçiliği açısından bakan” bir sivil toplum kuruluşudur. “Türk Milliyetçiliğini ayağımın altına alıyorum” diyenlerle aynı çizgide buluşmamız mümkün olamadı.

“Ocağımız milli kimliği konusunda kendisini özürlü hissetmeyenlerin ocağıdır. ‘Ne mutlu Türküm diyene‘ ifadesine yürekten inanır. Türk’e düşman olunarak İslam’a dost olunamayacağı inancındadır.”

Kendisini Türk hissetmeyenlerle, kurumlardan TC ismini, okullardan (Türk’üm.. doğruyum… sözlerini yani) ‘andımızı kaldıranlarla, Anayasa’dan Türk ibaresini çıkarmaya çalışanlarla aynı kulvarda olamayız.

Demokrasi‘yi Türk Milleti için en iyi rejim olarak görüyoruz. Bunun tabii bir sonucu olarak kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü gibi kavramların ülkemizde uygulanıyor olmasını isteriz. Tek kişinin bütün erklere hâkim olduğu bir yönetim tarzı sunanlarla birlikte olamayız.

Türk Milletinin egemenliği ve bağımsızlığı konularında hassasız. Egemenliğimizi paylaşmayız, dışarıdan güdümlü olanları tasvip edemeyiz.

Milli ve üniter devlet anlayışı vazgeçilmez kırmızıçizgilerimizdir. “Çözüm süreci” adıyla yapılan PKK terör örgütüyle yürütülen “müzakere sürecinin” ülkemizi bölünmeye götüren çok tehlikeli bir çözülme süreci olduğunu görüyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti yerine bir “Türk- Kürt federasyonu” kurmak isteyenler veya ülkeyi bölmek isteyenlerle ve de bunlarla ortak proje yürütenlerle yan yana olamayız.

Özetle bizim ne Erdoğan’ın ve ne de diğer AKP’lilerin şahıslarıyla bir meselemiz yok. Sadece bir dünya görüşü farklılığı ve yönetim tarzına itirazımız söz konusudur.

Keşke bunlar ve eleştirdiğimiz diğer konularda Erdoğan ve AKP bizim ilkelerimize yaklaşsa.

İşte o zaman söz veriyorum Erdoğan’ın da, AKP’nin de en yılmaz savunucusu ben olacağım.

Kurum Kültürü ve Öğretmen Rotasyonu

0

Milli Eğitim Bakanlığı çevrelerinden alınan son duyumlara göre, 2010 yılında başlayan Okul Müdürleri ve 2001 yılında başlayan Müdür Başyardımcıları ve Müdür Yardımcılarından sonra 2015 yılı başında yurt çapında okullarında 10 yılı dolduran öğretmenlere de rotasyon uygulanacaktır. Okul Müdür ve Yardımcıları rotasyonu ile başlayan kurum kültürlerinin kaybolmaya yüz tutması, öğretmen rotasyonu ile en büyük darbeyi yemiş olacak. Ayrıca kısa bir süre önce performans değerlendirmesi adı altında sübjektif puanlarla müdürlükleri ellerinden alınan 7 bini aşkın eğitim yöneticisinin durumu da okulların kurum kültürünü olumsuz etkileyecektir.

Kurumlar, zaman içinde oluşturdukları kendilerine özgü kuralları, değerleri, özel günleri, etkinlikleri,gelenekleri ve yaşanmışlıklarıile farklılık yaratırlar. Bu farklılıklara, kurum kültürü diyoruz. Kurum kültürü, kısaca o kurumun yaşama biçimi ve ortak aklıdır. Bu kültür, özellikle eğitim kurumları için çok önemlidir. Kurumdaki tüm elemanların düşüncelerini, tutum ve davranışlarını etkiler, bireyler arasındaki bağları kuvvetlendirir ve kurumu özel ve başarılı yapar. Ayrıca, kurumda okuyanlarla mezunlar arasındaki duygudaşlığı sağlar ve aidiyet duygusunu canlı tutar. Bu yüzden mezunların en çok üzerine titredikleri konu, kurum kültürünün bozulmaması ve kaybolmamasıdır.

Kurum kültürünün, o kültürün yaşandığı ve oluştuğu mekânlarla da yakın ilişkisi vardır. Mekân değişikliği, bu kültürün kaybolmasında en önemli etkenlerden biridir. Bunun en canlı örneği İstanbul’daki tarihi liselerimizden Haydarpaşa Lisesi’dir. Lise, fiziki anlamda daha geniş, daha donanımlı ve daha yeni mekanlara kavuşmuştur ama, mezunlar bu mekanda yaşadıkları sınıfları, pansiyon odalarını, yemekhaneyi, anılarının oluştuğu köşeleri, kısacası kültürlerini bulamamışlardır. Ayrıca kurum kültürünün, o kurumun adıyla da yakından ilişkisi vardır. Son yıllarda okulların tarihi isimleri, bazı eğitim hayırseverlerinin veya bürokratların adlarıyla değiştirilmektedir. Bu da kurum kültürünü olumsuz etkilemektedir. Bunun için, hangi gerekçeyle olursa olsun, okulların adını ve mekânını değiştirmemelidir.

Kurum kültürünü okullarda Yöneticiler, Öğretmenler, Çalışanlar ve Öğrenciler birlikte oluştururlar. Okul yöneticileri, çalıştıkları kurumun kültürünü tanımak, yaşatmak ve geliştirmek zorundadır. Bunun için okul yöneticilerinin okul kültürünü geliştirecek bir vizyona sahip olmaları ve bu kültürü çevreye tanıtmaları gerekir. Okul yöneticisi, okul kültürünü yaşattığını hissettirerek mezunların da ilgisini ve katkısını okula çekmelidir.  Bunun için, okulun mezuniyet ve rozet takma törenlerine, geleneksel günlerine(pilav, aşure, boza vb.), tiyatrolarına, müzik ve edebiyat etkinliklerine ve ödül törenlerine mezunların da katılımını sağlamalıdır. Ünlü mezunlar ile öğrencilerini buluşturup onlarla sohbet etmelerini, onların başarı hikâyelerini dinlemelerini sağlamak da, kurum kültürünü güçlendiren etkinliklerdir.

Öğretmenler de, kurum kültürünün yaşaması ve yaşatılması konusunda önemli bir işleve sahiptirler. Okul kültürünün öğrenci ve velilere aktarılmasını ve benimsetilmesini onlar sağlarlar. Okullarının geçmişteki ve bugünkü başarılarını, ünlü mezunlarını örnek göstererek öğrencilerinin okullarından gurur duymalarını sağlarlar. Bunlar velilere aktarılırsa onların da, çocuklarının okuduğu okulla gurur duymaları sağlanır. Öğretmenler, yapacakları yeni etkinliklerle kurum kültürünü zenginleştirirve geliştirirler. Birçok tarihi okulun marşını o okulun edebiyat öğretmenleri yazmış, müzik öğretmenleri bestelemiştir. Armalarını resim öğretmenleri yapmıştır. Mezunlardan da bu konuda katkıda bulunanlar vardır.

Kurum kültürünün bozulmasına ve kaybolmasına yol açan en önemli etken, yönetim ve eğitim kadrolarında yapılan köklü değişikliklerdir. 2010 yılında başlayan Okul Müdürleri ve 2011’de başlayan Müdür Başyardımcıları veYardımcıları Rotasyonu, özellikle kurum kültürü oluşmuş okullarımızın çok aleyhine olmuştur. Okullarda kurumun geçmişini bilen idareci kalmamıştır. Kuruma bir şeyler katması için gönderilen yeni yöneticiler, okulun geçmişini bilmedikleri için ne kurum kültürünü yaşatabilmişler, ne de bu kültüre yeni unsurlar ekleyebilmişlerdir. Dolayısıyla yapılan eğitim yöneticisi rotasyonlarından bir yarar sağlanamamıştır. Son olarak kısa bir süre önce yapılan ve 7 bini aşkın Okul Müdürünün görevden alınmasına ve öğretmen yapılmasına yol açan uygulama, okulların kurum kültürüne büyük bir darbe indirmiştir. Çoğu kıdemli, mesleki deneyimi ve birikimi yüksek olan bu yöneticilerden çoğu emekli olmak zorunda kalmıştır.

Milli Eğitim Bakanlığı çevrelerinden alınan son duyumlara göre, 2015 yılı başında yurt çapında okullarında 10 yılı dolduran öğretmenlere bir rotasyon uygulanacaktır. Bu rotasyon okulların kültürüne indirilecek son darbedir. Özellikle tarihi veya merkezi okullarda uzun süredir görev yapan, hayatını buna göre düzenleyen deneyimli ve kıdemli öğretmenlerin çoğu bu rotasyondan etkileneceklerdir. Görevden alınan müdürler gibi, bu kıdemli ve deneyimliöğretmenlerin de çoğu çok sevdikleri mesleklerinden emekli olmak zorunda kalacaklardır. Bu durumda okullarda yöneticilerden sonra, kurum kültürünü bilen öğretmen de kalmayacaktır. Bu da, kurumları köksüz ve ruhsuz bırakacak, çalışan ve hizmet alanların motivasyonlarını bozacak, coşkularının kaybolmasına yol açacaktır.

Milli Eğitim Bakanlığı yetkililerinden ricamız ve beklentimiz, öğretmen rotasyonunun yapılmamasıdır. Bu rotasyon sonucunda birçok deneyimli öğretmenimiz emekli olarak özel sektöre geçeceklerdir. Bu durumda okulların kurum kültürü de iyice darbe yiyecek ve bozulacaktır. Kurum kültürü bozulursa, okulların da büyüsü ve cazibesi kaybolacaktır. Bu da, topyekun ülke eğitiminin kalitesini düşürecektir.

 

Pilotu Değil Türk Milletini Dövdüler!

Ankara’da bir Türk subayını sokak ortasındaveherkesin için Kuveytliler dövdü. Subayımız hem kurmay hem de F-16 pilotu ve üstüne üstlükte Türk Hava Kuvvetleri Komutanının damadı!

Özel seçilmedi ise ne tesadüf ama değil mi?

Dayak yediği yer; Türklerin devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kalbinin attığı yer yani başkent Ankara…

Döven kim? Bir kabile devleti Kuveyt’in vatandaşları veya diplomatları…

Dayak yiyen kim? Kendi ülkesinde bir Türk subayı! Hemde ordumuzu yöneten 4 – 5 generalden birinin damadı…

Ardından olay gazetelerde birinci sayfadan haber oluyor ve televizyonlarda haber kuşaklarında tekrar tekrar gösteriliyor. Bu yapılıyor ki; dayak bizce iyi anlaşılsın ve hedefe ulaşsın.

Bu olay asla bir tesadüf değildir diye düşünüyorum. MİT, TSK ve Dışişleri Bakanlığı araştırsın ve gerçekler açığa çıksın.Tahminimce onlar gerçeği bulacaklardır.

Bu bir algı yaratma operasyonu ve psikolojik harbin Türk Milletine bir saldırısıdır.

Dayak hadisesine nereden bakarsanız bakın, onur kırıcıdır. Bu yolla Türk Milletine “hiçsiniz, çaresizsiniz ve kaderinize razı olun” mesajı verilmek istenmiştir.

Süleyman Şah Türbesi’nin çevresinin ele geçirilmesi, Musul Başkonsolosluğumuzun basılması ve şimdi de Türk askerinin Ankara’nın göbeğinde dövülmesi; geçmişte yaşanan çuval geçirme ve Balyoz ile Ergenekon davaları gibidir.

Keza kendi polisini ve zabıtasını kuran pkk, atadığı sözde kaymakamları filamalı makam araçları ile halkın arasında gezdirerek bir psikolojik harp yürütmektedir.

Ayrıca korsan okul açan pkk, binayı incelemeye gelen heyete roketatarla saldırmaktadır.

Bütün bunlarla, Türklere verilen mesaj, şudur; “Bittiniz, tükendiniz bakın subayınız bile Ankara’nın göbeğinde öldüresiye dayak yiyor gıkınız çıkmıyor”dur.

Bununla tepkinizi ölçülüyorlar.

Daha öncede yazmıştım: İkinci Dünya Savaşı’nda binlerce istihbaratçısını turist sıfatıyla Fransa’ya gönderen Hitler’e, bu istihbaratçıların birinden bir rapor gelir. İstihbaratçı şahit olduğu bir olayda, Paris’te resmi üniforması ile bir taksiye binen generalin, çıkan tartışma sonucu taksi şöföründen herkesin içinde büyük hakaretlere muhatap kaldığını ve azar yediğini anlatır. Ve Hitler bu psikoloji içindeki Fransa’nın kolay işgal edileceğini hesaplar ve saldırı emrini verir. Bir kaç hafta içinde Fransa düşmüş ve Alman kontrolüne geçmiştir.

Şimde de Türk subayının dövülmesi hadisesinde olduğu gibi, Türk Milleti; bir çok olayla test edilmektedir.

İçinde bulunduğumuz durum; oylarınızla iktidar yaptığınız kara zihniyetin ortaya çıkardığı bir durumdur. Eğer bir Türk Subayı, Ankara’da hem de Kuveytlilerden dayak yiyorsa, bu sizlerede Türk Milletinin mensupları olarak Türkiye topraklarında başınıza gelebilecek her şeye hazır olun demektir!..

 

Doğu Gerçeği ve S. Ahmed Arvasî

0

Yazılarını; İslâmiyet, aynı doğuşta olanların değil, aynı oluşta olanların dinidir cihân-şümûl düşüncesiyle kaleme alan S. Ahmed Arvasî’nin (1932-1988) hemen her konuda söyleyecek sözü vardır. Ben sadece Vatan, Millet, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu hakkındaki görüşlerini, bir nebze de olsa dile getirmeye çalışacağım.

Fakat bazan; görmek işitmekten üstündür hükmünce, yazdıklarından seçtiğim somut örneklerle, fikir ve düşünce ufkunda sizleri biraz gezdirmek istiyorum. Söze önce S. Ahmed Arvasî’nin Balıkesir’li emekli bir öğretmen olan dostu, muhterem Abdullah Önsan Beyefendi’den dinlediği ve Türkler’in Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi’nin keyfiyetini  -hem de bir hristiyan vatandaşımızın samîmî sözleriyle-  gözler önüne seren bir hatırasıyla başlıyorum:

Balıkesir’li bir Rum olan Klimandros, asırlardan beri Balıkesir’de yaşayan zengin bir Rum ailesinin çocuğuydu. Yüksek tahsilini Sorbon’da yapmış olup, Klemenso’nun  ve Venizelos’un da sınıf arkadaşıydı. “Ben Türk-Rus’um”  der, Türkleri çok sever, onların dostluğuna çok değer verirdi.

Hristiyan ve Müslüman halkın bir arada ve barış içinde yaşamasını bütün varlığı ile desteklerdi. Müslüman-Türkler’e bilfiil yardım eder, mektep, medrese ve câmi yapılması için para verirdi. Hattâ kendine ait, büyük bir arazi parçasını Türkler’e bu hizmetler için hibe etmişti.

Derken, Birinci Cihan Savaşı patladı, yenildik. Vatanımız, dört bir yandan işgal edilmeye başlandı. Yunanlılar İzmir’e çıktı. Bu arada Balıkesir de işgal edildi. Can, mal ve ırz emniyeti kalmadı.

Yunan işgal kuvvetleri komutanı, Klimandros’u çağırtarak, ‘Artık Türk idaresine son verildiğini…eskiden korku belâsından yaptığı yardımları, geri almasının zamanı geldiğini’ söyler.

Klimandros: “Benden Türkler’e hibe ettiğim toprağı geri almamı, onlara olan yardımlarımı ve alâkamı kesmemi istiyorsunuz. Ben bütün bunları, kendi vicdanımın sesini duyarak yaptım. Ne kimse beni zorladı, ne de ben kimseden korktum.

“Türk Milleti âlicenâb bir millet. Asırlardır beraber yaşadık. İyilikten, mertlikten başkasını görmedik. Onların zamanında hürriyet ve tam bir emniyet içinde yaşadık. Zengin olduk. Avrupalarda tahsil yaptık. Bizi ne kıskandı, ne de mâni oldular.

“Onlara ancak, şükran borcum vardır. Bu millet, bana verdiklerini geri istemedi ki, ben ona verdiğim birkaç kuruşla, biraz toprağı geri alayım.” Diyerek onu reddeder.

Bunun üzerine komutan öfkelenir. Klimandros’u “Divan-ı Harb”e  vermekle tehdit eder. Bu sefer Klimandros, şu (tarihî) cevabı verir:

“Türkler’e, hiç de lâyık olmadıkları hâlde zulmediyorsunuz. Ben bu milleti tanırım. Dostluğu da, düşmanlığı da muhteşemdir. Ergeç vatanını sizin kanlı pençenizden kurtaracaktır. O zaman yalnız siz değil, sizi alkışlamak gafletini gösterenler de buralarda barınamıyacaklardır. Hattâ o zaman, bana dahi müsamaha edeceklerini sanmam. Bu sebepten burayı terkediyorum.” Bu cevaptan sonra Klimandros, üzülerek, sevdiği Türkiye’yi ve Balıkesir’i bırakıp gider. (S. Ahmed Arvasî, Türk-İslâm Ülküsü I, 6.Baskı, İstanbul-1991 s. 303-305)

Bir öğretmen arkadaşından dinlediği ve Doğu Mes’elesi’nin, perde arkasında başta ABD ve Batı’lı devletlerin bulunduğunu gösteren, düşündürücü bir hatıra:

244

1950’li yıllarda, Doğu Anadolu’da bir İlköğretmen Okulu’nda Türkçe öğretmeni olarak çalışıyordum. Sınıfımıza, her nasılsa, bir idareci ile birlikte, Amerika’lı bir “Barış Gönüllüsü”  de girdi. Barış Gönüllüsü, bir müddet dersimi dinledikten sonra, bir hayli güzel konuştuğu Türkçesi ile benden, öğrencilere bazı sorular sormak için izin istedi. Ben de “buyurun” dedim. Barış Gönüllüsü sınıfları dolduran mâsum Doğu Anadolu çocuklarına, hiç beklemediğim şu soruyu sordu:

“Çocuklar, siz Türkçe’den başka bir dil biliyor musunuz?”

Çocuklar cevap verdiler:

“Şimdilik bilmiyoruz. Ama, okulumuzda İngilizce, Fransızca ve Almanca okutuluyor. Bizler de öğrenmeye çalışıyoruz.”

Barış Gönüllüsü, sorusunu açmak zorunda kaldı:

“Öylesi değil. Meselâ siz, evinizde başka bir dil konuşmuyor musunuz?”

Çocuklar şaşkın:

“…………………….?”

Barış Gönüllüsü, artık gizlenmeye gerek duymadı:

“Canım, meselâ Kürtçe bilmiyor musunuz?”

Ben, idareci ve öğrenciler iyice şaşırdık. Barış Gönüllüsü riyakâr bir tebessümle zehirli dişlerini göstererek:

“Niçin şaşırdınız? Kürtçe de bir dil değil mi?”

S. Ahmed Arvasî, bu nakilden sonra:

“İşte böyle, herkes bir tarafından tutarak Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’muzu bir yerlere çekmek istiyor. Türklük Dünyası’nı ve İslâm Dünyası’nı esir almak ve sömürgeleştirmek için plânlar hazırlanıyor ve savaşlar veriliyor. Evet, uyanık olmak, hem de çok uyanık olmak zamanıdır.” Diyor (S. Ahmed Arvasî, Doğu Anadolu Gerçeği, 2.Baskı Ankara-1988 s. 84-85) ve ilâve ediyor:

“Doğu Anadolu’da yaşayan kardeşlerimiz, hem müslüman, hem de öz be öz Oğuz çocukları oldukları hâlde, emperyalizmin tahribatı ile  -buna karşı ilmî ve millî tedbirler alınmadığı için-  zorla yabancılaştırılmışlardır. Yahut öyle gösterilmişlerdir.

“Kürtler’in bir Türk boyu olduğu, ilmî olarak ispatlanmıştır. Bu konuda, ilim adamlarının elinde, kesin ve müşahhas belgeler vardır. Bilhassa Yenisey’de yapılan kazılar ve çıkan mezar taşları, bu konuda artık şüpheye yer bırakmamıştır. Kürt İlhanı Alp Urungu’nun mezar taşı, bugün Orta-Asya’da bulunmaktadır. Ve kitabesi Türkçe’dir.

“Ancak hemen belirtelim ki, bugün Doğu Anadolu’da yaşayan kardeşlerimiz, bu Kürt boyundan bile değildirler, doğrudan doğruya Oğuz çocuklarıdır. Selçuk Bey, Alparslan, Osman ve Orhan Bey’ler ne kadar Türk iseler, onlar da o kadar Türktürler, Karakoyunludurlar, Akkoyunludurlar, Göçer ve Yörüktürler.

“Nitekim, Doğu Anadolu toprakları kazıldıkça yerden Ak ve Kara-Koyun heykelleri çıkıp durmaktadır. Bunu anlamak için, Van Bölge Müzesi’ni gezmek yeter.

“Doğu Anadolu insanının yaşayışı, zevkleri, töreleri, yemekleri, destan ve hikâyeleri hep Türk’tür. Dili Farsça’nın tesiri ile bozulmasına rağmen, bir Orta-Asya Türk’ü gibi Gelin’e  ‘Üke’, Çadır’a  ‘Kon’ der. Aşiret ve aşiret reislerinin adları çok defa  ‘Tarihî Türkçe’dir.” (S. Ahmed Arvasî, Türk-İslâm Ülküsü I, 6.Baskı, İstanbul-1991 s. 244)

Nitekim: “Van eski milletvekili merhum İbrahim Arvas (bakın) neler yazıyor: Aslında Türk olup da, lisanını değiştiren bu muazzam kütleye, kötü bir şey atfetmek günah ve vebaldir.

“Bendeniz Şemdinan Kaymakamı iken, Gerdi Aşireti Reisi OĞUZ BEY’e sordum: ‘Bu ad Türk

245

 

adıdır. Sana nereden gelmiş?’ cevaben dedi ki: ‘Bendeniz, yirmibirinci Oğuz’um, bizdeki

an’ane, baba, kendi evlâdına kendi babasının ismini verir ve böylece müteselsilen devam eder.’ (İbrahim Arvas, yazısını şöyle bitirir: ) Maalesef Oğuz Bey Türkçe bilmiyordu. Amcası KILIÇ BEY de öyle ve KOÇ  BEY kabîlesinin Reisi Mehmed Emin de böyle idi.

“Binaenaleyh, hey’et-i umumiyesi Türk olan bu muazzam kütleyi, Türk harsı ile yetiştirmek ve Türk dilini öğreterek vaziyeti asliyesine irca etmek idare âmirlerimize düşen büyük bir vazifedir.” (İbrahim Arvas, Tarihî Hakîkatler, Hatıralar, Ankara-1964  s.20 – 21’den naklen: S. Ahmed Arvasî, Doğu Anadolu Gerçeği, 2. Baskı, Ankara-1988 s. 30-31)

“Gerçekten de, Doğu Anadolu’da yolun gitmediği, mektebin girmediği yerlere daha çok Fars dili, kısmen de Arap dili girmiş, Türk Kültür ve Dili’ni yenik düşürmüş ve OĞUZ  BEY’ler  ‘Kürtleşmiş’ bulunuyor. (Ben de Ergani’deyken, -1976-1977 arası-  Türkçe isimler taşıyıp da,  ‘Kürtçülük’  yapanlara bizzat şahit olmuşumdur. -M.B.-) Aksineyol ve mektep ulaştırabildiğimiz Doğu Anadolu havzaları Türklüklerini korumuş bulunmaktadırlar.” (S. Ahmed Arvasî, Türk-İslâm Ülküsü I, 6. Baskı, İstanbul-1991 s. 245)

Yine S. Ahmed Arvasî’nin Van eski müftüsü KASIM ARVAS BEĞ’den dinlediği, büyük mutasavvıf ABDÜLHAKİM  ARVASÎ (K. S.)ye ait bir hatırası:

“Ruslar, 1915 yılında Doğu Anadolu’yu işgal ettiklerinde müslüman ahaliye çok zulm ettiler. Zulümlerini Ermeniler’le birlikte, onların rehberliğinde gerçekleştiriyorlardı. Yani Ermeniler gösteriyor, Ruslar katlediyordu. Öyle bir imha ki, kadın, erkek, çoluk çocuk demeden. Müslüman mı müslüman deyip imha ediyorlardı.

“Anadolu’nun kaderi müşterek, her yerde aynı hâdise yaşanıyordu. O tarihlerde, bizim aile Van’ın Müküs (Bahçesaray) kasabasının Arvas köyünde, Doğu Bayazıt’ta, Erciş’te. Çeşitli yurt köşelerine dağılmışlar. Seyyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri Başkale’de o zaman, Van’ın Başkale kazasında.

“Rus-Ermeni zulmünden çevresindekileri kurtarmak için çoluk çocuğunu toplayıp Van’ı terk ediyor. Rus işgali ve Ermeni zulmünden kurtulmak için kaçmaktan başka çare yok. Irak, Suriye yolu ile İstanbul’a geçecek. Suriye’de bulunduğu sırada Suriye’liler diyorlar ki:

‘Siz, İstanbul’a, Türkiye’ye gitmek istiyorsunuz. Halbuki, Türkiye çok müşkil durumda, imparatorluk çöktü çökecek, yıkıldı yıkılacak. Türkiye artık iflah olmaz, siz de perişan olursunuz. En iyisi burada kalın. Size medrese, mektep, hocalık ve her türlü imkânı veririz. Evlâtlarınızla mes’ud yaşarsınız.’

“Abdülhakim Arvasî Hazretlerinin onlara verdiği cevap şudur:

‘Türkiye’ye gideceğim. Yeryüzünde iki Türk var ise, biri mutlaka benim. Ben Türk’üm, ama Jön-Türk değilim.’ ” (S. Ahmed Arvasî, Doğu Anadolu Gerçeği, 2.Baskı, Ankara-1988 s. 74-75)

Yine bir yazısında, 14 Mart 1985 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yer alan aldatılmış bir Türk çocuğunun şu itirafını dehşetle okumalıyız, der:

“Ben ve arkadaşlarım, silâhlı gerilla eğitimi görmek üzere, Suriye’ye geçtik. Sınırımız’ın 35 Km. ilerisindeki  ‘Tedmür El-Tahar’  kampına götürüldük. Burada Ermeni militanlarla tanıştırıldık. Daha sonra, ASALA militanları olduğunu öğrendiğimiz teröristlerle kucak kucağa eğitim gördük. Onlarla çok yakın bağlar kurmamızı, Suriye’li öğretmenler sağlıyordu.

“Daha sonra, bunlarla birlikte eyleme girmemiz ve dayanışma içinde olmamız, zaman içinde âdeta beynimize işlendi. ASALA  MİLİTANLARI, sürekli olarak bize maddî yardımda bulunuyor ve her türlü sıkıntılarımızı paylaşıyorlardı. Daha sonra, onlardan aldığımız silâhlarla sınırdan içeriye sızarak…bölgesine yerleştik. Bizim, silâh, cephane, bomba ve para ihtiyacımızı ASALA’nın karşıladığını öğrendik.” Bu bedbaht genç sözlerine şöyle devam ediyor:

“Bu arada, Türkiye’ye dost görünen bâzı Avrupa ülkeleri de bize yardım ediyordu.” Ve

246

ilâve eder:

Bunun gibi, daha nice yüzlerce itiraf basında çıktı, mahkeme zabıtlarına geçti, radyo ve televizyonlarda yayınlandı.

Görüldüğü üzere, milletlerarası savaş, aldatıcı ve yanıltıcı  “barış çağrılarına”  rağmen, çok insafsızca ve merhametsizce sürdürülmektedir. İşte, ülkemizde tırmandırılmak istenen  “anarşi”nin ve ŞARK’ta oynanmak istenen  “Ermenilik”  ve  “Kürtçülük”  oyunlarının perde arkasında yatan gerçek budur ve maalesef, bu kirli ve kahpe oyunlara âlet edilen vatan çocuklarının sayısı yürek kanatıcıdır. (a.g.e., s. 60-61)

Yine bir yazısında, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu insanının şuurunda veya şuuraltında  “Şark”ın ihmal edildiğine dair yaygın bir duygu ve düşünce yerleşmiş bulunmaktadır. Size, bu konuda bir hatıramı anlatayım, der:

“Yıl 1959. Ben, Van Alparslan İlköğretmen Okulu’ndan Balıkesir Savaştepe İlköğretmen Okulu’na pedagoji öğretmeni olarak tâyin edildim. Çoluk çocuğumu toplayıp oraya gideceğim. Etraftan, gideceğim yer hakkında bilgi toplamaya çalışıyorum. ‘Ooo  -diyorlar-  orası, buralara benzemez. Oraları kalkınmış yerler. İklimi de çok iyi. Ne düşünüyorsun be? Soba bile yakmana gerek kalmayacak. Bir mangal yeter. Herşeyi var. Yaşadın!’

“Van-Alparslan İlköğretmen Okulu, Van’ın Erciş kasabasının yirmi kilometre kadar doğusunda, Van Gölü’nün sâhilinde güzel bir okuldur. Erciş de büyük bir kasaba. Aradığınız herşeyi rahatça bulabilirsiniz. Karadan ve gölden her tarafla irtibatlı. Ulaşım çok mükemmel. Her bakımdan gelişmiş bir kasabamız. Düşünüyorum, Erciş böyle olunca, kimbilir, Balıkesir’in Savaştepe kazası ne kadar gelişmiştir?

“Ne ise, çoluk çocuk toplandık. Önce, Van Gölü’nü vapurla aşarak Tatvan’a geldik. Oradan otobüsle Muş’a geçtik. Muş’ta bir gece kaldıktan sonra, ertesi gün, Van-Gölü Ekspresi’ne binerek, trenle Ankara’ya ulaştık. Oradan da İzmir Ekspresi ile gece -gâliba saat 20.00 civarında- Savaştepe istasyonuna indik.

“Trenden, bizden başka inen kimse yoktu. Bir petrol lâmbası ile aydınlatılmaya çalışılan istasyon binası, karanlıkta bir hayalet gibi duruyordu. Elimizdeki bavulları ve çantaları  yere bıraktık. Ben, eşime ve çocuklarıma: ‘Beni burada bekleyin. Hemen bir taksi çağırıp döneceğim’ deyip ayrıldım. Petrol lâmbasının titrek ışıkları ile aydınlanan küçücük gar binasına girdim. Çıplak bir masanın başında, biri genç, biri orta yaşlı, resmî kılıklı iki memur oturuyordu. Selâm verdikten sonra sordum:

‘Hayrola! Elektrikler kesik mi? Neden petrol lâmbası?…’ derken, genç memur sözümü kesti:

‘Bizim kasabanın elektriği yoktur! Belli saatler arasında, Öğretmen Okulu’nun jeneratöründen istifade ediyoruz. O da bazan böyle elimize geçmiyor’ dedi. Hayretimi belli etmeden şöyle konuştum:

‘Ben de Öğretmen Okulu’na gideceğim. Oraya öğretmen olarak tayin edildim. Çoluk çocuğum dışarıda bekliyor. İzin verirseniz, telefonunuzdan istifade etmek istiyorum. Bir taksi çağıracağım.’ Adamlar, sözlerimi, yarı tebessüm ve yarı acıyarak dinliyorlardı. Dudaklarında gizliyemedikleri bir istihzânın çizgilerini de seziyordum. Şaşırmıştım, ama davranışlarındaki mânasızlığı da çözemiyordum. Memurlardan yaşlısı, yüzündeki tebessümü koyulaştırarak şöyle dedi:

‘Hocam, Savaştepe’de taksi bulunmaz!’

‘Bulunmaz mı? Neden?’

‘Nedeni medeni yok. Bulunmaz!’ Hayretim ve telâşım artarken şöyle dedim:

‘O hâlde bir fayton.’ Yine güldüler. Artık anlamıştım. Bunlarda gülmek ‘yok’ demekti. Bu

247

sefer:

‘Peki, bir at arabası çağıralım öyleyse.’ Yine gülüşmezler mi? Ben, dehşet içinde donakalmıştım. Nihayet konuşabildim:

‘Yoksa, o da mı yok? Siz, benimle alay mı ediyorsunuz?’ Gerçekten o da yoktu. Halbuki, Erciş’te ne ararsan vardı. Artık susmuş, öylece bekliyordum. Bu arada, yaşlı demiryolu görevlisi, bir şey hatırlamış gibi, çaresizlik içinde kıvranan bana döndü ve şöyle konuştu:

‘Hocam, biraz bekleyin, çok sürmez. Birazdan tek atlı posta arabası gelecek, burada bulunan PTT çanta ve torbalarını alacak. Rica ederiz, inşaallah sizleri de Öğretmen Okulu’na kadar götürür.’

“Kasım ayının başları olmasına rağmen, geceleyin hava, epey soğuktu. Titreşiyorduk. Nihayet  ‘posta arabası’  geldi. Bu, üstü açık, köhne bir araba idi. At (ise) zayıf, cılız, yaşlı ve güçsüz birşeydi. Araba çukurlarda, taşlık arazide ve çamurlu sahalarda takılıp kalıyor, ben arkasından itiyordum. Yol çok bozuktu.

“Savaştepe, Doğu Anadolu’da gördüğüm birçok nâhiyeden de geri idi. Üstelik, kışları da hayli soğuktu, bırakın bir mangalla ısınmayı, soba üstüne soba yakarak ısınabiliyorduk.

“Anlaşılıyordu ki, geri kalmışlık, bir bölgenin değil, topyekûn Anadolu’muzun kötü damgası idi. Ülkemizin geri kalmışlığı söz konusu idi. Kalkınma bir ‘parça’ mes’elesi değil, bir ‘bütün’ mes’elesi idi.” (a.g.e., s. 53-56)

 

Kutsal Yolculuk; Hac

Her yıl olduğu gibi bu yıl da milyonlarca Müslüman, Yüce Allah’ın emrine uyarak, büyük bir coşku ve heyecanla kutsal topraklara doğru akın etmektedirler. Bilindiği gibi hac, dünyanın dört bir yanından koşup gelen her ırk, renk ve dilden Müslümanı bir araya getiren büyük bir ibadettir.

 

Hac, kelime olarak; “kastetmek, yönelmek ve ziyaret etmek” demektir. Dinî anlamı ise; “belirli vakitte Arafat’ta bulunmak (vakfe) ve Kâbe’yi usulüne uygun olarak ziyaret etmek (tavaf) suretiyle yapılan bir ibadettir. Haccı daha geniş anlamıyla şöyle tarif edebiliriz:

 

Hac; ihram, “lebbeyk Allahümme lebbeyk…” diye seslenmek demek olan telbiye, tavaf, sa’y, Arafat dağında arefe günü öğleden akşam güneş batıncaya kadar kısa bir süre de olsa ayakta durup dua etmek (vakfe).  Şeytan taşlama, kurban kesme ve tıraş olma gibi bir takım sembol niteliğindeki uygulamaların bir araya toplandığı en büyük kulluk hareketidir. Bu niteliği sebebiyledir ki İslam’ın beş esasının en son farz kılınanı olmuştur. Bu yönüyle hac, kullukta zirveyi temsil eder, yani o bir kemaldir. En geniş kapsamlı bir kulluk hareketi ve bir ameldir. (Riyâzü’s-SâlihînTerc. Erkam Yay. c. 5, sh. 560)

 

Hac, özel mekânı ve zamanı olan bir ibadettir. Hac ibadeti için belirlenenbu özel zamanhicri takvimdeki Şevval ve Zilkade aylarının tamamı ile Zilhicce ayının ilk 10 günü; özel mekânı ise, Mekke-i Mükerreme sınırları içerisindeki harem bölgesidir.

 

Hac, İslam’ın beş şartından biri olup;  hem bedenî hem de malî bir ibadettir. Hac ibadeti, şartlarını taşıyanlar için ömürde bir kere yerine getirilmesi gerekli ve yeterli olan bir farzdır. Farz oluşu kitap ve sünnetle sabittir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Bir yol bulup güç yetirenlerin Kâbe’yi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.”(Âl-i İmran, 3/97) Adını bu ibadetten alan Hac suresinin 27. ayetinde ise Hz. İbrahim (a.s.)’e hitaben şöyle buyrulur: “İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.”Bu ayetten anlaşıldığına göre hac, Hz. İbrahim’den kalma bir ibadettir. Hac ibadetindeki bazı dini vecibelerin (sa’y, şeytan taşlama) kaynağının Hz. İbrahim ve ailesine dayanması da bunun açık bir delilidir.

 

PeygamberimizHz. Muhammed (s.a.s.) de İslam’ın temel esaslarını açıkladığı hadisinde haccın dinin beş temel şartından birisi olduğunu bildirmiştir. (Buharî, İman, 2) Efendimiz (s.a.s.) başka bir hadisinde ise şöyle buyurmuştur: “Ey Müslümanlar! Size hac farz kılınmıştır. O halde hac yapınız.”(Müslim, Hac, 412)

 

Hac, mü’minlere çokça sevap kazandıranfaziletli bir ibadettir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu bir hadis-i şerifinde açıkça ifade etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s)’e; “Hangi amel daha faziletlidir?” diye soruldu. Efendimiz (s.a.s.):“Allah’a ve Resûlüneimandır”buyurdu.“Sonra hangisi? denildi.“Allah yolunda cihad etmek”karşılığını verdi.“Daha Sonra hangisidir? diye sorulunca da, “Allah katında mebrûr (kabul edilmiş) olan hacdır”buyurdular.(Buharî, İman, 18, Hac, 4; Müslim, İman, 135)

 

Hac ibadetini kötü söz ve davranıştan sakınarak ve usulüne uygun olarak yerine getiren kimsenin kul hakkı hariç diğer günahları bağışlanır, yeni doğmuş gibi günahsız tertemiz olur. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kötü söz söylemeden ve büyük günah işlemeden hacceden kimse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahsız olarak (evine) döner.”(Buharî, Hac, 4; Müslim, Hac, 438)Hz. Peygamber (s.a.s.) ayrıca, haccın daha önce işlenen günahları ortadan kaldırdığını bildirmiştir.(Müslim, İman, 192)

 

Hac, maddî ve manevî pek çok fedakârlık gerektiren zor ve meşakkatli bir ibadettir. Müslümanın zorluklar karşısında gösterdiği sabrın ve yaptığı fedakârlıklara karşılık kazancı da pek büyüktür. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.s.) makbul bir haccın mükâfatının doğrudan doğruya cennet olduğunu müjdelemiştir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Mebrûr(kabul edilmiş haccın karşılığı ancak cennettir.”(Buharî, Umre, 1; Müslim, Hac, 437)

 

Görüldüğü gibi hadis-i şeriflerde mebrûr hacca vurgu yapılmaktadır. Hac ibadetine üstün değer kazandıran, onu günahlardan arınma ve cennete girme sebebi yapan “mebrûr” vasfı kazanmasıdır. Öyleyse hacc-ı mebrûr nedir? Hacc-ı mebrûr; usulüne uygun olarak ve ihlasla yerine getirilmiş, hiç bir şekilde kötü söz, günah ve isyan karıştırılmamış hac demektir.

 

Bu vesileyle; bu yıl hac farizasını yerine getirecek hacı adaylarımızın mebrûrbir hac yaparak günahlarından arınmış olarak evlerine ve yakınlarına dönmelerini Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

 

Aşırı Sol ve Bölücü Hareket

Milli Eğitimde hizmet veren birikimli 7000 yönetici ve müdürü sadece siyasi görüş farkı dolayısıyla harcamak, malum sarı sendikaya zorlamalara rağmen üye olmadığı için devre dışı bırakmak milliyetçi ağırlıklı bir kadro tasfiyesidir. Bu sorun herkesi ilgilendirir. Her kamu görevlisinin iktidarla aynı çizgide olması demokrasilerde beklenemez. Bu iktidar döneminde görev yapan dört milli eğitim bakanının hepsi farklı politikalar uygulayarak ve köklü değişikliklere giderek Milli Eğitimde karmaşa yaratmışlardır.

Aslında milli eğitimi şekillendirenlerin, eğitimin milliliği konusunda hedeflerinin olduğu da söylenemez. Eğitimin milliliğine aşırı sol yıllarca faşist ve ırkçı etiketi yapıştırdığı gibi; sağın milliyetsiz, milli kimliksiz ve eksik muhafazakâr kesimi de farklı bakmamıştır. Bu paralellik birçok alanda görülmektedir. Her iki eğilim de Cumhuriyet, Milli Devlet ve Milli Devletin kuruluş felsefesine karşıdırlar. Sık sık ve gerektikçe mağdur rolüne soyunmaktadırlar.

Aslında Türkiye’deki aşırı solun tarihine bakarsak; bu cereyan sürekli devletle ve rejimle kavgalı olmuş, milli kimliği reddedip bugün bazı İslamcılar gibi Türkiyeliliği tercih etmiştir. Kıbrıs dâhil milli davalarda hep ülkesine karşı tavır almıştır. Kıbrıs’ta antlaşmalardan doğan 1974 müdahalemizi ve Türk askerinin orada bulunmasını işgalcilik olarak görmüş; Rum kesimindeki aşırı sol (AKEL) gibi Kıbrıs’ın tarafsızlaştırılmasını ve askersizleştirilmesini savunmuştur.

1970’lerden itibaren artık sol şemsiyeye ihtiyaç duymayan etnik bölücüler bir dönem aşırı solla beraber devlet ve rejim karşıtlığı yapmışlardır. “Faşizme karşı ortak cephe“, “Oligarşik devlet, yıkılacak elbet“,”Kahrolsun Faşizm“, “Halkların Kardeşliği” gibi sloganları kullananlar nedense Türk’e karşı bir türlü dost ve kardeş olamadılar. Kürt ırkçılığı ile koyun koyuna yatanlar, onlara hocalık yapanlar bugün onların sığıntısı oldular.

Aşırı sol, Kürtçü ırkçılık hareketini bir sınıf ve rejime karşı başkaldırı eylemi olarak görmüş; onu ezilen ve kullanılmaya müsait uluslar konumunda ele almıştır.  Pratiği tartışmalı sosyalist teoriye rağmen, 1970’lerin Sovyetlerin genişleme politikasına uygun davranmıştır. 1960-1980 arası devrimci merkez olan Moskova’ya karşı bağımsız bir sosyalizm peşinde koşan Türkiye İşçi Partisi başkanı Mehmet Ali Aybar’ın Çekoslovakya’nın Ruslarca işgaline gösterdiği tepki karşısında nasıl devre dışı bırakıldığı unutulmamıştır.

Türkiye’de aşırı sol hareket zaman zaman romantik solu da kullanmış ve siyasi mesafe almıştır. Aşırı sol, bölücülüğe ve ırkçılığa da mesafe aldırmıştır. Bir bakıma Kürtçü bölücü hareket aşırı solun ana rahminde büyümüştür. Mutfağın adı aşırı soldur. Onun yerine şimdi İslami görüntülü sözde liberaller aynı işi yapmakta ve Kürtçü ırkçı eğilimin siyasallaşmasını ve hatta egemenliği paylaşmasını sağlamaya ve anayasayı değiştirmeye çalışmaktadırlar.

1960 sonrası TİP içinde çöreklenen ve SHP desteğiyle TBMM’ne milletvekilleri sokan Kürtçü ırkçılar o dönemde SHP’yi kullanmışlardı. 1967-1969 yıllarında Doğu Mitingleri, solcu oldukları tartışmalı, solda vaziyet almayı siyasi çıkarlarına uygun gören politikacılar tarafından desteklenmiştir. Devrimci Doğu Kültür Ocakları sosyalist çizgideydi. Bölücüler hep aşırı sol derneklerde yer buldular, güç kazandılar, zamanı gelince de onlardan ayrıldılar. Aşırı sola ihtiyaçları kalmadı. Aşırı sol derneklerde etnik sosyalizm! Yapan Kürtçüler daha sonra bölücü hareketin merkezini ve kadrolarını oluşturdular. O dönemde mecburen aşırı sola sığınıp onun yedeği oldular. Şimdi ise; aşırı sol, günümüzde güçlenen ve siyasallaşan Kürtçü harekete sığındı ve onun yedeği haline geldi. Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ve MHP‘nin çatı adayına rey vermeyip de HDP adayına, ezilenler edebiyatına ve sınıfçı yorumlara kapılıp neden rey verildiğinin tarihi geçmişi vardır.

Önce özerk bölge, daha sonra da kurulacak devletin bir parçası olmayı hedefleyenlere, ayrı toprak ve yönetim peşinde olanlara, petrol dâhil tabii kaynaklara ve egemenliğe ortak olmaya çalışanlara, “Kürtler ordu kurmalı” diyebilen bir Cumhurbaşkanı adayına aşırı ve romantik soldan nasıl oy gidebildi sorusunun cevabı budur.

 

6-7 ve 9 Eylülleri destekliyorum!

Türkiye’de ihanetin epey mesafe aldığı ve yaratmaya çalıştığı algı ile de Türkleri mücadeleden düşürmek hedefi taşıdığı çok aşikardır.

Bunun en sonuncusu ise 6 – 7 Eylül 1955 tarihinde yaşanan olaylarla ilgilidir. 6 – 7 Eylül olayları,“Türkiyeli Medya” bile olmayı başaramayan ve bence adı “Kahpe Medya” olan oluşumlar tarafından; vahşet dolu karanlık günler olarak lanse edilmektedir.

Tıpkı Türk Milleti adına önemli görevler üstlenen ve kahramanlıklar yapan Muğlalı Mustafa Paşa, Nurettin Paşa, Engin Alan’ların akıl karıştırarak vicdanlarda mahkum edilmek istenmesi gibi… Bunlara heykel yıkma ve kışlalardan isim silmeyi de ekleyebilirsiniz.

Siz 6 – 7 Eylül’e laf söyleyenler, gelin isterseniz tarih ile bir yüzleşelim!

29 Ocak 1988’te Batı Trakya Türklerinin başına gelenleri bilmiyormusunuz? Yunanistan’da Türklerin mal ve mülklerinin bu tarihte talan edildiğinden haberiniz yok mu? Bartholomeos’un muadili ve Batı Trakya Türklerinin başındaki adam; rahmetli İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga’nın öldüresiye dövüldüğü ve aylarca Türkiye’de tedavi gördüğü arşivlerinizde yok mu? Ya Dr. Sadık Ahmet’in düzmece bir trafik kazası ile şehit edilişi kitabınız da yazmıyormu?

Yunanistan’da Türk çocuklarının okuduğu okulların kapatıldığını, Müslüman Türklere ait gayrimenkullere ve vakıf mallarına uyduruk kamulaştırma kararları ile el konulduğunu, Türklerin Yunanistan’da traktör ve bisiklet ehliyeti bile alamadığını, evlerinin akan damlarını onaramadıklarını, Müslüman Türk kadınlarının başlarına bir şey gelir korkusu ile kolay kolay sokağa yalnız başına çıkamadıklarını, Rodoplardaki Türk köylerinin 30 yıl boyunca yaşamdan tecrit edildiğini hiç duymadınız mı?

Hastaneye düşen Türklere, hipokrat yemini etmiş doktorlar tarafından “pis Türkler halen defolup gitmediniz mi? Adınızı ve dininizi değiştirmediniz mi?” diye benzer sorular sorularak işkence edildiğini işitmediniz mi?

Rodos ve İstanköy başta olmak üzere Ege’deki Türk Adalarında katledilen, kaçırtılan ve asimile edilen Türkleri duymadınız mı?

Kıbrıs’taki “Kanlı Noel” bir vahşet gecesi değil mi? Bir otobüs Türk’ün kaçırılarak öldürüldüğü yeni ortaya çıktı, dünyayı ayağa kaldıracak bu katliamı haber yaptınız mı? Ya bütün erkekleri katledilen ve dede ile torunun toplu mezarda koyun koyuna yattığı “Dullar Köyü”nü gündeme getirdiniz ve belgeseller yaptınız mı? Bulgaristan’da anasının kucağında Bulgar mermisi ile katledilen “Türkan Bebek”e içiniz hiç kahroldumu?

Van Akdamar Adası’nda Ermenilerin gönlünü almak için açtığınız kilisenin etrafında Müslüman Türk kızlarının önce namuslarının kirletilerek ve sonrasında Van Gönlüne atılarak canlarından olduğunu yazdınız mı?

Irak ve Suriye’de Türkmenlerin başına gelenleri, Azerbaycan’ın topraklarının % 20’sinin Ermeni işgali altında olduğunu, Hocalı Soykırımını, Bulgarların yaptığını, Sırpların Türk olarak gördükleri Boşnakları soykırıma tabi tutmalarını; hakkıyla ne zaman anlattınız? Sözde Ermeni soykırımını adeta destanlaştırırken Balkanlardaki Türk soykırımına neden sessiz kaldınız? Daha çok soru sorar ve olaylar yazarım.

Sizde cevapları yoktur bu soruların! Eğer siz Türkleri bu olaylarla tartarsanız, Türklerin mağduriyeti ve mazlumiyeti terazinin kefesini yerden kaldırmaz.

6 – 7 Eylül’e vahşet gecesi  derseniz, yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere Türklerin başına gelenler nedir o zaman?

Yunan’ın Anadolu’da ne işi var? Türk devletinin tebası olan Rum’un ve Ermeni’nin ihaneti neden?

İhaneti ve işgali haklı göstermek de neyin nesi? Sen Türk’ü aptal, kendini de çok akıllı mı zannedersin?

6 – 7 Eylül olayları diyerek Türk’e her cepheden vur ama 9 Eylül’de işgali sona erdiren ve Yunan’ı, İngiliz’i, Amerika’yı kovan Türk Ordusu’ndan ve Atatürk’ten bir kelime etme! Öylemi?

Ben 9 Eylül’de İzmir’e giren Türk Ordusu’na ve onun eşsiz kumandanı Büyük Atatürk’e, unutulmaz hizmetleri olan Nurettin Paşa, Muğlalı Mustafa Paşa, Kaymakam Kemal Bey ve Engin Alan gibi değerli insanlarımıza ve 6 – 7 Eylül’de; Türk’e yapılan düşmanlık ve ihanete, devlet olmanın gereği olarak “misliyle mukabele edenlere” de sonsuz teşekkürlerimi ve saygılarımı sunuyor, verilen karşılığı da destekliyorum!

 

Bir Tutam Sevgiyle Handan Oluruz

Bin bir tuzak kurup bize sinsice
Felek bize ferman kesmiş aklınca
Silkinir bir anda vakti gelince
Alevler fışkıran volkan oluruz

Kardelenler gibi delerek karı
El sallarız göğe,bakıp yukarı
Tohumlar misali yararak yeri
Boy veren binlerce fidan oluruz

Kim demiş pes eder,siner,susarız
Kim demiş korkarız,eyvallah deriz
Umuda yolculuk varsa biz varız
Bir olur,dizilir kervan oluruz

Gönüllerde bahar özleyenleriz
Aydınlık yarınlar gözleyenleriz
Muhabbet yolunu izleyenleriz 
Bir tutam sevgiyle handan oluruz