13.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 857

Devleti Sorgulamak Ne Haddime!

Devlet, vatandaşı için vardır. Vatandaş ise tebası olduğu devletin sınırları içinde rahat, mutlu, huzurlu, güvenli ve istikrar içinde yaşamak ister.

Devlet, vatandaşın namus, onur ve mülkiyet haklarınında koruyucusudur.

Bizde yani Türkiye’de, yaptığımız bu tanımlamaya uyan bir devlet yoktur. Bundan dolayı, vatandaş, devlet için vardır. Eğer devlet yoksa vatandaşında önemi yoktur. Onun için hep “devletin bekası” ile uğraşır dururuz.

Türk insanı yüzyıllardır rahat, mutlu, huzurlu ve güvenli değildir. İstikrar içinde yaşamamaktadır. Her an namus, onur ve mülkiyet hakları tehlike altındadır. Tarihi olaylar ve bugün yaşadıklarımız bunun ispatıdır.

Bu durum, devlet işleyişinden sorumlu olan, insan yapısından kaynaklanmaktadır. Kanaatimce bu insan tipi yüzyıllardır Türk’e hizmet edeceği yerde, zulüm etmiştir ve etmektedirde.

Bunda Fatih’in İstanbul’u feth etmesi ile başlayan süreç ile Türk devletinin devşirmeler eliyle yönetilmesinin büyük etkisi olmuştur.

Çandarlı Halil Paşa’nın idam edilmesi ile devşirme ve dönme vezirlerin devri açıldı. Bundan böyle devlet üst yönetimi, çoğunlukla Türk soylu olmayanların elinde oldu. Bu durum günümüzde de sürüyor.

Dün Osmanlı’da bugün Türkiye’de hakim olan anlayışa göre “milliyet önemli değildir” denilmekte ancak dün Osmanlı – Türk Devleti’nin bugünde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin zirvesinde bulunan gayri Türkler, pekala kendi soylarının milliyetçiliğini yapabilmektedir.

Bir devlet düşününüz ki; kuruluş harcında Türk kanı bulunsun ve asli unsuru Türk’ten oluşsun ama Türk’e, o devletin üst makamları şu veya bu biçimde kapalı olsun. Yetmedi “Türk” sözcüğü hakaret sıfatları ile beraber anılsın! İdraksiz Türk ve Türk Milliyetçiliğinin ayaklar altına alınması gibi…

Halbuki Basralı Cahiz, 9. yüzyılın ortalarında kaleme aldığı risalesinde Türklerden şöyle bahseder “…Eyer üstünde dayanmaya gelince sınır eri, postacı, muhafız, mutaassıp bir harici bütün meziyetlerini bir araya getirseler bile alelade bir Türk ile boy ölçüşemezler. Ahlaki vasıfları ise maddi değerlerini de aşar: Enerjik, canlı, faal ve zekidirler, kanaati miskinlik, savaştan feragati soysuzlaşma sayarlar… Yurtseverlik Türklerde çok kuvvetlidir.”

Sen gel böyle güzel bir karaktere sahip olan insanına, zulüm eden ve ona hakaret edilmesine göz yuman bir devlet ol! Dünyanın küresel patronları acaba böyle bir insan tipine sahip olsalar neler yaparlar? Bunu tavassur etmek çok kolay!

Eğitim yılına girerken pkk okullar açtı, hakimler Türkiye’yi hukuksuz dinletti, yargı insanları canından bezdirdi, vergide adaletsizlik en üst seviyede, trafik terörü, kadın cinayetleri, iş kazaları, maden felaketleri, köylü ve çiftçiyi çökertme operasyonları, gelir dağılımındaki bozukluk, fakirlik ve yoksulluk, gelecek endişesi, mülkiyeti ve mülkiyetin değerini koruyamama, uyuşturucu kullanımı, can ve namus güvenliği, 46 vatandaşımız Işid’in elinde, sağlık sorunları, gıda ve beslenme felaketleri, ülkenin bölünmesine seyirci kalınması vs. gibi olaylar hep devleti yönetenlerin kararları ve uygulamaları ile ortaya çıkıyor. Çünkü devlet, sivil siyasetede müdahil olmuş durumda…

Bizim devlet; hem vatandaşa sorun çıkarmakta olup hem de ortaya çıkan sorunları vatandaş lehine çözmemek adına büyük bir ustalık içindedir!.. Örneğin, eğitime nasıl başlayıp nasıl bitireceklerini bilmeyen çocuklarımız yada farklı emekli maaşı alan insanlarımız gibi…

Devletin adı Türk ama herhalde kendi Türk değil ki; en sadık tebası ve kurucu unsuru Türk’e bu kadar eziyet ediyor. Belkide İsmail Hakkı Danışment’in dediği gibi durum: “Devşirmeler, ana-vatanlarıyla eski dinlerine karşı olan ruhi alakalarını hemen daima muhafaza etmişler ve fırsat buldukça Türklüğe ihanette kusur etmemişlerdir.”

Ben tebasına ve kendisine sıtkı sadakatle bağlı olan insanlarına, eziyet eden değil artık hizmet eden bir devlet arzu ediyorum. Devletin icraatları ile geleceğe ümitle bakmak istiyorum.

Rum, İtalyan veya Frenk olduğu tartışmalı Pargalı İbrahimler, Alevi Türkmenleri insafsızca katleden Hırvat Kuyucu Muratlar, İtalyan Cağaloğlu Sinanlar tarafından yönetilmek istemiyorum.

Bu nedenle “Kutsal Devlet” anlayışını sorguluyorum. Benim için “Kutsal Devlet” Türk Milletini efendi olarak tanıyan ve ona karşılıksız hizmet eden devlettir.Eğer kutsallık varsa bu devlete değil onun asli unsuru olan millete aittir. Türk Milleti bu topraklarda var olmak ve ülkesini böldürmemek istiyorsa, gelecek günlerde bu konuyu ehemmiyetle tartışmalıdır.

 

Adalet Teşkilatının Geçmişine Hâkim Olan Olaylar

1914’te başlayıp 1918 yılında sona eren 1. Dünya Savaşı, bütün savaşa girenlerden farklı olarak Türkler için sone ermemişti. Çünkü düşmanlar, mütarekeden önce işgal edemedikleri yerleri, mütareke hükümlerine aykırı olarak işgale başlamışlardı. Ancak 1923 yılında Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin fiili harp hali sona erebilmişti. 9 sene çekilen cefa ve yapılan fedakârlıklar karşılığı ancak kısmen vatan toprakları kurtarılabilmişti. Harbin son kısmı ise, önce Doğuda sonra da Batıda olmak üzere tamamen Misak-ı Milli sınırları içinde geçmiştir. İnsafsızca tahrip edilmiş bu topraklar üzerinde Cumhuriyet kurulmuştu. İnsanca kaygılarımızın ehemmiyetini belirtmek için birkaç yer ismi saymak yeterli olur kanaatindeyim. Allah-u Ekber Dağları’nda (100.000) Çanakkale’de (250.000) Sina Çölü’nde ( 100.000) “Sakarya Kırmızı Aktı” bu milletin kanıyla kırmızı aktı. Kimler yok oldu. Bütün Adliyemizin gelecek nesillerin temeli olacak adamlar yok oldu.

Cumhuriyetin 10. Yılı şenlikleri dolayısıyla bestelenen şarkıda 15 Milyon olarak Türkiye nüfusundan söz edilmiştir. Bugün ise nüfusumuz 80 milyona yaklaşmıştır. Adaletin ve teamüllerin kurulmasında dini terbiyenin etkisinin mühim olduğu inkâr olunamaz.

Türkler eskiden Şamanî imişler. İslamiyet, Hıristiyanlıktan çok sonra geldiğinden batıya doğru göçen eski Türkler Allah’ın birliği esasına dayanan dinlerin yayılma alanına girmişler. Mesela Macarlar, Bulgarlar ve bir kısım Oğuz Türkleri ( Gagavuz Türkleri) İslam dini yayılmadan evvel Hıristiyan olmuşlardır.

Milattan iki asır evvel Türk kökenli olan Atilla Avrupa ortalarına kadar gelmiş Ordusuyla gelen Atilla öldürülünce adamları da oralarda kalmışlardır. İslamiyet Asya’da yayılınca bu defa da Türkler Müslüman olarak kendi usulleri ile Ahmet Yesevî tekkesinde yetiştirilenler Anadolu’da Türk istilasına başlamışlardır.

İslamiyet sayesinde Doğu, Batı’dan çok evvel medenileşmiş, İbn-i Sina, Mevlana, Gazali gibi isimler doğmuş, üstünlüğü sağlamışlardır.

1914 senesinde altı kişi hukuktan mezun olmuş. Biraz talim gördükten sonra Çanakkale’ye sevk edilmişler. İçlerinden Nafiz beyin boyu biraz uzuncaymış. İlk beş kişiyi hemen cepheye göndermişler. Nazif beye sıra geldiği zaman arkadan birisi seslenmiş. “Bir hukukçu merkezde alıkoyun dediler.” Demiş. Nafiz Bey de karargâhta kalmış. İki gün sonra beş arkadaşının şehit olduğunu öğrenmiş. Nafiz beye,  beraber geldiği arkadaşlarının ailelerine şahadetlerinin bildirilmesi işi düşmüş.

İşte Türk adalet teşkilatı bu zorluklar içerisinde kurulmuştur.

 

Kurtuluş Kurtların Dönüşüne Bağlı

Yaşadığımız coğrafyada var olan, fakat farkında olmadığımız, bir “etkileşim zinciri” ekosistemimizin özelliklerini belirlemekte.

Mesela canlılar arasında var olan bir “beslenme etkileşimi” sayesinde, içinde bulunduğumuz coğrafyanın bitki örtüsü, hayvanların sayıları ve cinsleri hatta iklimimiz belirlenmekte imiş.

İnternette seyrettiğim bir videoda verilen bilgiler çok ilginç. Ben bu olayın videosunu izlerken biyolojik sistemde olduğu gibi sosyolojik ve siyasi gelişmelerde de böyle bir “etkileşim zinciri” olduğunu düşündüm.

***

İsterseniz önce ABD’de yaşanan olayı okuyalım:

Amerika’da bulunan Yellowstone Milli Parkı‘na, gereğinden fazla sayıda artan geyik sayısını kontrol altına alabilmek için (70 yıl aradan sonra) kurtlar salındı.

Ancak kimsenin tahmin edemeyeceği bir durum ortaya çıktı: Kurtlar nehirleri ve muazzam bir alanın fiziksel coğrafyasını değiştirdi.

Bu nasıl oldu?

Dünyanın ilk ve en eski milli parkı Yellowstone‘nun alanı, İstanbul ve Kocaeli’nin alanlarının toplamından bile biraz fazla. İşte burada kurtların geri salındığı 1995 yılından itibaren bir dizi gelişmeler gözlendi.

“Hepimiz biliyoruz ki kurtlar bazı hayvanları öldürür, fakat birçoğuna hayat verdikleri az bilinen bir gerçektir.

Kurtlar dönmeden önce (70 yıldır yoktular) onları avlayacak bir şey olmadığı için, insanların tüm çabalarına rağmen, geyiklerin sayısı arttıkça arttı ve otlayarak bitki örtüsünü neredeyse yok derecede azalttılar, tümünü yediler.

Fakat sayıları az olmasına rağmen kurtlar döner dönmez önemli etkileri gözükmeye başladı.

Başlangıçta kurtlar geyiklerin bir kısmını öldürdüler, fakat önemli olan şey bu değildi. Daha da önemlisi geyiklerin davranışlarında değişikliğe sebep oldular. Geyikler, kurtlar tarafından kolayca tuzağa düşürülebilecekleri yerlerden özellikle vadi ve boğazlardan uzak durmaya başladılar. Ve bu yerler anında yeniden canlanmaya başladı. Bazı alanlarda ağaçların boyu sadece 6 yılda dörde katlandı. Çıplak vadi yamaçları çabucak söğüt ve kavak ormanları haline geldi.

Bunlar olmaya başladığı andan itibaren kuşlar gelmeye başladı. Ötücü kuşların ve göçmen kuşların sayısı çok arttı.

Kunduzların sayısı artmaya başladı, çünkü kunduzlar ağaç yemeyi çok sever. Ve kunduzlar da kurtlar gibi ekosistem mühendisleridir, diğer türler için nişler (habitatlar içerisinde kendine has fiziki bütünlük taşıyan alanlar) yaratır. İnşa ettikleri bentler su samurları, misk sıçanları, ördekler, balıklar, sürüngenler ve amfibiler (hem karada, hem suda yaşayabilen hayvanlar) için yaşama alanı yaratır.

Kurtlar çakalları öldürdü ve bunun sonucunda tavşanların ve farelerin sayısı arttı. Bu daha fazla şahin, daha fazla gelincik, daha fazla tilki ve daha fazla porsuk demektir.

Kurtların bıraktığı leşleri yemek için kargalar ve kartallar geldi. Onlarla ayılar da beslendi. Onların popülasyonu da kısmen arttı. Çünkü canlanan çalılıklarda daha fazla böğürtlen vardı. Ve ayılar geyik yavrularının bazılarını öldürerek kurtların yarattığı etkiyi güçlendirdi.

Fakat asıl ilginç olan şeye yeni geldik. Kurtlar nehirlerin davranışını da değiştirdi.

Geyiklerin uzaklara sürülmesi ve vadi yamaçlarında bitki örtüsünün yeniden canlanmasıyla erozyonlar ve kıyıların çöküşü azaldı, çünkü bitki örtüsü artık daha sabitti.

Nehirler daha az menderes (birbirini izleyen U veya S biçimli büklümler) yapmaya başladı. Daha az erozyon olduğundan kanallar daraldı, daha çok havuz ve kumul oluştu.  Bunların her biri habitatlar (organizmaların yaşadığı ve geliştiği yerler) için harikaydı.

Böylece az sayıda olmalarına rağmen kurtlar sadece Yellowstone Milli Parkı‘nın eko-sistemini dönüştürmekle kalmadı, bu devasa alanın fiziksel coğrafyasını da değiştirdi.”

*****

TÜRKİYE’DE KURTLARIN DÖNÜŞÜ

Türkiye’de siyasi ve sosyal coğrafyamız son 12 yılda önemli ölçüde değişti. Kurtların, dar bir alana hapsedilmesiyle, coğrafya içinde etkinliği sıfırlandığı için geyiklerin sayısı hızla arttı.

İlk başta bu güzel bir görüntü idi. Ne de olsa geyikler kurtlara nazaran daha sevimli yaratıklardı. Ancak kendilerini engelleyecek kurt kalmadığı için, sayıları olağan dışı bir şekilde arttı.

Siyasi ve sosyal coğrafyamızda ne kadar mümbit arazi ve yeşil alan varsa bu geyikler tarafından tüketildi.

Öte yandan kurtların olmayışı sebebiyle, ülkenin bir bölümünde hâkimiyet kurmak isteyen çakalların sayısı ve cüretleri arttı. TV kanallarının çoğunda, bu çakalların ulumaları işitilmekte.

Siyasi ve sosyolojik coğrafyamızın koruyucusu olan doğal yapının bozulması sebebiyle de sınırlarımızda geçirgenlik, ahlaki yapımızda erozyon, hukuk yapısında çöküntüler, dini anlayışımızda taşlaşma yaşıyoruz.

Bütün bunları gören ve fakat hapsoldukları dar alandan çıkamayan kurtlar acı ve çaresizlik içinde kıvranmakta.

Oysaki Türkiye’nin sosyal ve siyasi yapısının normalleşmesi, kendi ekosistemine yeniden kavuşması kurtların dönüşüne bağlı.

Bu kadar tahribattan sonra geri dönüşü sağlamanın mümkün olmadığını, verilen hasar ve zararın telafi edilmesinin uzun yıllar alacağını düşünen karamsarlara tek bir sözüm var:

Bırakın kurtlar geri dönsün. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

Bir etkileşim zinciri içinde her şey çok kısa zamanda düzelecektir.

 

Yeni Türkiye Masalı ile Oyalanma

12 Eylül’ün yıldönümü dolayısıyla TV’lerde programlar yapıldı. Ankara’da bir belediyemiz müze açarak o dönem zarar görenlerin eşya ve giyimlerini sergiledi. Bu sergide söz konusu kimseler ya aşırı sol, ya da etnik ırkçı ve bölücü kesimdendi. Oysa 12 Eylül aslında milliyetçi kesim üzerinden bir buldozer gibi geçti. Birçok genç denge olsun diye ve arkası olmadığı için idam edildi; işkence gördü ve milli hassasiyeti olan insanlara marşlar söyletildi! Birçok siyasetçi haksız yere hapis yattı. Sene 2014… Kafalar öyle şartlanmış ki, 12 Eylülden zarar görenleri bile hala “Bizden ve onlardan” diye ayıranlar var. Aynı örneklere Silivri’deki duruşmalarda da zaman zaman şahit olduk. Romantik sol ve aşırı solun bu ideolojik körlüğü işkence görenlerin ortak vasfının insan olduğunu hep göz ardı ediyor. 12 Eylül’ün fikir ve proje babaları; kimlerin patron, kimlerin de “bizim çocuklar” olarak kullanıldıkları bellidir. Ne gariptir ki; bizler hep dünü tartışır; bugünkü benzer gelişmeleri ve kumpasların ardındaki gerçekleri görmezden geliriz. Gaflet ve ihanetleri tartışmayı hep yarınlara bırakırız.

İç ve dış desteklerle palazlanan bölücü ve ırkçı terör örgütü, artık belirli bölgelerimizde –mesela Doğu Karadenizde– sahip olduğu ekonomik güçle yabancılarla, bilhassa Araplarla ortak şirketler kurarak daha ziyade şahıslara ait yaylalardan geniş arazi alıyor. Buraların ileride birer kurtarılmış bölge olarak karşımıza çıkacağı şüphesizdir. Bazı toprak sahipleri de o kadar barışçı, demokrat ve çözümcü ki sadece aldığı paraya bakıyor. Sandıkta desteklediklerine uygun davranarak insan hakları düşmanı, kan akıtan katillere arazi satabiliyor.

Sosyal dokumuzda sapma davranışlar ve çözülme emareleri sürekli artıyor. Muhafazakâr bazı semtlerde bile bazı emlâkçı görüntüsü altındaki kişiler, müşterilerine saatlik ve günlük eşyalı ev kiralıyorlar. Bazı vatandaşlarımız şaşkın, uyuşturulmuş ve zaten türban ve ibadetinin dışında dünya ile fazla ilgili değiller. İbadethanenin yakınındaki ahlak dışı yerleri görmüyorlar bile… Görseler ve şikâyet etseler ne olur ki? AB bastırmış ve bizimkiler on günde fikir değiştirip zinayı suç olmaktan çıkarmışlar. Muhafazakâr olmanın herhalde gereği bu! Anlaşılan Yeni Türkiye‘ye koşan ülkemiz, her türlü özgürlüğe açık olacak, her kimliği kucaklayacak ve kendini inkâr edecek muhafazakârların varlığı ile yükselecek!

Eski Türkiye diye suçlananı ve çöken geleneklerimizi bu toplum çok arayacak; ancak yenisine “bunda da bir hikmet var” deyip uymaya çalışacak. Vatandaşımızın rey verdiği yeni Türkiye’de otoriter eğilimler güç kazanacak, hukuk devleti yara alacak, gökdelenlerde ve maden ocaklarında vahşi kapitalizme uygun esir işçiler tesadüfen hayatta kalabilecek, normal dışı davranışlar özgürleşme diye özendirilecek. Bazı TV dizi ve programları ile gelenekler çökertilecek, terör örgütleriyle içli dışlı olunacak, onlara imtiyazlar verilecek, çözüm adı altında üniter yapı ve milli egemenlik çökertilecektir. Uyuşturucu terörü ülkeyi saracaktır. Ümraniye, Balyoz ve Casusluk suçlamaları ile aslında Ankara etkisizleştirilerek Bağdatlaştırılacaktır. Sırada milli kimliksiz ve Türksüz yeni anayasa var. Milli davalarımız ayak bağı olarak görülecektir. Ver kurtul anlayışı geçerli olacaktır. T.C. ve Cumhuriyetle kavgalı, dışarıdan kullanılan yeni Damat Ferit örnekleri bolca aramızda geziyor. Yeni Türkiye, ona bilerek veya bilmeyerek rey verenler için hayırlı olsun! Türkiye bu tuzakları ve kumpasları da aşacaktır.

 

Kurban Allah’a Yaklaşmaktır

Kurban,  Allah’a itaat ve teslimiyet şuuru ile ibadet etmenin ve O’nun rızası uğruna gösterilen fedakârlığın en güzel ifadesidir. Kurban, “yakın olmak” anlamına gelen “kurbet” kökünden türemiş bir kelime olup “kendisi sebebiyle Allah’a yaklaşılan şey” manasına gelir. Dinî bir terim olarak kurban ise, Allah rızası için ve ibadet maksadıyla, belirli şartları taşıyan hayvanı belirli bir vakitte usulüne uygun olarak kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder.

 

Kurban kesmek, hicretin ikinci yılında meşru kılınmış, meşruiyeti kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuştur. Kur’an’dan delili;“Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.”(Kevser, 108/2)Biz her ümmete kurban kesmeyi meşru kıldık ki kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine Allah’ın adını ansınlar.””Biz o büyükbaş hayvanları da Allah’ın nişanelerinden kıldık.”(Hac, 22/34, 36)ayet-i kerimeleridir.

 

Sünnetten delilleri ise, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şu hadis-i şerifleridir: “Âdemoğlu, kurban bayramı günlerinde Allah için kurban kesmekten daha sevimli bir iş ile Allah’a yaklaşabilmiş değildir. Kurban olarak kesilen hayvan kıyamet günü boynuzları, ayakları ve kılları ile gelecektir. Akan kan yere düşmeden önce yüce Allah katında yüksek bir makama erişir. Öyleyse gönül hoşluğu ile kurbanlarınızı kesiniz.”(Tirmizî, Edâhî, 1) “Hali vakti yerinde olup da kurban kesmeyen kimse sakın namazgâhımıza yaklaşmasın.”(İbn-i Mâce, Edâhî, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 321)

 

Ayrıca Enes bin Mâlik (r.a.)’den şöyle bir hadis-i şerif de rivayet edilmiştir: “Allah Resûlü (s.a.s.) beyazı siyahından çok, boynuzlu iki koç kurban etti. O’nun ayağını hayvanın yanlarına koyduğunu, besmele çekip tekbir getirdiğini ve eliyle onları kestiğini gördüm.” (Buharî, Edâhî, 9, 14; Müslim, Edâhî, 17)

 

Kurban kesmenin meşruiyeti konusundaİslam âlimlerinin ve Müslümanların tamamı da görüş birliği içindedir.

 

Kur’an’da geçen,“Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık”(Sâffât, 37/107) ifadesi kurban ibadetinin Hz. İbrahim (a.s.)’in sünneti olduğunu göstermektedir. Hz. Peygamber  (s.a.s.) de, “Kurban kesiniz, muhakkak o babanız İbrahim’in sünnetidir”(İbn-i Mâce, Edâhî, 3) buyurmuştur.

 

Kurban; akıllı, buluğ çağına ermiş, dinen zengin sayılan ve seferî olmayan Müslümanın yerine getireceği malî bir ibadettir. Temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka 80.18 gr. altın veya bunun değerinde para yahut eşyaya sahip olan kişi dinen zengin sayılır. Bu durumdaki bir Müslüman Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu nimetlere şükran ifadesi olarak kurban kesmelidir.

 

Her ibadette olduğu gibi kurban ibadetinde de niyet esastır, yani başka maksatlar için değil sadece ve sadece Allah rızası gözetilerek yerine getirilmelidir. Zira Allah katında değerli olan ve O’na ulaşacak olan müminin niyeti ve takvasıdır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır.”(Hac, 22/37)

 

Kurban ibadetinde,insanın yüce Allah’ın sayısız nimetlerine karşı şükrünü ifade etmesi; günahlarının bağışlanması;kurban kesen aileningenişliğe kavuşması;toplumda sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın sağlanması; din kardeşliği, akrabalık ve komşuluk hukukunun güçlendirilmesi gibi pek çok hikmet vardır. Bir ayette, “…onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin”(Hac, 22/36) buyrulmak suretiyle kurban ibadetinin toplumsal yararlarına dikkat çekilmiştir.

 

Kurbandan maksat sadece kan akıtmak değil, bilakis insanın en çok sevdiği ve değer verdiğişeyleri Allah yolunda feda edilebilmesidir.İnsanın en çok sevdiği dünya nimetlerinin başında evlat ve mal-mülk gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de ise, mal ve evlatların bir imtihan sebebi olduğu belirtilmiştir. (Enfâl, 8/28) İnsan bu imtihanı kazanmak için gerektiğinde en çok sevdiği varlıklarını Allah için feda edebilmelidir. Bu fedakârlık ise ancak Allah’a tam manasıyla teslim olmakla mümkündür. Hz. İbrahim (a.s.) ile oğlu Hz. İsmail (a.s.)işte bu zorlu imtihanı Allah’a tam bir teslimiyet ve itaat göstererek başarıyla geçmişlerdir. Bizler de kurban ibadetini yerine getirerek mallarımızdan fedakârlık yaptığımızı göstermekte, gerektiğinde tüm sevdiklerimizi hatta canımızı bile Allah yolunda feda edebileceğimizi ifade etmekteyiz.

Not: Diyanet İşleri Başkanlığımız, “Vekalet Kurban Kesimi” kampanyası düzenlemiştir. Yurt içi kurban bedeli 575 TL. yurt dışı bedeli ise 400 TL. dir. Kurbanını vekaleten kestirmek isteyen vatandaşların belirtilen kurban bedellerini ilgili banka şubelerine 03 Ekim 2014 tarihine kadar yatırmaları gerekmektedir.

 

 

Kçg Aşısı Geldi Hanıııım!

BÇG Aşısı eskidi netekim. Malûmunuz Batı Çalışma Grubu‘nun veremle – meremle direkt bir illiyeti yok ama kendi halkına ‘hasta‘ muamelesi yapmadan ötürü dolaylı bir bağ var.

28 Şubat‘ın Çevik Bir öncülüğündeki kurmay fırtınasına, TİSK-TOBB-TESK-DİSK-TÜRKİŞ’ten oluşan “5’li Çete“ye, LPG yüklü ‘Amiral Gemisi‘ medyaya ve işadamından öğretmenine, subayından gazetecisine değin başörtülü-sakallı-namazlı toplumun her kesimine karşı yürütülen “Cadı Avı“na karşı dimdik duran 2 kişiden biri rahmetli (Tacedddin Dergâhı’nda), biri sağ (Meclis’te Başkan Vekili).

O zaman zulüm görenler şimdi bihakkın zulmetmedeler. Sürekli İsrail zulmüne maruz kalan Filistinlilerin feleğin çarkı dönünce başa geldiğini ve tersinden Yahudilere zulme başladıklarını düşünün; işte AKP İktidarı.

Şimdinin BÇG’si ise Kozmik Çalışma Grubu yani KÇG; sendika ve STK mensuplarından esnaflara kadar herkesi AK olanlar ve “Diğerleri” aralığında fişleme mesaisinde. Herhalde MGK toplantılarında sık sık değişen “Kırmızı Kitap” yine değişti ve artık mevcut İktidarperestler haricindekiler külliyen ‘Sakıncalı‘ hale gelmiş.

Bir İl Millî Eğitim Müdürü’nün dediği gibi “İstihbaratçılar sizin için iyi şeyler demiyi“; sanki 28 Şubat sürecinde “İyi uşaklar” mı deniyidi?

Hep yazıyor ve altını çiziyoruz; Türkiye’deki iç politik dengeler küresel konjonktürel gelişmelerden bağımsız düşünülemez, değerlendirilemez. Aynı şekilde Türkiye’deki iç politik dengelerde yaşanan değişimler de temel ekonomik operasyonlardır, sermaye transferleridir.

28 Şubat’ta irtica ve kriz bahanesiyle ekonomide neler yaşandıysa şimdilerde de benzer ekonomik oyunlar oynanıyor. Tek farkı günümüzde olanın biraz da 12 Eylül kokması yani 24 Ocak kararları gibi mevcut statükonun başka bir şeye evirilmesi de söz konusu olabilir.

Türkiye’nin güneyinde (Irak, Suriye) sınır var mı, bilmiyoruz. Esad‘la mı, Nusra‘yla mı, IŞİD’le mi, Barzani‘yle mi, Ebadî‘yle mi komşuyuz yoksa İsrail‘le mi, Amerika‘yla mı; belirsiz. Ülkemizde 1,5 milyon mu Suriyeli var yoksa 3-4 milyon mu; o da TUİK enflasyon rakamları gibi sathî.

IŞİD, güneyden insanlı giriş-çıkışlarını silahlı dalış-vuruşlara çevirir mi ve bu esnada Güneydoğu’da “Özyönetim” adı altında siyasî – malî özerklik ilânı edilir mi? Türkiye, etnik veya mezhep endeksli bir kavgaya mı sokulur yoksa Ak’lar / Kara’lar olarak mı çatıştırılır? Bu sorular sırtımızda kamburdur.

Dolayısıyla KÇG benzeri oluşumlar tarih de şahittir ki ekonomik gidişat haricinde uygulamacıların gidişini hızlandırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Yalnız giderayak çevre ülkelerin Türkiye’yle ilgili ne kadar çözümsüz sorunu varsa onları küresel güçlerin hesabına çözdürmek işin bu tabiatı gereğidir.

Hızlı günler bizi bekliyor vesselam. Zaten ‘Bu ülke dinamik bir ülkedir‘ demek de ‘Bu ülkede her dem heyecan vardır‘ demektir. Futbol liglerimiz hariç..

Ne diyelim; eski şarkılardan gidelim:

“Hâlâ seni ilk gün gibi sevmiyorsam kahrolayım!”

 

Kar Yağdı Gönlüme Çok Üşüyorum

Kar yağdı gönlüme çok üşüyorum
Sar beni sevginle ısıt ne olur
Karanlık boğmadan ufuklarımı
Güneş gibi doğ da ışıt ne olur

Sabaha hasretim öteden beri 
Bitir şu geceyi, getir seheri
Beynimde toplanan bütün sisleri
Es be rüzgar gibi dağıt ne olur

Gül gibi açıver sevgi bağımda
Rengarenk çiçek ol gönül dağımda 
Hasretin izi var adımlarımda
Bak açık kollarım seğirt ne olur.

 

Kaliteli Yaşamda Yüzmenin Esrarı

Kaliteli yaşamın subasmanı, sağlıktır. Sağlığın su basmanı, harekettir. Hareketin su basmanı ise, yüzmedir.

Kaliteli yaşam felsefesine göre, her sağlıklı insan kaliteli demek değildir. Kalite şemsiyesi sağlık şemsiyesinden çok daha geniştir. Dağda gezen terörist sağlıklıdır, ancak kalitesi sıfırdır. Organ hırsızlığı yapan bir opr.dr. sağlıklıdır. Ancak kalitesi sıfırdır. Çok yetenekli bir bilgisayar mühendisi çok sağlıklı olabilir. Ancak, banka hesaplarını profesyonelliğini kullanarak boşaltıyorsa, kalitesi sıfırdır.

Bir kişi sağlıklı ama gıybet ediyorsa, dürüst davranmıyorsa, zulmediyorsa, küçük görüyorsa, tembelse, kin güdüyorsa, atalet içerisindeyse, soruna odaklanıyorsa, güvensizlik yapıyorsa, dedi kodu yapıyorsa, aldatıyorsa, tepeden bakıyorsa, adaletsiz davranıyorsa, sevgi ve saygıdan yoksunsa, çatışma çıkarıyorsa, kibirliyse yüksek kaliteden hayli yoksun demektir.

Eğer, sağlıklı bir insan hareket etmiyorsa, hem bedeni olarak hem de ruhsal olarak atalet içerisinde ise, onun sağlığının bozulması an meselesidir. Burada hareket kavaramı çok geniş bir şekilde ele alınmalıdır. Dengeli, istikrarlı ve ölçülü bir şekilde vücudun bütün organlarına egzersiz yaptırılmalıdır. Özellikle beyin jimnastiği diyebileceğimiz, düşünme, planlama, muhakeme yapma, beyin fırtınası yapma, uygulama ve izleme şeklindeki beyin çalıştırmalarının hakkıyla ve usulüyle yapılması gerekmektedir.

Beden çalışmadan beynin sürekli çalıştırılması ise, lokal anlamda dinamizme yer vereceği için, baş ve vücut arasında dengesizlik meydana gelecek, vücuttaki hareketsizlik ve pasiflik, beyinde yaptırılan hareket ve çalışmaya beklenmedik bir şekilde zarar verebilecektir. Mesela, kişi sürmenaj olabilecek veya akli denge ile ilgili sorunlar baş gösterebilecektir.

Kaliteli ve sağlıklı olmak için yalnızca hareketli olmak da yeterli olmamaktadır. Kişi ruhsal dünyasını verimli ve etkin yönetemiyorsa, üzüntü yönetimini hakkıyla yapamıyorsa, korku ve endişelerini yerli yerine oturtamıyorsa, öfke yönetimini beceremiyorsa, okumuyorsa, yazmıyorsa, üretmiyorsa, başarı kazanamıyorsa, toplumda saygınlığını yükseltemiyorsa; vücut ve beyin ne kadar hareketli olursa olsun, sağlık ve yüksek kalite bir yerlerden tırtıklanacaktır.

Özellikle entansif spor yapanların günün birinde bıçak gibi kesmeleri tedavisi çok güç sorunları beraberinde getirecektir. (Dünya şampiyonu boksörümüz Muhammed Ali ve Dünya şampiyonu haltercimiz Naim Süleyman’ın durumları böyledir).

Duran arabayı hızla kaldırmak ve hızlı giden arabayı sert frenle durdurmanın vereceği zararlar da buna benzemektedir.

Spor ve hareketliliğin, pozitif düşünce, iyimserlik, güler yüz, tebessüm, coşku, heyecan, yaşama sevinci, paylaşım, iyilik yapma, destek olma, karşılıksız verme, üretme, başarı kazanma, anlamlı ve yüksek kaliteli miraslar bırakma gibi yüksek kaliteli düşünce ve eylemlerle desteklenmelidir. Aksi halde belki sağlık tesis edilebilir, ama yüksek kalitenin tesis edildiğinden bahsetmek güç olacaktır.

Spor, aktivite ve dinamizmin en büyük gücü yüzmedir. Yürüyüş de çok güzel ve etkin bir aktivitedir. Ancak, yürürken vücudun ağırlığı diz ve ayaklara baskı uygular, zamanla onları deforme eder. Ter vücuda yapışır. Kolların hareketliliği de sınırlıdır. Bu olumsuzluklarından dolayı yürüyüş yapmak, yüzmek kadar verimli ve etkin değildir.

Yüzmede, yerçekiminin olumsuz etkileri ortadan kalkar. Ter problemi olmaz. Kollar ve ayaklar senkronize bir şekilde daha aktif ve yararlı bir şekilde hareket eder. Tuzlu su vücuda aynı zamanda tedavi ve terapi uygular. Güçlü nefesler dolayısıyla akciğerler ve solunum sistemi daha etkin çalışır. Özellikle derin denizlerde yüzmenin keyfi çok daha başkadır.

Sabahları güneşi denizde doğdurmak kadar güzel bir etkinlik tanıyamıyorum. Sabahın verdiği pozitif enerjiyle birlikte denizin durgunluğu ve temizliğine hayran kalmamak mümkün değildir. Saat 08’00’lerde denizin hemen dalgalandığını ve kirlendiğini bilmeyenimiz yoktur.

Deniz suyu, havuza göre çok daha faydalı, doğal ve etkindir. Kimyasal ilaçlar yoktur ve kaldırma gücü tatlı sudan daha güçlüdür. Yüzme alanı sınırsızdır, kayıp düşme tehlikesi yoktur.

Peygamberimizin (sav) “çocuklarınıza ata binmeyi, silah atmayı ve yüzmeyi öğretiniz” tavsiyesinin bir hikmeti olsa gerektir.

Diyeceksiniz ki, “hocam iç ana doluda deniz var da yüzmedik mi? Sahilde yaşayıp da yüzme bilmeyen, biliyorsa da sezon boyu hiç denize girmeyenlere şahit oluyorum. Yazık ki, ne yazık…

Sebeplerini sorunca da vakit yok diyorlar. Okeye vakit bulunuyor, dedikodu ve gıybete vakit bulunuyor, can sıkıntısına vakit bulunuyor, sigara içmeye vakit bulunuyor, kavgaya, küskünlüğe, tartışmaya vakit bulunuyor. Nedense sağlığa, kaliteye, güzelliğe vakit olmuyor ne yazık ki…

Sabah erkenden denize gidip, güneşi denizde doğduran, sabahın o güzelliğine şahit olan, sabahın ürettiği enerji ve dinamizmden nasibini almasını bilen herkes benim ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.

Dilinden anlayan için, deniz bir yatak veya beşiktir. Bizi bebek gibi sallar, ninni söyler dinlendirir. Masaj yapar, derin derin nefes aldırarak muazzam bir nefes egzersizi yaptırır. Denizden çıkan insan, kendini dinç ve dinlenmiş hisseder. Mutlu ve coşkulu hisseder.

Sabah erkenden uyku yerine denizi tercih ettikleri zaman, ne kadar çok kazanımlar elde ettiğinin çok iyi farkına varırlar. Denizden dönenler, güne dinç ve enerjik bir şekilde başlamışlarken, uykucular hala uyumaya devam ederler. Neleri kaybettiklerinin hiç de farkında değillerdir.

Sabah güne denizle başlayanların günleri oldukça bereketlidir. Zira gün bitmek bilmez. Yapılacak işlerin tamamına zaman yeter.

Sabah saat 08.00’de göreve başlaması gerekip de 06,00 da denize gelip 1,5 saat yüzen ve sonra işine giden tanıdıklarım var. Deniz sonrası işyerlerinde ne kadar dinamik ve coşkulu olduklarını onlardan dinlemek gerek.

Deniz her şeyden önce sağlıktır, özgüvendir, enerjidir, coşkudur, dinçliktir ve dinlenmedir. Kimse bana senin tuzun kuru demesin, ben tuzu kuru olup da denize ayak uzatmayanları da, tuzu sırılsıklam olup da denizden fazlasıyla nemalananları da çok iyi biliyorum.

Eğer mutluluk, sağlık ve kalite tuzu kuru olanlarda olsaydı, varlıklıların hiç birisi sağlıksız, kalitesiz ve mutsuz olmazlardı. Aynı mantıkla tüm garip-gurabanın da mutluluk ve kalite ne kelime, sürekli gözleri yaştan kurumazdı.

Yüzmeyi öğrenmen ve yüzme egzersizini hem sağlık, hem de yüksek kalite için, istikrarlı ve etkin bir şekilde yerine getirenlerin aynı zamanda Peygamberimizin sünneti ni de yerine getirdiklerinin farkında olmaları gerekir.

Selam, sevgi ve dualarımla.   Allah’a emanet olunuz.

 

Tarihi Bir Karar

Yıldırım Beyazıt, Osmanlı Padişahı iken Bursa Osmanlı’nın Payitahtı idi.

Bursa kadısının bir kararı var. Bir hadiseye Beyazıt şahit imiş, mahkemeye şahitlik yapmak için gelmiş. Kadı; “Padişah Dinlenemez.”demiş ve davayı da bitirmiş. Yıldırım Beyazıt sormuş; “Neden dinlenemezmişim?” Kadı; “Eğer seni dinlersem sözüne uyup bir karar versem “kadı padişahın tesiri altında kaldı” derler ve adalet töhmet altına girer. Seni dinlemez isem bu ne biçim padişahtır, “kadısı bile adamın sözünü dinlemiyor” derler.” Demiş.

Yargıtay Genel Kurulu’nda bir karar; Genel Kurula başkanlık eden Bedri Köker, çalışkan, çok zeki, titiz bir hâkim, tam bir disiplin sahibi, vazife sırasında hatır-gönül dinlemez, bildiğini yaparmış.

Bir gün bir davanın hukuk genel kurulunda müzakeresi tamamlanarak oylar toplanmaya başlanmış. Kendi koltuğunun arkasında oturan sevdiği arkadaşı Cevat Serim beye sıra gelince ses kesilmiş. Cevat Bey uyuyormuş. Oy toplayan başkâtip Şevket Bey ne yapacağını şaşırmış.

Başkan; “Cevat Bey Cevat Bey” diye gürlemiş. Cevat Bey uyanmış, tam bir şaşkınlık içinde. Başkan sert bir biçimde “Tasdik mi, Bozma mı?” diye sormuş. Cevat Bey; “Efendim rahatsızım, gece uyuyamadım, dalmışım, beni geçiniz, oy kullanmamış olayım. Zira nisap fazlasıyla var.” Demiş ama başkan “Hasta olan buraya gelmez, şayet gelirse dinlemek ve oyunu kullanmak zorundadır.” Dedikten sonra raportöre davayı tekrar ettirip yeniden oylama yaptırmış.

 

Türkiyenin Çıkmazları

Bir film getirin gözünüzün önüne. Ama tek seferde oynatılan sinema filmi değil, uzadıkça uzayan bir dizi film olsun.  Senaryosu öyle yazılmış olsun’ki,  35 sene mücadele ettiğiniz terör örgütüne “ortak düşmanınızı” yok etmek için silah yardımında bulunmak durumunda kalasınız.

Maalesef bu gün memleketimizde yaşananlar ne bir film, nede bir tiyatro.  Ama yaşadıklarımız ne yazık ki yukarıdaki senaryo’yu doğrular nitelikte.

Önce Selahattin Demirtaş telaffuz etti, şimdi de kendilerine aydın!!! Denilen bir kısım güruh, Işid’le savaşması için terör örgütü PKK ya silah verilmesini tartışıyorlar.

Ne yazık’ki 12 Yıllık AKP hükümetinin Türkiye’yi getirdiği politika tek kelimeyle içler acısı.

Irakta, vahşi Işid Türkmenlere, Yezidilere ve Kürtlere saldırıyor. Araplar’mı? Onların askerleri çoktan silahlarını terör örgütüne teslim edip, firar ettiler.

Işid denilen kanlı terör örgütü, Musul Türk Konsolosluğundaki 49 elçilik görevlimizi rehin alıyor ve aradan üç ay geçmesine rağmen onların hiç birisinden hala bir haber yok.  İşin kötüsü kan akıtan canilere Türkiye olarak “terörist” bile diyemiyoruz.

ABD ve batılı devletler bu terör örgütünü yok etmek için ortak imha kararı alıyorlar, ama siz; çeşitli nedenlerle bu koalisyona katılmayı reddediyorsunuz.

Hatta batılı kaynaklardan Türkiye’nin durumu o kadar vahim gösteriliyor ki, bazı büyük şehirlerimizde (İstanbul, Ankara, Konya) Işid’in uyuyan hücrelerinin bulunduğundan bahsediliyor.

Maalesef iş tam sakal ve bıyık hikâyesine döndü. Aşağı da tükürsen, yukarı da tükürsen tüküremiyorsun çünkü ikisi de senin.

Türkiye, batılı koalisyona katılsa ellerindeki 49 konsolosluk görevlilerimizin canları tehlikede,  katılmasa NATO ülkesiyiz neden katılmadığımız sorgulanmakta. Hoş, dinlemelerle o işin detaylarını bizden daha iyi biliyorlar ya gene de kendi ağzımızla itiraf etmemizi istiyorlar.

***

Hepten kötümser olmayalım lütfen:

AKP hükümeti sayesinde Türkiye olarak şu iki şeyi çok iyi becerdik!

1-      Komşularla sıfır sorun dedik, sıfır dostla yetinir olduk ve bunun adını “onurlu yalnızlık” koyduk.

2-      Dış siyasette (Monşer ) politikayı sevmediğimizi dostumuz(!!!) Olduğunu bildiğimiz ülkeler de anladılar’ki bizimle birlikte onlarda terk etti,

Bu sevimsiz, dolambaçlı, imalarla süslü (monşer ) politikayı.

Çünkü artık hiç eveleyip, gevelemeden direk yüzümüze söylüyorlar söyleyeceklerini.  Meselâ Dinlemeler konusunda Almanya başbakanı Angela Merkel:

Biz sadece dostlarımızın telefonlarını dinlemeyiz, onlar da ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerdir” diyor. ( Demek’ki en yakın dost bildiğimiz dostumuzun! Gözünde biz düşmanmışız.)

Mesela ABD Başkonsolosu Ricciardone: “Biz Türkiye’yi Işid konusunda uyardık, Beşar Esat’i devirmek için Işid teröristlerine yardım etmeyin dedik” diyor.

Daha ne demelerini beklersiniz?

Bu sözlerden daha dobra, daha net cevaplar olabilir’mi?

Yani adamlar diyor ki: “Sen, teröriste yardım ediyorsun, orta doğunun kana bulanmasının sebebi sensin”

İşte; Monşer dış politikayı terk edişimizin en güzel faydaları. Dostunuzu, düşmanınızı, ne demek istediklerini hemen anlayıveriyorsunuz.