13.8 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 856

Yargının Meslek Kuralları

“Her çiçek belli şartlar altında gelişir. Adalet denilen kutsal çiçek ise tarafsız çalışma ve sadece vicdanı ve bilgisi ile baş başa kalmak iklimi içinde bulunan hâkimlerin ve yüksek seciyeli hukukçuların ruhlarında yetişir.”

Meslek Kurallarını eskiden hâkimlerimiz ezbere biliyorlardı. O devirdeki meslek kurallarını şimdiki hâkimlerimiz mesleki hayat tecrübesi ile ve zaman içinde öğrenemiyorlar. Hâlbuki bu kurallar eskiden daha mesleğe adım atarken biliniyordu.

Mesleki Kuralları birer birer kanun hükmü mahiyetini aldığı için bunlara uyup uymamak şahsın mesleki ahlak telakkilerinin kuvvet derecesine tabi olmuyor birer kanun emri olarak da kendilerini şahsa empoze ediyorlardı. O halde bu kuralları ihlal edenler şimdiki gibi kendi vicdanlarına karşı mesul olmakla kalmıyor fakat kanunu çiğnemiş ve meslek suçu da işlemiş oluyorlardı.

İşte çizmiş olduğum bu hâkim tipi bütün faktörlerin etkisi altında teşekkül ve tekemmül etmiş ve adeta bir velinin tipidir.

Hâkim kader, tasa ve açlık, uyku bastırması, sağlıklı düşünebilmeye mani olabilecek bir arıza yani aklı karışmış olduğu halde hüküm vermeye kalkışmamalıdır.

Eski tarihlerde Yargıtay üyelerinden Maraşlı Abdullah Aytemiz Bey, Üsküdar mahkemesi hâkimi iken bir kış mevsiminin ortasında Mahkeme binasında yakacak odun yok, şimdiki gibi doğalgaz ve kalorifer de yok. Adalet Bakanlığı yakacak tahsisatını bir türlü vermiyor ve bu sebeple de mahkeme sobalarına odun alınamıyormuş. Bir gün bir davanın orta yerinde Abdullah Bey Adalet Bakanlığı’na şu tezkereyi yazdırarak mahkeme kapısına kilidi asmış.

Meslek kuralları ile kanunun 1812’nci maddesine göre üst üste başvurmalarıma rağmen bir türlü mahkememizin yakacak ödeneği gönderilmedi. Ben ve diğer personel paltolarımızla oturmamıza rağmen soğuktan titremekteyiz. Bu hal benim zihnimi karıştıran ve sağlıklı düşünmeme engel olan bir arıza teşkil ettiğinden ve bu hal ile hüküm vermeye kalkışmam kanunen yasak bulunduğundan tahsisatı gönderilip odun alınarak mahkeme sobaları yakılana kadar mahkemeyi kapattığımı bildiririm. Hâkimin söz konusu kapatma kararının ve yazdığı müzekkerenin derhal yerine getirildiğini belirtmeye hacet olmasa gerek.

İşte o tarihte böyle zorluklar içinde hâkimlerimiz görev yapıyordu. Şimdiki hâkimlerimizin yaptıklarını takdirlerinize arz ediyorum.

 

Soma’nın Yürek Yangısı Söner mi?

13 Mayıs 2014 de Manisa ilimizin güzel ve bereketli ilçesi Soma’da asrımızın en büyük maden kazası meydana gelmişti. Gencecik, fidan gibi ekmek parası için yerin altına giren işçilerimizden 301 tanesi şehit olmuştu. Yaralıların ise, kesin sayısı belli değildi. Buradaki yara sadece beden yarası değil, asıl olan yürek ve gönül yarası idi.

Kaza anını bizim gibi uzaktakiler, ancak televizyonlardan izliyordu. Hadise dayanılmaz ve anlatılmaz boyutlarda idi. Kazanın içinde olanların hali ise, çok daha perişandı. Kazadan yara almadan kurtulanların sevinmelerini bir tarafa bırakalım, şehit olanlar Yaratıcılarına kavuşmuşlardı;.onlar ise facianın ortasında kalmış, kurtarma çalışmalarına öncülük etmiş ve aynı zamanda  gelecekle ilgili endişeleri had safhaya çıkmıştı.

Etraf, ambulansların yürek yırtan çığlıklarıyla kaplanmış, bütün kurtarma ekipleri maden ocağında kalanları sağ kurtarabilme ümidiyle can hıraş çalışıyorlardı. Kazazede yakınlarının dillerinde dualar, elleri semada Rabbimizden bir müjde bekliyorlardı.

Çıkarılan şehit cenazelerinin çoğu, tanınmaz haldeydi. Bunun için otopsi gerekiyordu. Şehit yakınlarının isteği ise, bir an önce canlarının mübarek cenazelerine kavuşmak ve onlara son kutsal görevlerini yapmaktı. Yaralı kurtarılanların ise, en kısa zamanda hastaneye yetiştirilerek, tedavi altına alınması gerekiyordu.

Kurtarılanların beden yaraları olmasa dahi, yürek ve ruhsal yaralarının tedavilerinin yapılması gerekiyordu ki, en zor olan da buydu.

Hafif yaralı bir şekilde kurtarılan genç bir madencimizin tedaviye götürülmek üzere, ambulansa bindirilirken söylediği anlamlı sözler, zannedersem tarihe geçecek cinstendir. Gencimizin devlet malının değerine gösterdiği hassasiyet; “ÇİZMELERİMİ ÇIKARAYIM DA AMBULANSIN ÇARŞAFLARI KİRLENMESİN” sözlerinden ne güzel anlaşılıyordu.

Soma’ya düşen ateş bütün ülkemizi, hatta bütün dünyayı yakıp kavuruyordu. Dünyada dahi son zamanlarda bu boyutta bir kaza yaşanmamıştı. Üzüntü, telaş, tedirginlik, öfke, panik ve yardım etme duygusu birbirine karışmıştı. Her kademedeki yöneticilerimizin işleri de oldukça zordu.

Aradan 4,5 ay geçti. Avrasya sanat kültür ve edebiyat derneği (ASKED) başkanımız sn. Savaş ÜNAL, Ceyhanlı şairimiz Baki YILDIRIM’IN Soma şehitleri için yazdığı bir şiirden yola çıkarak, SOMA ŞİİRLERİ ANTOLOJİSİ hazırlayarak, Soma’da bir etkinlik yapmaya karar verir.

Derhal duyurularını yapar. Duyarlı şairlerimiz Soma maden şehitleri temalı şiirler yazacaklar ve her şiir başına 20 TL. Sembolik bir destekde bulunacaklar. Hazırlanan antoloji ve şair –  yazarlarımızın kitaplarından elde edilen tüm gelirler; Mehmet Akif Ersoy İlkokulunda şehitlerimizden bizlere emanet kalan 21 öksüz yavrumuza ulaştırılacak. (Projeye canı gönülden sahip çıkarak, her an bizlerle olan ve destek veren okul müdürümüz Sayın Ormancıya sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum).

Cesur yürekli 178 şair kardeşimiz 207 Soma maden şehitleri temalı şiirle katkıda bulundular. Allah hepsinden razı olsun.

Soma şiirleri antolojisi etkinliğini 20-21 Eylül tarihlerinde geniş bir katılım ve destekle Soma’da gerçekleştirdik.

Azerbaycan milletvekilimiz değerli arkadaşım ve can dostum Ganire PAŞAYEVA başta olmak üzere, ASKED başkanı Savaş ÜNAL, Sahil yayınevi sahibi ve proje editörü Gonca ÜNAL, proje koordinatörü Soma’lı şair ve yazar canım kardeşim Mehmet Metin BAŞ, ASKED Azerbaycan temsilcimiz Rafia SERKANGIZI, Azerbaycan devlet sanatçısı İlham ASKEROĞLU, bestekar ve söz yazarı üstadımız Vural ŞAHİN, 21. Dönem MHP BURDUR Milletvekili Yrd.Doç.Dr. Süleyman COŞKUNER, TSM sanatçısı Ali AVNİ, Azerbaycan’dan 12 şair ve yazar ile ismini buraya sığdıramayacağım 70 cesur ve duygu yüklü yürek şair-yazar can kardeşlerim katılarak destek sundular.

Programımızın birinci günü gündüz kuşağı Soma Cumhuriyet meydanında geniş bir halk katılımı ile birlikte gerçekleşti. Şairlerimiz Soma şehitlerimize ithafen yazdıkları duyarlı ve bir o kadar da duygusal şiirlerini paylaştılar. Günün anlam ve önemini anlatan konuşmalar yapıldı. Programımızın sunumunu Mehmet Metin BAŞ kardeşim ve sevgili kızı başarı ile gerçekleştirdi.

Etkinliğimizin sembol ismi ve maskotu, maden mühendisi şehidimiz Ferhat TOKGÖZÜN biricik oğlu sevgili Selim ve annesi yüreği yaralı kardeşimiz Hidayet TOKGÖZE gösterilen ilgi ve sevgi görülmeye değerdi.

Akşam kuşağı programımız ise, SEAŞ sosyal tesislerinde ilçemiz kaymakamının da katılımıyla devam etti.

İkinci gün kahvaltıdan sonra maden şehitliğimizin ziyareti vardı. Gencecik fidanlarımız al bayraklarımız altında, yerin altına bu defa kömür çıkarmak için değil, Rableri ile buluşmak için inmişlerdi. Acı, hüzün, feryat, figanlar yeniden tazelenmişti. Şehitlerimizin her birinin hayat hikâyesi ibretlerle doluydu. Bekâr olanlar, yeni evli olanlar, küçük çocukları olanlar, gurbetten gelenler, borcu olanlar, o gün işe başlayanlar, evlilik hayali kuranlar…

Mezarın birinin üzerindeki ilkokula yeni başlayan bir öksüzümüzün yazdığı defter sayfasına hiçbir metin yürek dayanamadı:

“BABACIĞIM SENİ ÇOK ÖZLEDİM, NE ZAMAN GELECEKSİN?”

Rabbim bir daha Soma’mıza, ülkemize ve hiçbir kimseye böyle acılar göstermesin.

Şehit yakını canlarımız; şehitlerimizin kutsal hatırası yüreğinizin en nadide yerinde her zaman dursun. Elbette hiçbir zaman unutulmayacak. Ancak her şeye rağmen hayat devam ediyor. Yavrularımızın sağlıklı ve kaliteli gelecekleri için sorumluluklarımız ve görevlerimiz var. Bu elim olaydan daha güçlü ve metanetli çıkmasını becerebileceğinizden eminim. Sizler elleri öpülecek mübarek kardeşlerimizsiniz. Sizleri bütün kalbimle, yürekten kutluyorum ve şehitlerimizin aziz hatırası önünde saygı ile eğiliyorum.

 

Selam, sevgi ve dualarımla. Allah’a emanet olunuz.

 

Bulgaristan Türklerine Açık Mektup!

Aslında Balkan Türklerine hitaben yazmak istemiyorum ve uzun bir süredir de bunu başarıyorum. Ancak şimdi bazı şeyleri yazarak paylaşmak zorunda kaldım.

İnsan hafızası çok çabuk unutuyor. Onun için yaşananları devamlı canlı tutmak gerekiyor.

Belki biliyorsunuz belki farkında değilsiniz ama komşumuz Bulgaristan’da Kurban Bayramının ikinci gününe denk gelen 05 Ekim 2014 Pazar günü erken genel seçimler yapılacak.

Malumunuz Bulgaristan aynı zamanda önemli bir Türk nüfusunda vatanı durumunda. Bu sebeple seçimler,ister Bulgaristanlı istersen başka bir coğrafyanın Türk’ü ol; kendisini Türk hisseden herkesi ilgilendiriyor. Ben de bir Türk olduğum için Bulgaristan seçimlerini izliyor ve Bulgaristan Türklerinin bu seçimden başarı ile çıkmasını istiyorum.

Ancak uzun zamandır Bulgaristan Türklerinin siyasal birlikteliğine kast edenler var. İstiyorlar ki tıpkı Makedonya ve Kosova’da olduğu gibi; Türkler siyaseten ayrışsın, oyları bölünsün, milletvekili,belediye başkanı,belediye meclis üyesi ve muhtar seçemesin… Tabii ki, Türklerin zaman zaman hükümet ortağı da olması bu çevrelerin hiç işine gelmiyor.

Kim bunlar: derin Bulgaristan, Avrupa Birliği(AB), Türkiye’deki Türk düşmanları, ABD, İngiltere, İsrail, Slavların ebedi hamisi Rusya ve saymakla bitiremeyeceğiz kadar devlet ve kuruluş.

Bu dev güçlerin karşısında ise çok garip kalan Bulgaristan Türkleri açlığa, işsizliğe, baskıya, asimilasyona, ihanete ve aklınıza gelebilecek her türlü belaya karşı Türk kalmak, Türkçe konuşmak ve Türk gibi yaşamak için büyük bir savaş veriyorlar. Hem de yalnız sayılabilecek bir şekilde…

Biz de hasbel kader bu insanlarımızı destekliyor ve gücümüz nispetinde onları yalnız bırakmamaya çalışıyoruz.

Ancak son iki seçimde Bulgaristan Türklerine düşman olup Türklerin siyasi birlikteliğini bozmak için mücadele edenler ilginç stratejiler izlemeye başladılar. Bende bunları açık etmek için var gücümle çalışıyorum.

Bu kesim şimdi,Türklerin siyasi birlikteliğini sağladığı Hak ve Özgürlükler Hareketi / DPS’ni desteklediğim için beni yerden yere vuruyor.

Onlara buradan da bir kez daha söylüyorum ki; ben HÖH / DPS’yi değil Bulgaristan Türklerini destekliyorum. Onların kurumsal siyasi yapısı HÖH / DPS olduğu içinde bu partiye destek veriyorum…

Peki ya ne yapacaktım? Türklerin oyları bölünsün, meclise giremesinler, iktidar ortağı olamasınlar diye mi çalışacaktım? Bunu hangi nedenle olursa olsun yapmak Bulgaristan Türklerine ihanet olur ki; Allah korusun ben Türk’üm ve Türk’e ihanetim asla söz konusu olamaz.

Ne yazık ki; bizi HÖH / DPS’ye destek vermekle suçlayanlar, kanımıza bozuk ve ajanların yalakası diyenler sadece seçimden seçime ortaya çıkmakta iş normal zamanlarda Bulgaristan Türklerinin hakkını aramaya ve Balkanlarla ilgilenmeye gelince fareler gibi deliklere saklanmaktadırlar.

Soruyorum bunlara; biz zorunlu göçün 20.yılında yollarda yürürken siz nerede idiniz? Bulgar bakanlara adeta tarihin en ağır manifestosunu okurken nerelerde gizleniyordunuz? Göçün 25.yılını hatırlarken kimler Bulgarlarla aramız bozulmasın diye ekranlardan kaçıyordu? Türkiye’de Türk düşmanlığı yapanlarla ortaklaşa HÖH / DPS’ye operasyon yapmaya kalkanlar kimlerdi? HÖH / DPS’nin karşısında önceki seçimde bir partiyi olmadı bu seçimde Türk karşıtı GERB’in temsilciliğini üstlenenleri tanıyormusunuz?  Aldıkları paraya göre düdük çalanları hepimiz biliyoruz.

Bursa’da kimlerin benzin istasyonları var? Arabamın kontağı 5000 ABD dolarına Sofya’ya çalışır diyenleri tanıyormusunuz? Başında veya yöneticisi bulunduğum stk’lar adına ve haberimiz olmadan malum yerlerden para alanları biliyormusunuz? Ben Türkçe konuşun, toplantılarınıza Bulgar şarkıcı getirmeyin, Bulgarca müzik söylemeyin, çalgayı yaşamınızdan atın deyince beni protesto eden Bulgarlara, yalakalık ve yalamalık yapanları unuttunuzmu? Kimlerin pasaportları yıllarca “Zorko” gibi isimleri taşıdı veya taşıyor?

Bulgaristan Türklerinin hakkını arıyorum diye AKP iktidarından fırça yiyince, bana tavır alan koca başkanları baş tacı yaptınızmı? Mayıs 2013 seçimlerinde Bulgar dostu AKP iktidarının gücü ile Bulgaristan Türklerini vali,kaymakam,milletvekilive belediye başkanları ile tehtid edenler kimlerdi?Türkiye’de anayasa değiştirilirken ve Türk hükümranlığı sona erdirilmek istenirken TBMM’de anayasa uzlaşma komisyonu karşısında yalnız bıraktığınız bizler değilmiyiz?

Ben Bulgaristan’ı kaybettiğimiz Balkan Savaşları ve 93 Harbi’ni anlatmak için şehir şehir dolaşırken köstek olanları daha unutmadık.

Şimdi kalkmış Bulgaristan Türklerini ve Türklüğü savunuyorlarmışta bizde ajanları destekliyormuşuz! Hadi oradan düzenbaz yalancılar…

Bırakın bunları!.. Ben HÖH / DPS’ye en ağır eleştiriler yönelten ve bir çok eksiklikler bulan bir kişiyim. Ama bu benim Türklerin Bulgaristan’daki birlikteliğini bozmam için yeterli bir neden değil. Hem buna hakkım da yok haddim de değil. Hem de Türk vicdanım buna izin vermez… Zaten eğer iyiniyetli iseniz sizin de anlamadığınız nokta bu…Eğer hainseniz tabii ki, papağan gibi aynı şeyleri tekrar edip habersiz insanları zehirlemeye devam edeceksiniz.

Buradan bütün Bulgaristan Türklerine sesleniyorum: ben herkesi tanır her şeyi de bilirim. Tevazu yapmamada hiç gerek yok. Samimi iseniz size dinlerim ama menfaat peşinde Bulgaristan Türklerini harcamaya kalkarsanız karşınıza dikilirim. Onun için siz siz olun asla siyasal birlikteliğinizi bozmayın. Bunun da adresi HÖH / DPS’dir. Aksini düşünseydim merak etmeyin onlara karşıda mücadele bayrağını açardım. Beni tanıyanlar bunu rahatlıkla yapacağımı gayet iyi bilir…

Dayanın,sabredin,ısrar edin siz kazanacaksınız. Sizin partiniz HÖH /DPS’dir. Sorunlarınıza birlikte davranarak,orada çözüm bulacaksınız. Hem eminimki, Bulgaristan Türkleri; içlerinden Bulgaristan’ıyönetecek ve Bulgaristan’da yaşayan bütün halklara huzur ve refah getirecek Atatürk gibi şahsiyetlere benzer insanlar çıkaracaktır. Yeter ki, bir arada mücadele etmeye devam edin. Sizlerden 05 Ekim Pazar günü bayram gibi müjdeli haberler bekliyorum… Hedefiniz 50 milletvekili olsun!

 

Yirmi Yıl Sonra Yeniden DDY ile Ankara-İzmit Yolculuğu

Devlet Demir Yolları ile hatırlayabildiğim ilk yolculuğum Ankara-Afyon-Burdur’a gidişimizdir. Bu durum babamın memurluğu sebebi ile annem ve biz çocuklarının aynı kompartımanda, ailecek gidebilmek için en uygun tercihti. 16 saatlik bir yolculuk böyle bir tercihi gerektiriyordu. Ankara Garı girişindeki o büyük beyaz kolonların altında babamızı beklediğimizi, o günkü kömürlü trenin kendine has uzun düdük sesini, trenin camını açıp başımızı dışarı uzattığımızda gözümüze gelen kömür çapaklarını, kompartımanımıza gelip biletlerimizi kontrol eden vişne renkli şapkalı, lacivert elbiseli, elinde bilet delicili kontrol memurunu, üzerinde kontrol memurlarının 2-3 delik açtığı dikdörtgen küçük yeşil tren biletlerimizi hiç unutamam.

Daha sonra 1982 yılında İzmit SSK hastanesine mecburi hizmet yükümlüsü olarak çıkan tayinim sebebi ile 1994 e kadar çok defa Mavi tren ve Boğaziçi ekspresi veya bazen de yataklı vagonla İzmit-Ankara arsında DDY ile yolculuklarımız olmuştur. Ankara-İstanbul otoyolunun açılmasından önce ailecek geliş gidişlerimiz de otomobil veya otobüs yolculuklarımız, zor ve zahmetli olduğu için daha çok bu trenleri tercih ederdik. 7-8 saat süren bu yolculuklarımız da hatıralarda kaldı. Eski Gar binasının sobalı bekleme salonu, trenini bekleyen insanların doldurduğu tahta ranzalar, trenlerde satış yapan pişmaniyeciler, trenlerin bekleme sürelerinde ellerindeki su kaplarını doldurmak için o günkü çene suyu çeşmesine koşuşturan insanlar, yarım- bir- iki saatlik treninin gecikmeleri için homurdanalar, gelen-giden trenleri yönlendiren hareket memurları (şimdiki Müdürümüz o tarihlerde yolcularına çok ilgi gösteren, çalışkan bir hareket memuru idi) hatıralarımızda kaldı. Şimdiki yürüyüş yolu olan, çınar ağaçlarının arasından ve çan-çan seslerini işiterek trenin İzmit içinden geçip eski gara girmesi de hatıralar arasında kaldı. Gece 01.00 de binip 07.30 da Ankara’da olmak veya 23.00 de Ankara garından binip 06:00 da İzmit’te gelmek o günün şartlarında iyi bir imkan, emniyetli ve konforlu yolculuklardı. 1993-94 de babamın rahatsızlığı sebebi ile her hafta sonu Ankara’ya gitmek ve hafta başında İzmit’te olmak mecburiyetim sebebiyle gidip geldiğim bu tren yolculukları pişmaniye satıcılı Arifiye İzmit arası, simit-bohça satıcılı Eskişehir bölgesi ile kendine özgü hatıralara sahiptir.

Özellikle otoyolun açılması, Ankara-İzmit gidiş gelişlerinde, öncelikle  otomobil veya otobüsle yolculuklar yapılmasına sebep olmuştur.Otoyol ve Bolu tünelinin hizmete girmesi bu yolun otomobille 3 saatte,otobüsle 4-5 saatte geçilmesini sağlamış,yeni taşıtların konforu da buna eklenince bu tür kara yolculukları tercih önceliğini almışlardır.

Ülkemizin gelişmesi ve zenginleşmesi, yöneticilerimizin insanlarımıza yeni hizmet imkanları sunması sayesinde şehrimiz önce Cengiz Topel hava alanının sivil ulaşıma açılması ile Ankara, Trabzon ve Ankara aktarmalı diğer şehirlere uçakla ulaşım imkanına kavuşmuştu. Fakat maalesef yeterli yolcu olmadığı için şimdilik bu havayolu ulaşımı askıya alınmıştır.Bu imkanın tekrar Kocaeli halkına sunulmasını temenni ederiz.

2014 yazında İstanbul-Ankara hızlı tren seferleri başlamıştır. Böylece şehrimizin insanı yeniden DDY ile Anadolu yolculukları imkânına kavuşmuştur. Ankara’ya Hızlı Trenle gidiş-geliş önemli bir imkân ve iyi bir tercih olacaktır. Görmek ve değerlendirmek için bu trenle yaptığım Ankara gidiş gelişimi bu vesile ile sizlerle paylaşmak istedim.

Yeni tren garımızın giriş ve bilet alma alanlarında ki geniş, rahat, konforlu ve temiz bekleme salonu ilk dikkati çeken durumdu. Aynı temizlik peron ve gar çevresinde de dikkati çekmekteydi. Tren içinde eskisi gibi kontrol memurları olmadığı için peron girişinde bilet kontrolü yaptırarak içeri geçiyorsunuz. Trenimiz tam dakikasında geldi. Vagonumuza binip yerimize geçtik. Zamanında kalkış, hareket ediş, sesli ve görsel uyarılar, bilgilendirmelerle yolculara gerekli hatırlatmalar yapılıyor. Yolculuğunuz süresince bu televizyonla ‘hem eğlenceli bir yolculuk hem de sizin yolculuğunuz hakkında bilgilendirilmesiniz sağlanıyor. Zaman zaman 250km/h hıza çıkan trenimiz oldukça sessiz ve bu sürati hissettirmeyecek bir konfora sahip. Arifiye-Bozuyük arasında Sakarya Nehri boyunca çevrenin doğal zenginliği yolculuğunuza ayrı bir güzellik katıyor. Bu bölgedeki bazı tüneller henüz bitmediği için ve trenimiz eski hatta seyrettiği için daha yavaş ilerliyor.Bozuyük’den sonra trenimiz yeniden hızlanıyor ve orta Anadolu’nun kuru iklimi ve kıraç  topraklarını seyrederek Eskişehir ve oradan da 1,5 saatte Ankara’ya,Ulus’da ki tren garına varıyorsunuz.

Hizmete giren bu yüksek hızlı trenle (YHT) konforu, hizmeti ve emniyeti ile rahat -yorucu olmayan 3 saat süren bir yolculukla Ankara’ya Ulus’daki tren garına iniyorsunuz. Bu özellikleri ile YHT  insanlarımız  için  yeni ve önemli bir seçenek sunmaktadır.Bu seçenek günü birlik gidiş  gelişler için bile rahatça kullanılabilecek özelliktedir.Kara  yolu ulaşımında daha az riskli olan bu alternatifin hayırlı olmasını dilerim.

 

Düşündüm,Sağlıkla Huzuru Seçtim

Zamanı gelmeyen ölüm dışında
Türlü çeşit devran gördüm dünyada
Bunca tercih şıkkı varken ortada
Bir sağlığı bir de huzuru seçtim

Bir tatlı dil ile bir güler yüzü
Bir sürü acıyı silerken gördüm
İllallah’la kovdum Masiva’ları
Allah’a kullukta gururu seçtim

Var mı hak aşkından büyük sermaye
Kalplerin huzuru değil mi gaye
Şu kısa ömürde yok başka paye
Düşündüm,sağlıkla huzuru seçtim

 

Anlasana!

Geçmiş yıllarda Türkiye’nin zor günleri oldu. Yetersiz ve beceriksiz hükümetler, doğal afetler (bunların en büyüğü 1999 depremi) ve yurdumuzun coğrafi konumundan kaynaklanan iç ve dış meseleler.

Tabi o günlerde bir kısım yazar-çizer takımı, olayların hassasiyetini kavrayamadan sürekli tenkit, sürekli muhalefet oluşturmakla 2002 yılında özledikleri yönetilebilir hükümet modeline yani tek partili hükümet yönetimine kavuşmuş oldular.

Gelenlerin niyetleri belliydi; muhalefetin ve birçok yazar-çizerin ikazlarına rağmen gene de bildiklerinden şaşmadılar. İçlerinden çıkıp geldikleri partinin lideri dahi (Prof. Necmettin Erbakan) bunlara güvenilmeyeceğini, ihanet içinde olduklarını, gayelerinin ABD. Ye ve Batıya uşaklık yapmak olduğunu sürekli söylemesine rağmen, yollarına devam ettiler.

Bir taraftan Avrupa Birliği hayal tireni ile milleti avuturken, diğer taraftan süratle kendi medyasını oluşturma çabası içindeydiler. Hoşlarına gitmeyen medya patronunun ümüğüne yapışıp mallarına TMSF yoluyla önce el koyuyor, sonra da yandaş medya gurubunu oluşturuyordular. Yüzlerce gazeteci işlerinden olmasına rağmen, hiç umurlarında olmadı yandaş yazarların. Hâlbuki daha dün birlikte yazdıkları gazetenin aynı sayfasını paylaşıyorlardı.

Derken bir açılım masalı tutturdular. Güya artık analar ağlamayacaktı. Muhalefetin sürekli ikazlarına rağmen gene bildiklerinden şaşmadılar. Yandaş medya, sürekli hayal pompalıyor, sürekli algı yöntemi oluşturuyordu. Duyarlı askerler Ergenekon, Balyoz, gibi saçma sapan suçlamalarla içeriye alınıp, Türk ordusuna büyük çaplı operasyon yapılıyordu.

Derken 17/25 Aralık 2013 e gelindi. Tarihin en büyük yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet olayı ortaya çıkarıldı. Yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvetle suçlananlar; hükümet üyelerinin bizatihi kendileri ve en yakın çevreleriydiler.

17/25 tarihinden sonra ki gelişmeler,  bir kısım liberal, yandaş’ın kafasına dank etmiş olacak ki, “yahu neler oluyor” gibisinden yaşanan olayları sorgulamaya başladılar. Bir kısmını da zaten hükümet,  paralel yapı diyerek çemberin dışına itmişti.

Şimdi bu güne baktığımızda gelinen nokta ortada: Bizler dün 2002 den itibaren ne söylemişsek, bu günde aynı sözleri söylüyoruz. Hükümet Paralel yapı diyerek hedef şaşırtırken, asıl paralel yapı güney doğuda yaşanıyor. Resmi dairelerdeki Türk bayrakları paspas olup çiğneniyor, Yol kontrolleri, okul açmalar, okul yakmalar vergi toplamalar gibi.

Suriye den gelen Arapların sayısı 2,5 milyona dayandı, şimdi de gene Suriye den Işid saldırılarından kaçıp Türkiye ye sığınan Kürtler var. İki buçuk milyon da onlardan gelirse, Türkiye’nin normal şartlarda bunu kaldırma gücü var mı? Dünyanın başka bir yerinde böyle bir olay var mı?

Bütün bu olanlar karşısında Türk milletinin gözünü açma zorunluluğu var. Güney doğu, elimizden sabun köpüğü gibi kayıp gitme durumunda. Suriye den Arap ve Kürtlerden gelecek beş-altı milyon nüfusu kaldırabilecek güçte değiliz, hiçbir millette kaldırabilecek güçte değil. O halde kurulan kumpasa dikkat etmek zorundayız. Irak Kerkük ve Musul da gerek PKK tarafından gerek se kanlı terör örgütü Işid tarafından katliama uğrayan Türkler, “vizeniz yok” diyerek Türkiye ye alınmıyorlar, sınırdan geri çevriliyorlar. Sanki Kürtlerin ve Arapların vizeleri varmış gibi.

Daha öncede yazdım yine yazıyorum:

Türkiye’de Türkler; azınlığa düşürülüp referanduma gidilecek ve Türkiye’nin adı ve idari yapısı değişecek. Bütün bu olup bitenler bizleri uyandırmayacaksa daha neler yaşamalıyız ki, o zaman uyanalım?

Hükümet kurulduğundan bu yana en büyük destekleyiciliğini yapan, sürekli yönetilebilen demokrasi den bahseden Taha Akyol bile:

“bu günü anlamak için bin dokuzyüzlü yılların (Balkanlarını)  iyi okumak lâzım” diyor.

Yani;

yanisi şu. Şimdikilerin dediği gibi o zamanlarda Mitat Paşa “güzel şeyler olacak” diye diye Balkanları ne hale getirdiyse;

uyanın Güney doğuda o duruma gelebilir” demek istiyor.

ANLASANA!

 

Bu Kadro Hepmi Böyle

49 rehinemiz tam 101 gün sonra kurtulup geldiler. Elbette, burunları bile kanamadan gelmiş olmaları son derece sevindirici ve büyük mutluluk. Bu konuda, farklı düşünmek ve farklı davranmak hiç bir Türk için mümkün değil.

Ancak, tam 101 gün ülkenin yöneticisi olduğunu iddia edenler tarafından şantaja uğradık.

Nasıl bir şantaj?

Sakın ola Türk Konsolosluğunun nasıl basılıp, çalışanların nasıl rehine alındıklarını sormayın ve bu konuda konuşmayın, yazmayın, çizmeyin. Yoksa, hain ve insanlık düşmanı olursunuz.

Hoppala!!!

Sustuk, sustuk, bir de baktık ki, bu terör örgütü en ilginç bir dönemde rehineleri serbest bırakıverdi.

Şimdi ülkenin idarecisi olduğunu söyleyen kişiler, bu serbest bırakıvermenin ve zamanlamanın nedenlerini çarpıtmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar ve hem de birbirlerine ters beyanatlar verme pahasına. Konuyu çarpıtma adına öylesine demagoji üretiyorlar ki, adeta birbirleri ile bu konuda yarışıyorlar. Onun için bu kadro hep mi böyle diye soruyorum.

Halbuki, konu çok basit, değil mi?

Soruyorum;

Bu terör örgütü, Türkiye’nin kendisini vuranlarla beraber vurmak istemediğini, çünkü, bunların ellerinde rehinelerimiz olduğu bahanesini ileri sürdüğümüzü bilmiyor mu?

Biliyor olmaması mümkün olmadığına göre, bu rehine kozunu elinde tutup Türkiye gibi bir ülkenin kendisini vurmamasına devam etmesini sağlayacağına, rehineleri verip de neden vurulmak ister, anlayan var mı?

Bu terör örgütü, Amerikalı, İngiliz ne bulursa kafa kesip, videoya çekip dünyaya servis ediyor da, bizim Türk rehinelerinin kılına dokunmadığına göre, acaba çok şükür vicdanlı bir tarafı mı varmış, yoksa öteki görüntüler mi palavra?

Bu terör örgütü, takas, makas düşünecek kadar planlı, programlı ve vicdanlı da, bugüne kadar neyi bekledi?

Bu terör örgütünün elinden bu kadar usta bir şekilde rehinelerimizi kurataracak gücümüz var dı da, 101 gün bizim yüreğimizin ağzımıza gelmesini neden bekledik?

Bakın, rahmetli ECEVİT bile, hiç olmazsa doğruyu söyleme basiretini, gerçekçiliğini ve hatta tutarlılığını gösterdi. Abdullah Öcalanı bize ABD niye verdi bilmiyorum dedi.

Bu kadro bunu bile yapmıyor. Hem de en büyük yalakalarının bazılarının cıa teslim etti söylemlerine rağmen.

Bölgemizdeki oyunların bu aşamasında, daha doğrusu şimdilik son perdede bu terör örgütünün ortaya çıkması durumu gerekmektedir. Bölgemizde, İsrail devletinin beka stratejisi için bu durum dünyaya yansıtılmaktadır. Dolmayı yutan yutacaktır, yutmayan da seyredecektir anlayışı gelmektedir. Bu anlayışı kim kullanmaktadır? Dünyanın egemen güçleri ve onların bölgedeki, bizim ülkemiz dahil işbirlikçileri.

Harita değişikliğinin en önemli ayağı, inanın ki, bizim ülkemiz ile ilgili olan ayağıdır. Çünkü, en zor ayak bu ayaktır. 10-15 seneden beri bu konu, yaniülkemizin parçalanması, en azından federatif bir yapının oluşması konusu artan bir hızla uygulanmak istenmektedir. Bir çok konuda başarılı olunmuş gibi görünmesine rağmen, gerek egemen güçlerin ve gerekse içerideki işbirlikçilerinin istediği tam sonuç bugün gelinen durum değildir.

Çünkü, istenen sonucun tarihi bile planlanmıştı. 2015 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ilke ve felsefelerinin yıkılış tarihi idi.  Bunu  ben söylemiyorum, 1990-2000 arasındaki dünya basınını takip edenler bu gerçeği açıkça görebilirler.

Işte, adı geçen terör örgütü bölgemizdeki tiyatronun yeni bir perdesidir.Ancak bu perdede oyun daha kötü şartlarda oynanmaktadır. Çünkü, bizim için yolun sonuna gelinmiş bulunmaktadır.

Tek kurtuluşumuz, Yüce Türk Milleti’nin topyekün uyanması ve gerçekleri görmesi ile olacaktır. Türk Milleti, Millî Mücadele döneminde o zamanki üzerimizde oynanan oyunu görmüş ve önce bir avuç olan Türk aydınının arkasında kenetlenerek egemen güçleri ve onların işbirlikçilerini yenmeyi başarmıştır.

Haydi, Milletim bir daha.

 

 

Yürüyüş Yolu Üzerinde Askıda Raylı Toplu Taşım Teklifi

Yürüyüş yolu üzerinde yapılması düşünülen raylı sistem toplu taşım hattı mevcut kanalizasyon ve yağmur suyu hatlarının kaldırılmasını gerektirecek olup, şehrin tek yürüyüş yolunu da bitirecektir.

Bunun yerine yerden belirli yükseklikte hazırlanacak olan iki raylı platform üzerinde gidiş ve geliş tek ray üzerinde hareket eden dar ve uzun vagonlar ile bu toplu taşıma sistemi kanaatimce çözümlenebilir.
-Vagonlar enerjisini düşük voltaj verilmiş olan raylardan alır.  
-Tepeden voltaj yüklü teller de geçmemiş olur.
-Belli uzaklıklarda merdivenler ile bu platforma çıkılarak vagonlara binilir.  
-Vagonlar dar ve uzun olduğundan çınarların arasındaki boşluktan rahatlıkla geçebilirler. Ağaç kesmekte gerekmez.
-Altında da rahatlıkla yürünebilir. Bir taşla iki kuş vurulma misali. Tabii ki platformun zemininin yürüyenlerin başına bir şey gelmesin diye kapatılması gerekir.                                                                 
-Herhangi bir şekilde alt yapıya da zarar verilmemiş olur.    
-Ağaç aralarına direk dikilmek sureti ile platform askıya alınarak raylar bu askı üzerine monte edilebilir..
-Bu sistem Derince’den Alikahya’ya kadar uzatılabilir.                                                                               
-Sürekli ring seferi yapacak şekilde de çalıştırılabilir. Çok ciddi bir maliyet getireceğini sanmıyorum. Fakat şehir içi trafiğine ciddi rahatlama getirir.

Büyük Şehir Belediyesine bir fikir teklifidir. Uzmanlar ilgilenirse daha verimli çözüm haline getirilebilir.

Değerlendirilmesi dileği ile.

 

“Bu da mı Penaltı Değil?”

Futbolu emperyalizmin uyuşturucu maddelerinden biri sayar ve 3 İstanbul takımını tutmamayı marifet sayanlardandım. Kiminin başlı başına bir din, kiminin dev bir sektör, kimininse toplumsal düzen anahtarı olarak gördüğü futbol topunu kaldırırsanız değişik bir ilişkiler sarmalı çıkar; kanaatim budur.

Futbol asla sadece futbol değildir” sözüne de katılanlardanım; ne var ki bu noktada da ters kutuplanma örnekleri var. Daha doğrusu fanatik futbol kültürünü sosyal ahlâka değil de toplumsal dayanışmayı sığ ve sabit futbol kültürüne aktararak “Esenlik Bildirisi” yayan, kitle kültürünün vites büyüterek gelişmesini sağlayan yapılar var.

İyiliği yayma ve kötülüğü engelleme” iddiasındaki dinî teşekküllerin çoklukla bu noktada havlu atarak gurup menfaatleri noktasında kendilerine konum belirlediklerini müşahede etmekteyiz. Yalnız ve yalnız meşin yuvarlak gibi boş beleş sporlarla uğraşması gereken bir tribün gurubunun tam da bu alanda birilerinin es geçtiği boşlukları doldurması “Bu ülkede her zaman hayat var” dedirtecek türden.

ÇARŞI Grubu’ndan söz ediyoruz; Lösemili Çocuklar için “Bir Tuğla da Siz Koyun“dan “Çarşı Irkçılığa Karşı – Hepimiz Eto’yuz“a, kimsesiz çocuklara oyuncak ve kırtasiye yardımından Kızılay‘a topluca kan bağışında bulunmaya, Gezi Parkı olaylarından Van’daki depremzedeler için yardım organizasyonlarına kadar haniyse her toplumsal hadiseye tepki verdiler.

Artan terör eylemleri karşısında 81 ilde bayrak açabilen; kendine uzak yada yakın Necmettin Erbakan gibi bir siyasetçinin ölümüne de, Neşet Ertaş gibi bir sanatçının ölümüne de yas tutabilen; Güneydoğu’daki çocuk gelinler için de, Karadeniz’de HES’lenecek dereler için de tavır koyabilen bir ÇARŞI’dan bahsediyoruz.

Hep şikâyet ettiğimiz hem de ezelî dedikleri rekabet nedeniyle bir araya gelmesi en zor gibi gözüken Beşiktaş-Fenerbahçe-Galatasaray ve hatta Trabzonspor taraftarlarını bile toplumsal olaylar konusunda ortak yürütebildiler. Gerçi yüksek yetkililerimiz onların birbirleriyle palalı-maytaplı çatışmasını barışık çalışmalarına tercih ederdi ya neyse..

Kitap aklın santraforudur” diyerek, “Kurban olam kalem tutan ellere” söyleyerek ve “Hayatta en çok KİTABI sevdim” diye vecizeleyerek 9 kusurlu hareketin kalan kısımlarını da tamamlamış oldular. Netekim efendim, Hükümet’e darbe suçlamasıyla da Türk Mahkemelerinin kapsama alanına girdiler.

O değil de Sivil Kuruluşlar ve Gönüllü Teşekküller liginde “Halkın Vicdanı” olmak sıralamasında şampiyonluk ÇARŞI’YA kalmamalıydı, kaldı. “Acı diyorum efendim, o da evrensel olmalı; bir çocuğun eline diken batsa insanoğlu yanmalı” ve “Gel ey büyük bakış, yüce suskunluk; gel artık beri” mısralarıyla hangi ümmetin kitabını imliyorlar?

Dikkati ve aklı duygu ile işleyerek insanî değerler ve insanlık onuru için sahaya sürmek‘ işini bihakkın yaparak üzerimizdeki farz-ı kifayeyi de karşılayan bu ekibi dıştan alkışlıyorum. Önyargılarımı ve sabit fikirlerimi Soma’daki Maden Mezarlığı’nda bırakarak ölümün o acı ve sarsıcı düdüğünü çalmak isterim:

“Üzülme anne, babamın iş elbiselerini koklarız.” Bu da mı penaltı değil!

 

Güz Yağmurları!

Umut tohumları saçsa toprağa
Son bir nefes verse sarı yaprağa
Yorgun duyguları atıp ırağa
Ruhlara can verse güz yağmurları

Bülbüle çevirse bir bir dilleri
Estirse yeniden ılık yelleri
Gül bağı eyleyip tüm gönülleri 
Bahara döndürse güz yağmurları

Vicdanlardan gelen sesleri duyup
Hazanı tövbeler mevsimi sayıp
Kirlenen ruhları bir bir yıkayıp
Pir-ü pak(tertemiz) eylese güz yağmurları