18.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 855

Ahilik – Ahi Evren ve Ahilik Nizamnamesi (fütüvetname)

Milletlerin tarihi ve geçmişleri, kültürleri sosyal yönden olduğu kadar ekonomik alandaki zenginlikleri ile de önem kazanır. Türk tarihinde bu zenginliklerimiz ve değerlerimiz içinde ahilik çok önemlidir ve önemli yeri vardır. Kültür ve medeniyetimizin özünü teşkil eden ahilik, Orta Asya da milletimizin ortaya koyduğu bir kültürdür. Müslüman Türk’ün hem dünya için, hem de ahret için Orta Asya ve Anadolu coğrafyasında kurduğu bir medeniyet eseridir. Ahilik “İmanın ilimle beslenmesi ve çalışma ile şekillenmesidir.” Dini-mesleki karakterli, kültürel, sosyal ve ekonomik bir oluşum olup, hem dünyevi hem de uhrevi boyutu olan manevi ve maddi ayağı olan bir sistemdir.  Ahiliğin manevi boyutunda Peygamber ahlakı olup, kişinin kendi rahat ve huzurunu, hayatını başkaları için feda etmesi anlayışı vardır. “Allah yolunda sarf edin kendinizi, kendi elinizle tehlikeye atmayın, işlerinizi iyi yapın, şüphesiz Allah iyi iş yapanları sever” ilahi hükmü ve “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” prensibi esas alınmıştır. Ahiliğin maddi boyutunda ise, ahlaki kurallar içinde çalışmak, üretmek, alın teriyle kazanmak vardır. İnsanlar arasında dayanışma ve kaynaşmayı kurmaya çalışan insanlar arasında sevgi, saygı ve yardımlaşmanın temelini oluşturan sosyal ve ekonomik yönden işleyen siyasi, askeri ve kültürel yönleri de bulunan bir düzendir.

Ahilik hem işyeri, bir okul, bir aile ocağı hem de geçim kapısıdır. Ahilik binlerce yıldan beri süregelen Türk kültür medeniyetinin ve Türklerin kabul ettiği İslam dini ile kültürünün kaynaşmasından doğan bir kültür sistemidir. Türkler İslam dinine girerken bu dinin birçok esaslarına, değerlerine ve kurumlarına talip oldular ve bu dinle birlikte kendi kültürel değerlerini de Türk-İslam ruhuna, yaşayışına kattılar.

Türkler İslam la şereflendikten sonra Türkistan’dan Anadolu’ya kadar olan coğrafyada esnaf ve sanatkarlar arasında bir bağlılık ve kardeşliğin ancak bir teşkilatla devamlı ve bir arada dayanışma ve kaynaşma içinde olacağına inanmışlar, aramışlar, buldukları ahiliği hayatlarına uygulamışlar, ahilik kültürünü bünyelerinden çıkarmışlardır.

Ahi kelimesi Türkçede “eli açık, cömert, yiğit” anlamına gelen “akı” kelimesinden  ileri gelmektedir. Ahi kelimesi Arapçada da “kardeşim” anlamındadır.

Ahiliğin ilk temelini Fütüvetnameler teşkil eder. İslam memleketlerinde çok önceden mevcut olan fütüvetle yakın ilgi kuran Türkler 11.yüzyılda kendilerine göre bunu geliştirdiler. Fütüvet kavramı fedakarlık, iyilik, yardım, insan severlik, hoşgörü, nefsine söz geçirme gibi erdemleri ifade eder. Fütüvet kelimesinin kökü olan “feta” iradesine hakim olan nefsini yenen kimsedir. Fütüvet sahibi olmanın dokuz basamağı vardır. Olgun ve mükemmel insan olmak için bu basamaklardan geçmek gerekiyordu. Bunlar ise sözünde durma, doğruluk, güven verme, eli açıklık, alçak gönüllülük,  bağışlayıcılık, dindarlık, başkasının ayıbını görmemek, olgun kişi olmaktır. Bu fütüvet namelerdeki kurallar, birçok tarikat ve dini cemiyetlerce benimsendiği gibi ahiler de benimsemiş ve uygulamışlardır.

Ahilikte ahi adıyla anılan kişi sanat, ticaret ya da bir meslek koluyla uğraşırken, fütüvetçiliğin bildirdiği kuralları ve ahlaki nitelikleri de öğreniyordu. Hem sanatın inceliklerini, hem de ahlaki nitelikleri aynı zamanda öğrenmiş oluyordu. Fütüvetin tarihe geçmesine 34. Abbasi Halifesi Nasır Lidinillah (1180-1225) sebep olmuş, İslam ve Türk ülkelerinde o zamana kadar her biri kendi başına hareket eden ve dağınık halde bulunan fütüvet teşkilatlarını ıslah etti ve örgütlenmelerini sağladı. Fütüvetname adı verilen nizamnamelerle bu kuruluşun usul ve kaidelerini yeniden tespit ve tanzim etti.

Ahilik, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin ortaya koyduğu Ahi Evran’ın öncülüğünde Kırşehir’de yayılan sosyal, kültürel, ekonomik, siyasi yönleri de olan bir milli, kültür, iman, ahlak, yiğitlik ve cihat hareketidir.

Ahi teşkilatının kurucusu Ahi Evran’dır. Azerbaycan’ın Hoy kasabasında 1171 yılında doğmuş, esas ismi Nasiruddin Mahmut Hoy’dur. Ünlü alim Fahruddin Razi’den fen ilimleri derslerini, Şehabüddin Sühreverdi’den tasavvufi bilgiler öğrendi. Sonra Abbasi Halifesi Nasır Lidinillah’ın daveti üzerine, fütüvet teşkilatına girdi. İslami ilimler, felsefe, iktisat, işletme, tıp, kimya, siyaset ve sosyoloji gibi bilim dallarında bilgiye sahipti.  13.yüzyıl başlarında Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde Muhiddin Arabi ve hocası Evhadüddin Kırmani ile birlikte Anadolu’ya geldi. Hocasının kızı Fatma Bacı ile evlendi. 1205 yılında Kayseri’ye gelen Ahi Evran debbağlıkla (deri imalathanesi-tabakhane) uğraşmaya başladı. Esnafı bir çatı altında toplayıp teşkilatlandırdı. Fütüvetnamelerden faydalanarak teşkilatın nizamnamesini yazdı. Esnaf ve sanatkarlar arasında nizamname tatbik edilmeye başlanıldı. İslam ahlakı ve Türk örf ve adedine dayalı ahilik birliği kuruldu. Ahilik daha önce vardı. Ancak Ahi Evran Anadolu da ahi örgütünün ilkelerini geliştiren ve ülkenin her yanında örgütlenmesini sağlayan kişi idi.

Ahilik teşkilatı, Anadolu’da büyük hizmetler yapmaya başladı. Zamanla memleketin her tarafına yayıldı. Malazgirt zaferi ile Anadolu’ya açılan kapıdan, doğudaki Türk illerinde göçebe halinde yaşayan ve geçimlerini tarım ve hayvancılıkla temin eden pek çok Türkmen Anadolu’ya göç ediyordu. Bir yandan da Moğolların zulmünden kaçarak geliyorlardı. Ahiler bunları tarım hayatına sokup yerleştirmeye, esnaf, işçi, sanatkar olarak şehir ve kasaba hayatına alıştırmaya başladılar. Ahiler bu hizmetlerinin yanında ihtiyaç halinde gazalara ve memleket müdafaasına da katıldılar. Halkı gelecek tehlikelere karşı güçlü ve örgütlü hale getirdiler. Ahilere silah kullanma, ata binme, ok, kılıç, kalkan kullanma gibi askerlik eğitimi verdiler. Ahiyan-ı Rum (Anadolu Ahileri) Gaziyan-ı Rum (Anadolu Gazileri), Baciyan-ı Rum (Anadolu Kadınları), Abdalan-ı Rum (Anadolu Ermişleri) gibi birlikler oluşturdular. Ahi Evran’ın eşi Fatma Ananın kurduğu Baciyan-ı Rum teşkilatı dünyanın ilk kadın teşkilatıdır. Anadolu kadınları birliğini himaye etmiştir.

13.yüzyılın ilk yıllarında, Çin’in kuzey batısında katliamlara başlayan ve Anadolu’ya doğru yaklaşan Moğol tehlikesine karşı tedbirler aldılar. Moğolların önlerinden kaçıp gelenlere kucak açarak, Anadolu insanını Moğollara karşı cihad aşkı ile karşı koymak için yetiştirmeye başladılar ve Moğollara karşı kahramanca mücadele ettiler. Sonunda Moğollar 1243 yılında Kayseri’yi kuşattılar ve çetin bir mücadele veren binlerce ahiyi şehit ettiler ve şehri ele geçirdiler. Bu mücadelede Ahi Evren’i de Kırşehir’de şehit ettiler. (1262)

Ahiler, Osmanlı devletinin kuruluşuna kadar Anadolu’yu dini ve milli birlik içinde tutmaya çalıştılar. Bu sırada Söğüt civarında gelişmekte olan Osmanlı beyliğinin emrine koşan ahilerin bir kısmı, buralara ve beyliğin uçlarına yerleşip teşkilatlar kurdular. Doğudan bu bölgeye gelen Türkmenlerin erkeklerini ahi erkekleri, kadınlarını da Fatma bacının yetiştirdiği Baciyan gurubu terbiye etti. Böylece üç kıtada altı asır at koşturacak olan istikbaldeki Osmanlı neslinin temelini attılar. Bu esnada itibarlı sayılan, sevilen, bilgili bir ahi olan Şeyh Edibali, Osman Gazi ile yakın münasebet kurdu ve kızını ona verdi. Orhan Gazi ve Murat Hüdavendigar ve vezirleri de ahiydiler.  Böylece ahilerden bir kısmı alim, bir kısmı kadı olarak, bir kısmı sultan, vezir, bey ve komutan olarak idari ve askeri alanda, bir kısmı da ticaret ve sanat alanında yeşeren ve büyüyen Osmanlı filizini beslemeye başladılar.

Ahiler arasında sanatta, ahinin yetişmesi için üstat eğitiminden geçme şartı vardı. Yamaklık, çıraklık, kalfalık, ustalık, yiğitbaşılık, ahi babalık ve kethüdalık safhasına bu eğitimle geçiliyordu. Gündüz sanatında ve işinde çalışan ahiler akşamları kendilerine mahsus binalarda eğitime ve sohbete katılırlar ve ahilik ahlaki terbiyesi alırlardı.

Ahilik teşkilatındaki fertler çalışma, bilgi, akıl, doğruluk, dürüstlük, adalet ve ahlak gibi kavramların bilinci içinde toplumsal hayatın temelini attılar. Hem sosyal ve kültürel hayatın düzenlenmesinde hem de çalışma hayatında önemli rol oynadılar. Ahilikte kişi bir sanat, ticaret ya da meslek sahibi olmalıdır. Boş gezen, işi olmayan ahiliğe kabul edilmezdi. Bu kişiler toplumda itibar görmediklerinden, kız bile vermezlerdi. Ahi olgun, ahlaklı, merhametli, iyiliksever ve her işinde, davranışında dürüst, doğru ve güvenilir bulunmalıdır.

Ahilerin nizamnamesine göre ahinin üç şeyi açık olmalıdır.

1-Eli açık 2-Kapısı açık 3-Sofrası açık

Üç şeyi de kapalı olmalıdır.

1.Gözü 2- Dili 3- Beli bağlı olmalıdır. (1)

Ahilikte gençlere, yaşlarına ve öğrenim sürelerine göre, ahlaka ait usul ve erkan ve sanata ait bilgiler verilirdi. Çıraklık ve yamaklığa ait 124 usul ve erkan kaidesi öğretilir,  üst kademelere gelindiğinde 740 usul bilmesi gerekiyordu. Bu kurallar kademe kademe öğretilirdi. Ciddi bir sınavda geçen ve ustalığını ispatlayan kalfaya  bir törenle ustalık payesi verilirdi. Törende Ahi Babası ustanın kulağına şu sözleri söylerdi:

” Harama bakma, haram yeme, haram içme, doğru, sabırlı, dayanıklı ol, yalan söyleme,  büyüklerden önce söze başlama, kimseyi kandırma, kanaatkar ol,  dünya malına tamah etme, yanlış ölçme,  eksik tartma, kuvvetli ve üstün durumdayken affetmesini, hiddetli iken  yumuşak davranmasını bil ve kendin muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert ol.” (2) Daha sonra usta olanın belindeki kalfalık peştamalı çıkarılır ve ustalık peştamalı bağlanır. Usta olan bu kişide yeni işyerini açabilirdi.

 

Ahilik nizamnamesindeki ahi namzetlerine öğretilen kurallardan bazıları şunlar idi:

1-İyi huylu ve güzel ahlaklı olmak. 2-İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak.3- Ahdinde, sözünde durmak.4-Hizmette ayrım yapmamak.5-Yaptığı iyilikten karşılık beklememek.6-Güler yüzlü, tatlı dilli olmak.7-Hataları yüze vurmamak.8-Kötülük edenlere iyilikte bulunmak.9-Tevazu sahibi olmak.10-Hiç kimseyi azarlamamak.11-Anaya ve ataya hürmet etmek.12-Dedikoduyu terk etmek.13-Komşularına iyilik etmek.14-Başkasının malına hıyanet etmemek.15-Sabır ehli olmak.16-Cömert, ikram sahibi olmak.17-Daima hakkı kullanmak.18-Öfkesine hakim olmak.19-Sır saklamak.20-Helalinden kazanmak.21-Fakirleri sevmeli, yoksul ve düşkünlere yardım etmeli 22-Haya sahibi olmak.23-Nefsine hakim olmak.(3)

Bu kuralların dışında yemek yerken yirmi, elbise giyerken beş, pazarda-çarşıda yürürken, alışveriş yaparken dört, misafirlikte üç, hasta ziyaretinde beş, tuvalete ve hamama girerken sekiz, yatarken dört olmak üzere birçok kurallar konulmuştur.

Ahilik nizamnamesine göre cezalandırıldıkları da olurdu. Ahiyi ahilikten çıkartan ahlak dışı saydığı sebepler şunlardır:

1-İçki içen, 2-Zina işleyen, 3-Münafıklık, dedikodu ve iftira eden, 4-Gururlanan, kibirlenen, 5-Merhametsizlik eden, 6-Kıskanan, 7-Kin besleyen, 8-Sözünde durmayan, 9-Yalan söyleyen, 10-Emanete hıyanet eden, 11-Kişinin ayıbını örtmeyen, o ayıbı yüzüne vuran, 12-Cimrilik, eli sıkılık eden.(4)

Ahiler kız çocuklarına da şu öğütleri verirlerdi:

1-İşine (ailenin ve evinin işini ihmal etme) 2-Aşına (iyi yemek pişir, tasarruflu ol) 3-Eşine özen göster (eşine sahip ol) (5)

Fatma Ananın kurduğu Bacıyanı Rum kadın teşkilatı, kadınlara İslamiyet’i öğretir, kimsesiz genç kızları himaye eder, evlendirir ve işine eşine, aşına sahip ol diye toplumsal düzene yardımcı olurdu. Amaç evinin işlerine, temizliğine, pişirdiği yemeklere ve eşine iyi muamele etmesinin sağlanmasıdır.

Ahiliğin Anadolu köylerindeki uzantıları ise, köy yaran odaları ve köy konuk odalarıdır. Çevredeki yoksul, kimsesizler korunur, salgın hastalık, kıtlık, yangın gibi zor zamanlarda imece usulü ile, topluca yardımla ihtiyaçlar giderilirdi.

Ahilerin orta sandığı denilen karşılıklı yardımlaşma amaçlı bir yardım sandığı vardı. Yoksul esnafa emeklilerine, düşkünlerine, sakat kalanlarına, hasta olanlara, muhtaç olan fakir ve yoksula, yetim ve garibe, yolda kalmışa, para, ekmek, giyecek, kömür gibi benzeri ihtiyaçlar bu sandıktan karşılanırdı. Yeni dükkan açmak isteyenlere, sanatını, ticaretini geliştirmek isteyenlere bu sandıktan borç olarak para verilirdi.

“Ey Ahi (kardeşim)! Alış veriş ilmini bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz. Haram lokma yiyen ise, ibadetlerinin sevabını bulamaz. Zahmetleri hep boşa gider. Sonunda büyük azaba yakalanır ve pişman olur” diyen Ahi Evran’ın kurduğu ahilik teşkilatı, ahlak, akıl, bilim ve çalışma olmak üzere dört temel esas üzerine kurulmuştur. Kendi mesleği olan dericilikten başka otuz iki çeşit mesleğin gelişmesine öncülük etmiştir. Ahiler atölyede, tezgahta, sanat eğitimi, ahi teşkilatlarında kültür ve ahlak dersleri alıyorlardı. İnsanlık, dürüstlük, temizlik, milli oyunlar, edebiyat, tarih, musiki, kuran okuma ve tasavvuf dersleri de veriliyordu. Özellikle milli töre ve gelenekler, toplum hayatının disiplinleri anlatılıyordu. Ayrıca bu teşkilatlarda müderrisler, kadılar, hatipler, vaizler bilim ve din adamları da görev alıyorlardı. Her grup sanatkar ve meslek sahibi bedesten, arasta ya da uzun çarşı denen yan yana dizilmiş dükkanlarda sanat ve mesleklerini yürütüyorlardı. Ahilik sisteminde bir mal, üretimden tüketicinin eline geçene kadar, üretimin her safhasında, bütün çalışanların sorumluluğu altındadır. Çıraklar, kalfalar, ve ustalar hep birlikte malın kalitesinden sorumludur. Otokontrol sistemi ile malın kalitesi sürekli denetlenir.

Ahiler müşteri velinimetimiz düşüncesi ile son derce dürüst ve ilkeli bir esnaflık anlayışı ile çalışıyorlardı. Çalışmak ve üretmek, alın teri ile kazanmak ahilikte bir ahlak kuralıdır. Bu esaslar İslam dininin temel değerlerinden alınıyordu.

Kuranımız Bakara Suresi 282. Ayette “…Her biri Allahtan korksun ve haktan bir şey eksiltmesin…”, Muttafifin 1. Ayette “Veyl ölçü ve tartıda  hile yapanlara”, 3. Ayette ” Onlar ölçtükleri veya tarttıklarında ise eksiltirler”, Şuara 181 de “Ölçeği tam ölçünde hak yiyenlerden olmayın”, 182 de “Ve doğru terazi ile tartın”, İsra 35 de “Ölçtüğünüz vakit tam ve doğru terazi ile tartın, bu hem hayırlı, hem de sonuç bakımından daha güzeldir”, Hud 85. Ayette “Ey kavmim ölçeği ve teraziyi tam dengi dengine tutun, insanların eşyasına densizlik etmeyin..”, 86 da “Allahın helalinden bıraktığı kar, sizin için daha hayırlıdır” Necm 39 da “Doğrusu insanın çalıştığından başkası  kendisinin değildir”, 40 da” Ve elbette çalışması yarın görülecek” İsra.19. Ayette “Her kim ahreti ister ve inanarak orası için gerekli çalışmayı yaparsa, işte bunların çalışması şükre değer”, Nur 37 de de “Nice erler ki,  ne ticaret, nede alışveriş kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz…” İlahi hükümleri esas alan İslam dini, çalışmayı mukaddes ve çalışan eli mübarek saymıştır. Peygamberimiz çalışan el için “İşte Allah ve Resülünün sevdiği el, bu eldir” ve ” Çalışması sebebiyle yorgun akşamlayan, kendisini affetmiş olarak akşamlayandır” “Allah sanatkar işçi kulunu sever”, “Hile, Hud’a ve bunları irtikap edenler cehennemdedir” demiştir.

Hz. Ali Efendimiz de “Geçimini mertçe kazanmaya çalış. Nefsini alçaklıktan koru ki, fakir olsan bile şerefli kalasın”, “Her kişinin değeri, yaptığı güzel işle ölçülür” demekte,

Hacı Bayram Veli “Çalışmadan geçinenler bizden değildir”, “En büyük keramet çalışmaktır”

Mevlana Hz.leri ise “Hayatta muvaffak olmak için üç şey lazımdır. Dikkat, intizam, çalışma”, “İnsan ancak çalıştığını kazanır” demiştir.

İmal edilen eşyalar üzerinde üreticinin işareti olurdu. Bu işaret imal edenin patent amblemi idi. Üretim esnasında sıkı bir otokontrol sistemi kurulmuştu.  Üretimin her safhası usta ve kalfanın denetimine tabiydi. Ürünün kalitesinden, sağlamlığından işyerinde çalışan herkes sorumlu idi. Hileli mal imal edenlere cezalar verildiği, düzelmese meslekten ihraç edilirdi. Sattığı süte su katan sütçünün kuyuya basıldığı, bozuk kantar kullananların ibreti alam için çarşı pazar dolaştırıldığı, ekşi pekmez satan pekmezcinin pekmezi başına geçiriliyordu. Sekiz asırdan beri Türkler arasında kullanılmakta olan ” Pabucun dama atılması” deyimi ahilerden kalma bir uygulama şeklidir. (6) Ahi piri Ahi Evran  ayakkabıcı esnafını bulunduğu çarşıda dolaşırken, ayakkabıcıların yaptığı ayakkabıları inceler, hileli gördüklerini kesip dama atarmış, dükkan kapatılır ve ayakkabı ustasının peştamalı kapının kilidine bağlanırmış. Bu olay kısa zamanda esnaflar arasında yayılır filanca ustanın pabucu dama atıldı denilirmiş. Hileli satışa kesinlikle müsaade edilmezdi.

 

Hak ile sabır dileyip, bize gelen bizdendir, Akıl ve ahlak ile çalışıp, bizi geçen bizdendir diyen Ahi Evran, Selçuklu Sultanı II. İzzettin Keykavus’a sunduğu Letaif-i Hikmet adlı siyasetname türü eserinde, sultanlara ve yöneticilere nasihat verici şekilde şöyle sesleniyordu:

“Allah insanı, medeni tabiatlı yaratmıştır. Bunun açıklaması şudur: Allah insanları yemek, içmek, giyinmek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk, dericilik gibi çeşitli meslekler yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi bu meslek dallarının gerektirdiği alet ve edevatı imal etmek için de birçok insan gücüne ihtiyaç vardır. Bu yüzden toplumun ihtiyaç duyduğu ürünlerin üretimi için lüzumlu olan bütün sanat kollarının yaşatılması şarttır. Bunla da kalmayıp insanların sonradan doğacak ihtiyaçlarını karşılamak için yeni sanat dallarının meydana getirilmesi gerekmektedir…” (7)

Orta Asya, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine kadar, 700 yıldan fazla yön veren  ahilik teşkilatı, Sultan III. Ahmet dönemine (1703-1730) kadar sürdü. 1727 yılında Gedik denen bir düzen uygulanmaya başladı. Gedik tekel, imtiyaz anlamına gelmekte olup sahiplerinin işleyeceği, başkalarının işlememesi koşuluyla hükümetçe verilen senedin (ruhsatın) içinde yazılı olan hakların kullanılmasıdır.Gedik kuruluşu, Sultan I. Abdülmecid’in (1839-1861) 1856 yılında yayınladığı Islahat Fermanı ile sona erdi. Cumhuriyetimizin kuruluşu ile birlikte esnaf teşkilatlarımız kanuni düzenlemelerle çalışmalarına devam etmeye başladı.

Ahilik, yüzyıllardır süren Türk toplumuna, insani ve ahlaki bir düzen vermiş, dürüstlüğün, sevginin, dostluğun, yardımlaşmanın, hoşgörünün, bilginin ve dayanışmanın sanatla birleşmesi olmuş, işçinin, çalışanın, üretenin, namuslu kazancın, namuslu ticaretin, adaletli bir anlayışın temsilcisi haline gelmiş, düşüncelerinde “Komşusu aç iken, kendisi  tok yatamaz anlayışı hakim” olmuştur. Bugün de aynı şekilde, Türk esnaf ve sanatkara, aynı hasletleri kendilerine izlenecek yol olarak gösterilmelidir. İnsana değer veren, fakiri gözeten, yoksulu barındıran, ilmi ve çalışmayı ibadet sayan, dayanışmayı özendiren ve adaleti amaçlayan, sevgi, bilgi, akıl, ahlak, yardımlaşma ve dayanışmayı esas alan, temel ilkelerden yararlanılması sağlanmalıdır..

Ahi Evran adını alan Kırşehir’deki camide yer alan vasiyetnamesinde:

“Ben vakıf kurdum. Bu vakıf ahilik vakfıdır. Bu vakfın mallarını size emanet ediyorum. Bu vakfın bir mütevelli heyeti olacak, o heyet bir hoca ve bir yönetici tayin edecek. Bu hoca orada namaz kıldıracak, yöneticiler esnafın problemleriyle ilgilenecek. Vakfın geliri ve gideriyle ilgilenecek. Eğer kim ki bu vakfın işlerini hafife alırsa, bu vakfa zarar verirse, Allah’ın meleklerinin ve tüm insanların laneti üzerine olsun” demiştir.(8) Maalesef 1930 yılında vakıf feshedilmiş, malları talan edilmiştir. İşte bizim ata mirasına saygımız ve ilgimiz budur. Ahi Evran çok önemli eserler yazarak insanlara nasihat etti ve bilgiler bıraktı. Eserlerinden bazıları şunlardır.

Metali’ul-İman, Menahici Seyfi, Yezdan Şinaht, Murşidul Kifaye, Ağazu Encam, Tebsiratu’l-Mübdedi ve teskiretü’l-Müntehi, Risalei Arş, Cihat-Name,Mehdi fakr u Zemm-i Dünya, Tercüme-i Elvah-ı İmadi, Mukatebat.

Kaynağını Yesevi’den alan, Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar bu toprakları vatan yapan, sosyal hayat kadar ekonomik hayata da zenginlik katan, Türk-İslam medeniyetini zirveye çıkaran, Türk örfi hukuku ile İslam hukukunu çalışma hayatına kazandıran, ahilik teşkilat ve nizamnamelerindeki kuralları ve Ahi Evran’ın vasiyeti yerine getirilerek, Türk toplumuna yeniden kazandırılmalıdır. İslam inancı ve Türk kültürünü birleştiren Selçuklu ve Osmanlı medeniyetinin altyapısını oluşturan vatan, millet, din ideallerinin verildiği akıl, ilim ve sanatın esas alındığı ahilik sistemi bugünkü ve gelecek nesillere aktarılmalıdır. Ahilik sisteminin yeniden araştırılıp, incelenerek ülkemiz insanına, esnaf ve sanatkarına ve sanayicisine yeniden kazandırılmalıdır.

Albert Einstein ” Bir ülkenin geleceği, o ülke insanın göreceği eğitime bağlıdır” demektedir.

Ünlü siyaset bilimci Huntington da “Türkiye kendi değerlerine daha çok önem verirse, bütün dünyaya ve İslam’a büyük model olur” demiştir. (9) Bu gün batılı gelişmiş birçok sanayi ülkesinin kalkınmasının temelinde, ahilik sisteminin kuralları görülmekte ve uygulanmaktadır. İtalya orta sandığı benzeri uygulamayı esnaf sandığı altında kullanmıştır. Keza Japonya ve Almanya gelişmelerinde, ahi üretim sisteminden faydalanmışlar, kendi sistem ve gelenekleri ile birleştirerek, kalkınmalarını sağlamışlardır. Almanya çıraklık eğitim sistemini ahilik sisteminden aldığını kendi uzmanları söylemektedir.

KAYNAKLAR

1-3-5-6-7-8-Galip Demirel-Osmanlı Devletinin Kuruluşu ve Ahilik- Ahi Kül.Arş.Yay.İst.2000-S.374-369-359-396-350-440

2-4-Prof.Dr.Muhittin Şimşek-Toplam Kalite Yönetimi ve Ahilik-Ahi Yönetim Danışmanlık Yay.İst.2000- S.166-5-6

3-4-5-Prof.Dr.Neşet Çağatay-Ahlakla Sanatın Birleştiği Türk Kurumu Ahilik-Türkiye Esnaf ve San. Konf. Yay.-S.162-163-244

1-2-3-5-Yusuf Ekinci- Ahilik- Ank. 2011-S.52-118-35-53

3-Yaşar Çalışkan-M.Lütfi İkiz-Kültür Sanat ve Medeniyetimizde Ahilik-Kültür Bak. Yay.Ank.1993-S.21

9-Galip Demirel-Ahilik ve Demokrasi-Ahi Kül. Arş. Yay.İst.2003- S.172

Sadık Göksu- Ahilik tarih öncesinde Başlar, Kırkambar- Uranus Yay.İst.2011

Doç.Dr.Ekrem Dönek-Ahilik-Kayseri Esn. Ve San. Oda Yay.-Kayseri.2000

 

Kurban Bayramı’nda Dinî Görevlerimiz

Yüce Rabbimizin inayetiyle dinî bayramlarımızdan olan Kurban Bayramı’na kavuşmuş bulunmaktayız. Bugün arefe günü, yarın da inşallah mübarek Kurban Bayramı’nı idrak edeceğiz. Bu bayram, kurban ibadetinin yerine getirildiği bir bayramdır. Bu nedenle hali vakti yerinde olan Müslümanlarkurban için gerekli hazırlıklarını tamamladılar. Daha önce çeşitli vesilelerle kimlerin kurban kesmekle mükellef olduğu, kurbanlık hayvanlarda aranan şartlar gibi konularda muhterem halkımızı bilgilendirmeye çalıştık. Bu yazımızda ise; bayram günlerinde yapılması gereken işler konusunda bazı hatırlatmalarda bulunacağız.

 

Kurban Bayramı’nda Müslümanlar olarak yapacağımız ilk iş bayram namazı kılmaktır. NitekimHz. Peygamber (s.a.s.),  “Bugünde (bayramda) ilk yapacağımız ibadet namaz kılmak, sonra kurban kesmektir” (Buharî, Edahi, 1) buyurmuştur.Cuma namazı ile mükellef olan kimselere bayram namazı kılmak da vaciptir. Bütün vatandaşlarımızı yanlarına gençleri de alarak camilerimize bekliyoruz. Hadiste belirtilen ikinci önemli görev ise, kurban kesmektir.

Kurban kesmenin vakti,bayram namazı kılınan yerlerde bayram namazı kılındıktan sonra; bayram namazı kılınmayan yerlerde ise, sabah namazı vakti girdikten sonra başlar. Hanefîlere göre kurban kesme süresi bayramın 3. günü akşama kadardır. Şafilere göre ise 4. günü de kurban kesilebilir. Kurbanın makbul olabilmesi için belirlenen süre içerisinde kesilmesi gerekir. Bayramın birinci günü kesmek daha faziletlidir.

 

Kurban kesim işlemi usulüne uygun olarak yerine getirilmeli, hayvana acı çektirilmemeli ve eziyet verilmemelidir. Kurban sahibi elinden geliyorsa kurbanını kendisi kesmeli, eğer kesemiyorsa ehil birine kestirmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “…Kesecek olursanız kesmeyi iyi yapın. Bıçağın ağzını bileyin. Hayvanı rahat ettirin(hayvana zahmet vermeyin).”(Müslim, Sayd, 57)Kurbanını başkasına kestiren kimse, kurbanın etinden veya herhangi bir şeyini kasap ücreti olarak vermesi caiz değildir.

 

Kurbanlık hayvanların üzerine mutlaka Allah’ın adı anılmalıdır. Zira Kur’an’da, “…(kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın”(Hac, 22/36) buyrulmuştur. Kurbanlık hayvan kesmek için yere yatırılınca, “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur…”(En’âm, 6/162-163)“Ben hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben Allah’a ortak koşanlardan değilim.”(En’âm, 6/79) ayetleri okunur. Ardından üç defa “BismillahiAllahü Ekber” diyerek derhal kesim yapılır.

 

Kurban kesilirken sahibinin yanında bulunması müstehaptır. Hz. Peygamber (s.a.s.) kızı Hz. Fatıma (r.anha)’ya hitaben, “Kurbanın kesilirken orada hazır bulun. Zira işlemiş olduğun her günah, kurbanın kanından ilk damlası yere düştüğünde, bağışlanır”(Et-Tergibve’t-Terhîb, c. 2,  s. 154) buyurmuştur. Kurban kesen kimse -dinimize göre herhangi bir zorunluluk olmamakla beraber-dilerseböyle bir ibadeti yapma imkânına kavuştuğu için Allah rızası için iki rekat şükür namazı kılabilir.

 

Kurban kesiminde çevre temizliğiiçin gerekli tedbirler alınmalı, hayvanların kanları ve yenilmeyen kısımları toprağa gömülmeli veya bu amaçla hazırlanmış uygun yerlere bırakılmalıdır.

 

Kurbanın eti ve derisi:Ortaklaşa kurban kesenler kurbanın etlerini aralarındatahmini olarak değil, tartarak taksim etmelidir. Eğer aile fertleri arasında ortaklaşa kurban kesilmişse, etlerin tartı ile paylaşılması gerekmez. Kurban eti üçe taksim edilip; bir bölümü kurban kesemeyen fakirlere dağıtılmalı, bir bölümü akraba ve komşulara ikram edilmelidir. Bir bölümü de ev halkı için alıkonulabilir.Hz. Peygamber (s.a.s.)’in tavsiyesi de bu şekildedir.Maddî durumu müsait olmayan ve ailesi kalabalık olan kimse kurban etinin tamamını çoluk-çocuğu için ayırabilir. Durumu iyi olanların ise,günümüzde ihtiyaç sahiplerinin arttığını dikkate alarak kurban etlerinin çoğunluğunu dağıtmaları daha uygun olur.Kurbanın derisinin satılması, bakım ve kesim ücreti olarak verilmesi caiz değildir.Kurbanın derisi, bir fakire veya hayır kurumuna bağışlanabileceği gibi evde seccade vb.amaçlarla da kullanılabilir.

 

Teşrik tekbirleri: Kurban bayramının arefe günü sabah namazında başlayıp bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar(ikindi namazı da dâhil) 23 vakit, her farz namazın ardından getirilen teşrik tekbirleri kadın erkek her Müslümana vaciptir. (Şafilere göre sünnettir) Teşrik tekbirlerini unutmamalıyız.

 

Son olarak bayram gecesi ve bayram günü yapılması müstehap olan davranışları hatırlatmak istiyorum. Bayram gecelerini dua ve ibadetlerle ihya etmek, sabah erken kalkmak, gusül abdesti almak, en yeni ve güzel elbiseler giymek, güzel kokular sürmek, Kurban Bayramı namazına giderken sesli olarak tekbir getirmek (Ramazan Bayramı’nda sessizce), camiden dönerken gidiş yolundan başka bir yoldan eve dönmek, kurban kesen kimsenin ilk yemeğini kurbanın etinden yemesi müstehap olan davranışlardır.

 

İki Şey Var

Bu dünyada iki şey var sevilmez;

Biri çaresizlik, biri yalnızlık.
İçine düşenin yüzü hiç gülmez,
Biri çaresizlik, biri yalnızlık.

Zorluklar tat verir hayata bazen,
Kalpler bir atarsa geç gelir hazan.
Onlardır insanı her zaman üzen,
Biri çaresizlik, biri yalnızlık.

 

Türklerde Hayvanın önemi, Padişah Fatih, ıı. Bayezıd ve ııı. Murat’ın Hayvanlarla İlgili Fermanı

Kâinat insan ve diğer canlıların hayatları boyunca birlikte yaşadığı bir yerdir. İnsanlar hayatlarını sürdürürken hayvan ve bitkilerle devamlı bir ilişki içindedir. İnsan-hayvan-bitki gibi canlıların uyum içinde yaşaması için yüce Allah mükemmel ve güzel bu kainatı yaratmıştır. Her canlının bu kâinatta bir rolü vardır. İnsan çevresindeki canlılarla nasıl yaşayacağı ve yararlanacağı hususunda bilgi ve sorumluluk sahibi olması lazımdır. Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek ve hoş görmek gerekir. İnsanlarımız Allah’ın yarattığı ağaçlara, hayvanlara, bitkilere karşı iyi davranmalı, onları sevmeli ve korumalıdır.

Kainat her şeyin bir amaca yöneldiği, her şeyin iyiliğine, uyumuna ve dengesine katkı sağlandığı bir alemdir. Allah Rad Suresi 8.ayette “Biz her şeye ona uygun bir ölçü verdik” demekte. Rahman suresi 7. Ayette “O göğü yükseltmiş mizanı (dengeyi) koydu”, 10.ayette “yeryüzünü mahlukat için serdi”, 29.ayette “göklerde ve yerlerde olanlar O’ndan dilenirler. O her gün yeni bir tecellidedir“, 48.ayette “Her birinde çeşitli meyveler, çeşitli ağaçlar vardır”, 60.ayet “Güzel davranmanın karşılığı elbette güzelliktir” demekte ve Allah Kuran’ı vasıtasıyla “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık, dengeyi bozmayın, güzel davranın. Gökte ve yerde bulunan her şey devamlı beni tesbih eder demektedir” demektedir.

Kâinatın yaratılışı, nizamlı ve maksatlı oluşunun temelindeki esas olan her şeyin Allah’ın eseri olmasındandır. Temiz ve güzel olarak insanın emrine verilmiş, insan da bu tabiattan yararlanmasını, onu koruması ve onun değerini bilerek, iyi ve temiz bir kalple, ahlaki davranma zorunluluğu vardır. Allah yarattığı bu kâinatın, tabiatın genel bir düzeni, güzelliği, uyumu ve devamlılığı olduğunu, insanoğlundan anlamasını ister ve onu uyarır. Kuran Hac Suresi 18. Ayette “Görmedin mi göklerde olanlar, yerdeki olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar bütün hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor” demektedir. Yine Enam Suresi 38.Ayette “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar” demektedir. İnsanların bu dünyada yaşayan tek ümmet olmadığı, diğer canlıların da ümmet olduğu, Allah yarattığı varlıklar olduğunun bilinmesini ve sevgiye, ilgiye, korumaya değer olduklarının hissedilmesini istemektedir.

Hz. Peygamberimiz de yalnız insanlara değil diğer canlılara şefkat gösterilmesini, korunmasını, onlara karşı merhametli davranılmasını belirtmiştir. “Merhamet edenlere rahman merhamet eder, yeryüzündekilere merhamet ediniz. Semadakiler de (melekler)  size merhamet eder” demektedir. Merhametli kimse hem kendini hem de başkalarını esirgeyendir. Hz. Ali ise “Merhamet olmazsa fazilet kuru kelimedir” demiştir. İmam Gazali “Merhametli ol ey oğul! Cenabı Hak şefkati ve merhameti sebebiyle Musa Aleyhisselama peygamberlik verdi. Sen de şefkat ve merhameti elden bırakma ki merteben yüce olsun. Yeryüzünde olan mahlukata merhamet eyle” demektedir. Shakespeare de “Merhamet her zaman intikamdan daha değerlidir” demiştir.

Canlılar dünyasında hayvanların hayatımızda büyük önemi vardır. Kainattaki dengeyi sağlayan varlıklardan birisi de hayvanlardır. Kuranı Kerim Secde Suresi 7.Ayetinde “O ki yarattığı her şeyi güzel yarattı…” Nahl Suresi 5.Ayette “Hayvanları da yarattı, sizin için onlarda ısınlık-ısıtılacak şeyler ve birtakım menfaatler vardır. Hem de onlardan yersiniz” demektedir.

Hz. Peygamber de hayvanların korunması, onlara merhamet ve şefkat gösterilmesini, eziyet edilmemesini, aşağılanmaması ve zulüm yapılmasını yasaklamış “Haksız olarak bir serçeyi öldürenden Cenabı Hak kıyamet gününde hesap soracak” demektedir. Ayrıca kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta ve yavrularının alınmamasını emretmiştir. Hayvanların ve kuşların korunmasını, onlara eziyet edilmemesini, temizlik ve bakımlarının yapılmasını, yaradılışlarına uygun işlerde kullanılmasını, fazla yük yüklenmemesini, av yasağı koyarak eğlenme için avlanılmamasını istemiştir. Yine Peygamberimiz susuzluktan soluyan bir köpeğe su veren kadının günahlarının bağışlandığını söyleyip “Yaşamakta olan her canlıyı sulamakta sevap vardır” demiştir. Bir kadının yemek vermeyip bir kedinin ölümüne sebebiyet verdiğinden Allah’ın gazabına uğradığını belirtmiştir. Ayrıca “Sağlığında yavrusu için süt bırak” , “Her canlıya yapılan iyilik için mükafat vardır” demiştir. Keza “Hayvanları keserken bilenmiş bıçakla ve hayvana fazla eziyet edilmeden kesilmelerini emretmiş” , “Onu iki kere öldürmek mi istersin, bıçağını önce bilesene” demiştir. Yine Peygamberimiz “Üç kişi birden hayvana binince melundur” , “Allah hayvanın azasından birini kesene lanet etsin” , “Canlı bir varlığa nişan alana lanet olsun” demiştir.

Peygamberimiz hayvan sahiplerinin sadece ihtiyaç süreleri kadar hayvanlara binmelerine izin vermiş “Hayvanlarımızın sırtını iskemleniz gibi kullanmayın, Allah bu hayvanları ancak güçlük çekmeden gidemeyeceğiniz yerlere kolayca gidebilmeniz için sizin emrinize verdi” demiştir. At, katır, eşek eti yenmesini yasaklamış, hayvanların sevilmesini, yapılarına uygun işlerde çalıştırılmasını, yiyeceklerinin zamanında verilmesini, hasta olduklarında tedavi ettirilmelerini söylemiştir.

İslam dini hiçbir canlıya eziyet ve işkence edilmesine izin vermemektedir. İnsanların hakları olduğu gibi hayvanları ve diğer canlıların da kendilerine göre hakları bulunmaktadır. Yüce Allah Kuran’ında “Şu bir gerçektir ki, öteki hayatta hak sahiplerine bütün haklarını ödeyeceksiniz” demektedir.

Hz. Ömer valilerine gönderdiği mektubunda “Atların boş yere koşturulup, onlara eziyet edilmemesini, ağır gemlerin takılmamasını, altında demir bulunan yularla eziyet verilmemesini” istemiş, hayvanların haklarının korunmasındaki hassasiyetini ortaya koymuş, koyunu kesmek için ayağından sürükleyene “Yazıklar olsun sana! Onu ölüme en güzel şekilde tutup götürsene” demiştir.

İlk insanlar hayvanlardan korunmak için barınaklarını dağların yamaçlarına, kayalıklara kurmuşlardır. İlk evcilleştirilen hayvan köpek olmuş, sonra zamanla koyun, keçi, at, sığır, tavuk ve kedi gibi hayvanlar evcilleştirilmiş, insanlara faydalı ve yardımcı olmuştur. Et, süt, yumurta, yağ, bal gibi besinler yün, tüy ve deriler hayvanlardan sağlanılmıştır.

Türklerin dünyasında hayvanların çok önemi vardır. Türkler çok iyi hayvan yetiştiricisi ve avcıdırlar. Aynı zamanda yaşamaları için gerekli olan her şeyi onlardan sağlamışlardır. Birçok ünlü Türk hakanı ve yöneticisi ve savaşçılarına hayvan isimleri verilmiştir. Aslan, pars, boğa, tay, doğan gibi isimleri kullanmışlardır. Bir Arap tarihçi eserinde: “Türklerde güçlü ve becerikli bir komutanda on hayvanın nitelikleri olmalıdır” demiş. “Horozun yürekliliği, tavuğun iffeti, aslanın cesareti, yaban domuzunun saldırganlığı, tilkinin kurnazlığı, köpeğin sadakati, turna kuşunun uyanıklılığı, karganın ihtiyatı, kurdun savaş arzusu, ineğin sağlığıdır.” diye bahsetmiştir. (1) Türklerin özellikle at ve köpeğe karşı sevgi ve ilgileri büyüktür. Yine oğuz aşiretlerinden 22-24 klan amblem olarak kendilerine yırtıcı hayvanları seçmişlerdir. Kurt Türklerin en çok önem verdiği ve saygı duydukları bir hayvan olmuş, kurt simgeleri Türk tarihi boyunca devamlı kullanılmıştır. Eski Türklerde 12 yıl takvimde birer hayvanla temsil edilmiştir. Bu hayvanların isimleri ise: Sıcgan (sıçan), Ud (sığır), Bars (pars), Tavşan, Ru (ejder), Yılan, Yond (at), Koyun, Biçin (maymun), Tavuk, İt (köpek), Domuz idi. (2) Bu hayvanlar arasında at ve ineği kutsal tutmuşlardır. Orta Asya Türklerinde horoz zaman bildiricisi, işe ve ibadete davet eden hayvan olarak kabul edilmiş ve horoz imam adı verilmiştir. Kaz ve kuğu güzellik ve kalp temizliğinin sembolü olarak görülmüştür.

Selçuklularda hayvanlara çok önem verilmiş hatta bunların bakımları ve korunmaları için vakıflar kurmuşlardır. Hayvanlara karşı beslenen sevgi, Allahın yarattığı varlıklar olarak görülerek, koruyucu olmuşlardır. At, kurt,arslan, kaplan, pars, deve, boğa, alageyik, köpek, horoz, kartal, güvercin ve kuğu değer verdikleri ve hayatlarında önem arzeden hayvanlardır.

Osmanlılar döneminde ise hayvanlara haddinden fazla ilgi ve sevgi gösterilmiş, vakıflar kurarak onların hayatları ve refahları üzerine korumalı olmuşlardır. Her türlü hayvana gösterilen merhamet ve şefkat batılı insanları şaşkınlığa uğratmıştır. Osmanlı Devletine gelen gezginler, elçiler yazdıkları seyahatname ve eserlerinde Türklerin kuşlara, sokak kedi-köpeklerine, yük hayvanlarına karşı besledikleri sevgiden, bakım ve korunmaları için kurulan vakıf ve tedavi merkezlerinden, hayvanlar için çıkarılan kanuni düzenlemelerden bahsetmişlerdir. Türk düşmanlığıyla bilinen Fransız avukat Guver şöyle demiştir: “… Müslüman Türkün şefkati hayvanlara bile şamildir. Bu hususta vakıflar ve ücretli şahıslar vardır. Bu şahıslar, sokaklardaki köpek ve kedilere ciğer dağıtırlar. Verilenlere alışmış olan hayvanlar da besicilerin şefkatli seslerini o kadar iyi tanırlar ki, işitir işitmez hemen yanına koşmakta hiçbir kusur etmezler. Kasapların da her gün muayyen miktarda kedi ve köpek beslemeleri itiyat halindedir. Ayrıca Şam’da hastalanan kedi ve köpeklerin tedavisine mahsus bir hastane vardır.” (3) Ayrıca Şam’ın Yeşil Mera denilen mevkiinde (Bugünkü şehir stadının bulunduğu alan)  çalışma gücünü yitirmiş, hayvanların hayat boyu bakımlarını sağlandığı bir çiftlik kurulmuştur.

Fransız yazar Lamartin ise gözlemlerinde: ” Müslümanlar canlı ve cansız mahlûkatın hepsi ile iyi geçinirler. Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başıboş bırakılan veyahut eziyet edilen bu zavallı hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhametlerini gösterirler. Bütün sokaklardan mahalle köpekleri için muayyen (belirli) aralıklarla su kovaları sıralanır, bazı Müslümanlar ömürleri boyunca besledikleri güvercinler için, ölürken vakıflar kurarak, kendilerinden sonra da bu hayvanlara yem serpilmesini sağlarlar.” (4)

Du Loir ise anılarında (1654) “… Osmanlının bazı şehirlerinde kediler için yapılmış mekanları, gıdaları için tesis edilmiş vakıfları görünce hayret etmeyecek insan var mıdır?… yavruları olan köpeklerin barındırılması için sokaklarda kulübelerin yapılması ve gıdaların teminine bilhassa itina edilmesi de hayret vericidir. Bunları yapanlar kendilerine cennet kapılarını açacak birçok sevaplar kazandıkları itikadındadırlar” demektedir.

Conte de Bonneva ise eserinde şöyle demiştir: “Türkler, kedi, köpek vs gibi başıboş hayvanlar içinde vakıflar tesis ederler. Kasaplar da her gün bu gibi hayvanların bir miktarını vicdanen beslemekle mükelleftirler.”

Fatih Sultan çevre nizamnamesinde, hasta ve bakıma muhtaç olanlar için gıda maddesi buhranı vaki olduğunda görevlendirdiği silahlı kişilere “… hayvanat-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sırada balkanlara çıkıp avlanalar ki, zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar” demiş, hayvanlara ne kadar önem verdiğini göstermiştir. (5) Ayrıca vakfiyesinde, imaretlerde kalan misafirlerin binek hayvanlarına yem verilmesi için tahsisat ayırmıştır.

Sultan II. Bayezıd zamanında hazırlanan İstanbul Belediye Kanunnamesindeki hükümde hayvanlarla ilgili şunlar yazılıdır:

” Ve ayağı yaramaz bargiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sahibine tamam etdüre. Etmeyeni ve eslemeyeni gereği gibi hakkından gele.

Fil-cümle bu zikrolunanlardan gayrı her ne kim Allah u Te’ala yaratmıştır, hepsinin hukukunu muhtesip görüp gözetse gerektir, şer’i hükmi vardır.”(6)

Kanuni Sultan Süleyman Süleymaniye Camiinin yapımında yük taşıyacak hayvanların bakımları, taşıyacakları ağırlıkları ile ilgili fermanlar yayınlamıştır. Sarayın bahçesindeki armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülebilmesi için Şeyhü’l- İslam Ebussud  Efendiden şu beyti yazarak fetva ister:

Dırahta ger ziyan etse karınca, Zarar var mıdır, anı karınca? (Ağaca karınca zarar verdiği zaman, onu kırmanın, yok etmenin mahzuru var mıdır?)

Ebussud Efendi de bir beyitle ona cevap verir: Yarın Hakkın divanına varınca, Süleyman’dan hakkını alır karınca. Tabiat karıncasının bile incinmemesini istemektedir.(7)

Kanuni’nin kızı Mihri mah Sultan vakfiyesinde: “Fakirlere her gün iki defa birer tas buğday çorbasıyla ekmek dağıtılacak ve at başına yem sadakası verilecektir.” demiştir. (8)

1587 tarihinde padişah III. Murat yük hayvanlarına taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenilmemesi hususunda ferman yayınlamıştır. Bu fermanda şöyle demektedir:

İstanbul kadısına hüküm ki, şu anda İstanbul Muhtesibi olan Mehmet çavuş mektup gönderip şehir içinde at hamallarının; zayıf, kemikleri çıkmış, sakat ve nalsız, semerleri harap, beygir ve katırlarına takatlerinden fazla yük vurduklarını, hayvancıkların yıkılıp helak olduğunu haber vermiştir. Adı geçen hamallar taifesini hayvanlarını besleyip, sakat ve zayıf hayvanlara tahammülünden fazla yük vurmayıp, hayvanlarını katar halinde yularlarından çekerek yola çıkmaları için hamallara ve kethudalarına tembih olunması hakkında emri şerifimi istemektedir. Bu hususta buyurdum ki: emrim sana ulaşınca adı geçen hamal taifesini kethudalarıyla birlikte toplayıp cümlesine tembih ve te’kit eyleyesin ki, bunan sonra hayvanlarını besleyip, sakat ve zayıf hayvanlara taşıyabileceğinden fazla yük vurmayıp ve yük ile yolda giderken hayvanlar birden çok ise birbirine katarlayıp kendileri sürüp arkalarından yürümeyeler” Rebiülahir 995 “Mart 1587” (9)

2 Ekim 1856 tarihli Abdülmecit zamanında hazırlanan atlar için hafta tatili emirnamesinde hayvanlara iyi davranılması hatırlatılmış ve şöyle denilmiştir:

“Saadetli efendim hazretleri, beyana gerek olmadığı üzere, beygir hamallarının Cuma günleri tatil eylemeleri ve beygir sahiplerinin beygirlerin boş olduğu halde, üzerine binmemek halde semerleri üzerine demir çubuklar mıhlattırılmaları eski adettendir. Fakat bir müddetten beri bu usule riayet edilmeyerek Cuma günleri tatil edilmemekte ve sahipleri beygirleri yüklü olmadığı halde üzerlerine binerek birtakım çoluk çocuğa çiğnettirmektedirler. Bu hal layıksız bir şeydir ve asla caiz değildir. Bundan böyle bunların Cuma günleri tatil ederek semerleri üzerine dahi çivi mıhlattırmaları kati olarak sağlanmalıdır. Ayrıca bu hususta beygir hamalları ile bu tür iş yapan sebze taşıyan esnafın kethudalarına gerekli tebligatın yapılması, esnafın devamlı kontrol altında bulundurulması… (10)

1542 yılında İstanbul’da Sadaret Kaymakamı olan Koca Mehmet Paşa, şehri teftiş ederken bir ağaca bağlı sırtında odun yükü taşıyan bir at görür ve sahibinin nerede olduğunu sorar. Lokantada karnını doyurduğunu öğrenince çok kızar ve adamı yaka paça getirtir, atın sırtındaki küfeleri adamın sırtına yükletip ibret-i alem olsun diye adamı aynı ağaca bağlatır. Ata bir akçelik kuru ot aldırır. At bu otu yiyene kadar adam sırtında ağır odun yükü ile ayakta bekler.

Top arabası çeken büyükbaş hayvanlar yaşlanınca kasaplara satılmaz, ölene kadar iyi bakımları sağlanırdı. Yine aynı dönemlerde mezbahanelerde hayvanların en acısız şekilde kesmeleri, bıçakların keskin olmaları, kasapların ehil olmaları, hayvanların gözlerine bağlanması konusunda düzenlemeler getirilmiştir.

Selçukluda ve Osmanlıda kuş sevgisi çok fazlaydı. Kuşların bir mekanı olsun diye ağaç dallarına, evlere, yalılara ve şehrin muhtelif yerlerine ve binalara kuş yuvaları yapmışlardır. Kuşevleri Sivas’taki İzzettin Keykavus Şifahanesindedir. Daha sonra Osmanlıda yaygınlaşmış zarif ve sanat harikası bu kuş yuvaları Yeni cami, Balipaşa, Doğancılar, Nurosmaniye, Fatih camii, Eyüp Sultan Cami, Laleli Taşhan, Feyzullah Efendi Kütüphanesi, III. Selim ve III. Mustafa Türbesi gibi yapılarda kuş evlerini görmekteyiz. Kuşların yağmurdan, kardan, soğuktan barınması ve korunması için yapılmıştır. Ekmek, tane yiyecek bulanlar getirip bu yuvalara bırakırlar, kuşlarda gelir bunları yerler. Sultan Ahmet Camisinde kuşların beslenmesi ve bakılması için özel yerler yapılmıştır. 18.yüzyılda Castellan eserinde “Bir Türk meskenini inşa ederken güvercinlerin ve diğer kuşların susuz kalmamaları için münasip yerlere yalaklar yapardı” demiştir.

Osmanlıda canlı kuşları kafesleri ile satın alarak azat etmek bir anane haline gelmişti. 1732’de Lebruyn, 1836’da Dr. Brayner gezi notlarında Osmanlıda kuşların azat edilmesi geleneğinden bahsetmişlerdir. Evliya Çelebi ise “Tatil günleri baylar, bayanlar İstanbul’da kurulan büyük kuş pazarlarına gider, parayla aldıkları kuşları salarlardı” demektedir. Ahmet Haşim anılarında Bursa’da (19.yy) Burabahane-i Laklaka adı ile hizmet veren leylek ve diğer kuşların tedavi edildiği kuş hastanesini ve bugünkü Haffaflar çarşısının ortasında sakat ve yaşlı kuşların barındırıldığını, hayırsever insanların bu kuşları beslediklerinden bahsetmektedir. Ayrıca Osmanlıda göç esnasında hastalanıp, yaralanıp düşen kuşların tedavi edilmeleri için göçmen kuşlar vakfı, kış aylarında sokaklarda yem bulamayan kuşları beslemek için darı vakfı, sokak hayvanlarını korumak için de çeşitli vakıflar kurmuşlardır.

Mimar Sinan Kayseri de ki vakfiyesinde:“Ağırnas köyünde yaptırdığım çeşme ile  etrafındaki geniş arazi, hayvanların yemesi, su içmesi ve dinlenmeleri  içindir.”demiştir. (11)

Hayvan ve tohum ıslah eden vakıf– Ahmet Bin Rahatel-hattap-Sivas-1321, Hayvanlara mera açan vakıf-Adana-Beylerbeyi Ramazanoğlu.1538, “Vakıf arz kıt’asının bir kısmı müşarünileh vakıfa ait öküzlerin, camusların, merkeplerin, katırların ve atların otlaması için korunmasını…”, Güvercinhane yaptıran vakıf– Çandarlızade Mehmet Bey- Bursa.1707; “Mülkü mevrusun olan çiftliğin dahiliyesinde vaki fevkani iki bab odayı vs buyut-i müteferikayı ve … bir güvercinhane ve bi’r-i ma’ve eşcar-ı  müsmine ve gayr-ı müsminiyi …”, Sokak hayvanlarına ekmek veren vakıf– Hacı Mustafa Vakfı- İstanbul. 1778, “Her gün taze ekmek alınacak, sokak hayvanlarına yedirilecek” denilmektedir. Leylekleri koruyan vakıf– İbrahim Ağa Bin Abdullah Vakfı- İzmir- Ödemiş. 1889; “… Yeni Camii şerifi meskurda mücair kalan leyleklerin ekilleri (yemeleri) için seneyi yüz kuruş virile…” denilmektedir. (12)

Conte De Boneva anılarında “Türkler kedi, köpek vs gibi başıboş hayvanlar için de vakıflar tesis ederler. Kasaplar da her gün bu gibi hayvanların bir miktarını vicdanen beslemekle mükelleftirler.” demektedir. 17.yy Jean Dumond “Türklerde kedi-köpek-at gibi hayvanları öldürmek suçtur” diye anılarında yazmıştır. 19.yy alman Mareşali Molke anılarında “Üsküdar’da hizmet veren kedi hastanesinden” bahsetmiştir. 1655’te 9 ay yurdumuzda kalan Jean Thevenot da anılarında “Ölen bazı kişiler mallarını haftada birkaç defa köpek ve kedileri beslemek üzere bırakırlar; bu vasiyetlerini yerine getirmek için sadakatli ve dindar fırıncı ve kasaplara paralarını bırakırlar” demiştir.

Sultan II. Osman (Genç Osman), çok sevdiği Sisli Kır adlı atı öldüğün de,  Üsküdar da ki Kavak sarayının avlusuna defnettirmiş, başına da mezar taşı diktirmiştir. Daha sonra insanlar, hasta atlarının şifa bulması için,  Sisli Kır atın  mezarını başında  atlarını üç defa tavaf etmeye başlamışlar, Sisli Kır atın adı da bu nedenle at evliyası olmuştur.

Hacı Evhaddin Yedikule’de kendi adına hayır için yaptırdığı cami ve tekkede kedilerin bakılacağı bir alan yapılmasını ve bu kedilere her gün yirmi takım ciğer dağıtılmasını vasiyet etmiştir.

Avrupa ülkelerinde aynı dönemlerde hayvan haklarına dair hiçbir kanun ve düzenleme olmadığı gibi, 16 y.y. da Paris de her yıl yaz ayının belli bir gününde tüm sokak kedilerinin çuvallara doldurulup yakıldığı ve halkın bu günü eğlencelerle bir festival havasında kutladıkları yazılan eserlerden öğrenmekteyiz. Avrupa da hayvan haklarına ilişkin 1822 yılında İngiltere de ilk kez hayvanları korumak için hayvanları koruma birliği adında bir dernek kurulmuştur. Daha sonra birçok dernek ve federasyon 1931 yılında bir araya gelerek 4 Ekimi Hayvanları Koruma Günü olarak ilan etmişlerdir. 15 Ekim 1978 yılında ise, hayvan hakları bildirgesi Paris de yayınlanmıştır. Türkiye de ise ilk hayvanlarla ilgili dernek 1908 yılında kurulmuş, hayvanların haklarını korumak için, 2004 yılında 5199 sayılı kanun çıkarılmıştır. Bu nedenle Türklerin hayvanlara gösterdiği duyarlılık, Türk tarihi açısından önemli olduğu kadar, Dünya tarihi açısından da örnek olacak şekilde önemi bulunmaktadır.

 

KAYNAKLAR

1-Erol Göka- Türk Grup Davranışı- Aşina Kitaplar- Ankara.2006- S.108

2-Jean-Paul Roux- Orta Asyada Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar- Kabalcı Yay.-İst.2000-S. 229

3-4-5-6- Ahmet Akgündüz- İslam ve Osmanlı Çevre Hukuku-Osmanlı Arş. Vakfı Y.-İst.2009-S.54.55.158.56

7-Kemal Arkun-Kanuni Sultan Süleyman-Akademisyen Yay.-İst.2009-S.173

9- Osmanlı Devlet Teşkilatı- Türkiye Gazetesi Yay.-İst.2006-S.376.377

8-10-11-Murat Bardakçı- Hayvan Soykırımı- Habertürk-7 Ekim 2012

12- Tarihte İlginç Vakıflar-Vakıflar Gn. Md. Yay.-İst.2012-S.117.26.84.14.

 

Türk Düşmanlığı

Diyoruz ki;

Türkiye, mevcut yönetim anlayışı itibarıyla Türk düşmanlığı yapmaktadır. Bu durum, inkâr edilemez bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır. Ortaya koyduğumuz bu gerçeklere karşı çıkan bir takım insanlara, Ümit ÖZDAĞ’ınYENİÇAĞ Gazetesi’nde 21 Ağustos 2014 tarihinde çıkan yazısının bir kısmını alarak çok daha somut, çok daha açık bir şekilde ışık tutalım istedik.

BUYRUN!

1) Irak Türklerinin özellikle de dava adamlarının, şehit ailelerinin ve yoksulların ITC(Irak Türkmen Cephesi) kanalı ile Türkiye’de devlet hastanelerinde bedava tedavi olma imkânları, 2011’den itibaren azaltılmış ve sonra tamamen iptal edilmiştir. 
2) Irak Türklerine ITC kanalı ile Türkiye üniversitelerinde hak tanınan yıllık 80 lisans ve yüksek lisans kontenjanı önce azaltılmış ve sonra iptal edilmiştir. 
3) Yoksul Türk ailelerine bir sağlık hizmeti olması amacıyla Kerkük’te kurulan Şifa Hastanesi’nin bütçesi azaltılmış ve bir küçük sağlık merkezine dönüştürülmüştür. Muhtemelen önümüzdeki günlerde o da tasfiye edilecektir. 
4) Türkmen siyasi kuruluşlarını, sivil toplum örgütlerini ve Türkmen siyasetçi, din, fikir, ilim ve devlet adamlarını korumak için kurulan ve Türkiye tarafından da desteklenen El Baraka Güvenlik Şirketi’nin son üç yıl içinde tüm imkânları kısıtlanmış, maaşlar düşürülmüş, personel sayısı azaltılmıştır. Verilen askeri teçhizat azaltılırken silah eğitimi de durdurulmuş, şirket fiilen etkisiz hale getirilmiştir. ITC Başkan Yardımcısı Ali Haşim Muhtaroğlu, Salahattin Vali Yardımcısı Ahmet Koca ve Kerkük ilçe Meclis Başkanı Şehit Münir Kafili gibi Türk siyasetçiler IŞİD ve peşmerge için kolay birer av olmuşlardır. 
5) Irak Türklerinin milli davasını dünyaya tanıtmak amacıyla açılan Türkmeneli TV, T.C. Dışişleri Bakanlığı’nın talimatları doğrultusunda bir Türkmen kanalından ziyade Kürt ve Arap ticari firmalarının reklam kanalına dönüştürülmüştür. Türkiye’de AKP’ye yakın olmayan Iraklı Türk siyasetçiler Türkmeneli TV’sine çıkarılmamaktadırlar. 
6) Türkiye Cumhuriyeti tarafından Irak Türkmen Cephesi dâhil tüm Türkmen kurumlarına verilen maddi destek son üç yıl içinde ayda 2 milyon dolardan ayda 250.000 dolara indirilmiştir. 
7) Türk Dışişleri Bakanlığı’nın talimatı üzerine Irak Türkmen Cephesi’nin bürolarının sayısı yarıya düşürülmüştür. 
8) Türk Dışişleri Bakanlığı Irak Türkmen Cephesi’ni ve diğer Türkmen siyasi partilerini Orta Doğu ile ilgili Türkiye’de düzenlediği siyasi kongre, toplantı ve anlaşmaların dışında bırakmıştır. Böylece dosta ve düşmana ITC ve Irak Türklerini önemsemediği mesajını çok açık bir şekilde vermiştir. 
9) ITC tarafından Türkiye’nin desteği ile açılan Türk okulları sonra sahipsiz bırakılmıştır. Sürekli Eğitim Merkezi’ni ve Türkçe eğitim yapılan okulları öğretmensiz bırakmak ve de sözleşmeli öğretmenlere 100-150 dolar verip eğitimin kalitesini düşürmek için gayret sarf edilmektedir. İleri gelen Türkler ve devlet dairesinde çalışan ve bazı okul müdürleri çocuklarını ise ya Fethullah Gülen’in okuluna yazdırmak ya da Arap okullarına kayıt etmektedir. Daha açık bir ifade ile Türk okullarının tasfiyesinin Türk kültürünün ve varlığının tasfiyesine gideceğini bilen bir süreç acımasızca işletilmektedir. 
10) Irak Türklerinin bağımsız siyasi varlığına karşı Ankara düşmanca bir tavır almakta, Türkleri Sünni Arap ve Kürtlerle iş birliği yapmaya zorlamaktadır. Bu çerçevede ITC ve diğer Türk kuruluşlarındaki Türk Milliyetçisi siyasetçi ve kültür adamlarına karşı düşmanca bir tavır alınmaktadır. 
11) Mezhepçi bir bakış açısının neticesi olarak Şii Türkler, Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından tamamen yalnız bırakılmakta adeta “Onlar ile İran ilgilensin” tavrı benimsenmektedir. 
12) Irak parçalanma sürecinden geçerken, binlerce Türk genci, “Yeter ki silahımız olsun, Kerkük’ü biz savunuruz” demelerine rağmen, onların mücadele azmi, AKP Hükümet sözcüsü tarafından bütün dünyaya yapılan “ITC, bizden silah istenmeyeceğini bilir” açıklaması ile kırılmaktadır. Oysa Orta Doğu’da birçok Selefi örgütün Türkiye’den silah ve cephane aldığı ortada iken nedense Suriye’de ve Irak’ta Türkler silah alamamaktadırlar. 
13) Türk kuruluşlarda çalışan ve aylık ücretleri 150-350 dolar arasında olan ücretlilerin maaşları sistemli bir şekilde iki ay gecikmeli verilmektedir. Bu da zaten zor geçinen insanları başka iş arayışları içine itmektedir. 
Irak Türkmen Cephesi imkânsızlıklar içinde kıvranmaya devam ederken, AKP Hükümeti Barzani’nin Kerkük’te el koyduğu petroller dâhil, petrolün satılarak Barzani için kaynak oluşturulmasına çalışılmaktadır. Ankara, Barzani’nin IŞİD’in Musul’u işgal etmesi üzerine fırsatçılık yaparak Kerkük dâhil tartışmalı bölge diye anılan çoğu Türkmenlerden oluşan bölgeleri işgal etmesine sessiz kalmıştır. Aynı AKP Hükümeti IŞİD’in Erbil’e doğru ilerlemesi üzerine ise güvenlik kabinesi toplantısı gerçekleştirmiştir. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bir televizyon kanalına yaptığı değerlendirmede, IŞİD’i Maliki’nin baskılarının sonucu kurulmuş bir örgüt olarak aklayan ve Türkmenlerin yaşadığı felaketi ise bir iç mezhep çatışmasının sonucu imiş gibi gösteren yaklaşımı da Ankara’nın IŞİD terörü-Türkmen meselesine bakışını özetlemektedir. Davutoğlu şöyle demektedir: “Telafer’de yaşanan sadece bir IŞİD-Türkmen çatışması değildir. Maalesef Sünni Türkmenlerle Şii Türkmenler arasında fitne tohumları ki bunda Maliki hükümetinin Şii Türkmenler üzerinden Sünni Türkmenleri baskı altına alması çabası da var, Şii Türkmenlerin radikalleşmesi çabası da var. Araplar nasıl bölünüyorsa Türkmenler de maalesef bu şekilde bölündüler ve en büyük zararı kendilerine verdiler.” 

 

Eğitimde Şiddetin Yeri Yoktur

Okullarımızın teftişi sırasında, sınıflardan birinde, öğrencilerin uzunluk ölçüleri ile ilgili kazanımlarını görmek istemiştim.

Masanın üzerinde duran 30 cm.lik cetveli öğrencilere göstererek, “bu nedir” diye sordum. “Cetvel” dediler. “Peki, ne işe yarar” dediğimde, koro halinde; “onunla öğretmen çocukları döver” diye cevap verdiler.

Öğrenciler masumca ve dürüstçe doğruyu söylemişlerdi. Gözlerinin içi gülüyordu. Çünkü dövülmeye alıştırıldıklarından normal görüyorlardı. O yüzden rahattılar.

Fakat öğretmenimiz huzursuz olmuştu, hemen atılarak çocukları susturmaya çalıştı. Öğrenciler bu davranışa şaşırdılar. Hata yaptıklarını anlamışlardı, ancak öğretmenlerinin niçin tedirgin olduğunu kestiremiyorlardı.

Konuyu değiştirerek derse devam ettim. Zil çaldıktan sonra öğretmenimizle sorunu yeniden irdeledik.

Eğitim öğretime, sevginin, hoşgörünün, sabrın, toleransın katılmasını, şiddetin her türlüsünün uzak tutulması gerektiği üzerinde konuştuk. Çocuklara dürüstlüklerinden dolayı kızmaması gerektiğini de, söyledim. Konuşmalarımızdan ikna olmuştu. Umarım bu hatasından vaz geçmiştir.

Okullarımızda az da olsa hala çocuklara; kızma, bağırma, çekiştirme, aşağılama, vurma vb. şiddet türlerine rastlanmaktadır maalesef.

Azda olsa “metal çubukla öğrenci döven”, yaralı olduğu için “çekerek kulak kopartan” vb. öğretmenlerin soruşturmalarına üzülerek tanık oldum. Disiplin cezası aldılar, ayrıca yargılandılar. Bu tür insanların eğitim camiasında asla olmaması gerekir.

Öğretmenlerimizin sorunlarının oldukça çok ve karmaşık olduğu bir gerçektir. Özellikle son yıllarda öğrenci davranışlarında şaşırtıcı ve çok miktarda sorunlar gözlenmektedir.

Okullar, anne babalardan, diğer paydaşlardan yeterli desteği göremiyorlar. Ebeveynler bir çocukla baş edemezken, öğretmenler 30, 40 yerine göre daha fazla mevcutlu dersliklerde stres altındalar. Öğrencilerden, öğretmenlere tehditler, saldırılar, darplar artmıştır.

Basın yayın, internet, sokak, öğrencileri menfi yönde etkilemekte, otoriteyi tanımaz, sorumsuz, saldırgan kılmaktadır. Bu olumsuzluklar öğretmenlerin işini zorlaştırmaktadır.

Eğitim öğretim kurumlarında mutlaka rehber öğretmen bulunmalı ve rehberlik servisleri oluşturulmalıdır. Ayrıca psikolog vb. uzmanların da bulunması elzemdir. Artık öğretmenler tek başlarına karmaşık sorunların üstesinden gelememektedirler.

Disipline edilememiş, demokratik bir ortam oluşturulamayan dersliklerde, eğitim öğretim elbette sağlıklı yapılamaz.

Bunlara rağmen öğretmenlerimiz, kendi evlatları dâhil, yaşamlarında, eğitim öğretim ortamında asla şiddeti kullanmamalıdırlar.

Sadece öğretmenler değil elbette. Anne babalar, bakıcılar, kreşlerde görev yapanlar vb. çocukla muhatap olan kim varsa, başta sevgi olmak üzere, sabrı, hoş görüyü, affetmeyi, merhameti vb. güzel hasletleri gönüllerine yerleştirmeli, çocuk terbiyesinde şiddet içermeyen bilimsel yöntemleri uygulamalıdırlar.

Günümüzde, bakımevlerinde ve kreşlerde çocuklara yönelik şiddet türlerine daha çok rastlanmaktadır. Buralarda çalışan personel pedagojik formasyondan, yeterli bilgiden ve sevgiden uzak kişiler.

En büyük sorun da evlerdeki çocuk bakıcılarıdır. Devlet çocuk bakıcılığı yapabilme kıstaslarını belirlemeli, “çocuk bakımı” hakkında yeterlik belgesi/diploması olmayanlara izin vermemelidir artık.

Çocuklara vurulan tokadın yerinde gül bitmiyor maalesef. Aksine yıllarca bilinçaltında korkuya, öfkeye, nefrete dönüşerek topluma negatif yansıyor.

Amerika’da kulak kesen birini yakaladıklarını okumuştum. Niçin kestiğini sorduklarında, çok ilginç ve bir o kadar da korkunç olan “çocukken öğretmenim kulağımı çekerek çok incitirdi, ben de O’na benzeyenleri gördükçe öcümü alıyorum” cevabını vermiştir.

Öğretmen de insan, kızabilir, üzülebilir. Fakat bilgi ve tecrübe birikimlerini, sevgisiyle birleştirerek bu tavrını, asla eğitim ortamına, çocuklara yansıtmamalıdır.

Sevginin egemen olduğu dersliklerde, bütün duyu organları ve yürekler eğitim öğretime istekli ve hazırdır.

Öğretmen, grubun sevilen sayılan değerli bir üyesi, rehberdir. Korku, endişe, isteksizlik yoktur, bireyler rahattır. Herkesin kendine güveni tam olduğundan, öğrenmeye ve başarmaya odaklanmışlardır.

Böyle ortamlarda “öğrenmeyi öğrenme”,  “tam öğrenme” gibi etkinliklerin gerçekleştiği ekip ruhu oluşur elbette.

Birkaç istisna olsa da, gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki öğretmenlerimizin büyük çoğunluğu şiddet türlerinden uzak, sevgiyle yoğrulmuş özverili bir yürekle görevlerini sürdürmektedirler. Eli öpülesi, kıymet biçilemeyen gönül insanlarıdır O’nlar.

Okulları ziyaret ederseniz, öğrencilerin sevinç çığlıklarında, mutlulukla bakan gözbebeklerinde mutlaka öğretmenlerini görürsünüz.

Diyeceğim o ki, istisna da olsa eğitim kurumlarında artık şiddetin en hafifine bile rastlanmasın. Anne babalar üzülmesin, çocukların yaşama sevinci solmasın, öğretmenlerimiz ceza almasın, vicdan azabı çekmesinler.

Çocuklar geleceğimiz, nadide çiçek O’nlar. Hiç solmasınlar, üzülmesinler, kırılmasınlar.

Gelin hep birlikte serpilmelerine, güzel kokular saçmalarına, gülümsemelerine katkıda bulunalım. O’nlar vefalıdır, verdiklerimizin karşılığını kat be kat bize geri öderler.

Sevgiyle kalın…

 

 

Bir Muhabbet Yeter Bize

Doğru değilse gidişler
Biter mi hiç gözde yaşlar
Sizin olsun dağlar taşlar
Bir muhabbet yeter bize

Dilek ördük ilmek ilmek
Gaye, gülmek, huzur bulmak
Boynu bükük garip kalmak
Ölümlerden beter bize

Kâh seherde, kâh ayazda
Diller huzura niyazda
Eller vursa acımaz da
Dostun sözü batar bize

Gittiler nice gelenler
Eyvah, aranıyor dünler
Hatırlanan güzel günler
Gözümüzde tüter bize

 

Eğitim Kalitesi Sıfırlanan Anadolu Liseleri

0

Milli Eğitim Bakanlığı son birkaç yılda Meslek Liseleri, İmam-Hatip Liseleri, Fen ve Sosyal Bilimler Liseleri dışındaki bütün düz (genel) Liseleri Anadolu Lisesine dönüştürdü. Açıkçası düz Liseler Anadolu Liselerine değil,  Anadolu Liseleri düz (genel) Liselere dönüştürüldü. Ortaöğretim Yönetmeliği’nde yapılan son değişiklikle Anadolu Liselerine öğrenci nakillerinde, sınıf kontenjanlarının 30’dan 34’e çıkarılması ve puan şartının kaldırılması, her tür okuldan bu okullara nakil yapılabilmesi Anadolu Liselerine indirilen son darbedir.

Gelişmiş Batı ülkelerinde öğrencilerin farklılıklarına, özel ilgi, yetenek ve becerilerine göre çeşitli Liseler açılırken, Türkiye’de tek tip Lise uygulamasına gidilmesi gariptir. Anadolu Liseleri bir ihtiyaçtan doğmuş, misyonu ve vizyonu olan okullardır. Anadolu Liseleri, ülkenin iyi yabancı lisan bilen insan ihtiyacını karşılamak üzere kuruldu. Milli Eğitim Bakanlığı bu amaçla 1955-1956 öğretim yılında 6 Maarif Kolejini (İstanbul-Kadıköy, İzmir-Bornova, Diyarbakır, Konya, Samsun, Eskişehir) öğretime açtı. Bu okulların adı, 1975 yılında “Anadolu Lisesi”ne dönüştürüldü. Milli Eğitim Bakanlığı, 1976 yılında Anadolu Lisesi açılmasına hız verdi. l993 yılı sonunda bu okulların sayısı 1993 yılında 193’e, 2003 yılında 500’e, 2011 yılında 1700’e ulaştı. Bugün Anadolu Liselerinin sayısı 3000’in üzerinde. Fakat Anadolu Liselerinin sayısının artması bu okulların eğitim kalitesini olumlu değil, olumsuz etkiledi.

Maarif Kolejlerinin kurulduğu 1955 yılından 1998’e kadar 43 yıl bu okullar, sınavla İlkokul mezunlarını alıyorlardı. Bu okulların eğitim süresi, 1 yıl Hazırlık sınıfı, 3 yıl Ortaokul ve 3 yıl Lise olmak üzere 7 yıldı.Bu okulları kazanan öğrenciler, haftada Hazırlık Sınıfında 24 saat, Ortaokulun 6., 7. ve 8. Sınıflarında 7’şer saat,  Lise 9. Sınıfta 10 saat, 10. ve 11. Sınıflarda 4’er saat yabancı dil dersi okuyorlardı. Bir öğretim yılı 36 hafta olduğuna göre, yedi yılda toplam 2268 saat yabancı dil dersi okunuyordu.

28 Şubat 1997’den sonra oluşan siyasi atmosferde zorunlu eğitim sekiz yıla çıkarılırken  İmam-Hatip Liselerinin orta kısımları ile birlikte Anadolu Liselerinin  orta kısımları da kapatıldı. 28 Şubat Sürecinde en az İmam-Hatip Liseleri kadar Anadolu Liseleri de zarar gördü. Yabancı dil ders saatlerinin azalması ile  bu okulların yabancı dil öğretmedeki verimi, birden yüzde 50 düştü. 2004-2005 Öğretim yılında Anadolu Liselerinin Hazırlık Sınıfları kapatılmasıyla ders saatleri bir defa daha azaltıldı. Böylece Anadolu Liselerinde 1998 yılına kadar 2268 saat olan Yabancı Dil dersi, 2010’da 648 saate indirildi.Bu gelişme, ülkenin zeki çocuklarına sahip çıkarak onlara evrensel bir vizyon kazandıran bu okulların  hızlı bir şekilde misyonundan uzaklaşmasına sebep oldu.

Gelişmiş Batı ülkelerinde üstün zekalı öğrenciler için özel eğitim okulları bulunmaktadır. Ülkemizde ise üstün zekalı çocukların eğitimi için kurulmuş eğitim kurumları bulunmamaktadır. Cumhuriyet eğitimi bu açığı kapatmak için, Fen ve Sosyal Bilimler Liseleri ile Anadolu Liselerini kurmuştur. Merkezi sistem sınavlarıyla öğrenci alan bu eğitim kurumları, Anadolu’daki on binlerce zeki çocuğumuzun harcanmasını önlemiştir. Ülkemizde de Batı standartlarında üstün zekalı öğrenciler için okullar açılıncaya kadar,  eğitim sistemimizin oluşturduğu bu okulların eğitim kalitelerinin korunması gerekir. Fakat Milli Eğitim Bakanlığı’nın son yıllardaki uygulamalarına baktığımızda, Fen ve Sosyal Bilimler Liselerinin eğitim kaliteleri korunurken, tam aksine Anadolu Liselerinin eğitim kalitelerinin  alınan yanlış kararlarla sürekli düşürüldüğünü görüyoruz.

Mesela 4+4+4 eğitim sistemine geçilirken İmam-Hatip Ortaokulları açıldı. Bu sırada Anadolu Liselerinin Ortaokulları da açılabilirdi. Böylece bütün ülkenin geleceği ile ilgili bir eğitim sistemi değişikliği, sadece bir okul türünün yaralarını sarmak için yapılmamış olurdu. Çünkü, her iki okul türünün de orta kısım açma isteği, okutacakları yabancı dili, küçük yaşlarda öğrencilerine daha iyi öğretecekleri düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

Milli Eğitim Bakanlığının  Ortaöğretim Yönetmeliği’nde yaptığı   son değişiklikle Anadolu Liselerine öğrenci nakillerinde; sınıf kontenjanlarının -ara sınıflar dahil- 30’dan 34’e çıkarılması ve  puan şartının kaldırılması, Anadolu Liselerinin eğitim kalitelerinin iyice  sıfırlanmasına yol açtı. Bunun sonucunda eğitim hayatımızın çok yüksek puanlarla öğrenci alan Anadolu Liselerinin taban puanlarında, 200 puana varan düşüşler yaşanmıştır. Sadece önünde Hazırlık Sınıfı bulunan 10 Anadolu Lisesine (Galatasaray, İstanbul Erkek, Kadıköy Anadolu,  Vefa, Kabataş Erkek, Cağaloğlu, Ankara Atatürk, İzmir Cihat Kora, Balıkesir Sırrı Yırcalı ve Hüseyin Avni Sözen Anadolu Liseleri) öğrenci nakillerinde Türkçe ve Yabancı Dil derslerinden seviye sınavı ile öğrenci nakil yapılabileceği şartı getirildi. Ama bu sınavların ne kadar sağlıklı yürüyeceği de tartışma konusudur. Her yerde ve her konuda her türlü baskının söz konusu olduğu bir ortamda, bu sınavlara müdahale edilemeyeceğini kim garanti edebilir.

Bu arada şu hususu da gözden uzak tutmamak gerekir. Bu okullara  eğitim yılının başlamasından bir hafta sonra yapılan bir yönetmelik değişikliği ile  alınan düşük puanlı öğrencilerin durumu da birçok sorunu beraberinde getirecektir. Bu öğrencilerin çoğunun  akademik başarıları, diğer öğrencilere göre düşük olduğunda, psikolojileri bozulacak ve eğitim hayatları olumsuz etkilenecektir. Diğer öğrenciler tarafından dışlanma gibi durumları da yaşayabileceklerdir. Ayrıca çalışıp çabalayarak hakkıyla bu okullara giren öğrencilerin ve bunları her türlü fedakarlıkla sınavlara hazırlayan ailelerin devlete ve hukuka karşı güvenleri büyük ölçüde kaybolacaktır. Uzun mesleki hayatımız içinde bu tip uygulamaların çok olumsuz örneklerini gördük.

Ülkemiz gençlerine,  çağdaş dünyanın gençleriyle rekabet edebilecek düzeyde eğitim ve öğretim verme amacı ile kurulan bu okulların bu duruma düşmesine sebep olan birçok etken var. Akademik başarısına bakılmaksızın her okulun Anadolu Lisesi yapılması, yetersiz yöneticilerin bu okullarda görevlendirilmesi, özel sınavla öğretmen atanırken sınavın kaldırılarak sınavsız öğretmen atanması, yabancı dil ve yabancı dille okutulan derslere farkı ücret uygulamasının kaldırılması, yönetici rotasyonları, son müdür kıyımı,  fiziki yetersizliklerin (bina, derslik, laboratuar, salon, donanım, eğitim ekipmanları vb.) bulunması gibi sebeplerin bu süreçte mutlaka etkisi olmuştur.

Sonuç olarak diyorum ki, çocuklarımızın ve gençlerimizin kaderi, ülkemizin geleceği için özellikli okullarımızın eğitimini olumsuz etkileyecek müdahalelerden bir an önce vazgeçelim. Yapılan yanlışları da bir an önce düzeltelim. Atatürk’ün dediği gibi,”Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder”.

 

 

 

Almanlara Varda Bize Yoh mi?

Bir zamanlar ülkemizde esprili şarkıları olan bir müzik grubu vardı. Bir de onların meşhur şarkısı vardı. Hatırlarsınız o şarkının sözlerini “Ellere var da bize yoh mi?” diye söyler dururlardı.

Aradan yıllar geçti, bu “ellere var da bize yoh mi?” durumu giderek hayatımızın her zerresine kadar neredeyse girdi. Hatta öyle oldu ki, artık uluslararası politikalar bile bu mantıkla yürüyor…

Mesela nükleer enerji.

Geçen hafta Almanya’nın meşhur gazetesi Die Welt’te eski bir Türkiye uzmanı Türkiye’yi nükleer silah elde etmeye çalışmakla suçlayan bir makale yazdı. Aslında bunda büyütülecek ne var, alt tarafı bir makale diyebilirsiniz. Ama şu var ki, bu aynı zamanda Alman devletinin de resmi görüşünü yansıtıyor aslında. Meşhur Türkiye’yi dinleme skandalının altında da bu var. Yoksa İŞİD’i ve PKK’yı takip etmek için 20 yıldır Türkiye’yi dinlediklerine kundaktaki bebeler bile güler.

İŞİD dediğin 1 yıl evvel icat edildi. PKK ise zaten Almanya’da.

Almanya müttefiği Türkiye’nin nükleer silaha, işin doğrusu nükleer enerjiye sahip olmasını hiç bir şekilde istemiyor.

İlginç değil mi, müttefiğinizin güçlenmesini istemiyorsunuz!

O zaman Türkiye ile ilgili başka bir hesabı (gizli ajandası) olduğu insanın aklına geliyor.

Aynen altın işletme atölyelerimizde ve altın madenlerimizin çıkartılmasının engellenmesinde de olduğu gibi…

Peki ne olabilir bu gizli ajanda? Ekteki tabloda da görüleceği gibi, Dünyadaki bütün sanayisi gelişmiş ülkelerde nükleer santral var. Ve enerjilerinin hatırı sayılır bölümünü nükleer enerjiden elde ediyorlar. Peki neden?

Malûm sanayi üretimi yapıyorsanız ve bunu yabancı pazarlara sunuyorsanız, sattığınız ürünün fiyatı o ülke pazarına girebilmek ve yer edinebilmek için önemli bir kriter oluyor. Hani hep denir ya, “Aslında filanca ürünü Türkiye’de üretmek mümkün ama, adamlar yurt dışından daha ucuza getiriyorlar” diye… Hah işte tam ondan bahsediyoruz.

Bir ülke pazarını ele geçirip oradaki yerli üretimi öldürmek ve piyasada tekel olup istediğiniz fiyata mal satmak istiyorsanız. Öncelikle ilk iş olarak fiyatlarınızı aşağı çekmeniz gerekir. Bu da maliyetlerin düşük olması ile olur.

Alın size rakamlar.  Almanya’daki sanayici 1 kwh elektriği fabrikada 6 cent’e kullanıyor. Bizde ise sanayici aynı elektriğe 18,5 cent ödüyor. İşte maliyet farkı.

Peki, bu fark nereden kaynaklanıyor?

Almanya’nın kullandığı elektriğin % 38’i nükleer santrallerden karşılanıyor. Nükleer enerjinin ise kurulum maliyeti yüksek, ancak sonrasında üretim maliyeti neredeyse sıfıra yakın.

Biz ise tükettiğimiz enerjinin yaklaşık % 51’ini doğalgaz santrallerinden elde ediyoruz. Çevreciyiz ya. Aman hava kirliliği olmasın!

Memlekette dağ taş linyit kömürü, dünyanın en önemli taş kömürü madenlerinden birine sahibiz ama Rusya’dan ve İran’dan aldığımız pahalı doğalgazdan elektrik elde ediyoruz. Peki, enerjimizde kömürün payı ne? Sadece % 7.

Peki, Almanya’da ne kadar % 6,9. Fransa’da % 15, İtalya’da % 10,7…

Bakın kim daha çevreci? Bir de gelip Türkiye’yi çevre konusunda Green Peace ve Yeşiller eleştirmiyor mu? Şaka gibi değil mi?

Peki, bu müttefiğimiz Almanların nükleer santralleri kaç tane?

Almanya’nın 19 adet nükleer santrali, şu anda faal vaziyette.

Biz de ise bir tanesi 34 yıldır inşa edilmeye çalışılıyor. Kaç hükümet geldi gitti ortada hâlâ santral yok!

Şu anda ülkede 12 yıldır süren istikrarı ve büyük halk desteğini ardına alan Cumhurbaşkanı Erdoğan nükleer santral konusunda çalışmaları ciddi anlamda hızlandırınca bir anda Die Welt, Erdoğan’ın fotoğrafını nükleer tehlike işareti ile birlikte Libya’nın vahşice katledilen lideri Kaddafi, Kuzey Kore Devlet Başkanı ve Pakistan Başbakanı ile yan yana basıverdi.

Bu açıkça Türkiye’ye ve Sayın Cumhurbaşkanına tehdittir.

Kuzey Kore’nin durumu malûm dünyadan tecrit edilmiş vaziyette. Pakistan ise sürekli iç kargaşa, isyanlar, dini referanslı terör ve suikastlarla çalkalanıp duruyor. Eski Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref bu kadar bela ile karşılaşacaklarını bilse yine de o santralleri inşa eder miydi, şüpheli.

Hatırlarsanız İstanbul’da Gezi olaylarının başladığı gün İstanbul’dan santralin yapılacağı alana doğru dev bir tırın içerisinde ilk nükleer santralimizin gövdesinin nakli başlamıştı…

Green Peace ve yerli işbirlikçileri de tır’ın önünü kesip engel olmaya çalışmış ve jandarmanın müdahalesi ile konvoy yoluna ancak devam edebilmişti.

Bu arada siz değerli okurların gözlerini yormak pahasına şu bilgileri de paylaşmak isterim:

Bugün dünyada 200 küsur devlet olmasına rağmen sadece 34 ülkede nükleer santral var veya inşa edilmeye çalışılıyor. Bu 34 ülkeden sadece ve sadece 2’si Müslüman.

Pakistan’da 2 adet nükleer santral faal vaziyette.

Diğer ülke ise İran ve o da sadece 1 tanenin inşasını bitirdi bitirecek. Henüz faal değil.

Diğer bazı ülkeler ise şöyle; Fransa 59 adet, Çin 7 adet ve 4 tane de inşa halinde, Almanya 19 adet, Hindistan 14 adet ve 7 adet de inşa halinde, İngiltere 31 adet, Rusya’da 30 adet, Güney Kore 18 adet ve 2 adet de inşa halinde, Kuzey Kore ise bir adet santrali inşa etmeye çalışıyor. Ve bütün dünya Kuzey Kore’ye yükleniyor nasıl santral inşa edersin diye. İyi de kardeşim Güney 20 santral sahibi olurken ‘tık’ yok da aynı milletin kuzeyinde bir tane olunca ne değişiyor?

Ve, ve, ve ABD 104 adet santrale sahip.

İsrail mi? O ne yazık ki listelerde yok. Nükleer santrali olduğu biliniyor ama kaç tanedir, nerededir bilinmiyor. Karıncanın dişi mi, erkek mi olduğunu uydudan gören dünya, İsrail’in santrallerini uzaydan göremiyor. Yazık.

Nükleer santral sahibi ülkeler sanayide de zirve yapmış veya ciddi anlamda rekabet gücü olan ülkeler. Eğer ucuza ısınmak, sanayi maliyetlerimizi düşürmek ve ekonomik olarak dünyada biz de varız demek istiyorsak; bu santrallere muhtacız. Bu nedenle nükleer santral konusunda hep destek, tam destek vermek zorundayız. Bu millî bir meseledir.

Ha bir de Ermenistan’da 1 adet ve Bulgaristan’da da 6 adet nükleer santral var olduğunu söylemekte de fayda var. Hani çevre için karşı çıkan arkadaşlar varsa zaten yanmışız bilesiniz diye söyleyeyim.

 

Yok Artık

Tükenmeden artık umutlarımız,
Gitsin bu adamlar, gitsinler artık.
Ülkem ihanetle kıvranıyor bak!
Bu Türk düşmanları gitsinler artık.

Sınırlarım yolgeçen hanı olmuş,
Bu ülkede Türk’üm demek zor artık.
Bu çoğalan soysuz tohumlarını,
Ayıklayıp, temizlemek zor artık.

İpini koparan gidip geliyor,
Durun artık diyenlerde yok artık.
Vekil bile askerime taş atar,
Hesabını soran, soran yok artık.

Hırlısı, hırsızı soygun yapıyor,
Adalet nerede diyen yok artık.
Balık baştan kokmuş, kuyruğa doğru,
Onlara da yağ çekenler çok artık.

İhanetçiler hep alkışlanıyor,
Bayrak için ölenlerde yok artık.
Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur,
Diyenlerde sessiz, sessizler artık.