18.4 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 854

ABD Işid ile Neden Masaya Oturmaz?

Kurban Bayramınızı kutlar; ülkemize ve milli kurumlarımıza çözüm tuzaklarının ve kumpasların kurulmadığı, resmi kanalca yeni paralel yapılara fırsat verilmediği, yabancıların bu ölçüde at oynatmadığı huzurlu ve istikrarlı bir Türkiye’de sizlere nice güzel bayramlar diliyoruz. Türk Milleti için teröre karşı şehit düşenleri de rahmetle ve saygıyla anıyoruz.

Bizi zorladılar; iktidarın zaafı ile terör örgütü ile müzakere masasına oturttular. Oslo’da arabulucu devlet de İngiltere idi. Bölücü, ırkçı ve eli kanlı terör örgütü ile bizi çözüme ve Yeni Türkiye olmaya zorlayanlar, bu konuda kitaplar yazan sözde dostlarımız; neden eli kanlı bir terör örgütü olan IŞİD’i muhatap alıp müzakere ve pazarlık yapmaktan kaçınırlar? IŞİD ortadan kaldırılmalı diye koalisyonlar kuranlar, PKK terör örgütüne yıllardır her türlü desteği sağladılar. El birliği ile PKK’yı yasallaştırdık, halkı yerel desteğe zorladık ve sonra da PKK eylemlerini gizlemeye çalıştık. Türkiye yıllardır IŞİD önünde bugün bozguna uğrayan bir terör örgütü ile mücadele etmedi. Dost ve müttefik bildikleri ile de savaştı. Bazı sivri akıllıların “Efendim askeri tedbirlerle, silahla olmuyor; barışın ortağı olalım” şeklindeki görüşleri ya gaflettir, ya da ihanettir. Daha üç-dört sene önceye kadar mağaralar ve değişik alanlar terörist cesediyle doluyordu. Dış baskılarla mücadeleyi müzakereye çevirdik. 29 Şubat 2008 tarihinde yasal haklarımızı (mukabele ve takip) kullanarak Irak topraklarına girdik. Sözde dost ve müttefikimiz “çıkın dışarı” talimatını verdi. Hep uyutulduk ve oyalandık. Son yıllarda askere ve polise duyma, görme talimatları verildi. Yeter ki sözde açılım ve çözüm süreci sürdürülebilsin. Hayali bir barış ve çözüm süreci işletildi. Terör örgütü korucu, asker ve kamu görevlisi öldürmeye, çevreyi yakmaya ve yıkmaya devam etti. Sürecin çöktüğünü bizzat Kandil “Savaşı başlatabiliriz. Süreç çökmüştür” şeklinde değerlendirirken bazı yöneticilerimiz Kandil ile görüşmekten bahseder oldu.

Aslında bu garip çözüm süreci, Devlet eliyle yeni paralel yapılar ve devletçikler doğurabilir. Yeni yayınlanan önemli bir araştırmada çözüm süreci tamamlandığında Kürt sorunu tamamen çözülecek diyenler propagandaya rağmen %23,6’dır. İlk hedefte Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyini siyasi bakımdan birleştirmek söz konusu iken, biz BM’de ve değişik yerlerde hala Esad kini güdüyor, Mısır’da sözde demokrasiyi koruma işgüzarlığı sergiliyoruz. “Ortadoğu’da gündemi biz tayin ederiz. Lider ve öncü ülkeyiz.” gibi hayaller birden buharlaşıp uçuverdi. Sözde çözüm süreci ve açılımların faturasını iktidardan Devlete de bulaştırmak için son TBMM’deki teskere görüşmelerinde bunları Devlet politikası olarak ilan ettik. Çözüm kurulları dillendirildi. Örgütün istekleri hemen hemen benimsendi. Devlet otoritesi zaafa uğratıldı.

Türkiye, Yeni Türkiye modeli ve çözüm süreci ile Afganistanlaştırılmakta, dış müdahalelere açık hale gelmeye hazırlanmakta, Ankara Bağdatlaştırılmaktadır. Tezkere ile yabancı askerlerin ülkemize kabulü yerine; bunlar Irak veya Suriye’ye misafir olabilirlerdi! Hiçbir ülke kara askeri göndermiyor. Hava desteği veriyor. Türkiye’nin en değerli ihraç malı askeridir diyenler haklı mı çıkıyor? Türkiye’ye konuşlandırılacak bu askerler çözüm sürecine destek mi olacaklardır? Bu askerler ileride akiller heyeti ile beraber halkı ikna turlarına da çıkacaklar mı? Başımıza durmadan çuvallar geçiriliyor. Çöken Ortadoğu politikasını gözlerden kaçırmak için yine türban gündemde. Sıkıştıkça bu örtü kullanılıyor.

IŞİD bahanedir; asıl hedef Türkiye’dir. Daha sonra da İran.IŞİD içinde de Batı ajanları var. İran açılım ve çözüm süreçleri ile uğraşmıyor. Tuzaklardan uzak duruyor. Batılı ülkelerle ilişki geliştirmesine rağmen, dik duruyor. Bize ise, “Efendim, Güneydoğu ile Irak arasında ticari sınırlar kalktı, şimdi de siyasi sınırlar kalksın” telkinleri var. Sınırdaki olaylar ve sınır ihlalleri sınırları yok saymak içindir.

BM desteği ve yardımı almayacaksak; Suriye’den gelen binlerce insanın bu ülkede ne işi vardı? Kaldı ki, Türk kardeşlerinizi değil, Kürt kardeşlerinizi pasaportsuz alıyorsunuz. Dört milyar dolar masraf yapılmış. Bu mültecilerin önemli bir bölümünün yarın devlet dairelerinin saldırıya uğramasında PKK ile beraber hareket etmeyeceği söylenebilir mi? Yeni Türkiye‘ye dönüşmede ithal militan mı gerekiyor? Evlerinden atılıp sürülen Irak Türkleri evlerine dönebilecekler mi? Tampon ve güvenli bölge talebimiz gerçekleşecek mi?  Ülke çıkarlarını korumak, Devleti kuran iradeyi sürdürmek ve hukuk devletini işletmek için iktidar olunur. Egemenliği dış dayatmalarla birileriyle paylaşmak, siyasi kumar oynamak için iktidar olunmaz. Yanlış yapmazsak bir ve beraber olabiliriz.

 

Kurban Bayramı Mesajı

Yüce Allah’ın biz müminlere bahşettiği iki hayırlı günden biri olan Kurban Bayramı’na bir kere daha ulaşmış bulunuyoruz. Bugün, tüm dünya Müslümanları olarak Kurban Bayramı’nın sevinç ve mutluluğunu hep birlikte yaşıyoruz. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ifadesiyle “Allah katında günlerin en büyüğü olan Kurban Bayramı”na(Ebu Davûd, Menâsik, 19) bizleri ulaştıran Yüce Mevla’mıza binlerce hamdü senalar olsun.

 

Dinî bayramlarımızın fert vetoplum hayatımızda çok önemli yeri vardır. Bayramlar, dinî şuur ve duygunun gelişmesine, millî ve manevî değerlerin güçlenmesine, karşılıklı sevgi ve saygının artmasına,dargınlık ve düşmanlıkların giderilmesine, birlik-beraberlik ve kardeşlik duygularınınpekişmesine, toplumsal yardımlaşma ve dayanışmanın tesisine vesile olan müstesna zaman dilimleridir.

 

Bayramlar, sevinçlerin paylaşıldığı, üzüntü ve kederlerin unutulduğu, gönüllerin kaynaştığı, akrabalık bağlarının ve komşuluk münasebetlerininkuvvetlendiği, öksüz, yetim ve kimsesizlerin sevindirildiği rahmet ve bereket dolu günlerdir.

 

Kurban Bayramı, İslam âlemi için çok önemli günledir. Yeryüzündeki milyonlarca Müslüman aynı duygu ve heyecanla bu bayramı kutlamaktadır. Ayrıca dünyanın çeşitli bölgelerinden gelen yüz binlerce Müslüman, Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da ve Kâbe-i Muazzama’nın etrafında toplanarak, İslam’ın sevgi, kardeşlik ve barış mesajını tüm insanlığa ulaştırıyorlar.

 

Maalesef günümüzde zulme maruz kalan, savaş ve terör sebebiyle evinden yurdundan ayrılıp mülteci durumuna düşen,bayramın mutluluk ve heyecanını doyasıya yaşamaktan mahrum olan Müslüman kardeşlerimiz bulunmaktadır. Bu muzdarip, çaresiz insanların perişan halleri vicdanlarımızı ve yüreklerimizi sızlatmaktadır. Onların acılarını paylaşıyor, bir an önce huzura kavuşmaları için kendilerine dua ediyoruz.

 

Bayramlar bir yönüyle de acı ve kederlerin paylaşılması, giderilmesi hiç değilse en az seviyeye indirilmesi gereken günlerdir.  Bu günlerde fakir, kimsesiz ve dertli insanların da toplumun sevinç ve mutluluğuna ortak olmaları sağlanmalıdır. Bütün Müslümanların bayramın sevinç ve coşkusunu yaşayabilmesi için elimizden gelen gayreti göstermeliyiz.

 

Allahu Teâlâ, bu sevinç ve mutluluğa fakir ve yoksulların da katılabilmesi için Ramazan Bayramında sadaka-ı fıtır, Kurban Bayramında da kurban ile müminler arasında paylaşma, yardımlaşma ve dayanışma tesis etmiştir.

 

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), kurban etinin üçe taksim edilip; bir bölümünün kurban kesemeyen fakirlere dağıtılması, bir bölümünün akraba ve komşulara ikram edilmesi, diğer bölümünün de aile fertlerine ayrılması yönünde tavsiyedebulunmuştur. Ancak durumu iyi olanların kurban etlerinin çoğunluğunu hatta tamamını dağıtmaları daha uygun olur. Çünkü günümüzde ihtiyaç sahiplerinin sayısı çoğalmaktadır. İhtiyaçların arttığı hatta şiddetlendiği zamanlarda infakı artırmak, cömertlikte daha ileri seviyeye yönelmek, hatta isarda bulunmak yani ihtiyaç sahibi din kardeşlerimizi kendi nefsimize tercih etmek en büyük fazilettir.

 

Kurban Bayramı gerek kesilen kurban etlerinin ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasıyla, gerekse hediyeleşme, ziyaretleşme ve ikramlarlaMüslümanlar arasında sevgi, saygı, kardeşlik duygularının pekişmesine, birlik ve beraberliğin kuvvetlenmesine vesile olmaktadır.

 

Bu mübarek Kurban Bayramı’nı aramızdaki sevgi ve saygıyı, kardeşlik duygularımızı, birlik ve beraberliğimizi artırmak, toplumda huzur ve güven ortamını sağlamak için fırsata dönüştürmeliyiz. Bayram vesilesiyle başta anne-babalarımız olmak üzere, akrabalarımızı, dostlarımızı mümkünse ziyaret etmeli, değilse telefon ederek gönüllerini almalıyız. Karşılaştığımız kimselere güler yüz göstermeli, bayramlarını tebrik etmeli,  çocuklarla ilgilenmeli, ölen yakınlarımızın kabirlerini ziyaret ederek Kur’an okumalı ve dua etmeliyiz. Küskünlükleri, kırgınlıkları bırakmalı, dargınları barıştırmalıyız. Zira Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de; “Şüphesiz müminler kardeştirler, öyleyse dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin…”(Hucurât, 49/10) buyurarak dargın olanların aralarının düzeltilmesini emretmiştir.

 

Bu duygu ve düşüncelerle Kocaeli halkının, aziz milletimizin ve bütün din kardeşlerimizin mübarek Kurban Bayramı’nı en içten dileklerimle kutlar; bu bayramın ülkemize, İslam coğrafyasına ve tüm insanlığa barış, huzur ve mutluluklar getirmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ederim.

 

 

Bu Savaş Kürt- Türk Savaşı Değil!

Bu söz seneler öncesi, ülkemiz için planlanmış oyunu fark eden şuurlu bir zata aittir.

Peki, savaşın gerçek hüviyetini nasıl ifade ediyor?

“hilal -haç kavgası” olarak ifade etmektedir.

Dün; Trablus cephesinde, balkanlarda, doğu cephesinde, Antep’te, Maraş’ta endam gösterenlerin, final provasıdır.

Siyasi, iktisadi, askeri ve sosyal alanda açılmış cephelerden yapılan savaşın dikkatlerini başka yöne çekebilmek adına eş zamanlı düzenlenmiş operasyonlarda, Ana tema; Türklerin ve Kürtlerin Anadolu’dan çıkartılmasıdır.

Yani 1912 de, ABD de Wilson prensiplerinin adım adım hayata geçirilmesidir.

1915 te Ermenilerle tasarladıkları yarım kalmış oyunlarını sahneye koymuşlardır.

Milli şuurdan mahrum siyasetçiler, bunu hala anlayamamışlar.

Hala, Osmanlı ya oynanan tezgâhın tıpa- tıp aynısını göremiyorlar.

Ya da, görebildikleri halde, millet iradesini tarafsız etmek üzere vazifelerini ifa etmektedirler.

Yani onların cephesindedirler.

Hani kalelerin içten fethedilmesi önemli bir strateji olarak uygulanmaktadır ya! Öyle bir şey.

Hem de kendi değerlerimizi paylaştığımız ama koltuklarında haç taşıyan cinsten.

Otuz senedir süren çirkin terör olaylarında, Kürtler bölgeden göçetmekte, imkânı olmayanlarda, devletin çaresizlik politikası sayesinde teröre teslim durumda bırakılmış.

Geçen otuz sene zarfında bakın ölenlere, ya Türk, ya da Kürt tür.

Hâlbuki o bölgede Arap’ta var, Ermeni de var, Yezidi de var, Süryani de var, Keldani de var Nesturî de var.

Lakin bunlardan bir tanesinin burnu kanamadı. Bu köylerden birine zarar verilmedi.

Olan, Türk ve Kürt kardeşlere oldu.

O bölgeyi nüfus ve nüfuz etkisizleştirme stratejisi ile Kürtlerden de arındıracaklardır.

Yeni oynanan tezgâhla, Yezidilerin sayısal üstünlüğünü sağlayacaklardır.

Hatay da, yerli nüfustan daha fazla Suriyeli yerleştirildi.

Hazır seçim yasamızda “plepisit” esası da kabul edildiğine göre gelecekte, ilhak taleplerinin önüne hangi irade geçebilecektir.

Bunun tedbirini düşünen Tayfur Sökmen ve onun iradesini temsil edenler de kalmadı ki.

Adalet mekanizmasını çocuk oyuncağına çeviren mevcut belediye başkanından umudu olanların şimdiden vay haline.

Bu hayâsız savaş, Kürtler ve Türk arasında görünse de,

Bu milletin asli unsurları ve kan kardeşleri can kardeşleri kader ortakları, din kardeşleridirler.

Bunları harekete geçiren düşman, asli işini yaparken, gafil ve hainler de, düşmanın işini kolaylaştırmaktadır.

Ne yazıktır ki, devletin müesses nizamı da bu çarkın dönmesine katkı sağlamak üzere basiretsiz ce hareket ediyor.

Muhalefette, hükümetin stratejisine uygun siyaset yapıyor.

Yani topyekûn düşman kuvvetlerine yardım edilmektedir.

O halde nasıl bir yol çizilmelidir?

Yeni bir “Kuvayı milliye” hareketi, yeni bir şuur geliştirmek gerekir.

Kürdün Türk, Türk’ün Kürt ten başka kardeşi ve dostu olmadığını bildirmek gerekiyor.

Harami çetesi şeklinde çalıp çırpma ile uğraşanların, devletin yönetiminden uzaklaştırmadan bu işin olamayacağını da millete anlatmak gerekir.

 

Kobani, Telafer ve Bayram Kimin Hakkı?

PKK ve diğer Kürtçü grupların derdinin sadece bir kimlik sorunu olmadığı, bir statü ve bir devlet peşinde koştukları artık bir sır değil. Devlet kurmanın ilk şartı ise bir vatan bilinci oluşturmak.

Asıl adı Ayn el Arap olan Kobani‘nin IŞİD tarafından kuşatılması ve düşmek üzere olması “Kürt vatanı bilincini” oluşturmak için bu kesim tarafından çok büyük bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Dr. Nihat Ali Özcanstratejik açıdan bakıldığında, PKK için Kobani çok önemli bir yer değil. Bu şehrin IŞİD’in eline geçmesiyle Kürt hareketi yok olmaz, buraya IŞİD’i sokmamayı başarırlarsa da güç dengesi çok değişmez” diyor.

Hatta Özcan’a göre, “PKK ve Öcalan açısından Kobani’de 200 bin Kürt ölse de çok önemli olmaz. Öcalan bu durumda bile, sadece Kandil’deki PKK liderleri için ‘ben çok uyardım ama yeterli tedbiri almamışlar’ diye bir ‘fırça’ ile geçiştirir.”

Barzani de Suriye’deki PKK’lıların IŞİD tarafından kırılmasından hiç rahatsız olmuşa benzemiyor. Soner Yalçın bu durumu tarihi Barzani- Öcalan rekabeti ile açıklıyor. Bunlar ABD-İsrail’in Büyük Kürdistan’ı kurduracağından eminler. Esad sonrası Suriye’yi kantonlara bölecek masada Kürtleri temsilen kendileri oturmak derdindeler. Bu sebeple Barzani Kobani’ye yardım göndermiyor.

Peki, PKK/HDP kanadı neden “Kobani’de olanlar sebebiyle Kurban Bayramı kutlaması yapmayacaklarını” açıklıyorlar.

Neden, “Kobani düşerse Çözüm Süreci biter” diye AKP hükümetini tehdit ediyor?

Tek bir sebebi var: Vatan bilinci oluşturmak.

*****

KOBANİ :Soner Yalçın (Sözcü Gazetesinde) bu şehir hakkında şu bilgileri veriyor: Kobani (Kobane) denilen yer aslında “Arap Baharı” anlamına gelen Ayn el Arap adında bir Arap şehri. “Kuşkusuz Türkmen, Kürt, Ezidi nüfusun da olduğu” bir Arap şehri.

Ayn el Arap şehrinin etnik yapısında Kürt nüfusun artması 1920’li ve 1930’lu yıllardaki Kürt İsyanlarının bastırılması sonucu Türkiye’den Suriye’ye kaçan Kürt isyancıların göçü ile gerçekleşmiş.

Kobani adı hem tarihte kullanılmamış ve hem de Kürtçede böyle bir kelime yokmuş. Ta ki 19 Temmuz 2012 tarihine kadar.

Suriyeli PKK’lıların kurduğu “PYD bu tarihte Ayn el Arap’ı işgal edip, ‘demokratik özerklik‘ ilan ettikten sonra şehrin adını ‘Kobani’ yapıverdi.” Bundan sonra Kobani adını kutsallaştırıcı efsaneler türetmeye başladılar.

*****

TELAFER: Yüzde 70’ini Avşar Türkmenlerinin oluşturduğu, Türkçe konuşulan bir şehir. Yumurtalık boru hattı da buradan geçiyor. Bu Türk şehri 15 Haziran 2014 tarihinde, yani 3,5 ay önce, IŞİD tarafından işgal edildi.

Yine bir Türk şehri Kerkük IŞİD’den koruma bahanesiyle Barzani güçleri tarafından işgal edildi. Dünyanın en önemli petrol merkezlerinden biri olan “Türk Kerkük” artık bir Kürt şehri.

“İnsanlık ve kardeşlik” adına Kobani için ağıtlar yakan PKK-severlerin Telafer için bir kelime üzüntü beyan ettiklerine şahit olduk mu?

Bırakın “insanlık” adına ağıtı, Kerkük’ün Kürt kontrolüne geçmesinden de, Telafer’in IŞİD’in eline geçmesinden de çok mutlu oldular.

Çünkü Telafer Irak ve Suriye Kürtlerini ayıran bir tampon bölge. “ABD yakın bir gelecekte nasıl olsa IŞİD’in hakkından gelir, bu bölgeyi de Büyük Kürdistan‘ın bir parçası olarak Kürtlere verir” diye ümit ediyorlardı.

***

PKK-severleri bir yana bıraktık, PKK’lıların Kobani feryatlarının yüzde birini Telafer ve Kerkük için bizler çıkarabildik mi?

“Yörük, Türkmen” diye tanıtılan Başbakan dâhil, AKP kanadından bir Telafer ve Kerkük çıkışı duyduk mu?

PKK/HDP kanadıyla birlikte ABD’de kulis yapan, Öcalan’ın taleplerini çözüm için teklif diye tekrarlayan CHP’lilerden Telafer ve Kerkük adına ne işittik?

MHP bu meseleleri Meclis gündemine getiren tek parti. Ancak sesi cılız ve etkisiz. Telafer ve Kerkük’e yardım çabaları ise medyada yer almıyor, yetersiz faaliyetler olarak kalıyor.

Irak ve Suriye’de (ve hatta Türkiye’de) Türkler yalnız, Türkler çaresiz, Türkler mahzun.

***

Mehmet Akif’in meşhur Bülbül şiirine nazire olarak halimizi anlatalım:

ABeDe‘n var, HeDePe‘n var, AKePe‘n var ki beklerdin

Kıyametler koparmak neydi ey PKK nedir derdin?

Bugün arkasız, yalnız bir garibim öz diyarımda

Benim hakkım sus ey hain, senin hakkın değil matem.

*****

Bayramı Hak Ediyor muyuz?

Kobani’de akrabalarının işgal tehdidinde olduğu gerekçesiyle Kurban Bayramı kutlamaları yapmayacaklarını açıklayan PKK/HDP bir millet inşa edeceği zemini, vatan bilincini oluşturmaya çalışıyor.

Türkiye’yi kendi sınırları dışında olan Kürtlerin kurtarılması için savaşmaya zorluyor. Ancak bir de şartı var: Kobani’ye tek başına girmek ve girip de çıkmamak yok.

Büyük Türk Milleti ise Suriye’den kaçıp gelen Suriye vatandaşlarına kapılarını açıyor. Kobani’li Kürtler Barzani Kürdistan’ına veya Kandil’e değil Türkiye’ye sığınıyor. HDP’li belediyelerin yönettiği şehirlere değil, İstanbul, Kocaeli, İzmir gibi şehirlere geliyor.

Hükümetimiz, sayı konusunda bir kırmızıçizgi koyamıyor, her geleni içeri alıyor. Hem de bu gelenlerin kaçı PYD’li, kaçı IŞİD’li demeden.

Türkmenler ise Irak ve Suriye’de bulundukları şehirlerden kaçırılmış, dağlarda çöllerde bir yaşama mücadelesi veriyor.

Türkmenlerin ne halinden haberimiz var, ne de yardım edebiliyoruz.

İslamcı geçinenlere ve “çözüm süreci” destekçilerine göre, Kürt olana sahip çıkmak “insanlık”, Türk soydaşına sahip çıkmaya çalışmak ise “ırkçılık” oldu.

Bırak soydaşlık adına sahip çıkmayı, insanlık adına Telafer ve Kerkük’lüye sahip çıkmamız gerektiğini göremiyoruz.

İçimizde bir yara hissetmeksizin vur patlasın, çal oynasın bayram yapabiliyoruz.

Hadi “kişi kavmini sevmekle suçlanamaz” hadisini unuttunuz. Hadi soydaşınızın acısını paylaşamadınız, hadi insanlığınızı da unuttunuz.

Hiç olmazsa milli menfaatlerinizi unutmayın. Kerkük ve Telafer’de Türk varlığı biterse, Diyarbakır’ın, Hatay’ın, Mersin’in ve hatta Ankara’nın korunmasının ne kadar zorlaşacağını görüverin.

 

Türk Eğitim-Sen’in Haklı Tepkisi

24 Eylül Çarşamba Günü Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen’in Milli Eğitimde yapılan haksızlıklara, adaletsizliklere, hukuk dışılığa ve sürgünlere tepki yürüyüşü vardı. Bu anlamlı yürüyüşler birçok şehrimizde düzenlenmişti.  Birçok kuruluş bu haklı ve şahsiyetli duruşa ve yürüyüşe destek verdi. Keyfi davranışlar, manevi işkenceler hiç kimseye özellikle öğretmen ve okul yöneticilerine yapılmamalı ve kimsenin ekmeği ile oynanmamalı idi. Ama maalesef Milli Eğitimdeki kıyım ayyuka çıktı. Bizim geçmişte sarı sendika dediğimizin yerini bugün yalaka ve yandaş sendika aldı.

Eğitim camiasına baskı ile bu kuruluşa üye kazandırılması çok çirkindir. Şahsiyetli, meslek onurunu koruyan, idealist ve milliyetçi öğretmenler dün kızıl komünistlerden az çekmediler. Bugün ise; vatansız, bayraksız, devletsiz, milli kimliksiz Türk düşmanı yeşil komünistler kızılların yerini aldı. Artık milliyetsiz sağın borusu ötüyor.

Aslında bu yapılan kıyım ve haksızlıklara karşı İstanbul’da on binler yürümeliydi. Demokratik haklarını kullanmayanların, rahatını bozmayanların ve tepkisiz kalanların şikâyet hakları da olmamalıdır. Korkmak ve sinmek hiçbir şeyi çözmüyor. Yürüyüşte Türk Eğitim-Sen üyesi bazı ünvanlı meslektaşlarımızı doğrusu gözüm aradı.

Vatan Caddesinden geçerken İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasının üstünde yer alan bir yazı gözüme takıldı; “İstanbul Police Department”. Bir ara burada “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesi yer alırdı. Daha sonra bu yazı belki de demokratikleşme, barış ve çözüm sürecini zedeliyor diye yerinden indirildi. En sonunda İngilizce bir yazı tepeye kondu. Türkiye yol geçen hanına döndüğü için binlerce yabancı birer mayın gibi aramızda dolaşıyor. Pasaport sorulan Türkmenler ise içeri alınmıyor. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün belki İngilizcesinin de yazılmasına ihtiyaç olabilir. Ancak bütün ciddi ülkelerde olduğu gibi, önce devletin dili ile yazılır ve daha sonra da İngilizcesi yazılabilir. Yeni ve eski veya yarı sömürgeler hariç ciddi ülkeler böyle yapıyor. Gözlemlediğimiz bu sorun yabancılaşma örneklerinden sadece birisidir. Bu konuda en az bizim kadar hassas olan emniyet mensuplarının bulunduğuna da inanıyoruz.

***

Ortadoğu yine kaynıyor ve kaynatılıyor. Süper güç tarafından İslami görüntülü terör örgütleri kullanılıyor. Görevlerinin bittiğine inanıldığında uçaklarla bombalanıyor. El Kaide, El Nusra kaynaklı İŞİD terör örgütü ile sınırların değiştirilmesi sağlanıyor. Türkmenler gibi etnik guruplar evsiz ve vatansızlaştırılıyor. İŞİD vasıtasıyla zaten zayıflatılan Suriye ve Irak merkezi yönetimleri sıkıştırılıyor. İslam’ın kötü propagandası yapılarak, İslami teröre gerekçe bulunuyor. İŞİD kullanılarak peşmerge ve PKK’ya Batı ülkelerince silah ve techizat yardımı yapılıyor. Kürdistan’ın Suriye ve Irak ayağı tamamlanıyor. Sırada İran ve Türkiye var. Bizim durumumuz maalesef içler acısı. Çelişki üzerine çelişki sürüyor. Milliyetçiliği reddedenler, ayaklarının altına alabileceklerini zannedenler Milli menfaatleri de gerektiği gibi koruyamazlar. 49 tutuklu vatandaşını koz olarak kullanan Türkiye’ye takas yapılarak bu koz kaybettirildi. Şimdi Türkiye askeri seçenekte öne sürülüyor. Bunu yapan sözde dostlar, ileride Ankara’yı Bağdatlaştırmaya çalışacaklardır.  Tampon bölgede inisiyatif ne ölçüde bizde olacaktır? Silah yardımıyla dolaylı da olsa PKK’yı destekleyen Batı koalisyonunun yanında olamayız. Yüz karası bir terör örgütü olan İŞİD de bize çok uzaktır. Evlerini terk edip göç eden Türkmenler evlerine dönemediği sürece İncirlik de kullandırılmamalıdır. PKK’yı terör örgütü olmaktan çıkaracak olanlar dost ve müttefik olamaz. Türkiye, Malatya’daki füze üssünü ve diğer kozlarını kullanabilmelidir. Yeni Türkiye gibi hayali projelerle uğraşmak yerine; hayati sorunları birlikte göğüsleyelim.

 

Ben Bunun Nesine Bayram Diyeyim

Ben bunun nesine bayram diyeyim
Her tarafta kardeşkanı akarken
Masum milyonların, dört bir tarafta
Gözleri toprağa yaşlar dökerken

Hani kardeşlikti işin esası
Birlikte yapardık,bayramı,yası
Nerden çıktı bu ayrılık davası
Birliğin bin türlü sebebi varken

Ocaklar sönüyor, pisi pisine
Her acı haykırış,yakarken sine
Uyulmaz mı gönüllerin sesine
Gönüller birliğe ışık yakarken

Yakışır mı bize didişip durmak
Düşman durur iken,kardeşe vurmak
Gerekmez mi artık gerçeği görmek
Şehitler mezardan bize bakarken

 

“Öğretmenin Gölgesine Bile Basılmaz”

“Öğretmenin gölgesine bile basılmaz” der bir Kore Atasözü. “Bana 1 harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum” der Hz. Ali. “Oku!” diye başlayan bir dinin okumayan mensuplarının onları anlamaları mümkün değildir. Okumanın ve yazmanın diplomadan ibaret sayıldığı, eğitim çalışanlarına aldıkları maaş kadar değer verildiği bir devirdeyiz ne yazık ki.

Esnafın, çiftçinin, işsizin, işçinin, memurun, polisin, askerin, imamın, doktorun, mühendisin; herkesin çocuklarını hammaddeyken cevher ediyorlar. Evlerinde 1-2 çocuğun kahrını 15 dakika çekemeyenler de 40 dakika 30-40 kişilik bir sınıfa girmenin ne olduğunu tahayyül bile edemeden “Eğitimciler ne yapıyor?” diye ahkâm kesiyorlar.

Öğrencisinin 1 günlük ders kaybını sakız edenler yüz binlerce eğitimcinin yenen-yutulan hakları karşısında söz söylerler mi? Hükümet‘in “Sivilleşiyoruz” gazına gelenler, eğitim yöneticisini-öğreticisini-hizmet üreticisini “Müşteri Memnuniyeti” adına hor görenler ve hatta utanmadan kabalık ve kabadayılık pozlarına girenler, hak aranmasından niye rahatsız olurlar; ortaklıkları ortaya çıkmasın diye.

İlköğretimden liseye geçişte öğrencileri tercihlerine yerleştirme beceriksizliğinde Levent Kırca parodilerinden daha komik olan bir Bakanlık, Türkiye genelinde 8 bin müdürü bir gecede doğrayıp öğretmen olarak depo dedikleri toplama kamplarında tıkmakta pek becerikli nedense. Oysa kamplar sokaklarımızdaki mültecilere gerek.

Türkiye adeta yolgeçen hanı olmuştur. Ülkenin güney sınırları artık hükmünü yitirmiştir. Güneydoğu’da bir terör örgütü gölgesinde tasarlanan özerklik kurguları kuvveden fiile geçmiştir. Güneydoğu’da yakılan okullar 90 sene önceki Fransızlar-İngilizler yada Ermeni çetelerince yakılmamıştır, bizzat PKK tarafından yakılmıştır.

Maraş Kalesi’nde gâvurun bayrak indirmesi Millî Mücadele’nin başlamasını tetikliyor da, 26 okulun Türk Bayraklarıyla birlikte yakılması bizi neden titretmiyor? Yoksa ticaretimiz aksamasın, kredi kartlarımız patlamasın, dizilerde şiddet-şehvet, kafelerde geyik-muhabbet; aman düzenimiz bozulmasın. Mercimek tarlasına da girecekler ey halkım, unutma bu sözü.

Türkiye hızla komşuları gibi istikrarsızlaşmaya gitmektedir. Oynanan oyununsa en çok eğitimciler farkında. Ve onlar kanla-irfanla Cumhuriyeti kuran kadrolar gibi küresel emperyalizmin ‘cambaza bak‘ misali gibi Yeni Osmanlıcılık adı altında bu ülkenin küçültülmesine izin vermeyecekler. Bunun için gerekirse her sınıftan bir Mustafa Kemal çıkacaktır.

Zulüm başına adalet külahını geçirmiş.. Hıyanetdemokratik hak kabul edilmiş. Kafa kesip kellelerle top oynayanlar cihatçı gösterilmiş. Ama zulümle abat olanın ahiri berbat olur. Ve hatta deriz ki:

“Her Firavun’un bir Musa’sı vardır.”

Elçilerin ışığında yürüyenlerin doğruluktan bir asası,

Zulmedenlerinse korkularını saklayacak bol miktarda kasası vardır.

Fakat fıtratın ve yaratılışın da bir yasası vardır

Er ya da geç tahakkuk edecek o yasaya emanet olun.

 

Türklerde Standart ve Kaliteye Verilen Önem ve Sultan ıı. Bayezıd’ın Kanunname-i İhtisabı Bursa Fermanı

Standart belirli ölçülere, kuralara, yasaya ve kullanıma uygun olan kalite derecesidir. İhtiyaçları karşılayacak üretimin, bilirli bir hizmetin, ekonomiye ve teknik amaçlara uygun şekilde üretmek için özelliklerini belirleme ve teknik biçime sokma işlemidir. İmal edilen ürünlerde ve de yiyeceklerde gıda güvenliğinin ve kalite güvencesinin sağlanması tüketici ve toplum sağlığı açısından büyük önem taşımaktadır. Standart, alıcıların fiyat ve kalite yönünden aldanmaların önler ve ucuzluğa yol açar. Tüketicilerin can ve mal güvenliğini korur. Tüketicinin çıkarlarını koruyan tatmin edici mal üretilmesini sağlar.

Kalite ise bir ürünün tüketici ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi, müşterinin beğenisini kazanacak şekilde ürünün olmasıdır. Hatasız, beklenene uygun ve mükemmel olmalıdır. Kalite müşteri tatminidir. Kaliteyi müşteri belirler ilkesi doğrultusunda hareket edilerek üretilene kalite sağlayan bir anlayıştır.

Her ülkenin olduğu gibi Türklerin de kültürünü ve medeniyetini meydana getiren ve dünya mirasına katkıda bulunan çeşitli değerleri vardır. İşte bu değerlerden biri de dünyanın ilk standardı olarak bilinen, ürünlerin fiyatlandırıldığı, kalitenin devamlılığını sağlamak için gerekli cezaların bulunduğu Kanunname-i İhtisabı Bursa’nın Türkler tarafından ortaya konulup uygulanmasıdır. Sultan II. Bayezıd 1502 tarihinde Bursa’daki üretim ve piyasa standartlarını belirlemek için Kanunname-i İhtisabı Bursa fermanını yayınlamıştır. Bu fermanla, vatandaşların günlük yaşayış ve geçimi ile ilgisi bulunan bu kanun, her hakimlik bölgesinde ayrı ayrı ve doğrudan doğruya halkın ihtiyaç ve isteklerinden alınan ilhama dayanarak yayınlanmıştır.

İhtisab, İslam cemiyetinde doğrulukları, iyilikleri emretmek, kötülüklerden vazgeçirmek için sosyal huzuru sağlamaya yönelik sorumlulukla yapılan hizmettir. Bu hizmetlerin yürütülmesi için vazifeli memurlar tayin edilmiştir. İslam devletlerinde bu vazifeye “Hisbe” ve bunu yapan memura da “Muhtesip” denilirdi. Bu memur Müslümanların cuma namazında camiye gitmelerine dikkat eder, sayıları kırkı aşan topluluklarda cemaat teşkilatının kurulmasını sağlardı. Ramazan ayında alenen oruç yiyenler, içki içip sarhoş olanlar, iddet beklemeden evlenen kadınlar, yasak musiki aleti çalıp alem yapanlar, İslam’a aykırı hareket edenler, bu muhtesip tarafından takip edilir, cezalandırılırdı. Muhtesip devleti temsil ettiği için geniş cezalandırma yetkisine sahipti. Okulları teftiş eder, çarşıların nizam ve intizamını sağlar, ölçü ve tartıları kontrol eder, dinle alay edenleri takip eder, komşu hakkına tecavüz edenlere engel olmaya çalışırdı. Bir şikayet beklemeden de gördüğü uygunsuz hallere anında müdahale eder, yetkisini kullanırdı. Muhtesip tayin edilecek kişilerin akıllı, zeki, ilim sahibi, yüzü nurlu, heybetli ve vakar sahibi kişilerden seçilmeleri gerekirdi. Dini emirler ve yasakların yanında memuriyetini ilgilendiren iktisadi konuları da bilmesi gerekir ve güzel ahlaka sahip olması ve takva sahibi de olması lazımdı. Bu nedenle İslam dini, imal edilen ürünlerde kaliteye, standarda ve ticarete, ölçü ve tartıya çok önem vermiştir.

Kuranımız Enam Suresi 152.Ayette “Ölçeği ve tartıyı tam ve denk tutun“, Araf Suresi 85.Ayette “Artık ölçeği ve teraziyi tam tutun, insanların eşyasına haksızlık etmeyin“, Şuara Suresi 81.Ayette “Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın”, 182.Ayette “Ve doğru terazi ile tartın“, 183.Ayette “Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin” Rahman Suresi 9.Ayette “Tartıyı adaletle doğru tutun, teraziyi aksatmayın”, Mütafifin Suresi 1.Ayette “Veyl ölçü ve tartıda hile yapanlara”, 3.Ayette “Onlar ölçtükleri ve tarttıklarında ise eksiltirler” demektedir.

Peygamber Efendimiz de “Bizi aldatan bizden değildir” diye uyarıda bulunmuş,”Kim afete uğramış (çürük ve bozuk) meyve satarsa kardeşinin malından bir şey almasın” ,“Kişinin malında bir kusur varsa söylemeden satması ona helal olmaz”, “Kusurunu açıklamadığı bir malı satan bir kimse, daima Allah’ın gazabı altındadır ve melekler devamlı ona lanet eder” demiş, ayrıca “Çalışmasını doğru ve güzel yapan işçiyi Allah sever” sözü ile doğru çalışmanın mükafatını belirtmiştir.

İlk Türklerde iş, ticaret ve çalışma hayatının kurallarının konulup, korunması ve uygulanması ve ürünlerde kalite ve standartın ortaya konulması, örf ve adetlere göre yapılmış, toplumun inanç ve geleneklerine göre yerine getirilmiştir. Asayiş, güvenlik ve kalite, standarda uygun üretimin kontrol ve denetlemesini ” Yarkan” adı verilen görevli tarafından yürütülmüş, daha sonra Şad, Tudun ve Osmanlılar döneminde de Subaşı görevli olarak devam etmiştir.

Selçuklular döneminde ise üretim, kalite ve standart ahilik teşkilatı ile yapılmış ve uygulanmıştır.  Ahilik teşkilatının kurucusu 1171 yılında Azerbaycan’ın Hoy kasabasında doğan iktisatçı, sanatkar ve alim olan Ahi Evren’in Anadolu’daki Türk esnaf, sanatkar ve üreticilerin karşılaştıkları sosyal ve ekonomik sıkıntılara çözüm getirerek kaliteli, bol ve ucuz üretim metodu ile halkı refaha ve huzura kavuşturmuştur. Üretim esnasında sıkı bir oto kontrol sistemi geliştirilmiştir. Ahilikte kaliteli ve standart üretim elde edebilmek için geliştirilen usul ve kaideler, bugünkü Toplam kalite Denetimi ve oto kontrol sisteminin ilk hayata geçirilişidir. Bir bakımdan da Türk Standart Enstitüsü Kurumunun o tarihlerdeki ilk uygulanışıdır. Ahilikte, işyerlerinde çalışanlar ve çalıştırılanlar iş ahlakı kurallarına riayet etmeye mecbur tutulmuş, mesleğini kötüye kullanan ya da kalitesiz mal üreten kimseler cezalara tabi tutulmuş, önce ikaz edilir, sonra ufak para cezasına çarptırılırlardı. Bu cezalara rağmen kurallara uymayan iş sahibinin pabucu, işyerinin damına atılmak suretiyle meslekten ihraç edilirdi. Kötü kişi, topluma böylece teşhir edilerek kınanmış olur, esnaflık istikbali sona ermiş olurdu.

Ölçme ve standartlaşma konusunda ilk ve en büyük uygulama 500 yıl önce Osmanlıda başlamış, ülkenin sınırları içinde bölgenin özelliklerine ve üretim çeşitlerine göre standart kuralları konulmuş ve ciddi şekilde uygulanması sağlanmıştır. Osmanlı devletinde ürünlerin standartları ihtisap ve ahilik teşkilatları gibi teşkilatlar vasıtasıyla denetlenmiştir. Gerek dini boyutuyla gerekse kalite yönleriyle bu denetleme işlemi çok titiz yapılmıştır. Günlük hayatın her aşamasında yazılı kurallar ve standartlar belirlenerek önemli bir sistem ortaya konulmuştur. Osmanlıdaki bu alaka ve hassasiyet, insan hakkına riayet edilmesindeki sorumluluktan kaynaklanmaktadır.

Padişah II. Bayezıd’ın fermanıyla yayınlanan Kanunname-i İhtisabı Bursa’da sanayi mamülleri, hayvan ürünleri, orman ve deri ürünleri, tarım-tahıl ürünleri, mücevherat, her türlü sebze-meyve, tuz, ekmek, yumurta, et, süt, yoğurt, peynir, tekstil mamüllerinin ayrı ayrı özellikleri belirtilmiş, satışları, konulacak fiyatlar ve kaliteler bir esasa bağlanmıştır. Çarşıda satılan ekmeğin ağırlığından, pişirme şeklini, meyve sebzenin olgunluğunun tarifinden, fiyatlarına ve taşınma ücretlerine, üretilen ürünlerin hammaddelerinin tarifinden, üretileceği şekil ve boyutlarına kadar, birçok ürünün standardı belirlenmiştir. Bu kanunnamede kalite, boyut, ambalaj gibi konularda standartlar tespit edilmiş narh ve ceza hükümlerine yer verilmiş, her bir esnaf grubu için ayrı kar limitleri konulmuş ve kar payı genel olarak %10 olarak belirlenmiş, tarım ürünleri değerlendirilirken cins tür çeşitleri ile turfanda zamanları göz önünde bulundurularak fiyatları sabit tutulup mevsimine göre değiştirilmiştir. Bu kanun hazırlanırken standart esasları ve narhların belirlenmesinde bilirkişilerin, halkın ve güvenilir kişilerin üretici-tüketici ve diğer ilgililerin fikirleri alınmış Türk örf ve adetleri de dikkate alınarak hukuku iyi bilen Mevlana Yaraluca Muhyiddin tarafından yazılı hale getirilmiştir. Sultan Bayezıd tarafından Bursa’dan başka, İstanbul ve Edirne şehirlerine yönelik ihtisab kanunları da yürürlüğe konulmuştur.

Bu standartlar içinde ekmeğin ağırlığı ve üzerine konulacak susam miktarı bile bulunmaktaydı. Buna uymayanlara ciddi cezalar veriliyordu.

İstanbul-21.”Etmekçiler, standart olarak alınan ekmeği narh üzere pak işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Ekmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa tabanına led uralar, eksük olursa tahta külah uralar veyahut para cezası alalar ve her ekmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Ta ki, aniden bazara un gelmeyüp, Müslümanlar darlık görmeyeler. Eğer muhalefet edecek olursa, cezalandırıla.”(1) çiğ ve eksik ağırlıkta çıkarılması halinde falaka ve teşhir cezaları verilmektedir.

İstanbul-4- Eyle olucak ekmek gayet eyü ve arı olmak gerektir”(2) denilerek fırıncı esnafının stoklu çalışması, piyasada un, yol, gelmedi gibi gerekçelerle fırsatçılara izin verilmemesi istenmektedir.

İstanbul-40. Ekmeklerin kaliteli ve temiz olması da belirtilip “Ve sirke yoğurda su koymayalar. Su katılmış olup bulunursa teşhir edeler veyahut tahta külah uralar, gezdireler”(3) denilmekte ekmeklerin kaliteli ve temiz olması istenilmektedir. Değirmenciler gözlene, değirmende tavuk beslemeyeler ki halkın ununa ve buğdayına zarar vermeye. Ve adetlerinden artuk almayalar ve iri öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illa muhkem ve müntehi hakkında geleler.”(4)

Çörekler “Ekmek ağırlığının yarısı olup ak undan olacak ve unun bir okka (400 dirhem) yağ konulacak”(5)

Meyveler: “Kaplı (yeşil kabuklu) fındığın kaplı olarak bir okkası bir akçeye olacak, kapsızın 200 dirhemi bir akçeye olacak. Ve mevsimi geçtikten sonra 125 dirhemi 1 akçeye olacak.”(6)

Sebzeler: “Aş kabağına (taze kabak) üç gün narh olmayacak, üç günden sonra üç okka bir akçeye olacak. Haftasında 4 okka, ikinci haftada 5 okka, üçüncü haftasında 6 okka, 4. haftada 8 okka 1 akçe olacak.”(7)

Kuyumcular: “Kullanılan gümüş seksen ayardan düşük olmayacak. Altının miskali (ağırlık ölçüsü) de 60 akçelikten aşağı olmayacaktır”(8)

Halkın refahının sağlanması için çıkarılan bu kanunnamede malların ucuz olarak tüketiciye ulaştırılması, hijen şartlarına riayet edilmesi, kalitenin ve standartların korunması belirtilmiş, kalite güvencesinin sağlanması ve kalite kontrolünün yapılarak teknik şartnamelere göre hataların önlenerek kaliteye ulaşmak için gereken çabaların gösterilmesi istenilmiştir. Şehrin et ihtiyacının karşılanmasında alınacak tedbirler kuşam, hasır vs malların en ve boy ölçüleri belirtilmiş, ayakkabıların ne kadar dayanması gerektiği açıklanmış, diğer yiyecek imal ve satışı ile uğraşanlar, aşçılar, berberler ve hamamcıların riayet etmesi gereken kaideler bir bir sayılmıştır.

Bu konuda Osmanlı padişahları yöneticileri ve idarecileri çok titiz davranmışlar, uygulamaları ve kontrolünü devamlı takip etmişlerdir. Ayrıca kalitenin korunmasında hammadde oranlarına dikkat ediliyor, ithal mallarında gerek kalitesi ve gerekse sağlığa zararlı olmadığı açısından kontrolü yapılıyor, imalat aşamasında suistimal yapan üreticiler için kanuni cezalar veriliyor, sinai ürünlerinin standartlara uygunluğu takip ediliyor, ülkenin uzak bölgelerinde de bu standartlara uyulması isteniliyordu.

“Ve sabuncular ve mumcular gözlere gayet eyü ola, mumları çürük olmaya ve kokar yağdan olmaya ve berk ola, kalp olmaya” (9)denilerek sabunun imalatında dahi standardı önemle belirtiyordu. Bugün bile gelişmiş bazı ülkelerde, bu kanunda mevcut birçok standardı hala belirleyememiş ve uygulayamamışlardır. Türkler bu standartlaşma kanunu ile dünyanın çok önünde olduğunu göstermektedir. Orijinal metni İstanbul Topkapı Müzesinin Revan kütüphanesinde bulunan Sultan II. Bayezıd’ın fermanı ile 1502 yılında yürürlüğe giren bu kanun, gelişmiş ülkelerin bugünkü uygulamalarının bile üzerinde hükümler taşımaktadır. Bu kanun ilk standart kanunu olmakla birlikte ilk tüketici haklarını koruyan, ilk gıda maddeleri yönetmeliği ve çevre yönetmeliği olarak zamanına göre çok ileri bir hukuk düzenlemesidir.

Sultan Bayezıd tarafından Bursa, İstanbul ve Edirne şehirlerine yönelik yürürlüğe konulan ihtisab kanunları kadılar, ihtisap ağaları ve yardımcıların yer aldığı ihtisap teşkilatları tarafından yürütülüyor, aykırı davranışta bulunanlara karşı cezalar veriliyordu. İhtisab ağalığı nizamnamesinde ihtisab ağasının görevleri iktisadi ve sosyal görevler, dini görevler ve adli görevler şeklinde açıklanmaktadır. İhtisab ağasının (muhtesip) iktisadi hayattaki vazifeleri bir kanunname ile şöyle belirtiliyordu: “Bütün sanat ehline hükmedip ta’zir ve cezalandırma, alış-verişte hile edenleri tekdir ve tenbihe memur”(10)

İhtisab ağalığı nizamnamesinde ihtisap ağasının görevleri iktisadi ve sosyal görevler, dini görevler ve adli görevler şeklinde açıklanmaktadır. Evliya Çelebi de ihtisab ağasının görevini “Bütün sanat ve meslek sahiplerine hükm edüb ta’zir ve siyasete ve alım-satımda ihtilaf edenlerin tekbir ve kınanmasına memur bir hakimdir” (11)demektedir.

Osmanlıda ihtisab ile ilgili ilk uygulama Aşıkpaşa tarihinde belirtildiğine göre Osman Gazi’nin “Her kim pazara bir yük getire, sata iki akçe virsün ve satmazsa hiçbir şey virmesün”(12) emri ile başlamıştır. Daha sonra Fatih Sultan’ın İstanbul’u fethettikten sonra şehrin ticari, iktisadi ve içtimai nizamını sağlamak ve diğer hizmetleri görmek üzere tayin ettiği hakimlerden birisi de ihtisab ağası idi. İhtisab ağalığı verilirken “İhtisab ağası olan kimesne mechulü’l-hal (huyu, yaşayışı, inancı bilinmeyen) kimesne olmayıp, hüsn-i hal ile ma’ruf (iyi özellikler, iyi halleri ile tanınmış) ve istikamet ile mevsuf (doğrulukta vasıflanmış) bir kimesne ola”(13) prensibi ile hareket ediliyordu. İhtisab ağalığı süresi bir sene olup, bir kişi aynı işte uzun süre tutulmayarak suistimallerin önüne geçiliyordu. İhtisap ağasının arif, emin, gulam, avn ve haberci gibi yardımcıları vardı. Şehirler büyüyüp iktisadi hayat geliştikçe hem ihtisab ağalığı ve hem de yardımcıları çoğalmıştır.

İhtisab ağası, esnaf teşkilatlarını, mahalli kapalı-açık pazarları denetler, fiyatların uygulanıp uygulanmadığını, kontrol için satış mahallerini teftiş eder, vergilerin satıcı ve sanatkarlardan toplanıp toplanmadığını esnafı dolaşarak kontrol ederdi. Ayrıca, günlük ihtiyaç maddelerini halkın eline uygun, kaliteli ve ucuz bir şekilde geçmesini sağlamak için, esnaf ve ticaret erbabını kontrol altında tutardı. Dükkan açmak isteyenlerin isim ve eşkallerini deftere yazarak çalışma izni verirdi. İstanbul’dan dışarıdan gelip gidenleri sıkı takibe alır, tezkireler verirdi. Bu şekilde hem asayişin korunması sağlanır, hem de her isteyen köyleri terk edip şehre, şehirleri terk edip köylere yerleşmeleri önlenerek, vergi ve ziraatın aksamamasını sağlanırdı. Özellikle cazibe şehri olan İstanbul’a Anadolu ve Rumeli’den, esas mesleklerini ve ziraatı bırakıp gelenlerin ve işsiz güçsüz takımının yerleşmemesi için, mahallelerde arada sırada yoklama yapılır, muntazaman tutulan nüfus defterlerinde olmayanlar geldikleri yerlere gönderilirdi.

Ayrıca tekelleri kırmak, herkesin üreticiden mal alıp, fahiş fiyatlarla satmamaları için, üreticiden mal almaya izin belgesi verirdi. Küçük çocukları esnaf yanına çıraklığa yerleştirmek, ihtiyaç duyulan yerlere zahire göndermek, posta hizmetlerini görmek, hekim ve hastaların durumları ile yakından ilgilenmek, yol ve sokak kaldırımlarını takip etmek ihtisap ağasının görevleri arasında idi. Aynı zamanda dini vazifeleri olan bir yetkili idi. Dinin kötü ve çirkin kabul ettiği her türlü davranışa müdahale ederdi. Ahlakın bozulmamasını sağlamak, umumi yerlerde din ve geleneklere uygun olmayan davranışları engellemek gibi vazifeleri de vardı. İbadet ve namaz şartlarını getirmeyen imamları kontrol eder, içki kullananları, talih oyunlarıyla uğraşanları, fuhşiyatla meşgul olanları takip eder, sorgulardı. Hatta standartlara uygun mezar koymayanlar ile mezarlıkta hayvan otlatanları bile ihtisap ağası kontrol eder ve aykırıda bulunanları cezalandırırdı. Bu cezalar falakaya yatırıp dövmek, daha fazla ceza alanları hapse göndermek, sürgüne gönderilecekleri Bab-ı Ali’ye bildirmek şeklinde idi. Falakaya yatırıp dövmek cezası, suç tespit edilince halkın içinde gerçekleştirilir, dövülenin nefsine çok ağır geldiği için tesirli olurdu. Yalancı şahitlik edenler cezalandırılır, borçlarını zamanında ödemeyenlerden borcun tahsili yapılırdı.

Bu kanunlar ve ahilik sistemi ile Osmanlı esnafındaki ahlak, doğruluk, dürüstlük ve kanaatkarlık o derece geliştiki ” Ben siftah ettim, komşum siftah etmedi” anlayışı ile müşterisini başka bir esnafa gönderen bir dayanışma, kanaat düşüncesi gelişip yükselmiştir.  Tebdili kıyafetle çarşıyı dolaşan Fatih Sultan Mehmet, alış-veriş yaptığı dükkandan bir ikinci malı almaya başarılı olamaz. Esnaf ” Ben siftahımı yaptım, rızkımı kazandım, ama komşu esnaf siftah yapmamıştır, varın o ihtiyacınızı ondan alın” der. Yine aynı muamele ile çıktığı son dükkandan sonra ellerini Allaha açar, şükreder, yanındakilere böylesine tok gözlü ve kanaatkar halkın karşısında hiçbir düşmanın duramayacağını söyleyerek ” Tebam birbirine bu kadar bağlı ve dürüst oldukça milletimin sırtı yere gelmez, ben bu insanlarla değil İstanbul’u dünyayı fethederim. Milletin ahlaki safiyetine halel getirenleri Allah kahretsin” demiştir. (14)

Yine Fatih Sultan döneminde, bir Müslüman’ın günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamaması üzerine, zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu’ndaki bir ağaca asıp, üzerine de “Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al..” diye yazı bırakmış, bu kese üç ay kadar o ağaçta asılı kalmıştır. (15)

Ahilik sistemi ve kalite, standarda dayalı Osmanlı ekonomisi büyük bir ilerleme ve kalkınma sağlamıştır. Avrupa ve diğer devletler karşısında güçlülüğünü ortaya koydu. Kanuni Sultan zamanında, Sivas Vilayetinin bütçesi 20 milyon altın idi. Buna karşılık aynı dönemde Fransa Krallığının bütçesi 4 milyon altın, Birleşik İngiltere Krallığının bütçesi ise 3.5 milyon altın idi.

İngiltere Kraliçesi Elizabeth, Sultan III.Murad’a mektup yazarak “İngiliz tüccarlarına serbest ticaret izin verildiği takdirde … İngilizlerin Türklere sadık bir dost kalacak…” demesi üzerine, Sultan III. Murad da ona mektup yazıp, Fransız ve Venediklilere verilen ticari imtiyazı verdiğini belirtmiştir. (16)

Ayrıca İngiliz Ticaret Odalarının birinde  asılı bulunan levhada ” Her zaman Türk tüccarları ile alışveriş et” sözünde Türk tüccarlarının güvenirliliği belirtilmektedir

Osmanlının bu güçlü döneminde, Hollanda Ticaret Odasında bir karar alınırken, oylar eşit çıkması halinde, ticaret odası başkanının karar verebilmek için “İçinizde Türklerle alışveriş eden var mı?” diye sorduğunda, herhangi birinden “evet” cevabı alınca, onun oyunu iki oy yerine kabul edip kararını verdiği, tarihi kayıtlar bildirmektedir. (17)

Osmanlıda tüccar himayeye mazhardı. Osmanlı devlet teşkilatına dair eser yazan Ricaut “Türk tüccarları arılar gibi çalışarak kovana bal getirdikleri için himayeye layık” demektedir.

1826 yılında Sultan II. Mahmud zamanında ihtisap nazırlığı kuruldu ve ihtisab ağalığının adı ihtisab nazırı oldu. 1845 yılında polis teşkilatı, 1846’da zaptiye teşkilatı kurulduğundan ihtisap nazırlığının bir kısım görev ve yetkileri buralara devredildi. Sadece nezareti narh ve esnafın işine bakacak şekilde idi. 1854 yılında İstanbul  Belediyesi idaresi kuruldu, ihtisab nazırlığı kaldırıldı. İstanbul Belediye kanunnamesinde ihtisab nazırlığının görevleri şöyle açıklanmakta idi: “Bütün sanat ve meslek sahiplerinin satmasına ve almasına belediye başkanı nazır ola”

Cumhuriyet döneminde ilk kanuni düzenleme 1930 yılında yapılmış, standart ile ilgili faaliyetler,  ürünlere ilişkin kural koyma ve bu kurallara uygunluğu denetlemeye dayalı kalite denetimi başlamıştır. 18.11.1960 tarihinde 132 sayılı kanunla her türlü madde ve mamullerle usul ve hizmet standartlarını yapmak amacıyla Türk Standartlar Enstitüsü kurulmuştur. Kısa adı TSE’dir.

Kalite ve standart, ülke kaynaklarının verimli kullanılmasına, ekonominin düzenli işlemesine, sanayinin gelişmesine ihracatın artması ve üstünlük kazanılmasında katkı sağlar. Maliyetleri düşürür, verimlilik artar, stokların azalmasını sağlar, taşıma ucuzlatır ve üretimde kayıplar ve atıklar en az düzeye iner. Tüketicinin hizmetine sunulan ürünler, hammaddeleri ve kaliteleri ile farklılık gösterir. İnsanlar ihtiyaçlarını gidermek için bir çok ürün satın alırlar. Bu ürünlerin hem kaliteli, hem de ucuz olmasını isterler. İşte bu ürünleri alırken tüketici bilinçli olmalı, ne istediğini bilmelidir. Bilinçli tüketici ürünlerin kalitesine, fiatına ve standarda uygunluğuna dikkat eder. Aldatıcı, hatalı ve bozuk mal satılmaktadır. Haksız ve aldatıcı reklamlara kanmamalı, piyasaya yeni çıkan marka ve model hakkında araştırma yapmalı, alınacak malın etiketine ve son kullanma tarihine bakmalı ve üreticisi belli olmayan malları almamalıdır.

Standart günümüzde ülkelerin prestijidir ve ülkeler arasında pasaport görevini yerine getirmektedir. Dünyaya örnek olacak şekilde kendi standartlarımız daha 15. Yüzyılda en ince ayrıntıları ile günlük hayatın her aşamasında yazılı ortaya konulduğu halde bugün kullandığımız standartları Avrupa’dan, Amerika’dan almanın nasıl bir izahı ve gerekçesi olabilir? Bugün bile Amerika ve Avrupa da ki bazı gelişmiş ülkelerde, Bursa, İstanbul ve Edirne ihtisab kanunlarında mevcut birçok standardı hala belirleyememiş ve uygulayamamışlardır. Bu nedenle yöneticilerimiz, aydınlarımız, insanlarımız tarih ve kültürümüzdeki bu değerlerden, eserlerden ilham alarak, faydalanarak toplumumuzun bugün ve gelecekteki hayatına uygulama yapılmalıdır.

Şeyh Edibali ” Geçmişini iyi bileceksin ki, geleceğe sağlam basasın” demektedir. Bir milletin ilim ve kültür hazineleri nesiller aktarılmalıdır. Nesiller tarihini iyi bilmeli,  ondan kuvvet alarak geleceğe taşımalıdır. Tarih, geçmişle geleceği birbirine bağlayan köprüdür. Tarih insana atalarının kültürünü, dilini, inancını, asaletini, değerlerini öğretir. Kendi tarih ve kültürümüzden faydalanamazsak, diğer devletlerin kültür ve medeniyetlerini ithal etmeye mahkum kalmış oluruz.

 

KAYNAKLAR

1-2-3-9-11- Ahmet Akgündüz-İslam ve Osmanlı Çevre Hukuku-Os.Arş.Vakfı Yay.-İst.2009-S.221-221-222-220-210

4- Mustafa Tayar-İlk Dıda Standardı-mtayar@uludağ.edu.tr

5-6-7-8- Ömer Faruk Yılmaz-Belgelerle Osmanlı Tarihi- Osmanlı yay.1999-S.492

10-12-13-Osmanlı Devlet Teşkilatı- Türkiye Gazetesi Yay.-İst.2006-S.371.371.370

16-Necdet Bayraktaroğlu-Tarihimizdeki Muhteşem Mektuplar-Hayat Yay.-İsst.2012-S.262

14-15-17-Avni Arslan-Ziya Demirel-Os. T. İlginç Hik. ve Anektodlar-Akçağ-Ank.2008-S.38.40.170

Serdar Tan-Nurettin Peşkircioğlu-Kalitesizliğin Maliyeti-Ank.1989

Ziya Kazıcı-Osmanlıda İhtisab Müessesesi-Bilge Yay.-İst.2006

 

Eğitim ve Öğretimde A n n e n i n R o l ü

Hanımlar; sevginin küçücük bir örneğini gösteren bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için köpeğe saldırması ve ruhunu feda etmesinin çok üstünde bir şefkat ve sevgi kaynağıdırlar.

Üstelik bu vasıflarını hiçbir ücret, hiçbir karşılık, hiçbir şahsî fayda, hiçbir gösteriş mânası gütmeyerek gösterirler. Bu hasletleriyle, kahramanlıkta kadınlara erkekler bile yetişemez.

Bu yüksek nitelikleriyle annelerin; evlerinde, masum yavrulariyle, içten ve samimî bir şekilde konuşmaları, çocuklariyle cân ü gönülden ilgilenmeleri, şüphesiz onlar için, her türlü zevkten daha değerlidir.

Çünkü her öğrencinin ilk ve en etkili öğretmeni onun annesidir. Nitekim büyük bir İslâm âliminin:

“Ben 80 sene ömrümde, seksen bin kişiden ders aldığım hâlde, yemin ediyorum ki, en esaslı, sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhume / rahmetli annemden aldığım telkinler ve manevî derslerdir ki, o dersler bende âdeta çekirdekler gibi yerleşmiş. Diğer derslerimin o çekirdekler üzerine yükseldiğini aynen görüyorum” demesi çok mânalıdır.

İşte bu gibi vasıflardan ötürü, o şefkatli vâlide / anne, çocuğunun Dünya hayatında tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için, her fedakârlığı göze alır, onu öyle terbiye eder. Hakikî bir içtenlikle, yaratılışından gelen görevi icabı, kendini çocuğuna kurban etmeye âmâde ve hazır olur.

İşte bu yüksek vasıf ve nitelikli anneler, çocuklarını maddî  bilgilerin yanısıra, mânevî ilimlerle de donatmakla mükellef olduklarının bilincinde olmalıdırlar.

Maalesef bâzı anneler, bu üstün feragat ve fedakârlıklarını, tek taraflı olarak kullanmaktadırlar.

Çocuklarının yetişip güzel bir mevkî ve makama gelmesi veya iyi bir meslek ve san’at sahibi olabilmesi için, ömürlerini, hiç düşünmeden heba eden kimi analar, göz nurları olan yavrularının ebedî hayatlarını temin hususunda ihmalkâr davranmaktadırlar.

Böylece, dünya için, din ve maneviyatı rüşvet olarak verenler, çocuklarının dünyalarını da sağlayamamak gibi, aksiyle tokat yemektedirler.

Çünkü Dünya, Âhiret’in tarlası olduğu ve Âhiret’in yatırımı Dünya’yı mâmur etmek şeklinde tecellî ettiği için, dinini seven Dünya’yı da, dini için sever ve zevkle çalışır.

Dinini sevmeyen ise, ne yazık ki, Dünyasını da ihmal etmekte, onun için de gereken gayreti göstermemekte veya kerhen ve istemiyerek, ancak zarurî olan cüz’î ve yetersiz bir faaliyette lütfen yer almaktadır.

Oysa ne Dünya için Âhireti, ne de Âhiret için Dünyayı feda etmemek gerekir. Şefkat kahramanı olan annelerin, bu mümtaz ve seçkin meziyetlerini çocuklarının her iki Dünya saadetleri için sarfetmeleri asıl olmalı.

Böylece evlâtlarının hem Dünyaları mâmur, hem de Âhiretleri hazır olur.

 

Güneş Macaristan’dan Doğuyor

“…Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.”

Bu ifade, tarihin en bilinçli Türk Milliyetçisi olan Mustafa Kemal ATATÜRK tarafından okunan 10.Yıl Nutku’ndaki bir ifadedir.

ATATÜRK, medeniyet ufkundan bir Türk güneşinin doğacağını tam 81 yıl önce öngörmüştür.

Evet!

Bu yıl 6-10 Ağustos arasında Macaristan’da TURAN KURULTAYI düzenlenmiştir. 2008 yılında başlayan bu kurultay çalışmaları gittikçe zenginleşerek bu yıl 300.000 kişinin katılımına sahne olmuştur.

Bu dönem Kıbrıs ve Doğu Türkistan Türkleri de davet edilmiştir. Ancak, Çin ve Yunanistan, Macaristan Devleti nezdinde bu davetin iptali için nota vermişlerdir. Bunun üzerine Macaristan, devlet olarak bu notaları reddetmiş ve bu iki Türk topluluğunun TURAN KURULTAYI’NA katılımları sağlanmıştır. Yani, diğer bir ifade ile Avrupa”nın ortasında bir devlet, TURANCILIK fikrine açık ve net bir şekilde sahip çıkmıştır.

Türkiye’de, TÜRK EGEMENLİĞİ yok edilmeye çalışılırken,

Türkiye’de, TÜRK VARLIĞI yok sayılmak istenirken,

Türkiye’de, TÜRK KİMLİĞİ reddedilirken,

Türkiye’de, TÜRK DÜŞMANLIĞI en yetkililer tarafından yapılırken,

Ve bütün bunlar devleti TÜRKÇÜLÜK üzerine kurmuş olan Mustafa Kemal ATATÜRK’E rağmen yapılırken, Orta Avrupa”da Hıristiyan bir devlet, Turancılığa ve Türk Dünyasına sahip çıkmaktadır. Hem de din farkı gözetmeksizin. Çünkü Türk Dünyası’nın çok büyük çoğunluğu Müslüman’dır.

Helâl olsun size ATİLLA’NIN torunları!

Helâl olsun size, Hun’ların yaşayan temsilcileri!

Bütün Türk Dünyası sizinle gurur duyuyor.

Unutturulmaya çalışılan Türklüğün yüksek medeniyet vasfının, bir güneş gibi yeniden doğacağının işaretini bütün dünyaya ve özellikle ülkemizdeki Türk düşmanlarına gösterdiniz. Sizi ve TURAN KURULTAYI’NA katılan bütün Türk topluluklarını kutluyorum.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!