16.6 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 853

Hastalıkla İlgili Temel Kavramlar ve Tanımları

Hastalıkları bilmek, korumak veya tedbiralmak için bazı kavramları bilmek gerekir. Bu kavramlar bilinmediği için yanlış kanaatler oluşabiliyor. Öncelikle temel kavramları tanıyalım.

Sağlık: Bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir.

Hastalık: Vücudumuzun normal işleyişini, normal vücut dengesini bozan tüm haller için kullanılan genel bir terimdir. Sendrom, bozukluk(disorders), sakatlık, diğer tüm rahatsızlıkları içine alır.

Rahatsızlık: Daha çok kişinin kendi kişisel duygusu ile ilgilidir. Hastalık yerine kullanılır.

Bozukluk:Vücudun bir fonksiyonun anormalliği veya bozulmasıdır. Hastalığa göre daha dar bir terimdir. Bozukluklar mental, fiziksel, genetik, duygular,duygulanımlar,davranış biçimleri veya vücut fonksiyonları ile ilgili olabilir. Misal: Metabolik bozukluk (asidoz/kanın asit derecesinin artması, alkaloz-kanın asit derecesinin azalması, hiperglisemi-şeker seviyesinin artması vb.), duygulanım (affektif) bozukluğu (depresyon, manik bozukluk, anksiyet, fobi vb)

Morbidite: Herhangi bir nedene bağlı sağlığın bozulması, komorbdite genelde bir birkaç tıbbi durumun bir arad olmasıdır. Misal: Antisosyal kişilik veya şizofreni ile madde kötüye kullanımı beraber olması

Sendrom: Birçok belirti ve bulgunun bir arada olmasına denir. Bazılarının bir nedeni vardır. Misal: Down Sendromu, genetik ve doğuştan 21. Kromozomun 3 adet olması. Bazıları birçok nedeni vardır. Misal: DiabetesMellitus (şeker hastalığı)

Konjenital (doğuştan) hastalık: Doğum öncesi oluşan gelişme hataları neticesinde bazı vücut fonksiyonlarının bozulmasıdır. Konjenital hastalık genetik, rahim çevre faktörlerinin etkisiyle, enfeksiyonlara bağlı, organlar oluşurken kusurlu oluşması veya kromozomlarla ilgili olabilir. %80-90’ı genetik kökenlidir.

Genetik hastalık: İnsan genlerindeki hata veya eksiklikten kaynaklanan hastalıklara denir. Genellikle doğuştan gelen hastalıklar için kullanılır. Bazı genetik hastalıklar doğuştan ortaya çıkar, bazısı erişkin hayatta ortaya çıkar. Cinsiyet kromozomu ile ilgili, somatik kromozomu ile ilgili, tek genle oluşan, çok genin birlikte olmasıyla oluşabilen, gen çiftlerinden sadece birinde olması durumunda hastalık oluşturan (dominant), her iki gende (anne ve babadan gelen) olması durumunda hastalık ortaya çıkaran (resesif-çekinik), x kromozomuna bağlı (anneden oğula geçen), Y kromozomuna bağlı (babadan oğla geçen) veya mitokondri DNA sına bağlı (anneden çocuklara geçen) çeşitleri vardır.

İrsi (Genlerle geçen): İrsi hastalıklar genetiktir. Ama her genetik hastalık irsi değildir. Yumurtada, spermde veya döllenmiş yumurta (zigot) hücresinde oluşan mutasyonlarda genetik hastalık oluşturabilir.

Otoimmun hastalık: Vücudun bağışıklık sisteminin kendi doku veya proteinlerine karşı anormal yanıtı sonucu oluşurlar. Bir veya birçok organı tutabilirler.

İdiopatik hastalık:İdio (kendi) pathos (hastalık) sözcüklerinden türemiştir. Nedeni bilinmeyen veya bulunamayan hastalıklar için kullanılır.

Bulaşıcı (enfeksiyöz) hastalık: Hastalık yapıcı etkenin bir veya birkaç yolla insan bulaşması ile oluşan hastalıklardır. İnsandan insana, hayvandan insana veya toprak; eşya; gıdalardan bulaşma olabilir.

Bulaşıcı hastalık etkenleri virusler, prionlar, viroidler,bakteriler, mantarlar, parazitler olabilir.

Virüsler: Üremesi için canlı hücresine gereksinim duyan genetik materyal (DNA veya RNA) ve zarftan oluşan küçük infeksiyon etkenleridir.

Viroidler: Sadece küçük daire şeklinde RNA parçalarında oluşan enfeksiyon etkenleridir, zarflarıda yoktur.

Prionlar: Sadece yanlış katlanmış proteinlerden oluşan hastalık etkenleridir. Bunlarda genetik materyal yoktur.

Bakteri:Çekirdekleri olmayan (prokaryot) mikroorganizmalardır. Dünyada en yaygın canlı türüdür. Enerji olarak güneş ışığı, inorganik bileşikler veya organik bileşikleri kullanırlar. Organizmada faydalı, zararsız veya patojen (hastalık yapıcı) olarak bulunabilirler.

Mantarlar: Çekirdekleri olan, hücre duvarı olan ve organik besinlerle enerji sağlayan tek hücreli canlılardır.

Protozoa: Tek hücreli, ökaryotik, hareketli canlılardır. İnsanda Sıtma, Uyku hastalığı, Şark çıbanı ve Amibli Dizanteri etkenleri protozoadır.

Helmint: Solucan şeklinde çok hücreli canlılardır. Kist hidatik, kancalı kurt, askaris, tenya hastalıkları etkenleri helmenttir.

Eklembacaklılar: Bunlar uyuz paraziti, bitler, kenelerdir.

 

Acılar Yoğurdu Hamurumuzu

Acılar yoğurdu hamurumuzu
Çilenin ateşi kavurdu bizi
Ezelden belledik pusulamızı

Zorluklar ızdırap vermiyor bize 
Seher fazla uzak gelmiyor bize

Gönlümüzde nice dağlar aşmışız
Ufuklarca büyük sevdalarımız
Güneşe gidiyor yolculuğumuz

Zorluklar ızdırap vermiyor bize
Seher fazla uzak gelmiyor bize

Göz yaşıyla sevgi ektik toprağa
Umut aşıladık kuru yaprağa
Ulaşsın naramız ovaya, dağa

Zorluklar ızdırap vermiyor bize
Seher fazla uzak gelmiyor bize

 

Temellerin Duruşması

Son yıllarda başımıza gelenler, tarihi öngörüsüzlüğün yanı sıra adeta geçmişten intikam alırcasına onunla bir hesaplaşmaya gidilmesine dayanır.

Hâlbuki yazımın başlığına koyduğum rahmetli Ahmet Kabaklının (Temellerin Duruşması) kitabında anlatmaya çalıştığı gibi; siz doksan küsur yıllık cumhuriyetin temel taşlarını yıkmağa çalışırsanız, başınıza gelecek her türlü musibet’e razısınız demektir.

Tabii ki geçmişin her şeyi iyi olacak veya iyiydi diyen yok. Ama aksayan yönlerini gerek kendi hükümet üyelerinizle gerekse muhalefet partileriyle istişarede bulunarak telafi etmek mümkün iken, her şeyi ben bilirim, benden akıllı kimse yok edasıyla bildiğinizi okumaya kalkarsanız, doğacak felaketlere de razısınız demektir.

Allah, her şeyi dengeli ve bütün varlıkları bir ahenk içinde yaratmıştır. Ama tabiatın dengesini bozan insanlardır.

Rahmetli DR. Halûk Nurbaki: “siz parçalanamaz dedikleri atomun çekirdeğini parçalamaya kalktığınızda, (Hiroşima)gibi bir felakete zemin hazırlarsınız” demiştir.

Devlet geleneği de böyledir. Belirli kuralları, kaideleri vardır. Yüzlerce yıllık tecrübe ile bu günlere gelinmiştir. Bu geçen zaman içerisinde çılgınca kararlar veren hükümdarlar, devlet adamları olmuştur. Nöron gibi, Hitler gibi. Bunlar, hem ülkelerini felaket’e sürüklemişler, hem de insanlara tarifsiz acılar yaşatmışlardır.

Oscar Wilde: “Tarihi bir budala da yapar, lâkin tarihi yazmak dehanın işidir” demiştir. Öyleyse tarihten ve tarihçiden ders almamız icap eder.

***        ***       ***

Ama şu an yaşadıklarımızın yukarıya aldığım örneklerin hangisiyle bağdaşır bir yönü vardır?

AB üyeliği vaadiyle iş başına gelen hükümet, on iki yıldır bir arpa boyu yol kat etmediği gibi Türkiye’yi AB ülkelerinin karşısında birçok olumsuz yükümlülüğün altına sokmuştur, ülkenin üniter yapısının işlemesini adeta güçleştirmiştir.

Ülkemiz, komşularla “sıfır sorun” vaadinden “onurlu yalnızlığa!” itilmiştir. Gürcistan dışında tek bir ülkeyle düzgün giden ilişkimiz yoktur.

İş başına geldiklerinde ülkeyi sıfır terörle teslim almalarına rağmen bu günkü gelinen nokta, tam bir felaket, tam bir kaos tur.

Yani Ülkeyi;

hâkim iken PKK karşısında, mahkûm” durumuna düşürmüşlerdir.

Paralel yapı” diye 12 yıldır birlikte yürüdükleri Gülen cemaatini dışlayarak, esas Paralel yapıyı Açılım süreci saçmalığı ile güneydoğuda PKK ya kaptırdılar.

Dünyanın en kuvvetli ordularından sayılan Türk ordusunu, çeşitli bahanelerle suçlayarak tarihinde görülmemiş biçimde itibarsızlaştırmışlardır.

Hukuk ayaklar altına alınmış, hukukçular üzerinde adeta terör estirilmiştir. Anayasa delinmiş, kanunlar ayakları altında pas pas yapılmıştır.

Devletin temel taşlarıyla bu kadar oynanınca da kaçınılmaz son olarak bu günkü duruma gelinmiştir.

Tabir caizse son günlerin moda deyimi:

Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete“.

 

Özbek Yazar Miraziz Azam

Özbekistan’dan Şair Keramet Düzmetova Hanım aradı “Üstadım Miraziz Azam Bey İstanbul’a geliyor. Buradan Elazığ’da gerçekleşecek Hazar Şiir Akşamları’na katılacak. Sizinle mutlaka görüşmek istiyor! Hikaye Yazarı Mustafa Kutlu Bey ile de tanışmak arzu ediyor” dediğinde heyecanlandım. Çünkü Tataristan’a gitmiştim birkaç günlüğüne. Miraziz Azam Elazığ’dan İstanbul’a dönerken bendeniz de Kazan’da gelmiş olacaktım. Buluşmaya bu şekilde karar verdik. Hemen Mustafa Kutlu’yu aradım. Çalışma saatlerini öğrendim, randevu aldım. Nitekim yanlarında Mustafa Ruhi Şirin olduğu halde Miraziz Azam, Bursa’da yaşayan oğlu Mirahmet Azam, talebesi Keramet Düzmetova ile birlikte Dergah Yayınlarına giderek Mustafa Kutlu ile görüştüler. Miraziz Azam ile buluşmam hafta sonuna kaldı. Dostluğumuz bir sinema şeridi gibi gözümün önünden aktı gitti.

İcadevi Konukları

1992 yılında bir grup yazar arkadaşımız ile birlikte Bakü’den Taşkent’e geçmiştik. Özgürlüklerine kavuşan Türk Cumhuriyetleri’ni, soydaşlarımızı, yazarlarını, sanatçılarını ve aydınlarını daha yakından tanımak için böyle bir program düzenlemiştik. Özbekistan Oteli’nde kalıyorduk. Telefonunu Ankara’da iken defterimize not ettiğimiz Özbekistan Yazıcılar Uyuşması(Birliği) Genel Sekreteri ve Başkan Yardımcısı(1987-1992) Yazar Miraziz Azam’ı aradık. Yarım saat sonra Lada arabasıyla otelimize gelerek bizi sabah kahvaltısı için evine davet etti ve kalacak yer olarak da Özbekistan Yazarlar Birliği’nin Dormen’deki Yazıcılar İcadevi tesislerinden yer ayırdı. Daha sonra oraya taşındık. Bir ay konuk olduk. Günlük 3 $ idi, kendilerine ise 35 kuruş falandı. Yaşayan bütün Özbek edip ve kültür adamlarıyla böylece tanışmış olduk: Prof. Dr.Vahit Erkin, Cemal Kemal, Muhammed Pirri, Hacı Eker Şeyhoğlu,  Muhammed Haydaroğlu, Abdülgani Cuma, Rauf Parfi, Aziz Abdürrezzak,  Mirpolat Mirza, Hurşit Devran, Rahmet Aziz Hocayef, Mirza Gencebek, Nardohta Kılıç, Azim Süyün, İshak Öktem, Mir Muhsin, Şükür Halmirza, Abdullah Arif, Mümin Ali Merdan, Gülçehre Nurullah kızı, Kırımlı Şamil Alaattin, Töre Mirza, Hurşit Devran vs.

Miraziz Azam orta boylu, mahcup, zayıf, fukara giyimli bir üniversite talebesi gibiydi. 35-40 yaşında falan gösteriyordu.  Oysa 1936 doğumlu imiş!. Başında Özbek takkesi vardı ve hiç çıkarmadı. İki odalı merkezdeki dairesi de aşırı mütevazıydi. İlk gözüme çarpan kocaman kütüphanesi oldu. Eserlerin çoğu kril değil de latin alfabesiyle basılı olanlardı. Özbek çayı içtik fincanlarda, domates, biber, makarna ve üzüm ikram etti o gün. Ekmek dahil hiç birinde katkı maddesi ve hormon yoktu. Sofrada lezzet yarışı var sanki. Sohbet sohbeti açıyor Taşkentli MirazizAzam’ı daha yakından tanıyoruz. Filoloji mezunu. Televizyon muhabirliği ile çalışma hayatına başlamış. Gonça Dergisinde çalışmış. Yaş Gvardiya ve Gafur Gulam Yayınevlerinde editörlük yapmış. Türkiye Türkçesini çok iyi biliyor. İlk hanımı Türkiye’den imiş, ancak bir trafik kazasında vefat etmiş.İkisi yeni eşinden beş balası var. Biri ölmüş.  Mirahmet, Mirvasil, Mirsadık ve Arzu kızımız.

Türkiye’den En Fazla Eser Tercüme Eden Sanatçı

Miraziz Azam şair, çocuklar için 7 şiir kitabı yayınlanmış. Büyükler için ise Sevaman, Tuygular, Sebat ve Haqiqatın Közleri ile Devan Kuzgi Yapraklar adlı eserleri neşredilmiş. Sahnelenmiş oyunları var,  sinemalarda gösterilen film senaryoları mevcut, mütercim olarak görev yapmış. Türkiye’den Özbek Türkçesine çevirdiği yazar sayısı azımsanmayacak kadar fazla: Abdülhak Hamit Tarhan, Safahat’tan Seçmeler-Mehmet Akif Ersoy, Tevfik Fikret, Necip Fazıl Kısakürek, Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Yavuz Bülent Bakiler, Gülten Dayıoğlu, Mustafa Ruhi Şirin, Mustafa Kutlu, Sevinç Çokum, Ali Akbaş, Orhan Kemal, Tarık Buğra, Haldun Taner,Peyami Safa, Orhan Veli Kanık, Nevzat Üstün, Orhan Hançerlioğlu, Fakir Baykurt vs.

Torununun Çocuğunu Gören Son Nesil Belki de!

Miraziz Azam milli ruh ile derin ama sessiz bir heyecana sahip, özgürlükçüyanı ağır basan, bağımsızlık ufkunu hep görebilen, baskıların ruhi bunalımlarını ilk farkeden yazarlardan biri. Birkaç defa Ankara’da buluşmuştuk değişik vesilelerle. Dönüp baktım 10 yıl kadar olmuş. Bu defa 22 yıl sonra İstanbul’da birlikte olacağız. Eylül’ün son Pazar günü Elazığ’dan rötarlı bir uçak ile Atatürk Havalimanına indi. İçhatlardaki Simit Sarayı’nda Bursa’da yaşayan oğlu Mirahmet Azam ve İstanbul’da çalışan öğrencisi Keramet Düzmetova ile beni bekliyorlar. Gittim. Aradım, bulamadım.  Heyecanım üzüntüye dönecekti ki Keramet Hanımı gördüm. Üçü oturmuş çay içiyorlardı. Göz göze geldik. Hemen sarıldık birbirimize. Biraz kilo almış. O eski sıskalığı yerini az da olsa kilolara bırakmış. Pek de fazla değil gerçi. Üstelik kilolar yakışmış. Şöyle durup bir süzüyorum Miraziz Azam’ı. Bana dönüp “Söyle bakiym kaç yaşında gösteriyorum” diyor. “Benim ile aynısınız. En fazla altmışbeş-yetmiş” diyorum. Kabul etmiyor “78” diyor.

İki oğlundan 8 torunu olmuş. Bir torununun da çocuğu varmış. “Az” diyorum. Şaşırıyor Miraziz. Devam ediyorum ben ” Nüfusunuz 31 milyon kadar. Bu nüfus artmalı.  Dünyada Türkçe ve lehçelerini konuşan nüfusumuz 300 milyondan daha yukarılara fırlamalı. O zaman basılan kitap sayısı da artar, kitap tirajları da. Sizde de artık öyle çok sayıda kitap, dergi falan fazla basılmıyor.” Tasdik ediyor başıyla. Soruyorum Hazar Şiir Akşamları’nın nasıl geçtiğini. Çok mutlu! Peki Mirazi Azam neler yapıyor? Dünya Çocuk Edebiyatı Antolojisi hazırlıyor önce. Peki başka?

-Hatıralarımı yazmaya başladım. Bu çalışmamda tanıdığım ve birlikte olduğum bütün Türk yazarlarını tanıtmaya çalışacağım.

Sebilürreşad Yazıhanesi’nde Ceditci Bir Özbek Yazar

Miraziz Azam Mehmet Akif Ersoy’dan tercüme ettiği Safahat’tan özet bir kitabı bana Prof. Dr. Hamidullah Boltabayev ile göndermişti. Bişkek’te Cengiz Aytmatov Formu’nda birlikte olduğumuzda bana vermişti. Hemen sordum “Safahat’ın tümünün tercüme faaliyeti nasıl gidiyor peki?!” Meğer ikilemde kalmış. Ya yarım eserlerini bir yana bırakarak Safahat’ı tamamlayacak, yahut eski çalışmalarının bitmesini bekleyecek. Fikrimi sordu. “Sen nasıl uygun görürsen, sizin şartlarınızı doğrusu pek iyi bilmiyorum.” Dedim. Hatıraları tamamlandıktan sonra Safahat’ın tümünü tercümeye başlayacak Miraziz Azam.Üstad Sezai Karakoç’u da gündeminde tutacak.

Tek tek dostlarımı soruyorum. Kimisi bu dünyaya veda etmiş Rauf Parfi gibi, kimisi geçim sıkıntısından kültür, edebiyat, sanat çalışmalarını dondurmuş. Azim Süyün kilo almış. Göbeği önde gidiyormuş. “Zaten Ankara’da da çiğ köfte alışkanlığı başlamıştı Azim’de. Demek devam ediyor” dedim. Gülüştük.

-Kazan’daki sempozyumumuzda bir tavsiye kararı alındı. 2015 Türk Dünyasını Aydınlatanlar Uluslararası Toplantısı inşallah 2000 yaşındaki kadim Başşehir Taşkent’te yapmak istiyoruz. Türkiye’den Mehmet Akif Ersoy olacak. Özbekistan’dan kimi önerirsin? Araştırmalarımızda Fıtrat hep önde!

-Hemen aklıma benim de Abdurrahman Fıtrat geldi. Çok önemli bir isim Türk Dünyası için. Fıtrat cedidci bir yazar. 20 Asır başlarındaki Türkiye’deki fikri akım Taşkent’e de yansımış. Fıtrat İstanbul’a da gitmiş. Akif’in yayınladığı Sebilürreşad Dergisine ugramış, o günkü yazarlarla tanışmış, hatta Akif’in etkisinde bilekalmışFıtrat.Sonra roman yazarı Abdullah Kadiri var. Geçmiş Günler, Mihraptan Çiyan romanlarının müellifi. Abid Gitmen’i de, Adil Yakubov’u da zikretmem gerek.

İstanbul Dünya Yazarlarının Hayal Şehri, Rüya Kenti

Sohbetimiz kavi ama, İstanbul’a erken gelen iyi olmayan hava şartları MirazizAzam’ı etkilemiş. Titriyor. Ben pardesülüyüm. Çıkarıp verdim. Sırtına geçirdi.
-Elazığ’dan uçağa binerken bütün eşyalarımı direkt Taşkent uçağına verdiler. Ceketim, kazağım hepsi valizimde kaldı. İstanbul’da havalar çok soğukmuş meğer

Gerçekten de öyleydi. Birara oğlu Mirahmet kayboldu. Uçağın hareket saati de yaklaştı. Mirahmet ortalıkta yok. Bir zaman sonra göründü. Meğer babasına bir ceket, palto falan almak için dışarı çıkmış. Elindeki poşeti açtı, içinden çıkardığı önden düğmeli bir yün ceketi babasının sırtına geçirdi. Kalıp gibi de oturdu açık kahve renkli ceket. 75 TL vermiş. Satıcı “Babana olmazsa geri getir değiştiririm” diye de garanti vermiş.

MirazizAzam’a yanımda getirdiğim son yayınlanmış Yürülüy Yolu ve Ey Güzel Kırım adlı eserlerimi verdim. “İmzala” dedi. Öyle yaptım. “Taşkent’te aynı evde mi oturuyorsun?” “Hayır” dedi “Yeni bir ev aldım, bu biraz daha büyük üç odası var” diye de ekledi. “Güle güle otur..hanımla sağlıkla, mutlulukla yaşayın, yeni eserler üretin “dedim. Sonra musafaha ettik, vedalaşarak ayrıldım. Sevinçliydim.

2015 Taşkent Projesi

Özbekistan’da artık sadece SSCB zamanından kalma üç yazar Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve Yaşar Kemal değil, çok sayıda yazarımız, edibimiz, şairimiz, sanatçımız tanınıyor. Eserleri Özbek Türkçesi’ne tercüme edilen Gülten Dayıoğlu, Mustafa Ruhi Şirin ve Mustafa Kutlu eserlerinin TEDA projesi kapsamında telif gelirlerini de Özbekistan’da eğitim gören fakir ama çalışkan öğrenci ve zeki çocuk yetiştiren kuruluşlara bağışlamışlar. Ankara-Taşkent ilişkileri her geçen gün daha iyiye gidiyor, Türk Dünyasını Aydınlatanlar Mehmet Akif Ersoy ve Abdurrahman Fıtrat Uluslararası Özbekistan Sempozyumu dilerim 2015 yılında gerçekleşir. Neden olmasın ki?! Güle güle git Özbek Sanatçı Miraziz Azam, yine gel, yine birlikte olalım. Dünya barışına kalıcı katkımız olsun.

 

Haklı Çıkmanın Dayanılmaz Ağırlığı!

Türkiye ve Türk Milleti hakkında yazıp çizdiklerimizde ve sağda solda konuştuklarımızda haklı çıkmanın üzerimize getirip yığdığı ağırlığın altından kalkmaya çalışıyorum.

Biz yazdıkça ve söyledikçe neler söylemediler. Sadece söylemekle kalsalar hakaret ettiler, iftiralar attılar, ahlaksızlıkla ve onursuzlukla suçladılar. Bunları yapanlar ya iktidardı yada iktidar yalakalarıydı.

Bunlar gün oldu cemaatçi, gün oldu tarikatçı, gün oldu bürokrat gün oldu müteahhit,gün oldu imam olarak karşımıza çıktı.

Keşke onlar haklı çıksaydı da biz yanılsaydık!

Bakın 6 ilimizde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Bize göre perşembenin gelişi çarşambadan belliydi ama onlara göre hamd edilmesi gereken bir istikrar vardı. Hatta bu istikrar için hırsızlıklar ve yolsuzluklar bile mübah görülüyordu.

Bugün ülkenin dört bir tarafı yanıyor. Açıklananlara göre 14 ölü var. Yönetenlerde acziyet ve çaresizlik var. Kolkola girdikleri hainler yol arkadaşı olan kara iktidarı da sallamıyor ve her tarafı yakıp yıkıyor. Bakalım bu yangın nasıl sönecek ?

Sadece siyasi gelişmelere değil sosyal,kültürel,ekonomik gelişmelerede bakarak hep söylüyoruz: Türk Milletine karşı dış düşmanların ve iç ihanet şebekelerinin işbirliği ile bir savaş açılmıştır.

Sizin bu savaşı anlamanız için daha başınıza neyin gelmesi gerekmektedir. Kötü hadiseler illa kapınıza dayanıncamı anlayacaksınız?

Eğitim sistemimiz ülkesine,devletine ve Türk Milletine düşman nesiller yetiştirmektedir. Cemaat ve tarikatlar; ihanet ve melanet yuvasıdır. Kültür hayatı aydın denen hainlerin ve satılıkların tekelindedir. Türk aydını yağlı kemiğe yenilmiştir. Bunlar ve benzerleri Türk Milletine karşı yürütülen savaşın bazı cepheleridir. Düşman ve işbirlikçileri bu savaşı daha bir çok cepheden Türk Milletine karşı yürütmektedir.

Suriye’de Işid veya PYD için savaşmaya giden Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını görünce, savaşın insan yetiştirme cephesinde de yenildiğimizi görüyorum.

Kobani,İşıd,Esad, Barzani bu savaşın sadece piyonlarıdır. Bak şimdi ülkendeki HDP,pkk ve diğer piyonlar şehirlerimizi nasıl yangın yerine çevirmektedir. Düzgün cümleler kurarak meramını anlatmakta zorlanan İçişleri Bakanı da misli ile mukabeleden bahsetmektedir.

Uyanın, uyanın! Ülkemizin dört yanında, yüzyıllardır Türk Milletine karşı yürütülen savaşı bir kez daha kaybetmek üzereyiz.

Şehirleriniz Homeros Bulvarları,meydanlarınız Posedion heykelleri, sokaklarınız Venedik isimleri, lokantalarınız Ceneviz,Roma, Atina gibi markalarla, işyerleriniz envai çeşit yabancı isimlerle dolmuş, çocuklarınıza kültürünüze ters yabancı adlar takılıyor, tarihiniz öğretilmiyor,Araplaşıyor Amerikanlaşıyorsunuz topraklarınız satılıyor,bankalar ve sigorta yabancıların elinde, sermaye düşmana geçmiş,terörle pazarlık sürüyor,Atatürk’ün heykelleri yakılıyor,vatandaşın can ve mal emniyeti kalmamış sıra şehirlerin yangın yeri haline getirilmesine gelmiş!

Evvel Allah bu ağırlığın altından kalkarız ama “Büyük Türk Milleti”nin de desteğine ihtiyacımız var. Haydi, bir “Bismillah” diyelim ve ülkemizi saran bu yangını elbirliği ile söndürelim.

 

Cami ve Gençlik

Yüce dinimizin temel müesseselerinin en başta geleni hiç şüphesiz ki, cami ve mescitlerdir. Cami ve mescitler,Cenâb-ı Allah’ın yeryüzündeki evi konumunda olan Kâbe’nin şubeleridir.

 

Mescit, “Allah’a secde edilen yer” demektir. Cami ise; toplayan, bir araya getiren manasına gelir. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde cami yerine mescit kelimesi kullanılmıştır. Ancak halk arasında mahallelerdeki küçük ibadet yerlerine mescit, daha büyük olanlarına ise cami denilmektedir. Hadis-i şeriflerde cami ve mescidiler,“Cennet bahçesi”(Tirmizî, Deavât, 82) ve “Beldelerin Allah’a en sevimli yerleri” (Müslim,Mesâcid, 288)olarak nitelendirilmiştir.

 

Camiler müminleri Allah’ın birliği etrafında toplayan; birlik, beraberlik ve kardeşlik duygularının olgunlaşmasını sağlayan İslam’ın kutsal ibadet mekânlarıdır. Dil, renk, ırk ve kültür farkı gözetilmeksizin milyonlarca insan, her gün camilere gider ve omuz omuza saf tutar, ibadet eder ve huzur bulurlar.

 

Camiler; İslam tarihi boyunca sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlık için önemli hizmetler görmüş; insanlara barış, huzur ve güven telkin etmiş;  asırlarca ilim, bilim ve ilerlemenin mektebi, birlik ve beraberliğin merkezi olmuştur. Dinimizde icra ettikleri önemli fonksiyonlar nedeniyle bu güzide müesseselerin inşasına, maddî ve manevî imarlarına büyük önem verilmiş; Kur’an-ı Kerim’deve hadis-i şeriflerde mescitleri imar edenler övülmüştür.(Bkz. Tevbe, 9/18; Buharî, Salat, 65; Müslim, Mesâcid, 24)

 

Mescitlerin imar edilmesi demek; hem mescidlerininşası, bakımı, onarımı, temiz tutulması; hem de içerisinde ibadet edilmesi, aslî fonksiyonlarının yerine getirilmesi demektedir. Camileri imar etmenin en iyi yolu bu kutsal mekanları cemaatsiz bırakmamaktır.Camilerin süsü içinde namaz kılan cemaattir. Camiler ne kadar bakımlı olursa olsun, içerisinde ibadet eden cemaat yoksa imar edilmiş sayılmaz. Bu maksatla beş vakit namazın camilerde kılınmasını teşvik eden Peygamber Efendimiz (s.a.s.), cemaatle kılınan namazın, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletli olduğunu bildirmiştir. (Riyâzü’s-Sâlihin, C. 2, H. No. 1068)

 

İslam ve Gençlik

Yüce Allah’ın en güzel surette yarattığı insanın en verimli olduğu dönem gençlik çağıdır. İnsan hayatı; çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık gibi belli başlı dört devreden oluşur. Bu devrelerden gençlik, Yüce Allah’ın bizlere bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Bu nedenle kıymeti iyi bilinmelidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) gençlik nimetinin önemine dikkatimizi çekerek: “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bil; ihtiyarlamadan önce gençliğinin, ölüm gelmeden önce hayatının, hasta olmadan önce sağlığının, meşguliyetten önce boş vaktinin, yoksulluğa düşmeden önce zenginliğinin kıymetini bil”(Müslim, İmare, 46) buyurur.

 

Gençliğin değerinin bilinmesi, her türlü kötü ve zararlı alışkanlıklardan uzak durmak, Allah’a karşı olan kulluk görevlerini yerine getirmek, ailesi ve ülkesine karşı sorumlulukları yerine getirmekle mümkün olur. Hem dünya, hem de ahiret mutluluğunu kazanmak isteyen gençler,  ömrünün en verimli çağını oyun, eğlence gibi boş ve faydasız şeylerle heba etmemeli, bu fırsatın bir gün elden gideceğini düşünerek kendisi, ailesi ve milleti için hayırlı ve faydalı şeyler yaparak en iyi şekilde değerlendirmelidir. İşte o zaman gençliğin değeri ve önemi bilinmiş olur.

 

İnsanoğlu, gençlik döneminin de hayatının da geçici olduğunu unutmamalıdır. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim bu gerçeği bize şöyle haber veriyor: “Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (Hadîd, 57/20)Bundan dolayı hayatın en verimli çağı olan gençlik dönemi ibadetlerle, hayırlı işlerle değerlendirilmelidir.

 

Kıyamette sorguya çekileceğimiz konulardan biri de hayatımızın en önemli devresi olan gençlik dönemidir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), insanın kıyamet gününde ömrünü nerede tükettiğinden ve gençliğini nerede yıprattığından hesaba çekileceğinihaber vermiştir.(Tirmizî, Sıfâtü’l-Kıyâme, 1)Bundan dolayı hesap günü gelmeden evvel gençlik nimeti en iyi şekilde değerlendirilmelidir.

 

Hz. Peygamber  (s.a.s.)’in pek çok hadis-i şerifinde inançlı gençliğe verilen büyük önem açıkça görülmektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde, Yüce Allah’ın arşının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde, arşın gölgesinde gölgelendirilecek yedi sınıf insan arasında “Rabbi’ne ibadet ederek yetişen gençleri”de zikretmiştir. (Buharî, Ezan, 36)

 

Aynı hadiste üçüncü sırada zikredilen “kalbi mescidlere bağlı kimse” ifadesi ise, genel olmakla beraber cami ve mescitlere gönülden bağlı gençleri de kapsamaktadır. Peygamber Efendimizin bu müjdesi gençlerimizi hayra, iyiliğe, güzelliğe ve Allah’a ibadete teşvik eden manevî bir güç olmaktadır.

Diğer taraftan camiye ve cemaate devam eden bir gencin “dindar genç”olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: “Mescidlere devam etmeyi alışkanlık haline getiren bir adamı gördüğünüz zaman, onun gerçek mü’min olduğuna şahitlik ediniz. Allahu Teâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.” (Tevbe, 9/18)  [Tirmizî, İman, 8, Tefsîrusûre, 9]

Cami ve Gençlik

Camiler, zengin-fakir, amir-memur, işçi-işveren, çocuk, genç-yaşlı demeden toplumun her kesiminden insanın aynı safta omuz omuza, gönül gönüle bir araya gelerek kaynaştıkları,birlik ve beraberliğimizin en güzel şekilde gerçekleştiği mukaddes mekanlardır.Buralarda bir araya gelen Müslümanlar sadece ibadet etmekle kalmazlar, tanışıp kaynaşırlar, birbirlerinden haberdar olurlar. Camilerimizde namaz kılınır, dualar yapılır, Kur’an okunur, vaaz ve nasihatler edilir, dini bilgiler öğretilir, kalplere Allah, Peygamber, vatan, millet ve insan sevgisi yerleştirilir.

Geleceğimizin teminatı olan gençlerimizin camilere devam etmelerini, camilerle ilgilenmelerini son derece önemsiyoruz.  Bunun için gençlerimizibüyüklerimizin “ağaç yaşken eğilir” dediği gibi yaşları daha fazla ilerlemeden güzel davranışlara ve ibadetlere alıştırmalı, onları cami ve cemaatle tanıştırmalıyız. Hepimiz biliriz ki, genç yaşlarda edinilen alışkanlıklar insan hayatında daha etkili ve kalıcı olmaktadır.Bizlere düşen görev; Allah’ın mescitlerini ve camileri cemaatsiz bırakmamaktır. Özellikle yarının büyüğü olacak çocuklarımızın ve gençlerimizin camiye gitmeleri, cemaate katılmaları ve camilerle ilgilenmeleri sağlanmalıdır.

 

Genç neslimize camileri sevdirmeli ve onların camilere gelmelerini sağlamalıyız. Bu konuda Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i örnek almalı, O’nun çocuklarla ve gençlerle kurduğu sevgi ve merhamete dayalı ilişki, onları ibadetlere alıştırma ve mescidleri sevdirme metodu bizler için de örnek olmalıdır.Dinî ve millî değerlere saygılı, ulvî gayeler ve hedefler peşinde koşan bir nesil yetiştirmek istiyorsak evvela cami merkezli bir hayatı inşa etmeli, yeni yetişen genç neslimizin de cami merkezli bu hayatın manevî havasını teneffüs etmelerini temin etmeliyiz.

 

Bilindiği gibi camiler, ibadet yerleri olmanın yanında eğitim ve öğretimin yapıldığı, insanlara dinî ve ahlâkî konularda bilgilerin verildiği birer ilim ve irfan yuvalarıdır. Camiler bu fonksiyonlarına uygun olarak gençlerimize sevgi, şefkat, merhamet, ana-baba ve büyüklere saygı, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, birlik ve beraberlik, fedakârlık, vatan sevgisi, yiğitlik duygusu, ahde vefa, edep gibi her biri eşsiz birer güzel ahlâk prensibi ve insanî değer olan hasletleri kazandırabileceğimiz yeğane mekânlardır. Genç neslimizi camiye alıştırdığımız, onlara camiyi sevdirdiğimiz zaman onların kişiliklerini işte bu güzel hasletlerle yoğurmamız ve geleceğimizi sağlam temeller üzerine inşa etmemiz mümkün olabilecektir.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) çocuklara ve gençlere büyük değer vermiş, onlarla yakından ilgilenmiş ve onların cami ve mescitlerin manevî atmosferinden istifade ederek yetişmelerine özel bir önem vermiştir. Peygamber Efendimizin kişiliklerini yoğurduğu genç sahabeler saadet asrından günümüze kadar Müslüman gençler için örnek bir nesil olmuşlar ve kıyamete kadar olmaya da devam edecekledir.

 

Diyanet İşleri Başkanlığımız, gençler ile cami arasında sıcak ilişkiler kurulması ve genç neslin camilerin manevi havasından yeteri kadar yararlanması amacıyla, bu yıl ki “Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nın gündemini“Cami ve Gençlik”olarak belirlemiştir. Bu kapsamda yapılacak etkinliklerle sevgili gençlerimizin camilerimizi daha iyi tanımaları, sevmeleri ve camiye devam etmeleri sağlanacaktır.

 

Bir milletin varlığını devam ettirebilmesi ve her alanda yükselebilmesi, her bakımdan iyi yetişmiş bir gençliğin bulunmasına bağlıdır. Gençlik bir ülkenin en büyük güvencesidir. Bunun için gençlerimizin iyi yetişmeleri hayatî önem taşımaktadır. Bunu başarabildiğimiz sürece gençlerimizi geleceğimizin huzur ve güven kaynağı olarak görebiliriz.

 

Bu duygu ve düşüncelerle; tüm Diyanet camiamızın ve din görevlilerimizin “Camiler ve Din Görevlileri Haftası”nı tebrik ediyor; bu haftanın ülkemiz ve İslam âlemi için hayırlara vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum

 

İlmin İzzeti

Rahmetli hocam Yusuf Kurtiş; aslen Arnavut olup, Ohri medresesinden icazetli ve mezundu. Çok yönlü biriydi. Hâfız, icazet sahibi, dersiam, fakih ve imamdı. Başta Türkçe olmak üzere Arapça, Farsça, İngilizce, Arnavutça, Sırpça ve İtalyanca bilirdi. Klâsik tabirle yed-i tûla sahibi bir Osmanlı âlimi, tam bir Osmanlı yâni mükemmel bir İstanbul efendisi idi. Osmanlı olmakla her zaman öğünür, Osmanlılıktan sitayişle / övgüyle bahsederdi.

1943’de başlayan Alman işgalinin sona ermesinden (29 Kasım 1944) hemen sonra Arnavutluk’ta Enver Hoca liderliğinde komünist “Halk Cumhuriyeti” kurulmuş, binlerce insan idam edilmiş, câmi ve kiliselerin kapılarına kilit vurulmuştu.

Değil artık mal mülk; din, iman ve hayatları dahi tehlikeye düşünce, varı yoğu yok pahasına satıp savarak, bir yolunu bulup anavatan Türkiye’ye  -ailecek-  canlarını güç bela atarlar. (Öğr. Gör. Muhsin Bozkurt, Türkiye Nasıl Bir Ülke? Türkiye gazetesi, 1 Mart 1996, s. 13)

X

Ve artık İstanbul’un Kazlıçeşme ilçesinde  -o zamanki-  Kaymakamlık yanındaki yol kavşağında; 4-5 kişinin ancak sığabileceği tahta bir kulübecikte saat tamirciliği ile ailenin geçimini teminetmeye başlar. Gün ışığı ile kulübeciğini açar  -Cuma ve Pazar günleri hariç-  hergün  güneş batana kadar çalışır. Çünkü kulübesinde elektrik yoktu. Zaten ihtiyaç da duymazdı.

Çok yönlü büyük bir İslâm âlimi olduğu hâlde, geçimini saat tamirciliği ile sağlayarak, kıtkanaat geçinmesi, her zaman dikkatimi çekerdi. Bir gün bütün cesaretimi toplayarak, bunun sebebini sorunca , şöyle cevap vermişti:

X

“Arnavutluk’un Ohri medresesinde talebeyken, Van’lı bir müderris  -bir bakıma profesör-hocamız vardı. Israrla bizden ilmimizi geçimimize asla vasıta etmememizi isterdi. İlmin izzet ve şerefini herşeyin üstünde tutmamızı, her fırsatta hatırlatır dururdu. Bizlerden bu hususta söz vermemizi isterdi. Geçim için ise, mutlaka bir meslek edinmemizin şart olduğunu tekrar tekrar bizlere öğütlerdi.

“Bundan dolayı, üzerimde büyük emeği ve hakkı olan ve herşeyimi ona borçlu olduğum için Van’lı müderris hocamın arzusu doğrultusunda, ben de saat tamirciliğini öğrendim.  İftihar ve övünçle maişetimi o san’at dalıyla uğraşarak temin etmeye başladım.”

X

1975’ten sonra bir daha göremediğim merhum ve muhterem hocamın son arzusu ise, İLMİN İZZETİ’ni herşeyden üstün tutan ve talebelerinin de üstün tutmasını isteyen, çok sevdiği ve dilinden hiç düşürmediği rahmetli Van’lı hocasının, Van’daki kabrini bulup ziyaret etmekti. İkisinin de ruhları şâd olsun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nasıl Hastalanıyoruz

Yumurta ve spermin döllenmesi ile hayatımız başlar. Bu aşamadan itibaren birçok çevre faktörüne maruz kalırız. Aslında anne rahmi çok korunaklıdır. Sıcaklık, besinler ideal olarak sunulur. Atıklarımız temizlenir. Plesanta (çocuk sonu) ile anne arasında birçok virüslerin bile geçişine İnsan vücudu muntazam işleyen bir makine gibidir. Vücudumuzun sağlıklı işleyişi için organ ve dokularda her açıdan tam bir denge hali olması gerekir. Bu denge doğada karşılaştığımız sıcak, soğuk, ışınlar veya travma gibi fiziki faktörler, aldığımız veya alamadığımız kimyasallar, çeşitli mikroorganizmalar ve hatta kendiliğinden bozulabilir. İnsan vücudu bu dengesizliği kısa sürede düzeltir, hasarlı organ, doku ve hücreleri onarır, yeniler. Eğer bu onarım yapılamazsa, denge sağlanamazsa hastalık ortaya çıkar.

mani olan bariyer vardır. Fakat burada bile annenin hastalıkları, aldığı ilaçlar, gıdalar, annenin iyi ve dengeli beslenememesi, travmalar hatta annenin psikolojik durumu ve aile mutluluğunun bebek gelişimine etkisi vardır.

Hücrelerimiz bölünürken genlerimizde bazı hatalar (mutasyon) oluşur. Bu hatalar onarıcı mekanizmalar ile onarılır. Onarılamazsa bu hatalı hücreler ayıklanır.  Böylece sağlam çalışan hücreler çoğalmaya devam eder. Mutasyonlu yumurta ve spermin döllenme kabiliyeti azdır. Döllenirse gelişme ihtimali zayıftır. Öyle ki, ilk aylarda görülen düşüklerin önemli bir kısmında kromozom anomalisi (büyük mutasyonlar) bulunur. Tüm bu ayıklanma aşamalarını geçerse mutasyonlu bebek olur. Bu mutasyonların çok büyük kısmı yaşam için önemli değildir. Bazısı yüz şekli ve boy gibi sadece ufak fiziksel değişme yapar. Bazısı kas gücünü artırmak, pıhtılaşmayı artırmak gibi gözle görülmeyen değişmeler yapar. Bazısı ise bazı organ ve doku sistemlerin işleyişini bozar, organ gelişmesini önler ve belirgin genetik hastalıkları oluşturur. Mutasyon yapan nedenlerin en bilinenleri radyasyon, bazı ilaçlardır. Ayrıca bazı vitamin ve minerallerin yokluğu, sigara, alkol, uyuşturucu annenin geçirdiği hastalıklarda genetik hastalıklara neden olur.

Organlarımızın (karaciğer, böbrek kalp gibi belli bir görev yapan, çeşitli dokulardan oluşan vücut birimleri), dokularımızın (organlarımızda veya kas dokusu tek başına bulunabilen genelde tek tip hücreden oluşan vücut parçaları) ve hatta hücrelerimizin yaşaması homeostazis dediğimiz denge halinin devamına bağlıdır. Bu denge çok ince ayarlanmıştır. Dokularımıza giden oksijen, besinler mineraller, hormonlar her şey organizma tarafından sıkı denetlenir. Buna göre bazı organların çalışması artırılır, bazılarının azaltılır. Misal spor sırasında oksijen ihtiyacı artar daha çok nefes alırız, kalbimizde daha hızlı atar. Kaslarımıza giden kan miktarı artar. Oksijen yetersizliği ve çok çalışma neticesinde laktik asit artar ve yorgunluk hissederiz. Bu bizi dinlenmeye sevk eder.

Kan şekeri, yağlar, mineraller, vitaminler, kanın asitliği ve hormonlar da farklı farklı yöntemlerle dengede tutulur. Bunların azalması veya çoğalması hücrelerde hasara ve ölüme yol açar. Bu hücreler daha sonra onarılabilir ya da yenisi yapılabilir. Böylece organlarımız görevlerine devam eder. Beyin, göz sinir hücreleri, böbrek, karaciğer gibi bazı organlarımız kendini yenileyemez. Bu organlarımız da yedek hücreler vardır. Misal böbrek dokusunun onda dokuzu hasar görse de normal böbrek fonksiyonları normal şartlarda yerine getirilebilir. Yaşlandıkça bu rezerv hücrelerimiz azalır, mevcut hücreler de daha dayanıksız olur. Hastalığa yatkınlığımız oluşur.

İşte bu dengeyi aşırı bozan, hücrelere hasar veren her türlü hal, hastalık nedenidir. Vücudun kendisinden kaynaklanabilir veya dış etkilere bağlı olabilir. Travmalar, afetler, sıcak, soğuk, ışık, besin azlığı/çokluğu, susuzluk, mikrop ve parazitler, otoimmunite veya idiyopatik nedenlerle hasta oluruz.

 

Attila İlhan ve Işid Tezkeresi

9 yıl önceki bir 11 Ekim‘de 80 yaşında kaybettik Türk düşünür ve yazarı Attila İlhan‘ı. 1997 yılında Yeniçağ yazarı Arslan Bulut‘la başlattıkları ‘Bir Millet Uyanıyor‘ adlı kitaplar dizisi tabandan tavana bir dip dalgası geliştirmiş, 80 öncesinde birbirine kurşun sıkan ülkücü ve devrimcilerin de ilk kez ciddi anlamda birbirleriyle diyalog kurmalarına vesile olmuştu.

2002 Sonbaharı’nda Türkiye’de başlayan Arap Baharı konsepti ve Kürdistan’lı Büyük Ortadoğu kurgusu bu iki ismin fikrî öncülüğündeki iki kesimin ortak direnciyle karşılaştı. Kendisi gibi 80 yaşında ve şüpheli bir kalp krizinden ölen merhum Alparslan Türkeş‘in 97’deki vefatından itibaren üstlendiği misyon yine şüpheli bir kalp krizine kadar 8 yıl sürdü. Şüphe dediğiniz konjonktür ve reorganizasyonlara siyasette verilen addır. Ki sonra iş dağılır ve A.Bulut tek kalır.

Evvel zamanda futbolcu takası gibi Attila İlhan – Necip Fazıl değiş tokuşunu önermiş ve 2009’da yayınladığımız Afrasya – Alternatif Eksenler kitabına da O’nun “Gazi: ‘Filistine El Sürülemez!” yazısını almıştık. Rahmet ve şuur dileğiyle anıyoruz:

[Hindistan’da yayımlanan Bombay Chronicle Gazetesi’nin 27 Temmuz 1937 tarihli nüshasının başlıklarını hatırlayalım: Filistin’e El Sürülemez! / Kemal Paşa Avrupa’ya İhtar Ediyor! Türkler Mukaddes Topraklarda Yabancı Hâkimiyetine Tahammül Etmeyeceklerdir!

Gazi’nin Mukaddes Topraklar bahsinde gösterdiği bu hassasiyeti günümüzün ‘Müslüman yönetimleri’ gösterebiliyorlar mı? Hele bir düşünün.
Türkçe ‘Hâkimiyet-i Milliye’ Gazetesi, M. Kemal Atatürk’ün Millet Meclisi’nde irad etmiş olduğu nutuktan bahsediyor; aşağıdaki satırlar, bu nutkun Filistin’e taalluk eden kısmından alınmıştır:

“Arapların, Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde ‘istiklâl’ kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa Emperyalizmine esir kıldıkları, çok şâyan-ı teessüftür. Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu, kimse bizim kadar bilemez; biz, vâkıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslâmiyet’in ‘Mukaddes Yerler’inin, Musevîlerin ve Hıristiyanların nüfuzu altına girmesine mâni olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa Emperyalizmi’nin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.

Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslâmiyet’e lâkayt olmakla ittiham edildik fakat bu ittihamlara rağmen Peygamber’in son arzusu, yani ‘Mukaddes Topraklar’ın daima İslâmiyet hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanlarımızı dökmeye hazırız. Cedlerimizin Selâhaddin-i Eyyûbî idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücâdele ettikleri toprakların yabancı hâkimiyeti ve nüfuzu altında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün – Allah’ın inâyetiyle – kuvvetliyiz.

Avrupa’nın bu mukaddes yerlere temellük etmek için atacağı ilk adımda bütün İslâm âleminin ayaklanıp icraata geçeceğinden şüphe yoktur.”

Bu evrak o zamanki Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya Bey ‘in imzasıyla ‘TC Dâhiliye Vekâleti, Matbuat Umum Müdürlüğü’ antetli bir evrak ile Başvekâlet Yüksek Makamı’na sevk edilmişti; kayıt numarası ise 5476/7/1/K7’dir.]

“Görünmez bir mezarlıktır zaman / Şairler dolaşır saf saf

Tenhalarında şiir söyleyerek / An gelir Attila İlhan ölür”

 

Edirne’yi Kurtaran Ruh

İstanbul’un müdafaa ve savunulması Edirne’den başlar. Dolayısiyle Edirne’nin düşmesi, İstanbul kapısının açılması demektir. Bunun içindir ki, 26 Mart 1913’de Edirne’nin vahşî Bulgar ve Sırp kuvvetlerince işgal edilmesi Avrupa’da büyük akis ve yankılar yaptı. Artık Bulgarlar’ın İstanbul’a girmelerini heyecanla bekler oldular.

Fakat, evdeki Pazar çarşıya uymamış, Edirne’nin düşmesi, milleti galeyana getirerek şahlandırmış, neticede 22 Temmuz 1913’de gâzi  serhat şehri, Edirne yeniden ay-yıldızlı bayrağına kavuşmuştur.

Edirne’nin kurtuluş harekâtını ibretle incelediğimizde, istikbalin de teminatı olacak, ulvî ve hayatî düşünce, inanç ve bakış açılarını görmek imkânını bulur, geleceğe sürur ve sevinçle bakmanın bahtiyarlığına ereriz.

Tesbitlerimizi üç hususta dile getirebiliriz:

1.      Edirne’nin işgali, vatanın her köşesinde aksisedalar yapmış, devletin kalb-gâhı olan İstanbul’un tehlikeye düşmesi, bütün İslâm ahâlisini hüzne boğmuştu. Menşeine bakmadan her müslim, gönüllüler ordusunda, heyecanla yerini almıştı.

Hakkari’den Edirne’ye Karadeniz’den Adana’ya, Afrika’nın Sudan’lı Zenci Musa’sından tutun da, imparatorluğun dört bir yanından gelen, üstelik her yaş ve baştan herkese kadar, bütün İslâm Âlemi cuş u huruşa gelmişti.

Bu çok göğüs kabartıcı bir şeydi. Demek on asırdır İslâm’a siper olan ve İ’LÂ-YI KELİMETULLAH uğrunda gâzi olup, şehit düşen ve bu bakımdan İslâm kavimlerinin pederi hükmünde sayılan Türk Milleti yalnız değildi. Bundan böyle de yalnız bırakılmayacaktı.

Nitekim Millî Mücadele sırasında, Güney Asya Müslümanları başta olmak üzere, her kıt’adan düvel-i muazzamaya karşı imanlı sedalar yükselmiş, maddî manevî desteklerini, İSLÂM’IN  PEDERİ   MESABESİNDE  BULUNAN TÜRKLER’den esirgemiyeceklerini dünya-âleme haykırmışlardı.

Bu vaziyet alış, istikbalde de ÂLEM – İ  İSLÂM’IN, TÜRKLER’İN  ÇEVRESİNDE KENETLENECEKLERİNİN  kutlu bir işaret ve müjdesiydi.

2.      İstanbul, sâdece Osmanlı Devleti’nin payıtahtı / başşehri değil, aynı zamanda  -Yavuz’dan beri-  Âlem-i İslâm’ın Dârü’l – Hilâfe’si / Hilafet Merkezi’ydi. Edirne kal’asının düşmesi, İstanbul yolundaki en büyük engeli ortadan kaldırmıştı.

İslâm’ın kalb-gâhı İstanbul, Salib ve Haç’ın istilâsına mâruz kalmıştı. Bulgar sürüleri İSLÂMBOL  /  İSTANBUL’a her an yürüyebilirlerdi. İstanbul, ne pahasına olursa olsun, her türlü tehlikeden masun kalmalı / korunmalıydı.

Bu düşünce ve kararlılığın en belîğ, en güzel ifadesi, Kuzey Afrika’nın mânevî sahibi ve büyüğü Şeyh Sünûsî Hazretleri’nin dudaklarından, behemehal yerine getirilmesi gereken bir emir olarak döküldü:

“Gidin evlâtlarım! Burası Devlet-i Aliyyemizin (Osmanlı Devleti’nin) kolu bacağıdır. Koparsa gene yaşar. Ama İstanbul kalbidir. Elden giderse tamamiyle yok olur!” (Mehmet Niyazi, Yazılamamış Destanlar, İstanbul – 1991, s. 62)

3.      Edirne’nin kurtuluşuna koşuşun arkasındaki itici gücün mühim sebeplerinden biri de, halkımızın, Osmanlı Devleti / bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin keyfiyet ve nasıl bir devlet oluşunun şuurunda ve bilincinde olmasıdır.

Nitekim, Edirne’nin kurtarılmasında Van Gönüllüleri’nin başında Milis Miralayı olarak

286

bulunan Bediüzzaman Said Nursî’ye de Batılı gazeteciler sorar:

“İçinde yaşadığınız devlet Türk Devleti’dir. Ama siz İslâmiyet için savaştığınızı söylüyorsunuz.”

Aldıkları müskit / susturucu cevap, suratlarına müthiş bir şamar gibi iner:

“DEVLETİMİZİ  TÜRKLER  KURMUŞLARDIR.  AMA  ONU  İSLÂM’A  GÖRE  DÜZENLEMİŞLERDİR.  TÜRKLER  DEVLET  HAYATINDA  HİÇBİR  ZAMAN  DİĞER  MİLLETLERİ  SAF  DIŞI  ETMEMİŞLER,  LİYAKATLERİ  ÖLÇÜSÜNDE  DEVLETE  İŞTİRAK  ETTİRMİŞLERDİR. HERKES  BİLİYOR Kİ,  TÜRKLER’İN  KURDUĞU  BU  DEVLET, DÜNYADA  İSLÂMİYET’İ  TEMSİL EDİYOR.  O’NUN  YERYÜZÜNDEN  KALKMASI,  SADECE  İSLÂM  DÜNYASI  İÇİN  DEĞİL, BÜTÜN MAZLUMLAR  İÇİN  FELÂKET  OLUR!”  (Aynı eser, s. 161)