16.6 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 852

Eşinizi Ne Kadar Tanıyorsunuz?

Çağdaş tekniklerle aile ve evlilik kurumunun sağlıklı işlemesi için zaman zaman materyal çalışması yapılıyor. Artık klasik ve geleneksel yöntemlerle bu ulvi müessesenin verimli bir şekilde yürüyemeyeceği anlaşıldığı için “Addition-one” denilen testlerde, Naby Hunter tekniğiyle en uygun sorular sordurularak eşlerin birbirlerini bilişsel, gözlemsel ve izleksel açılardan metodolojik olarak tanımlamaları / tanımaları isteniyor. Örneğin:

  • Olaylara çok yönlü bakar, farklı görüş ve düşüncelere hoşgörü ile

yaklaşır. İletişimi güçlü, samimi ve empatiktir.

  • Davranışlarında ve sözel tepkilerinde saygı, sevgi öğelerine yer verir.
  • İnsanların sahip oldukları sosyal farklılıkları ve eğilimleri bilir, anlar ve

saygı duyar.

  • Muhatabını dikkatle dinler, eleştiriye açık katılımcı bir yönetim dili

kullanır.

  • Herhangi bir ırka, bireylere ve inançlara karşı ayrımcılık yapmaz.
  • Olumlu eleştiriye açık, katılımcı yönetim yaklaşımını kullanır ve teşvik

eder.

  • Gereksiz ve yersiz tartışmalardan uzak durarak dikkatini korur.
  • Problem çözmede inisiyatif kullanarak acil kararlar alabilir.
  • Kendini geliştirmeye yönelik akademik, kültürel ve sosyal çalışmalara

katılır.

  • Randevularında, görüşmelerinde, toplantılarında, çalışmalarında ve

diğer zamanlı yapılması gereken işlerde dakiktir.

  • Değişimin kaçınılmaz olduğuna inanır, kurumu değişime ayak uydurmak

için tedbirler alır.

  • Davranışlarının kurumunu nasıl etkileyeceğinin farkındadır ve

ifadeleriyle kararları uyumludur.

16-17 yıllık evli biri şahsen ben, yani bizzat kendim epeyi zorlandım. Siz de “Samsun Çarşamba‘yı sel aldı, yarına Ordu Perşembe kaldı” demeyip de cevaplama işine girdiyseniz Allah yardımcınız olsun. 12’den vuran var mı veyahut 12’de 12 yapan var mı bilinmez ama erken uyananlar için penaltı atışını hakem kararıyla tekrarlatıyoruz sayın seyirciler.

İtirafname: Yukarıdaki sorular 4 yılı dolduran okul müdürlerinin değerlendirildiği Ek-1 formundaki 120 sorunun yüzde 10’udur ve 20 yıllık eşlerin bile birbirlerini tam tanıyamadığı konularda 2 ay içerisinde yeni atanan ilçe müdürlerine yaptırılan infaz metnidir.

İsyanname: 21 Temmuz 2014’te göreve başlayan Derince İlçe Millî Eğitim Müdürü Ömer Akmanşen, 21 Temmuz 2014 tarihinde 40 günlük izne çıkan Derince Cumhuriyet Ortaokulu Müdürü Ahmet Zer‘e 15 Ağustos 2014 itibariyle puanları “ho lak lak, kaba ku-lak” yöntemiyle mi vermiş?

İddianame: İlçeyi, ili geçelim; Bakan‘a, Cumhurbaşkanı‘na ulaşalım ve bu soruları soralım; bakalım testi geçiyorlar mı, kalıyorlar mı?

Bu yenilen nasıl bir nane; hane hane İzlanda cevaplasın.

Eğitim midir kestane; tane tane Fatih Terim ne yapsın.

 

MHP Üzerine Düşünmek!

Türkiye’nin ve doğal olarak Türk Milletinin sıkıntılı günlerden geçtiğini söylemeğe gerek yok.

Hatta sadece Türkiye Türklerinin değil başta Irak ve Suriye Türkleri olmak üzere tüm dünyanın dört bir köşesinde yaşayan Türklerin, çok büyük sıkıntılarla karşı karşıya olduğunu veya yok yada asimile edilmek istendiklerini rahatlıkla belirtebiliriz. Örneğin; Kırım ve Doğu Türkistan’da olduğu gibi…

Türkiye’de son 15 günde yaşananlara bakarak, ülkemizin hızla milli mücadele şartlarına sürüklendiğini görüyoruz. Bunda iktidarın yanlış politikalarının ve ihanetin önünü açmasının büyük payı var.

İç ve dış ihanet şebekeleri ise azmış durumdadır. Buna karşılık Türk Milleti mutlaka çareler üretmelidir. Bu çare; demokrasi ve hukuk sınırları içinde kalınarak, Türk Milletini iktidar yapmaktır. Bu nasıl olacaktır?

Eğer Türk Milletinin milli mücadele şartlarına sürüklendiğini kabul ediyorsak ve demokrasi içinde hukuka bağlı kalınarak bir şeyler yapmak istiyorsak, en gerçekçi adımları atmak zorundayız.

Benim seslenişim; MHP kadroları ve gönüllülerinden ziyade, bu güne kadar herhangi bir nedenle tercihini MHP’den yana kullanmamış insanlarımızadır.

Çünkü MHP kadroları ve Türk Milliyetçileri, sahip oldukları tecrübe ve köklü fikirler nedeni ile zaten ne yaptıklarını bilen insanlardır. Buna karşılık MHP’ye; tereddütlü, önyargılı ve güvensiz yaklaşan milyonlarca Türk Milletine mensup kardeşimiz vardır. Şimdi zaman, bu kardeşlerimizin MHP üzerine düşünmelerini sağlama zamanıdır.

Dış güçlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin; Türk devletine ve Türk Milletine nasıl saldırdıkları artık alenileşmiştir. Yani bilmiyorduk, görmemiştik, duymamıştık gibi söylemler artık mazeret olmaktan çıkmıştır. Biz yani kendini Türk Milletine mensup görenlerde, mutlaka meşru çerçevede, karşı tedbirleri almak zorundayız.

Şer cephesinin saldırılarının çok değişik boyutlarının olduğunu görüyoruz. Bu boyutlardan biri de, MHP ve Devlet Bahçeli’ye karşı inanılmaz bir kara propaganda yürütmek ve onları Türk toplumuna farklı tanıtmaktır. Bunun niçin olduğu, son günlerde daha anlaşılır hale gelmiştir.

Şimdi yapacağımız şey; hem olayları hem de bu olaylardan kendimizi nasıl kurtarabileceğimizi düşünmektir. Onun için, elinizdeki en önemli alternatif olan MHP üzerinde düşünmenizi,size bir kez daha salık veriyorum.

MHP ve Devlet Bahçeli; sizene medyanın anlattığı ne de kara propaganda odaklarının saldırdığı gibi bir siyasi kuruluştur. MHP kadroları ve Devlet Bahçeli; sadece ve sadece Türk Milletine hizmet etmekten ve Türk Devletini sonsuza kadar yaşatmaktan başka gaye taşımayan ve akla hayale gelmedik saldırılara rağmen dimdik ayakta kalan insanlardır.

MHP ve lideri Devlet Bahçeli; dürüsttür, çalışkandır, ilkelidir, fedakardır, vizyonerdir, tecrübelidir ve Türk Milletinin demokrasi yolu ile vereceği “Milli Mücadele”nin de talibidir. Bahçeli’yi yakından tanırsanız, görürsünüz ki; hepimiz için atan yüreğiyle bir babadır, amcadır, ağbidir, kardeştir ve bir vefa abidesidir.

Eğer Türkiye’de son iki haftada yaşananlar, dünyanın her hangi bir yerinde yaşansa ve oralarda MHP gibi bir parti ve Bahçeli gibi lider olsa, emin olun ki; en az % 60 – 70 destek ile o parti iktidar yapılır. O halde biz niçin yapmayalım?

Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP; 2011 seçimlerinde aldığı % 13.01 desteğe ve çıkardığı 53 milletvekili sayısına ve henüz 24. Dönem tamamlanmamasına rağmen, TBMM’de; 460 Kanun teklifi, 395 Meclis Araştırma Önergesi, 20 Genel Görüşme Önergesi, 7 Gensoru, 3543 Sözlü Soru, 18898 yazılı soru ve 241 Gündem Dışı Konuşma ile Türk Milleti adına yasama ve denetleme görevini de büyük bir başarı ile yerine getirmiştir.

Dediğim gibi; MHP üzerine düşünmek derken, herhangi bir nedenle MHP’ye muhalif, önyargılı ve güvensizlik içinde olanlara sesleniyorum.

Biliyorum ki; Haziran 2015 seçimleri Türk Milleti için, varolmak mücadelesi içinde geçecektir. Ben yaşadığımız bu günleri “Milli Mücadele” günlerine benzetiyorum. Çıkış arıyorum ve sizlerinde bu durumdan çıkış için kafa patlattığınızı biliyorum. Onun için düşüncelerimizi netleştirelim ve gücümüzü birleştirelim diyorum.

Dediğim gibi lafım sözüm; 50 milyonun üzerindeki Türk seçmenine! Eğer vereceğimiz bir karış toprağımız yok ve çocuklarımıza aldığımız mirası eksiksiz bırakmak zorundayız ve de geleceğe ihanet edemeyiz diyorsanız, MHP üzerinde düşünmek zorundayız… Tıpkı bizim size bunu hatırlatma zorunluluğunda olduğumuz gibi!

 

Ölümü Öldürmek

Ölümü öldürenler, ölmek tuzağından kurtulur

Dünya, Ukba arasındaki seferden, uzak olur

 

Ah mine’l-aşk dercesine, derim daima Allah Allah

Bilirim yok başka İlâh, şüphesiz başka yok illallah

 

“Mutu kable en temutu”ya açanlar kapanmayan bir kucak

Fanilik endîşesine son verip, kazanır sönmez bir ocak

 

Âh ederek mine’l-firak, hiç durmadan hece hece

Bekaya müştakım, telâffuzum budur gündüz gece

 

Her şeyde, her yerde; O’ndan başka yok bir nesne; var olan bir

Tüm minarelerden yükselmiyor boşuna, beş vakit Tekbîr

 

Milyarlarca insan varsa da, özünde hepsi de, ayrı ayrı

Maddeten ve mânen karşıt yekdiğerine, olmuş gayrı gayrı

 

Bütün insanlar; gösteriyor sadece Bir’i

Kesret saklıyor bağrında, Tevhid denen Tek’i

 

Ölmeden önce Cennet’e girmeyi, kim istemez?

İşte size sağlar bunu, o sırrı bilir bilmez

 

Öyle ise durma koş, henüz kalmadın geç

Bir an önce, cinan-ı cenana, mânen göç

 

Oturup baş köşeye, şöyle bir kurul

Fani dünyanın içlerinde, bir durul

 

Nerde nasıl olsan göreceksin, nasılmış ebedî Cennet?

Dünya meşgalesinden bulamazsın, en küçük bir eziyet

 

Varmıdır Dostluktan Öte

Var mıdır dostluktan öte
Neden sürer bunca hata
İçine dert ata ata
Gönülleri yormak neden?

Sevgi varken ortak payda
Nefret kokuyor ortada
Şu üç günlük boş dünyada
Birbirine vurmak neden?

Yumruklar neden sıkılı
Nereye koyduk akılı
Ey Allah’ın bahtsız kulu
Kötü rüya görmek neden?

Çıkmak varken aydınlığa
Neden düştük karanlığa
Göre göre her tuzağa
Yürüyerek girmek neden?

Bozmak lazım bu büyüyü
Düşmanlığın nesi iyi
Diriltmek varken sevgiyi
Nefreti çağırmak neden?

 

PKK Eylemlerinden Siz Sorumlusunuz

HDP/PKK‘nın örgütlediği “Kobani protestoları” adı altında devam eden şiddet eylemlerinde yurtiçinde 40’a yakın vatandaşımız öldü. (Paralelci diye Aydın’dan Bingöl’e sürgüne gönderilen) Emniyet Müdür Yardımcımız ile bir baş komiserimiz şehit edildi. Aralarında okul, hastane, Ziya Gökalp Müzesi ve huzurevlerinin de bulunduğu, 1113 adet kamu ve özel binanın yakıldı, tahrip edildi.

Sevgili vatandaşlarımız, bu eylemlerden siz sorumlusunuz.

Bütün bu eylemlerin sebebi “açılım” adı altında PKK terör örgütü ile yürütülen müzakere sürecidir; PKK’nın (ve yan kuruluşları HDP/KCK’nın) Kürt halkının meşru temsilcisi kabul edilmesidir.

PKK, Türkiye içinde bir alanı “kuzey kürdistan” diye adlandıran ve topraklarımızda bir “özerk Kürt Devleti” kurmak hedefi bulunan bir narko-terör örgütü. İçeriden ve dışarıdan aldığı desteklerle şımaran bu örgütün, ikinci aşamada Irak, Suriye, Türkiye ve İran’da kurulacak Kürt devletçiklerinin birleşmesiyle oluşacak “Büyük Kürdistan” kurma hayalleri var.

Devletin muhatap aldığı, sizin de oy vererek desteklediğiniz “müzakereyi” yürüttüğü bu terör örgütü Kürt halkının temsilcisi değildir.

PKK silahlarının etkin gölgesinde yapılan seçimlerde bile Kürt halkının sadece dörtte birinin oy verdiği bir terör örgütünden bahsediyoruz. Devlet görevini yapsa, bölgede güvenliği sağlasa, terör örgütünün Kürt halkı üzerindeki baskısını kaldırsa bu oran tamamen önemsiz rakamlara düşeceği açık.

16 adedini Öcalan’ın seçtiği açıklanan, toplam 63 kişilik Akil heyetleri bölge bölge dolaşıp bu sürece ikna hazırlığı yaptılar. İşte o zaman da hem akil heyetine ve hem de sizlere söyleyip yazdığımız gibi, Türkiye’de Türk- Kürt savaşı yok. PKK’nın Türk Milletine (buna Kürt halkı da dâhil) karşı uyguladığı terör faaliyeti var. Devletin görevi teröristin talebini vermek değil, onu etkisiz hale getirmektir. Barış savaşan devletler arasında olur.

Bütün bu hakikatlere rağmen “çözüm süreci” veya “açılım” adı verilen PKK ile müzakere devam ettirildi.

Sevgili vatandaşlarımız siz de “analar ağlamasın” propagandalarına kanarak bu süreci yürütenlere destek verdiniz.

İşte şimdi bu “sürecin” bir sonucu ile karşı karşıyayız.

*****

ŞİDDET HAREKETLERİNİN GEREKÇESİ KOBANİ Mİ?

Bizim sınırlarımız dışında, Suriye topraklarında, Ayn el Arap (Kobani) adı verilen şehirde bir savaş var.

Burada Suriye’de yaşanan iç savaş sebebiyle oluşan ortamdan faydalanarak, PKK’nın uzantısı PYD kontrolünde bir kanton oluşturuldu. Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın ifadesiyle, “Bu bölgeleri koruyacak asker ayıramayacak durumda olan Esad bunun üzerine bu bölgeyi (Türkiye’yi de tedirgin etmek amacı ile) PKK’ya devretmiştir.”

Şimdi bir başka terör örgütü olan IŞİD bu şehri ele geçirmeye çalışıyor.

Buradan 180 bin kişi Türkiye’ye sığındı. Türkiye, büyük güvenlik risklerine, sosyal ve ekonomik külfetine rağmen bunları aldı ve sığınmacıların istediği şehre gitmelerine izin verdi. PYD’lilerin yaralılarını da Türk hastanelerinde tedavi ediyoruz.

Madem böyle de, Türkiye içindeki şiddet hareketlerinin hedefi ne?

Bu eylemleri yaptıranlara göre gerekçe, Türkiye Kobani’ye bir yardım koridoru açmalı, PYD’ye silah ve mühimmat desteği vermeli imiş.  Türkiye bu yardımı yapmamış.

Bu eylemleri yapmalarının gerçek sebepleri farklı.Birinci öncelikleri ayrılıkçı Kürtlerde “büyük kürdistan” dedikleri coğrafya için bir ortak vatan bilinci geliştirmek.

İkincisi, Kobani Suriye’nin Kuzeyinde oluşturulan Rojava Özerk Kürt yönetiminin üç “kanton“undan biri. PKK’nın ilk devlet kurma tecrübesini oluşturuyor. Devlet organları ihdas edilmiş. Sözde anayasası, başbakanları, bakanları var. İşte bu devletçiklerini savunamadılar. IŞİD karşısında varlık gösteremeyen PKK/PYD (ve Barzani) güçleri hakkında uydurulan “yenilmez savaşçı örgüt” propagandasının bir palavra olduğunun açığa çıkmasına kılıf bulmak.

Üçüncüsü, “çözüm sürecini” “yolun yarısını geçtik, geriye dönüş daha maliyetli” diye tarif eden Başbakan Davutoğlu ve hükümetine gözdağı vermek.

*****

ÖNCELİKLİ DÜŞMAN PKK MI, IŞİD Mİ, ESAD MI?

Bazı vatandaşlar sosyal medyada şu soruyu sormaya başladılar:

Aşağıdakilerden hangisi düşmanımızdır?

a-    PKK,     b- IŞİD,            c- Esad,           d- Hepsi           e- Hiçbiri

Benim bu soruya cevabım şu: Dış politikada ebedi dostluk ve düşmanlıklar yoktur. Türkiye’nin en önemli iç problemi PKK’dır. PKK’nın iç ve dış uzantılarını etkisizleştirmeden Türkiye’ye huzur yoktur. PKK/PYD şu an Türkiye için IŞİD’den de Esad’dan da tehlikelidir.

Olaylar bu tespitin bir nevi doğrulaması olmuştur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan “PKK ve onun kuklası olan parti.. Sizin IŞİD’den ne farkınız var. O da terörist, sen de terörist” diyor. Başbakan Davutoğlu ve bakanlar da buna benzer cümleler kuruyor. Ama bir yandan terör örgütünün lideri ile müzakerelere devam ediyorlar. Dahası şiddet eylemlerinin sona ermesi için Öcalan’dan ricayla acele bir beyanat alıp yandaşlarına ulaştırıyor.

Prof. Dr. Ümit Özdağ haklı olarak, “Türkiye’nin, güneyindeki gelişmelere doğru müdahale edebilmesi için önce Güneydoğu Anadolu’yu PKK’ya teslim etmekten vazgeçmelidir”

Kobani konusunda ise, “Türkiye açısından Suriye’nin kuzeyinde IŞİD mi hâkim olmalıdır yoksa PKK mı hâkim olmalıdır, hangisi Türkiye’nin uzun vadeli çıkarı için daha zararlıdır sorusunun tek cevabı; ‘PKK daha zararlıdır’ şeklindedir. Türkiye açısından en optimal sonuç IŞİD’in Suriye’nin kuzeyindeki PKK-PYD askeri yapılanmasını imha ettikten sonra, IŞİD’in yok olacağı daha kapsamlı bir çözümün geliştirilmesidir” diyor. http://www.yenicaggazetesi.com.tr/tezkere-suriyenin

İşin doğrusu öncelikli düşmanınızı etkisiz hale getirinceye kadar potansiyel düşmanlarla kavgaya tutuşmamaktır. Daha sonrası için yani sınırınızın dışındaki muhtemel düşmanlıklara karşı uluslararası hukuk çerçevesinde müttefikler oluşturup çözüm aramak en makul devlet aklıdır.

Hâlbuki Erdoğan-Davutoğlu ikilisi bunu tam tersini uygulamakta. PKK’yı “ver-kurtul” politikasıyla ülke içinde güçlendirirken, Esad’ı düşürmeyi öncelikli politika olarak benimsedikleri anlaşılıyor.

*****

EĞİTİP DONATACAĞIMIZ “ILIMLI MUHALİFLER” KİMLER?

Erdoğan-Davutoğlu ikilisi, “El Nusra gibi IŞİD tarafından kurulan birçok terör örgütünü de destekleyerek, Suriye’nin bataklığa dönüşmesine yardımcı olmuşlardır. Bunun ile de yetinilmemiş, Suriye’ye Selefi cihatçıların ve silah/cephanenin gelmesine/girmesine yardımcı olunmuştur.”

Bu politika devam edecek gibi gözüküyor.

ABD Dışişleri sözcüsü Marie Harf, yaptığı açıklamada “Türkiye’nin, Suriyeli ılımlı muhalifleri eğitme ve teçhizatlandırma programını kabul ettiğini” söyledi.

Kimdir bu “ılımlı muhalifler?”

PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD mi? El Nusra mı? ÖSO mu? Selefi cihatçıların oluşturduğu diğer silahlı örgütler mi?

İlk düğme yanlış iliklenince gerisi aynı şekilde devam ediyor.

Dahası yanlış yola girince, dönüşün maliyeti de yüksekse, yanlış yola devam ediyorsunuz.

 

Güzel ve Güncel Mürşit

Nerde olursan ol, kalma bir an bile mürşitsiz

Mürşit dedimse, dûr olma kitaptan kesintisiz

 

Başta Kur’an, sonra Hadîs ve diğer kitaplar

Bunlara sarılandan, uzak kalır azaplar

 

Vehbî zatlar; eserlerini okuyanları bilir

Müşkilleri çözmek için, mânen yanlarına gelir

 

Okuyorsan şayet, Yunus veya Mevlânâ’yı

Sabret tekrarla, er geç bulacaksın mânâyı

 

Hangi milletin var; Yunus’u Mevlânâsı

Yoksa yok sayılır; babası hem anası

 

Madde ve mânâsıyla, öyle mukaddes topraklardayız ki

Asırlarca, Batı ve Haçlının sönmedi, bir türlü kini

 

Böyle bir müjde; durdurur mu insanı hâlâ yerinde?

Elin işte olsa da, kalbin tefekkürde, en derinde

 

Artık, ha bu dünyada, ya da ukbada, olsan da ne gam

Marifetullah yolunda, açık olsun yolun, hem de tam

 

Asıl mürşit ve yol gösterici üstad; kitaptır kitap

Adem’den beri insana ediyor, nice kutsal hitap

 

Ama hepsinden mukaddes mi mukaddes; o Yüce Kur’an

Göstermekte insana en doğru yolu, yine an be an

 

İnsanlığa seslenen Kutsal Kitap; bugün inmişcesine güncel

Dünya ihtiyarlandıkça, oluyor daha da genç, zinde ve güzel

 

Balkanlar Gezisi

26 Eylül 2014 tarihinde Türk Hava Yolları Uçağı ile Karadağ’ın başkenti Podgorica’ya gittik.

THY’nin Değerli Müdürü Oğuz Ali Türkeli Bey bizi karşıladı ve evinde dört gün misafir etti.

Cumartesi günü bizi Budva’ya götürdü. Budva’da Starigrad’ı ( Eski şehir) gezdik. Burada Katolik ve Ortodoks kiliselerini ziyaret ettik. Gerçekten görülmeye değer bir şehir.

Budva’dan hareket ederek Adriyatik (Dalmaçya) Kıyılarından sahil boyunca giderek Kotor’a geçtik. Yol üzerinde Kotor Körfezini karşıdan karşıya kesen ve Dubrovnik istikametine giden feribot iskelesinin önünden geçtik. Dubrovnik Hırvatistan’ın bir şehridir.

Kotor’da eski şehri gezdik. Eski şehir Kotor Kalesi’nin altında kurulmuş, içerisinde muhtelif kiliselerin ve balık restoranlarının bulunduğu bir şehir. Starigrad içindeki tarihi binalardan otel olarak faydalanmak da mümkün. Kotor Körfezi’nde bulunan limana yatların ve büyük gemilerin bağlı olduğunu gördük.

Kotor ziyareti sonrası dönüş yolunda aynı güzergâh tercih edilmeyerek kestirme yol olan ve Kotor’u Tivat’a bağlayan tünel yolu tercih edilmiştir. Tivat’ta Karadağ’ın Podgorica’ya nazaran daha küçük bir hava limanı mevcuttur. Yaz aylarında Tivat havalimanı çeşitli ülkelerden gelen turistlerle çok yoğun bir yolcu trafiğine sahip olmaktadır.

Pazar günü Podgorica’dan hareketle Virpazar üzerinden Shukodra Gölü’nden karşıya geçerek dağ yolu üzerinden Podgorica’da kırk dakika mesafede bulunan tarihi şehir Petrovaç sahillerinde gezdik ve üç saat denizde yüzdük. Bu bizim için deniz mevsimini açmak ve üç saat sonra deniz mevsimini kapatmak gibi oldu. Çünkü İstanbul’da hiç denize girmemiştik. Yüzdüğümüz denizin Adriyatik Denizi olduğunu belirtmek isterim.

Deniz molasından sonra otuz dakika mesafe yine sahil şehri olan Bar Şehri’ne geçtik. Bu şehri gezdik. Bar’da Türk İşbirliği Koordinasyon Ajansı Başkanlığı ( TİKA) tarafından restore edilen Ömer Paşa Camii’ni gezdik ve öğle namazını bu camide kıldık. Bu caminin hemen yakınında yine TİKA tarafından restore edilen bir cami daha var. Bu cami de Nakşîlerin tekkesi olarak kullanılmaktadır. Normalde namaz saatleri dışında camiler kapalı olduğu için görevli Esad isminde bir genç camileri bize açtı. Bu cami ziyaretinden sonra caminin yanındaki Bar Kalesi’ni ziyaret ettik. Kalenin girişinde sebze ve meyve satan Kamil Amca diye birisi vardı. Elindeki yüzüğü göstererek yüzüğün üzerindeki Atatürk resmini defalarca öptü ve ağladı. Kamil Amca’nın bu davranışı bizi de duygulandırdı.

Bar şehri, portakal, mandalina, limon, nar ve zeytin ağaçları ile dolu bir şehir. Burada şehrin tam merkezinde Balkanların en büyük külliyesi olan Bar İslam Kültür Merkezi’ni de gezdik. Bu eseri Balkanlarda yapan ve Müslüman halkın hizmetine sunan TİKA’ya özellikle teşekkür etmek isterim.

THY’nin değerli Müdürü Oğuz Ali Türkeli Bey’in bir anısını da buradan anlatmadan geçemeyeceğim. Oğuz Ali Bey bir gün gündüz vakti Bar şehrini ziyaretindeyken telefonu çalar. Arayan İstanbul’dan arkadaşıdır. “Neredesin?” diye sorar. Oğuz bey de cevaben; “Bar’dayım” der. Arkadaşı da “Bu saatte barda ne işin var?” diye sorar. Bar bir şehrin adı ama oraya neden Bar demişler çok araştırdım, çeşitli rivayetlerin olduğunu öğrendim fakat net bir sonuca ulaşamadım.

Pazar günkü bu gezimizi de tamamlayarak Pedgorica’ya döndük. Pazartesi günü, göl üzerinde bir restorant ta yemek yedik. Restoranın sahibi bize Shukodra gölünde bir motor gezisi yaptırdı. Nilüfer çiçekleri arasında gölde kırk beş dakika seyahat ettik. Göl kıyısında arabaların ulaşamadığı dağ eteğinde bir bina yapılmış. Orada bir saat dinlendikten sonra tekrar nilüfer çiçekleri arasında geriye döndük. Aynı gün akşamüzeri Karadağ’dan ayrılarak Kosova’nın başkenti Priştina’ya geçtik. Kosova’da Kamu Bakanı Mahir Bey ile Kosova’nın sorunlarını konuştuk, dertleştik. Daha sonra Fenerbahçe eski başkanı Sayın Ali Şen’in yeğeni İbrahim Bey ile Şar Dağları’na çıktık. Oradaki manzara gerçekten görmeye değer. Üç saat dağda gezdikten sonra Priştina’ya geri döndük. Cuma günü de Priştina’dan Türkiye’ye döndük.

Bu gezimizde bize çok büyük katkıları olan Karadağ THY Müdürü Oğuz Ali Türkeli Bey’e sonsuz teşekkürler ediyoruz.

Osmanlı Dedelerimizin niye devamlı Batı’ya sefer yaptığının sebebini de oradaki verimli toprakları ve tabiat güzelliklerini görünce daha iyi anladım.

 

 

Müslüman’ın En Büyük Düşmanı

Yanlış kullanılan ilaç; nasıl şifa yerine zehir olursa; reçetesinin aksine az veya çok kullanılan ilaç; nasıl iyileştirme yerine hastalığı daha da azdırırsa; yanlış anlaşılan İslâm’ın hükümleri de; elbette birer tokat olup, Müslüman’ın yüzünde patlar.

X

“Mübalağa ihtilâlcidir!” Yâni bozucu ve bozguncu olması hasebiyle; aynı zamanda ayet ve hadîsleri’de mana mecrasından taşırır veya mana’nın akış yatağını lüzumundan fazla derinleştirir. Kastettiği mânâ ve içeriği ifrat ve tefrite sürükler. Bu şekil açıklama ve yorumlar; fayda vermeyeceği gibi, tatbik edeni de helâke sürükler.

Meselâ: Bir kimseyi beş vakit farz olan namazı kılmaya davet eder, buna kavli leyyin / yumuşak sözlerle çalışırken; aynı zamanda  -henüz namaza başlamamış o kimseye-  Teheccüd namazına ille de kalkması lâzım geldiğini ve bu namazı kılmasının olmazsa olmaz olduğunu; mutlaka bunu yerine getirmesi gerektiğini söylersek; o kimse bırakın Teheccüd namazını kılmayı, üzerine farz olan namazı da bir kenara iterek,namaza hiç başlamaz.

Yine senede bir kere tutulacak olan Ramazan orucunu tutmayı;bir kimseye anlatır ve bunu muhatabımızdan isterken; ayrıca Hz. Davud orucunu da tutmasını salık verirsek; yâni senenin her gününde bir gün oruçlu bir gün oruçsuz olmasını da şart koşarsak; bu takdirde, o kimse senede bir ay tutacağı oruçtan da vazgeçer. Bu sefer hiçbirini tutmaz olur.

X

Velhasıl, her şeyde vasatı / orta yolu tavsiye etmek yerine, başka bir söyleyişle; Fetva yerine zamansız ve yersiz bir şekilde Takva yoluna çağırırsak; hiç çağırmamış gibi oluruz.

Meselâ, başı açık bir kadın veya kıza başını örtmesini öğütlerken; yüzünü de   -gözleri hariç- kapamasını istersek; yine onu yapamayacağı şeye çağırmış; normali yapmaktan, onu kendi ellerimizle kaçırmış oluruz. Üstelik, o gibileri Fetva dairesine çağırmak yerine Takva dairesine davet etmekle; onları güç durumda bırakmış oluruz. Çünkü Yüce Allah; eli, yüzü ve topuklara kadar ayakları;kapatmaktan muaf tutuyor.

Bu aşırılıklarla,Ulu Allah’ın dinini yokuşa sürmüş; kraldan çok kralcı durumuna düşmüş. Allah’ın dinini yüceltmekte;Allah’tan daha gayur / daha gayretli görünmüş. Aslında Allah’a karşı edebsizlik yapmış oluruz.

Çünkü: “Dinde hassas muhakeme-i akliyede / akıl yürütmekte noksan kişilerin dine verdiği (ve vereceği) zararı akıllı düşman veremez.”

Zaten Türkiye’de bütün sıkıntılarımızın ana kaynakları ve onların üstesinden geleme-  yişimizin baş sebepleri; özellikle üç husûstaki yanılgımızdan neş’et etmektedir:

Dil şuursuzluğu, Tarih bilinçsizliği ve bilhassa Dinimizi lâyıkı veçhile anlayamayışımız.

Elbette kimsenin ne İslâmından ne de Mü’min oluşundan zerre kadar şüphemiz yok  ve olamaz da. Fakat bilmek başka, anlamak ve idrak etmek ise bambaşka bir şey. Nice bilenler vardır ki, bildiklerinin şuur ve idrakinde değildirler. Bu hâl onların yanlış anlamalarına ve şuursuzca hareket etmelerine sebebiyet vererek; şuursuzca şuurlu düşmana yardım etmiş olurlar.

X

Demek ki: Müslümanın en büyük düşmanı  -istemeyerek de olsa-  Müslümanmış.

Demek ki: Bilgisizlik ve ölçüsüzlükle de edebsizlik yapılabiliyormuş.

Ne diyelim:Edep ya hu!

 

Araştırmalarla Çözüm Sürecinin Çelişkisi

Son yıllarda marjinal bir takım görüş ve çevrelere prim vererek bölücü ve ırkçı terör örgütü ile mücadele yerine müzakere yapar hale geldik.  Terörle mücadele edenleri de bazen pasifleştirdik ve onlara kumpaslar kurduk. Bizi terör örgütü ile müzakereye zorlayanlar nedense kendilerini hedef alan terör örgütleri ile pazarlık masasına oturmadılar. İşlerine gelen terör örgütlerini kullandılar.

IŞİD terör örgütünün yok edilmesi gerektiğinden bahsedenler, PKK terör örgütüne IŞİD’ı bahane ederek silah yardımı bile yaptılar. Dost ve müttefiklerimizin terörle mücadele konusunda sicilleri oldukça bozuktur. Son yıllarda dış telkinlerle anlaşılmaz açılım ve sözde çözüm adı altında değişik tuzaklar önümüze serildi. Ülkeyi yönetenlerin çöken açılım ve sözde çözüm sürecine fazlaca bel bağladıkları görülmektedir.1923 Türkiye’sini 1930 modeli bir arabaya benzetenler unutmasınlar ki, 2000 model arabanın direksiyonunda hiç yoklar. Bu Yeni Türkiye ile nispeten bağımsız, egemen, milli ve üniter yapılı bir ülke dönüştürülerek nitelik değiştirecektir. Milli kimliksiz bir yeni anayasa, farklılıkların kutsallılaştırıldığı ve birlikteliklerin göz ardı edildiği bir sosyal yapıda demokrasi ile çelişen ve çağ dışı etnik politikalar gündeme getirilmektedir. Millet basit bir kalabalık olarak görülmektedir. Kalkınma ajansları ve yerel yönetimlere demokratik hakların verilmesi teklifleri ile özellikle kırsalda yeni derebeylikler kurulması, yeni paralel yapıların ülkeyi sarması ve bölgesel özerklik, kimlik tanıma bazılarını öyle şımartmış ki; polis ve askere taş atan hanım milletvekilleri, devletini dışlayan belediye başkanları ve örgüt yandaşları ortada dolaşıyor. IŞİD bahane edilerek okullar yakılıyor, şantiyeler basılıyor; şehirden şehire değişen Kürtçe ile eğitim ve öğretim yapacak okul denemeleri yapılıyor; korucular öldürülüyor; sınır ihlalleri sürüyor; her fırsatta asker ve polisle çatışılıyor; basına ise ambargo konuyor. Demokrasi teröre yenik düşürülmüştür. Bazı vatandaşlarımız yaşadıkları şehir ve kasabayı örgüt baskısı sonucu malını ve mülkünü satarak terk etmek zorunda kalıyorlar. Böylece barış ve çözüm süreci yürüyor diye kendi kendimizi aldatıyoruz.

Araştırma sonuçları uygulamadan çok farklı bir resmi ortaya koyuyor. Prof. Dr. Hakan Yılmaz tarafından yapılan ve 2014 Eylül’ünde yayımlanan araştırmada sonuçlar 2010 ile karşılaştırılmalı şekilde ele alınıyor. Araştırmaya göre, T.C. vatandaşlığını kabul edenler ve Türk Milletine mensup olduğunu belirtenler yüksek orandadır. “Türkçe anadilimdir ve başka anadilim yok” diyenler %85‘tir. “Türkçe dışında ikinci bir anadilim var” diyenler %8, “Türkçe anadilim değil; Türkçe dışında bir dil anadilimdir” beyanında bulunanlar %6‘tır. “Birinci sırada etnik dilim ve kültürüm gelir, Türk dili ve kültürü ikinci sıradadır” cevabını verenler %10, “Türk dili ve kültürü ile bir bağım yoktur” diyenler 2010’a göre %1 artarak %6 olmuştur. “Kürtçe tek anadilimdir, başka bir dilim ve kültürüm yok” cevabını verenler de %5,6‘dır. Araştırmalarda anadil ile milli kimlik ve mensubiyet örtüşmemektedir. Ana dili Türkçe olmayan birçok denek, kendini Türk kimliği içinde görmektedir.

Kürt sorunu doğuran sebeplerin başında kimlik sorunu değil; birçok araştırma da olduğu gibi ‘İşsizlik ve yoksulluk’ yer almaktadır (%20,7).‘Çözüm süreci’ tamamlandığında Kürt sorunu tamamen çözülecek diyenler propagandaya rağmen, bütün deneklerin %23,6‘sı, hiç çözülmüş olmayacağını belirtenler %28,8‘dir. Çözüm sürecinin ne olduğu da deneklerce bilinmemektedir.

Ayrıca, Kürt sorunun en önemli sebepleri ile ilgili bir başka soruya deneklerin %32,8‘i “Türkiye’yi bölmek ve zayıflamak isteyen dış güçlerin Kürt örneklerini devlete karşı mücadeleye teşvik etmesi” şeklinde değerlendirmişlerdir. “Kürt örgütlerinin kendi siyasi hedeflerine varmak için devlete karşı silahlı mücadele yapıldığını ileriye sürenler” de ikinci sırada ve %22,6‘dır.

Bilgesam tarafından yapılan “Güneydoğu Sorunun Sosyolojik Analizi” adlı araştırmada ayrımcılığın etnik temelde olduğunu düşünenlerde %16‘dır. “Demokratik açılım sürecinde PKK ve KCK örgütlenmesi güç kazandı” diyenler Kürt deneklerde %50,6, bunun dışındakilerde %82,9‘dur.  Türkiye’de %5-8 arasında değişen dış destekli marjinal bir gruba göre politika oluşturulmaktadır. Başarısız politikalar sonucu son 5 senede ülkem için her fedakârlığı yaparım diyenler %11 azalmıştır. (2011 Türkiye Değerler Araştırması) Ara ara halkı ikna etmek için Damat Ferit’in Heyet-i Nasiha‘sına benzer Akiller Heyeti kullanılmaktadır.

 

Diyemedim

Uçuşan yapraklar gibi olmuş yüreğim,
Yolda karşılaştık, ama size merhaba diyemedim.
Başın önüne eğilmiş yürüyordun dalgın, umutsuz,
Bakıştık fakat size nasılsın diyemedim.

Rüzgar sessizliği bozuyordu, konuş, dercesine,
Toparlandım, tamam, konuş ama konuşamadım.
Kalp gözümüz sevgiye sarıldı ama,
Lal oldu da dilim, size merhaba diyemedim.

 

Unut gitsin Onu, olmuyor işte,dedikçe gönlüm,
Defalarca denedim, yinede kalbimi susturamadım.
Penceremden bakarken boşluktaki sonsuza,
Kırılasıca ellerimle bile,size gel diyemedim.

 

Ne baharlar geçti,ne kışlar geçti, zaman kalleşti,
Hep bakıştık, tebessüm ettik ama konuşamadık.
Bülbül bile,o dikenli güle aşkını söyledi de heyhat ,
Kahretsin, size,sizi seviyorum diyemedim.