21.6 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 851

Orhun Anıtları / Ülkücü Şehitler Anıtı!

Orhun Anıtları, bilinen Türk tarihinin günümüze ulaşmış en önemli maddi delillerinden biridir.

Türk Milletinin yaşadıkları ve başına gelenler; bu anıtlarda yazılarla anlatılmış ve Türklere öğütler verilmiştir.

Bu anıtlar, Milat’tan sonra 732 ve 735 yıllarında yazılmıştır. Günümüzün Moğalistan’ın da Orhun Vadisi’nde bulunmaktadırlar.

Anıtlardan, 13. Yüzyılda Moğol tarihçisi Alaaddin Ata MelikCuveyni ve keza Çin kaynaklarıda bahsetmektedir. Yine İsveçli subay Johan von Strahlanberg, 1730 yılında Stockholm’de yayınladığı kitabında bu anıtlara dikkat çekmiştir.

Ancak üzerinde nelerin yazdığı, 1893 yılında Danimarkalı dil bilimci Vilhelm Thomsen tarafından Rus Türkolog Vasili Radlof’un yardımıyla çözülmüş ve aynı yıl bütün dünyaya açıklanmıştır.

Bu anıtlarda, MS. 732 yılından önce Türk Milletinin başına gelenler anlatılır. Varın sizde bu tarihten 1893’e kadar geçen süre için, Türk Milletinin yaşadıklarını şöyle bir düşünün! Hatta bu düşünme işini, 2014’ün içinde yaşadığımız günlerine kadar bir uzatın. Neler gelmiş, neler geçmiş değilmi?

Aradan geçen yaklaşık 1300 senede devletler yıkılmış, imparatorlar ölmüş, dünya değişmiş ama Türk Milleti ayakta kalmıştır!

Biliyorsunuz Türk varmıydı yokmuydu gibi boş ve kasıtlı tartışmalara verilecek en iyi cevaplardan biri, bu Orhun Anıtları’dır.

Orhun Anıtları’nın dikildiği günden bu yana, Türklerin üzerinden kaç defa silindirle geçildiği tarihi bir gerçektir. Buna karşılık Orhun Anıtları, Türkler adına dünyanın üzerine ekilmiş en büyük “varlık tohumları”ndan biri hatta birincisidir diyebiliriz.

Bugün bir Türk olarak, Orhun Anıtları’na dayanarak göğsümüzü gere gere konuşabiliyor ve ecdatın varlığı nedeni ile başımız dik ve gururla gezebiliyoruz. Ya uyduruk ve suni yaratılmış milletçiklere ne diyelim? Varmı Orhun Anıtları gibi millet varlığına işaret eden tarihi somut delilleri? Yok değilmi?

Bir anıt ve üzerindeki yazıların; millet varlığı açısından ne kadar önem arz ettiğini Orhun Anıtları ile daha iyi anlıyoruz.

Gelelim 2011 yılında Ankara’nın Kızılcahamam ilçesinde yapılan “Ülkücü Şehitler Anıtı”na…

Türk Milleti açısından bu anıtın önemini, Orhun Anıtları’nın varlığına benzetiyorum.

Bugün üzerinden 35 yıl geçmesine rağmen, 1980 öncesinde yaşananları doğru düzgün hatırlayanımız kaldımı? Ya 500 sene sonra veya 1000 sene sonra bilen konuşan olacakmı? Yada bu topraklar üzerinde Türk devleti hükümran olarak bulunacak mı? Bu soruların cevaplarını ancak bilgili ve şuurlu insanlar verebilir.

İşte bu anıt; bize tıpkı Orhun Anıtları gibi asıl olanın Türk Milleti olduğunu ve üzerinden yüzlerce sene geçecek olsa da Anadolu topraklarının Türk vatanı olarak kalacağını, binlerce yıl sonrada anlatacak olan bir anıttır. Ayrıca bu toprağa ekilmiş ve yıllar sonrada mahsül verecek güçlü bir “varlık tohumu”dur.

Düşünün bir kere; yüzlerce yıl sonra, Türk Milletinin ve devletinin bekası için hiç çekinmeden ve adına “Ülkücü” denilen Türk çocuklarının nasıl toprağa düştüğünün konuşulması; rahmet ve dua ile anılmaları, sizlercede şöyle bir tasavvur edilsin.

Nasıl ki Orhun Anıtları bize “… Kağan oturup, aç fakir milleti toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı? Türk beyleri, milleti bunu işitin!…” diye bir şeyler anlatıyor ve bugün ile geleceğimize önemli mesajlar veriyorsa, “Ülkücü Şehitler Anıtı”da Türk Milleti açısından kanaatime göre aynı misyonu taşıyor.

Bu anıtı düşünen, yaptırtan ve günümüz ile geleceğe anıtla mühür vuran MHP’mizin Genel Başkanı ve Türk Milliyetçilerinin lideri Devlet Bahçeli’dir. Diğer emeği geçenlerdende Allah razı olsun.

Devlet Bahçeli’nin, “Ülkücü Şehitler Anıtı” ile Türk Milletine ve Türk Dünyasına verdiği mesaj çok iyi okunmalıdır.

Bu sebeble,anıttan Türk Milletinin ve Türk Dünyasının her ferdini haberdar etmeli ve bu anıt kendini Türk olarak gören herkes tarafından ziyaret edilmelidir.

Yolu düşen ve anıt için yolunu Ankara’nın Kızılcahamamı’na düşürten her Türk, elinde çocukları ve torunları ile bu “Ülkücü Şehitler Anıtı”na uğramalı ve yazdıklarımız çerçevesinde bu anıtı Orhun Anıtları ile karşılaştırmamızı iyi düşünmelidir.

Biz Türkler, “Ülkücü Şehitler Anıtı”nı, Türk Milletinin önüne getirmeli, onu tanıtmalı ve şehadet şerbetini içen kardeşlerimizin haklılığınıgünümüzün insanlarına tekrar tekrar anlatmalıyız.

Ben Orhun Anıtları’nın birebir örneğini MHP Genel Merkezi’nin girişine sonra da “Ülkücü Şehitler Anıtı”nı Anadolu’nun bağrı olan başkent Ankara’ya diken Devlet Bahçeli’nin vermek istediği mesajı böyle anlıyorum. Ya siz?

 

Osmanlı Adliyesinden Anılar

İstanbul Yargıtay’ının birinci başkanı Osman Bey’e ait bir hatıra.

Rahmi Anadol Osman Bey’in Temyiz Baş Reisi olduğu bir tarihte Temyiz Mahkemesi Genel Kurulu’nda zabıt kâtibidir. Anlattığına göre bir gün Sultanahmet’teki eski adliye binasının Temyiz Genel Kurul’u salonunda başkan Osman Bey kendisine bir karar dikta ettirmektedir. O sırada Adliye Nazırı (Adalet Bakanı) bulunan Arif Hikmet Paşa’nın ağası Revnak Efendi içeri girer, azami bir şekilde hürmet ve itina göstererek Başkan Osman Bey’i selamlar. “Müsaadeleri devletleri olursa Nazır Paşa Hazretleri (Adalet Bakanı) ziyaret-i devletlerinde bulunacaklardır.” Der. Burada dikkat olunacak nokta Nazır Paşa’nın görüşmek üzere Başkanı yanına davet etmeyip kendisini ziyaret için izin istemesi hususudur. Osman Bey bütün vakar ve haysiyetiyle Revnak Efendi’ye dönerek “Şimdi meşgulüm, boş bir zamanda ziyaretlerini kabul etmeye çalışacağım. Ben haber gönderirim.” Cevabını verir.

Bir Temyiz Mahkemesi Başkanı’nın vakar ve azametini çok beliğ bir surette ifade eden bu vakıanın tefsir ve izahını takdirlerinize arz ediyorum.

Yine böyle hâkimlik vakar ve haysiyeti göstermesi bakımından önemli bir vakıa da Ankara Yargıtay’ında Birinci Hukuk Dairesi Başkanı iken Milletvekili seçilen ve bilahare vefat eden Abdullah Aytemiz’e aittir. Hadise Birinci Cihan Savaşı esnasında cereyan etmiştir. Abdullah Aytemiz o tarihte Üsküdar Sulh Hâkimi’dir. Birinci Cihan Savaşı’nda Gıda Maddeleri hemen hemen yok derecesinde azalmış ekmekten başka çamura daha çok benzeyen bir nesne ekmek olarak halka dağıtılmaya başlanmıştır. O zamanki hukuk hayatımızda “MECELLE” mer’i bulunmaktadır. Mecelle’nin 1182’nci maddesi “Hâkim, gam ve gussa ve açlık ve galebey-i nevm gibi sıhhati tefekküre mani olabilecek bir arıza ile zihni müşevveş olduğu halde hükme tasaddi etmemelidir.”

Aytemiz bir sabah mahkemeye gelince o gün görülecek işler hakkında genel olarak önemli bir karar vermiş. Kendisinin gıdasız bulunduğu, evdeki çocuklarının aç oldukları, huzur ve refahtan eser bulunmadığı, ızdırap içinde bulunan bir hâkimin ise hüküm vermekten memnu bulunduğu gerekçesi ile mahkemeyi tatil etmiş ve kararını Müdde-i Umumili’ğe bildirmiştir.

O zamanki hâkimlerin davranışı ile bugünkü hâkimlerin davranışını takdirlerinize arz ediyorum.

 

Ordu Mesudiye Gazetesi

Ordu Mesudiye Gazetesi; önümüzdeki Kasım ayına girerken; 24. Sene-i Devriyesi’ni idrak etmiş olacağız inşallah.

Ordu Mesudiye Gazetesi 23 yıldır aksamadan, gecikmeden çıkıyor, çıkarılıyor.

Bu millî, bir o kadar içtimaî, sosyal ve zor işi Sn. Sefai Uzunyurt ve ekibi zevk ve şevkle devam ettiriyor.

X

Bir genç çıkmış ortaya, böyle ağır bir yükün altına girmiş. Ne kadar sevinsek ve öğünsek azdır. Bir gencin en büyük sermayesi cesarettir. O da Sefai Bey’de fazlasiyle mevcut.

Nitekim, çiçek gibi bir gazete çıkarmakta; nefis, parlak ve kaliteli bir kağıta basıp, dağıtmaktadır.

Gazete çıkarmak çok zor ve külfetli bir uğraş. Değirmenin ne kadar suya ihtiyacı varsa; gazetenin de o kadar paraya  gereksinimi vardır. Bir gazetenin paraya muhtaçlığı; onun en elzem, en lüzumlu ihtiyacıdır.

X

Sefai Bey’in binbir güçlükle yayınlamaya çalıştığı Ordu Mesudiye Gazetesi; Biz Mesudiyelilere; göz, kulak ve dil olagelmiş. Köylerimizde, kentlerimizde olup bitenler  ve Türkiyemizin ana mes’eleleri hakkında bizleri bilgilendirir olmuştur. Nitekim:

X

Göremediklerimizi görüp gösteriyor.

Duyamadıklarımızı işitip duyuruyor.

Söyleyemediklerimizi söyleyip duruyor.

Bilemediklerimizi bilip bildiriyor.

X

Kısaca demek lâzımsa, olan bitenlerden haberdar olmamız için, Ordu Mesudiye Gazetesi; biz Mesudiyelilere büyük bir ayna oluyor.

Bizlerin aydınlanmasını sağlıyor, karanlıklarda kalmamızı önlüyor.

X

Öyleyse bu denli fedakârlık karşısında, biz okuyuculara da gazetemize destek olmak düşüyor. Desteğimizi abone olup, abone bulmakla somutlaştırmamız gerekiyor. Böylece değerli, fedakâr hemşerimizi de yarı yolda bırakmamış oluruz.

Unutmıyalım ki, bizler nasıl ki, gazetemizin yaşamasına ihtiyaç duyuyorsak; o da bizlerin maddî desteğine; yani abone olmak ve abone bulmak şeklinde tecellî edecek olan desteğe muhtaç.

Çünkü gazete ile okuyucu; tencere-kapak misâlinde görüleceği veçhile; birbirinin mütemmimi ve tamamlayıcısıdır.

İsterseniz, gazetenin önemini birkaç anekdotla belirtmeye çalışalım:

X

Biliyor musunuz? Japonya’da hem sabah, hem de akşam çıkan gazeteler var. Hem sabah neşredilenler, hem de akşam yayınlananlar; Japonlar tarafından alınmakta ve okunmakta.

X

Yahudi dükkânından alış-veriş yapan biri; her gelişinde tezgâhın üstünde bir Yahudi

gazetesi görür vemerakla sorar:

3647

-Siz kendi dilinizde yâni İbranice’de okur-yazar değilsiniz. Okuyamadığınız bu gazeteyi, her gün niçin alıyorsunuz?

Müşterisinin sorusunu hayret ve şaşkınlıkla dinleyen Yahudi:

-Evet der, ben Yahudiyim. Ve kendi dilimde yani İbranice’de okur-yazar değilim. Fakat hergün muntazaman bu gazeteyi alıyorum. Çünkü bu gazete; İstanbul’daki tüm Yahudilerin gözü, kulağı ve sesidir. Bu gazete Yahudileri tutuyor ve savunuyor. Değil sadece Türkiye,  dünyanın neresinde olursa olsun; tüm Yahudilerin hak ve hukuklarını müdafaa ediyor. Bu Yahudi gazetesinin yaşaması, neşriyatının devam etmesi lâzım. İşte bunun için, okuyamasam bilehergün alıyorum.

Soran; sorup soracağına bin pişman olur. Tabii biraz da mahçup. Tasdik mânâsında başını  sallamak zorunda kalır.

X

Basın’ın ehemmiyetini çok iyi idrâk edip anlayan; büyük muharrir ve yazar Ahmed Midhat Efendi (1844 – 1913); bir ara, “İstanbul’da kendi evinde kurduğu küçük bir matbaada, dizgi, tashih ve dağıtım işlerini ailesi ferdleri ile birlikte” yaparak; basın yoluyla hizmetin ne derece hayatî  bir önem taşıdığını; müşahhas ve somut bir şekilde, halka gösterir.

X

Gazete; yurda ve dünyaya açılan pencere

Basiret verir okuyana, baktırmaz boş yere

 

Gazete deyip de geçme,diyerek alt tarafı bir kâğıt

Basiretsizin nasibine düşer ancak,faydasız ağıt

 

Sabaha ekler gazete; aydınlık bir sabah daha

Edinirsin ayrıca; fikir dolu bir ışık sâha

 

Yetmez güneşlerin doğması, her sabah sana

Düşünmeze denir mi acep, bak şu insana?

 

Gazete; olur insanın elinde,parlak bir meş’ale

Zararlı akımlardan sığınacağı,muhkem bir kale

 

“Yeni Türkiye” Yoluyla Çözülme

Türkiye’ye makas değiştirtme ve 1923 yörüngesinden uzaklaştırarak tanınmaz hale getirme teşebbüsleri Yeni Türkiye örtüsü altında sürdürülüyor. Bu yolda önce Kürt açılımı, daha sonra demokratik açılım ve artık çöken çözüm süreci kullanılıyor. Milli devlete ve egemenliğe ortak aranıyor. Ortaklık devleti ileri demokrasi diye yutturuluyor. Devletin ve egemenliğin asla paylaşılamayacağı hâlâ anlaşılmış değil. Bu o kadar anlaşılmamış ki, çözüm süreci macerasına devam etme peşindeki fanatikleri izliyoruz.

Ülkeyi 12 sene içinde çözülme sürecine ve ortaklık devletine sürükleme peşindekiler, halktan da destek bularak seçimlerde %40 dolayında oy alabiliyor. Kuvvetler ayrılığının zedelendiği, hukuk devletinin parti devletine dönüştürülmek istendiği, temel hak ve hürriyetler üzerinde baskı, sindirme politikalarının sürdüğü eksik bir demokrasi içindeyiz. Genel seçimler ülkede olup bitenlerden, gerçeklerden habersiz kılınmış bir seçmen kitlesinin sadece türban için yaptığı referandumlara dönüşmüştür. İktidarların sandıktan gelip sandıktan gitmesi, askeri darbelerle olduğu kadar, sivil darbelerle de önlenebilir.

İleri demokrasi adı altında çözüm süreci kamuflajı ile içine sürüklendiğimiz çözülme sürecinin ve dış etkenleri vardır. Çözülme, değişmenin eksilerle dolu alanıdır. Artılar ile dolu olan kısmı bütünleşmedir. Ülkemizde milli kimliği reddederek sosyal bütünleşmenin sağlanacağını ve ancak bu yolla farklılıklara saygılı olunabileceğini zanneden gafiller vardır.

Çözülme, değişmenin toplumu işleten, sürdüren kurumların (müesseselerin) fonksiyonlarını yerine getiremez hale dönüşmesidir. Tabii ki sosyal bilimlerde tek bir tanım olamaz. Çözülmeye farklı yaklaşımlar olabilir. Devletin vatandaşına, vatandaşın da devletine bakışında olumsuzlukların ortaya çıkması, geleneksel devlet anlayışında yabancılaşma, vatandaşa müşteri gözüyle bakma çözülme belirtileridir. Artan intihar ve boşanma oranları, uyuşturucu bağımlılığı, fuhuş, cinayetler, çatışmacı davranışlar, anomi (hedefsizlik ve gayesizlik), manevi tatminsizlik, sosyal bağların zayıflaması, Türkçe yer adlarının değiştirilmesi çözülme işaretleridir. Çözülme, bir bakıma fert ve sosyal gurupların Türk Milletine mensubiyet şuurunu kaybetme eğilimidir. Yaşama tarzında olan ile olması gereken arasındaki mesafenin açılmasıdır. Devlet olmanın fonksiyonlarının (egemenlik dahil) zedelendiği bir ortamdır. Büyük çaplı yolsuzlukların yadırganamaz hale gelmesi siyasi nüfus sahiplerince hukuksuzluğun teşviki de çözülme işaretidir. Türk Milletine mensup olma duygusu yerine aşırı hemşehrilik, etnik mensubiyet ve sosyolojik açıdan cemaatçi yapılaşma çözülmenin doğurduğu boşluğu gidermede sığınılacak liman olmaktadır.

Terörle mücadele yerine müzakere ve muhabbet yolunun açılması, devlet olmadan verilen tavizler, Türk Milletini ırk veya etnik gurup olarak anlayan basiretsiz ve ufuksuz çarpık zihniyet, etnikçi politikalar çözülme sürecini hızlandırmıştır. Resmi kanaldan insanlar birbirine soğutulmuş, ötekileştirilmiş ve kamplaşmalara yönlendirilmiştir. Etnik karmaşa ve taassup, ileri demokrasi veya çözümün anahtarı olamaz. Hiçbir ülkenin ufalanarak daha iyi bütünleştirildiği görülmemiştir. Türkiye’de bu deneniyor. Dini alanda hangi İslâm sorusu maalesef gündeme gelmektedir. “Ferdin devleti ve milleti olmaz” şeklindeki çarpık zihniyet, liberal rüzgarların da etkisiyle çözülmeyi hızlandırmaktadır. Küreselleştirme süreciyle milli devletlere açılan savaş çözülmeyi tetiklemektedir. Ancak, çözülmeye karşı tepki ve direnç de artmaktadır.

Anlaşılan ne Osmanlı’da, ne de Cumhuriyet döneminde açılımlara ve bizi küçülten çözüm süreçlerine bir türlü doyamadık. Nihayet Anadolu’ya sıkışıp kaldık. Şimdi Anadolu’da da bizi çok parçalı devlet modeline sürüklemek isteyenler var. Bu herhalde stratejik derinlik değil, stratejik sefalet anlamını taşıyabilir. Stratejik sefaletin somut örneklerini bazı bakanların, iktidar milletvekillerinin, danışmanların Öcalan’a övgü dolu beyanlarında ve çözülmedeki ısrarlarında görüyoruz.

 

Kaliteli Yaşamda Kişisel Bakımın Yeri ve Önemi

Kişisel bakım ve kişinin kendine özenmesi, kaliteli yaşamın en önemli unsurlarından birisidir. İnsanların kendilerine her yönüyle önen vermeleri, öncelikle kendilerine olan güveni artırır. Sağlık açısından, mutlu ve huzurlu bir hayat sürebilme açısından da, kişisel bakım büyük bir önem arz etmektedir.

Kişisel bakımın bedensel, ruhsal ve çevresel boyutları vardır. Kişi öncelikle vücuduna çok iyi bakmalıdır. Günlük, haftalık, aylık ve yıllık olarak yapılması gereken sayısız bakım eylemleri vardır. Vücudumuzun dinlenmesinin yanı sıra mikroplardan arınmak ve sağlıklı bir hayat sürebilmek için, söz konusu bakım eylemlerine çok ihtiyacımız vardır.

Kişisel bakım eylemleri, acil değil önemli işlerimizin safında oldukları için, insanlara baskı uygulamazlar ve zorlayıcı etkileri yoktur. Yani sürekli ertelenmeye ve savsaklanmaya çok meyillidirler. Hâlbuki zamanında ihmal edilmeden yapılması büyük önem arz eden kişisel bakım eylemlerinin sürekli ertelenmesinin, uzun vadedeki intikamları çok acı olur. (Sevimsiz hastalıklar gibi).

Mesela, her gün üç defa fırçalanması, diş ipiyle temizlenmesi ve gargara yapılması gereken dişlerimizin ve ağzımızın bakımının, sürekli acil işlerin insafına terk edilerek ihmal edilmesi, önceden tahmin dahi edilemeyen sayısız soruna kucak açmak demektir.

Şöyle ki; ağız hijyeni bozulacak, diş dipleri tartarlarla sarılacak, dişler hızla çürüyecek, ağızda dayanılmaz seviyede kokular oluşacak, dişlerin güzel görünümü kaybolacak, 24 saat ağızdan vücuda enva-i çeşit mikrop nakledilecek, dişler çürüyüp hızla kaybedilerek, ağızda boşlukların oluşması sonucu düzen bozulacak. Sonuçta sağlam dişlerin ömrü de hızla azalacaktır. Sürekli ağızdan vücuda nakledilen sayısız mikroplardan dolayı, ortaya çıkan sayısız hastalığın sebebinin, bakımsız ağız olduğunu birçoğumuz fark edemeyeceğiz bile maalesef…

Berberlerin çoğunda gördüğümüz; “gündüz işiniz için, gece eşiniz için tıraş olunuz” sözünü yabana atmamak gerektiğine inanıyorum. Belirli sürelerle berbere giderek bakım yaptırmak, kişisel bakımın en önemli unsurlarındandır. Saçı sakalı birbirine karışmış, bakımsız bir esnafın müşterilerine güven verebilmesi çok zordur. Aynı zamanda üzerimize giydiğimiz her türlü giysilerin de temiz, ütülü, modaya uygun ve kendimize yakışır niteliklerde olması gerekir. Üstü başı bakımsız ve özensiz olan kimselerin çevresine saygısının olmadığı ile birlikte, kendisine de saygısının olmadığına hükmedilir.

Günde üç defa ellerimizi sabunla iki dakika süre ile usulüne uygun (sağlık kuruluşlarımızın tamamında resimli olarak hizmete sunulmuştur) olarak yıkamamız olmazsa olmazlarımızdan olmalıdır. Kişisel hijyende ellerin temizliği çok ama çok önemlidir. Akşama kadar ellerimizin dokunmadığı yer yoktur. (Paralar, kapı tokmakları, merdiven tırabzanları, direksiyon, tuvalet gereçleri, vb.). Mikropların gözle görülmediklerini asla unutmayalım.

Günümüzde hamam kültürü unutularak, acele duş kültürüne daha çok geçildi maalesef. Tam vücudumuzdaki kirler yumuşayınca vücuttan atılamadan duştan çıkılmaktadır. En az ayda bir kaliteli bir hamama gidilip, kese yaptırılarak vücuttaki kirlerle birlikte ölü deri temizlenmelidir. Derimizdeki gözeneklerin açılması ve oksijen alıp verebilmesi için buna çok ihtiyacımız vardır.

Hastalığın adını ne koyarsak koyalım. Sonuç, vücudumuzdaki sistemin dengesinin mikroplar lehine bozulmasıdır. Bunun en büyük sebebi de, yetersiz kişisel bakım nedeniyle, enva-i çeşit mikrobu beslemek ve vücudumuza girmesine izin vermektir.

Bedensel hijyen kadar önemli bir bakımımız daha vardır ki, o da ruhsal ve zihinsel bakımdır. Nasıl düşünüyorsak, öyle hareket ederiz ve niyet hayır ise akıbet de hayırdır. Zihni ve ruhsal yapısı olumsuzluklarla bezeli bir kişinin vücudunun sürekli toksin üretmesi bir yana, moralsizliğin ve çökkünlüğün yüzüne aksetmesinin hiçbir suretle gizlenmesi mümkün dahi olmayacaktır.

Bir bardağa bir sıvı girdiği zaman, nasıl diğer hiçbir sıvının girme şansı yoksa beynimiz de aynı sistemle çalışır. Zihnimize gülümseme, tebessüm, affetme, hoş görme, destek verme, yardımcı olma gibi pozitif ve kaliteli eylemler yerine; kin, nefret, intikam duyguları, asık surat, şüphecilik, istikrarsızlık, gıybet gibi kaliteli yaşam hırsızlarını yerleştirirsek, yandı gülüm keten helva…

İşte o zaman kendi ellerimizle hem ruhsal yapımızı  kirlendirir, hem de Cennet dünyamızı adeta bir Cehenneme çevirebiliriz.

Bireysel olarak bedenimizin ve ruhsal yapımızın bakımlı olması, toplam kaliteli yaşam için yetmemektedir. Bunun için dış çevremizin de, fiziksel ve kimyasal açıdan kaliteli ve bakımlı olması gerekir. Burada toplam kişisel ve toplumsal kalite yaklaşımları büyük bir önem arz etmektedir. Evimizin, mutfağımızın, bahçemizin, sokağımızın, caddemizin, mahallemizin, beldemizin, şehrimizin, bölgemizin, ülkemizin, kıtamızın, dünyamızın ve sonuçta evrenimizin bakımlı, kaliteli, bozulmamış, zehirlenmemiş, tahrip edilmemiş olmasına büyük ihtiyacımız vardır.

Çevremizden bağımsız ve yok sayarak, kaliteli yaşamamız mümkün değildir. Günümüzde her şey, her şeyi olumlu veya olumsuz etkilemektedir. İyilikler de kötülükler de çevresini etkiler birbirlerine bulaştırırlar. Kitle veya sürü psikolojisi, bu olguyu en iyi bir şekilde açıklar. Bir ailede beş kişiden dördü dişlerini fırçalıyorsa, beşinci kişi de fırçalayacaktır. Bir arastada on esnaftan dokuzu sigara izmaritlerini işyerinin önündeki tren raylarına atıyorsa, hatta mazgalların içine ayakları ile itekliyorsa, geriye kalan bir işyeri sahibi çok fazla dayanamayacak ve o da en sonunda onların yaptığını yapacaktır.

“Düğüne giden oynar, cenazeye giden ağlar” atasözümüz boşuna söylenmemiştir. İlkokulda iken, “herkes evinin önünü süpürürse, bütün sokak temiz olur” sözünü öğrenmeyenimiz yoktur sanırım. Ama öğrenmek ve bilmek maalesef yetmiyor. Bilinçli olarak alışkanlık haline getirmemiz, bilfiil uygulamamız ve çevremize örnek olmamız gerekiyor.

Yüksek kaliteli bir yaşam için, yüksek kaliteli bir kişisel ve çevresel bakıma duyarlı olmak ve gereklerini kaliteli bir şekilde yerine getirmemiz gerekiyor. Süreklilik arz etmesi ve çevremize örnek olunması bakımından da, bireysel ve toplumsal bazdaki güzel ve yüksek kaliteli davranışları sürekli tekrarlayarak, alışkanlıklarımız arasına koymamız dileklerimle…

Selam, sevgi ve dualarımla…   Allah (cc) a emanet olunuz…

 

Hz. Peygamber ve Gençlik

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) gençliğe ve gençlerin yetiştirilmesine çok büyük önem vermiştir. Çünkü Peygamberliğinin ilk yıllarından itibaren yanında hep gençleri bulmuş; Ebu Leheb, Ebu Cehil, Hakem b. Ebi’l-As. Gibi yaşlılar, İslam’a şiddetle karşı çıkarlarken gençler Müslüman olmuş ve İslam’a destek vermişlerdi. Bu gençlerin çoğu zengin ve itibarlı ailelerini terk ederek büyük çileler pahasına Peygamberimizin yanında yer almışlardı. (Bkz. Karagöz İsmail, Cami ve Genç, Sh. 46-47, Ankara-2014)

 

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), gençlere son derece duyarlı davranmış, onların en iyi şekilde yetiştirilip topluma kazandırmasına büyük önem vermiştir. Gençlerin eğitim ve öğretim gördükleri, meslek ve sanat sahibi oldukları, iyi veya kötü alışkanlıklar kazandıkları, kişiliklerinin şekillendiği, evlenip bir yuva kurdukları bu çok önemli çağlarını en verimli bir şekilde değerlendirebilmeleri için bir takım uyarı ve tavsiyelerde bulunmuş, onlara yol göstermiştir. Allah Resûlü’nün bu tavsiyelerinden kısaca bahsedelim.

 

1. Hz. Peygamber (s.a.s.) gençlerin, Allah’a ibadetle yetişmelerini özellikle istemiştir. Bir hadis-i şerifinde, kıyamet günü Allah’ın arşının gölgesinde gölgelenecekler arasında “Allah’a ibadetle yetişen gençleri” de zikrederek (Buharî, Ezan, 36), genç yaşta Allah’a kulluk etmenin önemini vurgulamıştır.

 

2. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) gençleri iffetlerini korumaları ve evlilik dışı ilişkilerden uzak durmaları konusunda uyarmıştır. Zira iffetin korunması Yüce Allah’ın kesin emridir. (Nûr, 24/33) Hz. Peygamber (s.a.s.), “Allah, gayri meşru şehvete düşkün olmayan genci beğenir” (Ahmed, IV, 151) buyurarak, gençleri haya sahibi ve iffetli olmaya özendirmiş, iffetli yaşamanın en etkili yolu olarak da evlenmeyi tavsiye etmiştir. Nitekim bir hadiste, “Ey gençler! Sizden evliliğe gücü yetenler evlensin. Çünkü evlilik gözü harama bakmaktan korur” buyrulmuştur. Hadisin devamında ise evliliğe gücü yetmeyen kimselere oruç tutarak şehvetlerini teskin etmeleri önerilmiştir. (Buharî, Nikâh, 2-3; Ebu Dâvûd, Nikâh, 1)

 

3. Hz. Peygamber (s.a.s.) gençlere iyi arkadaş seçmelerini ve iyi insanlarla dostluk kurmalarını tavsiye etmiştir. İnsanın Allah’a iyi bir kul, topluma faydalı bir fert olabilmesi, zararlı şeylerden sakınıp iyiye, güzele yönelebilmesi için en yakın arkadaşlarının iyi insanlar olması gerekir. Kötü insanlarla oturup kalkan kimse onların etkisinde kalır ve er geç onların kötü alışkanlıklarını kazanır. Bunun içindir ki, Hz. Peygamber (s.a.s.), “Kişi, dostunun dini üzeredir. Öyleyse sizden biriniz kiminle dostluk kurduğuna iyi baksın” (Tirmizî, Zühd, 45) “Ancak mü’min ile arkadaş ol” (Tirmizî, Zühd, 45) hadisleriyle gençleri uyarmıştır.

 

4. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bütün mü’minleri özellikle de gençleri ilim öğrenmeye teşvik etmiş, onların genç yaşta bilgi sahibi olmaları konusunda tavsiyelerde bulunmuştur. Zira gençlikte öğrenilen bilgiler daha kalıcı ve sağlam olmaktadır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Küçük yaşta ilim öğrenmek, taşa yazı yazmak gibidir. Yaşlılıkta ilim tahsil etmek ise suya yazı yazmak gibidir.” (Aclûnî, II, 85)

 

6. Gençler en başta anne-babaları olmak üzere büyüklerine karşı saygılı, küçüklerine de şefkatli olmalıdırlar. Yüce Allah’ın emirleri ve Hz. Peygamber’in tavsiyeleri bunu gerektirmektedir. Kur’an’da, insanın anne-babasına hürmet göstermesi, onlara “öf” bile dememesi, onlara güzel söz söylemesi emredilmiştir. (İsrâ, 17/23-24) Hz. Peygamber (s.a.s.) de mü’min gençlere şu tavsiyelerde bulunmuştur: “Küçüğümüze merhamet etmeyen, büyüğümüze saygılı davranmayan kimse bizden değildir.” (Tirmizî, Birr, 15) “Bir genç yaşlılığı sebebiyle bir kimseye saygı gösterirse, Allah da ona yaşlılığında kendisine saygı gösterecek insanlar var eder.” (Tirmizî, Birr, 75)

 

Gençlerin yetişmesinde bilgi kadar iyi örneklere de ihtiyacı vardır. Gençlere Yüce Allah’ın bütün insanlığa en güzel örnek olarak takdim ettiği (Ahzâb, 33/21) Hz. Peygamber (s.a.s.) gereği gibi tanıtılmalıdır. Gençler O’nu örnek alarak; O’nun gibi güvenilir, şefkatli ve merhametli, iffetli, edepli ve haya sahibi, nazik, alçak gönüllü, affedici, cömert, yardım sever ve ailesine bağlı bir Müslüman olmaya çalışmalıdırlar. Yine Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in; öğrenmeye ve öğretmeye verdiği önemi, danışarak iş yapmasını ve başkalarının fikirlerine saygılı olmasını, zulüm ve haksızlıklara karşı duruşunu, İslam kardeşliğine, birlik ve beraberliğe önem vermesini, tefrika ve fitneyi önleme gayretini kendilerine rehber edinmelidirler.

 

Gençler, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, ihtiyarlıktan önce gençliğin kıymetinin bilinmesi konusundaki uyarısını (Müslim, İmare, 46) dikkate alarak ellerinde fırsat varken iyi bir insan, iyi bir Müslüman olmanın yollarını aramalı, dinin en iyi gençlikte yaşanacağının şuurunda olmalıdırlar. Millet olarak başta anne-babalar olmak üzere; gençlerimizin gerek iyi bir eğitim ve öğretimle geleceğe hazırlanmaları; gerekse güzel ahlak sahibi olmaları, ibadetlere alışmaları, kötü huy ve alışkanlıklardan uzak kalmaları konusunda azami gayreti göstermeli ve bunun için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamalıyız. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in örnekliğinden istifade etmeli, O’nun uygulamaları ve tavsiyelerine titizlikle uymalıyız.

 

Durun Bakalım

Bugüne kadar, Kürt kimliği ile ilgili hiçbir yazı yazmadım ve konuşma yapmadım. Çünkü akıl, mantık ve belgeler Anadolu’da Kürt Kimliği’nin Türk kavramı içerisinde yerleştiğini anlatıyor, gösteriyor.

Ama bugün gelinen noktada, birileri hayır ben ayrı bir mensubiyete sahibim ve etnik bir ayrıcalığım var diyorsa da, zorla kimseyi Türk yapmak gibi niyetimiz, gayretimiz ve daha da önemlisi ihtiyacımız olmamalıdır. O zaman, bu ayrımı ileri sürenleri de, diğer farklı kimlikler içerisinde düşünmek ve azınlık statüsü ile değerlendirmek daha doğru olur diye düşünüyorum.

Bu arada, güneydoğuda, Kürtleşmiş Türkler olduğunu ve bunların da bu ayrım içerisinde belirlenmesinin gerektiğini ortaya koymak icap etmektedir. Çünkü, güneydoğu, tarih itibarı ile Türk göçlerinin yol üzeridir ve Türk göç yollarının önemli duraklarından biridir.

Neyse…

Gelelim IŞİD terör örgütünün Arap Pınarı(Kobani diyorlar ya!) üzerine saldırısı ve sonrasında yaşananlara…

Bir kere, burada çok önemli ayrıntılar var.

Işidi havadan vuranlar, bu örgütün binlerce kişi ile saldırılarını takip edip de, saldırı esnasında vurup yok edilmesini neden gerçekleştirmiyor? Binlerce kişi ile saldıran bu örgüt, tek tek, gece yarısı, sürünerek ve kamuflajla mı saldırıyor?

Duyuyoruz; Arap Pınarı’naIşidin saldırısını aman kimlik üzerinden değerlendirmeyelim.

Ne üzerinden değerlendirelim?

İnsanî olarak değerlendirelim diyorsanız, bu konuda herkesten öndeyiz. İnsanî olarak her türlü desteği vermek gerektiği konusunda bize akıl verecek kimse olamaz. Dün de, bugün de ve muhtemelen yarın da, insanî ihtiyacı olan herkese yardım ve destek verdiğimizi ve dünyada bu konuda örnek Millet olduğumuzu herkes bilir.

O halde nasıl değerlendirelim?

Arap Pınarı(Ayn el Arap) düşerse, Ankara da düşer.

Dur bakalım yahu!

Ankara, Musul’un işgaline sessiz kalmakla düştü zaten. Ankara, Kerkük’ü onbaşımızın görüştüğü ve bizim kırmızı pasaport verdiğimiz Barzani’nin işgal etmesi ile düştü zaten. Ankara, Işid terör örgütünün Telafer’de, Tuzhurmatu’da ve diğer Türkmen bölgelerinde yaptığı katliamdan kaçan Türkmenlere kapıyı kapatarak düştü zaten. Ankara, Suriye’de yaşayan 3,5-4 milyon Türkmen’in Suriye’yi boşaltmalarına seyirci kalıp, onları yalnız bırakarak düştü zaten. Ankara, Çin’de şu anda bile katliama uğrayan Uygur Trükleri’ne sahip çıkmayarak düştü zaten. Hem de, Macaristan’da yapılan Turan Kurultayına Uygur Türklerinin davet edilmesine tepki koyan Çin’e Macaristan Meclisi’nin karşı tepkisine rağmen.

O halde, Işid terör örgütünün katliamına seyirci mi olalım?

Ne münasebet, ne münasebet.

Tam aksine.

Sadece, olayları doğru koyalım, doğru okuyalım, doğru anlayalım ve doğru anlatalım.

Böyle olursa, ne için mücadele ettiğimizi, kimlerle beraber olduğumuzu ve kimlerle yola çıkabileceğimizi görmüş oluruz.

Türkiye’de yaşananlar, Işid terör örgütünün yaptıklarından ne kadar farklı?

Kendi çocuklarının gittiği okulları, seni yöneten birimlerin binasını yakmak ne kadar anlamlı?

Bu yapılanlar çok ciddi bir terör değilse, nedir?

Bu yapılanlar, Erdoğan’ın ileri sürdüğü, nedenini anlamadığımız çözüm(süzlük) süreci ve bunda ısrarı ile ne kadar uyumlu?

Bu yapılanlar, Öcalan’ı cilalamak anlamına gelmiyorsa ne anlama geliyor?

Gelelim esas meseleye…

Demek ki, kendi ülken, kendi toprakların ve kendi devletin dışında akraban olduğunda sahip çıkmak gerekiyormuş.

Demek ki, Türk Dünyası’nı sahiplenmek ve Türk Dünyası’nın gelişmesini, ilerlemesini ve birlikteliğini istemek hiç de kötü ve anlamsız bir şey değilmiş.

Demek ki, mensubiyetinin gereğini yapmak faşistlik olmuyormuş.

Demek ki, öyle birkaç bin değil, yüz milyonlar olan koskoca bir Türk Dünyasının meftunu(aşığı) olmak harika bir şeymiş.

Demek ki, dünyada beşinci dil ve üçüncü anadil olan Türkçe konuşanların birlikteliğini sağlamak için gayretler göstermek, bu tür fikirlere bağlı olmak çok güzelmiş.

Demek ki, bu Ağustos’ta dördüncüsü düzenlenen Macaristan’daki Turan Kurultayına katılmak, o Kurultayı hayranlıkla anmak, takip etmek ve anlatmak harika bir davranışmış.

Demek ki, bugüne kadar Türk Milliyetçilerini, ırkçılık, faşistlik, hayalperestlikle suçlamak, ATATÜRK’e ırkçı, faşist, kafatasçı demek boş, gereksiz, önyargılı ve tamamen art niyetli iddialarmış.

Demek ki, bundan böyle, 300 milyonluk Türk Dünyası ile ilgilenmek ve onun sıkıntılarına çare aramak mutlaka yapmamız gereken bir işmiş.

Demek ki, Türk Dünyasında yaşanan ızdıraplar için yakıp(!), yıkmak(!) son derece normalmiş.

Demek ki, Irak ve Suriye Türkmenleri için elimizden ne gelirse yapmak şartmış ve hatta yapmadığımız için kahrolmalıymışız.

Demek ki, Uygur Türklerinin önemli ismi Rabia KADİR Hanımefendiye, Dünya Türklerinin önemli liderlerinden Mustafa Cemil KIRIMOĞLU Beyefendiye sahip çıkmamak büyük bir hataymış.

Demek ki, bu anlattıklarımı ATATÜRK’ÜN kurduğu devletimizin yapmaması, HÂKİMİYET KAYITSIZ, ŞARTSIZ TÜRK MİLLETİNİNDİR iddiasının terk edildiğini gösteriyor.

Vah ki, vah!

Yazıklar olsun!

 

Kıymetsiz(!) Öğretmenim

Birçok kişi her mesleği icra edebilir, fakat öğretmenliği herkes laikiyle yapamaz. Çünkü bu mesleğin kendine özgü “olmazsa olmaz”ları, asla göz ardı edilemeyen “kırmızıçizgileri” vardır.

En önemlisi;“sevgi ve sabır”dır elbette ki. Sonra liderlik, güven, doğruluk, meslek bilgisi, formasyon, karakter, adalet, genel kültür, hoşgörü, empati, çocuk psikoloji, toplum bilimleri, iletişim becerileri vb. özellikler sayılabilir.

Ancak dahamühim olan, bu görevi sürdürenlerin, maaş emek dengesine aldırmamaları hususudur sanırım. Öğretmenlik mesleği için takdir edilen maaş ne kadar olursa olsun, asla harcanan emeği karşılayamaz çünkü.

Bir dernek yararına ses sanatçı davet etmek istemiştik de, üç saatlik bir süre için 20 bin TL istemişti. Peki bir öğretmenin üç saatlik emeği, bu süre kadar zaman harcamadan, devasa paralar alan; sanatçıdan, yorumcudan, jüri üyesinden, daha mı kıymetsizdir?

Elbette daha değerlidir. Ancak, maddi karşılığı olmayan, bedeli ödenemeyen eşsizbir emektir bu.

O yüzden parası kadar çalışanlar, ya da mağdur edildiği yargısına kapılanlar bu meslekte asla başarılı ve mutlu olamazlar.

Çünkü “öğretmenlik”,yüreğini emeğe katmak, mesai mevhumu tanımamak, yorulmamak, karşılık beklememek, yılmamak, küsmemek, hayal kırıklığına uğramamak demektir.

Kimi zaman da,hizmetleri görmezden gelinen, hatırlanmayan, hafife alınanve unutulandır.

Fakat O’nlar, kokusu nadide bulunan çiçekler gibidirler. Kadir kıymet bilen, vefalı, sevgi ile dolu yüreklerde açarlar.

Zaman zaman kırılarak yerlere atılabilirler. Tanımayanlar cam kırığı, kıymetsiz boncuk sanarak aldırmayabilir.

Oysa bir pırlanta, eşsiz bir elmas hırpalansa da değerinden bir şey kaybetmez ki. Elbet kıymetini anlayanlar bir gün yerden kaldırarak layık olduğu yere koyarlar.

Doğalgazlı sıcacık evlerimizde çayımızı yudumlarken, O’nlar hala, soba ile ısınan mekânlarda, tavanı akan, yolu olmayan okullarda, interneti, günlük gazetesi, ekmeği bulunmayan beldelerde özveri ile görev yapmaktadırlar.

Doğubeyazı’ta soba yakmaya çalışırken yanan Kardelenleri, Zapsuyu’ndanyaya geçerken boğulan genç yürekleri, maaşını almaya giderken karda donan delikanlıları eğitim camiası unutmayacaktır.

Evine dönen birçok çalışan, yorgunluğunu dizi, maç, haber vb. izleyerek çıkartırken, öğretmenler ertesi güne hazırlık yapmak için bilgisayarın başına geçerler. Mesai sonrası da zamanlarını görevlerine adarlar. Saatlerce araştırır, notlar çıkartır, yazar, çizerler. Bütün bu masrafları da kendi ceplerinden öderler.

Öğrencilerine yararlı olabilmek uğruna, evlerini,eşlerini, çocuklarını ihmal ederler. Birçoğundan şu cümleyi duyarsınız: Öğrencilerimizle uğraşırken, kendi çocuklarımızı sevmeye zamanımız olmadı, bir baktık ki kocaman olmuşlar.”

Bir okulumuzda teftiş çalışmalarındayken,bayan öğretmenlerimizden birinin eşi, benimle görüşmek istemişti. Kendisiyle tanıştık. Donanmada subaydı.

Hal hatırdan sonra “Müfettiş bey eşimi size şikâyet etmeye geldim. Akşam yemeğinden sonra plan yapmaya oturuyor. Ben de çay demliyorum beraber içelim diye.Çay birkaç kez soğuyor:”Haydi hayatım bekliyorum” dedikçe, “tamam şekerim az kaldı” diye diye 3-4 saat çalışıyor.

Plan defterine baktınız mı bilemiyorum. Sanırsınız ki el yazması değil de renkli basılmış evrak. Onlara benden daha çok zaman ayırıyor, daha fazla ilgi ve itina gösteriyor. İnanın planlarını kıskanmaya başladım. Sanki benle değil de onlarla evlenmiş. Müfettiş bey söyler misiniz bu kadar çalışması gerekiyor mu?”

Bunları dinlediğimde, kendisini böyle bir eşe sahip olduğu için tebrik etmiştim. Bu eşsiz özverinin, emeğin hakkı ödenebilir mi?

Birileri kalkıyor; “öğretmenler yarım gün çalışıyor senenin yarısında yatıyorlar” diye onur kırıcı laflar ediyor.

Bir başkası, aldığı maaşı haketmediğini, iki ay yattığını vurguluyor.Bu söylemler mesleği tanımamanın acemiliği, ya da öğretmenlere duygulan husumetin hezeyanlarıdır.

O’nlar olmazsa vatanın en ücra köşelerine kimler yenilikleri, medeniyetin nimetlerini götürebilir, şanlı Bayrağımızı dalgalandırarak, İstiklal Marşımızı öğretebilirdi?

Taşımalı eğitimle, çoğu okul kapandığında, köylerde bayrak dalgalanmaz oldu. Bakanlık uygulamayı yumuşatarak, isabetli bir kararla birçok köyümüzde kapanan okulları yeniden açtı.

1997 yılında, her meslek grubundan öğretmen alınmıştı. Uzak köylerimizden birine kimya mühendisi Ankaralı bir delikanlı tek başına atanmıştı. Rehberliğe gittiğimizde köye girerken koşarak gelip bize sarıldı, uzun süre ağladı. Akşama kadar yanında kalarak moral verdik teselli ettik. Gitmemizi istemiyordu. “Yakında yine yeleceğiz” diyerek ayrıldık.

Bir süre sonra muhtar daireye gelerek öğretmenlerinin kaybolduğunu söyledi. Meğerse dayanamayarak valizini alıp gitmiş. Daha da dönmedi.

Günlük gazete okuyamadan, internete giremeden, cep telefonu ile konuşamadan, çarşı ekmeği yiyemeden, şebeke suyu içemeden, öğretmenden başka kim aylarca sabredebilir?

Görevdeyken mutat vasıtası olmayan 45 km. uzaklıktaki ücra köylerimizden birini ziyarete gitmiştim kendi aracımla. Hava yağmurlu ve soğuktu. Okula yaklaştığımda sessizlik vardı. Kendi kendime “keşke gelmeseydim, bu saatte bu havada öğretmen olmayabilir” diye düşünmeye başladım.

Bahçeye aracımı park ederek, tereddütle binaya yöneldim. Dış kapı açıktı, koridora girdiğimde sesler gelmeye başladı. Hazine bulmuş gibi sevindim. Dersliğin kapısını açınca,genç bir öğretmenimizin öğrencileriyle ders yaptığını gördüm. Gözlerim doldu.

Tıraşını olmuş kravatlı pırıl pırıl bir öğretmen. Gözlerden ırak, tek başına, fakat gönlüyle, içtenliğiyle, özverisiyle beş sınıfı bir arada okutuyordu.

Buna benzer onlarca örnek verilebilir. Mesleği uğruna hayatını hiçe sayan, ailesinden, eşinden çocuklarından, kentin imkânlarından uzak kalan, kimi zaman canından olan öpülesi ellerin emeğini nasıl görmezlikten geliriz?

Kentlerde çalışanların da ayrı bir özverisi var elbette ki. O’nlar da asla göz ardı edilemez. Geçim sıkıntısı, ulaşım güçlüğü, kalabalık derslikler, öğrenci, veli, çevre vb. sorunları öğretmenlerimizin önünde kocaman engeller.

Böylesine yüce, engin, eşi ve benzeri olmayan bir mesleğin birey, aile, toplum, devlet ve dünya için değerini, güzelliğini ve önemini anlatmak mümkün müdür?

Bazen bir şeyi anlatmaya, tanıtmaya zihinler, kalemler sayfalar yetmez derler ya. İşte öğretmenlik de böyle bir şey. Anlayabilmek ve anlatabilmek için yaşamak gerek sanırım.

O yüzden başlığıma “kıymetsiz” ifadesini yazdım. Çünkü paha biçilemezdir O’nlar, kimileri için önemsiz olsa da.

Ülkemize yıllarca misk kokulu çiçekler yetiştiren, havasına, toprağına, suyuna emeği karışan, hakkı asla ödenemeyenfedakâr öğretmenlerimize; takdirlerimi, saygılarımı ve sevgilerimi, gönderiyorum.

Huzurlu çalışmalar, mutluluklar diliyorum.

 

Budapeşte’den Tuna’yı Seyretmek

Bilgi ve görgünün artmasında okumak kadar gezip-görmenin önemi tartışılamaz. Benim için Tuna’yı Budapeşte’den görmek bu etkinin ne kadar büyük olduğunu gösteren bir olaydır. Görünceye kadar Tuna benim için sadece büyük bir nehir idi. Ama o büyüklüğün neredeyse İstanbul’umuzun Boğaziçi’si gibi büyük ve o oranda çevresi için etkili olabileceğini tahmin edemezdim.

Kurucusu olduğum Çocuk Kasabası Anaokulumuzun bir eğitim programı gereği eğitimci kızlarım Şule ve Ayşenur ‘un ısrarı üzerine Macaristan toplantılarına Eşim Fatma Kahraman’la ben de katıldım. Amacımız hem Macaristan’ı ve onların okul öncesi eğitimini tanımak, hem de 23 Nisan 2015’de bu ülkelerden (İtalya-İspanya-Romanya-Macaristan-Letonya) bize gelecek olan 30 öğretmene nasıl bir programla, ülkemizi ve şehrimizi daha iyi temsil edebilecek bir ev sahipliği yapacağımızı bizzat değerlendirmekti.

Macaristan’ın başşehri Budapeşte güzel, temiz ve görenlerini hayran bırakacak özelliklere sahip bir şehirdir. Şehir büyük Tuna Nehri’ni  birbirine bağlayan köprüler ve Tuna Nehri kıyılarına yapılan görkemli, mimari estetiği bol, iyi bir çevre anlayışı ile büyük bahçelere sahip yapılar şekillendirmektedir.Heykellerle zenginleştirilmiş bu yapılar çok iyi bir aydınlatma tekniği ile gece ayrı bir güzelliği,gündüz ayrı bir güzelliği insanlara tattırmaktadır.

Tuna nehrine bakan küçük tepeler üzerine yerleştirilmiş saraylar, kiliseler, kaleler şehir için büyük bir zenginlik ve görsel imkânlar sağlamaktadır. Özellikle 1800’lü yıllardan sonra yapılan bu eserler iyi korunmuş ve çeşitli sosyo-kültürel fonksiyonlarla günümüzde de kullanılarak insanların hizmetine devam etmektedir. Şehrin yolları çok geniş olup yer altı otoparkları ile vatandaşların otopark ihtiyacı giderilmiştir. Ayrıca 1890’larda yapılan ilk metroya ilaveten yapılan yeni metrolar ve raylı sistem toplu taşıma imkânları insanların ihtiyacını karşılamaktadır. Büyük parklarla şehrin doğal güzelliği arttırılmış ve şehir yapılara da boğdurulmamıştır. Tarihi dokunun çok iyi korunduğu ve şehirciliğin iyi uygulandığı bu şehir yerel yöneticilerimiz için önemli bir doğru anlayışı taşımaktadır.

Biz Türkler için burasının ayrı bir özelliği mevcuttur. Atalarımız 16-17 y.y da 150 yıl kadar buralarda hâkimiyet sürmüşlerdir. Bunun izleri hala azda olsa mevcuttur. Bunların en önemlisi Gül Baba, sarığında sürekli peygamber sevgisine işaret eden Gül taşıdığı için bu namı almıştır. Aslen Merzifonlu olan ve Balkan fetihlerine katılan ‘Yesevi  Erenlerinden’ bir Bektaşi dervişi olup Budin’in fethine de katılmıştır. Bu muhasarada yaralanıp şehit olan bu zat o günün şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin kıldırdığı 100 bine yakın asker ve akıncının katıldığı bir cenaze merasimi ile 2 Eylül 1541 de şu anki yerine defnedilmiştir. Önce Türbesi ve daha sonra Bektaşi dergâhı yapılmıştır. Dergâh yıkılmış ama türbe çeşitli restorasyonlarla günümüze kadar gelmiştir. 1996’da Türk ve Macar Cumhurbaşkanlarının ve hükümetlerinin iş birliği ile hazırlanan proje çerçevesinde yeniden restore edilmiş 3 Eylül 1997 de o günkü Cumhurbaşkanımız Sn. Süleyman Demirel’in de katıldığı bir törenle açılmıştır. Türk akıncı beylerinin Gül Baba’ya ithaf ettikleri şu nefesi okuyalım

Pir Abdal tutar canın yasını,

Tuna’ya akseder garip sesini,

Resul-ü Erhana sun hak nefesini,

Gül Nurum, imanım benim Gül Babam’

Gül Baba dergahı şehrin Buda tarafında, nehre hâkim bir yamaç da bulunmaktadır. Bizde ziyaret edip çeşmesinden suyumuzu içip dualarımızı yaptık. Ayrıca Türk Şehitliği olarak bilinen daha başka yerlerde mevcutmuş. Galiçya şehitliği 1.Cihan Harbinde kaybettiğimiz büyüklerimizin yattığı yerdir. Ruhlarına Fatihalar okuduk.

Gittiğimiz Eger şehri, tarihimizdeki Eğri Kalesinin bulunduğu şehirdir. Eğri kalesinde de Osmanlı Atalarımızın izleri ve hatıraları mevcut ve sergilenmektedir. Şehirde kale dibinde tek bir minare mevcut olup camisi ve müştemilatı (hamam, han, medrese) yıkılmış ve yoktur. Eger 80 bin nüfuslu bir şehirdir. Küçük bir şehir olmasına rağmen zengin bir tarihi dokusu mevcuttur. Eğri kalesi dışında tarihi katedrali, 400 bin fıçı alabilecek kapasitede yer altı mahzenleri ilginç bir yerdir. Ecdattan hatıra camisi yıkılmış bu bir minare dikkat çekici bir hatıradır. Kale restorasyonu devam ediyordu. Ama içerisi gezmeye müsait idi. Kale müzesi hem Osmanlılardan kalan görmeye değer özellikli hatıralar, hem de orta çağın savaş gereçlerini gösteren çeşitli savaş aletleri ve işkence aletleri ile  ilgi çekici hale getirilmiştir. Yerel kıyafetli erkek ve kadın rehberler gelen ziyaretçileri bilgilendirmektedirler. Kale gezisi top atışı gibi görsel efektlerle de ilgi çekici hale getirilmiştir.

Tuna Nehri’ni, Güzel Budapeşte şehrini, geniş Macar ovalarını ve gördüğümüz kasabaları ve Eğri kale ve şehrini görmek bizim için çok yaralı olmuştur. Balkanlar ve orta Avrupa ülkeleri özellikle tarihi hatıraları ve zengin doğal tarihi güzellikleri ile gezilip görülecek öncelikli yerlerden olduğu kanaatimi paylaşmak isterim.

Selam ve Saygılarımla

 

Sevdamız

Yüksek semalarda o, gözler ile görülmez
Çiçeklere sarılmış, ala dönen sevdamız
Öyle emek verdik ki, ilmik ile örülmez
Beyaz tüle serilmiş, güle dönen sevdamız

 

Gözlerime bakarak çarmıha gerersin ya
Öz benime girerek murada erersin ya
Hicranın şapkasını yerlere serersin ya
Mavi göller yerinmiş sele dönen sevdamız

 

Yüce dağlar düz olur sen aklıma gelince
İçim bir hoş oluyor ay yüzünle gülünce
Tadına doyum olmaz öfkelerin solunca
Bin bir çiçek bir olmuş bala dönen sevdamız

 

Bekliyorum sevdiğim yüreğimi açmaya
Ellerimiz birleşip kuşlar gibi uçmaya
Mutluluklar üretip çevremize saçmaya
Duygulara bürünmüş hale dönen sevdamız

 

COŞKUNER coşar elbet aşkımızın yüzünden
Sevdiğim koşar gelir yüce dağın düzünden
Sözüm sözdür bir tanem ayıramam dizimden
Gaiplerden sorulmuş ala dönen sevdamız