21.6 C
Kocaeli
Cuma, Temmuz 24, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 850

Siz Varya Siz!

Siz sevgi ve rahmet düşmanları 
Ve siz ey nefretin çocukları,
Sizi kim güldürecek.Ocağına incir diktiniz sevgilerin.
Elbirliği ile yere düşürdünüz rahmeti ve merhameti 
Bir gün belki yarın belki yarından da yakın,                                                                                 Sevgisizliğin acısıyla kıvranacaksınız.
Eseriniz olan nefretin dünyasında,
Sevgi açlığınızı kim dindirecek.

 

Siz var ya siz.
Kendi eştiğiniz kuyuda boğulacaksınız.

 

Tarih Affetmez Affetmeyecek!

Recep Tayyip ERDOĞAN ve onun yalaka takımı ne yaparsa yapsın, hangi kanunları çıkarırsa çıkarsın, teröristlerlehangi birlikteliği sergilerse sergilesin, tarihin şahitliğini yok sayamazlar.

Tarih, bu takımın yaptıkları oyunları ve çevirdikleri dolapları mutlaka ortaya dökecek.

Tarih, Türk Milleti’ne reva görülen zulmü mutlaka anlatacak.

Tarih, bu kadroyu affetmeyecek.

Tarih, 1 saat içerisinde Obama’dan alınan talimatla 180 derce dönüşün hesabını mutlaka soracak.

Bakın, kendisiyle birçok konuda ayrı düşündüğüm Soner YALÇIN’IN, tarihin hesap sormasıyla ilgili yazısı, yukarıda özetlediğim sözleri nasıl açık bir şekilde destekliyor.

“Artık…

Erdoğan Ailesi’nin fertleri; AKP’li bakanlar ile bakan çocukları ve keza Reza Zarrab yargı önüne çıkarılmayacak!

İyi…

Güzel…

Ama şu gerçek gözardı edilemez. Ne mi?

Yazayım…

…- Kanuni Sultan Süleyman‘ın rüşvetçiliği ile meşhur Sadrazam Rüstem Paşa hiç yargı önüne çıkarıldı mı? HAYIR!

– Mısır Valisi olabilmek için tüm devlet katını rüşvete boğan Mahmut Paşayargılandı mı? HAYIR!..

– İran Serdarı Mustafa Paşa ordugâhında bütün alt görevleri satıyordu. Yargılandı mı? HAYIR!..

– Yahudi banker Hirsch’ten rüşvet alan Nafia Nazırı Garabet Artin Davut Paşa yargılandı mı? HAYIR!

– Sadrazamlığı 50 bin altına satın alan Topal Recep Paşa yargılandı mı? HAYIR!

(Kellesini ayaklanan halk aldı!)

Bu örnekleri neden veriyorum?

Yazacağım.

Fakat birkaç örnek olay daha sıralayayım…

– Asker maaşlarının ayarı bozuk sikke ile ödenmesi için 200 bin akçe rüşvet alan Rumeli Beylerbeyi Mehmet Paşa yargılandı mı? HAYIR!..

– Huzuruna gelen davacıdan birkaç bin akçe alıp lehine karar veren; ancakdavalı kendine daha fazla rüşvet verirse bu kez onun lehine hüküm verenLazkiye Kadısı Mehmet yargılandı mı? HAYIR!..

– 1875 Mali krizinde elindeki senetleri bir gün önceden satarak kendine çıkar sağlayan Sadrazam Nedim Paşa soruşturması yargı önüne çıkmasına neden oldu mu?HAYIR!..

– Taraflardan rüşvet almadan dava görmeyen Yenişehir Naibi Bekiryargılandı mı? HAYIR!..

– Kimi makamları rüşvet karşılığı satan Şeyhülislam Mehmet Ataullah Efendi yargılandı mı? HAYIR!..

– Her yıl gemi inşa ettirmek için devlet kasasından ödenek alıp, görevde kaldığı 25 yıl boyunca bir tek gemi yaptırmayan ve 3 milyon sterlin değerindeki bir servete sahip olan Bahriye Nazırı Hasan Paşa yargılandı mı? HAYIR!..

– Zimmetine geçirdiği 7 milyon 500 bin dolar ile ABD’de yatırım yapanSultan II. Abdülhamid‘in akıl hocası Arap İzzet Paşa yargıya hesap verdi mi? HAYIR!..

…- Okuma-yazma bilmemesine rağmen rüşvet vererek Anadolu Kadı askeri olan ve verdiği rüşvetlerin parasını fazlasıyla rüşvet alarak çıkaran Hocazadeyargılandı mı? HAYIR!..

– İngilizlerden rüşvet yiyen Sadrazam Sinan Paşa yargılandı mı? HAYIR!..

– Sultan III. Mehmet‘i etkilemesi için İngilizler’den rüşvet alan padişahın akıl hocası Saadeddin Efendi yargılandı mı? HAYIR! (Bu Saadeddin Efendi, aldığı rüşvetleri defterine yazan Sadrazam Hadım Hasan Paşa‘nın defterini ele geçirerek idamına sebep oldu! Hırsız hırsızı iyi tanıyor!)

– Napolyon’dan rüşvet alan Osmanlı’nın Paris elçisi Halet Efendi yargılandı mı?HAYIR!..– Mevkufati Kara Abdullah tarafından rüşvetçilikleri Divan önünde ortaya dökülen Rumeli Kadı zadesi Memik zade ile Anadolu Kadı askeri İmamzade ayrıca yargıda hesap verdiler mi? HAYIR– Sattığı devlet mallarının parasını cebine indiren Derviş Aşçı Dede İbrahim yargılandı mı? HAYIR!

Örnekleri uzatabilirim.Ama gerek yok.

Söylemek istediğim şudur…

KAÇAMAZSINIZ

Devlet adamı olarak hırsızlık yapıp, rüşvet yiyip adaletten/ yargı önündenkaçabilirsiniz.

Dün…

Böyle çok devlet adamı oldu; okuduk.

Ve kuşkusuz bugün de oluyor; görüyoruz.

Kimileri yargı önüne çıkarılıyor mu? HAYIR!..

Amma…

Yargıdan kaçsanız da, yukarıda örneklerini gördüğünüz gibi, tarih yazıyor kardeşim!

Yargıdan kaçabilirsiniz fakat tarihten kaçamazsınız.”

 

Allah’ın Ayı Muharrem

25 Ekim 2014 Cumartesi günü hicrî yılın ilk ayı olan Muharrem ayı başlıyor. Muharrem ayı, biz Müslümanlar açısından olduğu kadar önceki peygamberler ve ümmetleri için debüyük bir önem taşımaktadır. Zira bu ay tarihin seyrini değiştiren olayların gerçekleştiği bir zaman dilimidir. Mesela; Hz. Âdem’in tövbesinin kabulü, Hz. Nuh’un gemisinin tufandan selamete çıkması, Hz. İbrahim’in ateşten çıkması ve Hz. Musa’nın Firavun’un zulmünden kurtulması gibi. İnsanlık için son derece önemli bu olayların Muharrem’in onuncu gününde meydana gelmiş olması inananların nazarında bu ayın değerini yüceltmiştir.

 

Hepsinden önemlisi de Muharrem ayı bizzat Yüce Allah tarafından Kur’an’da hürmete layık aylar arasında zikredilmiştir. Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulur: “Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur…”(Tevbe, 9/36)Bir hadis-i şerifte ayette sözü edilen haram/hürmetli aylarZilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb olarak açıklanmıştır. (Buharî, Tesîru Sure, 9)Bu dört ayın hürmeti, öteden beri süre gelen dinî bir uygulamadır. Hz.İbrahim zamanından beri bu esasa riayet edilmiştir.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.),Muharrem ayını “Allah’ın ayı” olaraknitelendirerek bu ayın önem ve faziletini ifade etmiştir. (Müslim, Sıyâm 202, 203)Bu ay, ismini de zaten taşıdığı özelliklerden almaktadır. Zira sözlükte “haram kılınmış, saygı ve hürmete layık” manalarına gelen Muharrem, dinî bir terim olarak da dinen haram kılınmış şeylerdemektir. Bu özellikleriyle Muharrem ayı, “haram aylar” uygulamasını ifade eden genel isim olarak diğer haram aylar içinde ayrıcalıklı bir konumdadır.Muharrem ayı,tarih boyunca da İslam kültüründeki önemini ve değerinihep korumuştur.

 

Milletlerarası ilişkilerde barışı esas alıp yeryüzünde her türlü haksızlık, bozgunculuk ve tahakkümü yasaklayan(Bakara, 2/205; Kasas, 28/83) İslamiyet, savaşın bir insanlık realitesi/gerçeği olduğunu göz ardı etmemiş, savaşın tahribatını en aza indirecek önlemler almaya çalışmıştır. Bu çerçevede, İslamî düşünce sistemi içinde, yılın üçte birini meydana getiren bir sürenin savaş karşıtı duygu ve düşüncelerle geçirilmesine yer verilmiş olması, ihmal edilen birtakım insanî değerlerin hatırlanıp yaşatılmasına ve bu konuda kamuoyu oluşturulması için belli günlerin veya haftaların ayrılmasına önem verilen zamanımızda daha bir dikkat çekmekte ve anlam kazanmaktadır. [Kur’an Yolu, DİB. Yay. C. II, Sh. 766]

 

Muharrem ayını önemli kılan en önemli sebeplerden birisi de bu ayın onuncu günü olan Aşure günüdür.Aşure günü, birçok peygamberin hayatında önemli yeri olan olayların gerçekleştiği bir gündür. Ne yazık ki, Peygamber Efendimizin sevgili torunu Hz. Hüseyin’inKerbelâ’da şehit edilmesi de bu güne tesadüf etmiştir. Ancak bütün Müslümanları üzen bu müessif olay, tarihin hakemliğine bırakılmalı, Müslümanlar arasında husumetin ve kırgınlığın sebebi yapılmamalıdır. Bizlere düşen görev, yanlış ve üzücü hadiselerden ibret alarak, onların tekrar yaşanmaması için ne gerekiyorsa onu yapmaktır.

 

Dinimizce bu ayda yapılan ibadetlerin faziletli kabul edilmesi de bu ayın değerini yüceltmiştir.  Hz. Peygamber (s.a.s.) Muharrem ayında oruç tutulmasını tavsiye etmiş, bu ayda tutulan orucun “Ramazan’dan sonra en faziletli oruç”olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Sıyâm 202)Hz. Peygamber (s.a.s.) bu ayın onuncu günü yani Aşure gününde oruç tutulmasını tavsiye etmiş, kendisi de bu orucu tutmuştur. (Buhârî,Savm, 69; Müslim, Savm, 127)Ancak Peygamber Efendimiz   (s.a.s.), Yahudilerin de aynı gün oruç tuttuklarını öğrenince bir gün öncesiyle birlikte yani Muharrem’in 9. ve 10. günlerinde bu orucun tutulmasını tavsiye etmiştir.

 

İşte bu gibi özelliklerinden dolayı Muharrem ayı, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicretinin esas alındığı hicrî takvimin başlangıcı kabul edilmiştir.

 

İslam dini haram aylar uygulamasıyla; zulüm ve haksızlıkların kol gezdiği, hırsızlık, gasp ve cinayetlerin bolca işlendiği, kavga ve savaşların hiç eksik olmadığı bir çağda, insanları belli dönemlerde durup düşünmeye, savaşların meydana getirdiği tahribatın farkına vararak muhasebe yapmaya davet etmiş ve bunun için uygun bir ortam oluşturmayı hedeflemiştir.

 

Sonuç olarak; Allah’ın ayı Muharrem, sadece Kerbela olayı ile hatırlanmamalıdır.Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi bu ay, Kur’an ve hadislerde övgüyle bahsedilen, Kerbela hadisesinden önce de insanlar tarafından hürmet gösterilen bir aydır. Muharrem ve diğer hürmetli aylar, bizlere barışı hatırlatmalı ve dünyada kalıcı barışın sağlanması için somut adımların atıldığı bir zaman dilimi olarak değerlendirilmelidir.

 

Bu duygu ve düşüncelerle; Muharrem ayının ve yeni hicrî yılın başta ülkemiz olmak üzere İslam âlemine ve tüm insanlığa barış ve huzur getirmesini Yüce Mevla’mızdan niyaz ediyorum.

 

Yasin Börü Öldü mü? Huzur – Düzen Kaldı mı?

IŞİD mi daha zalim, PKK mı daha gaddar? Yoksa manyaklık yarışı mı var?

Ortaçağ’a geri mi geldik; nedir bu vahşet, bu öfke? Nerden çıktı bu yamyamlar?

16 yaşındaki sivil bir genci / öğrenciyi, Bayramın 4.günü Diyarbakır’daki mültecilere kurban eti dağıtırken önce balkondan atan, sonra bıçaklayan, sonra da üstünden arabayla geçen ve en son cesedini benzin dökerek yakan güruh ‘açılım‘ adı altında teröre tanınan toleransın onları nasıl ‘sınır tanımayan caniler’ haline nasıl getirdiğinin resmidir.

Ben evvela Suriye’den görüntüler zannettim; meğer askerliğimin şehri Diyarbakır’danmış. Suriyeli sığınmacılara ev ve battaniye tedarik eden 19 yaşındaki Hüseyin Dakak, biraz da kursaklarına kurban eti girsin diye uğraşırken PKK çetelerince hem öldürülüyor hem de başı taşla eziliyor.

Evli, 1 çocuk babası ve eşi hamile olan 26 yaşındaki Hasan Gökgöz de teröristlerce 50 yerinden bıçaklanarak hunharca katledilenlerden. İşin tuhafı, olanı biteni “öldürmeyen Allah öldürmüyor” fehvasınca sağ kalan ama çok ciddi işkenceye maruz kalan 18 yaşındaki Yusuf Er sayesinde öğreniyoruz.

İşte memleketimden insan manzaraları. Gencecik yürekler, 3’er – 4’er ya da 30’ar – 40’ar Kurban’da kurban ediliyor, zencilere sürek avı düzenleyerek onları en vahşice katleden Ku Klux Klan örgütünün yöntemleriyle kayıtlara giriyor ve maalesef ki halen sorumluları adalete teslim edilemiyor.

Biz böyle bir ülkeyi hak etmemiştik. Ne ara böyle olduk; son 12 yılda mı? ‘Çözüm‘ dediğiniz bizi biz yapan ve millet olmamızı sağlayan değerler bütününü çözme ameliyesi miydi? Türk Milleti’ne çorap muamelesi yapan gücün kaynağı nedir: Made in KİM?

İsmini Yasin Suresi’nden alan Lise 2. sınıf talebesinin babası soyadları Börü / Kurt olduğu halde “Keşke ona biraz kendini savunmasını öğretseydim; bir gün dahi eline bir taş almadı” diyerek Türkiye’de geniş halk yığınlarının geldikleri noktayı imlemiştir. 92-93’te Silvan’a gönüllü giden bu satırlarının yazarının Habur Rezaleti sonrası aynı duyguya kapılması gibi.

Acılı baba Fikri Börü “Bir kurt, koyunu dahi o şekilde parçalamaz” derken birilerinin paranoya dedikleri psikopatlığın toplumu ne hale getirdiğinin uzmanca tarifini yapıyor. Hiçbir hayvan avına işkence yapmaz. Bu nasıl bir insanlıktan çıkmadır ve hayvanlardan daha aşağı olmadır?

Türkiye; Irak gibi, Libya gibi, Suriye gibi istikrarsızlaştırılmak ve her gün bombaların patladığı, kardeş kavgasının yaşandığı bir ülke haline sokulmak isteniyor Hafazanallah. Gelin yol yakınken akillerden, açılım-çözüm sürecinden, Apo’yla görüşmekten, teröristlere şirin gözükmekten, yakılan okulları-bayrakları ve yıkılan büstleri görmezlikten gelmekten, komşu ülkelere huzursuzluk ihraç etmekten, sınırları yolgeçen hanı haline getirmekten, bir de haklı eleştirileri husumet bellemekten vazgeçin.

Tövbe edin, hulûs-i kalple af dileyin. Ve “Kısasta sizin için hayat vardır” (Bakara 179) hükmüne ittiba edin.

Medya diyetini aldı mı? Berkin Elvan’a, Ali İsmail Korkmaz’a yakılan ağıtlar böğrümdeki Yasin Börü’ye yakılmıyorsa sagu kör-sağır-dilsiz demektir.

 

Türk Dünyası’nda Acı Bir Yıldönümü

Kırgızistan’ın dünyaca ünlü yazarlarından Cengiz Aytmatov’un meşhur romanındaki Mankurtlara dönüşmüş bir toplum haline geldik. Hızla millet vasfından toplum vasıfsızlığına dönüşüyoruz. Elbette bu sadece bizim ülkemize mahsus bir durum değil. Bütün dünyaya şamil bir şekilde, milletleri millet yapan kültürel değerler ve tarihi miraslar hızla değersizleştiriliyor ve yok oluyor. Bugün sadece şekil şartlarına önem vererek gününü gün etmeye çalışan zihniyetin topluma egemen olması dolayısıyla ortalıkta mankurt gibi gezen insanlardan müteşekkil hale gelindi, geliniyor.

Öz ise Allah’a emanet…

Bizi biz yapan değerlerden birisi de 4 Ekim 1938 yılında Sovyet Rusya tarafından kurşuna dizilerek idam edilen ünlü Türk Edebiyatçısı Çolpan’dır…

1897 yılında Türkistan’da bugünkü Özbekistan’ın Fergana vilayetine bağlı olan Andican kentinde doğdu. Gerçek adı Abdülhamit Süleyman’dır. Çolpan (Tan Yıldızı) onun takma adıdır.

Çolpan Türkistan’daki Cedit, doneminin en önemli şairidir. Hem medresede, hem Rus okullannda öğrenim görmüş; Arapça, Farsça, Rusça ve İngilizce öğrenmiştir. Mevlâna, Sadi, Hafız, Hayyam, Ali Şir Nevayî, Fuzülî gibi Türk ve İslâm yazarlarını okumuştur. Devrin diğer ceditçileri gibi Osmanlı, Kazan, , Kırım ve Azerbaycan Türk edebiyatlarını yakından takip etmiştir. Türkiye’den Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp ve Mehmet Akif Ersoy gibi şair ve yazarları yakından tanımıştır.
1917-1918 yıllarında Orenburg’da “Vakit” Gazetesi’nde çalışırken Başkurt Millî Hükümeti’nin de sekreterlik görevini de yürütmüştür. Başkurdistan’ın Ruslarca işgali, Komünizmin vaat ettiği sözde “hürriyet”inin tamamen yalan olduğunu anlamasını sağlamıştır.
Ülkesine dönmüş ve Türk halkına vurulan çelik prangaları Türkçe’nin yıldırımlarıyla parçalamak için daha çok şiirler yazmaya başlamıştır.
Ayrıca hikâyeler, oyunlar kaleme almıştır.

1920-1926 yılları arasında ise Oyganış <Uyanış> (Taşkent 1922), Bulaklar (Taşkent 1924) ve Tan Sırları (Taşkent 1926) adlı eserlerini yayınlamıştır. Bu eserlerinde yer alan toplam 119 şiir, millî sembolizmin eşsiz örnekleridir. Çolpan, millî meseleler yanında sosyal buhranları da işlemiştir.
Dönemin Kazak Türkü yzarlarından Magcan Cumabay gibi Türk İstiklâl Savaşı’nı gönülden desteklemiş ve bu amaçla şiirler yazmıştır.
1920’li yıllarda Türkiye’de Anadolu’yu işgal eden Batılı güçlere karşı verilen savaşı da yakından takip eden Abdulhamid Çolpan, Türk milletinin iyi tanıdığı “Tufan” adlı şiirinde; “Ey İnönü, ey Sakarya, ey istiklâl erleri, Yürü mazlumlar tufanının öç alguçı selleri”, diyerek Türkiye’nin yanında olduğunu açıkça ilan etmiştir. Bu aynı zamanda Türkistan’dan Türk Kurtuluş Savaşı’na gönderilen yardımları da harekete geçirmiş, Buhara’da, Semerkant’ta, Kaşgar’da kadınlar alyanslarını dahi satarak Türkiye’ye yardım olarak göndermişlerdir…
Bu şiiri ve diğer yazı ve sözlerinden dolayı Ruslarca birçok kez yargılanarak, hapsolunmuştur. Bu arada Türkistan’a sözde adalet ve eşitlik getirmek maskesi altında Kızılıordu işgali de sürmektedir.
O dönem yazdığı “Güzel Türkistan” şiirinde hemşehrilerine seslenir:
Güzel Türkistan sana ne oldu?
Seher vaktinde güllerin soldu,
Çemenler solmuş kuşlar hem feryat
Hepsi mahzun, olmaz mı dil şad?
Bilmem niçin kuşlar uçmaz bahçelerinde
Birliğimizin sarsılmaz dağı
Ümidimizin sönmez çerağı
Birleş ey halkım, gelmiştir çağı,
Bezensin şimdi Türkistan bağı.
Davran halkım artık yeter bunca cevr ü cefalar
Bayrağını al, kalbin uyansın,
Kulluk, esaret kamilen yansın,
Kur yeni devlet, düşman irkilsin
Yüce Türkistan ayağa kalksın
Kendi öz vatanının gül bahçelerinde…

Daha sonra bu şiir, bir marş haline dönerek bütün Türk Dünyası’na yayılmıştır.

Kullandığı dil sade bir Türkçe ve şiir tekniği özgündür. Ruslar ve işbirlikçileri bile Çolpan’ın sanat gücüne hayrandır. Sovyet rejiminin propaganda masalları karşısında o, gerçekleri pervasızca işaret etmeye devam etmiştir.
Çolpan rejim için tehlikelidir!

Önce “rejimin sözcüsü bir şair” yapmak için çok gayret gösterirler. Yapılan her öneriyi elinin tersiyle iter.
Stalin’in talimatıyla 1930’lu yıllarda şiirleri yüzünden sekiz defa tutuklanır. Hapishanede de yazar. Ancak bunları yayınlayacak bir yayınevi Türkistan’da ne yazık ki kalmamıştır. Eserleri halkın dilinde ve gönlünde yayınlanmaya başlar…

Hapisten her çıkışında davasına kaldığı yerden devam eder.
Stalin devrinde 1937’de halk düşmanı ve milliyetçi olmakla suçlanıp yeniden tutuklanır ve Rusların meşhur ‘Aydınları Temizleme’ harekâtı esnasında elinden kaleminden başka hiç bir silahı olmayan Çolpan, 4 Ekim 1938’de kurşuna dizilerek şehit edilir…

Cesedi, mezarı türbe haline gelir ve Türk halkında millî bilinç uyanmasına vesile olur korkusuyla imha edilir…

O, milletini ve şerefini her şeyin üzerinde tutarak, bir kahraman gibi şehit olmuştur.
Vefatından tam 19 yıl sonra; 1957 yılında Çolpan’ın medeni hukuk yönünden suçsuz olduğu ve yanlışlıkla idam edildiği Sovyet Mahkemelerince kabul edilir. Ancak eserlerinin basılmasına izin yine de izin verilmez. Ta ki Özbekistan Devleti yeniden bağımsızlığını kazanıncaya kadar…

Allah, O’na ve bütün şehitlerimize rahmet ve ihsanda bulunsun…

(Kaynak: Edebiyat ve Sanat Akademisi.com Wikipedia.com)

 

Cumhuriyet’in 91. Yılında İkinci Eğitim Seferberliği Şart

Türkiye Cumhuriyetinin kültürel temelleri, Atatürk ilke ve inkılapları, uluslaşma süreci, eğitimle hayata geçirildi. Ülke çapında ilan edilen eğitim seferberliği ile Türk halkı bir aydınlanma dönemine girdi. Yüzyıllarca eğitimi ihmal edilen bu halkın büyük çoğunluğu kısa sürede önce okuryazar hale getirildi, daha sonra da okullaşma sürecine sokuldu. Bu süreçte en büyük çalışmayı ve fedakârlığı, Türk öğretmeni yaptı.

İnsan hayatında elli yıl, yetmiş yıl uzun bir süredir. Fakat devlet hayatında yüz yıl bile kısa bir süredir. Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu yıl doksan birinci yılını idrak etti. Bu kısa sürede çok uzun bir mesafe kat etti. Hele kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğindeki ilk on beş yılda, 18. Ve 19. Yüzyıllarda sancısını çektiğimiz ve ulaşmaya çabaladığımız çağdaş hayatın köklü adımları atıldı. Resmen Türk toplumu çağ atladı, hatta bazı konularda -örneğin; kadın hakları- örnek aldığımız batı ülkelerinin önüne geçildi.

Atatürk Kurtuluş Savaşı’nı asker ordusuyla kazandı. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin “Medeniyet Savaşı”nı irfan ordusuyla yürüttü. Daha Kurtuluş Savaşı’nın ilk yılında ve düşmanın güçlü göründüğü en sıcak günlerinde 1. Maarif Kongresi’ni toplamasının nedeni budur. Savaşı kazanacağına inancı tamdır. Asıl savaş, kurtuluştan sonra cehalete karşı verilecek savaştır. O savaşın kurmayları da,  subayları da, neferleri de, öğretmenlerdir. Bu yüzden bütün çalışmalarını eğitim alanında yoğunlaştırdı. Önce yüzde doksanından fazlası okuryazar olmayan Türk halkının okuma yazmayı daha kolay öğrenmesi için Arap alfabesini kaldırarak, yerine Latin alfabesinikoydu. Ne kadar okuryazar varsa, derecesine bakmadan eğitim seferberliğinde değerlendirdi.

Kurtuluş Savaşında Türkiye ordularının Başkumandanı iken, 24 Kasım 1928 tarihinde de,cehalete karşı açtığı savaşın ilk cephesi olan Millet Mekteplerinin Başöğretmeni oldu. Zaten askerlikten sonra en çok olmak istediği meslek, öğretmenlikti. Böylece bu idealini de gerçekleştirdi ve bizzat kara tahtanın başına geçerek çok sevdiği milletine öğretmenlik yaptı. Başta asker ocağı olmak üzere her yer cehaletle savaşın verildiği alanlar oldu. Bu yoğun savaş kısa sürede dünyaya parmak ısırtacak başarılara imza attı. Köy Enstitülerinin açılması, Doğu ve Batı Klasiklerinin Türkçeye çevrilmesi, aydınlanmacı bir kültür devriminin dönüm noktaları oldu.

EĞİTİM KARNEMİZ ZAYIF

Küreselleşmeye uyum ve AB’ye üye olma sürecindeki bugünün Türkiye’sinde yeni bir eğitim seferberliğine ihtiyaç vardır. Çünkü bütün çabalarımıza rağmen Cumhuriyet’in 91. yılında milletimizin eğitim ortalaması 5 yılı aşmıyor. Hala yüzde 5 oranında okuma yazma bilmeyen insanımız var. Uluslararası yarışmalarda -Pisa matematik yarışması gibi- gençlerimizin başarıları çok düşük. Yabancı dil ağırlıklı eğitim yapan okullarımızda bile yabancı dil öğretemiyoruz. Üniversitelerimizin çoğunun bilimsel çalışmaları ve akademik başarıları da, dünya ortalamalarının gerisinde. Entelektüel birikimimiz de yetersiz. Kısacası, şu anda Atatürk’ün gösterdiği, “çağdaş uygarlık” hedefine hala ulaşamadık.

Çağdaş uygarlık hedefine ulaşamamamıza rağmen, kısa sürede cehalete karşı verilen savaşta alınan mesafe, toplumun bir anda aydınlanma sürecine girmesi, Atatürk inkılaplarından dolayı asırlık kazanımlarını kaybeden, halkın cehaletinden nemalanan çevreleri rahatsız etti.   Ziya Paşa 1850’li yıllardaTerkib-i Bend’inde: “Dide-i huffaş rencide olur ziyadan”, (Yarasanın gözleri ışıktan rahatsız olur) diyor. Aynen öyle oldu. Cumhuriyet rejimine, Atatürk ilke ve inkılaplarına karşı olanlar, ilk yıllardan bugünlere kadar Cumhuriyet’e, onun kurucusu ve fikir babası Atatürk’e karşı bir mücadele yürüttüler.Bu uzun süreli mücadele, şu anda küçümsenmeyecek başarılar elde etti. Bunlar, bu gelişmelerden rahatsız olan Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü seven ve benimseyenleri üzebilir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki,  Cumhuriyet ve Atatürk karşıtları, elli-altmış yıldır bugünlere hazırlanırken, Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü sevenler, maalesef bu sürede, “Cumhuriyet sağlam temeller üzerine kurulmuştur, nasıl olsa bir şey olmaz” diyerek yan gelip yatmışlardır.

İKİNCİ EĞİTİM SEFERBERLİĞİ

Şu anda karşımızdaki tablo, oldukça karamsar. Ama ne kadar karamsar olsa da, bu karanlık tünelden mutlaka bir çıkış yolu vardır. Bu çıkış yolu, yine eğitimle açılacaktır.  Çıkış yolunun aydınlatıcıları, geçmişte olduğu gibi, yine öğretmenler olacaktır. Unutmayalım ki, en ileri giden bir toplumla, en geride kalan bir toplum arasında, en fazla bir nesil kadar fark vardır. Yani bu iş için, (4+4+4=12) yıllık bir süre yeterlidir. Önemli olan, bu yeni eğitim seferberliğine inanmak, başarma azim ve kararlılığında olmaktır.  Cumhuriyetin okullarında yetişen yüzbinlerce Türk öğretmeni, ellerine emanet edilen çocuklarımızı, bugünden tezi yok, Atatürk’ün açtığı aydınlık yolda, çağdaş bilim ve tekniğin rehberliğinde yetiştirme seferberliğini başlatmalıdırlar.

Bunun için öğretmenlerimizin yapacağı ilk iş, hangi sosyal, kültürel ve ekonomik kesimin çocuğu olduğuna, kılık ve kıyafetine bakmadan, önyargısız çocuklarımızı sevgi ve şefkatle kucaklamaktır. Bunu çocuğa hissettirebildiğiniz an, açılamayacak kapı yoktur. Bunu yaparken, velilere de aynı duyarlılıkta yaklaşmalı, eğitim ihtiyaçları varsa, onları da rahatsız etmeden eğitmeliyiz. Velileri yanınıza aldığınızda, çözemeyeceğiniz sorun yoktur.  Veliyi, samimiyetinize, dürüstlüğünüze, öğrencisinin yararına düşündüğünüze inandırdığınız takdirde, başarılı olmamanız için hiçbir neden yoktur. Yanınıza bir de, okulun mezunlarını, yerel yönetimleri, iş çevrelerini, sivil toplum kuruluşlarını alabilirseniz büyük başarılara imza atabilirsiniz.

Öğretmenlerimiz ellerine teslim edilen vatan evlatlarını; çağdaş bilimle, ulusal ve evrensel kültürle, insan hak ve özgürlüklerinin bilincinde yetiştirmez,   sanatın, sporun ve insanı mağaralardan uzayın derinliklerine taşıyan tüm insani değerlerin yaptırımı ile donatmazsa, yarınları kurtaramayız. Atatürk döneminde Millet Mektepleri’nin çatısı altında yapılan “Birinci Eğitim Seferberliği”nin amacı, “İYİ İNSAN, İYİ VATANDAŞ” yetiştirmekti. O günün Türkiye’sinde ve dünyasında bu vasıflarda insan ve vatandaş yetiştirmek yeterliydi.

Fakat bugün “21. Yüzyıl Türk İnsanı”nı aynı vasıfta yetiştiremeyiz. Çünkü iletişim, bilişim ve ulaşım sektörlerinde olağanüstü gelişmeler dünyayı küçülttü. Dünya küreselleşme sürecine girdi,uluslararası ilişkiler yoğunlaştı. Bilgi her gün geometrik katsayılarla yenileniyor.İnsanlık tarım ve sanayi toplumundan sonra “Bilgi Toplumu” aşamasına geçti. İnsan ihtiyaçları sürekli gelişiyor, buna göre yeni iş alanları oluşuyor, yeni meslekler hayata geçiyor. Bu nedenlerle geçmişin “İYİ İNSAN, İYİ VATANDAŞ” yetiştirme hedefi,  21. yüzyılın Türk insanının çağa uyumu için yeterli değildir. Bu yüzden 21 yüzyılın Türk insanını yetiştirmek için başlatacağımız “İkinci Eğitim Seferberliği”nin amacı,  “NİTELİKLİ İNSAN, BİLİNÇLİ YURTTAŞ” yetiştirmek olmalıdır.

Cumhuriyetimizi emanet ettiğimiz gençlerimizin ve çocuklarımızın yetiştiricisi değerli öğretmenlerimize son tavsiyem şudur: Türk insanını küreselleşen 21. Yüzyıl dünyasının “Bilgi Toplumu”na taşıyacak olan siz değerlieğitimcilerin REHBERİ, AKIL VE BİLİM; HEDEFİ, ÇAĞDAŞ UYGARLIK OLSUN.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE! NE MUTLU TÜRK ÖĞRETMENİNE!

 

Dertlerle Barış Yaptım

Dertlerle barış yaptım, geçinip gidiyorum.
İki eski dost gibi muhabbet ediyorum

 

Onlar bana abone,ben onlara alıştım
Birlikte geleceğe,yürüyüp gidiyorum.

 

Çileler pişiriyor olgunluk hamurunu
Acılarla tatlanmış huzuru tadıyorum.

 

Çağdaş Falcılar

Son 10-15 yıldır Türkiye’nin gündemine “Çağdaş Falcılar” diyebileceğimiz bir takımadamlar girdi. Bunlar, maalesef, saçma sapan yorum ve iddiaları ile halkı olabildiğince etkiledi ve zihinleri karıştırdı. Bu vazifeyi yerine getirebilmek için de yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i hiç utanmadan (!) kendi çıkarlarına alet etti. Bazıları kendilerine futurist, bazıları stratejist, bazıları da İslam Alimi adını veriyor. Yarım yamalak din bilgileri ve Arapçaları ile fütursuzca ahkâm kesiyor, atıyor, tutuyorlar.

Bir bakıyorsunuz biyolog, bir bakıyorsunuz sosyolog oluyorlar. Çoğu zaman da, muhteremler dahi birer astrofizikçi. Yaptıkları şey, inandırmak istedikleri konularda Kur’an’dan şifreli mesajlar çıkarmak ve konuya vakıf olmayan insanları inandırmaya çalışmak.

İşte efendim; falanca tarihte iktidara falancanın geleceği yazılıymış, filanca tarihe kadar iktidarda kalacakmış, şu tarihte İsrail yıkılacakmış, bu tarihte Amerika’da iç savaş çıkacakmış, o tarihte Kuzey Irak’taki kürtler kendi arzularıyla Türkiye’ye katılacaklarmış; ama mecburen, bunun için çözüm sürecinin başarıyla tamamlanması gerekiyormuş, falan, filan, vs. vs.

Tamamı uydurma ve sığ yorumlar olan bu iddiaların doğruluğunu ispatlamak için de, tabii ki, ilahi bir takım şifrelerin ileri sürülmesi söz konusu. Oysa yaşanan gerçek olayların mahiyetine ve dünyanın gidişatına baktığınız zaman tablonun hiç te öyle olmadığını kolaylıkla görüyorsunuz. Bırakın İsrail’in yıkılmasını, orta doğuda son 15-20 yıldır yaşanan olaylar sürekli İsrail’in lehine gelişiyor. Ayrıca, ne Barzani’nin ne de başka kürt grupların ağzından bu güne kadar bir defa bile “TÜRKİYE’YE İLHAK” kelimeleri çıkmadı. Üstelik böyle bir şeye ne ABD, ne Rusya, ne Avrupa, ne de İsrail, Arap ülkeleri ve İran onay verir yada kabul eder.

Anlaşılan o ki, bu ulema tayfası da senaryonun bir parçası ve amaç aptal yerine koydukları Türk Milleti’ni, yolunda 1000 yıl şehit verdiği Kur’an-ı Kerim ile aldatmak, açılıma/saçılıma ikna etmek. Aynen tekrar piyasaya sürülen akil adamlar gibi. İşin asıl üzücü ve garip tarafı, bu tür safsatalara cevap vermek üzere, ortaya din alimlerinin çıkmıyor olması. Ama bu güruh yanıldıklarını bir gün mutlaka anlayacaklardır. Zira “gerçek Müslümanlar” (bu iki kelimeyi özellikle vurguluyorum) Allah (c.c), Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber (sav) ile asla aldanmazlar. Çünkü onlar şu ayetleri bilirler:

1.    “Fatır Suresi, âyet:5- Ey insanlar, hiç şüphesiz Allah’ın va’di haktır; öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın.

2.    Lokman Suresi, âyet:33 – Ey insanlar, Rabb’inizden korkup-sakının ve öyle bir günün azabından çekinip-korkun ki, (o gün hiç) bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez ve (hiç) bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda) değildir. Şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın.

3.    Hadid Suresi, âyet:14 – (Münafıklar) Onlara seslenirler: “Biz sizlerle birlikte değil miydik?” Derler ki: “Evet, ancak siz kendinizi fitneye düşürdünüz, (Müslümanları acıların ve yıkımların sarmasını) gözetip-beklediniz, (Allah’a ve İslam’a karşı) kuşkulara kapıldınız. Sizleri kuruntular yanıltıp-aldattı. Sonunda Allah’ın emri (olan ölüm) geliverdi ve o aldatıcı da sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak, hatta masumca sizden görünerek) aldatmış oldu.”

4.    En’am Suresi, âyet:112 – Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla baş başa bırak.

5.    Bakara Suresi, âyet:9 (Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller.”

 

Dubai Port Cinayeti!

Bir zamanlar, “Yarımca Porselen” diye bir fabrikamız vardı. Üretim yapıyor, istihdam yaratıyordu. Özelleştirme kapsamına alındı!

  • 1998’de EVYAP firması 30.5 milyon dolar verdi, kocaman fabrikayı, arazisi ve limanıyla birlikte satın aldı.
  • Evyap, 2004 yılında, 82 milyon dolara Erdemir’e sattı!
  • 2005 yılında, Erdemir, arazinin yarısını 105 milyon dolara Dubai Port adlı uluslar arası liman işletmeciliği yapan firmaya sattı!
  • “Ne yapıyorsunuz, bütün ulusun ortak malı üzerinden birileri büyük rant sağlıyor. Bu özelleştirme değil, soygun” diyenleri kimse dinlemedi! Ulusal çıkarları savunanlara “vatan haini” gözüyle bakıldı!

Sonra neler oldu?

  • “Karaosmanoğlu, Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak’a, ‘İzmit Körfezi’nde yeni bir liman istemiyoruz’ dedi!”/28.5.2009
  • Karaosmanoğlu; “Dubai Port için dava açtık” dedi! /29.8.2009
  • AKP İl Başkanı Zeki Aygün; “Dubai Port’a engel olamayız” dedi! /4.9.2009
  • Özgür Kocaeli gazetesi “Deniz Bitecek” başlığı ile yayınlanan haberde; “Onaylanan deniz dolgusu yapıldığında Körfez de ölecek” diye uyardı. /26.8.2009
  • Galip Ataman, “Dubai Port liman yolunu BÜYÜKŞEHİR YAPACAK” başlıklı haber ve yazısı Kocaeli gazetesinde yayınlandı. /1.9.2009
  • Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili İlyas Şeker; Suriye Çatak’la yaptığı görüşmede; “Bir metrekare denizi bile doldurtmayacağız” diyordu!/2.9.2009
  • AKP Kocaeli Milletvekili Eyüp Ayar; “Liman yapımını ben de istemiyorum” dedi! /14.9.2009
  • Bu gelişmeler olurken, benim de “KYÖD Başkanı” sıfatımla, aralarında bulunduğum 7 kişi Yargı’ya başvurduk, dava açtık.
  • “Dubai Port ve Ulusal Çıkar” başlığı ile “Kocaeli Hâkimiyet” gazetesindeki köşe yazımda, bu limanın bu kente vereceği çok yönlü zarara ve tehlikelere dikkat çekmeye çalıştım. /16.9.2009
  • Körfez ilçe’de, demokratik kitle örgütleri ve mahalle sakinlerince düzenlenen toplantıda; “Limana Hayır” kararı çıktı./31.10.2009
  • Sakarya Bölge İdare Mahkemesi, liman inşaatının durdurulması kararını verdi. Kocaeli Sivil İnisiyatif Platformu, zamanın Valisi Ercan Topaca’ya “İnşaatı Durdurun” çağrısı yaptı! /8.4.2011
  • Dubai Port İnşaatı Mahkeme Kararı’na rağmen sürüyor! / 11 Mayıs 2011.
  • Milletvekili Zeki Aygün; “Yeni limana, deniz dolgusuna izin veremeyiz” dedi. / 25.12.2011, Özgür Kocaeli.
  • Galip Ataman yazısı; “Danıştay ve Bakanlık, “İlave Dolgu yapılamaz”/ 25.1.2012, Demokrat.
  • Galip Ataman yazısı; “Dubai Port Limanı ve Kadrolu Çevreciler”! (9.7.2013, Demokrat )
  • DANIŞTAY, DUBAİ PORT İÇİN SON KARARI VERDİ; YAPIMI UYGUN DEĞİL!” ( 3 Ekim 2014 Manşet )

 

SON SÖZ;

Bu ülkede, “çevreye duyarlı yurttaşlar” her zaman itilip kakılmış, tehdit edilmiş ve haksız eleştirilere muhatap olmuştur. Doğal çevreye verilen zararın yarattığı felaketler artık açıkça yaşanıyor.  Ama daha çok kazanma ihtirası ile doğaya ve topluma büyük zararlar verirken, işsizlikle kıvranan insanların “işsizlere iş sağlayacağız” yalanları ile aldatıldığı ve kışkırtıldığı bir ülkede yaşıyoruz!

Dubai Port, insafsız dolgusu ile Körfez’de deniz trafiğini, kuzeyde de karayolu trafiğini altüst edecek ve büyük kazalara yol açabilecektir.

Üstelik, Türkiye Cumhuriyeti bir HUKUK DEVLETİ ise, idarenin YARGI kararlarına saygılı olması şarttır. Aksi halde, ne “hukuk devleti” ne de “İdarenin Meşruiyeti” kalır!

Burası “Sömürge” ülkesi mi “Hukuk Devleti” mi, anlayacağız.

 

17/25 Aralık Bir Serap İmiş

Vikipedi’de, bakın serap nasıl tarif ediliyor? “Serap, atmosferde ışık ışınlarının kırılmasından doğan ve çöllerde kolaylıkla gözlemi yapılabilen optik yanılma, optik bir doğa olayıdır. Kısaca, uzak nesnelerin görüntüsünün, ışık ışınlarının bükülmesiyle, aslında bulunmadıkları bir yerde görünmesidir. Halüsinasyonun tersine, serap bir doğa olayıdır. Kamera ile kaydedilebilir. Gözlemcinin konumunda bulunan herhangi bir optik alet bu ışık olayını gözlemleyebilir.”

Halüsinasyon (var sayma) ise, bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın, alınan bir sanının varlığına inanma durumudur. Ruh hastalıklarında sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Beş duyunun da halüsinasyonu olabilir; görme, işitme, dokunma, koklama ve tat duyusu. Halüsinasyonlarda kişi, bir hastalığının olduğunu bilmeden, gördükleri, işittikleri ve hissettiklerine bütünüyle inanır.

17/25 Aralık soruşturmalarına ait delil niteliğindeki kayıtlar, Türkiye’yi sarsan, 4 bakanın istifasına, tutuklamalara sebep olan görüntüler meğer bir serap imiş.

Yani biz toplum olarak, 800 bin TL değerindeki rüşvet saatini Bakanın kolunda gördüğümüzü sanmıştık. Ama meğer o saat ABD’deki bir iş adamının kolunda imiş.

Ayakkabı kutusunda gördüğümüz paralar, Halk Bankasının kasasında imiş de biz serap görmüşüz.

Bakan çocuğunun evinde yatak odasında gördüğümüzü sandığımız çelik para kasaları içindeki dolarlar, Eurolar da, İsviçre Bankalarının birinin deposunda imiş.

Ah bu ışık kırılmaları ah. Bu optik yanılma sayesinde yani ışık ışınlarının bükülmesiyle, bahsi geçen suç delillerinin aslında bulunmadıkları bir yerde görünmesi yüzünden ne kadar günaha girdik.

Peki ya ses kayıtları? Onlar da olsa olsa halüsinasyondur. Bakın C. Savcılarımız takipsizlik kararı verdiklerine göre “milletin A. sına koyduğunu” duyduğumuzu sandığımız, “havuz medyası” oluşturmak için rüşvet verdiğini sandığımız saygın iş adamlarının konuşmaları da herhalde halüsinasyonmuş.

Montaj mı, dublaj mı diye tartışıp durduğumuz sıfırlama tapeleri de, ihalelere fesat karıştırdı diye şüphelendiğimiz devletlilerin ses kayıtları da meğer hepsi bir halüsinasyon (var sayma) imiş.

***

George Orwell’in “1984″ romanının kahramanı olan Winston Smith “Özgürlük, İki Kere İkinin Dört Ettiğini Söyleyebilmektir” diyordu. Parti ve Ağabey’in (bigbrother) kontrol ettiği sistem Smith’i “Sevgi Bakanlığı’nda” misafir eder. Gördüğü beyin yıkama işlemlerinden sonra Smith mutlu olmayı öğrenmişti.

Artık “iki kere ikinin beş ettiğine” ve geçen her gün, Parti ve Ağabey’e olan bağlılığının artarak mutlu(!) bir şekilde yaşamaya devam edeceğine tüm kalbiyle inanmaktadır.

Mutlu olmak istiyorsak, haydi hep birlikte söyleyelim: “İki kere iki beş eder.”

*****

TAKİPSİZLİK KARARLARI

Geçen hafta 17 Aralık soruşturmasıyla ilgili İstanbul Başsavcılığı, işadamı Rıza Sarraf, eski Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan ile eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler ve eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Kaan Çağlayan‘ın da aralarında bulunduğu 53 kişi hakkında kovuşturmaya gerek duyulmadığı kararını verdi.

Karar, “Usulüne uygun delil toplanmadığı, suçun unsurlarının oluşmadığı ve herhangi bir örgüte rastlanmadığı” gerekçesine dayandırıldı.

Daha önce tutuklanıp serbest bırakılan bu kişiler ‘haksız tutuklama tazminatı’ verilmesi için dava açabilecek. Yani bu soruşturmadan borçlu çıktık. Mahkemelerin belirleyeceği haksız tutuklama tazminatları maliye hazinesinden, başka ifadeyle vatandaşların cebinden çıkacak.

AKP’li dört bakanın Yüce Divan’a gönderilmesi de artık mümkün olamayacak.

Çünkü “Soruşturma Komisyonu, Savcılığın takipsizlik kararını esas alarak, AKP’li bakanların Yüce Divan’a sevk edilmemeleri yönünde rapor yazabilecek ve meclis genel kurulundaki AKP çoğunluğu da bu tartışmalı gerekçeyle daha rahat biçimde bakanlarını aklayabilecek.”

Daha önce de (6 Eylülde) 25 Aralıkrüşvet ve kara para aklama” soruşturma dosyasına sonradan dâhil olan savcılar, aralarında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan‘ın da bulunduğu 96 şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına hükmetmişti.

Takipsizlik verilenler arasında Abdullah Tivnikli, Cemal Kalyoncu, Mehmet Cengiz, Ömer Faruk Kalyoncu, Berat Albayrak, Ahmet Çalık, Yasin el Kadı, Mehmet Fatih Saraç, Usame Kutub, Mustafa Varank, Mustafa Latif Topbaş da bulunuyordu.

Daha da ilginç gelişmeler olabileceği konuşulup, yazılıyor. 17-25 Aralık soruşturmalarında imzası bulunan Savcı ve hâkimler meslekten ihraç edilebilecek. Hatta tutuklanabilecekler.

“Nitekim HSYK müfettişleri, 17 Aralık savcısı Muammer Aktaş hakkındaki soruşturmasını tamamlamış ve suçlu(!) bulduğu Aktaş’ın meslekten ihraç edilmesini istemişti. Yeni HSYK’nun da bu rapora destek vermesi halinde Aktaş dâhil meslekten ihraç edilecek birçok hâkim-savcının ardından, tutuklanmasının da gündeme gelebileceği” konuşulmaya başlandı.

Bence hak ediyorlar. Hatta tımarhaneye kapatılmaları daha uygun olabilir.

Madem siz kendiniz serap ve halüsinasyon gördünüz, aynı hastalığı bütün millete neden bulaştırdınız? Devletlilerimizde niye “darbe yapacaklar” korkusu yarattınız?

Allah herkese hak ettiğini versin.