24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 849

Kerbelâ Şehidi Hz. Hüseyin (R.A.)

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in ikinci torunu Hz. Hüseyin, hicretin 4. yılı Şaban ayının beşinde (m. 10 Ocak 626) Hz. Fatıma ile Hz. Ali’nin ikinci çocukları olarak Medine’de dünyaya geldi. Doğduğu zaman Hz. Peygamber (s.a.s.),sevgili torununun kulağına ezan okudu ve adını “Hüseyin” koydu. Hz. Fatıma, Peygamber Efendimizin isteği üzerine doğumunun yedinci gününde akîka kurbanı kestirip saçının ağırlığınca fakirlere gümüş dağıttı.

 

Hz Hasan ve Hz. Hüseyin dedeleri Hz. Muhammed (s.a.s.)’e çok benziyorlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.s),“Dünyada kokladığım iki çiçeğimdir”(Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 288) dediği biricik torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i çok severdi. Onlara olan sevgisini ve düşkünlüğünü her fırsatta gösterirdi. Torunlarının isteklerini tereddütsüz yerine getirir, onlarla oyunlar oynar, hatta sırtına bindirip gezdirirdi. Bazen Peygamberimiz namaz kılarken secdeye gittiğinde üstüne çıkarlar, Peygamber Efendimiz de onlar ininceye kadar beklerdi.

 

Hz. Hüseyin’in çocukluk yılları Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yanında geçti ve O’nun gözetiminde yetişti. Dinine son derece bağlı olan Hz. Hüseyin, Allah ve Resulü’nün hükmünden başka hiç bir hükmün geçerli olamayacağına, Allah’a isyan eden kimselere, haksızlık yapan zalimlere boyun eğilemeyeceğine yürekten inanmıştı. Onun davası kuru bir riyaset/baş olma sevdası değildi. O, ümmetin birlik ve beraberliğini; tefrikadan uzak bir şekilde kardeşçe yaşamalarını; toplumda hak, hukuk ve adaletin sağlanmasını gaye edinmişti.

 

Hiçbir zaman başolma hevesinde olmadı, iktidar davası gütmedi, bu konudaki tartışmalardan hep uzak durmaya çalıştı.O dönemde yapılanları tasvip etmese de tefrikaya sebep olabilecek faaliyetlere fırsat vermedi. Ancak Muaviye’nin İslam’ın devlet yönetim sisteminin temelini oluşturan şura/istişare yöntemini kaldırarak oğlu Yezidi veliaht tayin etmesini tasvip etmedi. Devlet başkanının liyakat ve ehliyet şartı aranmadan, Müslümanların hür iradeleriyle değil de baskı ve atanması birçok Müslüman gibi Hz. Hüseyin’i de ciddi manada rahatsız etti. Halbuki Yezit fasık olarak tanınmaktaydı, bu yüzden halk tarafından sevilmiyor ve hilafete layık görülmüyordu. Aklıselim sahipleri bu durumun İslam toplumunun geleceği açısından son derece tehlikeli sonuçlar doğuracağından endişe duymaktaydı.

 

Ne yazık ki, hiç kimse bu kötü gidişata mani olmaya cesaret edemiyordu. Öyle ağır baskılar uygulandı ki, kimse açıktan haksızlıklara karşı çıkamıyor, hakikati söyleyemiyordu. İşte böyle bir ortamda Hz. Hüseyin, Hakk’ın ve halkın yanında yer aldı. İslam’ın sarsılan temellerini yeniden güçlendirmek, hakkı hakim kılmak, zalime hesap sormak için mücadeleye karar verdi. Zaten Küfelilerin ileri gelenlerinden ümmetin başına geçmesini ve bu zulümlere son vermesini isteyen davet mektupları almıştı.

Bunun üzerine Hz. Hüseyin, amcasının oğlu Müslim bin Akîl’i durumu yerinde incelemek üzere Küfe’ye gönderdi. Müslim, Küfelilerin Hz. Hüseyin’e biat edeceklerini bir mektupla bildirdi. Fakat Yezit Müslim’in bu faaliyetlerini öğrenince onu öldürttü. Halk korkudan biatlerini geri aldı. Fakat Hz. Hüseyin’in bu son durumdan haberi olamadı. Hz. Hüseyin (r.a.) 8 Zilhicce 60 tarihinde aile fertleri ve bazı taraftarlarıyla birlikte Küfe’ye hareket etti.

 

Yezit, ne pahasına olursa olsun, Hz. Hüseyin’in durdurulmasını istiyordu. Bunun için Küfe ve Rey şehri valilerine talimatlar verdi. Rey valisi Ömer b. Sa’d, pek doğru bulmasa da elindeki makamı kaybetmemek için Hz. Hüseyin ve taraftarlarıyla savaşmayı kabul etti. Önce kafilenin su kaynaklarından yararlanması engellendi, Hz. Hüseyin ve beraberindekiler susuzluğa mahkum edildi.

 

Hz. Hüseyin (r.a.),son bir ümitle Ömer İbniSa’dile konuşarak, kardeş kanı dökülmesini engellemeye çalıştı, ancak başarılı olamadı. Birbirine denk olmayan iki taraf arasında bir savaş başladı. Gözü dönmüş caniler Hz. Hüseyin ve yakınlarına acımasızca saldırdılar. Hz. Hüseyin (r.a.), askerlerinin azaldığı bir anda üzerine hücum edilerek şehit edildi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in iki çiçeğinden biri olanHz. Hüseyin, hicrî 10 Muharrem 61 senesinde 57 yaşlarında iken hayata veda etti.

 

Hz. Hüseyin ve ehl-i beytin diğer fertlerinin şehadeti bütün Müslümanları derin bir üzüntüye boğmuş, bu acı hatıra asırlardır müminlerin hafızalarından silinmemiştir.Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in sevgili torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin (r.anhüm) efendilerimiz Müslümanlar tarafından her devirde daima sevilmiş, sayılmışlardır.

 

Hz. Hüseyin’in, İslam’ın yüce değerlerini her şart altında müdafaa etmenin;haksızlığa karşı mazlumun yanında olmanın önemini ve bu uğurda gerektiğinde canını feda edebilmenin gereğini şehadet şerbetini içerek öğreten sembol bir şahsiyettir.

 

Bizlere düşen,  geçmiş tarihimizde meydana gelen olayların üzerinde düşünmek ve ders almaktır.Bu acı hatıralar bize,  hiçbir makam-mevki ve menfaatin ümmetin birliği, huzur ve selametinin üzerinde olamayacağını öğretmektedir. Bu nedenle; her zaman fitnelere karşı uyanık olmamız, kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi muhafaza etmek için gayret göstermemiz ve bu uğurda fedakârlıklarda bulunmamız gerektiğini unutmamalıyız. Bu vesileyle; başta Hz. Hüseyin olmak üzere Kerbelâ şehitlerine ve tüm şehitlerimize Yüce Allah’tan rahmet ve mağfiret diliyorum.

 

 

Barış Süreci Nasıl Anlaşılmaktadır?

Hayretle ve esefle izliyoruz barışı ve sürecini…
Cumhurbaşkanı, başbakan, başbakan yardımcısı Bülent Arınç ve tabi işin mimarı Beşir Atalay’ı…
Birde Oslo kahramanı, hariciye bakanı Çavuşoğlu’nu.
Görünürde barışın mimarları bunlar…
Ne olduğu meçhul barış sürecini ellerine yüzlerine bulaştırdılar. 
Şimdi geri adım manevraları yapılıyor…
Çizdim oynamıyorum kabilinden…
Öncelikle, barışı kimle yaptığınızı ifade etmelisiniz.
Barışın bölge halkıyla olmadığı kesin… 
Zira bölge halkı, vergi veriyor, askere gidiyor ve devletin işlerliğini AKP/PKK ya rağmen sağlıyor.
En önemlisi de, mevcut parlamentonun üyelerinin seçilebilmesi için oy bile kullanıyor.
Yani, devletin müesses nizamı içinde, devletin işlerliğini sağlamakta…
Barışı bu durumdaki insanlarla yapmadığınızı biliyorsunuz değil mi?
Bunlar düşman değil… 
Bunlar, Türk milletinin asli unsurları…
Olsa olsa küskün veya kırgındırlar…
Onları, PKK’nın insafına terk ettiğiniz için…
Bunlarla barış olmaz, ihtiyaçlarını ertelediğiniz bu insanların gönlü alınır. 
Yani, insani ihtiyaçları karşılanır devletçe…
Bu süreç, Habur’da da gösterdi kendisini…
devleti yönettiğini zannedenler, terör örgütü ile senkronik (eş zamanlı) işler yapmaktadırlar.
Küresel güç odakları hükümete verdikleri talimatların anlaşılmaması için “barış” adıyla kılıf uydurulmaktadır.
Egemenliği var olan bir devlet, milletine ve devletine, onun birliğine ve dirliğine kastedenleri etkisiz hale getirir.
Temel insan hakkı olan güvenlik, devletin vatandaşlarına karşı en hayati görevidir.
Bütün dünyada bu şekilde uygulanmaktadır.
Bu hakkımızın, devleti idare edenler tarafından birilerinin insafına terk edildiği gün gibi açık değil mi?
Geçtiğimiz Pazar günü TRT de yapılan bir açık oturumda, İsmet Berkan’ın ifadesiyle; “Sayın Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’dan dinlediğim hususu ifade ediyorum. R.T.Erdoğan dedi ki; barış sürecinin planlamasını biz yaptık, onaylansın diye İmralı ya gönderdik, İmralı da, Kandile onaylatıp yürürlüğe sokacağız.”
Eğer İsmet Berkan’ın ifade ettikleri doğruysa vahim bir durumdayız.
Çünkü İdari hukuk bakımından, onaylanacak bir belge, bir üst makama arz edilir. 
Süreç böyle işletiliyorsa, halimize acımamız lazım.
Yani eşkıya başının Tayyip Erdoğan dan üst bir makamda olduğunu gösterir.
İkinci boyut ise, 
Terör örgütü ile devletin anlaşma yapıyor olmasıdır ki, kabul edilemez…
Ancak her gün yeni bir anlaşma yeni bir gelişme yaşadığımız için, millet bu durumu kanıksamış durumda…
Sonuç olarak şunu diyebiliyoruz ki, hükümetin aczi devleti zayıf göstermektedir. 
Alınan tedbirlerin etkisizliği, terör örgütünü güçlendirmektedir.
Bölge halkının maneviyatı zayıflamış, moral unsurların tamamı, terör örgütünün yönlendirilmesi ile yapılmaktadır. 
Devletine ve milletine bağlı olanların ümit ve güven duygusu zayıflamıştır. 
Bölgeden yoğun iç göçler başlamıştır.
Devletin güvenlik zafiyetinden ötürü; Üretim ve yatırım iradesi ciddi bir şekilde azalmıştır.
Terör örgütü sempatizanları, kamuda öncelikli hale gelmesi sebebiyle, kamu hizmetleri yoluyla terör örgütü propagandası yapılabilmekte, devlet ve millet bütünlüğünden yana olanlar etkisizleştirilmiştir.
Bu şartlarda barış nasıl tanzim edilirse edilsin, bu gün terör örgütünün elde ettiği mevzilerin muhafazası ve daha ileri tavizleri içerecektir. Bu ise bölücülerin üstünlüklerinin tescili anlamına geleceğinden, böyle şahsiyetsiz bir barışın ve sürecin esaslarını ve detaylarını milletle paylaşıp milletin onayını almak gerekir. 
Yoksa gemi battığında, -Allah korusun- kaptan da, tayfa da, yolcularda batar…

 

 

“Cumhuriyet Hürriyettir”

Can Yücel‘in Gelibolu‘da bir köydeki sünnet merasimini anlatırken söylediği şiirin son mısrası geldi aklıma:        “Sünnet değil farzdır Cumhuriyet”

91 yıl, dile kolay lâkin Cumhuriyeti anlamak istemeyenlere anlatmak zor. En azından şunu söyleyelim; hani DevletçeHükümetçe hedef koyduğunuz o 2023, Cumhuriyetimizin Kuruluşu‘nun yani 1923‘ün 100. yıldönümü oluyor.

10. Yıldönümünün marşında;

“Örnektir milletlere açtığımız yeni iz

İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz

Uyduk işte bilgiye, gidişte ülküye biz

Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz” dedik.

50. Yıldönümünün marşında;

“Aynı kandan feyz alır bunca toprak, bunca taş

Kılıç tutan bilekler verdi sabanla savaş

Tekniğin dev nabzında her adım, her dakika

Çarklarda aynı tempo, yüreklerde aynı marş” dedik.

100. yılında ise marş söylemek yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin ABD’nin yerine dünyayı yönettiği bir manzara görmek isteriz. Ekonomisiyle dev, kültürüyle öncü fakat en çok insanlığıyla dikkat çeken ve kandanirindenzulümden adeta istifra vaziyetine gelen coğrayamıza huzur getiren bir Türkiye Cumhuriyeti.

Washington‘dan basılan düğmelerle harekete geçirilen Ortadoğu halkları kendi elleriyle kendi geleceklerini linç ediyorlar. Müslüman’ın Müslüman’a ettiğini artık gâvurların bile etmesine gerek kalmıyor.

Dinî referanslı organizasyonların iktidar olması İslam’ın iktidar olması demek değildir. Siz dindar geçinenlerin oy yüzdelerine bakarken biz öldürülen, tecavüz ve işkence edilen Müslümanların milyon milyon sayılarına bakarız.

Müslüman’ın birinci vazifesi zulmü durdurmaktır. İşbirlikçilik ve taşeronluk; stratejik ortaklık değil düpedüz zûlme ortaklık, baş karıştırıcı Şeytan’ın izinden giderek başka ülkeleri f’Esadlama yardakçılığıdır.

Biz; inançları damarlarında yürüyenler, biz ideal ve ülkü peşinden gidenler para / makam yağınca İslamcılık rujları akanlardan değiliz. Biz bu ülkenin tüm değerlerinin ayrımsız sevdalısıyız. Ve milletimiz, Yahya Kemal‘in “Mehlika Sultan’a Aşık 7 Genç” şiirindeki gibi 7 bölgesiyle bir efsuna tutulsa da biz o milleti yine de zaaf derecesinde seviyoruz.

Bir zaman birileri Atatürk’ü sevdirme adına zoraki abartılı sahneler tertip etmişti. Ki millet kurucusu ve kurtarıcısından nefret etsin. Şimdi de birileri yüreğimizi her zaman heyecana getiren Mehter‘i bile sünnet eğlencesi yapmaktalar.

Biz Müslüman’ız sadece, ılımlı da değiliz aşırı da. Biz Türk’üz ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkın tamamıyız. Biz o ‘Sarı Zeybek‘in Mustafa Kemal olarak Kurtuluş Savaşı’nı, Atatürk olarak medeniyet savaşını verenlerin-bilenlerin-sevenlerin çocuklarıyız.

Biz, hepimiz; yakılmamış, yırtılmamış birer Türk Bayrağı’yız. Ve bizim inanç dolu sinelerimizdir bu ülkenin teminatı. İmanımız gibi biliyoruz ve diyoruz ki;

“Türkiye Cumhuriyeti mesut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.”

 

Çare Siz Müdürüm

1975 yılında üç yıllık öğretmenken, haberim olmadan müstakil müdür olarak atamam yapılmıştı. Şaşırmış ve sorumluluğundan dolayı korkmuştum. Okulumuzdaki öğretmenler benden kıdemli ve deneyimliydi. İkisi müdürlük istemişti. Israrla istifa etmeme rağmen kabul edilmedim.

O yılki teftişte müfettiş beylerden biri müdür olduğumu yadırgamış;“eğer müstakil müdürlüğe heveslendin ise defterini dürerim, burası yatma yeri değil” diyerek moralimi altüst etmiş, grup başkanı ise tebrik ederek moral vermişti.

Başka bir teftişte de,“okulda çiçek yetiştirmediğim için” eleştirilmiştim. Gruptaki bir müfettiş bey;“müdür ziraatçı mı kardeşim” diye karşı çıkmıştı.

Aradan yıllar geçti, pedagojiyi bitirerek müfettişoldum. Elimden geldiğince geçmişimi unutmamaya, empati yapmaya çalıştım. Umarım eleştirilen hatalara düşmemişimdir.

Müfettişler Genel Kurul Toplantısı’na katılan İl Milli Eğitim Müdürümüz, bir köy okulunu ziyaretini anlatmıştı: Gittiğinde müdür yokmuş “nerede” diye sormuş. “Okulun suyu kesildi, şebekede arıza varmış, kazma küreği alarak onarmaya gitti” demişler.

Biraz sonra okul müdürü gelmiş. Ayağında çizmeler, üst baş çamur içinde. Milli Eğitim Müdürü’ne “hoş geldiniz efendim” etmiş, fakat hiç ummadığı bir cevapla karşılaşmış. Milli Eğitim Müdürü; “yaptırman gereken işi kendin yapmaya kalkışarak, okulu terk ettiğin için hakkında soruşturma açacağım” diye gürlemiş.

Oysa okul müdürümüzün,görevi olmasa da, yaptığı fedakârlıktan ötürü en azından tebrik edilmesi gerekirdi kanımca. Amirler, bazen realist tavırlarla mevzuatın dar kalıpları içinde kalarak, yüreğini göreve katıp, çözüm üretenleri kırmaktalar ne yazık ki. Oysa mevzuat her sorunu çözemiyor maalesef. Bazen de inisiyatif almak gerekiyor.

Burada yanlış olan “yöneticilerin görevleri olmayan işlerle uğraşmak zorunda bırakılmalarıdır sanırım. Bütün zamanlarını eğitim öğretim etkinliklerine kanal ize etmeleri gerekirken, kurumun boyası, tamiri, yakıtı, inşaatı vb. işleriyle vakit kaybetmektedirler ne yazık ki.

Yönetici seminerinde müdürlere, “şimdiye kadar yıllık izinlerini hiç kullanmayan var mı” diye sormuştum. Birçoğu parmak kaldırdı. İçlerinde uzun yıllar izin kullanmayan, daha doğrusu kullanamayan müdürler vardı.

Şimdi kalkıp bilimsellik taslayarak “izine çıkmayan dinlenemez, dinlenemeyen sağlıklı çalışamaz” varsayımından yola çıkarak, bu fedakâr insanları izin kullanmadıkları için eleştirmek doğru mudur?

Madalyonun diğer yanına bakmak lazım birde. Yönetici neden izin kullanmaz, ya da kullanamaz.

Ya kurumun sıkıntıları çok, çözmeye zaman yoktur. Ya müdürün tatil yapmaya ayıracağı parası yoktur. Ya da ucuz tatil yapabileceği, kurumuna ait dinlenme tesisleri yoktur. Sizce hangisidir dersiniz. Sanırım üçü de doğrudur.

Deniz kenarında bulunan bir ilçeye seminere gitmiştim. Milli Eğitime ait kalacak yer bulunamadığı için İSU tesislerinde kalmıştık.

Yıllarca öğretmenlere;“kamp yapmaları için” duyurusu yapılan yerleri hepimiz biliyoruz. Sahillerdeki okullarımızın derslikleri değil midir? Tuvaleti, suyu elektriği bile olmayan, öğrenci sıraları üstünde yatmayı reva gören bir yaklaşım. Haydi, gidin de tatil yapın, dinlenebilirseniz dinlenin bakalım.

Öğretmenevlerinden tatil yapılabileceklerin kapasitesi ortada. Sıraya girseniz yıllarca beklemek zorunda kalırsınız.

Diğer bir konu, “okullarda para toplama” sorunudur. Kurumu okul müdürüne zimmetlemişiz. Fakat ihtiyaçlarını giderecek bütçesiyok. Veliye de tembihliyoruz;“sakın okula para verme, para toplamak yasaktır.” Sonra da müdüre diyoruz ki; “bina boyalı olacak, hizmetler aksamayacak, çatı akmayacak, derslikler temiz olacak, bahçe bakımlı olacak, çocuklar üşümeyecek.”

Öğrenciyi çalıştırmak yasak, ne kadar güzel. Öyleyse kuruma yeterince kadrolu hizmetli verilmesi gerekmez mi? Veremem diyoruz bütçe müsait değil.

Sevgili müdürüm okus pokus yapsın, para toplamadan, bütçesi, hizmetlisi olmadan, bütün hizmetleri eksiksiz yerine getirsin. Böyle bir yönetim modeli dünyada var mıdır?

Artık velilerin de ellerini taşın altına koyacağı yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Veli bir yılda özel okula ödediği paranın onda birini okula verse hiçbir sıkıntı kalmaz.

Ya da uygun bir düzenlemeyle, vatandaşa verebileceği miktarda eğitim vergisi konulmalı, alınan paralar okul bütçesine aktarılmalıdır.

Okul müdürlerini,”para toplayarak suç işlemekle, görevini yapmamak” arasında ikileme sokmaktan kurtaralım. Mevzuat, velinin yanında olduğu kadar müdürün, öğretmenin de yanında olmalıdır artık.

Bir de müdürler için, haftada 6 saat, ya da 6 saate kadar derse girme zorunluluğu getirilmişti. Zavallı müdürüm iş yükünden feleğini şaşırmış, nereye gideceği belli değil, “aman derse girmeyi de ihmal etme” diye gözdağı veriyoruz. Zaman bulup girememişse de cezayı basıyoruz.

Ya ardı arkası gelmeyen toplantılara ne dersiniz. Bir yerlerde gereğinden çok toplantı yapılıyorsa, orada fazla sorun var demektir. Hele de koordine edilememiş mükerrer toplantılar varsa. İlin, ilçenin, eğitim bölgelerinin, müfettişlerin, diğer kurumların, seçimlerin vb. toplantıları bir esasa oturtulmalı, gereksiz ve bıktırıcı hale getirilmemelidir.

Seminer ve kurslar da buna eklenirse içinden çıkılmaz bir hal alan bu döngü içinde müdür ne yapabilir ki.

Anlayacağınız müdürlerimizin sorunları “bir dokun bin ah işit” cinsinden, saymakla bitmez. Gelin fedakâr, cefakâr, yüreğini hizmet aşkıyla yoğurarak ülkesine hizmet eden müdürlerimizi azıcık anlamaya çalışalım.

Teşekkür, takdir ve aylıkla ödül gibi taltiflerden de mahrum edilen,çileli bu eğitim gönüllülerine vefa borcumuzu ödemek istiyorsak azıcık empati yapalım.

Çoğu kez eş ve çocuklarının bile zamanlarını çalarak,gece, gündüz, tatil demeden görevlerine ilave eden, bu vefalı insanlara ülkemiz adına ufacık bir teşekkürü bari esirgemeyelim.

Okul yöneticiliğinin avantajlı, rahat olduğunu sananlar varsa, görevin getirilerini ve götürülerini mercek altına alsınlar. O zaman bu fedakâr insanların ne çileler, sıkıntılar, acılar vb. çektiğini yakinen görürler.

O’nlar, yöneticiliği daha fazla para kazanmak, şan şöhret yapmak, rahat etmek için seçmediler. Belki de kusurları, yüreklerinde yanan hizmet aşkına engel olamamalarıdır. Bu sevdayı, kendilerini ülkelerine adayarak tatmayı yeğlediler.

Geriye sadece, tatlı bir yorgunluk ve görevlerini laikiyle yapmanın iç huzuru kalacaktır. Bari bizler bu gönül insanlarını kırmayalım. Yılların emeği kalplerinde burukluğa, gözlerindekedere dönüşürse büyük haksızlık olmaz mı?

“İnsanların hayırlısı, insanlara hizmet edendir.” Düşüncesinden hareket ederek; eğitim ordumuzun bu isimsiz kahramanlarını ayakta alkışlıyor, minnet duygularımı, şükranlarımı ve sonsuz saygılarımı gönderiyorum.

Sevgiyle kalın…

 

Muhataba Cevap: Bu Çalışma Yetmez!

Türkiye Cumhuriyeti devleti, kuruluşunun 91. yılını kutluyor. Türkler bu netameli topraklarda, resmi tarihin söylediğine göre 1000 yıldır hükümran… İnşallah kıyamete kadar da öyle kalacak diyelim!

Bugün Türk toplumunun çeşitli sosyal katmanları bulunmaktadır. Bu katmanları; işçi, memur, köylü, emekli, esnaf, üniversiteli, sermayedar, siyasetçi gibi tanımlamalarla isimlendirebiliriz.

Günümüzde bu kategorilere giren insanımızın çoğunluğunun, devleti ve milleti “Türk” olarak yaşatma çabası yoktur. Olanlarında çabası ve çalışması yeterli değildir! Kendinizi bu kategoride görmüyorsanız, üzerinize alınmayınız.

Yani en azından benim, devletimi ve milletimi yaşatmak için yaptığım çalışmalar yetersizdir. Belki buradan bizi tenkit edenlerde, dönüp aynaya bakma sonucunu çıkarabilir!

J.J. Rousseau, “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde “Üyelerinin her birinin canını, malını bütün ortak güçle savunup koruyan öyle bir toplum biçimi bulmalı ki, oradan her insan hem herkesle birleştiği halde yine kendi buyruğunda kalsın, hem de eskisi kadar özgür olsun.” diyor. Her halde cumhuriyetimizin, önümüzdeki yıllarda yapması gereken şey budur diye düşünebiliriz.

Ancak Türklerin bu coğrafyada yukarıda tarif edilen toplumsal birliği sağlayamamasının ana nedeni; dış saldırılara hedef olması ve bu saldırıların dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar yerli işbirlikçi bulmasındandır.

Eğer Türklerde yeteri kadar “şuur” olsaydı, toplumsal birliği korumak adına yeterli zaman ayrılarak çalışmalar yapılırdı. Böyle olmadığı için, Türk toplumu bu coğrafyada yüzyıllardır süren bir huzursuzluk ve endişe içinde yaşamaktadır.

Devlet ve millet yapısı korunamadığında ne olacaktır? Sorunun cevabı basit ve yalındır: hürriyetimiz korunamayacaktır.

Oysa ki hürriyet, insanlığın en büyük idealidir. Bütün demokratik ve milli hareketlerin merkezi hürriyettir…

Bugün adına cumhuriyet dediğimiz devlet olmasa ve toplum olarak bu devletin vatandaşlığının getirdiği kazanımlarımız bulunmasa, birey olarak ne ifade edebiliriz? Keza adına bağımsızlık, özgürlükde diyebileceğiniz ve can, mal, namus, seyahat vs. gibi emniyetinizi de içeren bir hürriyetiniz olabilirmi?

Her birimiz için son derece değerli ve adını cumhuriyet olarak koyduğumuz devlet yapımız, düşününce ne kadar önemli değilmi?

Peki bu devlet nasıl kuruldu ve bu noktaya geldi, hiç düşünüyormusunuz? Hangi süreçler yaşandı, nasıl bedeller ödendi biliyormuyuz? Unuttukmu yoksa hiçmi öğrenmedik? Bu ve benzer sorulardan kaçamayız. Çünkü devletin varlığı görüyoruz ki, doğrudan bireysel varlığımıza etki ediyor.

Bana göre cumhuriyetimizin vatanadaşları bazı tiplere ayrılıyor. Örneğin vatansever, milliyetsever, menfaatsever, ihanet sever gibi! Bunları çoğaltabiliriz.Ancak şu gerçektir ki, vatan ve milliyetseverlerin çalışması hep yetersiz kalmış buna karşılık menfaat ve ihanet severlerüzerilerine düşeni hep layıkıyla yerine getirmişlerdir.

Buradan vatan ve milliyet severlere hangi toplum katmanında olurlarsa olsunlar“cumhuriyeti korumak ve geliştirerek yaşatmak adına yaptığınız çalışmalar yetersizdir” diye seslenmek istiyorum.

Aksi olsaydı, memleketimiz bugün içinde bulunduğu tabloda olmazdı.

Eğer bu konuda bir mutabakat içinde isek, yapmamız gereken şey; toplumun her ferdinin buna kafa yorması, çalışması ve adeta kendini bu devleti koruma veyaşatma işine vakf etmesidir. Tabii önümüzde dış düşmalar kadar güçlü iç düşmanlarında olduğunu bilerek!

Rahmetli Atatürk ve silah arkadaşları şimdi 91. yılını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti’ni içinde bulunduğumuz şartlardan çok daha ağır koşullar içinde kurmuşlardı. İçinde bulunduğumuz daha avantajlı şartlara rağmen onların bizden tek farkı; ne yapacaklarını ve neyi feda edeceklerini bilmeleri vede bunları tavizsiz yerine getirmeleriydi.

Lafla peynir gemisi yürümeyeceğine göre, bu şekilde devlet korunamaz ve esaret altına düşerek millette yaşatılamaz.

Kimse “… efendim ben görevimi yaptım, yapıyorum” gibi kolaycılıklara sığınmasın. Etrafımız, amacını bilen ve hedefe doğru yürüyen iç ve dış düşmanlar tarafından sarılmıştır. İç ve dış düşmanlar tarafından varılmak istenen sonuç; 30 Ekim 1918’den sonra olduğu gibi vatan topraklarının silahlı işgali ile Türk Milletinin soykırıma, asimilasyona ve meçhule doğru yeni sürgünlere muhatap edilmesidir.

Bunu önleyecek tek şey; Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kurduğu ve şimdi 91. yılını kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluş ilkelerine bağlı kalınarak sonsuza dek yaşatılmasıdır.

İstiklal Harbi’nin, öldürülmek istenen Büyük Türk Milletinin kurtarılması için verilmesi gibi, 91 yıl sonra yine boğazı sıkılmak sureti ile yok edilmek istenen Türklerin; cumhuriyeti yani devletlerini koruma mücadelesi vermeleri gerekmektedir.

Tekrar ediyorum ki; her şeyin farkında olduğunu zannettiğim şahsım bile, hakkıyla bu mücadeleyi vermekten uzaktır. Onun için herkes durup bir düşünmelidir! Siyasi ikbal arayışları, menfaat temin etme çabaları ve bunlar için denenen her yolun mübah addedilmesi bizi öngördüğümüz olumsuzluklara çok daha çabuk ulaştıracaktır. Gün yine fedakarlık günüdür. Bu düşünce ve duygularla“Ne Mutlu Türk’üm Diyene” anlayışı ile yaşayan Türk Milletine“29 Ekim Cumhuriyet Bayramı” kutlu olsun diyorum. Bu yolda şehit ve gazi olanlara rahmet diliyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor, yaşayanlarına uzun ve sağlıklı bir ömür temenni ediyorum.

 

 

O Kedi Buraya Gelecek!

Geçen yazılarımızda, IŞİT denilen terör örgütü bahanesiyle başta PKK olmak üzere diğer terör unsurlarının Ortadoğu’da bir güç haline getirilmeye çalışıldığını, Irak ve Suriye’de Türkmenlerin sindirilerek ve yerlerinden – yurtlarından edilerek yok edilmeye çalışıldığını ve bu yolla Türkiye’nin bölgeden silinmeye çalışıldığını belirtmiştik.

Son tahlilde de IŞİT’le savaşıyor bahanesiyle terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD’ye, başta Almanya ve ABD olmak üzere, Batı ülkelerince hafif silahlar, çeşitli mühimmatlar, ağır silahları artık açıktan vermeye başladığına; hatta askeri ve siyasi eğitimleri de PYD adı altında PKK’ye verdiklerine şahit olduk.

Devletimiz ve hükümetimiz bu konuda gerekli uyarıları yapıp, PYD ve PKK’nın aynı şey olduğunu söylemesine rağmen Ayn-el Arap ya da nam-ı diğer Kobani kentinin güya IŞİT’e karşı savunulması için havadan PKK’ya yardım edilmeye devam edildi.

Eee, şimdi düşünelim…

IŞİT’i kim kurdu?

Batı.

PKK’ya güya IŞİT’le savaşması için silahı kim veriyor?

Batı.

Peki PKK kiminle savaşıyor?

Türkiye ile.

Sonuç?

* * *

Eskiden kış geldiğinde PKK’lı teröristler dağlardaki inlerine çekilir, yazın gelmesini beklerlerdi. Yeterli araç, gereç ve donanımları olmadığı için kışın saldırı pek düzenleyemezlerdi. Ama ABD ve Almanya başta olmak üzere Batı ülkelerinin göstere göstere ve Türkiye’nin uyarmasına rağmen yaptığı yardımlar cesaret vermiştir.

Daha dün 3 askerimizi şehrin ortasında kalleşçe şehit edip, bir köy korucumuzu               da elektrik direğine asarak, kurşuna dizip hunharca şehit ettiler.

Sözüm ona şehitlik adını verdikleri maşatlıklarında da açılış yapmaya kalkarak Tunceli’yi de karıştırdılar.

* * *

Bir gün fareye arkadaşları, “Niye kediden bu kadar korkuyorsun ki; sen güçlüsün, kuvvetlisin, çeviksin, zekisin. Kedi sana bir şey yapamaz. Çık dolaş, rahat et, kendini göster”, deyip gaz vermişler…

Bu garibim de onlara inanmış, saklandığı delikten çıkmış ve açıkta gezinmeye başlamış. O köşe senin, bu köşe benim mahallenin orasını, burasını gezmiş, etrafı talan etmiş. Sağı – solu kemirmiş… O sırada bir aslan kükremesi duymuş sanki. İrkilmiş!

Başını kaldırdığında bir de ne görsün? Mahallenin kedisi kendisine doğru koşarak geliyor!

“Sen güçlüsün, kuvvetlisin, çeviksin, zekisin; kedi de neymiş” deyip kendisine gaz verenlere küfrede ede, kaçmaya başlamış. O kaçmış, kedi kovalamış, o kaçmış, kedi kovalamış.

Artık kedinin nefesini ensesinde hissediyormuş.

O sırada karşı köşede duvar kıyında bir aralık görmüş. Son bir gayret ile canını dişine takmış kendini içeri atmış.

Kedi ise dışarıda bekliyor, miyavlaması fareye adeta bir canavar kükremesi gibi geliyormuş.

Gözleri karanlığa alışınca bir de bakmış içeride Alman, İngiliz, Fransız, Rus, Amerikalı ve Çinli fareler ona bakıyor.  Bizimkisi konuşmaya çalışmış; “Ke, ke, kedi. Dış, dış, dışa, dışarıda.” diyebilmiş.

Fareler bakmış garibim korkudan konuşamıyor bile, kalbi sanki yerinden fırlayacak, güm güm atıyor. Amerikalı fare, “Al şu rakıyı iç, rahatlarsın” deyip bir kadeh uzatmış. Farecikte bir dikişte içmiş. Biraz sakinleşir gibi olmuş.

–          Gel demişler, ne oldu hele bir anlat…

Bu, oturmuş bir masaya anlatmaya başlamış. Bu arada kadehlerin bir doluyor, biri boşalıyormuş. Bir, iki, üç derken farecik iyice sarhoş olmuş. En sonunda şişeyi de kafaya dikmiş. Ardından ön patisini masaya vurmuş. Cılız sesiyle bağırmış:

–          O, kedi buraya gelecek!

 

 

TRT ve Olayların Vatandaşımıza Aktarılması

TRT bir kamu kurumudur.

Milletin haber alma ve bilgilenme hakkına saygılı ve yükümlü hareket etmek zorundadır.

Etmez ise ne olur?

Bizler vatandaş olarak müdahil olur, durumu yetkili şahıslara bildiririz.

Eğer düzeltilmez veya müdahale edilmez ise, ülkemizin müesses nizamı içinde hukuk yolunu ararız.

Eğer hukuk netice almaz ise, hakkın kaybı göz önünde bulundurulur. Kendi hakkımızı korumak eylemi başlar.

Yani ihkak-ı hak süreci…

Avrupa insan hakları mahkemesine gitmeyiz. O iş, Sayın Abdullah Gül ve onun frekansındaki insanların takip edeceği yoldur.

Bu hazin bir durumdur. Kimsenin bu süreci başlatmaya hakkı ve yetkisi yoktur.

TRT’n inde.

Ülkemiz ile ilgili hayati ehemmiyeti olan konularda, sadece hükümetin görüşlerini esas alan yayınlar ve programlar, yapmak bu kabildendir.

Farklı alternatif görüşler, farklı bakış açısı ve farklı siyasal anlayışların, medeni üslup içinde tartışmalara davet edilmesi önemlidir.

Edilmez ise, görevliler devlet adına yanlı hareket etmiş olurlar.

Pazar günü, “barış süreci” ile ilgili davet edilmiş zevata bakıldığında böyle bir vakıadan bahsetmek söz konusudur.

Barış süreci dediğimiz hususta farklı ses işitmek istemeyen iktidar, farklı düşüncelere tahammül etmediği ortadadır. Ancak TRT bir kamu kurumudur. Ve tarafsız olmak zorundadır.

“Şartlı refleks”, ya da “edimleme” yoluyla toplumun yönlendirildiği bu tür programlar, doğru ve sağlıklı bilgilere ulaşmamızın önünde en büyük engeldir.

Çünkü bu bilgilenme metodu, sirklere hayvan yetiştirme metodudur.

Hükümet, sürekli iktidar için bunu tercih edebilir, ancak ülkemiz için duyarlı vatandaşlık olgusunu kaybeder.

Ekranlarda ifade edilen bilgileridoğru kabul etmek gibi bir saflığa mahkum ediliriz.

Başından beri güney doğu ve Suriye politikalarının yanlış yürütüldüğü, hükümetin, bu yanlışta ısrarlı olması, küresel tehdit unsurlarının etkisinden kurtulmadığı veya kurtulamadığı şeklinde algılanabilir.

Ya da iç bünyesinde, ülkemiz aleyhinde çalışan gizli örgütlerin bu kararlarda etkili oldukları mı var.

Ya da iktidarın içinde, ülkemiz aleyhine çalışan bir odak mı var?

Ancak durumun gerçek mahiyeti, farklı düşünce ve anlayışların ifade şansı bulması, neticeye olumlu tesir etmesi açısından öğrenilebiliriz. Ve bu durum önemlidir.

Barış süreci mevcut haliyle bir muammadır. Ve milletin bölünmesinde terör örgütünün zaman kazanması, merhale kat ettirmesi, TRT gibi yayın yapanların da durumun sindirilmesine dönük gayretten başka bir şey olmadığı ortadadır.

Yoksa Bingöl de, şehir için güvenlik meselesini yöneten yöneticilere doğrudan katliam şeklinde saldırmak, Hakkâri’de askerlerimizi şehit etmek barış sürecinin bireylem planı olarak mı anlamamız gerekir.

Özel televizyon kanallarının yanlı yayın yapmaları, mücbir sebeplerle(hükümetin ekonomik ve psikolojik baskısı, siyasal ve ideolojik tercihleri sebebiyle) bir nebze makul kabul edilebilir. Lakin TRT’nin böyle bir hakkı ve böyle bir yetkisi yoktur.

 

Toplam Kalite, Demokrasi Kültürü ve Müdür Kıyımı

Turgut Özal döneminde uluslararası rekabete açılan Türkiye’de şirketler ve kurumlar arasında toplam kalite sistemi rüzgârı esmeye başlamıştı. “Toplam kalite sistemi” kurarak rekabet gücünü artırmak düşüncesiyle şirketlerde eğitimler başlamıştı.

Böyle bir toplantıda eğitimi veren Japon uzmana bizimkiler sormuşlar: “Siz bunları bize öğretiyorsunuz ama ileride bu sistemi uygulayarak size rakip olacağımızdan korkmuyor musunuz?”

Japon uzman gülümseyerek cevap vermiş, “Bilmek başka, uygulamak başka. Siz bu sistemi bizim kadar iyi uygulayamazsınız” demiş.

Gerçekten Toplam Kalite Yönetimi (TKY) sisteminin teorisini geliştiren Deming aslında ABD’li idi ve fakat burada sistemi uygulama imkânı bulamamıştı. 2. Dünya Savaşında yenilen Japonlar, 1950’den itibaren Deming’in öncülüğünde yaptıkları çalışmalarla müthiş bir endüstriyel gelişme sağladılar.

Sadece ürünlerde değil, üretim süreçlerindeki kalitede sağlanan iyileşme ile giderleri azaltıp, verimliliği artırarak pazar payını artırdılar.

Deming “geleneksel yönetim tarzını kemiren ancak alışkanlık yapmış hastalıkları çarpıcı bir biçimde ortaya koymuştur. Kalite için herkesin elinden geleni yapmasının yeterli olmadığını; en başta üst yönetim olmak üzere köklü bir zihniyet değişiminin ve tüm organizasyonu kavrayacak kültürel bir değişimin gereğini savunmuştur.”

Bu kültür değişimini gerçekleştirmeden sistemi uygulamaya kalkan, İzmit’te yerleşik bir şirketimizde Kalite Çemberleri (KÇ) kurulmuştu. Bir süre sonra alışkanlıklarına aykırı bir takım işlerden rahatsız olan çalışanlar değişime direnmişler ve hatta ibarelerinin karşısına “Kerizler Çalışır” açıklamasını yazmışlardı. Daha sonra bu şirket TKY’ne geçişten vazgeçmek zorunda kalmıştı.

Demek ki bir zihniyet değişimi olmadan daha gelişmiş bir sistemi uygulamak mümkün değildi.

Kalite Çemberlerinin esası, her kademeden uygulayıcıların en saçma fikirlerinin bile serbestçe tartışıldığı beyin fırtınaları ile yeni fikirler geliştirmektir. Bu ise ast veya üst demeden herkesin birbirinin fikirlerine saygı göstermesini gerektirir.

Bu saygı gösterimi, kartvizitini bile saygıyla sunan bir toplumda kolay olabilir ama “memlekete kapitalizm gelecekse de biz yaparız, komünizm gelecekse de biz yaparız. Siz haddinizi bilin” kültüründen yetişmiş olanlar için o kadar kolay değil.

Toplam kalite sistemi “bir işi en iyi yapan bilir” inancına dayanır. İşi daha iyi ve verimli yapmak için, bizzat işi yapanların düşünmesini ve teklif üretmesini teşvik eder.

Oysa “bana düşünen adam lazım değil, düşünmek benim işim. Bana benim talimatlarımı uygulayacak adam lazım” diyen yönetici tipinin Toplam Kalite Yönetimini uygulaması mümkün olamaz.

TKY’de kurallar herkes içindir. Toplam Kalite sisteminde yapılan bütün işlerin nasıl yapıldığını gösteren “prosedür ve talimatlar” hazırlanır. Bunların hazırlanmasında bizzat uygulayıcılar ağırlıklı olarak yer alır. Ancak uygulanmamasından bunları hazırlayanlar da dâhil, hatta öncelikle bunlar sorumludur.

Şimdi aşağıdaki haberi okuyalım. Bu ülkede toplam kalite ve hukuk uygulamalarında neden sıkıntı yaşanıyor anlayalım:

  • Milletvekili araçları kural ihlali yapsa dahi, ceza kesilemiyordu. Milletvekillerine ”Trafikte ceza yazılamaması” uygulaması genişletilerek vekillerin ikinci arabaları için de ceza muafiyeti getirildi. İkinci aracının plakasını trafiğe bildiren milletvekillerine, ceza yazılmayacak. Böylelikle genellikle milletvekillerinin eş ve çocukları tarafından kullanılan ikinci araçlar da dokunulmaz olacak.
  • Petkim’de yanıcı ve patlayıcı gazların bulunma ihtimali olan fabrika sahalarına motorlu araçlarla girilmesi yasaktı. Bir gün Başmühendisi olduğum fabrikanın sahasına Fabrikalar Müdürümüz aracıyla girdi. Hemen formeni gönderip uyardığımda aldığımız cevap hayal kırıcıydı: “Bize yasak değil.

Objektif kuralları bile kişiselleştirerek buradan bir şahsi statü elde etmenin hazzını yaşamak için kuralları altüst etmek, riski bir yana, tam bir geri kalmışlık göstergesi olsa gerektir.

***

HUKUK KURALLLARI VE UYGULAMA:

Hukuk sistemimizde temel kurallar olarak dünyanın gelişmiş ülkelerindeki kuralları aynen benimsemişiz.

Ancak dünyanın her yerinde trafikte kırmızı ışıkta durulur. Benim ülkemde kırmızı ışık yandığında insanlar hızlanarak geçer. Hindistan’da ise ışıkların hiçbir anlamı yoktur.

Demek ki kuralların olması, hatta mükemmel kuralların olması yeterli değil. Uygulama çok önemli.

Toplam kalite sistemi önceki sistemlerin bir üst modelidir. Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü anlayışı da, ilkel demokrasi uygulamalarının üst modelleridir. Üst modelleri uygulamak için modelin gerektirdiği kültürel altyapıyı benimsemek ve yerleştirmek gerekir.

Bunu ancak kültürümüzün içinde yer alan bazı köklü alışkanlıklarımızı değiştirerek başarabiliriz. “Hukuk devleti” ve daha da ötesi “hukukun üstünlüğü” ilkesini içselleştirmemiz lazım.

Kırmızı ışıkta durulacağını ve bu kuralın kişilere göre değiştirilemeyeceğini kabul etmeye mecburuz.

*****

HUKUKUMSU DEVLET: Taha Akyol son yazılarından birinde adeta isyan ediyordu. “Dünyada bir hukuk devleti veya hukukumsu bir devlet var mıdır ki, yedi ay arayla iki yargı paketi çıkarsın. Hem de birbirine tam zıt istikamette” diye. Gerçekten Adalet Bakanı Bozdağ’ın bile kabul ettiği gibi bir yap-boz durumu var.

Hukukun “istikrar, güven, öngörülebilirlik” gibi evrensel ilkelerine dayanarak Anayasa Mahkemesi bu düzenlemeyi iptal eder. Fakat bunu yapanlar “AYM kararları geriye yürümez” ilkesine dayanarak “atı alan Üsküdar’ı geçti” diyecek.

Tıpkı HSYK düzenlemesinde olduğu gibi. AYM’nin iptal kararına rağmen istedikleri kadrolaşmayı sağlamışlardı.

Bir hukuk devletinde “mahkeme kararlarını uygulamamak suç olmaz” diye kanun çıkarılabilir mi? Bırakın böyle bir kanun çıkarmak akla bile getirilmesi mümkün olmayan böyle bir kanun çıkardılar. AYM iptal etti.

Bazı üst düzey atamalarla, güvenlik güçleri atamalarına karşı, “Mahkeme yürütmeyi durdurma ve iptal kararları verirse hükümet bu kararları iki yıl süreyle uygulamayabilir” diye kanun çıkardılar. Bu akla ziyan kanunu da AYM iptal etti.

Bu iptalleri “10-15 hâkim milli iradenin çıkardığı kanunları nasıl iptal eder?” diye eleştirenlerin “hukuk devleti” kavramından ne kadar habersiz olduğu ortada.

Milli Eğitim’de Cumhuriyet tarihinin en büyük müdür kıyımı yapılırken, hem de 2 ay önce atanmış yandaş İl ve İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri yetkililerinin sübjektif puanları ile sözde “performans değerlendirmesi” yapılarak hukuk ve adalet katlediliyorsa hükmümüz bellidir: Sistemimizin en önemli meselesi bu hukuk tanımazlıktır.

Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı verdiği bir yönetmelik hükümlerini hala uygulamaya çalışan, ataması yapılan 1709 şube müdürü atamasını iptal etmeyerek Mahkeme kararını uygulamayan yetkililer varken kuralları tartışmanın pek bir anlamı yoktur.

Bu arkadaşlar “ben kırmızı ışıkta geçerim, bana kurallar işlemez”  diyor. Mesele budur.

 

Devleti Direğe Bağladılar

Bir hükümet düşünün, 12 yıldır iktidarda.

Girdiği her seçimde yüzde ellilere varan bir oranda oy alıyor. İktidarının ilk yıllarında iç ve dış çevrelerin güvenini ve desteğini alarak büyük bir atılım yapıyor.

Bu güven ve destek o kadar başlarını döndürmüş olmalıydı ki birden zafer sarhoşluğuna kapıldılar. Yüksek dağları ben yarattım misali kendilerini dünya lideri, Türkiye i de dünyanın en büyük yıldızları arasına bir çırpıda sokuverdiler.

Aslında ne ekonomide, ne de siyasette fazla değişen bir şey olmadığı gibi, hesapsız yapılan özelleştirmeler neticesinde birçok kamu kuruluşu yok pahasına devletin elinden çıkarılarak heba edildi. Dış borç; yüz iki milyar dolardan altı yüz milyar dolara yükseldi. En büyük ekonomi dünya sıralamasında 16. Sıradan 18. Sıraya geriledi.

Dış siyaset ise bildiğiniz gibi. Komşularla sıfır sorundan, önce onurlu yalnızlığa, şimdilerde ise terk edilmiş, yalnızlığa itildi.

Çözüm süreci saçmalığı ile güvenlik güçlerinin elini kolunu bağlayıp, PKK ya derlenip toparlanması, silahlanması için zaman kazandırdılar.

Ayn el Arab (Kobani) bahanesiyle PKK, tekrar şehirlerimizi yakıp yıkmağa, askerlerimizi polisimizi, korucularımızı ve masum insanlarımızı şehit etmeğe başladı. Bebek katilleri dediğimizde bizlere kızanlar, Kurban Bayramında kurban eti dağıtan çocuğu öldürdüklerinde seslerini yükseltmeğe başladılar. Bilmeleri gerekirdi ki katil, her zaman katildir. Onlar için bebek, çocuk veya asker fark etmez.

Yetkililer ise; neredeyse dinlerinden vazgeçecekler de, adına “Çözüm Süreci” dedikleri saçmalıktan (bir hafta içinde 46 vatandaşımız katledilmesine rağmen), inadına bir adım dahi geri atacak durumda değiller.

Sloganları:

analar ağlamasın, gözyaşları dinsin” olmasına rağmen, fidan gibi genç, asker ve polislerimiz, acımasızca katlediliyor, anaların yüreklerine korlar, ocaklarımıza ateşler düşüyor.

Bu memleketin sağduyulu gerçek sahiplerinin sözlerine kulak vereceklerine;

Kendileri istemedikleri halde:  “PKK da PYD de terör örgütüdür, ben onlara yardım etmem” demesine rağmen, sırf ABD söyledi diye 180 derece çark ederek, PYD ye yardım için Peşmerge ye sınırlarımızın içinden koridor açıyor.

En son aldığımız habere göre “PKK 45 gün önce kaçırdığı geçici köy korucusunu telefon direğine bağlayarak şehit etmiştir”.

Bu olay karşısında Genel Kurmay Başkanlığı; PKK ya sadece kınama(!) mesajı yayınlamıştır.

Beyler bu güne kadar size çok şey söylendi dinlemediniz.

Bari yıllar önce seslenmiş Ziya Gökalp’a bir kulak verin isterseniz:

Tarlada, tezgâhta çalışan biziz.

Bu vatan, bu devlet, bu millet biziz.

Sevmiyoruz seni, ortadan çekil.

Hükümran millettir, hükümdar değil.

 

Çok Garip Bir Hikâye

Vakti ile köyün birinde baş belası bir ağa varmış. Zorbalıkla, haksızlıkla köyün malını, mülkünü ele geçirmiş, köylüleri ırgat gibi kullanmış, kendisi vur patlasın, çal oynasın her gün içer, bağırır, çağırır, şunun bunun ırzına sarkıntılık eder, etrafında beş on rezil de buna alkış tutarmış.

Bir gün bu azgın ağa hastalanmış, köylüleri başına toplamış ve demiş ki; ” Biliyorum ben ölünce siz senelerce bana sövüp duracaksınız. İyisi mi sizinle şimdiden bir anlaşma yapalım;

Beni ölür ölmez ayaklarımdan bir ağaca asın, tam üç gün üç gece bütün köylü yüzüme tükürsün, sopalarla beni dövsün. Üç günden sonra kaldırın, gömüverin. Böylece hıncınızı ve bana olan öfkenizi alın ama bundan sonra bana bir daha sövmeyin demiş.

Köylüler; “o nasıl laf ağa, biz senden hoşnuduz. Allah sana daha çok uzun ömürler versin” demişler. Ama ağa teklifinden ısrar etmiş. Nihayet köylüler de ağanın teklifini kabul etmişler. İki gün sonra herif ölmüş. Bütün köylüler toplanıp adamı ayaklarından bir ağaca asmışlar. Genel vurmuş giden vurmuş. Derken tesadüfen üç beş jandarma o civardan geçiyormuş. Manzarayı görmüşler. “Vay, bak şu zalim köylülere. Adamı hem öldürmüşler hem de hala ölüsünü dövüyorlar.” Demişler. Sonra yetişmişler, bütün köylüye, “buyurun karakola” demişler.

Köylüler, “Aslanım bu adam bize vasiyet etti, böyle yapın diye, ağa eceli ile öldü.” dedilerse de kim inanır buna? Böyle vasiyet mi olur? Köylüler karakoldan mahkemeye, mahkemeden hapishaneye gönderildiler.

Hapishanede köylüler, söylenmeye başlamışlar; “Bu adamın dirisinden bu kadar çektik. Ölüsünden de mi çekeceğiz? Ne talihli ölüler var Yarabbi”

Biz de bu zavallı köylüler gibi diyoruz ki Ne talihli ölüler var Yarabbi, bütün kötülüklerine rağmen, dirilerden çok yaşıyorlar.