24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 848

Suriyeliye Var Emekliye Yok!

Ülkemizde fakirlik ve yoksulluk diz boyu. Bunu Soma ve Ermenek’teki maden kazalarında bir kez daha gördük. İnsanlar üç kuruş için canlı canlı mezara giriyor.

Vahşi kapitalizm ve Türk Milletine düşman sermaye, iktidarı desteği ile halkımızı eziyorda eziyor…

Madenlerde ölenlerin ve ardında kalanların, fakirlikten kaynaklanan çaresizliklerini, hep birlikte izliyoruz.

Ayrıca iş güvenliğine para ayırmak istemeyen gözü doymaz sermayedarlar yüzünden, meydana gelen iş kazalarını ve kaybettiğimiz canları görüyorsunuz değilmi?

Elma toplamaya giden işçilerin veya asansörle tırmanılan yüksek katların ölümsüz  kahramanları her nedense yoksullar oluyor.

İşin kahreden diğer bir tarafıda ülkeyi idare edenlerin veya patronların “bu işlerin fıtratında kaza vardır”açıklamaları. Sen eşeğini sağlam kazığa bağladındamı tevekkül ediyorsun diye çıkıp sorarlar adama!

Biliyorsunuz, ülkemizde 10 milyon civarında emekli vatandaşımız var. Değişik sendika ve stk’lar tarafından yapılan açlık ve yoksulluk değerlendirmelerine göre, bu insanların aç ve yoksul yaşadığını kabul etmek gerekiyor.

Deniliyor ki; ülkenin imkanları bu kadar ve bundan fazlasını emeklilereveremeyiz.

2015 yılı içinde emekliye, Ocak ve Temmuz ayları için % 3 + 3 zam uygulanacak. Tabii bu arada azgın patronlar, her ürüne daha emeklinin parası cebine girmeden “fiyat ayarlaması” altında zamlar yaparak, paraya ceblerine doğru “lübletecek”ler!

Bizim sosyal güvenlik sistemimizin, devlet bütçesinde kara bir delik ve ülkemizde geçmişte yapılan hatalar nedeni ile insanların çok genç yaşta emekli olduğu doğrudur.  Ancak vatandaşına karşı bir çok görevini yerine getirmeyen devletin, bırakında “sosyal devlet” anlayışı ile vatandaşına bu kadar kıyağı olsun.

Tabii vereceğine kuzgun, alacağına şahin olan devlet anlayışımız, emekliye % 3 zam verir vermez, hemen 2015 yılında trafikten çöpe, emlaktan taşıta, iletişim vergisine kadar onlarca vergiyi ve harcı yüzde 10.11 oranında artıracağını açıkladı.

Ey iktidar! Emekliden esirgediğin parayı, vatanlarını savunmaktan aciz ve kapağı bedavadan Türkiye’ye atan Suriyelilere verdiğini söylüyorsun. Ayıp değilmi? Emeklinin, işçinin, memurun, köylünün, çiftçinin, esnafın Suriyelilere harcadığını söylediğin ve her ekonomi için korkunç bir büyüklükte olan 4 milyar dolarda hiçmi hakkı yoktur? Her gün değişik kalemde artan bu 4 milyar dolar ve üstünü; başta emeklin olmak üzere memurun ve işçin için harcasaydın yada sosyal güvenlik sisteminin ıslahında kullansaydın daha iyi olmazmıydı?

İş bununla kalsa iyi! Türkiye’ye düşman, pkk işbirlikçisi peşmerge, gururumuzu kırarcasına 29 Ekim’de Suriye’ye geçerken,oturuyor kebap yiyor, arabasına benzin dolduruyor ve Türk’e karşı gövde gösterisi ile çekip gidiyor. Sende kebabın ve benzinin parasını, emeklinin ve diğer vatandaşların ödediği vergi ile oluşan devlet bütçesinden ödüyorsun öylemi? Yazıklar olsun size!

Emekli kardeşim! Sen binbir sıkıntı ile boğuşurken ve sahip olduğun ülkenin nimetlerinden faydalanamazken, iktidar sahipleri seninle adeta dalga geçiyor ve hakkın olanı Suriyeliye, Iraklıya peşkeş çekerek dağıtıyor.

Eğer sen bu düzene son vermezsen, Allah’ta seni bildiği gibi yapsın. Çünkü bazen dua’nın ve nasihatında yetmediği yerde, gelir bir musibet her şeyi anlatıverir.

Ben Türk Milletine ait olanın öncelikle Türk Milletine dağıtılmasından yanayım heleki; fakirlik ve yoksulluk milletimin kaderi olmuş iken…

 

Otim’de Bir Öğle Sonrası

Ortadoğu Ticaret Merkezi OTİM İstanbul Beşiktaş’ta Ihlamur Parkı’na yakın bir önemli yer. Yıllarca bu merkezde zaman zaman yemekli, bazen sadece ikramla sunulan politik, kültürel, ticari-ekonomik ve dünyadaki gelişmelere ilişkin olayların tartışıldığı toplantılar yapılırdı. Birkaçına ta Ankara’dan kalkarak gelip iştirak ettiğim etkinlikleri hatırlıyorum. Bu vesileyle epeyi süredir göremediğim arkadaşlarımla bir araya geliyor, sohbet ediyor veyahut bir konunun arka planını burada öğreniyordum.1980’li ve 1990’lı yıllara kadar.

 

Turgut Özal’ın lideri olduğu Anavatan Partisi’nin hem kuruluş, hem sonrasındaki değerlendirme toplantılarından bazıları burada yapıldı. Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın hazırlık girişimlerinin ilk birkaçı da öyle. Hem içimizden ve hem dışardan İstanbul’a gelen önemli bazı devlet adamları, sanatçılar, kanaat önderleri, müteşebbisler, akademisyenler, maruf kişiler bir vesile OTİM’de konuk edildi, ağırlandı ve görüşleri tartışıldı. OTİM’in şöhreti bir anda ülke sathında yayıldı ve duyuldu. Katılımcılar bir sonraki toplantının hem konuğunu ve hem de tarihini öğrenmek istediler. Bu etkinlik böylece yıllarca devam edip durdu.

 

Sonra sebebi ne olursa olsun birden bire bu programlar bıçakla kesilir gibi doğrandıve tarih oldu. Sonrasında, bu aydınlar mektebinin gönüllü müdavimleri hatıralarıyla teselli olmak durumunda kaldı.

 

SAV NE YAPIYOR, NE GERÇEKLEŞTİYOR?

Belki 15 yahut 20 yıl sonra hem telefonla, hem ileti ile gelen, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, Selçuk Maruflu(eski DPT’den milletvekili), Emekli Büyükelçi Ünal Kırdar ve “ABD-Türkiye-Irak Üçgeninde Türkmen Meselesi” kitabının yazarı Dr. Cüneyt Mengü’nün görüşlerini açıklayacakları “Lozan, Kerkük ve Musul Paneli” daveti çoğu aydınımızın, memleket sever insanımız, akademisyenlerimizin gözlerinin içinin gülmesine yetti.

 

OTİM aynı yerindeydi, ancak programı Prof. Dr. Atila Artam’ın başkanı olduğu ve kısa adı SAV olan Sabri Artam Vakfı düzenliyordu. Murat Sabri Artam(1920-2008), batılılar Osmanlı haritasını değiştirmeye başlayınca Romanya’dan Türkiye’ye göç ediyor. Bunu biraz da SSCB rejimi tetikliyor. Önce Dursunbey’e Ege’ye yerleşiyor. Türkiye’de demokrasinin güçlenmeye başladığı tarih olan 1950 yılında İstanbul’a gelerek iş hayatına atılıyor ve başarılı da oluyor. Resul’ün bir hatırlatması vardır ” İnsanlar ölünce üç sevabı kesilmez. Sadaka-i cariye yapanlar, ilmi ve faydalı bir eseri olanlar ve hayırlı evlat bırakanlar!” Dört çocuğu, altı torunu, beş torunun çocuğunu gören M. Sabri Artam’a evlatları bir vakıf kurarak OTİM’i yeniden bir akademiye dönüştürüyorlar. Okullar (İstanbul Beşiktaş, Libadiye, Çemberlitaş; Ankara Çayyolu, Erzurum-Aşkale, Tokat Reşadiye); sağlık alanında hastane, klinik,  diyaliz merkezi ve sağlıkocağı, eğitim ve dinlenme merkezi, Sarıyer’e cami yaptırıyor SAV, Türk Tarihi hakkında beş ayrı yayın ve ekonomik analizler yapan eserler kazandırıyor.

 

LOZAN- KERKÜK VE MUSUL’DA NELER OLDU?

 

Açış konuşmasını Prof. Dr. Atila Artam yaparken eğitim gördüğü ABD’deki bir anekdotunu hatırlattı. Yıl 1965. ABD Ortadoğu’yu yeniden programlıyor ve Türkçe ile Kürtçe öğretilmeye başlanıyor! Şimdi geldiğimiz noktayı daha iyi analiz edebiliriz artık.

 

Üner Kırdar 25 yıl Irak’ı bir manda gibi yöneten İngilizlerin 1926 yılına kadar her yıl ülkemizde bir “Kürt isyanı” çıkarttığını hatırlatarak günümüzde ABD’nin Büyük Kürdistan’ı hayata geçirmek istediğini söyledi. İsrail’in de çok sıkıntı çektiği su sorununu böylece hallederek Mezopotamya topraklarından istifade edebilmesinin önünün açılacağını anlattı. Emekli Büyükelçi Kırdar tarihi bilgiler de verdi;

-Ankara Hükümeti Lozan’da 14.maddede yazılan Süleymaniye, Musul, Erbil ve Kerkük’ten vazgeçilmeyeceği konusunda ısrar edecekti. Önce Dışişleri Bakanı, sonra Başbakan olan Lord Curzon’un 6 ciltlik hatıralarında önemli bilgi ve belgeler vardır. Maalesef bunların tümü hala dilimize tercüme edilmedi. Çoğu gerçek bilgilerden hala mahrumuz.

 

Üner Kırdar’a göre, Irak’taki Türkmenler Türk’tür. Münir Nurettin Selçuk’un Irak konserinde Türkmenler”Fincanı Taştan Oyarlar/İçine Badem Koyarlar” türküsünü birlikte söylediler. Ankara’nın artık uyanması gerek. Hatta bu isimle bir de şiir okudu. Böyle bir olayı ben de yaşadım. Iran-Irak Savaşı sırasında Bağdat Hükümeti bir grup gazeteciyi ülkelerine davet etti. Ben de bu heyette idim. Amaçları Bağdat’ta savaş hissedilmiyor, hayat devam ediyordu mesajını vermekti. Heyetimizi ağırladılar. Saddam rejiminin kurmaylarının gittiği bir gece kulübüne götürdüler bizi. Sanatçılar Arapça olarak “Üsküdar’a gider iken oldu da bir yağmuru” okuyunca biz de Türkçe iştirak ettik. Herkes şaştı. “Siz bizim bu şarkımızı nereden öğrendiniz” demezler mi? İkna etmeye uğraştık epeyi bir süre.

 

KKTC GİBİ KUZEY IRAK ÖZERK TÜRK CUMHURİYETİ OLABİLİR Mİ?

Selçuk Maruflu Türk Dünyası’nda en fazla katliama uğrayanların Irak Türkleri olduğunu belirterek yıl yıl rakamlar verdi. Gerçekten dehşetengiz rakamlar. Irak’ta 6 Milyon Kürt’e karşılık 3 milyon Türk yaşıyor, ancak Türk kırımına, katliamına ses çıkmıyor ve dünya kamuoyu bu resmi görmüyor. Ankara’ya bu sessizlik karşısında bu eski politikacı Selçuk Maruflu bir öneride bulundu çözüm için :”Ankara da KKTC’de  “mücahit” yetiştirerek Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş gibi liderlerin girişimi girişi ile Rum mezalimi ve katliamına karşı bütün ambargolara rağmen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurdu. Madem Amerikalılar, İsrailler ve Almanlar Kürt terörist ve militanları eğitiyorlar. O halde Türkiye de katliamlar karşısında Kuzey Irak Özerk Türk Cumhuriyeti’ni hayata geçirebilir. Irak’ı üçe bölmek isteyen batılılar bu alternatifi de unutmamalılar.” Dedi. Bu görüş çok alkış aldı. Neden olmasın?

 

SİNCAR ÜZERİNDEN AKDENİZE ULAŞMAK

Bölgemizde olaylar çok hızlı gelişiyor. NATO’da olmamız bizi bilgilendirmeden yana yeteri kadar şanslı kılmıyor maalesef. Oyun içinde oyun oynanıyor. Bugün İncirlik’i kullanmak isteyen ABD, yarın Erbil’e üs kurarsa şaşmamak gerek. Ayrıca önce Esat Rejimini Suriye’de bitirmeye niyetli olan ABD, artık Türkiye’den geçen petrol boru hattını bile devre dışında bırakarak, Şam yönetimine arka çıkıyor. Çünkü bölgenin önemi petrol içindir. Bugün DİAŞ petrolü Esad yönetimine aktarılıyor,Sincar üzerinden yeni bir hat çekmeye hazırlanılıyor.

Bir Kerküklü Türk olan Dr. Cüneyt Mengü bu konuya da açıklık getirdi;

 

-Gerekli diplomatik temaslarda geri kaldık. Gözden geçirilmesi gerekir. Kürtlere Sincar üzerinden Akdeniz’e ulaşma imkânı verilmeye çalışılıyor. Esad da iktidarda kalmak için buna sıcak.

 

ÜÇ KADIN ALBRİGHT, RİCE VE CLİNTON

İşte burada ısrarla Ayn El Arap ismini söylemeyerek Kürtçe adıyla belirtilen Kobani’nin önemi ortaya çıkıyor. Batılıların çizdiği yeni bölge haritasına göre

Nevzat Yalçıntaş Sevr haritasını gösterdi izleyicilere. Bu haritayı artık İngilizlerin Amerikalılara vererek takip ettiğini hatırlattı. Peşmergelerin sınırlarımızdan geçtiği sırada bazı Kürt vatandaşların “Biji Obama” diye tezahürat yapmalarını ve zafer işareti göstermelerinin analizini yaptı Nevzat Hoca. “Bu bir İngiliz tezi ve politikasıdır. Böl ve parçala. Osmanlı Cihan Devleti’ni böyle parçaladılar. Fransa Başbakanı Erbil’e bizzat geldi ve uçağıyla silah getirdi. ABD söz vermesine rağmen Suriye’ye tek bir bomba atmadı. Eğitim uçuşu sırasında uluslararası sularda düşürülen uçağımızı Ruslar düşürdü. O sırada Tartus’ta Rus Savaş Gemileri bulunuyordu Ortadoğu bataklığına girmememiz gerekirdi. Hiç bir sorunu çözemedik. Onurlu bir şekilde ricat etmeliyiz.”

 

Nevzat Yalçıntaş Amerikalı son dışişleri bakanlarından MadelieneAlbright, Condoleezza Rice ve Hilary Clinton’un üçünün de hanım olduğuna dikkat çekerek özellikle ortadoğuyu etkilediklerini, kamuoyu oluşturduklarını belirtti ve son Dışişleri Bakanı JohnKerry ile Ahmet Davutoğlu’nun Paris’te ellerini havaya kaldırarak “çak” yaptıklarına işaret etti. Böylesine samimi bir fotoğraf vermişlerdi bir zamanlar. Bu yorumları artık üniversitelerin siyasal bilgiler üreten fakültelere bırakmak gerekir.

 

KİTAP VE YAZARLAR

Bu gelişmeler karşısında aydınlarımızın mutlaka okuması veya göz atması gereken eserler vardır. Dr. Cüneyt Mengü’nün bütün eserleri. Sonra sırasıyla vereceğim yazar ve eserler sözlüğü de şöyle: Ahmet Akgündüz-Bilinmeyen Osmanlı, GarethStansfield- Kerkük Krizi, Fikret Bila- Ankara’da Irak Savaşları,  Murat Can-Musul Meselesi,  Nef’i Demirci-Kerkük’ün Siyasi Tarihi, Ahmet Gündüz-Kerkük Sancağı, Yusuf Halaçoğlu-Anadolu’da Aşiretler, Erşad Hürmüzlü- Irak Türkleri, Ekrem Pamukçu- Irak’ta Türkmen Oymakları, Ekmelettin İhsanoğlu- Osmanlı Devleti Tarihi, Halil İnalcık’ın bütün  eserleri, Ali Naci Karacan-Lozan,  Mustafa Kayar- Türk-ABD İlişkilerinde Irak Sorunu, Şevket Koçsoy- Irak Türkleri, Sinan Marufoğlu- Osmanlı Döneminde Kuzey Irak, SehaMeray- Lozan Barış Konferansı, Hüseyin Namık Orkun-Türk Tarihi,  M.Kemal Öke- Musul ve Kürdistan Sorunu, Ümit Özdağ-Irak Operasyonları, Ekrem Pamukçu- Bağdat’ta İlk Türkler, Suphi Saatçi’nin bütün eserleri, Aziz Kadir Sabancı- Irak Türkmenlerinin Siyasi Tarihi, Bilal Şimşir’in bütün eserleri, Ata Terzibaşı- Kerkük Matbuat Tarihi ve Türküleri, Selçuk Yılmaz- Irak Türkmenlerine Yapılan Katliamlar.

 

Tespit edebildiğim 191 kaynak mevcut Musul, Kerkük, Lozan konusunda.

Necati Şaşmaz’ın Kurtlar Vadisi Irak’ı akşam bir kere daha izledim tüylerim diken diken olarak. Bir film yetmez, 191 çalışma hiç yetmez.

Mustafa Kemal Paşa, Lozan’dan dönen İsmet İnönü’ye “Neden 12 Ada, Hatay ve Musul’u verdiniz?” diye sorar. Bu soruya İnönü soru ile cevap verir “Savaşacak gücümüz var mı paşam?” Mustafa Kemal Paşa biraz düşünür ve “Peki o zaman bu üç sorunu ben kendi usulümle çözeceğim.” Der. Daha sonra Hatay Türk topraklarına katılır, diğer sorunlar için Paşa’nın ömrü kâfi gelmez.

Bir sivil toplum kuruluşu olarak SAV bu tür etkinliklerini sürdürecek.

 

Nasihat ve Niyaz

Bu Âlem geniş âlemdir, hepimize bir yer var

Bazısını memnun eder, bazısına gelir dar

Dünya insanlara uymaz, insan Dünya’ya uyar

Herkes yaşamına göre düzenlemeli ayar

 

Yaşamak istersen eğer, huzurlu ve insanca

Alacaksın tedbirini, girmeyeceksin borca

Başkasına haset etmek fukaralık demektir

Kazanmanın şartı ise tembellik etmemektir

 

Bu devirde insanlara, asla güven olmuyor

Sözü herkes veriyor da, söz yerini bulmuyor

Dikkatsizce davrandın mı, neler geliyor başa

Laf dinlemeyen başını, sonra vuruyor taşa

 

Mertlik ise bu zamanda, pek nadiren bulunur

Söz ile dürüst olunmaz, icraatla olunur

Başım rahat olsun dersen, işini yap yazılı

Hiç kimseye kefil olma, insanlar çok azılı

 

Yaratan’ın kitabına, uymak istemez isen

Sadece mahlûklar gibi, yer, içer yatarsan sen

Bu şekilde geçen ömrün, vardır elbet bedeli

İnsanlar bir tuhaf oldu, hayâ gitti gideli

 

Ya Rab! Bizi sen yarattın, biz sana isyan ettik

Dünya’ya öyle daldık ki, yolumuzu kaybettik

Birçok fırsatlar verdin, tövbe edelim diye

Doğru yaşamak dururken, isyankâr olmak niye

 

Yüce Rabbim! Yarattığın kullarını seversin

Sana tabi olanları her fırsatta översin

Affetmekte üstüne yok, bilirim çok cömertsin

Benim gibi günahkârı ancak sen affedersin

 

Cebrail’e emrederek, Resul’ünü getirttin

Mucizevî bir şekilde, gökyüzüne yükselttin

O Resul’ün hatırına, ümmetini affettin

Elli vakit’lik namazı, beş vakit’e indirttin

Miraç’ta seyrettirdin, ona sırlar Âlemini

Buluşturdun onunla, diğer peygamberlerini

Dinledin sevdiğinin, senden istediklerini

Kabul ettin Habibinin, tüm söylediklerini

 

Ne kadar şükretsek azdır, bu dinin mensubuyuz

Rabbimiz Yüce Allah’tır, bizde onun kuluyuz

Muhammed’in yürüdüğü, yoldur bizim yolumuz

İnşallah imanla biter, kabre giden sonumuz

 

Sırat köprüsünden geçsek, ne kadar seviniriz

Cennetin nimetlerinden, faydalanmak isteriz

Hayatı doğru yaşamak, çok fedakârlık ister

Senden dileğimiz Rabbim, hayırlı bir ömür ver

 

Bu İnsan Malzemesiyle Nereye Kadar

Aldığım eğitimlerden, rakamlara dayanmayan afakî değerlendirmelere itibar etmemeyi öğrendim.

Bu sebeple “Eğitimde çağ atladık” gibi sloganların gerçek olup olmadığını da ön yargısız rakamlarla anlamaya ve değerlendirmeye çalışacağım.

PISA dünyanın en kapsamlı eğitim araştırmalarından birinin adıdır. Bu araştırmaya dünya ekonomisinin yaklaşık olarak %90’ını teşkil eden 65 ülke katılmakta. “OECD üyesi ülkeler ve diğer katılımcı ülkelerdeki 15 yaş grubu öğrencilerin temel bilgi ve becerilere ne ölçüde sahip oldukları değerlendirilmektedir.”

Bu çalışmalara göre, öğrencilerimiz bilgi ve beceri bakımından 65 devletin içinde 43. sırada. Matematikte 44. Fen Bilgisinde 43. ve kendi dilinde (Türkçe) okuduğunu anlama ve anlatma becerileri açısından 42. Sırada olan öğrenciler yetiştiriyoruz.

2000 yılından itibaren her üç yılda bir yapılan PISA araştırmalarındaki sıralamada kayda değer bir iyileşmemiz yok.

Türkiye’de eğitime ayrılan bütçede ciddi artışlar olmasına rağmen, sadece fiziki şartlar ve araçlar bakımından iyileşme sağlanmış fakat nitelik bakımından sağlanan iyileşme çok düşük kalmış ve ülkeler arasındaki sıralamamız hemen hemen hiç değişmemiş.

PISA testlerinde birinci ülkenin Çin, beşincinin G. Kore olduğunu görünce bu ülkelerdeki hızlı kalkınmanın tesadüf olmadığı hemen anlaşılıyor.

Matematik sonuçlarına göre verdiğim aşağıdaki rakamlar, fen bilimleri ve okumada da benzer hatta daha kötü.

En düşük seviye 1 ve en yüksek seviye 6 kabul edilerek yapılan değerlendirmede Türkiye’de öğrencilerin %42’si matematik alanında 1. Seviyeyi aşamamıştır. 1 ve altında kalan bu grup Çin’de %4, Kore’de ise %9 oranında.

Seviye 1 ve 2 den oluşan en düşük performanslı öğrenci oranımız %67 mertebesinde. OECD ortalaması %45.

PISA testlerinde 5. ve 6. Yeterlilik seviyesinde yer alanlar üst performans grubu olarak adlandırılmaktadır. Ülkelerin kalkınmaları için beşeri sermayenin çoğunlukla bu grup içinde bulunduğu kabul edildiğinden ülkenin üst performans grubundaki öğrenci oranları çok önemlidir.

Üst performans grubunda olan öğrenci oranları,

Türkiye’de Matematikte %6,  Okumada %4,  Fen’de ise %2 iken, her üç alanda da birinci olan Çin’de Matematikte %55, Okumada %25, Fen’de ise %27 oluşu dikkat çekicidir.

Kore’de Matematikte %31, Okumada %14, Fen’de ise %12 dir.

Çin ve Singapur’da matematik alanında öğrencilerin yaklaşık yarısı üst performans seviyesinde iken Türkiye’nin sadece %6 seviyesinde kalması çarpıcı bir bulgudur.

Türkiye’de derse geç girme, ders kırma veya okulu asma oranı da OECD ortalamasının çok üzerindedir.

SONUÇ: Türk öğrenciler dünyadaki yaşıtlarından daha geri zekâlı doğdukları için mi başarılı olamıyor? Elbette hayır.

Bir sistem sorunu var ve bu meseleye doğru teşhis koyup çözmeyi başaramıyoruz.

***

Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın, ta 1958’de yazdığı “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” eserinde anlattığı lokomotif olarak nüfusun yüzde 5′ inin yetiştirilmesi projesi yerine herkesi okur-yazar yapmak öncelikli olarak tercih edildi.

Mümtaz Turhan eğitimde kritik olanın ilkokullar değil, üniversiteler olduğunu, her noktaya ilkokul açmadan önce üniversitelerin yeterli kaliteye ve sayıya ulaştırılması gerektiğini savunuyordu.

“Okuma yazma bilmeyen cahillere okuma yazma öğretirseniz, okuma yazma bilen cahiller elde edersiniz” diyordu.

Bana daha lise çağımda okuduğum bu bilgileri hatırlatan Prof. Dr. İskender Öksüz‘ün “Türk’üm Özür Dilerim” adlı eserinde yazdıkları oldu.

“PISA sonuçlarına bakarsak biz bu noktaya ulaştık. Öğrendik ki okuma-yazma bilmek, okuduğunu anlamaya ve maksadını anlatmaya yetmiyormuş.”

Eğer üst performans grubunda olan öğrenci oranımız, bu konuda gelişmiş ülkelere yakın olabilseydi diyebilirdim ki, alt performans grubundaki öğrencilerimizin bu kadar yüksek oluşuna aldırmayalım.

Ülkemizde lokomotif olabilecek üst performans seviyesinde yetişmiş elemanımız çok az. Geride kalanların da neredeyse üçte ikisi vagon dahi olamayacak kadar düşük kalitede.

*****

ÜNİVERSİTELERDE DURUM NE?

İlköğretim ve liselerde durum bu da üniversitelerimizde daha mı iyi?

Üniversitelerimizde öğretim üyeleri “orta öğretimden zayıf geliyorlar” diye yakınıyor. “Peki, bu orta öğretimdeki hocaları kim yetiştirdi?” diyelim ve rakamlara geçelim.

ARAŞTIRMACI SAYISI: Türkiye’de lisansüstü eğitimin yükseköğretimdeki payı % 6’yı geçmiyor.

Türkiye’deki araştırmacı sayısı çok düşük. Güney Kore’de bir milyon nüfusa düşen araştırmacı sayısının Türkiye’de onda biri kadar araştırmacımız var.

OECD ülkeleri ortalaması bir milyon kişi başına tam zamanlı araştırmacı sayısı olarak 7,6 ancak Türkiye’de bu sayı 2,7’de kalmakta.

Patent sayıları: OECD ülkeleri ortalamasının bir milyon kişi başına üretilen patent sayısı olarak 42,3 ancak bu sayı Türkiye’de 0,3 ile oldukça sınırlı.

Dünyada en iyi ilk 500 üniversite arasına sadece 6 üniversitemiz girebildi.

Atıf sayısı: Üniversitelerimizde yapılan araştırmaların ve ilmi yayınların sayısı az. Araştırma sayısında bir gelişme var. Toplam yayın sayısında ilk yirmiye girdik.

Ancak araştırmalar ve yayınların niteliği konusunda sıkıntı var. Ülke ihtiyaçlarına, ülke ekonomisine, üretimine katkısı öncelikli değil. Daha çok teorik, ülkeye pratik faydası olmayan araştırmalar ve yayınların bize ne kadar katkısı var belli değil.

Bizim araştırmacılarımızın yayınlarına atıf yapılması, yani bu araştırmaları ciddiye alıp, okunup, referans gösterilmesi bakımından, dünyada ilk 500’e giren 6 üniversitemizden en iyisi 378. en kötüsü 497. sırada.

Avrupa’daki 250 üniversite arasında en iyi üniversitemiz 226. en kötüsü 248. sırada. Yani sondan üçüncü. 15 yaş kategorisindeki gençlerimizin PISA sonuçlarına benzer bir sonuç.

İşte bunun için potansiyel olarak ilk on, hatta ilk beş ülke içinde olmamız gerekirken, ekonomik büyüklük olarak dünyada 17. sıradayız. 16. sıraya çıkmıştık, son senelerde yine 1 sıra geriye düştük.

BM, OECD ve dünya finans kuruluşlarının projeksiyonlarına göre 2050 yılında en fazla iki sıra yükselmemiz öngörülüyor. Bir sıra geriye veya iki sıra öne geçmekle lider ülke olunamayacağı açıktır.

Bu insan malzemesiyle dünyada ön sıralarda yarışmak elbette mümkün değil.

“Muhakkak ki bu tablonun dışında kalan ilköğretim okullarımız ve üniversitelerimiz var. Bunların olması bu bozuk tablodan nasıl çıkılacağını bilen uzmanlarımızın olduğunu göstermekte.

Mademki bu çemberin nasıl kırılacağını biliyoruz. Bilenlere fırsat vermeliyiz.”

Ana meselemiz bu. Ama hükümetin eğitimdeki maksadı sadece kendi dünya görüşünde insan yetiştirmek. Dünya kalitesine erişmek, yukarıda açıkladığımız tabloyu düzeltmek için belirlenmiş bir hedefi veya çalışması benim bildiğim kadarıyla yok.

 

On Muharrem Kerbela Olayı ve Aşure Günü

Peygamber Efendimiz (sav)’in ebedî âleme doğuşundan sonra sırasıyla Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra) ve Hz. Osman (ra) Halife oldular. Hz. Osman asiler tarafından öldürülünce Hz. Ali (kav) Miladî takvime göre 661 yılında Halifelik makamına oturdu.

 

Hz. Ömer döneminde, 641 yılında Şam valisi olarak tayin edilen Muaviye, 661 yılına gelindiğinde Suriye topraklarının tamamını hâkimiyet altına almıştı. Mekke’de ise, Hz. Ali’nin vasiyeti üzerine büyük oğlu Hz. Hasan halife oldu. Hz. Hasan bir müddet sonra Muaviyenin baskıları ve vaatleri üzerine halifelikten feragat etti. Evine ve mescidine kapanıp Müslümanlara İslamiyet konusunda dersler vermeye başladı. Kısa bir süre sonra da eşlerinden biri tarafından zehirlenerek şehit edildi. Ağabeyinin sehâdeti üzerine Hz. Hüseyin Halife ilân edildi. Suriye de ise Muaviye ölmüş, vasiyeti üzerine oğlu Yezit, babasının hâkimiyeti altına aldığı bölgenin halkından biat aldı (*) ve kendisini bütün Müslümanların halifesi olarak ilan etti.

 

Hz. Hüseyin, Yezid’in kendisine biat etmesini istedi. Yezid, çok sert bir şekilde bu isteği reddetti.

 

Hz. Hüseyin bir görüşe gere Suriye halkından aldığı davet üzerine ve anlaşma yapmak üzere, kendisini destekleyenlerle birlikte Suriye’ye doğru yola çıktı. Yanında aile efradı da bulunuyordu. Maksadı savaşmak değildi. Çünkü yanındaki insanların, sayı ve silah olarak Yezidin ordusunun karşısına çıkabilecek gücü yoktu. Zaten beraberindekilerin büyük bir bölümü daha Kerbela mevkiine gelmeden Hz. Hüseyin’i terk etmişti. Kerbela’da Yezidin taraftarı olan silahlı 4500 kişi, Hz. Hüseyin ve beraberindekileri şehit etti.

 

On Muharrem ve aşure günü

 

Kerbelâ’da yaşananlar için Şiî ve Alevîler tarafından Muharrem Orucu tutulur ve ağıtlar söylenerek törenler yapılır, yas tutulur. Ehl-i Sünnet inancında yas tutma geleneği olmadığından Sünni Müslümanlar oruç tutarlar ve şehitler için mevlit okuturlar.

 

Hz. Muhammed (sav)’in torunu Hüseyin’in Kerbelâ’da öldürülmesi hadisesi, Sünnilikte de üzücü bir olay olarak kabul edilir. Hiçbir Müslüman, çocuğuna ‘Yezit‘ ve ‘Muaviye‘ isimlerini koymaz.

 

Ülkemizde; şehitleri anmak maksadıyla evlerde aşure denilen çorba ile tatlı karışımı yiyecek hazırlanır, kâseler ve tabaklar içerisinde komşulara dağıtılır. İster Sünni olsun, ister Alevi; bazı aileler, Şiilikteki ’12 İmam’ kavramına izafeden, aşureyi 12 çeşit malzeme ile pişirirler.

 

Kerbela Olayı, yalnızca Şi’îlerin ve Alevilerin değil, bütün Müslümanların acılı günüdür. Bu sebeple,  Osmanlı Devleti’nde ve Cumhuriyetin ilk 50 yılında,  Muharrem ayının ilk on günü, öğle ezanları, ağıt havasını andıran Hüseynî makamında okunurdu. Bu uygulama, Kerbelâ hüznünün, Türk-İslâm toplumunun tamamı tarafından paylaşılmış olmasının göstergesi idi. Nedense zaman içerisinde unutuldu veya uygulayıcıları azaldı. Alevi-Sünni yaklaşımına katkı sağlaması bakımından acının müşterek olduğunun mânâlı bir ifâdesi olan bu güzel geleneğin ihya edilmesinde faydalar vardır.

 

Şehit Hz. Ali ve O’nun şehit oğlu Hz. Hüseyin; filozof ve sosyolog İbn-i Haldun’a göre; akıllı ve içtihat sâhibidir. Yâni âyet ve hadisleri anlamaya ve doğru şekilde yorumlamaya muktedirdir. İbn-i Haldun’a göre adâletli bir halife olmayan Yezid’in saflarında savaşmak caiz değildir. Hüseyin’e karşı asker göndermesi fâsıklığını kuvvetlendirir. Bu sebeple Hz. Hüseyin’in şehit, ecirli ve sevaplı olduğunu belirtir.

 

Büyük Türk şâiri Fuzûlî, Hz. Hüseyin için en etkili şiiri yazmıştır:

 

Düştü Hüseyin atından Sahra-i Kerbela’ya,

Cibril koş haber ver Sultanı Enbiya’ya

 

Hz. Hüseyin Efendimiz ve arkadaşları, bu acı hâdisedeki asil duruşları ve doğruluk adına samimi yürüyüşleri ile sonsuza kadar müminlerin gönüllerinde en seçkin köşedeki tahtlarında oturacaklardır.

 

Onlara her türlü zulmü reva görenler ise Müslümanların ortak vicdanında ebediyen mahkûm konumunda kalacaklardır.

 

Bizler bu olayın ıstırâbını yaşarken, aynı acıların bir daha tekrarlanmaması için; 10 Muharrem’i doğru okuyup anlamaya kendimizi mecbur hissetmeliyiz. Kerbela Olayı’ndan ibret almalıyız. Vaktiyle yaşanan acıları, Alevi-Sünni kardeşliğini pekiştirmek için fırsat olarak değerlendirmeliyiz.

 

Kerbela şehitlerini rahmetle anıyor, Şiî ve Alevi kardeşlerimizin acılarını gönülden paylaşıyorum.

 

Cenab-ı Allah, hepimizin yar ve yardımcısı olsun. Gücünden ve Bir’liğinden bizleri hisseyâb eylesin.

 

(*)Biat: Arapça olan kelimenin aslı ‘Bey’at‘ tır. Bağlılık, itimat bildirmek anlamlarına gelir. Hz. Peygamber, kendini tasdik edenlerden sadakat yemini almıştır. Ancak bu aslında, Hz. Peygamber’in şahsına değil, O’nun aracılığıyla Allah’adır. Kur’ân-ı Kerim’de, ‘Gerçekte sana bey’at edenler, Allah’a bey’at etmiş olurlar.’ Buyrulmaktadır.  (Fetih Sûresi, 10. Âyet)

 

İslâm tarihinde devlet başkanının tâyin veya tespit yollarından biri biat usulü olup, bir bakıma günümüzdeki seçim sistemini karşılamaktadır. Tarihî uygulaması bakımından biat, seçme ehliyetine sâhip kişilerin, seçilme ehliyetini haiz bir kimseyi seçip ona sadakatlerini bildirmeleri şeklinde yapılır. Bilindiği gibi Hz. Peygamber bir halife tayin etmeden vefat etmiştir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra Ashap, Benî Saide denilen yerde toplanarak devlet başkanlığı konusunda görüşmüşler ve Hz. Ömer’in teklifi ile Hz. Ebû Bekir’e biat etmişlerdir.

 

Şam vâlisi Muaviye de hâkimiyeti altında bulunan Suriye halkından biat almıştır. İslam hukuku uzmanlarının belirttiğine göre, ülke halkının tamamından biat almaya gerek yoktur. Toplumun ileri gelenlerinden ile yöneticilerden biat alınması yeterlidir. Muaviye’nin Suriye halkından biat alması İslam hukukuna uygun ise de, devletin ikiye bölünmesi anlamına gelmektedir. Zaman içerisinde de iki devlet arasında savaş olması ve İslam Devleti’nin zayıflaması söz konusu olacağından, Hz. Hüseyin halife ve merkezde bulunan devlet başkanı olduğu ülkesinin bütünlüğünü korumak için mücâdele etmekte elbette haklıdır.

 

Gazetelerde Vefat İlanları

Bu dünyada her gün her saat on binlerce insan doğup ölüyor. Bu güneşin doğup batması kadar tabii bir şey.

Bu ölüm olayını reklama dönüştürmek ise çok çirkin bir şey…

Dikkat ettiniz mi bilemem, gazetelerimizdeki vefat ilanları bazen tam sayfa, bazen de yarım sayfa yer işgal ediyor.

Falanın bacanağı, falanın eniştesi, falanın yeğeni, filanın kardeşi, falanın kardeşinin damadı, damadının torunu, falanın kızı, falan falan falanın ablası, falan falan falanın kayınvalideleri, falan falan falanın kıymetli anneleri, falan falanın ananeleri, falan falanın babaanneleri, falanın kıymetli eşi gibi devam ediyor.

Acaba ölen kim? Bu enişteler mi dayılar mı bacanaklar mı damatlar mı, yeğenler mi, yemeyenler mi hangisidir? Bir türlü bilemezsiniz bulamazsınız.

Bir ölünün arkasından bu kadar gösteriş yapmak doğru mudur? Kim olursa olsun ölmüş işte.

Ölüleri üzerinden gazete ilanları ile reklam yapanlar ne kazanıyor acaba?

Büyük Türk düşünürü Yunus Emre diyor ki;

“Bir garip ölmüş diyeler,

Üç günden sonra duyalar,

Soğuk su ile yuyalar,

Şöyle garip bencileyin.”

 

Çöken Çözüm Süreci

Geçenlerde Fatih-Kıztaşı civarında bir camideydim. Cuma namazı öncesi vaaz veren hoca efendi alanı dışına sık sık çıktı ve zihinleri oldukça karıştırdı. Kürsüyü işgal eden kişinin hedefi milliyetçiliğin çok kötü bir şey olduğu yani milli menfaatleri, milli kültürü savunmanın onu koruyarak geliştirmenin, ekonomiden sanata kadar milli varlığa sahip çıkmanın kötü bir şey olduğunu ortaya koymaktı. Milliyetçilik İle ırkçılık arasındaki farktan haberi olmadığı anlaşılıyordu. İbni Haldun’da da geçen asabiyet kavramını kendine göre yorumladı. Sorun sadece bu kişinin sorunu değildir. Milli mücadeleye karşı çıkıp manda yönetimini uygun bulanlar, onu macera olarak yorumlayanlar da aynı çizgideydi. Onların artıkları bugün milliyet ve milli kimlik düşmanlığı yapıyorlar. Bunlar mensup olunan din dairesi ile milliyetin çelişmediğini anlayabilmiş değiller. İslam ile müşerref olan bir Alman’a daha iyi Müslüman olabilmesi için Alman kimliğini çöpe atmasını mı tavsiye edeceğiz? Protestan olan bir Alman veya Rus’a, Katolik bir Fransız’a, Rusluğunu, Almanlığını ve Fransızlığını terk et ki iyi bir Hıristiyan olasın telkininde mi bulunacağız? Fark idrakinin aşırı noktalara varması ve sadece biyolojik gerekçelerle sosyal olayları yorumlama ırkçılıktır ve Türk kültürüne de terstir. Camide kürsüyü işgal eden kişinin fark idrakinin zirvede olduğu bazı Arap ülkelerinde önemli hizmetler yapabileceğini düşündüm.

Son yıllarda ülkemiz “ben kimim” sorusuna cevap bulmakta zorlanan, kafası karışık bazı aydın ve siyasetçiler bollaştı. Milli kimlikler üzerinde estirilen tahripkâr küresel rüzgârlar, mahalli ve bölgesel sıfatları öne çıkarmış, parçalar bütünün önüne dikilmiştir. Etnik veya mezhep mensubiyeti milli seviyedeki birlikteliğe karşı kullanılmaktadır. Etnik sıfatı ne olursa olsun; milliyeti ve milli kimliği Türk olması gereken vatandaşlarımızın etnik ırkçılığa sapmadan mensubu oldukları Türk Milletinin, milliyetlerinin milliyetçiliğini yapmaları kadar normal bir şey olamaz. Milli kimliği reddetmek, o kimlik kapsamındaki mahalli sıfatları ve etniklikleri de reddetmektir. Milli birlik ve bütünlüğü dışlayarak etnisiteyi yaşatmak mümkün değildir. Bu olsa olsa başka bir milliyete hizmet etmek ve kullanılmak olur. Türk’ü Türkiye’de bir etnik parça veya bütünü tamamlayan bir mozaik taşı gibi görürseniz; birlik ve bütünlüğü zaten reddediyorsunuz demektir. Genelde bölücü ve ırkçı terörden sıyrılmak için terörist dalkavukluğu yapanlar ve hayali çözümlere, açılımlara teslim olanlar etnik dalkavukluğu bırakmak zorundadırlar.

Alman anayasasında milli birlik ve bütünlüğün tehlikeye düşmesi halinde Alman milletinin meşru müdafaa hakkı doğar diye bir cümle bulunmaktaydı. Bunun İptal edildiğini hiç zannetmiyorum. Türk Milletinin bu hakkını da herhalde %40’ın üstünde reyle iktidara gelenler ve milli iradeyiz diye ortada dolaşanlar yerine getirmeli, ülkeyi tanınmaz hale sokmamalıdırlar.

İspanya’da bölücü terör örgütüyle iş birliği yapan Batasuna Partisi Anayasa mahkemesince kapatılır. Buna karşılık AİHM‘ye kararın iptali için başvurulur. AİHM’nin verdiği karar ders niteliğindedir: “…Terörle özdeşleşen bir siyasi partinin ve çevrelerin demokratik hakları kullanma lüksü olamaz”.

Türkiye’deki manzara bunun tam tersidir. Toplumun önünde burnunu karıştıran, göbeğini kaşıyan adamı meşhur ettik. Halkı örgüte yönlendirdik. İmralı’nın desteğini aradık. Olmadık haklar tanıyarak demokrasimizi teröre yenik düşürdük. Güvenlik güçlerine valilerin izni ile operasyon imkânı tanıdık. Askeri vesayeti kıracağız diye Devlet otoritesini zayıflattık. Bazı yörelerde kamu düzenini koruyamadık. Milli kimliği dışlayarak, egemenliği paylaştırarak, silah bırakmamış terör örgütü ile müzakere yaparak etnik ayırımcılık ve bölücülüğü demokratikleşme ve bütünleştirme zannettik. Milletler arası hukuka ve çıkarılan tezkereye rağmen, kollarında ABD bayrağı olan peşmerge sürüsünü sınırlarımızdan geçirerek Suriye’ye yönlendirdik. Ülkenin güney sınırını yolgeçen hanına çevirdik. ABD’den daha fazla Esad düşmanı olduk. Hayali çözümü ona buna ihale ettik. Bir de akil adamlar komedisi oynadık. Araştırmalara göre %20‘nin altında tasvip gören terör uluslararası siyasetin malzemesi yaptık. Çözüm süreci ve açılım macerası öyle bir çöktü ki, Yüksekova‘da cadde ortasında üç Mehmetçiğimizi, bir korucumuzu ve son olarak da astsubay Necdet Aydoğdu‘yu şehit verdik. Türkiye bu kadar yanlış yönetilmeye, Ankara’nın Bağdatlaştırılmasına layık mı?

 

Din Adamları Bu İşlere Ne Diyor!

 

Türkiye birbiri üstüne olumsuzluklar yaşıyor. Herşeyin Türk Milletinin aleyhine geliştiğini üzülerek izliyoruz. Buna karşı ise Türk Milleti, inanılamayacak ölçüde durgun ve tepkisiz.

Halbuki normal şartlarda, hangi millet olursa olsun, kendi yurdunda meydana gelecek bu tip benzer olaylara karşı, en azından demokratik tepkiler ortaya koyardı. Bizde ise derin bir sessizlik hakim…

Olaylar hakkında; kadrolu yorumcular, akil denen adamlar, akademisyenler ve siyasiler bir şeyler söyleyip duruyor. Ancak bu söylemlerin % 90’nıda, Türk Milletinin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin aleyhine şeyler oluyor!

Türkiye’nin genelinde 90 bine yakın caminin olduğu ve Diyanetİşleri Başkanlığı’nda 120 binin üzerinde personel çalıştığı biliniyor. Bunların yanında onlarca tarikat, cemaat, şeyh, hocaefendi ve saire benzer yapılar var.

Acaba Türk Milleti ve Türk Devleti aleyhine bunca şey olurken ve devlet – millet düşmanları her yerde konuşurken, bu din adamları ne düşünüyor ve konuşuyor?

Malumunuz, Türkiye’deki tarikatlar ve din adamları Cumhuriyet kurulduğundan beri, mağduriyet iddiası ile Türk devletine muhalefet ettiler ve çoğunlukla Türk milliyetinin karşısında oldular.

Bu gayretlerinin sonucunda da, kendilerine göre “müslüman” dedikleri ve Türk milliyetini inkar eden siyasi anlayışın, iktidara gelmesinde, en önemli rolü oynadılar. Bu İslamcı siyaset, iktidar da kalsın diye de; onca yolsuzluğa ve hırsızlığa; dinen değişik kılıflar bularak, destek vermeye devam ettiler.

Şimdi memleket bölünme aşamasına geldi. Devletimiz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da iktidar tarafından etkisizleştirildi. Askerlerimiz çarşı pazarda kafalarından kurşunlanarak ve korucularımızda elektrik direklerinde infaz edilerek şehit ediliyor.

Memleketimizde fakirlik, yoksulluk, işsizlik had safhada; önce Soma’da sonrada Ermenek’de meydana gelen üzücü kazalarda bunu birkez daha gördük.

Sosyal barış bozulmuş ve müslümanlık görüntüsü altında edilmeyen laf, söz ve icraat kalmamıştır.

İktidar ve yandaşları; İslam’a uygun olmayan davranışlarla, Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyet’ne inanılmaz ve belki de yüzyıllar boyu telafisi mümkün olmayan zararlar verirken, bahsetmeye çalıştığımız din adamları, tarikat şeyhleri ve hocaefendiler, ne demektedir? Bunları merak ediyor, duymak ve işitmek istiyoruz.

Yoksa bu “müslümanların iktidarı sürsün” diye cemaatlerine telkindemi bulunmaktadırlar? Öğrenmek istiyoruz.

Yada Mustafa Sabri’nin günümüzdeki versiyonumu oldularda, bundan “Müslüman Türk Milleti”nin haberi yok?

“Yunanı muhabbetle karşılayın, din-i İslam’ı korumaya geliyorlar, merak etmeyin” diye Türk Milletini yanıltmaya çalışanların, tarihin tozlu sahnelerine gömüldüğünü sanmak ve bilhassa bunları insanlarımıza unutturmak ne büyük gafletmiş!

Müslüman Türk’ü, Yunanın ve onun arkasındaki İngiliz, Fransız ve ABD’nin kölesi olmaya teşvik eden; İzmirli Sabri Efendi, Harun Reşit Efendi, Ahmet Asım Efendi, Mustafa Sabri Efendi, Hacı Veliddin Efendi, Boşnak Ali Rıza Efendi, Ebul – Ahrar Hasan Efendi, Yakup Efendi, İsmail Hakkı Efendi, Hacı Hafız Ali Reşat Efendi, Vodinalı Halil Efendi, Hafız Muhsin Efendi adlı sözde din alimlerinin 1922’de Yunanistan’a iltica ettiğini ve kabul gördüklerini biliyormusunuz? Bir ülkeye ilticanın ne demek olduğunu isterseniz bir deneyinde görün. O ülke sizi kullanmayacak olsa kapıdan içeri sokmaz. Hem Yunanistan, İslam dinini ne zaman korumuş? İslam’ın baş düşmanının dostu olmak bir İslam alimine ne kadar uygun düşer? Düşünün, düne kadar iktidarın en büyük destekçisi olan“Pensilvanya İmamı”nıve ABD’nin kontrolünde olduğunu! Habur’dan 29 Ekim’de giren Peşmerge’de “biji serok Obama” diyordu… Biri ABD’de oturuyor diğeri Obama diyor. Ne benzerlik!

Mustafa Hilmi isimli bir Mısırlının 1984 yılında yayınladığı bir kitapta, Sevr’e imza koyan hükümetin üyesi Şeyhülislam Mustafa Sabri için aynen şöyle diyor “Türk ve Arap milliyetçiliğine karşı çıkmıştır. Bununla beraber Arapları Türklerden üstün tutmuştur”.

Bugün Mustafa Sabrilerin veYunanla, İngilizle, İsraille, ABD’yle, Fransızla iş tutmuş olanların;yetiştirmeleri ile boğuşuyoruz. Ve bunlar yaptıklarını, hep din adına ve dini referans göstererek yaptılar ve yapıyorlar…

İslam’la yanıltılar ve İslam’la aldattılar.Türk Milletine düşmandılar ve düşmanlıklarını din ile gizlediler. Eğer biz yanılıyorsak, yangın yerine dönmüş olan memleketin ahvali ile ilgili çıkıp bir şeyler söylesinler. Bakalım sahiplerinin sesi olarakmı yoksa Hak’kın sesi olarak mı konuşacaklar!..

Kanaatimce, hepsi Türk Milletine karşı bir psikolojik savaşla görevlidirler. Gece gündüz karayı ak göstermek için algı yaratmaya çalışmaktadırlar. Bize inanmıyorsanız kendiniz sorgulayacak ve tefekkür edeceksiniz.

Müslüman Türk Milleti, gerçeklerle karşı karşıya kaldığı an, kendini çırıl çıplak hissedecek ve bu tip din adamları tarafından, kasıtlı ve bilinçli olarak kandırıldığını görecektir. Günümüzün Mustafa Sabrileri de sahiplerinin ülkelerine aynen “Pensilvanya İmamı” gibi kapağı atacaktır. Ama iş işten geçmiş olacak ve Müslüman Türk Milleti ağır bedeller ödemek zorunda kalacaktır.

Onun için mimberler ve kürsülerde memleketin kötü gidişi için tek laf etmeyen ama bu iktidarı “müslümanlar iktidar olsun” ve “müslümanların iktidarı sürsün” diye destekleyen vede sizi namaz başta olmak üzere ameli ibadetlerden başka bir şey düşünmenizi engelleyen ve de aklınızı kullanmadan kaderci bir yola razı eden, din adamlarını, şeyhleri ve hocaefendileri sorgulayın ve fikirlerini açık etmelerini sağlayın.

Aksi halde bunların vatan üzerinde yarattığı tahribatı görmeye fırsat olmadan, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarih çöplüğüne doğru gittiğini ve vatan topraklarında Türk Milletinin esarete düştüğünü göreceksiniz. Son söz; esir insanlar, inancına uygun yaşayamaz.

 

Biji Serok Obama!

Sevgili kardeşim,

Biliyorum, bir süredir Kobani’de (Ayn-el Arap’ta) IŞİT’e karşı bir mücadele veriliyor. Buraya askeri müdahale edip, IŞİT’i bölgeden uzaklaştırmıyor gerekçesiyle de günlerce Türkiye’nin dört bir yanına kan akıtan ve onlarca kişinin kanına giren bir kalkışmadan daha yeni çıktık. Bu esnada dikkatini çekti mi bilmem ama Kobani’yi kendine başkent edinen PYD’nin ele başı olan şahıs sanki biz de çok da meraklıymışız gibi; “Türk ordusu IŞİT’le savaşmak için Kobani’ye girerse, bunu topraklarımıza yapılan bir saldırı sayarız” deyip, cüssesine bakmadan bir de diklendi. Hatırladın değil mi?

E be güzel kardeşim, madem Türkiye’den yardım istemiyorsunuz; o halde şu cennet vatanı neden ateş yumağına çevirdiniz, değil mi ya?

Şimdi de Irak’ın kuzeyinden Suriye’nin kuzeyine sözüm ona IŞİT’le savaşmak için150 peşmegre Türkiye üzerinden geçti, geçiyor.

Hani “Türkiye bize yardım ederse bunu topraklarımıza saldırı kabul ederiz” diyen arkadaş şimdi ne diyor, inanın merak ediyorum…

Hangi yüzle Türkiye’nin yüzüne bakıyordur acaba?

2-3 yıl içerisinde Suriye’den Türkiye’ye kaçarak canını kurtaran 2 milyondan fazla Suriyeliyi hiç mi görmedi acaba?

Türk topraklarından geçen peşmerge tören kıtasının geçişini seyrederken acaba ne hissetti?

Veya biz Türk halkı olarak neler hissettik, hiç düşündün mü?

Her ne ise…

Asıl benim derdim, bu değil!

Bana esas dokunan ne oldu biliyor musun kardeş?

Peşmergeler tören geçişi yaparken bazı kardeşlerimiz “Biji serok Obama!” (Çok yaşa Başkan Obama) diye bağırdılar ya; esas o kanıma dokundu…

Sanırım, senin de kanına dokunmuştur.

Emperyalizmin simgesi olan bir şahsa çok yaşa diye bağırmak, hangi özgürlük anlayışına sığar?

Dünyada hiçbir bağımsızlık yoktur ki, el gücü ile kazanılmış olsun!

Yabancı güçle kazanılan bağımsızlık değil, ‘Efendi’ değiştirmek olur sadece…

El gücü ile bağımsızlık olmaz!

Hatırlarsan değerli kardeşim,

Bundan 11 – 12 yıl önce Irak’ta Araplar, Şiiler ve ‘bir kısım’ Türkmenler “Help us Bush!” (Bush bize yardım et) diye pankart açıyorlardı. Sonunda yardımı gördüler…

10 yılda bir milyondan fazla insan öldü. Hâlâ her gün 30 – 40 kişi öldürülüyor.

Sonuç ortada…

Şimdi de “Biji serok Obama”, ha?

Buna bizde “El şeyi ile gerdeğe girmek” derler.

Sonuçta doğan şey, en kibar dille ‘nesebi gayri sahih’ olur ve onurlu toplum tarafından dışlanır.

Yok, olur gider.

Sen belki unutmuş olabilirsin amma; biz kardeşiz!

Bu duruma düşmeni istemem…

Türkistan’dan beraber geldik. Bazılarımız bunu unutsa da kardeşliğimizi bütün dünya biliyor. Bunun için kardeşi kardeşe kırdırmaya çalışıyorlar zaten.

Senin canın yandığında benim de canım yanıyor. Halepçe’de ağlayan bebeler de bizim bebelerimizdi.

IŞİT’in infaz ettiği insanlar da bizim canımızdı. İnan senin kadar bizim de canımız yanıyor. Aynen IŞİT’ın Tuzhurmatu’da katlettiği Türkmenleri gördüğünde senin içinin yandığı gibi yanıyor, he mi de…

Karabağ’da, Hocalı’da katledilen Azeri Türkleri’ni gördüğünde senin içinin cız ettiği gibi yanıyor içimiz…

Türkiye’ni âlicenaplığı ile Irak’tan Suriye’ye geçmeye çalışan peşmergeleri görüp, “Biji Serok Obama” diyen ve emperyalizme alkış tutan uşaklar, yeni efendilerini alkışlarken, kendilerine bu kıyağı yapan Türkiye’ye nankörlük ettiklerini hiç mi görmüyorlar?

Eğer “biji serok” olacak adam arıyorlarsa, bizde çoook! Onların adını söyleyin de bari ‘nankörlük’ yapmamış olursunuz.

Nankörlük dedim de aklıma geldi kardeşim.

‘Nankör’ çok enteresan bir kelime…

‘Nan’a sen ekmek diyorsun. Türkiye’de artık biz ‘ekmeğe’,’nan’ demesek de; Türkistan’da hâlâ ‘nan’ ekmek demek biliyor musun?

Özbekistan’a gittiğimde bir arkadaşıma sordum: “Nan-kör ne demek?” diye.

–          Ekmeğini yediği yeri görmeyen demek, dedi.

Seni çok seven kardeşinden selâm ve sevgiler.

 

Hayat Bu Kadar mı Zor?

Ey sen!

Cumhuriyet’in kurucusu, vatan topraklarının kurtarıcısı Büyük Atatürk’ün ömrünün sonuna kadar yaşadığı Çankaya’yı beğenmeyip, kendine AK-SARAY’LAR yaptırırken,

Bir Madencinin eşi:
“Önce maaşımızı kestiler
Sonra ekmeğimizi,
Şimdi de canımızı alıyorlar.
Ben ne edem, nere gidem şimdi?”

Diye feryat ediyordu.

Yıllardır Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde usulüne göre çalışan, bilgili, diplomalı madencilerin ruhsatlarını iptal edip, AKP havuzuna abone ne kadar ehliyetsiz, liyakatsiz madenciliğin (M) sinden anlamayan yandaşların varsa maden sahalarını onlara peşkeş çektin.

AKP den Milletvekilliğine, Belediye Başkanlığına aday olup kazanamayan ne kadar yandaşın varsa liyakatlerine bakmadan devletin kurumlarını gene bunlara adeta bağışladın.

İşte o gün, bu gündür Türk milletinin gözyaşları dinmiyor.

PKK teröründen sönen ocakları saymıyorum.

2010 yılında Zonguldak, Karadon maden ocağında kaybettiğimiz 30 cana ilaveten,

Daha yakın zamanda Soma faciasında kaybettiğimiz 301 madencimizin mezarlarının toprağı kurumadan,

Buda yetmezmiş gibi 18 mezar daha kazdırıyorsun Allahtan reva’mı bu?

Türk ekonomisine katkıda bulunmak için yerin yüzlerce metre altında dişleriyle, tırnaklarıyla emek veren, yarı aç, yarı tok çalıştırdığın işçilerinin akıbeti ölümmü olmalıydı?

17/25 Aralık sürecinde Reza Zarrab ı, bakan çocuklarını kurtaracağım diye adliyelerin, emniyetin altını üstüne getirdin de ruhsatsız, emniyetsiz, sigortasız aç-susuz işçi çalıştıran yandaşlarını hiç denetlettirmedin.

Bakanların bizzat kendileri söylüyor;

” bir işyerine denetime gittiğimizde araya 30 kişi giriyor, çaresiz kalıp, görmezden geliyoruz” diyorlar.

Böyle diyorsunuz,

Yani,

özrünüz kabahatinizden büyük”!

Peki ya sizin bu özrünüz çileden suratı kırış kırış olmuş, ağlamaktan göz pınarları kurumuş şu ananın

Derdine çare olacak mı?

Şu söylediği sözün cevabını verebilecek misiniz?

Oğlum yüzme bilmiyordu, suyun içinde ne yapar şimdi“?

Size son sözüm şu olsun ki:

Bütün dünyada, sizden önceki mevkidaşlarınızın akıbetlerini bir gözden geçirin isterseniz.