24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 847

Bir Yoksulluk, Bir Ayrılık, Bir Ölüm

Karacaoğlan‘dan bu yana geçen 4 asırlık zaman zarfında Anadolu insanı için kader olarak üçü de değişmedi. Ayrılığın bini bir para: Eşten-dosttan, anadan-yardan, memleketten-diyardan.. Kan davasından, terör belasından, ekmek kavgasından; den-den, dan-dan…

Yoksulluksa sanki yazgıdır. Sanki “Her lahmacun acılı doğar Dolapdere sırtlarında“. Sanki Abdullah Papur ‘Yoksulluk Türküsü‘nü asırlara ve her dem elleri nasırlılara ithaf etmiş. Her ne kadar Cem Karaca “Yoksulluk kader olamaz, kader değildir / Firavunlar bile böyle zalim değildir” dese de tarih ve takvim öyle demiyor.

Ölümse kol geziyor. Yalnızca son Kurban Bayramı ekseninde 113 kişi, yalnızca Soma Madeni’nde 301 kişi, yalnızca Kobani/Tezkere olaylarında 40 kişi öldü. Bir yılda sınırlarımız dâhilinde ölen kaçak göçmen sayısı yüzlerce, bir ayda sınırlarımızın dibindeki komşu ülkelerde ölen insan sayısı binlerce, bir günde ülkemizde ölen işçi sayısı 4.

2002 ile 2012 arasındaki 10 yılda iş kazalarında/cinayetlerinde ölen işçi sayısı 12 bin 686. Yalnızca 2013 yılında ölen işçi/insan sayımız 1235. 2014’ün yalnızca ilk 9 ayında ölen işçi/insan sayımız 1414. Bu 9 ay içerisinde yalnızca yollarda ölen işçi/insan sayımız 290.

2013 ile 2014 arası artan ölüm yüzdemiz % 19. İş kazası/cinayeti sıklığımız binde 15. Dünya İş Kazaları ve Ölümleri Liginde El Salvador birinci, Cezayir ikinci, biz üçüncüyüz. Neydi üçlememiz; ayrılık – yoksulluk – ölüm.

Şairin (Mehmed Aksu) şiirden çok ağıt kokan mısralarındaki gibi mi olmalıydı sonumuz:

Burada ölüm ucuz anne. 
Susuz ve uykusuz gecelerimiz
Yorgunuz ama düşmedik
Biz kaldık ama gitti nicelerimiz

Olmasaydı sonumuz böyle ucuz, olmasaydı işverenlerimiz/patronlarımız böyle insafsız, olmasaydı yöneticilerimiz/siyasetçilerimiz böyle gamsız ve olmasaydı ölümlere alışkın insanlarımız böyle kayıtsız.

Sırasını tevekkülle bekleyen kurbanlık koyunlar gibiyiz. Kader‘i bir güdülenme ve güdülme aracı bellemişiz, canımızı çıkınımıza mendil olaraktan sermişiz. Can’lar diyarı Türk-Türkmen ülkesinde bozuk para gibi harcanmaktayız. Biz söylenir dururuz da söylemeyiz cancağızım, Ezhel söylesin:

Ölmek bile parayla lan

Kaç cenaze bedava

Yarınımız yoook, yarınımız yoook

Ya para, ya canımız!

Galiba, can vermek kolay da, para vermek zor.

 

Irak Türkleri Çalıştayı

Milliyetçi Hekimler Derneği’nin, gündemin çok yüklü olmasından dolayı, devamlı geri planda tutulan ve hatta gizlenmek istenen IRAK TÜRKLERİ konusundaki çalıştayı, kalabalık bir dinleyici kütlesi tarafından takip edildi. Böylece Irak Türkleri, ağırlıklı olarak Türkiye’nin gündemine yerleştirilmiş oldu.

27 Eylül 2014 tarihinde düzenlenen çalıştayda; Toplantı Başkanlığını Dr. Muhsin Kadıoğlu ile Yesevi Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Erdoğan Aslıyüce’nin birlikte yaptığı sabah oturumu, Milliyetçi Hekimler Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Orhan Gedikli’nin, slayt gösterisi eşliğinde Türk Dünyası ve özellikle Irak Türkleri konusunda dikkate değer açıklamaları ile başladı.

Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği adına Dr. Nefi Demirci, Türkmeneli İşadamları Derneği adına Dr. Cüneyt Mengü, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı adına Doç. Dr. Kutluk Kağan Sümer; özelde Irak Türkleri, genelde ise dünya Türklüğünün gündemdeki problemleri ve çözüm yolları hakkında ufuk açıcı görüşler ihtiva eden tebliğlerini sundular.

İkinci oturum; Prof. Dr. Erşan Aygün ve Savaş Avcı Başkanlığında açıldı. İlk olarak Rumeli Balkan Stratejik Araştırma Merkezi Kurucu ve Birinci Dönem Başkanı Av. Özcan Pehlivanoğlu konuştu. Pehlivanoğlu; dünyanın değişik bölgelerindeki Türk topluluklarının kendi aralarında ve Irak Türkleriyle köprü oluşturmak suretiyle dayanışmayı artırmalarının gerekli olduğunu belirtti. Dr. Halit Gökalp Küçük, Dr. Yusuf Gedikli, Özgü Aşkın ve Mustafa Çetinkaya ile diğer hatipler sunumlarını yaptılar. İkinci oturum sonunda toplantı başkanları ile toplantıya katılan dinleyiciler katkılarda bulundular, sorular sordular.

Verilen son aranın ardından ‘Sonuç Bildirisi‘ hazırlandı. Bildiride şu ifâdeler yer alıyordu:

Irak Türkmen Çalıştayı, Irak Türkmen dernekleri ve halk temsilcileri, sivil toplum kuruluşları, akademisyenler ve aydınların katılımıyla 27 Eylül 2014 günü toplanmış ve aşağıdaki kararları almıştır. Türk, Türkmen ve dünya kamuoyuna saygıyla duyurulur.

1- Tarihî süreçte Irak temel olarak Araplar, Kürtler ve Türklerden müteşekkil üç ana etnik topluluktan oluşmaktadır. Yezidi gibi diğer etnik azınlıkların toplamı yüzde 3 civarındadır.

2- Irak toprakları Araplar ve Kürtler kadar Türklerin de ana vatanıdır. Bu gerçeği kimse inkâr edemez yahut görmezlikten gelemez. Türk dünyası buna asla müsaade etmeyecektir.

3- Gelinen noktada Irak Arap, Kürt, Türk(men) federe bölgesi olarak üçlü bir federasyon şeklini almalı ve Irak’ın bütünlüğü korunmalıdır. Merkezî hükümette guruplar nüfus durumuna göre mezhep ayrımı yapılmadan, temsil edilmelidir. Irak’ta oluşacak üç federe devletin sınır güvenliği, BM silahlı güçleri tarafından üstlenilmelidir.

4- Telafer’den Mendeli ve Bedre’ye kadar olan bölge MÖ 3500 yıllarından beri Türklerin topraklarıdır. Bu bölge Türkler için güvenli bölge olarak belirlenmeli ve güvenliğin sağlanmasında

Türkiye garantör olmalıdır.

5- Irak Türk Federe Bölgesinin güvenliği Irak Türkmen Cephesinin (ITC) silahlı güçleri tarafından sağlanmalıdır. Bu silahlı güce batı dünyası, ABD ve Türkiye silah da dahil, Kürtlere yaptığı yardımların aynısını yapmalıdır.

6- Irak Türk bölgesinin yapılanması aynen Kürt bölgesinde olduğu gibi olmalıdır. Bu minvalde eğitim, sağlık, ticaret, maliye ve benzeri kurumların hepsi oluşturulmalıdır.

7- Türkiye aynen KKTC örneğinde olduğu gibi ITC’ ne her türlü yardımı yapmalıdır. Bunun için Barzani kontrolündeki Habur sınır kapısı dışında ITC’ nin kontrolünde olacak Ovaköy – Telafer sınır kapısı acilen açılmalıdır.

8- Başta sağlık, eğitim ve güvenlik olmak üzere bu güne kadar anlaşmalar gereği Türkiye tarafından ITC’ ne yapılan her türlü yardım azaltılmadan devam etmelidir.

9- Türkiye, Türk dünyasının diğer bağımsız veya özerk cumhuriyetlerini ikna ederek ITC’ ne sivil örgütler veya devletler bazında yardım yapılmasını sağlamalıdır.

10- Türkiye başta olmak üzere Türk dünyası her platformda Irak Türklerinin haklarını savunmalı ve problemlerini dünya kamuoyuna anlatmalıdır.

11- Yurtlarını terk etmek mecburiyetinde kalan Irak Türklerinin en kısa zamanda topraklarına dönmesi sağlanmalıdır..

12- Âcilen Türkiye’de Büyük Türkmen Kurultayı düzenlenmeli ve yol haritası belirlenmelidir. Bu toplantıdan hemen sonra Irak Türkmen Meclisi oluşturulmalıdır.

13- Barzaninin kendilerinin olduğunu iddia ettiği Kerkük söylemi kesinlikle kabul edilmediği belirtilmeli, Barzani güçleri, Kerkük ve diğer Türk topraklarını derhal ve şartsız terk etmelidir.

14- Irak Türklerini kurtaracak temel güç kendi azim ve kararlılıklarıdır. Öncelikle kendilerine güvenerek kararlarını verip yola çıkmalı ve kanlarının son damlasına kadar savaşmalıdırlar.

Büyük Atatürk’ün dediği gibi ‘muhtaç oldukları kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.’

Türkiye ve Türk Dünyası haklı dâvâlarında sonsuza kadar yanlarında olacaktır.

Türk ve dünya kamuoyuna saygıyla duyurulur.

 

Prof. Dr. Orhan Gedikli

Tertip Komitesi Başkanı

 

DERKENAR

Milliyetçi Hekimler Derneği’nin ‘Çalıştay’ adı ile düzenlediği ilmî inceleme ve değerlendirme toplantısı zamanlama itibariyle isabetli, belirlediği hedeflere ulaşma açısından başarılı olmuştur. Millî bir davamız olan Irak Türkleri ile birlikte dünya Türklerinin durumu hakkında doğru ve net bilgiler sunulmuş, toplantıya katılanlara ve özellikle gençlere ufuk açmış, şuur kazandırmıştır. Özetle çalışma, her türlü takdirin üzerindedir. Düzenleyenlere bildiri sunanlara tebrik ve teşekkürlerimi sunarım. Asıl teşekkürü de bu mükemmel çalışmaya dinleyici olarak katılanlar hak etmişlerdir. Çünkü onlar olmasaydı, toplantı hiçbir fayda sağlamaz, manasız kalırdı.

İnsan eliyle yapılan hiçbir şey kusursuz ve en mükemmel değildir.’ Deniliyor olmasına rağmen, söz konusu toplantıya kusur ve noksanlık bulmak hayli zordur. Gönül arzu ederdi ki; toplantıya destek verenler listesinde isimleri bulunan sivil toplum kuruluşları en üst düzeyde olmasa bile mutlaka temsilci göndermeliydiler.

Milliyetçi Hekimler Derneği’nin bu kabil toplantılarının birincisinde Irak Türklerini ele alması da son derece manalıdır. Bilindiği gibi, Irak Türklerinin büyük bölümü günümüzde Irak sınırları içerisinde bulunan Kerkük şehrinde ikamet etmektedirler. O Kerkük ki; ‘Musul Vilayeti’ olarak Türk Kurtuluş Savaşı’nın siyasî manifestosu olarak 6 madde hâlinde Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından açıklanan ‘Misak-ı Millî = Millî Yemin’ ile belirlenen sınırlarımız içerisindedir.

Bu sınırlar, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi milletvekilleri tarafından da benimsenmiştir. O halde Kerkük; İngilizlerin, Bizans entrikalarını gölgede bırakacak siyasi oyunlarıyla günümüzde millî sınırlarımız dışında kalmış olmakla birlikte, Türk toprağıdır. Böyle olduğuna dair yeminimiz vardır.

Milliyetçi Hekimler Derneği, ecdadımızın yeminine sâhip çıkmakla, hatırlatmakla, Kerkük ile ilgilenmeyi yeni nesillere şuur olarak yerleştirme teşebbüsünde bulunmakla şanlı bir görev îfa etmiştir.

Böylesine bilinçli hareket eden dernek yöneticilerinin gönüllerinde, planlarında ve programlarında; Doğu Türkistan’da, Kırım’da, İran’da ve Suriye’de yaşama mücâdelesi veren, sürgündeki tek Türk topluluğu olan Ahıskalı Türklerin de bulunduğuna kalpten inanıyorum. Turan Türklüğü olarak biz büyük bir aileyiz. Hiçbir ferdimizi dışımızda bırakamayız.

Turan, etnik kökenle ilgili bir kavram değildir. Coğrafya temeline dayalı bir büyük idealin adıdır. O coğrafyada yaşayan; hangi ırka, hangi dine, hangi inanç kültürüne mensup olurlarsa olsunlar, renklerine, konuştukları dile, mezheplerine bakmaksızın hepsini kardeşimiz olarak biliriz. Âdil bir yönetim altında insanca yaşama hakkına kavuşmaları için, kalemlerimizi ve dillerimizi silah olarak kullanmak mecburiyetinde olduğumuzu biliriz.

TURAN SEVDÂSI

Ey Yüce ve Asil Türk Milletinin Mazlum ve Mağdur İnsanları

Ey Türk Yurtlarının Güzel Fakat Mahzun ve Mahsur Diyarları!

Sana yapılan zulümleri görmeyecekse, kör olsun gözlerim

Sana gelmeyecekse, yerinden kopsun dizlerim

Seni cihana anlatmayacaksa, pul olsun sözlerim

Seni ve dertlerini söylemeyecekse, lal olsun dilim

Seni yazmayacaksa; kırılsın kalemim, çürüsün ellerim.

 

Kendime Nasihat

Bu âlem başka âlemdir, hepimize bir yer var

Bazısına geniş gelir, bazısına gelir dar

Dünya insanlara uymaz, insan Dünya’ya uyar

Herkes ortamına göre sağlamalıdır ayar

 

Yaşamak istersen eğer, bu Âlem’de insanca

Alacaksın tedbirini, girmeyeceksin borca

“Babana bile güvenme”, bu dikkat et demektir

Azimli olmak gerekli, gevşeklik halt etmektir

 

Bu devirde dostluklara, asla güven olmuyor

Sözü herkes söylüyor da, söz yerini bulmuyor

İhmal ettin mi işini, neler geliyor başa

Mülayim olan başını, sonra vuruyor taşa

 

Mertlik diye bir şey vardır, çok nadiren bulunur

Söz ile adam olunmaz, icraatla olunur

Başım rahat olsun dersen, işini yap yazılı

Hiç ihmal etmeye gelmez, insanlar çok azılı

 

Yaratan’ın kitabına, uymak istemez isen

Sadece mahluklar gibi, yer, içer yatarsan sen

Bu Dünya da yaşamanın, vardır elbet bedeli

Her şey kötüye gitmekte, hayâ gitti gideli

 

Ya Rab bizi sen yarattın, biz ise isyan ettik

Dünya’ya öyle daldık ki, yolumuzu kaybettik

Bizlere çok şans verdin sen, tövbe edelim diye

İtaatkar olmak varken, isyankar olmak niye

 

ALLAH’IM yarattığın tüm kullarını seversin

Sevgili Peygamberini her fırsatta översin

Affetmekte kullarını, biliriz çok cömertsin

Bizim gibi suçluları ancak sen af edersin

 

Cebrail ile birlikte, Resul’ünü getirttin

Mescid-i Aksa dan sen, Arş-ı Ala’ya yükselttin

Her gün beş vakit namazı, orada sen emrettin

Habibinin hatırına, ümmetini affettin

Gösterdin ona Miraç’ta, kendi sır Alemini

Tanıştırdın onunla diğer peygamberlerini

Dinledin Peygamberinin tüm söylediklerini

Kabul ettin Habibinin bütün isteklerini

 

Ne kadar şükretsek azdır,son dinin mensubuyuz

Rabbimiz Yüce Allah’tır,bizde onun kuluyuz

Muhammed’in yürüdüğü yoldur bizim yolumuz

İnşallah Cennet’e gider bizim hayat sonumuz

 

Sırat köprüsünden geçsek, tabi ki seviniriz

O Cennet  nimetlerinden, faydalanmak isteriz

Bu ömrü doğru yaşamak, çok fedakarlık ister

Senden dileğimiz Rabbim, hayırlı bir ömür ver

 

Niyetlenirseniz eğer bize kulak vermeye

Belki nasibimiz olur  O Cennete girmeye

Sözlerimden ders çıkarmak sizlerin elindedir

Bu yaptığım nasihatim ilk önce kendimedir

 

Allah Cömertleri Sever

Yüce dinimiz İslam, Müslümanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı gerçekleştirerek huzurlu bir toplum oluşturmayı hedeflemektedir. Dinimizde toplumun zayıf, düşkün, kimsesiz ve yoksul kesimlerinin ihtiyaçlarının giderilmesi amacına yönelik olarak çeşitli iyilik ve yardım yolları bulunmaktadır. Bunların en başta gelenleri zekât, sadaka, infak vb. ibadetlerdir. Bu malî ibadetlerin özü ise cömertliktir.

 

Cömertlik; insanın sahip olduğu imkânlarla başkalarına yardımda bulunması, iyilik ve ihsanda bulunması demektir. Cömertlik; kısaca “gönül zenginliği, el açıklığı ve iyilikseverlik”diye ifade edilen üstün bir ahlâkî meziyettir. Buna göre cömert insan; eli açık, iyiliksever, ihsan ve ikram sahibi kimse demektir. Farsça cevân-merd sözcüğünden dilimize geçmiş olan cömertlik, genellikle sehâ, sehâvet ve cûd kavramlarıyla ifade edilmektedir.

 

Cömertlik Allahu Teâlâ’nın sıfatlarındandır. Kur’an’da, Allah’ınbir isminin de cömert anlamına gelen “Kerîm” olduğu (İnfitâr, 82/6) veO’nun kerem sahibi olduğu (Rahmân, 55/27, 78; Alak, 96/3)bildirilmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bir hadis-i şerifte, “Şüphesiz Allah Kerîm’dir keremi sever, cömerttir cömertliği sever” buyurmuştur. (Tirmizî, Edeb, 41)

 

Cömertlikte kemal sahibi olan Yüce Allah, kullarından da cömert olmalarını ve kendilerine ihsanda bulunduğu imkânlarla başkalarına iyilik yapmalarını istemektedir. Kur’an’da, insana verilen mal ve servetin bir imtihan vesilesi olduğu bildirilmiş, ardından da bu imtihanı başarıyla geçmek için insanın sahip olduğuserveti iyilik yapmak için harcaması gerektiği ve ancak nefsinin cimriliğinden korunarak cömertçe Allah yolunda harcayanların kurtuluşa erecekleri haber verilmiştir. (Tegâbun, 64/15-16)

 

Bir ayette ise şöyle buyrulur: “Ey iman edenler! Hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın.”(Bakara, 2/254)

 

Kur’anmü’minleri bu şekilde cömertliğe teşvik ederken cimrilikten de sakındırmaktadır. “Kim cimrilik eder, kendini Allah’a muhtaç görmez ve en güzel sözü(kelime-i tevhidi) yalanlarsa, biz de onuen zor olana kolayca iletiriz.Cehenneme yuvarlandığı zaman malı ona fayda vermez.”(Leyl, 92/8-11) ayetlerinde cimriliğin helak sebebi olduğu açık bir şekilde vurgulanmaktadır.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, “Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunun!”(Buharî, Zekât, 9; Müslim, Zekât, 66-68) buyurarak, az-çok demeden hayır ve hasenat yapmamızı tavsiye etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)başka bir hadisinde ise, malını cömertçe hayır için harcayanları övmüş ve şöyle buyurmuştur: “Ancak iki kişiye gıbta edilir: Allah’ın verdiği malı hak yolunda harcamayı başaran kimse. Yine Allah’ın kendisine verdiği ilim ve hikmet ile yerli yerince hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buharî, İlim, 15, Zekât, 5; Müslim, Müsâfirîn, 268)

 

Dikkat edilirse burada Hz. Peygamber (s.a.s.) özenilmesi gereken şeyin mal-mülk sahibi olmak değil, sahip olunan servetin Allah yolunda harcanması olduğuna işaret etmektedir. Çünkü malı yerli yerince harcamak, ona sahip olmaktan daha zor bir iştir. Bu nedenle hadis-i şerifte, bu zor işi başarabilenlerin gıpta edilmeye layık kimseler olduğu belirtilmiştir.

 

Cömertlik, hem ferdî hem toplumsal, hem dünyevî hem de uhrevî pek çok fayda sağlayan faziletli bir davranıştır.Allahu Teâlâ cömert kullarını sever, diğer kullarına da sevdirir.Cömertlik kıyamet günü insanı türlü sıkıntılardan kurtarır, onu cehennemden uzaklaştırıp, cennete yakınlaştırır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Cömert kişi Allah’a yakın, insanlara yakın ve cehennem ateşinden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzak, insanlardan uzak, cennetten uzak ve cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah’a daha sevimlidir.”(Tirmizî, Birr, 40)

 

Yüce Allah, mallarını cömertçe harcayanların dünya ve ahirette kazançlı çıkacaklarına dair mü’minlere teminat vermektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, Allah için yapılmak şartıyla her türlü hayır ve iyiliğin karşılığının tam olarak ödeneceği(Bakara, 2/272); hayra harcanan şeylerin yerine başkalarının verileceği (Sebe’, 34/39); hatta iyilik yapan kimselere on katı karşılık verileceği (En’âm, 6/160) bildirilmektedir. İşte bu gibi müjdelerle mü’minler kerem sahibi olmaya ve cömertliğe teşvik edilmektedir.

 

Cömertlikte asıl olan yapılan iyiliğin Allah rızası için, gösterişten uzak ve herhangi bir menfaat beklemeden isteyerek ve severek yapılmasıdır. Yoksa çıkar amaçlı ve gösteriş olsun diye gönülsüz olarak iyilik ve yardımda bulunmak kişiyi cömert yapmaz.

 

 

 

Cömertlik, dünya ve ahirette insan için mutluluk ve huzur vesilesidir. Muhtaçların imdadına koşan cömert kimse yaptığı iyiliğin karşılığında aldığı hayır dualar vesilesiyle daima huzurlu ve mutlu olur. Kalbinde sevinç ve ferahlık hiç eksik olmaz. Ahirette de zaten iyiliklerinin karşılığı kendisine fazlasıyla verilecektir.

 

Küfür ve nifak gibi insanın kalbini karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete düşkünlüktür. Cömertlik sayesinde insan bu kötü hasletlerinden kurtulur.  Cömertliğin temelinde mal, mülk ve servetin gerçek sahibinin Allah olduğu; elde bulunan mal ve serveti asıl sahibinin rızası doğrultusunda kullanmak gerektiği inancı yatmaktadır. Bunun yanında cömert insan, “Rızkı verenin Allah olduğuna”(Zâriyât, 51/58) yürekten inanır ve fakirlik endişesine kapılmadan Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği nimetlerden ihtiyaç sahiplerine cömertçe harcar.

 

Cömertlik bereket sebebidir. Allah için harcanan mal artar, çoğalır. Verene Allah daha fazlasıyla ikram ve ihsanda bulunur. Öyleyse malın azalacağını düşünerek cimri davranmaya hiç gerek yoktur. Zira cimrilik, dünya ve ahirette mahrumiyet sebebidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her sabah iki melek iner. Biri:’Ya Rabb! İyilik edene malının karşılığını ver’ der. Diğeri de:’Ya Rabb! Cimrilik edenin malını telef et’ diye dua eder.” (Buharî, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 57)

 

Cimrilik,olgun bir mü’minde asla bulunmaması gereken kötü bir huydur. Hz. Peygamber (s.a.s.), bir mü’minin kalbinde hem imanın hem de cimriliğin bulunamayacağını (Nesâî, Cihâd, 8) ve cimrinin cennete giremeyeceğini (Tirmizî, Birr, 41)bildirmiştir. Bundan dolayı her Müslüman cömert olmaya azami gayret göstermeli, manevî bir hastalık olancimrilikten sakınmalıdır.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) cimrilikten daima Allah’a sığınırdı ve şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilik ve yaşlılıktan sana sığınırım. Kabir azabından, hayat ve ölümün fitnesinden de sana sığınırım.”(Buharî, Cihad, 25; Müslim, Zikr, 52)

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Cömertliği

Her yönden mükemmel ve “en güzel örnek” olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), cömertlikte de zirve noktada idi. Öyle ki, Efendimiz yokluk ve fakirlik korkusu duymadan elindeki imkanları ihtiyaç sahiplerinecömertçe dağıtırdı. O’nun bu vasfını sahabeden Abdullah bin Abbas (r.a.) şöyle anlatıyor: “Allah Resûlü insanların en cömerdi idi. Ramazan ayında ise cömertliği daha da artardı. Çünkü Cebrail (a.s.), her sene Ramazan ayında gelir, ayın sonuna kadar Efendimiz ona Kur’an’ı arzederdi. İşte Allah Resûlü (s.a.s.) bu günlerde, esen rüzgârlardan daha cömert olurdu.”(Müslim, Fezâil, 50)

 

Cömertlikte emsalsizbir mertebede olan Hz. Peygamber (s.a.s.), kendisinden bir şey istendiğinde asla “yok” “hayır” demez, kimseyi kapısından boş çevirmezdi.(Buharî, Edeb, 39)Şayet yanında verecek bir şey yoksa borçlanmak suretiyle isteyenin ihtiyacını karşılardı.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in cömertlik ve keremine dair bir pek çok örnek mevcuttur.Bir defasında yanına gelen SafvanİbniÜmeyye’yeiki dağ arasını dolduracak kadar bir koyun sürüsü verdi. Safvan, kabilesine dönünce halka şöyle seslendi:“Ey milletim! (Koşun) Müslüman olun.Çünkü Muhammed, fakirlik ve ihtiyaç korkusu duymadan çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunuyor.”(Müslim, Fezâil, 57-58)

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Veren el, alan elden üstündür”(Müslim, Zekât, 97) buyurmak suretiyle Müslümanları ihtiyaç sahiplerini görüp gözetmeye, sürekli iyilik ve yardımda bulunmaya teşvik etmiştir. Ashabını bu konuda gayretlendirmek için zaman zaman onları ikaz ederek cimrilikten sakındırmıştır. Bir keresinde baldızı Esmâ(r.anha)’ya hitaben şöyle buyurmuştur: “Kesenin ağzını sıkma! Allah da sana sıkarak verir!”(Buharî, Zekât, 21; Müslim, Zekât, 88)

 

Bir hadis-i şerifinde ise cimriliği zulüm ile birlikte zikrederek, cimriliğin tehlikeli sonuçlarına dikkat çekmiştir: “Zulüm yapmaktan sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde zalime zifiri karanlık olacaktır. Cimrilikten de sakının. Zira cimrilik sizden önce yaşayan insanları, birbirini boğazlamaya ve dokunulmaz haklarını çiğnemeye götürmek suretiyle perişan etmiştir.” (Müslim, Birr, 56)

 

Bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki; Müslümana yakışan cimrilik değil, Sevgili Peygamberimizin yolu olancömertliktir. Öyleyse bize yakışan şekilde davranmalı, Yüce Rabbimizin bizlere ihsan ettiği maddî-manevî her türlü imkanımızı insanlara iyilik ve yardım yapmak için cömertçe harcamalıyız.

 

 

Köye Dönüş

Kilis Valisi Güner Özmen’in  “Kırsal Câzibe Merkezleri”  kuracaklarını;  bu yöntemle iç göçü önleyerek, köylüyü üretken kılmayı amaçladıklarını söylemesi (“Gelin köyümüze geri dönelim.”  Sağduyu gazetesi, 23 Nisan 1998) hele televizyonda bir ailenin, kendi istekleriyle, hem de yeni bir heyecan ve sevinçle köylerine dönüş hazırlığı içinde olduklarını görünce, uzun zamandan beri düşünüp de henüz kaleme alamadığım, hayatî bir konuyu hemen yazmak istedim.

Her ne kadar, gözle görülür bir yavaşlama sürecine girmekle beraber, köyden şehre göç, tam mânasıyla durmuş değil.

Büyük şehirlerimiz, başta İstanbul olmak üzere, büyük birer köy görüntüsüne bürünmüş vaziyette.

Nitekim, “Bir taşına Acem mülkü fedadır.”  dediğimiz dünya cenneti İstanbulumuz, beton yığını olmakta. “İstanbul Efendisi”  diye parmakla gösterilen İstanbullu vatandaşımızın yerinde yeller esmekte; o güzelim Türkçe’nin yegâne / tek mümessili / temsilcisi olan  “İstanbul Türkçesi”  unutulmaya yüz tutmuş bulunmaktadır.

Şehre gitmenin kolaylaşması, yolların, vasıta ve araçların uzakları yakın etmesi; geride kalanların, gidenlere yerli yersiz özenmesi, köyde yaşamanın dün -her şeyin insan gücüne dayanması yüzünden- günümüze nazaran daha zor ve meşakkatli olması, köylerin şuursuzca boşalmasının başlıca sebepleri arasındadır.

Şüphesiz, artan nüfus karşısında mevcut arazilerin herkesin ihtiyacına yeterince  cevap vermemesi, şehre göçü zarurî ve zorunlu kılıyordu. Fakat bu, köylerin tamamen boşaltılması şeklinde tecellî etmemeli, öyle sonuçlanmamalı. Temel nüfus  yerinde kalmalı; köy her zamanki hayatını devam ettirmeliydi.

Meselâ  -hatırladığım kadarıyla-  1955’lerde 150 haneli 1000 – 1500  arası nüfûsu barındıran, Orta Karadeniz’in dağlık iç kesiminde yer alan köyümde,  -o zamanlar-  cıvıl cıvıl bir hayat vardı. Her sabah sığır, dana ve davar / koyun olmak üzere, üç ayrı sürü yayılmaya, otlamaya çıkardı. Yazın bir iki ay yaylaya göçülür; kış için hazırlıklar görülürdü.

Bu kadar insanı barındıran köyün, maalesef bugün; evleri metrûk /terk edilmiş, bostanları harabeye dönmüş, tarlaları yabanî otlar bürümüş, hayvan nâmına hiçbir şey kalmamış, yollarını ise otlar kaplamış durumda.

Şimdilerde daimî köy halkı, ne yazık ki beş on haneyi geçmemekte. Kaldı ki bu husus Türkiyemizin bir çok yöresi için böyle.

Köylerin ancak, fazla nüfûsunu şehre aktarması icap ederken, köyde normal hayatlarını sürdürmesi gereken tabiî nüfûsu da; sırf; “desinler” belâsı yüzünden;  “Ben ne güne duruyorum?” gibi yersiz bir düşünce sebebiyle lüzumundan fazla azalmıştır.

Böylece halkımızın vâridâtı / geliri azalmakta, sarfiyatı / gideri artmakta, yâni üretici olmaktan tüketici olmaya doğru hızla gidilmekte; netîcede iktisadî / ekonomik dengeler bozulmakta, bu da pahalılık, işsizlik ve enflasyonu körüklemektedir. Nitekim şu anda nüfûsumuzun yüzde 30’u köylerde, yüzde 70’i şehirlerde yaşamaktadır.

Şehre göçenlerin çoğu, daha iyi hayat şartlarına kavuşmuş olsa neyse. Durum hiç de iç açıcı değil. Şehrin izbe, kenar gecekondu semtlerinde, çok defa susuz, elektriksiz, hattâ yolsuz,küçük, derme çatma evlerde sıkışıp kalıyorlar.

341

Kalabalık ailelerin, bir iki odada tıkışıp yaşamalarının doğurduğu ahlâkî mahzurlar da işin cabası. Üstelik bu elverişsiz ortamda geçimlerini doğru dürüst sağlamak için büyük küçük, kadın kız aile fertlerinin tamamının çalışması şart.

Emin olun, köyde kalması gerekenler, şehirde katlandıkları bunca eza cefayı kendi topraklarına hasretmiş olsalar, daha rahat,  daha güzel bir hayat yaşıyacaklardır.

Kira, su parası, vasıta gideri vb. gibi harcamalardan ve zaman kaybından uzak olmaları sayesinde, bütün çabalarını sadece evlerinin etrafındaki tarla ve bostanlarına sarfetmeleri hâlinde bile, o toprak onları  -inanın-  yeterince besleyecek, gurbet acısı duymadan bağrında barındıracaktır. Hele birkaç tane de tavuk, koyun gibi hayvanları oldu mu, mes’ele yok.

Kaldı ki, artık hemen hemen yolsuz, elektriksiz, okulsuz, susuz köy yok gibi. Zaten elektriğin olduğu yerde, medeniyetin bütün nimetlerini bulmak  mümkün.

 

Velhasıl Âşık Veysel-vâri:

 

“Dost dost diye nicesine sarıldım

Benim sâdık yârim kara topraktır

Beyhûde dolandım, boşa yoruldum

Benim sâdık yârim kara topraktır.”

 

Diyerek  soruyorum:

 

-Ne dersiniz, artık köye dönmenin zamanı gelmedi mi?

 

Çözülüyormuyuz

0

Aynel Arap(Kobani) neden önemli?
Burası sadece PKK için önemli ve hayatidir. Türkiye’ye giriş çıkışların çok kolay olması ihaneti çok daha kolaylaştıracak ve hızlandıracaktır. PKK’da, PYD’de Barzani’de, ABD’de bunu biliyorlar ve bu sebeple Aynel Arap için seferber oluyor. IŞİD tehdidinin ortadan kaldırılması durumunda burası PKK için bir zafer sembolü, kurtarılmış bölge ve sınırımızın hemen dibinde mevzileneceği ve çok kolaylıkla girip çıkacağı uluslararası tanınırlığı olan bir üs haline gelecektir. Dolayısı ile buranın PKK-PYD eliyle kontrolüne yardım etmek, bu ihanete ortak olmaktır.

Ve törenlerle karşılanan Peşmergeler (Resmen pkk). . .  Adam başı 4 dürümü yiyip faturasını Şanlıurfa Valiliğine ödetip FİRAR EDERLER. . . TOPLAM 300 DÜRÜM, 5 TON BENZIN,5 TON MAZOT parasını da Türk hükümetine valilik aracı ile ödetirler.Kaçan 9 FİRARİ PEŞMERGE YAKALANIP YİNE PEŞMERGELERE TESLİM EDİLDİLER.. Şimdi Kobani’deler, Kürdistan’a bir şehir daha sağlamak,Suriye’den rahat Türkiye’ye en kolay girilen yerden girip Türk asker ve polislerini,insanlarımızı öldürmek için üs kuruyorlar. ABD ve İsrail, Büyük İsrail’i Türkiye sayesinde Kürdistan’ı kullanarak, kuruyorlar.Çözüm süreci ve açılım savunucuları ve yardakçıları bu ihanetle rahatladınız mı?

Her gün birileri öldürülüyor.Soygunlar yığın yığın… Hırsızlık ülke sathına yayılmış. Pkk,peşmergeyi 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları gibi törenle karşılarken, yurdun birçok yerinde sehven bayram törenleri cılız bir biçimde yapılmıştır. Belediyesi olmayan yerlerde ise hiç yapılmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti devleti artık,kabileler, tarikatların temsilciliğinde tek adamlık sistemi ile yönetiliyor. Hala bak, şehit gelmiyor diyenler, bu ülkede neler oluyor? Çürümüşlüğü görmeyecek kadar aklınız dumura mı uğradı? Bu kadar da aklını kiraya vermiş insan topluluğuna rastlanmamıştır.

Ey Türk gençliği birinci vazifen Türk İstiklal ve Cumhuriyetini korumaktır Diyen Ulu Önder Atatürk’ü ister sevin, ister sevmeyin onun dedikleri bugün tek tek gerçekleşmektedir. Bu millet birilerinin sayesinde ayrışıyor. Bu durumdan memnun musunuz? Çıkarlarınız ve yamukluğunuz yerin dibine batsın

Onlarsa saraylarında sefalarını sürerken, asgari ücretliler, kömür ocaklarında heba olurken,iş bulamayanlar, bir dilim ekmeye muhtaç olanlar,”çalıyorlar ama bir şeyler yapıyorlar”deyip soygunlara ”helali hoş olsun”diyenler…Bu gidişat hoşunuza gidiyor mu? Yazıklar olsun böyle sorumsuz vicdanlara…Çözülüyor muyuz sorusunu ciddi ciddi vicdanlara sormak lazım…

Saygılarımla…

 

Güzel Dilimiz Türkçemiz Karamanoğlu Mehmet Beyin ve Padişah ıı. Abdülhamid’in Dilimiz Üzerine Yayınladığı Fermanlar

Dil bir milleti oluşturan ve milliliği sağlayan önemli unsurlardan biri olup o milleti oluşturan fertler arasında anlaşmayı sağlar. O milletin atalarının yüzyıllar boyunca elde ettiği tecrübeleri muhafaza eder ve onları nesillerden nesillere aktarır. Kültürün ve millet olmanın temel taşıdır ve milletlerin en aziz kıymetli servetidir.

Yüce Allah Kuran’ının Hucurat Suresi 13.Ayetinde “Ey insanlar! …. Sizi millet ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız.,…” diyerek insanları, milletler ve kabileler haline getirdiğini belirtmiştir. Yine Rum Suresi 22.Ayette “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması O’nun varlığının belgelerindendir. …” denilerek, Yüce Allah dil ile milleti, renk ile de ırkı anlatmaktadır.

Hz. Peygamberimiz “Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi kavmine hizmet edendir.” demiştir. Demek ki dil, hem dini hem de milli vasıflıdır. Dili korumamız ve geliştirmemiz ilk önce dini bir vazifedir.

Dünya üzerinde, geniş coğrafya da yaygınlık gösteren Türkçemiz, tarih boyunca birçok devlet kurmuş olan Türk Milletinin dilidir. Bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış olmasının sebebi ise, Türk Milletinin hiç durmadan fetih ruhu ile hareket etmesindendir. Asya kıtasından başlayarak, birçok millet üzerinde iktidarını sürdürmüştür.

Macar Türkolog V. Vambery: “Balkanlardan çıkan birisi, Türkçe konuşa konuşa Çin’e kadar seyahat edebilir.” diyerek, Türkçe yurdunun büyüklüğünü anlatmıştır.(1)

Fetihlerini Nizam-ı Âlem için yapan Türk Milleti, binlerce yıllık tarihinde vardıkları ülkelerin kültürleri ile karşılaşmış, kültür alışverişinde bulunmuş, bu ülkelerin dillerinden beğendikleri kelimelerini alıp Türkçeleştirmiş, başka dillere de kendisinden kelimeler vermiştir. Ancak dünyanın hiçbir yerinde, öz dil diye bir dil yoktur. Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra, dilimize özellikle Arapçadan ve Farsçadan birçok kelime girmiştir. Daha sonra da, Fransızca ve İngilizceden de birtakım kelimeler girmeye başlamıştır.

Ziya Gökalp, Türkçeleşen kelimeler hakkında “Türkçeleşmiş Türkçedir” diyerek düşüncelerini ortaya koymuştur.

Dil, kültür ve mekân çeşitliliğine sahiptir. Kültürler arası ilişkilerde, dillerden alış da olur, veriş de olur.  Arı Türkçe diye bir dil olması da mümkün değildir. Türkçe, tarih içinde birçok dilden kelimeler alarak şekillenmiş, hazinesini genişleterek zenginleşmiştir. Atalım dediğimiz bu kelimeleri atarsak, geçmişimizle ve dünya Türkleri ile bağımızı koparırız. Her türlü baskılara rağmen Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan varlıklarını Türkçeye borçludurlar. Doğu Türkistan, Irak Türkmenleri, Kırım Türkleri, Batı Trakya’daki soydaşlarımızı ayakta tutan Türkçeden başka bir şey değildir.

Dilimiz son 60-70 yıl içinde, uydurma dil politikası ile gençlerimiz, insanlarımız mazisi ile eski kültürü ile bağı koparılmaya çalışılmış ve Türkçede millileşmiş kelimeler atılmak istenilmiştir. Dil anlaşılabilirse, anlaşma vasıtası olur.

Bugün yabancı kelimeler istila halinde dilimize girmeye başlamış, tehlikeli bir kirlenmeye doğru sürüklenmektedir. Ülkemizde, şehirlerimizin ana caddelerinden, ara sokaklarına kadar işyerlerinde, yabancı isimlerle donatılmış ışıklı levhalar, panolar, reklamlar, markalar her yeri kaplamış, sokaktaki insanı yabancıya dönüştürmektedir.  Bu konuda idari olarak sorumlu ve görevli makam sahipleri, dilin korunmasında gerekli hassasiyeti bir an önce göstermelidirler. Sokak ve caddeler şehirlere, şehirler de toplumun genel yapısına ışık tutar.

Düşünür Emerson: “Dil, Yapılması için herkesin bir taş koyduğu bir şehirdir” demektedir.

Ayrıca Türkçeyi doğru ve güzel konuşan ve yazanların sayısı gittikçe azalmaktadır. Toplumda bugün gençlerimizde, güzel Türkçe ile konuşmak yerine, yabancı dil hayranlığı ve anlamı bilinmeyen uygunsuz argo kelimeler kullanma alışkanlığı başlamıştır.

Cemil Meriç Argo Başlıklı yazısında: “Argo kanundan kaçanların dili, uydurma dil, tarihten kaçanların” demiştir.(2) Taklitçilik önemli bir hal almış durumdadır. Yabancı kelime bir bilgiçlik ve saygınlık değildir.

Günümüzde İngilizce bilim dili olarak kabul edilmektedir. Yabancı dil bilme, bir ihtiyaç olabilir. Ancak eğitim dili İngilizce olmamalıdır. Son yıllarda ve artan bir şekilde, ilköğretimden yükseköğretime kadar, bazı öğretim kurumlarında eğitim dili olarak İngilizce kullanılmaktadır. Hâlbuki eğitimdeki yabancı dil, amaç değil araç olmalıdır. Yabancı dil bilmek faydalıdır. Ancak yabancı dilde eğitimin sonucu tehlikelidir.

Tarihte en büyük devletlerden olan Selçuklu ve Osmanlı, kimsenin dilini değiştirme gibi bir maksadı olmamıştır. Özellikle İngiltere, Fransa, Rusya başta olmak üzere Avrupalılar, başka milletlerin kültürel varlıklarını bozarak, kendi kültürleri ve dillerini zorla uyguladılar. Fransızlar Afrika da, Ruslar Ortaasyada, İngilizler her yerde zorla dillerini öğrettiler.

Kırım atasözünde “Dilini kaybeden milliyetini de kaybeder” denilmektedir. Bir çocuğun beyninde temel bilgiler ana diliyle olmalıdır.

Şair Bahtiyar Vahabzade Kendimden Şikayet başlıklı şiirinde:

“Bir zaman Rusçaydı reklam, ışıklar / Şimdi İngilizce dürttüler göze / İtinde diline hürmetimiz var / Yalnız öz dilimiz yaramır bize” diyerek bu hassasiyeti ortaya koymuştur.

Atatürk de “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” demiştir.(3)

19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkçemiz, ilk önce Fransızcanın daha sonra da özellikle İngilizcenin etkisi altında kalmış bulunmaktadır. Türk dili yalnız bu dillerin değil, yüzyıllar öncesinden Arapça ve Farsçanın ayrıca Rumca, İtalyanca, Sırpça ve Ermenicenin de etkisi altında kalmıştır. Fethedilen topraklarda kültür ve medeniyet buluşması yaşanmıştır.

Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra, Arapça ve Farsçanın Türk diline ve kültürüne etkisi fazla olmuştur. Selçuklular zamanında ise Türkçe devlet dili olarak kullanılmasına rağmen 13.yüzyıl ortalarında devlet işlerinde, sarayda Arapça, edebi dil olarak da Farsçayı kullanmışlardır. Karamanoğlu Mehmet Bey de Türk dilinin korunmasını sağlamış, Türkçeyi resmi dil ilan ederek bu hususta ferman yayınlamıştır.(13.5.1272) Millet olarak birlikte yaşamanın ancak dil birliği sayesinde olacağına inanarak fermanın da şöyle demiştir:

“Bugünden sonra divanda, dergahta ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.” (4) Anadolu da Yunus Emre, Karacaoğlan gibi gönül erenlerinin katkıları ile dönemlerinde Türkçe olgunlaşmış ve yayılmıştır.

Osmanlı Beyliği döneminde Türk diline milli şuurla kıymet verilmiş, orduda, saray çevresinde ve halk içinde Türkçe konuşulmuş, Türkçe devlet ve edebiyat dili olmuştur. Sultan Osman, Orhan, Yıldırım Bayezıd ve II. Murat Türk diline gereken önemi vermişler, milli lisanlarını korumuş ve yaşatmışlardır. Sultan II. Murat, kendi dönem yazarlarına sade Türkçe ile yazmalarını söylemiş “Gönüller ancak açık Türkçeden haz alır” demiştir.(5) Daha sonra Fatih Sultan Mehmet ve onu takip eden Osmanlı padişahları, Türkçeye sadık kalmaya çalışmışlardır. Ancak gerek Selçuklular gerekse Osmanlılar, İran’ın fethi ile Farsçayı, Irak ve Mısır’ın fethi ile de Arapçayı benimsemişler, saray ve alim, ulema çevrelerinde bu iki dil konuşulur olmuştur. Padişahlardan Sultan II. Abdülhamid Türk diline önem vermiş, maarif hayatında Türkçe konuşulması için emir yayınlamış, dilimizdeki Arabi ve Farisi kelimeler yerine, Türkçe kelimeler kullanılmasını isteyerek şöyle demiştir:

“Sözün güzel ve doğru söylenme kaidelerine uygun olabilmesi, diğer şartlarla birlikte alışılmamış kelimelerle söylenmeyişine bağlıdır. Yazı dilinde Arabi ve Farisi kelimelerin hepsi birden kullanılırsa bilinmeyen, alışılmayan birçok kelimeye rastlanmış olur. Mümkün olduğu kadar Türkçe kelimeler kullanılarak açık yazılmış sözler ise meramı ve maksadı tamamıyla anlatır. Böyle sözlerde daha ziyade kolaylık ve akıcılık bulunacağı meydandadır.

Bu hal, birçok zararlarıyla birlikte, dilimizde mevcut çok sayıda Türkçe kelimenin terkine ve unutulmasına sebep olmuştur… Arapça kelimeler Araplar için, Farsça kelimeler İranlılar için, me’nus sözlerdir…. Şimdiye kadar bu usule uyulmayıp Arapça, Farsça lugatlerin hemen hepsi yazı dilinde kullanılmış ve bu da Türkçenin vaziyetini güçleştirmiştir…. Bu sebeple talebeye bu kabil eserler gösterilmeyip mümkün olduğu kadar Türkçe açık ibareler okutturulup yazdırılmalıdır. Bu tamim işte bu hususun kitabet hocalarına tembih edilmesi maksadıyla yazıldı.” (6)

Tanzimat ve II. Meşrutin ilanından sonra “Türk derneği”, “Genç Kalemler”, “Yeni Lisan” gibi adlar altında çıkan yayınlarda, İstanbul Türkçesinin esas alınması ve kullanılması istenilmiştir.

Namık Kemal, Ziya Gökalp, Yahya Kemal, Ömer Seyfettin, Orhan Şaik Gökyay, Mehmet Emin Yurdakul ve günümüzde Yavuz Bülent Bakiler halkın anlayacağı anlaşılır Türkçe ile konuşulması ve yazılması için çalışmışlardır.

Ziya Gökalp Lisan adlı manzumesinde de şöyle demiştir: “Güzel dil Türkçe bize / Başka dil gece bize / İstanbul konuşması / En saf en ince bize”(7)

12 Mayıs 1932 tarihinde de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuş, daha sonra Türk Dili Kurumu adını almıştır.

Atatürk 1931 yılında“Türk Milletinin dili Türkçedir. Türk dili dünyada en güzel ve en zengin ve en kolay olabilecek dildir. Onun için her Türk dilini çok sever ve yükseltmek için çalışır. Bir de Türk dili Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk Milleti geçirdiği nihayetsiz badireler için de ahlakını, ananelerini, hatıralarını, menfaatlerini elhasıl bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olduğunu görüyor. Türk dili, milletin kalbidir, zihnidir” diyerek dilimizin önemini belirtmiştir. (8)

Dil bizim varlık sebebimizdir. Dilimize önem vererek doğru, yerinde ve çok kelime ile konuşmalıyız. Düşünür Heidegger de” Dil varlığın evidir” demiştir.

Namık Kemal ise “Bir insanı zekası bildiği kelimelerle, dil zenginliğiyle orantılıdır.” demiş,

Batı dünyası ilk eğitimden itibaren, çocuklarına çok zengin bir dil eğitimi vermektedir. ABD ilk eğitimden geçen çocukların kitaplarındaki kelime sayısı 71.000’dir. İngiltere ve Almanya’da 70.000 civarında, İtalya’da 33.000, Suudi Arabistan’da 12.500 iken, ülkemizde ve çocuklarımızın kitaplarında, kelime sayısı 7.000’dir. Bu 7.000 kelimenin de, çocuklarımız ancak %5’i ile konuşup düşünüyorlar. 300 kelime ile düşünen, konuşan çocuklarımızın, bir edebiyat meydana getirmeleri, onu zevkle okumaları, kavramaları mümkün mü? Zengin dilimizi aşağı yukarı 300 kelimeye hapsetmiş, dilimizi fakirleştirmişiz.

Balzac da şöyle demektedir: “Millet edebiyatı olan topluluktur. Bir milletin edebiyatını yok ettiniz, edebiyatını okunamaz hale getirdiniz mi, o millette dirlik, birlik, dillik kalmaz.”

Namık Kemal dilimiz hakkında “Zengin diller, deniz kadar derindir” demiştir. Avrupalı ve Amerikalıların dağarcığında 40-60 bin arası kelime var iken, bizim insanımızda 10-15 bin arası kelime vardır. Bu bizim için üzücüdür.

Bizim ilk sözlüklerimizden birisi olan ve 1072 yılında Kaşgarlı Mahmut tarafından hazırlanan Divan-ı Lügat-it Türk’te 9.200 kelime tespit edilmiştir. Bu sözlükten sonra 1901 yılında Şemsettin Sami Bey Kamus-ı Türk adında sözlük hazırlamış, içinde 18.000 kelime bulunmaktadır. Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Türkçe sözlükte ise, bugün 104.481 kelime yer almaktadır. (Ankara – 2005)

Biz hazine sandığının üzerine oturan ama altındaki sandığın altınlarla dolu olmasına rağmen karnı aç olan ve fakir olduğunu zanneden adama benziyoruz. Korunması sevgimiz, alakamız ve tedbirimiz sayesinde olur. Hürmet ettiğimiz kadar yüceltiriz ve yüceliriz.

Fazıl Hüsnü Dağlarca “Türkçem benim ses bayrağım” demiş,Yahya Kemal ise “Bu dil (Türkçe) ağzımda annemin sütüdür” diyerek kıymetini ne güzel ifade etmişler.

Türk Bayat Boyundan olan Azeri Türk divan şairi Fuzuli (1483-1556) ellerini Allah’a kaldırır yalvarır:

“Ey Arap, Acem ve Türk Milletlerine feyiz veren Rabbim! Sen Arap kavmini dünyanın en fasih konuşan kavmi yaptın, Acem hatiplerinin sözlerini İsa’nın nefesi gibi cana can katan bir güzelliğe ulaştırdın! Ben Türküm ve Türkçe söylemek istiyorum! Tanrım benden iltifatını esirgeme” diye Türk dili tarihinin en güzel duasını yapmıştır.(9)

Devletimizin, ailelerimizin, okullarımızın, basın ve medyamızın, yazarımızın, sanatçımızın görevi, Fuzuli’nin Türkçeyi sevdiği gibi çocuklarımıza da sevdirmek, onları zengin bir dille düşündürmek ve konuşturmak olmalıdır. Dile hakim olmanın yolu ana dili ile eğitimle, iyi planlanmış, sağlıklı Türk dili ve edebiyatı dersleri vererek olur. Varlığı, güzelliği ve kültür hazinesi olduğu anlatılmalıdır.

1926-1929 yıllarında “Türkçe kullan, konuş, yaz” kampanyası yapılmış çok ilgi görmüş. Milletçe yine dile sevgimizi göstermek için böyle bir kampanyalar düzenlemeliyiz. Çeşitli yasal düzenlemelerle Türkçe kelimelerle konuşmaları sağlanmalıdır. Dil belirli kurallara, yasalara, tedbirlere bağlanmazsa canlılığını yitireceği bir gerçektir.

Namık Kemal “Ülkenin kalkınması ve yükselmesi bizim dilimizin zenginliğine bağlıdır” demektedir.

Konfüçyüs’a dilin önemi konusunda sormuşlar: “Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız, yapacağınız ilk iş ne olurdu?”

Büyük düşünür şöyle cevap vermiş: “Hiç kuşkusuz dili gözden geçirmekle işe başlardım.” Ve dinleyenlerin şaşkın bakışları arasında sözlerine devam etmiş: “Dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken işler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilmez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.” (10)

Anayasamızın 3. maddesinde resmi dilin Türkçe olduğu belirtilmiştir. Ayrıca, anayasanın Eğitim ve Öğretim hakkını düzenleyen 42. maddesinin son fıkrasında “Türkçeden başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” denilmektedir. Böyle amir ve kesin hüküm olduğu halde, devlet organları ve yetkililer Türkçemize gereken önemi vermemektedirler.

Türk kültürünün yaşaması, Türk dilinin gelişmesine ve devamlılığına bağlıdır. İnsanla, tarihi ve geçmişi arasında bir kültür irtibatı kuran dilimiz, gelecek nesillerimize kalıcı bilgileri sunar. Türkçe bizim milli ruhumuz, kültür coğrafyamız, tarih ifademiz, ortak inanç ve yol gösterenimizdir. Dil milletimizin adıdır.

Yahya Kemal “Her halk, kendi ikliminin lisanını söyler” demiştir. Dili milletten ayrı görmek gaflettir. Dilimiz soylu bir dildir. En büyük hazinemiz, bağımsızlığımızın teminatıdır.

Türkçeyi sevmek, Türk Milletini sevmek demektir.

KAYNAKLAR

1-5-6-7-9-Nihat Sami Banarlı-Türkçenin Sırları-Kubbealtı Neşriyatı-İst.1999 – S.25-210-211-212-177-103

2-Cemil Meriç- Bu Ülke-Ötüken Yay.İst.1975-S.17

3-8-Afet İnan-Milliyetin Temeli Olan Dil Türk Dili-1966.C.16

4- Türkler Ansiklopedisi-Yeni Türkiye Yay.-VI.Cilt-Ank.2002-S.705

10- İstanbul Türkçesi – Seyyar Kitap İst. Büyük Şehir Bel. Kültür Yay. 2006 – S.37

Nejat Muallimoğlu-Türkçe Bilen Aranıyor- İst.1999

Şiar Yalçın – Doğru Türkçe – Metis Yay. İst.1997

İsmail Doğan – Sokaktaki Yabancı – Sistem Yay. İst.1999

 

Putin ve Yeni Rus Oligarşisi

Oligarşi. Bulmaca ve genel kültür yarışmalarından bize yabancı gelmeyen bir kelime aslında. Yunanca kökenli bir kelime olan oligarşi belli bir zümrenin milleti yönetmesi anlamını taşır. Robert Micheals Tunç yasası adı verilen savında  ” Er ya da geç her rejimin oligarşiye kayabileceğini ” idda etmiştir. Kurtuluş savaşı sonrası kurulan yeni Cumhuriyet’in idareci kadrosu aydın ve reformistlerden oluşmuş ve Mustafa Kemal’in önderliğinde ki milletin aydın evlatları ülkeyi 1938 yılına kadar yönetme başarısı göstermiştir. S.S.C.B döneminde ki ” Politbüro” ekibi yahut İslamiyet Öncesi Türk tarihinde ki Kurultay adını verdiğimiz küçük mecliste oligarşinin kısa örnekleri olabilir.31 Aralık 1999 günü erk hareketini tek başına eline alan Vlademir Putin Rus Devlet Televizyonu Birinci Kanal’da” ki ilk canlı röportajında “:  Bizim ülkemizde Devlet Başkanlığı’na da atanarak gelinir” derken aslında oligarşiyi çok kısa bir şekilde özetlemiş bulunuyordu.

 

S.S.C.B’nin dağılması ile birlikte ekonomik sistemin bir anda değişmesi belki Dünya tarihinde bile az rastlanan olaylara gebe oldu. Ekonomik sistemin bir anda kapitalizme kayması sonucunda aşırı derecede yapılan özelleştirmeler belli zümre ve grupların hegemonyasında geçti. Başbakan yardımcısı Anatoly Çubays’ın Devlet Başkanı’nı ikna etmesi neticesinde bir hafta içerisinde o dönem ki Rusya nüfusu kadar ( 147 milyon ) özelleştirme senedi basıldı. Birçok Medya aracı, Petrol Şirketi, yer altı ve yer üstü kaynakları, fabrikalar bir anda özelleştirme mağduru oldu. Mafyanın ve eski ” yoldaşların” başını çektiği kişiler hiçbir şeyin farkında olmayan Rus halkından bu özelleştirme senetlerini yok pahasına satın aldı. Putin göreve geldiği ilk andan itibaren çözmesi gereken ilk problemin Oligark sınıfını ortadan kaldırmak olduğunu biliyordu. Danışmanları ile birlikte saatlerce yapılan toplantılardan sonra Putin Ulusa sesleniş programında ki Oligark temalı konuşmasında “Oligark sınıfı tamamen kaldırılmalıdır” mesajı verdi. Bundan sonra başlayacak olan psikolojik ve erk savaşı her iki tarafı oldukça sarsacaktı.

Oligarklar en büyük güçlerini ve toplumu yönlendirme hareketini medya patronlarından alıyordu. Putin ilk olarak Ünlü medya patronu “Vlademir Buzicky’yi “vergi kaçakçılığı” suçundan gözaltına aldırdı. Ünlü medya patronu dört kanalını devlete satıp yüklü bir kefalet ile serbest kaldı ve neticesinde tam on bir gün sonra Rusya’dan kaçarak gemiyi ilk terk eden Oligark oldu. “Yoldaşlar ” durumun ciddiyetini fark edemeden bir ay sonra Putin tarafından acil bir toplantıya çağrıldılar. Artık göğüs göğüse harp başlayacaktı. Putin bütün Oligarklara meydan okuyarak toplantıyı Rus Devlet Televizyonu’nda canlı olarak yayınlattı. Toplantıda başta Gazprom Petrol ve Doğalgaz Şirketlerinin sahibi olmak üzere Dünya’nın en büyük Nikel, Krom, Bakır şirketlerinin sahipleri, medya patronları, çeşitli petrol firmaları ve bankerler toplantıda hazır bulundu. Toplantının en dikkat çekici ismi şüphesiz o yıl Rusya’nın en hızlı büyüyen firması olan “Yukos Petrol’ün” sahibi Mikhail Borisovich Khodorkovsky’de vardı. Tam üç buçuk saat canlı yayında yapılan toplantı sonucunda başkan Putin Oligarklara ağır suçlamalarda bulundu. Toplantının en hararetli anlarında Başkan Putin’in ayağa kalkarak ” Ülkenin bu durumda olmasından memnun değilsin değil mi. ? İnsanlar aç ve fakir. Bunların tek sorumlusu sizlersiniz” diyerek savaşın başladığını açıkça beyan etti. Toplantı neticesinde Oligarklardan vergi borçlarını derhal ödemelerini, işçi ve personel alımlarını her yıl düzenli olarak artırmaları “tavsiyelerinde” bulundu.

Putin artık kontrolü ele almıştı. Haksız kazanılan bu kazançlar yasal ve kanuni bir şekilde geri alınamayacaktı. ” Bel altı” yapılan bir mücadelede mertçe davranıp kaybedeceğini, aslında asıl kaybedenin Rusya olacağının farkına erken vardı ve birçok Oligark Putin’in amacı önünde diz çöktüler. Oligarklar ile gizli yapılan onlarca toplantı neticesinde Putin tabiri caiz ise yaklaşık 40-50 milyar $ arasında bir meblağı söke söke Oligarklardan aldı. Bunlara kefalet parası adını veriyordu. Roman Abramovich , MihaelProhorov, AlişerUsmanov gibi isimlerin bir çoğu ülkeyi terk etti. Aslında kabaca pılını pırtını toplayıp Rusya’dan kaçtı. Putin’e meydan okuyup ülkeyi terk etmeyen en önemli isim: Yukos Petrol’ün sahibi Mikhail Khodorkovsky idi. Otuzlu yaşların sonlarına doğru yani çok genç yaşta Oligarkünvanına sahip olan Khodorkovsky kamulaştırmaya karşı olduğunu ve Putin’in karşısında siyasete gireceğini açıklamasından hemen sonra o da ” vergi kaçakçılığı” suçundan dolayı dokuz yıl hapse mahkûm edildi. Cezasının son yılında arşivlerin tekrar açılması nedeni ile Cezası on bir yıl daha uzadı. Uluslar arası Af Örgütü tarafından Siyasi Mahkûm ve Düşünce suçlusu olarak tanımlanıyor. Diğer makalemizde (Mikhail BorisovichKhodorkovsky hakkında detaylıca konuşacağız).

Şuan Rusyada yüz on dört milyarder yaşamakta. (Forbes’a göre Rusya’yı yalnızca 115 milyarderle Çin ve 412 milyarderle ABD geçiyor.) Rusya’nın en zengin adamlarından olan Nikolai Maksimov, Ural Dağları’ndaki kirli hücresinde oturuyor. Loşlukta gördüğü hücre arkadaşı, Rus tutukevlerinde yaygın olarak görülen veremlilerden birine benziyordu. Daha sonra kefaletle serbest kalan Maksimov, “Bana sorarsanız o hücreye kasten kondum” diyor. Zimmetine yüz milyonlarca dolar geçirdiği iddiasıyla Şubat’ta gözaltına alınan işadamı, Rusya’da başı derde giren son zenginlerden. Son on yılda Forbes dergisinin listesinde üst sıralara çıkan altı kişiden Mihail B. Hodorkovski şu an hapiste, Boris A. Berezovski de sürgünde. Ve Maksimov gibi onlar da masum olduklarını savunuyor. Rusya’da zenginler için şartların giderek zorlaştığı yönünde kanıtlar çoğalıyor.

Putin ile beraber yapılan reformlar, devletin ilk defa zararsız geçirdiği seneler Rusya kadar Oligark sınıfına da yaradı fakat bu acı tecrübelerden faydalanan Oligarklar Putin ile arasında ki bağı ” öğrenci ile öğretmen yahut komutan ile er ” arasında ki saygı, korku ve emir biat ilişikisi çerçevesinde korumak zorunda kaldılar.

 

1999 Depremi Ölenler İçin Afet, Kalanlar İçin Nimettir

17 Ağustos 1999 depreminin acıları Türkiye Ekonomisinin ve denetimsizliğin meydana getirdiği ortak KAOS’UN neticesidir.

1975-1999 yılları arasında yapılan yapılar gerek malzeme, gerek hesap, gerekse denetim yönünden yetersizliklerin neticesinde ”Ağır Depremin” şiddetine dayanamamış, bütün hasarlarına rağmen ayakta kalıp insan hayatına son verecek şekilde yıkılmaması gerekirken maalesef yıkılmıştır.

O yıllarda uygulanan yönetmelik zemin etüdü şartı getirmemiş, buna rağmen uygulanan zemin etüdü metotları yerin 20 santimden daha altını görebilecek imkana sahip olamamıştır. Nitekim bu yönetmelik 1999 depreminden sonra 3 kez değişmiştir.

1975-1980 yılları arasında yurtdışından ( bilhassa Romanya’dan ) ithal edilen çimentolar Karadeniz yolculuğu esnasında İstanbul limanına ulaşana kadar ambarlarda donmuş, güverteye konulan konkasör ( kırıcı ) vasıtası ile öğütülerek, taze çimeto ile karıştırılmış, inşaatlara sevk edilmiştir.

Aynı şekilde 1975-1980 yılları arasında Demir Karaborsası nedeniyle yine Bulgaristan ve Romanya’dan ithal edilen hurdadan çekilme standart dışı inşaat demiri inşaatlarda kullanılmıştır.

O yıllarda özel malzeme kontrol laboratuarları olmadığından bu malzemelerin kontrolü yapılmamıştır. Yasada da böyle bir zorunluluk getirilmemiştir.

Yine şehirlerdeki su sıkıntısı nedeni ile zor bulunan sulama suyu Belediye Aranjörleri ile kısıtlı miktarda temin edilmiş, bu sularda sağlıksız yerlerden temin edilerek inşaatlara gönderilmiştir.

Beton dökülme işçiliği ise ayrı bir komediden ibarettir. Çoğu inşaatların önüne gerek nehirlerden çamurlu çakıl malzemesi, gerekse denizlerden gelen tuzlu çakıl malzemesi yığılmış, yıkanma ihtimali olmadan üzerine çuvallarla atılan yukarıda bahsettiğim kalitede çimento, çuvalları kürekle parçalanarak bu çakıllara karıştırılmıştır.

250 kg lık betonyer dahi özel inşaatların çok azında bulunurken, çoğunda bu iş işçilerin sırtında tenekelerle kalıplara taşınmıştır. Yukarıda bahsettiğim gibi zor temin edilen standartsız su ile sınırlı miktarda sulanan bu çakıl-çimento karışımı kolon tepesinden kalıba bırakılarak yüksekten düşerken ayrışması işi daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

Standart dışı, hatta yarı çürük demirlerle, (donuk-taze karışım) çimentolarla, çamurlu, tuzlu çakıllarla, ne idüğü belirsiz sularla, ilkel beton işçiliği ile yapılmış yapıların 1999 afetinde yıkılmış olması aslında bir nimettir. Şayet 1999 depremi olmasa idi, kim bilir daha nice yıllar bu sistem devam edecekti. Bütün bu kötü koşullara gerek devletin, gerekse belediyelerin denetim mekanizmalarının olmaması da tuzu biberi olmuştur. 1999 depremi bahane edilerek günah keçisi olarak sadece mühendisleri seçerek yargıtaydan “deprem tarihi suç tarihidir” diye bir içtihat çıkararak bütün depremin suçunu onların üzerine yıkmakta ayrı bir garabet olmuştur. Hiç kimse 1999 depreminin sonuçlarını bütünü ile mercek altına almak ve bunlardan ders çıkartmak yoluna gitmemiş, sadece kendini bir şekilde sıyırmak kurnazlığını göstererek suçu birilerinin sırtına yıkmak kolaycılığını tercih etmiştir.

Tekrar söylüyorum 1999 depreminin neticeleri “Umumi ihmalin ve hataların” sonucudur.

Bu yıllarla alakalı bilimsel bir araştırma yapıp gerçekleri ortaya çıkarmak gerekir.

Bunun altında hükümetler, Odalar, Belediyeler, Üniversiteler, Müteahhitler, Mühendisler, Esnaflar, mal sahipleri kalsa bile.

Saygılarımla…

 

Suriyeliye Var Emekliye Yok!

Ülkemizde fakirlik ve yoksulluk diz boyu. Bunu Soma ve Ermenek’teki maden kazalarında bir kez daha gördük. İnsanlar üç kuruş için canlı canlı mezara giriyor.

Vahşi kapitalizm ve Türk Milletine düşman sermaye, iktidarı desteği ile halkımızı eziyorda eziyor…

Madenlerde ölenlerin ve ardında kalanların, fakirlikten kaynaklanan çaresizliklerini, hep birlikte izliyoruz.

Ayrıca iş güvenliğine para ayırmak istemeyen gözü doymaz sermayedarlar yüzünden, meydana gelen iş kazalarını ve kaybettiğimiz canları görüyorsunuz değilmi?

Elma toplamaya giden işçilerin veya asansörle tırmanılan yüksek katların ölümsüz  kahramanları her nedense yoksullar oluyor.

İşin kahreden diğer bir tarafıda ülkeyi idare edenlerin veya patronların “bu işlerin fıtratında kaza vardır”açıklamaları. Sen eşeğini sağlam kazığa bağladındamı tevekkül ediyorsun diye çıkıp sorarlar adama!

Biliyorsunuz, ülkemizde 10 milyon civarında emekli vatandaşımız var. Değişik sendika ve stk’lar tarafından yapılan açlık ve yoksulluk değerlendirmelerine göre, bu insanların aç ve yoksul yaşadığını kabul etmek gerekiyor.

Deniliyor ki; ülkenin imkanları bu kadar ve bundan fazlasını emeklilereveremeyiz.

2015 yılı içinde emekliye, Ocak ve Temmuz ayları için % 3 + 3 zam uygulanacak. Tabii bu arada azgın patronlar, her ürüne daha emeklinin parası cebine girmeden “fiyat ayarlaması” altında zamlar yaparak, paraya ceblerine doğru “lübletecek”ler!

Bizim sosyal güvenlik sistemimizin, devlet bütçesinde kara bir delik ve ülkemizde geçmişte yapılan hatalar nedeni ile insanların çok genç yaşta emekli olduğu doğrudur.  Ancak vatandaşına karşı bir çok görevini yerine getirmeyen devletin, bırakında “sosyal devlet” anlayışı ile vatandaşına bu kadar kıyağı olsun.

Tabii vereceğine kuzgun, alacağına şahin olan devlet anlayışımız, emekliye % 3 zam verir vermez, hemen 2015 yılında trafikten çöpe, emlaktan taşıta, iletişim vergisine kadar onlarca vergiyi ve harcı yüzde 10.11 oranında artıracağını açıkladı.

Ey iktidar! Emekliden esirgediğin parayı, vatanlarını savunmaktan aciz ve kapağı bedavadan Türkiye’ye atan Suriyelilere verdiğini söylüyorsun. Ayıp değilmi? Emeklinin, işçinin, memurun, köylünün, çiftçinin, esnafın Suriyelilere harcadığını söylediğin ve her ekonomi için korkunç bir büyüklükte olan 4 milyar dolarda hiçmi hakkı yoktur? Her gün değişik kalemde artan bu 4 milyar dolar ve üstünü; başta emeklin olmak üzere memurun ve işçin için harcasaydın yada sosyal güvenlik sisteminin ıslahında kullansaydın daha iyi olmazmıydı?

İş bununla kalsa iyi! Türkiye’ye düşman, pkk işbirlikçisi peşmerge, gururumuzu kırarcasına 29 Ekim’de Suriye’ye geçerken,oturuyor kebap yiyor, arabasına benzin dolduruyor ve Türk’e karşı gövde gösterisi ile çekip gidiyor. Sende kebabın ve benzinin parasını, emeklinin ve diğer vatandaşların ödediği vergi ile oluşan devlet bütçesinden ödüyorsun öylemi? Yazıklar olsun size!

Emekli kardeşim! Sen binbir sıkıntı ile boğuşurken ve sahip olduğun ülkenin nimetlerinden faydalanamazken, iktidar sahipleri seninle adeta dalga geçiyor ve hakkın olanı Suriyeliye, Iraklıya peşkeş çekerek dağıtıyor.

Eğer sen bu düzene son vermezsen, Allah’ta seni bildiği gibi yapsın. Çünkü bazen dua’nın ve nasihatında yetmediği yerde, gelir bir musibet her şeyi anlatıverir.

Ben Türk Milletine ait olanın öncelikle Türk Milletine dağıtılmasından yanayım heleki; fakirlik ve yoksulluk milletimin kaderi olmuş iken…