24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 846

Türk Gençliğine Sesleniyorum!

Ey Türk Gençliği! Üniversite mezunları ve genç üniversiteliler.

Edebiyat, Hukuk, Fen, Ziraatçı, Doktor, Hâkim, Kaymakam, Mimar, Mühendis, Veteriner, Kimyager, Bilgisayarcı, Ressam ve Müzisyenler. Türk münevveri, aydın gençler. Sizlere sesleniyorum. Neredesiniz? Hangi vilayet, hangi ilçe ve hangi köydesiniz?

Hangi iş başında ve ne ile meşgulsünüz? Meslek sahipleri, müdürler, öğretmenler, vazifeniz, günlük işlerinizi yapmak, midenizi doyurmak, gününüzü hoş geçirmekten ibaret değildir. Sadece kendi mesleğinizde çalışmakla yetinemezsiniz. Bu memleketin büyük adama ihtiyacı vardır.

Türk vatanını ve Türk milletini kurtarmak için babalarımız, dedelerimiz birleştiler. Kendilerine bir baş seçtiler. O baş Mustafa Kemal Atatürk idi. Vatanı kurtardılar ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular. Onların topla, tüfekle yaptığını sizler kafalarınızla yapacaksınız bunun için bulacağınız başın çok büyük olması lazımdır.

Gençler, İstiklal harbini onlar kazandı. İktisat ve İstikbal harbini sizler kazanacaksınız. Milletin ümidi sizdedir. Memleketin maddi buhranlarına eklenen manevi buhran ve bu buhranın en dikkat çekicisi büyük adam yokluğu milleti tedirgin etmektedir.

Gençler, bazı gazetelerin sizleri methetmesine bakmayın. İki miting üç hitabe bu milleti kandırıp kurtaramaz. Bu millet, iş istiyor. Büyük adam bekliyor. Ucuz şöhret sevdasından vazgeçin. Kendinizi yetiştirmeye çalışın. Gazetelerin hakkınızdaki “kötü insan” hükmünden değil “iyi insan” hükmünden korkun.

Bugün büyük olarak gördükleriniz, hakkınızda sarf ettikleri sözlerin değerlendirilmesini yaptığınız zaman hakkınızdaki düşüncelerini daha iyi anlarsınız.

“Gençler, neme lazımcı bir zihniyetle yetişiyor.” Diyorlar. Bu ithamlar ne zamana kadar devam edecektir? Padişahlar devrinde veraseten babadan oğula geçen devlet yönetimini istiklal harbi kahramanlarının gölgesine sığınıp gelenlerin aynı tarz üzere bir müktesep hak olarak sömürülmesinden kurtarılması ne zaman mümkün olacaktır?

Gençler, siyaset çemberi içinde geçmiş, aktif görünen fakat gününü kendi hesabına hoş geçirmeden başka bir şey düşünmeyen şahsiyetlerle teşrik-i mesai etmek değil, onlar karşısında yer almak ve biz sizden daha iyi bu milleti kalkındırabilecek bilgi birikimine sahibiz diyebilecek vaziyette bulunmalısınız. Asil milletimiz, sizleri bu şekilde görmek istiyor.

Gençler, millet sizi bekliyor. Yıllarca beklediği gibi, daha yıllarca bekleyemez. Bütün mesuliyet sizin omuzlarınıza yüklenmiştir. Bunun için Türkiye’nin Başkentinden sınır boylarına kadar kuracağınız bir çatı, açacağınız bir çadır, bu millete dünya çapında büyük adam yetiştirebilir. Sizin milletimizin tarihine, asaletine, zekasına ve kabiliyetine inanıyoruz. Yeter ki sizlere yetki verilsin.

Şu yuvarlak dünyada, yuvarlak topa verdiğin ehemmiyeti, ilim ve fikir meselelerine vermedikçe büyük adam olamazsın.

Ezbere bildiğin bir artist hayatı kadar Türkiye’nin meselelerini bilemezsen diskotek gençliği olursun. Böyle olunca da at ahırındaki eşekler gibi ezilmeden kurtulamazsın.

Genç adam, kalabalıkların modalaşmış yoluna düşme, yol kalabalıkların yönü değil, hakikatin istikametidir. İstanbul’a dön ve kabalıkları döndür. Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

 

PKK’nın Aceleciliği Hükümeti Sıkıştırıyor

Süreç‘in bu şekilde gelişeceği belliydi. Ama AKP kanadı bu kadar hızlı gelişmesini beklemiyordu.

“Çözüm Süreci” adı altında yürütülen müzakerelerin başlangıcında yavaş yavaş bölgenin PKK hâkimiyetine devredilmesi zaten kabul edilmişti.

Hatta daha Oslo’da PKK ile görüşmeler yapılırken, şimdiki MİT Müsteşarı Hakan Fidan PKK’dan “şikâyetçi olduğunuz mülki amirlerin isimlerini verirseniz gereğini yaparız” güvencesi vermişti.

Türk Silahlı Kuvvetlerine operasyon yaptırılmamış, operasyon yetkisinin devredildiği valilere “aman cenaze haberi gelmesin. Güvenlik güçleri karakolların dışına bile çıkmasın” talimatı verilmişti. Askeri birlikten bayrak indirilmesine, okullarda Atatürk büstlerinin yıkılmasına dahi müdahale edilememişti.

PKK’ya bu tavizler silahları bırakması ve “gerillaları” yurtdışına çıkarılması şartına bağlı olarak verilmesine rağmen örgüt bu şartlara uymamıştı.

Hükümet peş peşe gelen seçimleri “artık şehit cenazeleri gelmiyor” propagandası yapabileceği bir eylemsizlik ortamında geçirmek istiyordu. Bu yüzden PKK’ya “siz de sözünüzde durun” diyemedi.

Şimdi artık İçişleri Bakanı ve Başbakanın Başdanışmanı tarafından da itiraf edildiği gibi, bölgede alan hâkimiyeti PKK’ya geçti.

Ayn el Arap/ Kobani savaşı sayesinde dünyada meşrulaşma şansı yakalayan PKK iyice şımardı. Bölgede alan hâkimiyetini ele geçirmekle kalmadı, bazı ilçelerde artık özerklik ilan edebilir hale geldi.

Prof. Dr. Ümit Özdağ yazdı: “İddialara göre AKP hükümeti; Türkiye’nin bir bölümünde (Tendürek Dağı’nın güneyinde kalan bölgeyi Şanlıurfa içinde kalacak şekilde) ‘Kürdistan federe devleti’ kurulmasına izin verecek.

AKP kanadından, Başbakan ve İçişleri Bakanı dâhil yetkililerden, bazı yakınmalar ve ürkek efelenmeler görmekte oluşumuz bizi şaşırtmadı.

Biraz daha zaman kazanıp 2015 milletvekili seçimlerini de geçirdikten sonra uzun süre seçim olmayacak.

Bütün hedef bu zamanı kazanmak.

PKK ise lehine oluşmuş böylesine uygun şartlar varken “devlet” taleplerini daha geniş kazanımlarla gerçekleştirmek istiyor.

Şu anda hükümet ile PKK/HDP/Kandil arasında bir ağız dalaşı varsa da ihtilaf esasta değil, sadece zamanlamada.

Ah, bir de AKP’ye oy veren vatandaşlarımız bunu bir fark edebilse.

*****

SÜREÇ’İN ÜÇ AYAĞI

Bütün bunlar olurken PKK narkoterör örgütü sebebiyle bu kadar çok şehit vermiş, ekonomisi büyük darbe yemiş bir millet neden suskun?

Bugüne kadar süreç başarılı olsun diye yürütülen propaganda üç temel ayağa oturtuldu:

a- İlk ayak, Türkiye’de Kürt halkının meşru temsilcisinin PKK/HDP/KCK kanadı olduğunun kabul edilmesidir.

Örgütün belli bir taban kazandığı, taraftar artışı sağladığı bir gerçek. Ancak silahlı terör örgütünün bütün baskılarına rağmen PKK’nın Meclis’teki uzantısının oyu Kürt nüfusun üçte birini geçmiyor.

Buna rağmen Kürt nüfustan aldığı oy PKK/HDP kanadından fazla olan AKP’lilerin, PKK’yı Kürtlerin demokratik hak taleplerinin meşru sözcüsü gibi görmesi ve göstermesi ilginçtir.

b- İkinci ayak, “Türkiye terörü veya Kürt siyasi hareketini engellemek için bütün yolları denedi. Askeri usullerle başarılı olunamayacağını gördü. Başka çare kalmadı” tezinin yerleştirilmesi.

Bu tez de esasen 1990’lı yıllarda askeri usullerle başarılı olan Türkiye’nin, terör örgütünün liderini ele geçirdiğini ve örgütü eylem yapamaz hale getirdiğini unutturmaya dayalıdır.

Çökertilen PKK’nın, AKP hükümetlerinden sonra değişen politikaların bir sonucu olarak semizleştiğini görmeden toplumu bir “öğrenilmiş çaresizlik” psikolojisine sokmak hedeflendi.

Bu tezin kabul edilmesi, “Türkiye PKK karşısında yenildi, ülkenin bu bölümünü PKK’ya versin kurtulsun” demekten başka bir şey değil.

c- Üçüncü ayak, PKK taleplerinin bir halkın meşru, demokratik hak talebi sayılmasıdır. Oysaki PKK terör örgütü bir dış projenin uygulanması için kullanılan bir araçtır. Nasıl ki Irak’ta ve Suriye’de bir anda ortaya çıkan IŞİD, ÖSO, El Nusra vb birçok örgüt gibi dışarıdan beslenen ve yönlendirilen bir terör örgütüdür. Yerel problemleri istismar eden, iç kaynakları kullanan ve dışarıdan yönetilen bir terör örgütü.

Uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan ve acımasızca binlerce insanı öldüren eli kanlı bir örgütün liderini barış havarisi olarak inandırmaya çalışacak kadar yoğun ve sistemli bir propaganda makinesinin bombardımanı altındayız.

Şimdi bu propaganda makinesinin menzili dışına çıkalım ve bize telkin edilenlerin dışında düşünmeye çalışalım.

*****

YA FEDERASYON YANİ İÇ SAVAŞ YA DA…

Federasyon kabul edildiğinde, A. Öcalan liderliğinde Kürdistan Federe Devleti kurulacağını… Bu coğrafyamızda “PKK’nın başlatmış olduğu, Türk ve Araplara yönelik etnik temizliğin geliştirilerek sürdürüleceğini…” Diğer bölgelerde Kürt vatandaşlara karşı bir hareketin başlayacağı… Ülkenin ekonomik kaynaklarının paylaşımının çok sancılı olacağı ve bir iç savaştan başka çare kalmayacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok.

Peki, Prof. Dr. Ümit Özdağ‘ın yazdığı gibi, Türkiye federasyona izin vermese ve şu tedbirleri alsa ne olur?

“PKK ile süren müzakereleri keserek, PKK’yı ezmek için ağır isyan bastırma programını uygulamaya koymalı. TSK, sınır bölgelerinde ağır güvenlik önlemleri almalı, Kuzey Irak’taki PKK kamplarını işgal etmeli, Türkiye içinde tekrar alan hâkimiyetine geçilmelidir. Halk üzerinde son yıllarda oluşmasına izin verilen PKK baskısı kırılmalıdır. Bu çerçevede Öcalan tecrit edilmeli, terörist örgüt ve lider kadrosu yıldırılmalıdır.”

***

Bir de dış politika yönünü unutmamak gerek.

“Türkiye’nin dış dünyada manevra alanının daraldığını ve yalnızlaştığının” gözlenmekte olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Sedat Laçiner‘in ifade ettiği gibi, “Yalnızlık Allah’a mahsustur, hiçbir devlet uzun süre bu tür yalnızlıklarla baş edemez.”

“İçeride ve dışarıda sorunların arttığı bir dönemde Türkiye’nin dış politikada ciddi bir revizyona gitmesi ve politikalarını gözden geçirmesi kaçınılmazdır. Dış politika haklılık veya haksızlık üzerine değil, ortak çıkarlar ve sürdürülebilirlik üzerine kurulmalıdır.”

Dış dünya iç işlerimizde taraf haline gelmeden çemberi kırmak, düşmanlıkları azaltıp iyi ilişkiler kurmak zorundayız…”

***

Bunlar yapılırsa belki bir süre daha şehit cenazeleri gelir, acılar çekeriz. Ancak vatan kazanmak veya korumak bir bedel ister.

Bu bedel PKK terör örgütüne teslim olmaktan daha az maliyetli ve fakat daha çok şereflidir.

 

Mış Muş Düşünemiyor Muş!

0

Maaşlar yetmiyormuş. Köylünün,çiftçinin ürünü para etmiyormuş. Gençler okulu bitirmişler ama iş yok, sokakta dolaşıyorlarmış. Dünyada en pahalı benzini,doğalgazı, mazotu biz harcıyormuşuz.Şehitler gelmiyor deniyor,önümüzden sıra sıra şehit geçiyor. Pkk lı vatan hainleri tüm şehirlere dalmış, her gün soygun yapıyormuş. Bir çocuğun bile on küsur gemisi varmış, Yahudi ile  işler  pek hoş  ve  iyiymiş.

 

Pazarı dolaş dolaş üç kuruş daha az fiyatına domates ara,padişah saraylarda yaşarken,Arap kızı camdan bakarmış. Adam sıkıntıdan balkonda sigara içmiş, fırçayı yemiş, iyi güzelde,daha öncelikli çok meselelerde varmış… Ülkenin bir çok ili ilçesi işgal edilmiş, devlet oralarda bitmiş ve yokmuş,sıra buralara gelmiş. Camiler tamamen işgal altında,gerçek İslami anlatanlar yok olmuş,herkes yalakalık peşindeymiş.Paralel yapı denmiş kenara atılmış,inlerine iniliyormuş,asıl paralel yapı ile masaya oturulmuş,tüm şehitlerin kemikleri sızlamaktaymış.

 

Bir yanda bir torba kömür için onurunu satanlar,bir yanda onuruyla yaşamak için kömür çıkaranlar varmış.Ve günlerce yer altından çıkarılamayan, vatan evlatları varmış…Peşmerge’nin benzin ve lahmacun,dürüm parası senin cebinden çıkmış.

İçişleri Bakanı açıklıyor: “Süreçte, PKK şehirlere indi, devlet otoritesi kayboldu” buyurmuş! Buyurun buradan yakın! Biz bu durumu yaza yaza ellerimiz karıncalanmış.

 

Birilerinin, Türk Silahlı Kuvvetleri ile polise PKK’lı itlere dokunmayın,onlar ne yaparsa yapsın  ses çıkarmayın,emri  yüzünden Kobani bahane edilip her taraf yakılmış,soyulmuş,yağmalanmış, 42 kişinin  hayatını kaybetmesi  sizi hiç mi etkilememiş…

 

“Analar ağlamasın” edebiyatı yaparken;

Bingöl’de iki polis şefi, Yüksekova’da sivil kıyafetli ve silahsız üç asker, Diyarbakır’da alışveriş yapan sivil kıyafetli silahsız, hem de hamile eşinin yanında, PKK tarafından kahpece vurularak şehit edilen askerin öldürülmesi içinizi yakmamış mı?

Ağaca bağlanıp öldürülen korucunun hunharca öldürülmesi, vicdanınızı kanatmamış mı?

 

PKK nın yan kuruluşu Peşmerge, ABD Başkanı Obama’nın “talimatıyla” terör örgütü PYD’ye yardım için ağır silahlarla konvoy halinde Türkiye’den geçmesi, sizi hiç mi ilgilendirmemiş?

 

Vatan sevdalılarının bağlanıp, Türk düşmanlarının salındığı bu çözüm sürecinde, Türk askerine polisine silah sıkan, korucuları katleden PKK ve yandaşlarının, paçavralarıyla, zafer işaretleriyle Peşmergeleri karşılayıp, Kürtçe “Bijiserok Obama” yani “Yaşasın önder Obama” sloganları atmaları,bu Türk yurdunu kirletmemiş midir? Bunlara ses çıkarmayın talimatı verenleri ve  hala Türk Milleti’nin bölünmesine ses çıkarmayanlara yazıklar olsun demeyelim mi?

 

Tüm bu mişler sizi ilgilendirmiyormuş mu?

 

Yahu hemşerim, tüm bunlar ayan beyan ortada iken,sen hala inatçı  tavrınla, uyanamıyor musun? Sahi siz düşünemiyor musunuz?

 

Saygılarımla.

 

Ne İçin Okumalıyız?

0

Merhum amcam: “Herkes okula giderse, sarı öküzü kim güdecek?” derdi.

Şüphesiz öküzün de, davarın da peşinden gideceklere ihtiyaç var. Lâkin ihtiyacımızı göreceklerin okumuş insanlardan teşekkül etmesi daha iyi değil mi?

Çünkü okumak; bâzı meslekler hor görüldüğünden dolayı değil; her meslek ve san’at erbabının okumuş insanlardan meydana gelmesi içindir.

Eskiden beri  “Oğlum okusun paşa olsun!”  zihniyetinde aşırı gidilmiş, üreticilik ruhu  -farkında olmadan-  körletilmiştir.

Elbette çocuklarımızın idareci olması, takdire şayan ama ticarete, sanayie, ziraata,  zanaata da aynı şevkle yönlendirmeliydik.

Nitekim bu gevşeklik ve lâkaytlığımız, Osmanlı Devleti’nin  çöküşünde, sayısız sebeplerden önemli birini teşkil etmiştir. Bizler sadece yöneticiliğe tâlip olurken  -ki elbette olmalıydık-  fakat aynı zamanda ticarete, san’ata ve ziraate daha fazla eğilmeyi de ihmal etmemeliydik.

Ne yazık ki bu hususları özellikle Osmanlının son zamanlarında ve şimdi yeterince önemsemedik, önemsemiyoruz. Bu zaafımızdan ise dış düşmanlar fazlasıyla yararlanmasını dün bildiler, bugün de biliyorlar.

Acı bir gerçektir ki, okullarda toprak sevgisi, üreticilik ruhu, ticarete teşvik, tekniğe rağbet ve özendirme gereği kadar yapılmamakta.

Okumanın gayesi, sanki devletten bir masa kapmaktan ibaretmiş gibi, öğrenciler yanlış bir düşünce ve anlayışın etkisi altındadır.

Ben şimdiye kadar, hiçbir öğrencinin: “Ziraat Fakültesi’ni bitirip, bildiklerimi köyümde tatbik edeceğim. Teknik Üniversite’den mezun olup, yeni buluşların peşinde koşacağım. İktisadî Bilimler’de okuyup, daha iyi ticaret yapmanın yollarını arıyacağım” gibi dşünceler taşıyanına  -istisnalar dışında-  pek rastlamadım.

Elbette herkes okumalı. Ama bu ille de bir masa başına geçmek amacıyla olmamalı. İyi bir ticaret ehli, verimli bir çiftçi, başarılı bir sanayici olmak için de okumalı.

Hattâ memurluğa, idealist olanlar hariç  -sınırlı bir gelir sağladığı için-  sırf maaş için, yâni geçim maksadıyla, asla talip olmamalı. Serbest alanlara yönelmenin hesabını yapmalı.

Kısaca okumak sadece devlet kapısına kapılanmak için değil, aksine her sâhada okumuş aydın bir vatandaş olarak hayatta, üretici bir rol almak gayesiyle olmalı.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ü Neden Aşamıyorlar

1990-2000 arasında dünya basınında öyle haberler yer aldı ki, ben bunları birçok konuşmamda açıkladım ve birçok yazımda da yazdım.

Neydi bu haberler?

Türkiye, tıpkı SSCB, Yugoslavya gibi dağılmalıdır ve İran(1979 Humeyni darbesi) gibi şekil değiştirmelidir. Haberlerin özeti budur.

Gösterilen haritalar, ülkemizde satılmışların ağır yazı ve sözleri, tam işbirlikçi ortamın kurulması, dinamik güçlerin çökertilmesi, ele geçirilmesi ve benzeri kamuoyunun bildiği her şey bunun için olmuştur. Yani, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin parçalanması veya şekil değiştirmesi için olmuştur ve hatta olmaktadır.

Bu parçalanma ve şekil değiştirmenin bir tek şartı vardır.

Egemen güçler, bu işlerin gerçekleşmesi için tek bir yol ileri sürmüşlerdir.

Nedir o yol ve şart?

Mustafa Kemal ATATÜRK’Ü ve onun Türk Milleti adına kullandığı iradesi ile oluşan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş ilke ve felsefesini terk ettirmek!

İnanın, ülkemizin parçalanması veya kabuk değiştirmesi için yazılar yazanların, fikirler dile getirenlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin bir tek hedefleri vardır; Mustafa Kemal ATATÜRK ve onun kurucu iradesini bize, toplumumuza sevdirmemek, unutturmak ve sonuçta o gerçekliği reddettirmek.

Hatta dış basında ve egemen güçlerin sözcüleri arasında ülkemizin parçalanması veya kabuk değiştirmesinin, yani Mustafa Kemal ATATÜRKSÜZ hale gelmesinin tarihini – aşağı, yukarı – verenler bile vardı: 2015. Evet bu tarihte ülkemiz dış güçlerin baskısı ve yerli işbirlikçilerin gayreti ile istedikleri kıvama gelmiş olacaktı.

Hayal ettikleri tarih geldiğine göre, bir değerlendirme yapmak için de zaten bu yazıyı yazıyorum.

Şu gerçeği itiraf etmeliyim ki; dünya egemen güçleri ve onların her türlü yerli işbirlikçileri – birbirine düşman gibi görülüp aynı merkezlerin emri ile hareket edenler – bütün gayretleri sonucu bir takım mesafeler almışlar ve bir takım işleri başarmışlardır. Elbette bu başarılarında, ülke insanımın bir kısmının toplum mühendisliğinin algı yönetimini başarılı bir şekilde uygulaması sonucunda konuları doğru değerlendirememesinin, yaşananları doğru okuyamamasının rolü olmuştur ve hatta olmaktadır, bu ayrı bir konu.

Ancak, meselenin esas ele alınması gereken bir yönü vardır ki, işte düğüm noktası da budur.

Başarmış oldukları veya başarmış gibi göründükleri her konu, zor da olsa, uzun zaman da alsa, geri dönüşü olabilecek konulardır ve işlerdir. Çünkü, Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşadıklarımız, bugünkünden daha ağır idi. O günler nasıl, Millî devlet ve güçlü iktidar ile son buldu ise, yürekten inanıyorum ki, bugünkü ağır ve zor günler de yine daha güçlü bir Millî devlet ve daha da güçlü bir Türk iktidarı ile sona erecektir.

Benim asıl varmak istediğim, içeriden ve dışarıdan son dönemlerde iyice artan, dayanılmaz boyutlara ulaşan baskı ve zorlamaları yapan dünya egemen güçleri ve onların yerli işbirlikçilerinin, çok istemelerine rağmen başaramadıkları bir konu vardır:

Mustafa Kemal ATATÜRK ve başta Kâzım KARABEKİR, Fevzi ÇAKMAK olmak üzere onun silah arkadaşlarının Türk Milleti’nin gönlündeki yerini silememişler, atamamışlar ve onları unutturamamışlardır. Hatta bütün saldırılara rağmen, Türk Milleti’nin üzerindeki etkileri, Türk Milleti’nin bu kadroya karşı bağlılıkları daha da artmıştır.

İşte! Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarına olan bu bağlılığın devam etmesi, ülkemiz ve milletimiz üzerinde oynanan oyunların, diğer bir ifade ile dünya egemen güçleri ve onların her türlü yerli işbirlikçilerinin kâbusu olmaya devam edecektir.

Yerli işbirlikçilerinin içine düştükleri panik hali, travmatik görüntüleri, telaşlı şekilleri hep bu kâbusu yaşadıklarının çok açık ifadesidir.

Peki, bütün bu saldırılara rağmen, Kuvvay-ı Milliyeci anlayış neden yıkılmamakta ve unutulmamaktadır?

Esas üzerinde durulması gereken temel nokta bu olmalıdır.

Kuvvay-ı Milliye kahramanları, samimi idiler, yürekli idiler, inançlı idiler, dava adamı idiler, fedakâr idiler, nefislerinin kölesi değil, Türk Milleti’nin hizmetkârı idiler, aydın idiler, bilgili idiler, bir günde ve emperyal güçlerin ortaya sürüvermeleri ile ortaya çıkmadılar, aksine kendi gayret ve mücadeleleri ile beslenerek büyüdüler.

Kısacası onlar Türk Milleti’nin kurtuluş çarelerini arayan samimi Müslüman Türk Aydınları idiler.

Yoksa, hem o dönemin en büyük dünya egemen güçlerine ve hem de o egemen güçlerin muhibbi (sevdalısı, âşıkı) olan yerli işbirlikçilerine meydan okumak başka türlü nasıl olur?

Daha başka ne söyleyebilirim ki?

İşte örnek, işte moral, işte güç.

 

Dünya Dili Türkçe mi Dediniz?

Prof. Dr. Ahmet Buran, Fırat Üniversitesi’nin 7. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu’nun açılışında “Bir hayali gerçekleştirdik.” derken ürperdiğimi hissettim. Demek hala aydınlarımız rüya görmeyi unutmamışlar. Sevindim. Nihayet Türkçe’nin uluslararası toplumdaki yerini, işin önemini, vaziyetin ehemmiyetini algılayamayanlara rağmen Prof. Buran gibi gönüllü alimlerimiz, Türkologlarımız, yazarlarımız; Elazığ Fıratgibi bazı üniversitelerimiz yeterli destek olmamasına rağmen bu işin üstesinden gelebiliyor, ülkemiz, Türkçemiz için evrensel boyutta bir sıçrama yapabiliyorlar.

 

Bu tür etkinlikler Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaçarin’in işaret ettiği gibi en azından hocaları, yazarları, okurlarıyla buluşturuyor. Elazığ Fırat Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kutbeddin Demirdağ’ın anlattığına göre dünyadaki yaklaşık 7 bin dilin %80’i yirmi yıla kalmaz kaybolacak. Nitekim Kafkasya’daki yerel dilllerin çoğu bugün artık yok. O dilde yazılan eserleri bir süre sonra kimse anlamayacak.  Türkçe de bundan nasibini alabilir mi? Elbette alır.

 

Eğer Konya’da bilim ve sanatı öne çıkaran, alimlerle her zaman birlikte olan Şehit Hükümdar Karamanoğlu Mehmet Bey (1246-1283) olmasa ve resmi dili bir ferman(1277) ile Türkçe ilan etmeseydi bugün Güzel Türkçemiz de BM ve UNESCO raporlarında öyle zikredilecekti: Kaybolan Dil! Oysa günümüzde milli F klavyemizi bile yaygınlaştıramayan, ithal edilen bütün bilgisayarlarda A klavyeye rıza gösteren, sektör tabelalarına eçiş büçüş yazılan, hangi dilden olduğu bile anlaşılamayan levhalara, reklamlara tavır geliştiremeyen bir otorite var. Siz bir Fransız’ı İngiltere’deki resmi bir toplantıda İngilizce konuşturamazsınız.  Dünya dili olmak böyle bir şey.

 

YANILMAZ’DAN YEREL YÖNETİCİLİK DERSİ

Fırat Üniversitemizin konuğu olarak dolu dolu 4 gün geçirdik. Dünyanın muhtelif ülkelerinden gelen ve Türkçenin kadrü kıymetini bilen Türkolog ve Türk dosttu akademisyenlerle birlikte olduk. Elazığ ilimiz ve Fırat Üniversitemiz yerel yönetim açısından da şanslı.  Çünkü “kentimize AVM yaptık, gökdelen diktik, bulvar açtık, mağazalarımıza her markayı getirdik” diye açıklamalar yapan diğerlerinden farklı idi Elazığ Belediye Başkanı Mücahit Yanılmaz. Bakın ne dedi:

 

-Gerçek belediyecilik şehrin kültürüne, sanatına hizmettir, geleneğine ve geleceğine sahip çıkmaktır. Kadim kültürü ve sanatı bütün imkânlarımızla destekliyoruz. Bölgemizde kullanılan Harput ağzı diri, duru ve halis Türkçedir.”

 

Nasıl özlemişim böyle bir belediye başkanını tarif edemem. Hemen yanına gittim ve kutladım. Dedim ki “Yarın Başbakanın da iştirak edeceği Amasya’daki Türkiye Belediye Başkanları Zirvesi’ne katılacaksınız. Lütfen bu hastalığınızı katılımcılara bulaştırmadan gelmeyin. Yarınımız için bu örnekler artsın lütfen. Yan yana ve sık sık yapılan bu Gökdelen ve AVM’ler büyük şehirlerin birer ucube yapılarıdır. Milli mimarimizin infazıdır, yerine yenisi konulamayan değerlerimizin sukut ettirilmesidir. ” Prof. Dr. Ahmet Buran beni tanıştırdı. Oysa ben Mücahit Yılmaz’ı Ankara Büyükşehir Belediyesi Genel Müdürlüğü’nden çok iyi tanıyordum. İyi ve inançlı bir dosttu.

 

GÖNÜLLÜ MÜSTEMLEKE YANLILARI

Prof. D. Nevzat Yalçıntaş hoca da konuştu Türk Dünyamızın aksakalı olarak:

-Şehirler artık meydan okuyor. Kültür ve medeniyetin en hızlı zamanında bir uluslararası yarışı yaşıyoruz. Dil de bunlardan bir tanesidir. Dünyadaki 2 bin konuşulan dilin 200 kadarı Hindistan’da. Buna kabile dilleri de dahildir. 70 dil ise hala kullanılıyor. Bunun 9’u ise resmi dil olarak geçerliliğini koruyor. Dünyadaki ilk beş dili şöyle sıralayabiliriz: İngilizce, Çince, İspanyolca, Portekizce ve Türkçe.

 

Bu gerçeğe ve morale ihtiyacımız vardı. Hocaların Hocası Yalçıntaş devam etti:

 

-Orta kuşakta Türkçe hâkim bir dil. Ülkeler dilleri için milyar dolar harcıyorlar. Türk Dünyasında Türkçenin yaygınlaşması için ise alfabe birliği sağlanmalıdır. İstanbul Türkçesi ortak dil olarak tabana yayılmalıdır. Yabancı dille eğitime ise ancak gönüllü müstemleke olma arzusu denebilir. Batılılar İslam fobia ile bir yandan da Türk ve Türkçe düşmanlığı yapıyorlar. Bütün bunlar gözönünde bulundurularak yeni bir atılım yapmak icap etmektedir.

 

Duayen akademisyenimiz Prof. Dr. Hamza Zülfikar’a göre Türkçe özellikle ilim çevrelerinde yeniden yabancılaştırılıyor. “Neden motivasyonu, moral vermek, yüreklendirmek” diye anlatılmadığını sordu ve bu örnekleri çoğalttı. Buna mani olmak için TDK Eczacılık Sözlüğü’nün yayınlandığını hatırlattı. Oh..nihayet!

 

ŞEKİSPİR İMPARATORLUĞU’NUN ÇOCUĞU

Prof. Dr. Dursun Yıldırım’ı birkaç yıl önce Prizren’deki Uluslararası Balkan Türkoloji Kongresi’nde tanımıştım. Güzel bir konuşma yapmıştı. Bu defa da öyle oldu. Hele bir tespiti var ki Ankara’daki eğitim, dil ve kültür otoritelerine duyurmak gerek: “İngiltere İmparatorluğu’nun temelini İngilizlerin ünlü yazarı Şekispir İmpatorluğu (Villiam Shakespeare) attı.” Gel de buna itiraz et! Yıldırım Hoca bakın neler dedi:

 

-Türkçe Dünya dilidir. Dil toplumun birliğini sağlar. Bunun için de kurumlarda sanatçı, yazar ve kültür ile fikir adamlarını harekete geçirmek gerekir. Dil kaybolursa medeniyet gider ve biter.

 

Prof. Dr. Fikret Türkmen Ankara Kavaklıdere’de tabelasında “Simintche” yazılı bir simitçiyi görmüş. Fena halde kızmış. Müşteri olarak bir arkadaşı ile içeri girerek oturmuşlar. Sonra tabeladaki yazıyı bahane ederek, terk etmişler ve bir de beddua yapıvermişler. Türkmen Hoca’nın ahı tutmuş, Tunalı’daki Simitçi kepenk indirmiş bir müddet sonra. Bunun örnekleri her geçen gün artıyor. Kebap’s gibi, Kokarecche gibi vs. Çoğunun sahibi de kör kütük cahil. Danışmanları öyle salık veriyor. Bu taklitlerden bakalım ne zaman kaçınılacak. Aşırı taklide meyyal bir tolum olduk vesselam. Prof. Dr.Fikret Türkmen “Türkçe sevdalılarıyız. Bizi bir araya Türkçe getiriyor. Kendimizden kaçmayalım.” Dedi.

 

Yine bir başka duayenimiz Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun Türkçe’ye olan alakayı Dede korkut ve Manas Destanları, Yunus Emre, Abdullah Tukay ve Abay’ın eserlerini aradan onlarca yıl geçmesine rağmen hala basılıp okunmasını örnek gösterdi. Hele hele çoğu dile tercüme edilmesi, oyunlarının sahnelenmesi, filme alınması da bu gelişmenin diğer olumlu yüzü.

 

HÜKÜMDAR MI CUMHURBAŞKANI MI DAHA BİLGİLİ?

Bir genç akademisyen Yrd. Doç. Dr. Mehmet Gürlek’in tebliğine bayıldım. Babürname’den ve yazarı Babür’den (1483-1530) bahsetti. İmparatorluk döneminde(1526-1858) Hükümdar, devlet adamı, asker, edip ve tabiatı koruyanBabür Han kitabında 34 çeşit lale üretildiğini belirtiyor, çeşit çeşit meyve ve av hayvanlarından bahsediyor.

Biliyorsunuz Büyük Selçuklu Devleti Veziriazamı Nizamülmülk’ün(1018-1092) de “Siyasetname” diye bir eseri var. Demek mazimizde kadim devlet adamları böyle oluyor. Osmanlı Cihan Devleti hükümdarlarını hatırlayın içinde nerede ise şair, bestekar veya müzik meftunu, edip, sanatçı veyahut zanaatkar olmayanı yok.

DivanuLügati’t Türk konusundaki bir tebliği izliyorum, Kaşgarlı Mahmut’un (1018-1092) bir kelimeyi izah ederken bölgedeki gerek ilahi ve gerekse öteki Buda, Hindu ve Konfiçyus dini gibi görüşleri de çok iyi algıladığına şahit oluyoruz. Mevcut sözlükçüler ve müfessirler bilmem bunun farkında mı?

Sonra başka bir şey daha dikkatimi çekti, o da şöyle “batılılar İncil’de geçen her mekânda arkeolojik kazılar yaptırarak söz konusu bölgeyi kültür turizmine açıyorlar. Acaba Müslümanlar ne yapıyor? Kur’an’da adı geçen mekanlar konusunda?!

 

TÜRK DÜNYASI’NIN GÜZELLERİ

Türkmenistan’dan Prof. Dr. Güzel Amangulıyeva Hanım hep geleneksel giysileri içindeydi. Konuşmasında 7 bağımsız Türk devletinin tek millet olduğunu, geçmişin ve yarının da Dünya Dili Türkçe olacağını anlattı. Güzel Hanım konuşurken 1916 yılındaki Türkistan’daki Türk katliamını hatırladım birden bire, duygulandım. İsa Yusuf Alptekin rahmetliye fatiha gönderdim.

 

Türkmenistan İlimler Akademisi  Milli Elyazmaları Enstitüsü Profesörlerinden Güzel Hanım ile ayaküstü bir sohbet ettik. Türk Cumhuriyetleri içinde kültür adamlarının, sanatçıların en az gidebildiği yer Türkmenistan. “Bunu nasıl telafi edebiliriz?” diye sordum. “Böylesine uluslararası bir sempozyumla”diye cevap verdi. 13. Uluslararası Sempozyumunu gerçekleştirdiğimiz Türk Dünyasını Aydınlatanlar programımızı anlattım. “Mehmet Akif Ersoy’a partner olarak bu sempozyumda kimi çalışalım?” soruma ise “Mahdum Kul” diye cevap verdi. Ama bu Seyidi, Talibi,  Miskin Kılıç’ı, Durdu Şakir’i, Delili, mizah yazarı Kemine Satırık’ı, Kerim Kurbannefesof ve Kurban Nazarazizof’u gündeme taşımamamız anlamına gelmeyecek bittabi.

2016 için böyle bir program başlattık bakalım.

Makedonya’dan iştirak eden Dr. Fatima Hocin ile sohpet ederken Sırpça’da 8 bin Türkçe kelime olduğunu anlattı. Belgrad’ta Türkçe-Sırpça-Türkçe Sözlük almıştım. İncelediğimde bunu bizzat yaşadım. Bunun için batılı diplomatlar ve özellikle ABD ve NATO yetkilileri “Balkanlar” demiyor, diplomatik bir dil kullanarak “Güney Doğu Avrupa Ülkeleri” diyorlar Balkanlara. Çünkü Balkan kelimesi İslam’ı ve Türk’ü çağrıştırıyor!.

Hazar Mavigöl Tesislerinde Esat Kabaklı Konseri muhteşemdi. Kosovalı aziz dostum Prof. Dr. İrfan Morina ile konuşurken ilginç bir şey anlattı. Sırp yöneticiler ve özellikle eski SSCB zamanındaki idarede sorumluluk almış kişiler vatandaşlarına “halkım benim-narodemoy/narodemoj”yerine ” koyunlarım benim-ovtsemoy/ovcemoj” deyiverirlermiş. Bunu iltifat olarak söylerlermiş ayrıca!. Yakışır da doğrusu.

 

Hanedan Restorandaki sohbette ise Kazakistan’dan gelen AlmatılıGülnazSatbay Cumhurbaşkanları Nursultan Nazarbayev’in  “Ebedi Ülke Türkiye” kampanyası başlattığını ve bundan Kazak halkının çok mutlu olduğunu anlatınca, ben daha fazla mütehassıs oluverdim birden bire. Hislerim beni hemen ele verdi zannettim sonra.

 

KIRIM’DA CESETLERİ BULUNUNAN SEKİZ TATAR DELİKANLISI

Benim çok aziz bir başka genç dostum da Mısır’dan Doçent. Dr. Sabri Hammam’ı daha konuk olduğumuz Akgün Otelde görür görmez birbirimize sarıldık. Bir valiz iki kocaman çanta ile gelmişti. Dostlarına hurma ve çay hediye etti teker teker. Biraz Mısır’ı konuştuk. Bittabi ekonomisi öyle iyi değil. Ancak o kargaşalı fasıl sona ermiş gibi görünüyormuş. Türkiye Mısır ilişkilerinin edebiyat ile bir kültür köprüsü kurulması gerektiğini anlattı. Buna gerekçe olarak da Mısır’da ikinci dilin Türkiye Türkçesi olduğunu belirtti. Sabri Hammam çok eserimizi Arapça’ya tercüme etmiş bir akademisyen.

 

Prof. Dr. Ahmet BicanErcilasun’a göre Türkoloji Ordusu her geçen gün büyüyor. Kitaplara da büyük bir alaka var. Dolayısıyla basılan bu kitaplardan telif alınıp para kazanmak artık mümkün.Dilerim öyledir. Buna ciddi bir ihtiyaç da var zaten.

Kırım’dan gelen NariyeSeydametova anavatanlarında Türkçe’yiyaşatacaklarını  söyledi. Söyledi ama bugün Rus işgali altındaki Kırım’da son bir ayda cesetlerine ulaşılan 8 gencimiz gözlerimin önüne geldi. Kendimi tutamadım, gözlerim yaşardı. 70 yıl sürgünden sonra vatanlarına dönen Kırım Tatarlarının maalesef hala can ve mal güvenliği yok, iş verilmiyor, eşit muamele yapılmıyor, hukukları çiğneniyor, insan hakları ayaklar altına alınıyor, mağdur ve mazlum Kırım Tatarları adeta yeniden göçe zorlanıyor. Batı da böyle bir tuzağa katkı vererek kapılarını açıyor!. Putin verdiği sözde durmadı: Türkçe resmi dil olarak kabul edilmedi, parlamentoda nüfus oranına göre Kırım Tatar halkı temsil edilemedi, Tatar ekonomisi ve sosyal hayatı her geçen gün daha da kötüye gitti.

 

DOLULAR VE BOŞLAR

Sempozyumda mesela Tatar Türkçesi ile tebliğ sunanlar ekrana Türkiye Türkçesi ile özet tebliği yansıttılar. Bu uygulamayı sevdim. Bir kısım tebliğ görüntülerine müzik de yansıtılmış, böylece izlemeyi rahatlatmış. Bir uzmanın tebliğini verilen sürede özetleyememesi, karşısındakinin anlayabileceği şekilde aktaramaması da  şık değil doğrusunu isterseniz. Sadece tespit ile değil sorunun çözümü ve uygulanabilirliği de ele alınmalı. Sorgulanmayı, dengelemenin dışında düşünmeyi her zaman önemsemeliyiz. Ayrıca güzel yazmak kadar güzel Türkçe konuşmak da önem arzediyor. Genç bilim adamlarının bunu da gözönünde bulundurmaları gerekir.

Sinema ile edebiyatın ilişkisi de bu sempozyumda dile getirildi. Mesela Muhteşem Süleyman ile başlayan tarihi dizilerden sonra tarihi roman türünde de bir patlama oldu, alaka yoğunlaştı. Sadece Osmanlı değil, Selçuklu dönemi, hatta Göktürklere kadar uzanabilir bu roman patlaması. Atsız’ın Bozkurtların Dirilişi de yalnız kalmaz. Keşke verilen sertifikalarda ve plaketlerde de Türk Süsleme Sanatının örnekleri yansıtılırsa kalıcılığı ve sergilenmeyi sağlar. Açılışta ispatı vücutçulardan gelen telgrafların okunmaması da zaman tasarrufu açısından hoş oldu.

 

Türk dilinin önemli ismi ve savaşçısı, yazar, muallim, Türk Dil Kurumu kurmayı Elazığlı Fevziye Abdullah Tansel Hoca Hanımın eserleri ve dili de bir vesileyle böylesi sempozyumlarda gündeme taşınmalı. Uluslararası sempozyumlarımızda ortak bir internetağının olmaması dikkat çekiyor. Ayrıca sırf akademisyenlerden değil de yazar, edip, muharrir, mütercim ve sinemacıların da katılması Dünya Dili Türkçenin uygulanabilirliğini ve yayılmasını daha da artıracak ve güçlü kılacaktır.

 

FIRAT’IN SUYU’NA ARTIK İDİL DE KARIŞTI

2008’de Başkent Ankara’da başlayan, 2015’te Çanakkale Üniversitesi’nin talip olduğu Fırat Üniversitesi’ndeki 7. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumunda 10 ülkeden 180 katılımcı vardı. 167 tebliğ sunuldu. Türkçenin Dünya Dili olması biraz da devlet dili olmasını gerektiriyor. Bu da söz konusu dili değeri, itibarı ve yaygınlığı ile örtüştürür. Elazığ’da 1500’ü yabancı 40 bin öğrencisi ile Fırat Üniversitesi ürettikleri ve uluslararası etkinlikleriyle artık bir dünya üniversitesidir. Öğretim üyeleri de bu üniversitenin ayrıcalıklı evrensel boyutu olan birer akademisyenidir. Dilerim sayıları ve etkinlikleri artsın.

 

Vatan Elden Gidince!

Millet olarak,bölgemizde cereyan eden olaylardan her zaman etkilenmişizdir.

Etkilenmemizde doğaldır.

Zira kimileriyle kan bağımız, kimileri ile dini ve tarihi bağımız var.

Tarihten gelen bir sorumluluğumuzda var elbette…

Bu durum,hiçbir zaman bu gün yaşadığımız kaygıları yaşatmamıştı bize…

12 Eylül den sonra devletimizdeki oluşturulan kokuşmuşluk, Özal’ın tutumu ile birlikte, olumsuz bir boyut kazandı.

Müteakip siyasiler ve tutumları,olayları milli duyarlılıkla ele almadıkları için; ülkemizi, bölünmenin eşiğine getirmiş durumdadırlar.

İdeolojik karakterdeki siyasi mücadeleler, etnik hüviyette boy gösterdi.

Dış ve iç tehdit unsurları bu yapı içinde varlıklarını sürdürmektedirler.

Bazı siyasi partiler ise bu durumdan “nemalanmaktadırlar”.

Aklın ve mantığın yerine, duygular ön plana çıkarmak ve “hissiyat siyasetleri” takip etmektedirler…

Ne acıdır ki, iktidarı elinde bulunduran AKP ile PKK bu konuda aynı zemindedirler…

. Mehmetçik şehit olunca “hepimiz Türk’üz, hepimiz Mehmet’iz” demeye duyarlılık göstermeyenler, hatta cenazelere katılmayı tahrik unsuru sayanlar, “hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz, Hrant’ız”  diyebilecek bir çarpıklık içindedirler.

Bu tabanda derin yaralar, büyük kaygılara sebep olmaktadır.

Devlet çarkındaki hırsızlık ve vurgun, talan ve tarafgirlik furyasını herkes kanıksayacak boyutta bilmektedir.Görmektedir.

12 Eylül ve sonrası devlet yöneticileri, devletin işleyişindeki etnisiteye dayanan siyasetlerde, gidişata ivme kazandıracak basiretsiz siyasetler takip ederek, ülkemizin uluslararası müdahaleye açık hale geleceği bir zeminin oluşumuna fırsat tanıdılar…

Nitekim kendi milli sınırlarımızın ihlalinde dahi uluslararası güç unsurlarının onayı olmadan hareket edememekteyiz.

Üniformalı yabancı askerlerin ülkemiz sınırlarının içinde devletin varlığına “gözdağı” vermek suretiyle “intikal” ettirilmesi, egemenliğimizi tartışılır hale getirmiştir.

Terörist başı, yakalanıp ülkeye getirilirken, “isteyin Türk devleti için her türlü hizmete hazırım” diyecek noktadan, devletin en üst makamına “talimatla”emir ve öneri dikte edecek noktaya getirilmiştir.

Şahsiyetsiz bazı uygulamalarla, terör örgütleri ile devlet aynı zeminde mesele müzakere edecek manzaralara şahit olmaktayız.

Üstelik inkâr edilip; böyle uygulamaları en yetkili ağızlardan, “şerefsizlikle” itham edilebiliyor.

Devletin konuşan dili, küfürle, aşağılamayla, hakarete ve tehditle, kin ve nefretle konuşmaya başlamıştır.

Vatandaşların bir kısmını diğeri üzerinde tehdit unsuru olarak gösterilmiş ve bu sayede, satırı eline alan bir kısım vatandaşlar, demokratik hak talebi ile gösteri yapanlarıyaralamış, bazıları ise, “kim vur duya” gitmiştir.

Emekleri ile geçinen insanlar, piyasa şartlarının çok altında bir ücrete mahkum edilmiş, yerin altında maden işçileri ile ilgili hiçbir tedbir almayan bakanlar, olay anında kaza mahallinde beklemek suretiyle, kamuoyuna bu durumları ile ajitasyon yapabilmekten utanç duymamaktadırlar.

Soydaşlarımız olan Azerbaycan devleti, Ermenistan karşısında zor duruma sokulmuş, bölgemizde bütün komşularımızla ilişkilerimiz en alt düzeye indirilmiştir.

Selam vererek, diplomasi yapabileceğimiz ülkelerle barış dili yerine savaş dilini konuşuyoruz. Bu da bizi uzlaşmacı olmamız gerekirken, taraf haline getirmiş, dostluğumuza ve tarihi bağlarımıza derin yaralar açmıştır.

Sonuç olarak, ülkemiz kan kaybediyor, can güvenliğimizi sağlamak üzere, görevli asker ve polisimizin bizzat kendilerinin can güvenliği içinde olduğu bir süreç başlatılmıştır.

Hükümet, duyarsız davranmayı sürdürmekte, tarafı teröristler olan anlamsız bir barış sürecinden umut beklemektedir.

Basında ve medya da uyguladıkları baskı ve tehdit sayesinde, halkın doğru haber alma hakkın ihlal ederek, siyasi üstünlüğünü sürdürmektedir.

Kamuda, çalışma barışı yok olmuş, yandaş sendika ve örgütlerle,sürgün,kıyım, işten el çektirme yöntemleri ile herkesi susturmuşlardır.

Artık herkes bu durumu anlamış, yüksek sesle; “böyle de olmaz”denilmeye başlanmıştır.

Özellikle geçtiğimiz hafta, peşmergenin intikali esnasında,sergiledikleri ve PKK’nın tezahüratı, alış-veriş yapan askerin pazarda eşinin yanında vurulması, masum silahsız askerlerin şehit edilmesi, Bingöl de şehit edilen güvenlik mensuplarımız meselesi, vatandaşı endişeye sevketmiştir.

Daha önce istikrar için AKP’yi destekleyenler, tepkisini; “ülke elden gittikten sonra, istikrardan bahsedecek kadar saf olmadıklarını” ve ülke gidince,işimiz de kazancımız da istikrarıda,hatta ırzı ve namusu da kaybedeceklerinden bahsetmektedirler.

Demek ki “vatan elden gidince” endişesi, hiçbir şeyin vatan ve millet birliği kadar önemi olmadığı, yaşadığımız bunca olaylardan sonra anlaşılabilmiştir.

 

Çözüm Nasıl Olmalı?

Barış ve kardeşlik projesi olarak takdim edilen sözde çözüm sürecinin ülkeyi ne hale getirdiği ortadadır. Açılımlar ve çözüm süreciyle Türkiye ileride Sevr şartlarının kabul ettirildiği, T.C.’nin tasfiye edildiği bir yola sürüklenmektedir. Yeni Türkiye’nin ne olacağı şimdiden belli oldu. Çözüm sürecinin sadece terör örgütünün ve onlarla birlikte hareket eden Cumhuriyet ve Türk düşmanlarının işine geldiği açıktır. Gerek yönetenlerin yetersizliği, gerek dış baskılarla verilmeyecek tavizler verilmiş, tehdit ve saldırılar, devleti dışlayıcı faaliyetler ortaya çıkmış, sınır güvenliği zayıflamış, örgüt silahlanmış ve nihayet KCK’lılar salıverilmiştir.

Sorunların nasıl çözülebileceğini, iktidar kadar demokrasinin vazgeçilemez bir unsuru olan muhalefet ortaya koyabilmelidir. Her söylenene cevap yetiştirmeye gerek yoktur. İktidarın gündemi dışına çıkılabilmelidir. T.C.’nin varlığı ve sürdürülebilirliği hayali ve bir ümit olmaktan çıkan AB üyeliğinden çok daha önemlidir. Ayrıca iktidar, milli devlet ve üniter yapıyı zayıflatıcı federal maceralardan uzak durmalıdır. Bunun için rey almamıştır.

Çözüm tedbirleri bölücü ırkçı terör örgütü yararına değil; ülke menfaatlerine uygun olmalıdır. Türkiye terörle mücadeleden hiç de yenik çıkmamıştır. Mağaraların cesetlerle dolu olduğu 2011 yılı unutulmamalıdır.

Dıştan kumandalı bölücü ve ırkçı terör sınırlarınızı tartışırken PKK ile müzakere nedir? Terör örgütüne karşı olan vatandaşların göçe zorlandığı bir ortamda, egemenliğe ortak aramak ve daha fazla demokrasi çözüm olamaz. Demokrasinin teröre yenik düşürülmediği söylenebilir mi?

Çözüm, ciddi ve kaliteli devlet adamlığında ve yönetim anlayışındadır. Sorunları çözmek için sözde gazeteci aracılar, PKK’lı siyasetçiler ve İmralı kullanılarak ciddi konuları ayağa düşürmek değildir.

Çözüm, milli kimliği etnik guruplardan biri gibi görmekten, Anadolu’da yapay milletler arayışından uzaklaşmadadır.

Çözüm, milli mücadeleyi yapan, onu Cumhuriyet ile taçlandıran milli iradeye saygıdan geçer.

Çözüm, sorunları demokrasi içinde çözülebilir olmaktan çıkarmamakta ve hukuk devletini işletebilmektedir.

Çözüm, bölücü terör örgütü ile iç içe olan siyasi partiye demokratik ülkelerde yapılabilecek işlemin yerine getirilmesindedir.

Çözüm, etnik ırkçılığı ve bölücülüğü tahrik edecek Yeni Anayasa macerasından uzaklaşmadadır.

Çözüm, bölgemizde bulunan bütün ülkelerle çatışmaktan geçmez. Ülkeye itibar ve güven kaybettiren çelişkili Ortadoğu politikası değişmelidir.

Çözüm, TSK dahil devlet kuruluşlarını çeşitli sebeplerle etkisizleştirecek yanlışlardan uzaklaşmakta ve istihbarat zaafını gidermededir.

Çözüm, bazı belediyelerin terör üssü olmaktan çıkarılmasına ve alan hâkimiyetinin tesisine bağlıdır. Ankara Bağdatlaştırılmamalıdır.

Çözüm için; kale kolların yapımı hızlandırılmalı, sınır güvenliği sağlanmalı, askerin operasyon yapma izni valilerden alınmalı, jandarma teşkilatı güçlendirilmeli, ülkeye sokulan çeşitli silahların yerleri tespit edilebilmeli, koruculara sahip çıkılmalıdır.

 

Atatürk’te Birleşmekten Başka Çıkış Yolu Yok

0

Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk’ün fâni varlığının aramızdan ayrılışının 76. yıldönümünü idrak ediyoruz. Zaman ilerledikçe Atatürk’ün büyüklüğünü ve bize kazandırdıklarının değerini daha iyi anlıyoruz. O’nun gerçekleştirdiklerini ve düşündüklerini değerlendirdikçe, bizi ne kadar iyi tanıdığını, görüşlerinin ne kadar isabetli olduğunu, daha iyi kavrıyoruz. O zaman, diğer dünya liderlerinden tamamen farklı bir konumda olduğunu görüyoruz.

Atatürk, sadece Kurtuluş Savaşı’nı kazanan bir asker, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran bir devlet kurucu, ilk cumhurbaşkanı, Türk milletini çağdaş uygarlığa taşıyan bir devrimci ve milletine devletini güçlendirecek ve ayakta tutacak hedefleri ve ilkeleri ortaya koyan bir önder, kendine özgü felsefesi olan bir düşünce adamı değildir. O, dünya liderlerinin bir veya ikisinin taşıdığı bu özelliklerin tamamını şahsında birleştirmiş, ender şahsiyetlerden biridir. O, bir taraftan genç Cumhuriyet’in sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini sağlayacak devrimleri yaparken, diğer taraftan da milletini aklın ve bilimin rehberliğinde  “çağdaş uygarlık” hedefine yöneltmiş bir dünya lideridir.

Atatürk, bu kişiliğe ulaşmak için büyük emek sarf etmiştir. Bilgi olmadan fikir üretilemeyeceğini ve uygulama yapılamayacağını bildiğinden, savaşırken ve hastalığı sırasında bile sürekli kitap okumuştur. Araştırmacı tarihçi Sinan Meydan, onun okuduğu kitaplar hakkında şu bilgiyi veriyor:

             879 tarih kitabı okuyarak, ‘Türk Tarih Tezi’ni geliştirmiş,

             535 edebiyat, 397 dil-dilbilim kitabı okuyarak ‘Yazı ve Dil Devrimleri’ni yapmış,

             197 siyasal bilimler kitabı okuyarak saltanatı, hilafeti kaldırıp cumhuriyeti ilan etmiş,

             195 güzel sanatlar kitabı okuyarak ‘Musiki ve Sanat Devrimi’ni gerçekleştirmiş,

             139 ekonomi kitabı okuyarak ‘Karma Ekonomik Modeli’ ortaya atmış,

             169 hukuk kitabı okuyarak ‘Medeni Kanunu’ kabul etmiş,

             104 pozitif bilimler kitabı okuyarak ‘Üniversite Reformu’nu yapmış,

             75 sosyoloji kitabı okuyarak ‘Halkevlerini’ kurmuş,

             101 eğitim öğretim kitabı okuyarak ‘Eğitim Devrimi’ni gerçekleştirmiştir.

Atatürk, hayatı boyunca Türk milletinin birlik ve beraberliği ile Türk vatanının bütünlüğünün korunmasına büyük özen göstermiştir.  Bu yüzden,  bugün, her zamandan daha fazla Atatürk’e ihtiyacımız vardır. Eserleriyle ve düşünceleriyle etrafında bütünleşebileceğimiz tek lider o’dur. Artık Atatürk, dil gibi, bayrak gibi, İstiklâl Marşı gibi, vatan gibi, bizi etrafında birleştiren ve bütünleştiren milli odak noktalarımızdan biri olmuştur.

Aramızdan ayrılışının 76. yılında, hepimizin, Atatürk’ün yaptıklarını, söylediklerini ve direktiflerini bir defa daha tarihin süzgecinden geçirmemiz ve yorumlamamız gerekmektedir. 2000’li yıllarda bizi güçlü, modern ve müreffeh bir Türkiye’ye ve “Bilgi Toplumu”nun etkin bir üyesi olmaya götürecek yol, Atatürk’ün ışıklı yoludur. Bize Türklüğümüzü hatırlatan, Göktürklerden sonra ikinci Türk adını taşıyan milli devletimizi kuran, modern çağın normlarıyla buluşturan büyük Atatürk’ü 76. Ölüm yıldönümünde bir defa daha şükran ve minnetle anarken, eserlerine, düşüncelerine ve “Ne mutlu Türküm diyene” sözünde ifadesini bulan çağdaş milliyetçilik anlayışına milletçe sahip çıkacağımızı bir defa ifade ediyoruz.

 

Kıssadan Hisse

Bir yola çıkarken niyetiniz eğer halis değilse, hayır için yaptığınızı zannettiğiniz işler dahi olsa, er veya geç Allah onu şer olarak ayağınıza dolaştırır.

Türkiye’nin dört bir yanı ateş olmuş yanarken, Çözüm süreci, yolsuzluklar, hırsızlıklar, hukuksuzluklar, haksız tayin ve terfiler almış başını giderken;

Bu günkü yazımda bunların hiç birisinden bahsetmeyeceğim. Kıssa-dan hisse olsun diyerek bir fıkra ile iktifa edeceğim.

Okuyucularımız bilirler 12 yılını dolduran hükümetimiz işbaşına geldikten hemen sonra bir açılım furyasına girişti. (Kürt açılımı çok tepki toplayınca adına sonradan “milli birlik projesi” adını koydular, Alevi açılımı, Ermeni açılımı ve Roman açılımı gibi)

Açılımlar biliyorsunuz evlere şenlik, sorunları çözeceğim derken, daha karmaşık hale geldi ve kendileri dahi işin içinden nasıl çıkılacağını bilemez haldeler.

Ermeni açılımı: 1. Dünya savaşında Ermeni çetelerinin Türk kadın ve kızlarını kaçırıp, onların ırzlarına geçtikten sonra öldürüp, Van gölüne attıkları adadaki Akdamar Kilisesi’nin imarı ile işe başladılar.

En son yaptıkları icraat ise, Atatürk Orman Çiftliğine kondurdukları bin odalı Kaçak Saray oldu. Kaçak saray diyorum zira mahkeme yürütmeyi durdurma kararı vermesine rağmen gene de kaçak yapılan inşaatı tamamlayıp bitirdiler.

Haberlerden öğrendiğimize göre ilk yurtdışı misafiri (miz), Hıristiyan dünyasının dini lideri Papa olacakmış.

Yazımın başında da belirttiğim gibi niyetiniz halis olmazsa Cenab-ı Allah, başınıza öyle bir bela verir ki siz bile bunun farkında dahi olmazsınız.

***

Gelelim Fıkramıza:

Küçük, ormanlık bir ada’da bir Kilise varmış.

Kilisenin kapısının üzerinde de her zaman bir tas şarap bulunurmuş.

Kilisenin papazı her sabah geldiğinde bakarmış ki kuşun birisi şarabı içmiş,

Kilisenin üzerindeki haç’ın tepesine çıkıp pislemiş.

Bir gün böyle, iki gün böyle derken günün birinde Papaz efendi kuşu yakalamış ve başlamış söylenmeğe:

“Be hey kuş!

Müslüman olsan, şarap içmezsin,

Hıristiyan olsan, haçın tepesine çıkıp pislemezsin peki ama söylermisin sen nesin, kimsin” ?

Diye serzenişte bulunmuş.

Şimdi:

Müslümanlığınızla övünüyorsunuz ya,

Hem de meydanlarda “Sünni Müslüman’ım” diye nara atıyorsunuz ya,

İşte icraatınız:

Söylermisiniz siz kimsiniz”?