24.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 845

Biz Aynı Bahçenin Çiçekleriyiz

Biz aynı bahçenin çiçekleriyiz, 
Her kim ayırırsa bizden değildir
Toprağımız aynı suyumuz aynı
Her kim ayırırsa bizden değildir.

Mevlana da bizim Hacı Bektaş da
Pir Sultan da bizim Yunus Emre de
Birlikte dirliğin olduğu yerde
Her kim ayırırsa bizden değildir

Aynı sevda türküsünü söyleriz
Aynı ağıtlarla yaşlar dökeriz 
Aynı fıkraları dinler güleriz
Her kim ayırırsa bizden değildir

Türk de biziz,Kürt de biziz Çerkez de
Kardeşlik türküsü çalınsın saz da
İster düşüncede isterse sözde
Her kim ayırırsa bizden değildir

Kimimiz Memo’dur,kimimiz Mehmet 
Aynı kutsallara ederiz hürmet
Birlikte var iken her zaman rahmet
Her kim ayırırsa bizden değildir

Hem Sünni,hem Şii hem de Alevi
Birlikte paylaşır aynı kıbleyi
Ebubekir,Ömer,Osman,Ali’yi
Her kim ayırırsa bizden değildir

 

Aydınlar Ocağının Açık Oturum Daveti

Aydınlar Ocağı, her yıl iki defa bir şubesinde 3-4 gün süren Şûra yapar. Geçen yıl şûralardan biri Avrupa Aydınlar Ocağı tarafından, Kosova’nın Prizren şehrinde yapıldı ve Adana’dan biz de katıldık. Bu yılın ilk şûrası Azerbaycan’da olacaktı ancak elde olmayan nedenlerden dolayı başka yakın bir tarihe ertelendi. Bu yılın ikinci şûrası 14-15-16 Kasım(bugün, yarın, Pazar) günlerinde Adana’da yapılacaktır.

Şûra yapmak, gerçekten zor, meşakkatli, büyük emek gerektiren, fedakârlık isteyen bir iş olması nedeniyle, şûra yapan şubeler uzun süre haklı olarak sıraya girmemektedirler. Gerçi, şube sayısının 30′ dan fazla olması nedeniyle, zaten her şubeye sıranın yakın gelmesi de pek mümkün değildir. Ancak, Adana şubemiz diğer şubeler tamamlanmadan ikinci bir şûra yapmayı kabul etmiştir. Bu cesaret ve özveriden dolayı Adana şu Başkanı Muhsin ÖZKALE’yi tebrik etmek gerektir.

Önceki Başkan Faruk MADEN ve o dönemin yönetim kadrosu, Adana’da yaptıkları şûra ile Aydınlar Ocağı tarihinde gerçekten çıtayı yükseltmişler idi. Bunu kamuoyu önünde açık ve net bir şekilde belirtmek gerektir. O dönem yönetim kadrosuna gönülden teşekkür ediyorum.

Bugün(14 Kasım 2014 Cuma) şûra bir açık oturumla başlayacaktır.

Büyükşehir Belediyesi Salonunda saat ikide başlayacak açık oturuma tüm Adanalılar davetlidir.

Açık oturum konusu Orta-Doğu ve son gelişmeler olacaktır.

Konuşmacılardan biri, Ankara’dan bütün yoğun temposuna rağmen davete icabet eden Prof. Dr. Özcan YENİÇERİ olacaktır.

Kosova’da Türklük ateşini söndürmemekiçin gösterdiği gayretleri yakından gördüğüm Ferhat DERVİŞ hocam şuraya katılacaktır.

Azerbaycan’dan bir ekip şuraya katılacaktır.

Ayrıca, son üç şûraya gelerek bize inanılmaz duygular yaşatan, Millî Mücadele Kahramanlarından, Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN Millî Mücadele boyunca en büyük destekçisi olan Kâzım KARABEKİR Paşa’nın kızı Timsal hanım katılacaktır.

Kadirli Belediyesi, Belediye Başkanının heyecan dolu arzusu ile Kadirli’de bir caddeye Kâzım KARABEKİR Caddesi adını verecek ve açılışını da diğer ilgililerle birlikte Timsal Hanım yapacaktır.

Şûraya birçok ilden 200 kişiye yakın bir katılım olacaktır.

Aydınlar Ocağı şubelerinde görev alan ve dolayısıyla şûralara katılan şahıslar, Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin, dünyanın meselelerini yakından bilen, takip eden, yani birçok konuya vakıf şahıslardır. Katılımcılar, gerek ünvanlı akademisyen anlamında, gerekse bilgi birikimine sahip anlamında akademik ve uzmanlık yapıları güçlü olan şahıslardır.

Adana Büyükşehir Belediyesi’nin de ciddî katkılarda bulunduğu bu şûranın başarılı geçmesini, Adana’mıza, ülkemize ve milletimize katkılar sağlamasını gönülden diliyorum.

Açık oturuma katılım diğer şubeler ve Genel Merkez nezdinde, onların da teşviki için bir vesile oluşturacağını düşündüğüm için daveti tekrar etmek istiyorum.

Bu arada, açık oturumdan sonrasında da, Prof. Dr. Özcan YENİÇERİ ve Aydınlar Ocağı Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa ERKAL’ın katılacağı bir televizyon programının planlanmış olduğunu da duyurmak gerektiğini düşünüyorum. Çukurova Tv ve Akdeniz Tv’den ortaklaşa ve Canlı olarak verilmesi planlanan bu programın, gerçekleşmesi halinde insanımıza büyük katkılar sunacaktır diye düşünüyorum.

Elbette, açık oturum konusu ile televizyon konuları birbirine tam uyumlu olmayacaktır. Açık oturum konusu Orta-Doğu ve son gelişmeler olacak, eğer gerçekleşebilirse televizyon programı daha farklı konuları kapsayacaktır diye düşünüyorum.

Son gün Aydınlar Ocağı şubeleri, Genel Başkan Mustafa ERKAL Bey’in başkanlığında toplanarak bir sonuç bildirisi hazırlayacaklar ve il’an edeceklerdir. İnternet kanalıyla da yayınlanan bu bildirinin okunması herkes için son derece yararlı olacaktır.

Büyükşehir Belediyesindeki Açık Oturumun ikinci konuşmacısı da naçizane ben olacağımdan tüm dost ve arkadaşlarımı şahsım adına da davet ediyorum.

 

Bulgaristan’da Türkçe Yayın Sorunu

Hepimizin bildiği gibi Türkiye’mizde TRT tarafından yıllardır çeşitli lehçe ve ağızlarda yayın yapılmakta. Hatta bu amaçla TRT’nin bir kanalı özel olarak sırf bu işe ayrılmış durumda.

Aşağıda okuyacağınız haberde ise her fırsatta Türkiye’ye akıl vermekten geri durmayan Avrupa Birliği üyesi Bulgaristan’daki uygulamayı ve Türkçe’yi engellemek maksadıyla yapılacak referandumun ayrıntılarını göreceksiniz.

“Bulgaristan Devlet Televizyonu K1’de Türkçe Yayınları Masası’nın kapatılması yeni koalisyon hükümetinin kurulmasıyla yine gündeme geldi. Cumhurbaşkanı Rosen Plevneliev, bu yayınların kaldırılmasına karşı çıkarak, Türkçe Masasını kapatmakla yaşam standardımızın ve demokrasinin daha yüksek seviyede olacağına, ekonomiyi teşvik edeceğimize, daha fazla istihdam sağlayacağımıza ve Bulgarların daha iyi bir yaşam sürdüreceğine inanmıyorum, dedi. 21’inci yüzyıldaki iletişim ve internet çağında, neden yasaklama getirilmesi gerektiğini hiç bir türlü algılayamıyorum. Örneğin ben Bulgar medyalarını izlemekle birlikte, İngiliz ve Alman medyalarını da sürekli takip ediyorum, eğer Türkçe ve Yunanca bilseydim bu haberleri de izlerdim, şeklinde konuştu. BSP’nin yazılı basın medyası olan Duma gazetesi, Devlet Televizyonu K1’deki Türkçe Yayınlarıyla, Bulgar Anayasası çiğnenmiyor, bu yayınlar her Bulgar vatandaşına saygılı davrandığımızı gösteriyor haberini yaydı. HÖH lideri Lütfi Mestan, yeni kabinenin Vatansever cephesinin programını uyguladığını ve bunun ağır bir ahlak zayıflığı olduğuna işaret ederek, bu haberlerin haber niteliği kadar, o denli fazla sembolik değeri var. Türkçe Haber bülteni, toplumdaki etnik ve dini farklılıklara saygıyı yansıtıyor. Türkçe Haberlerin kaldırılması, bu farklılıklardan efektif bir şekilde vazgeçmek demektir. Farklılıkların inkâr edilmesi ise Bulgarlaştırma süreci felsefesinde yer alıyordu, dedi. Türkçe Yayınlarının, Kırcaali, Hezergrat, Şumnu ve Silistre gibi bölgelere yönlendirilmesi fikrine değinen Mestan, bununla Bulgaristan haritası üzerinde etnik bölgelerin çizildiğini, oysa Bulgaristan’ın bağımsız, parçalanmaz ve tek devlet olduğunu öne sürdü. İktidardaki GERB partisi Başkan yardımcısı Tzvetan Tzvetanov, Bulgaristan vatandaşlarının etnik kökenine bakılmaksızın, Türkçe yayınlarının her bir Bulgaristan vatandaşına ulaşması güzeldir, diye belirtti. Türklerin çoğunluğunu oluşturduğu ikinci parti konumunda olan HSHP lideri Korman İsmailov, ayrıca Bulgaristan Adalet Federasyonu Başkanı Sezgin Mümin tarafından konuyla ilgili olarak hala bir açıklama yapılmadı. Aşırı Milliyetçi Vatansever Cephesi lideri Valeri Simeonov ise Türkçe Yayınlarının kapatılması taraftarı olduğunu ve dünyanın hiç bir ülkesinde Devlet Radyo ve Televizyon kanallarında Azınlıklar için Anadilde yayınların olmadığını kaydetti. Hatta Bulgaristan Kültür Bakanı Vejdi Raşidov bile Türkçe Yayınların kapatılmasına karşı olmadığını ve bu yayınları anlamsız bulduğunu ifade etti. 2009-2013 dönemindeki Borisov hükümetinde yine Kültür Bakanı olarak görev alan Vejdi Raşidov, Kırcaali, Hezergrat ve Şumnu’daki Türk Dans ve Drama Devlet Tiyatroları’nı kapatmıştı. Bulgaristan’daki Rumeli Türkülerinin 20’nci yüzyılın 50’li yıllarında başlangıcını atan bülbül sesli rahmetli anası ses sanatçı Kadriye Latif kabrinden çıksa da oğlunun Bulgaristan’daki Türk kültürüne vurduğu darbeyi keşke bir görebilse. Bulgaristan’daki yeni hükümet, Türkçe Yayınları kapatmakla ilk başta kendi Anayasasını ve İnsan Hakları ve Avrupa Birliği yasalarını çiğnemiş olacak. Örneğin Romanya, Yunanistan, Macaristan, Polonya gibi ülkelerin yanı sıra, AB üyesi olmayan Türkiye, Makedonya, Ukrayna, Moldova, Kosova ve Arnavutluk’ta bu ülkelerin Devlet Televizyon ve Radyo kanallarında etnik unsurlar ve azınlıklar için anadilde yayınlar mevcuttur. Hatta özel radyo ve televizyon kanalları bile var.

Diğer yandan Bulgaristan Medya Kurulu, Türkçe Yayınlarını savundu. Bulgaristan Medya Kurulu üyesi Mariya Stoyanova, mademki yabancı ülkelerde yaşayan etnik Bulgarlar için Bulgarca yayınlarının olmasını istiyoruz, aynı standartları ülkemizde de uygulamamız iyi olur, görüşünü savundu. (Kaynak: Turkuazbg.com)

Ne diyelim, her fırsatta Türkiye’ye Bulgaristan Türkleri’nin yaşadığı “rahat hayatı” (?) örnek gösteren bazı aklı evvellere ithaf olunur…

E tabi, bu haberden sonra Bulgar devleti nezdinde ne yapılması gerektiğini söylemek sanırım ayıp

 

Mantar

Mantar mevsimi ile birlikte acı haberler de gelmeye başladı.

 

Ormanlık bölgelerde yetişen mantarlar, fakirin ve meraklısının sofrasında yer alıyor. Evvelki senelerde yaşanan ıstıraplı olaylar unutulmuş olmalı… Mantar zehirlenmesinden ilk kurbanın verildiği haberi, geçen hafta gazetelerde yer aldı. Aman dikkat yeni kurbanlar vermeyelim.

 

Mantar; ince veya kalınca bir gövdenin tepesinde yer alan şapkasıyla hepimizin tanıdığı ve ‘bitki‘ olduğunu zannettiği bir organizmadır. Evet! Mantar bitki değildir. Yetişme, çoğalma, büyüme şartları itibariyle bitkilerden tamamen farklıdır. Renksiz, basit ve herhangi bir bitkiye benzemeyen değişik bir yapısı vardır.

 

Mantar deyip geçmeyiniz. 60.000 çeşit mantar olduğu söyleniyor. Lezzetli ve besleyici değeri yüksek bir gıda maddesidir.

 

Mantarın, ülkemizde çokça tüketilmeyişinin sebebi, bir bölümünün insanı öldürecek kadar zehirli olmasıdır. Zehirli mantarla, zararsız mantarın ayırt edilmesindeki güçlükler de tüketimi azaltmaktadır. Her ne kadar zehirli mantarla zehirsizini ayırt edecek, halk tarafından bulunmuş ve geliştirilmiş yöntemler varsa da, bunlar ilmî olmaktan uzaktır. Neticeleri kesin ve güvenilir değildir.

 

Pek çok mantar çeşidinin pek azı zehirlidir. Buna rağmen, Hûda-i nâbit olarak, kırlık, ağaçlık ve bol rutubetli yerlerde yetişen bütün mantarlardan uzak durmakta fayda vardır. Onun yerine, suni ortamda yetiştirilen, aynı besleyici değere sahip kültür mantarları tercih edilmelidir.

 

Kültür mantarları kesinlikle zehirsizdir.

 

Kültür mantarı, mütevazı bir yatırımla yetiştirilebilir. Dikkat ve ihtimam şarttır. Konusunda uzman, bilgili ve tecrübeli bir ziraat mühendisinin nezaretinde, her türlü problemin çözümü mümkündür.

 

Bol rutubetli ve ışıksız mekânlar, kültür mantarı üretimi için mükemmel bir ortamdır. Doğrudan gelen güneş ışıkları üremeyi ve gelişmeyi yavaşlatır.

 

Mantar, tohumdan değil, ‘spor‘ olarak adlandırılan tozlardan üretilir. Spor, üzerinde koruyucu bir örtü bulunan ve protoplazma içeren, çıplak gözle göremeyeceğimiz kadar minik bir hücredir. Çok hafif olduğundan en ufak bir esintide bile uçuşarak çevreye dağılır. Çevreye dağıldıktan sonra bir müddet canlılığını koruyabilen spor hücreleri, nemli bir ortama rastladığında gelişerek ipliksi bir hüre oluşturur ve nispeten katı bir kütle meydana gelir.

 

Mantarların büyümesini sağlayan iki temel etken nem ve sıcaklıktır. Ortamdaki besin kaynakları da önemli rol oynar. Mantarların büyükçe bir bölümü için toprak, ideal bir yetişme ortamı olmasına rağmen, bâzı mantarlar, temiz ve serin sularda daha iyi yetişir.

 

Bilindiği gibi belli bir yaşı aşmış kişiler; damar sertliğine yol açtığı için sığır, dana, keçi, koyun ve kuzu etini sofralarından uzak tutmaya çalışıyorlar. Böylece kendilerini proteinli gıdalardan mahrum ediyorlar. Mantar, kırmızı etten sakınanların tercih edeceği mükemmel bir gıdadır.

 

Uzakdoğu ülkelerinde mantardan çay ve kola türünden içecekler de yapılmaktadır. Bu içeceklerin; serinletici, yorgunluğu giderici ve dinlendirici özelliklere sâhip olduğu söylenmektedir. Mantarın yeni tüketim şekilleri gün geçtikçe artmaktadır.

 

100 metrekarelik rutubetli alanlarda, ek gelir temin edilebilecek miktarda mantar yetiştirilebilir.

 

Ticari maksatlı mantar yetiştiriciliğinin her safhasında özel dikkat gerekir. Zamana karşı bir yarışma söz konusudur. Çünkü mantar, taze olarak tüketilmesi gereken bir gıdadır. Hasat edilen taze mantarın en geç 7 gün içerisinde tüketilmesi gerekir. Bu süre içerisinde 40 C sıcaklıkta bekletilmelidir. Oda sıcaklığında dayanma süresi ise 24 saattir. Bu müddet dolunca kararmaya başlar. Hasattan sonraki işlemlerdeki yanlışlıklar, eksiklikler ve dikkatsizlikler sebebiyle kültür mantarları da tabiattaki zehirli mantar gibi tehlikeli olabilir, hastalıklara ve ölümlere yol açabilir.

 

Tabii ve suni mantarlar; pişirilmeden önce başındaki yapışkan deri, çekilmek suretiyle çıkartılır. Sapı, keskin bir bıçakla iyice kazınır. Sonra bol suda iyice yıkanan mantarlar, bir emici bez veya kâğıt üzerine seyrekçe yerleştirilir. Bir müddet beklenerek yıkama suyunun süzülmesi sağlanır. Daha sonra arzu edilen büyüklükte doğranıp pişirilir. Pişirme kabının, çelik veya emaye olması gerekir. Kesinlikle alüminyum tencere kullanılmamalıdır.

 

Mantar, mutlaka pişirildiği gün yenilmeli, ertesi güne bırakılmamalıdır. Lezzeti ve besleyici değeri kaybolur.

 

Yapılan incelemelerden anlaşıldığına göre zehirsiz veya kültür mantarı olmak şartıyla, mantarda insan vücuduna zararlı hiçbir madde yoktur. Özellikle fazla kilolarından kurtulmak isteyenlerin tercih edeceği bir gıda maddesidir. Kansızlığın giderilmesinde önemli katkıları vardır. Kandaki şeker oranının düşürülmesinde etkili olduğu belirlenmiştir. Ayrıca böbrek ve karaciğerinden rahatsız olanlara da tavsiye edilmektedir.

 

Usulüne uygun olarak yetiştirilmiş mantarlar, üreticisine ve ihracatçısına ciddî ölçüde para kazandırır. Tesis, kendisini altı ayda amorti eder.

 

Mantar; kuzu eti lezzetinde, proteince zengin, besleyici ve değerli bir gıda maddesidir. Kültür mantarı ise; afiyet olsun.

 

Ormandan toplanmış mantarlardan kesinlikle uzak durunuz hatta kendinize ve yakınlarınıza yasak ediniz.

 

Kültür mantarını bizzat yetiştiriyorsanız veya satın almışsanız; üzerinde kahverengi ve sarı lekeler oluşmuşsa, özellikle de kararmışsa yemeyiniz.

 

Bütün okuyucularıma sağlıklı ve huzurlu günler dilerim.

 

Üç Şeyin Cahili

0

Yanlış hatırlamıyorsam Prof. Dr. Necati Öner’in bir kısım insanımızın fikrî ve zihinsel yapısını veciz şekilde ortaya koyan, çok yerinde ve isabetli bir tesbit ve teşhisi var. Diyor ki muhterem hocamız:

Türkiye’de üç şeyin câhili yoktur: Tıp, Siyaset ve Din. Birine, rahatsızlığınızdan bahsedecek olsanız, demez ki: “Bir doktora git.” Hemen şu veya bu ilâcı hararetle tavsiye eder. Siyaset konuşacak olsanız, hemen: “Ben Başbakan olsam şöyle yapar, böyle ederim.” Diye ahkâm keserek, bir çırpıda saydığı hususları nasıl halledeceğini anlatmaya başlar. Dinden soracak olsanız: “Müftüye git danış.” Diyecek yerde, hemen fetvâ vermeye kalkar.

Evet, Türkiye’de din câhili yok. Yâni fazlasıyla var. Eğri oturup doğru konuşalım. Türkiye’de azımsanmıyacak sayıda kişiler İslâm hakkında, kulaktan dolma, yalan yanlış malûmat dışında, en ufak gerçek bilgiden mahrumdurlar. En acısı da, bu bilgisizlerin çoğunun elit ve aydın tabakaya mensup oluşlarıdır.

Şüphesiz bilmemek ayıp ve kusur değil. Asıl korkuncu, bilmediklerini bilmiyor olmalarıdır. Asıl acı yönü bilmeye, tanımaya ve dolayısıyla sevmeye; tabiatıyla sevdiğinin isteklerini yerine getirmeye asla ihtiyaç duymamalarıdır. Halbuki  “İhtiyaç, terakkî (ve ilerlemenin) hocasıdır.” Tıpkı “Merak, ilmin hocası” olduğu gibi. İhtiyaç duyan, onu elde etmeye çalışır. Bunun için de sorar, arar ve bulur.

“Kişi bilmediğinin düşmanıdır” hükmünce bir kısım Türk Aydını, İslâmı yazık ki öcü gibi görmekte, ondan bucak bucak kaçmaktadır. Bildiği ve tanıdığını sandığı şeyler ise İslâmiyetle uzaktan yakından alâkası olmayan hakikat kırıntılarıdır. Oysa “En tehlikeli yalan, yarısı hakikat olan yalandır.” Çünkü böylesini çürütmek zordur. Aynen bunun gibi, hurafeleşmiş gerçekleri izale ve yok etmek de kolay olmuyor.

Hiç unutmam, bir İslâm âliminin din ve fen ilimleri hakkındaki sözlerini, fakülteden bir arkadaşımla paylaşmak istediğimde, “İSLÂM”  kelimesini telâffuz ederek başladığım söze tahammül edememiş, tuhaf el kol hareketleriyle, biraz da kabalaşarak: “Sus sus! İslâmdan bahsetme bana! Çağın gerisinde kalmak istemiyorum!” diyerek, sözü ağzıma tıkaması bir olmuştu.

Oysa söylemek istediğim sözler, bir Batılı’nın da: “İlimsiz din kör, dinsiz ilim topaldır.”  Diye ifade ettiği düşüncenin farklı bir deyişinden başka bir şey olmayıp, şu anlamdaki sözlerdi:

“Vicdanın ziyası (ve ışığı) din ilimleri, aklın nûru fen bilgileridir. İkisinin bir araya gelmesiyle hakikat tecellî eder / görünür. Ancak bu suretle talebenin himmet ve gayreti kanatlanır. Ayrıldıkları an; birinden taassup, diğerinden inkâr zuhûr eder. Yâni sadece din ilimleriyle yetinmekten taassup / bilinçsiz inanç; sırf fen bilgileri edinmekten ise, inkâr / materyalizm / maddecilik doğar. Herşey maddeden ibaret sanılır. Oysa her şeyi maddede arıyanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.”

Şüphesiz bir şeyi kabul edip etmemek en tabii hakkımız. Fakat kabul de, red de bilmekten geçmeli. Bilerek kabul etmeli, yine bilerek reddetmeliyiz. Çünküilzam / dâvamızı ispat

mümkün; ikna imkânsızdır.

Yâni anlamak başka, kabul etmek daha farklı bir şey. Zira anlamak kolay, kabul etmek zor. Çok şeyi anlar fakat kabul etmeyebiliriz. Çünkü anlamak aklın işi, kabul etmekde ise hissin de rolü var. Öyleyse muhatabımızın aklına kapı açmalı, isteği ve seçme iradesini eline vermeliyiz. Kısacası: Hz. Ali’nin şu meal ve anlamdaki sözü, bizlere yol gösterici olmalı:

“Hakikati; söyleyenlerine göre öğrenme. Hakikati; bizzat kaynağından öğren. Söyleyenlerin de ne olduğunu öğrenirsin.”

 

Yağmura Bıraktım Deli Gönlümü

Yağmura bıraktım deli gönlümü,
Yıkansın, arınsın, durulsun diye.
Sonsuzluğa yazdım hayallerimi
Kardeşçe bir dünya kurulsun diye,

Düşlerimi nakış nakış süsledim,
Duaları gözyaşımla ısladım,
İnancımı irademle besledim,
Umutlar her zaman var olsun diye.

Muhabbet bağında buldum gülümü,
Vuslat diye kabul ettim ölümü,
Hak nuruna doğru seçtim yolumu,
Gönlüm hak Mevla’ya yar olsun diye.

 

Türkiye’yi Bekleyen Tehlike!

Tüm canlılar ve tüm insanlar aynı Yaradan’ın eseri değil mi?

O halde, “insanın -insana, insanın-doğaya saldırısı neden?

Aynı dine inanan ve fakat farklı mezhebin mensubu olanlar birbirini boğazlıyor!

Kimler yetiştirdi bu insanları?

Nasıl bu kadar vahşi, acımasız olabiliyorlar?

Farklı etnik, dinsel kökenden insanlar “bir arada insanca yaşama iradesi” içindeyken, sonra nasıl oluyor da “etnik köken” nedeniyle düşman olup birbirinin canını alabiliyor?

Savaşlar da terör olayları da “kanlı birer ticaret” dir!

Küresel egemenler, toplumları birbirine kırdırarak daha büyük zenginliklere ulaşıyorlar.

Petrol ve maden kaynaklarına el koyuyor, yıkılan kentleri yeniden inşa ediyor, savaşlar ve terörle dünyaya saçtıkları ölümcül hastalıkların tedavisiyle yeni sömürü alanları yaratıyorlar.

Küresel düzenin bu kirli oyunlarının farkına varamayan zavallılar, hiç uğruna ölüyor, sakat kalıyor, sefalet içinde sürünüyor.

Bu kirli savaşa “gönüllü nefer” olanlar, küresel efendilerin elindeki ipleri görmüyorlar!

Ülkemiz büyük bir kaosun içinde.

Yeniden “kardeş kavgasının “başlamasından ya da “dindar-dinsiz”  diye insanların birbirini boğazlamasından kaygılananlar var!

Mesleğim ve ilgim gereği, hemen bütün gazeteleri incelerim. 27 Ekim 2014 Pazartesi günkü Milli Gazete’de Mehmet Şevket Eygi’nin “Önemli Tavsiyelerim” başlığı altında yazdıkları beni hayli düşündürdü. Bu tavsiyeleri sizinle paylaşıyorum:

Mehmet Şevket Eygi diyor ki;

“…Bu yazdıklarım 5-6 ay sonrası için geçerlidir ve çok önemlidir.

1-   Toplumsal anarşi ve kaos başlarsa, yağmacılara karşı tedbirli ol. Kapını sağlamlaştır.

2-   Bir haftalık veya on günlük (daha fazla için de olabilir) yiyecek stoğu yap. (Soğan ve sarımsağı ihmal etmeyin. Her ikisi de tabii ilaçtır.)

3-   On günlük su (içme ve kullanma suyu) stoku.

4-   Soğuk kış aylarında doğal gaz kesilirse soba, odun ve kömür.

5-   Elektrik kesilmelerine karşı mum, gazyağı lambası vs.

6-   İlk yardım için tıbbi malzeme, aspirin, Çin Yağı, romaren=biberiye,lavanta yağı gibi birkaç temel ilaç.

7-   İstanbul’dan yazlığına veya köyüne intikal edebilmek için plan ve program yap.

8-   Bir kenara bir ay yetecek kadar para koymaya çalış.

9-   Yaşadığın mahallede, apartmanda aklı başında kimselerle toplanıp gerekli kararları alın.

Mehmet Bey daha sonra “Manevi tedbirler” de alınmasını öneriyor.

Bu satırları okuyunca “Acaba bir iç savaşa mı gidiyoruz? Mehmet Bey bunu nereden biliyor? Ya da neden böyle bir yazı yazma gereği duydu?” diye düşündüm.

Peki, sizler, bu satırları okuyanlar;  sizler ne düşünüyorsunuz?

Ülkemiz iyi ve doğru yönetiliyor mu?

Ülkemizi yönetme yetkisini alanlar neden hep ABD’nin kuyruğunda siyaset yapıyorlar?

“Ordu vesayeti” dediler, şimdi “Paralel” dedikleri iş ortaklarıyla Ordumuzu perişan edip, yıllar sonra “Kumpas” dediler!

Yargı’yı kendilerine biat ettirdiler!

Ama bir türlü “ABD Vesayetinden” yakayı kurtaramıyorlar!

Neden acaba?

 

Millet Belli Bir Irktan İbaret Değildir

0

Millet; her zaman sırf bir ırktan gelenlerin birlikteliği değildir. Fakat oluşması için bir maya şarttır.

Türk Milleti ve Türkleşmiş yâni onunla et ile kemik gibi bir hâl almış olanlar için, o maya Türklerdir.

Ama kendisi de oluştuğu, oluşturduğu “millet” mefhum ve kavramında asimile edilmiş, erimiş. Fakat bundan asla rahatsız değil. Bilakis her kavim ve unsurla kaynaşmış; onları kendisiyle kaynaştırırken; kendisi de her bir unsurla kaynaşmış, sentez ve terkip oluşturmuş; böylece “millet” denen ruh ve mâna birliği ortaya çıkmıştır.

Bu milletin oluşma sürecini başlattığı ve ortak hususların oluşmasına vesile ve sebep olduğu içinmillet; adını, en çok katkı payına sahip olan Türk Milleti’nden almıştır.

Çünkü bu topraklar Âl-i Selçuk ve Âl-i Osman’ın kılıç hakkıdır. Türkler, uğrunda öldükleri bu  yerleri vatan yapmışlar. Ücretini, kanlarıyla fazlasıyla ödemişler. Kurucu ve idareci olarak odak noktasını teşkil ettikleri için, Türkçe ortak dil olmuş; her unsurun ana dili seviyesine yükselmiştir. Değil müslüman unsurlar; Rum, Ermeni ve Musevî Türk vatandaşları bile Türkçeyi çok güzel konuşur ve söyler olmuşlardır. Nitekim Türkler; Türkçeden başka birdil bilmezken, diğer bütün unsurlar Türkçeyi ana dilleri mesabesinde konuşmakta ve yazmaktadırlar. Bu olgu; tabiî ve tarihî uzun bir sürecin en doğal sonucudur.

Zaten Dil, Din ve Vatan bir ise, millet birdir. Nitekim tüm unsurlar Türkçeleriyle ve aynı toprakları vatan bilmeleriyle, asırlarca bir bütünlük teşkil etmişler. Zira insanın milliyetini aynı zamanda konuştuğu dil belirler.

Tıpkı Fransa’da Fransızlar, İngiltere’de İngilizler, Rusya’da Ruslar, Amerika’da Amerikalılar yaşadıkları gibi. Oysa adı geçen ülkelerde; maya ülkeyle kaynaşmış, tasa ve sevinçte kader birliği yapmış, nice değişik unsurlar bulunmakta ve onların hepsi de kendi ana dillerine ilâveten, mensup oldukları devletin kurucu unsurunun dilini gayet güzel konuşup yazmaktadırlar.

Bunun gibi  Türkiye’de de Türkler yaşamaktadır. Tabiî ki, ihtiva ettiği / içerdiği diğer unsurlarıyla birlikte, onlarla yekvücut olarak.

Evet, bütün unsurlarıyla birlik  ve  vahdeti teşkil eden rükün ve bağlar; özellikle mânâda olup, daha çok dinîdir. O din ise Türklerin ortaya koyduğu bir din değil; aksine Türkleri de bünyesine alan cihanşümûl / evrensel İslâm Dinî’dir.

“Araptan sonra, İslâm’ın kıvamı olan (onu koruyup gözeten ve ayakta tutan) Türkler.”  İslâm uğrunda başı çektikleri içindir ki, İslâm’ın Bayrakdarı ve Sancakdarı olmuş.O bayrağın altında, bütün unsurlarla Hakk’ın Yolu’nda tarih boyunca birlikte yürümüşlerdir.

Bu plânlı bir mekanizma değil; bu milletinihlâs ve samimiyeti sonucunda oluşmuş İlâhî bir kaderdir. Cümle İslâmî unsurların; O’na karşı çıkmak değil; bu ulvî İslâm dâvasında ona yardımcı olmaları gerekir.

Pek tabiî İslâmî olmayan unsurlara da varlıklarının idame ve devamı için, Sancaktar Türk Milleti’ne yardımcı olmaları icap eder. Çünkü varlıkları Türk Milleti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcudiyetine bağlıdır. Bunun için olsa gerektir ki, Ebed-Müddet vasfıyla yâdedilen; belki de Dünya’da ilk millet, tek devletiz.

Yoksa O’nsuz Ortadoğu hercümerce ve karmaşaya namzettir.

Belki de bu bakış açısı; aynı zamanda mânevî bir fazîletin de olmazsa olmazıdır.

 

Ön Almayı Başaramayan Millet: Türkler!

Türk Milleti,yüzyıllar boyunca göz göre göre aynen bugün olduğu gibi defaatle batağa saplanmış ve bu bataklardan ancak canla ve malla bedel ödeyerek kurtulmuştur. Bunun en önemli sebebi,üzerimize doğru gelmekte olan olayları hissedemeyişimiz ve göremeyişimizdir.

Başımıza gelen hiç bir hadise,tesadüf değildir. Hepsi bir plan üzerine gelişmiştir. Bu planların içimizden satın alınanlarca hayata geçirildiğinden de hiç şüphemiz yoktur.

Türk Milleti;meselelere böyle bir bakış açısı olmadığı için hem mağdur  olmakta hem de aynı olaylarla bir çok kez tekrar tekrar karşı karşıya kalmaktadır.

2015 yılı “Sözde Ermeni Soykırımı İddiaları”nın 100. yılıdır. Biz millet olarak, toplumsal olayların 25,50 ve 100. yıl gibi dönemlerinin, insanlar üzerinde nasıl bir psikolojik etki yarattığını pek bilmediğimiz ve üzerinde düşünmediğimiz için umursamıyor olabiliriz. Ama şu bir gerçekki, Ermeniler 2015 yılına çok ciddi hazırlıklar yaparak, soykırım iddialarını yeniden yeşertmeye ve geliştirmeye hazırlanmaktalar.

Bunun sonucu olarakta, Türk Milleti ve onun devleti Türkiye Cumhuriyeti , önümüzdeki günlerde çok sıkıştırılacaktır.

Türkiye’nin “Ermeni Meselesi”,aslında Ermenilerle olan bir mesele değildir. Perdenin gerisinde,bu konu türetildiği andan itibaren İngiltere,Fransa,ABD ve Rusya vardır. Elbetteki daha sonra buna, bu meseleyi Türklere karşı koz olarak kullanmak isteyen bir çok ülke daha taraf olarak eklemlenmiştir.

Türkiye’nin “Ermeni Meselesi”, dün Osmanlıyı, bugünde Türkiye’yi zayıflatmak isteyenlerin meselesidir. Tarihi tartışmaktan kaçan Ermeniler ise sadece bu işin taşeronudur.

Bir Türk devleti olan Osmanlı, bir plan dahilinde yıkılırken, ülkenin batısı dediğimiz Balkanlar ile Anadolu’nun doğusunda devlete isyan edenlerin yani Bulgarların,Ermenilerin,Makedonların,Sırpların ve kiliselerin işbirliği içinde olduğunu görüyoruz.Süreç;Osmanlı’nın doğusunda ve batısında eş zamanlı olarak ve benzer argümanlara dayanılarak yürütülüyor.

Tarihçi Prof.Dr. Ali Aslan: “1877 ile 1890 arasında Balkanları Türklerden arındırma eylemleri, 100 yıllık bir plana dayanmaktadır.” diye söylemektedir. Keza Mora Türkleri,1821’de İngiliz ve Fransızların himayesinde üç beş hafta içinde adeta buharlaşmış ve günümüze kadarda izlerine rastlamak bir daha mümkün olmamıştır!

Yine Prof.Dr.  Nedim İpek’in yazdıklarından öğreniyoruz ki; Doğu Anadolumuzda Ermenilerin hamisi olan Ruslar, 1877’de Balkanlardaki Türkleri ilk önce Rusya içlerine tehcir etmeye sonrada bundan vazgeçerek, bir ırkı yok etme planlarını uygulamaya koyuyorlar.Bu arşiv belgelerine girmiş yazılardan anladığımız bir vahşettir.

Bulgaristan’da Taşnak teşkilatlarının ne işi var? Ermenilerin kahramanlaştırdığı ve bölücü apo benzeri bir adam olan Taşnakçı Antranik Ozanyan,1905’te Bulgaristan’a geçer,Ermeni Gönüllü Birliği’ni kurarak Balkan Savaşları’nda Bulgar Ordusu’nun emrinde Türk’ün yok edildiği katliamlara katılır. Ondan sonra da aynı katliamlara 1915 yılında Van ve çevresinde  devam eder. Bu bize Balkanlarda uğradığımız soykırımla,Ermenilerin Anadolu’da yaptıkları mezalim arasında, sebep sonuç ilişkisi kurmamız açısından,önemli bir örnektir.

Zavallı Osmanlı,dört bir koldan uğradığı saldırılar karşısında ne yapacağını bilmez bir haldedir. Batı da yani Balkanlarda beş milyonun üzerinde Türk ve Müslüman yok edilmiştir şimdide  ülkenin doğusu Balkanların akibetine doğru gitmektedir. Ve başka çare kalmadığı içinde tehcir kararı alınır. İyi ki de tehcir kararı alınmıştırda bugün Doğu Anadolu’da yaşayan insanlarımızın ecdatı bir soykırımdan kurtulmuştur!

Osmanlı kendi topraklarının doğusunda bir “İkinci Bulgaristan Vakası” yaşamak istememiştir.Şimdi ise Türkiye Cumhuriyeti’ne ülkemizin doğusunda pkk eliyle yeni bir “İkinci Bulgaristan Vakası” yaşatılmak istenmektedir. Osmanlı bunun için tedbir alır ama bu tedbirler günümüzde büyük devletler tarafından çarpıtılırak,halen aleyhimize kullanılmaktadır.

Asla bir “Ermeni Soykırımı” söz konusu olmadığı gibi Türk Milletinin bu olaylardan büyük bir mağduriyeti vardır. Osmanlı’nın Ermenilerin yaptıklarına ilişkin,1916 yılında çıkardığı fotoğraf albümünde,eğer fotoğrafların altındaki yazıyı okumazsanız,vahşetin Balkanlarda yapıldığını zannedebilirsiniz.Vahşetin görüntüleri ne yazıkki; bugün pkk’nın yaptıkları ilede birebir aynıdır.Bu bize, düne kadar vatandaşlarımız olan Bulgarlar,Ermeniler ile pkk’lıların aynı merkezlerin taşeronluğuna soyunduğunu göstermektedir. Olaylar sırasında, pkk’lılar içte ve dışta bugün nasıl savunuluyor ve olay bir hak arama mücadelesi olarak sunuluyorsa, Bulgar ve Ermeni eylemleride zamanında benzer şekillerde savunulmuştur.

Anlatmak istediğim şey şudur; esas soykırıma uğrayan Türklerdir. Ermeniler soykırıma uğramamıştır. Türk topraklarının, batısında ve doğusunda meydana gelen ve insan ve toprak kaybı ile sonuçlanan olaylarda, bir illiyet bağı vardır. Yani aynı planın parçalarıdır.Ermenilerle istediklerini halledemeyen güçler, hedeflerini yeni versiyon pkk ile devam etmektedir.Türkler,bunları sezemedikleri ve içlerindeki hainleri baş tacı yaptıkları için,olayları dün olduğu gibi bugünde öngörememekte ve tedbir alamamaktadır.

On yıldır “Balkanlarda Türk Soykırımları”nı anlatmaya çalışıyorum.Sözde Ermeni iddialarını başımıza gelen gerçek bir soykırımla karşılayalım diyorum.Anlatamıyorum…Alın şimdi 2015 geldi çattı. Ne yapacaksınız görelim bakalım!

 

 

(RUBASAM) Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi Kurucu Üyesi ve Birinci Dönem Başkanı Av. Özcan Pehlivanoğlu İle Türk dünyası ve türkler Üzerine Sohbet.

Oğuz Çetinoğlu: Dünya üzerinde, Türkler kadar geniş alana yayılmış başka bir millet yoktur. Dünya coğrafyasının 30.000.000.000 Km2‘lik bölümünde yer alan 20’den fazla ülkede ana dil olarak Türkçe konuşuluyor. Türkçenin değişik şivelerinin konuşulduğu ülkelerin sayısı ise 50’ye yakındır. Türk ırkına mensup insanların sayısının 300.000.000 civarında olduğu biliniyor. Tarihçiler, 15. Ve 16. asırların ‘Türk asırları‘ olduğunu belirtirler. Türkler, büyük imparatorluklar hâlinde geniş coğrafyalara hükmederken, Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa gibi devletler yoktu. Rusya, şehir devletleri ölçüsünde, küçük kinezlikler hâlinde Altın Orda İmparatorluğu’nun vesâyeti altındaydı.  O dönemin en büyük devletlerinden biri olan Çin, Cengiz Han soyundan gelen Kubilay tarafından yönetiliyordu.

Günümüzde Türklerin, çeşitli sebeplerle yerleşik olarak yaşadığı ülkelerin sayısı 150’den fazladır.

Aslî Türk yurdu olan bölgelerde; Rumeli ve Balkanlarda, Doğu Türkistan’da, Irak, İran ve Suriye’de yaşayan Türkler arasındaki ilişkiler hakkında yapacağınız genel bir değerlendirme ile sohbetimize başlayabilir miyiz?

Av. Özcan Pehlivanoğlu: Türk Milleti birçok sebeplerden dolayı kendi varlığından ve yaşadığı coğrafyadan habersizdir. Halbuki yeryüzünde çok geniş bir toprak parçasına dağılmış, 300.000.000’un üzerinde Türk yaşamaktadır.

Çetinoğlu:Birçok sebepler‘ tâbirini açar mısınız?

Pehlivanoğlu: Birçok sebep var derken gerçekten sayılamayacak kadar sebep var. Bunu Türkiye’de yaşayan Türkler açısından ele alırsak, öncelikle diğer Türklerle ilgilenmemek özellikle Atatürk sonrası çok egemen bir politika olmuş. Bu eğitim sistemimizde Türk Dünyasının yer almamasına sebebiyet vermiş. Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye Türklerinin önemli bir bölümü bırakın tarihi ve dünyayı bilmeyi, okuma yazma bilmiyormuş. Dünyanın hâkim güçlerinin Türklere karşı yürüttüğü ve yüzyıllardır süren savaşlar ancak Mustafa Kemal Atatürk’le duraklatılabilmiş. Hâlen de Türklere karşı aynı güçlerce yürütülen savaş devam ediyor. Bu güçler Türklerin yaşadıkları coğrafyalarda lider olmasını engellemek için aradaki irtibatı kesmeye çalışmış. Bunda da muvaffak olmuşlar. Ruslar, İngilizler ve ABD bu oyunun büyük oyuncuları… Türk Dünyasında hâkim güçler tarafından uygulanan dil, eğitim ve kültür politikaları bu sebeplerden bazıları. Düşünün, 300.000.000’luk  bir Türk nüfus bir araya gelmiş, yer altı ve üstü zenginliklerini birleştirmiş, dünyada dengeler değişir değilmi?

Çetinoğlu: Aynı soydan geldiği, aynı dili konuştuğu halde, belirttiğiniz sebeplerle birbirlerinin varlığından habersiz olan Türklerin kendilerine has problemleri olsa gerek…

Pehlivanoğlu: Evet! Bu Türklerin mahallî olduğu kadar her birini ilgilendiren ve birbirine benzer veya ortak problemleri vardır.

Türkler hem ırk olarak hem de millet olarak önemli hususiyetlere sâhip insanlardır. Farklı araştırmacılar; Türklerin bilinen tarihlerini 10.000 yıl öncesine kadar götürdüklerini iddia etmektedirler.

Türkçe için de, yeryüzünün en kadim dilidir diye rahatlıkla söyleyebiliriz.

Çetinoğlu: Evet! Bütün lehçeleriyle birlikte Çince, İngilizce, İspanyolca ve bütün yazı dilleri ve lehçeleriyle birlikte Hintçeden sonra Türkçe, dünya üzerinde en çok konuşulan diller sıralamasında 5. Sırada yer almaktadır. Arapça, Rusça ve Japonca, Türkçeden sonra geliyor. Türklerin bir başka özelliği daha var: ‘Türkler kadar çok düşmanı olan bir millet daha yok‘ denilebilir.

Pehlivanoğlu: Bu derece farklı ve müspet özelliklere sahip bir millet olan Türkler; tarih boyunca dünya hâkimiyeti kurmak ve insanlık âlemini köleleştirmek isteyenlerin hedefi olmuştur.

O sebeple yaşadıkları coğrafyanın çok geniş olmasına ve teknolojinin yetersizliği sebebiyle aralarında pek iletişim bulunmamasına rağmen, karşı karşıya kaldıkları problemler ve tehlikeler, büyük benzerlikler içermiştir ve hâlen de içermektedir.

Çetinoğlu:Ortak iletişim dili‘ bulunamamış ve kullanılamamış olması, dünya coğrafyasının geniş bir bölümüne yayılmış Türklerin, birbirlerinden haberdar olamayışlarının sebebi olabilir mi?

Pehlivanoğlu: Bugün Türk devletleri ve toplulukları arasında ortak dil, tarih ve lehçe arayışları hızlanmıştır. Türk aydınları bu konularda hem fikirdir. Sıra bunların hayata geçirilmesine gelmiştir. Her Türk’ün ısrarla bu konuların takipçisi olması gerekir.

Eğer Türk Dünyası bu manada; yani tarih, alfabe ve lehçe konularında bir ortaklık tesis edilebilirse, Türklerin başlarına geleni çabuk anlama ve kavramada bir mesafe kaydedecekleri tartışmasızdır.

Bugüne bakınca, Türk Dünyasının her bir köşesinde zulüm, gözyaşı, göç, tecâvüz ve ölüm vardır. Ve bir diğer coğrafyada yaşayan Türklerin bundan pek bir haberi olduğu söylenemez. Hattâ Türklerin meseleyi anlamadaki zafiyetinden dolayı, soydaşlar arasında gereken yardımlaşma da yapılamamaktadır.

Çetinoğlu: Çok önemli bir noktaya temas ettiniz. Bu konuya devam etmeden önce, Türk dünyası ile yakından ilgilenen Azerbaycan Türklerinden Prof. Dr. Ali Şâmil’in bir belirlemesini nakletmek istiyorum. Kendisiyle yaptığım röportajda şöyle diyordu:

Her gecenin sabahında, güneşin doğacağına nasıl inanıyorsam, Türk birliğinin de bir gün mutlaka gerçekleşeceğine o kadar kesin bir şekilde inanıyorum.’

Bu kavi inanca rağmen, Türk dünyasında neden ortak alfabe, ortak iletişim dili oluşturulamadığını sorduğunda ise şu cevabı vermişti:

Türk cumhuriyetlerinde ortak alfabe ve ortak iletişim dilinin oluşturulmasına imkân ve ihtiyaç olsa da, dış güçlerin etkisi ve devlet adamlarının onlardan çekinmesi sebebiyle yanlış adımlar atılmış ortak alfabe, ortak iletişim dili gerçekleştirilememiştir. İnanıram ki, yanlışlıklarımızı ortadan kaldıracağız. Ortak dil tanıtımı-tebligatı yanlış yapıldı. Ortak dil kavramı ile dış güçlerin, çalışmayı engellemesine imkân verildi. Aslında ‘ortak dil’ değil de  ‘iletişim dili’ kavramı kullanmalı idi. Yâni her bir toplum özgürce kendi cumhuriyetinde, kendi toplumunda kendi lehçesinde yazacak ve okuyacak. Bir yerde toplandığında ise iletişim dili olan Türkiye Türkçesi kullanılacak. Türkiye Türkçesinde eskiden kullanılan, sonra aradan kaldırılmış kelimeler aktifleştirilecek, Anadolu ağzında kullanan kelimeler standart dilde kullanılacaktı. Böylece kısa sürede Türkler arasında iletişim dili oluşturulmuş olacaktı.Ayrıca; folklorumuz ortak olsa da, onu gereğince birbirimize tanıtamadık. Benzerlikleri, örtüşmeleri ortaya koyamadık. Asya Türk Cumhuriyetlerini yönetenlerin kafasında eski Sovyet etkisinin kalması tek sebeptir. Mâkul sebep değildir. Yanlış hesaptır. Bu engelleri aşacağız.’ Evet! Ali Şâmil Muallim böyle diyor. Bu görüşler üzerine yorumunuzu aldıktan sonra, benim araya girerek böldüğüm açıklamanıza devam eder misiniz? Pehlivanoğlu: Prof. Dr. Ali Şâmil’in, söylediklerine katılıyorum. Türkler tarafından bir takım politikalar izlenecekse, mutlaka Türk karşıtı cephenin de izleyeceği yol ve yöntemler hesap edilerek, hatâ payı sıfıra yakın çalışmalar öngörülmeli ve yapılmalıdır. Aksi takdirde Türk karşıtı cephe, hep kârlı çıkacaktır.Ancak bu böyle oluyor diye mücadele, Türkler tarafından hiç bir zaman bırakılamaz. Sâdece atılacak adımlarla ilgili hesaplar iyi yapılmalıdır.

Türklerin birbirlerinin meselelerini anlamamalarının bir sebebi de Türklerin başlarına getirdikleri yöneticilerdir. Bunlar ya meselelerden habersiz veya Türk’e karşıt cephenin emrine girmiş olanlardır. Mesela daha çok yakında, Kazakistan Parlamentosu’nun Alt Kanadı Meclis Başkan Yardımcısı ve Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in kızı Dariga Nazarbayeva, Sovyrtler Birliği döneminde okutulan ders kitaplarının tekrar okutulmasını teklif etti. Bu durum ne ile izah edilebilir?

Bu emre girmenin de çeşitli sebepleri var. Türk Dünyasını yönetenlerde eğer bazı güçler olmazsa ayakta durulamaz gibi bir algı vardır ki; ben bunun kabul etmiyorum.                                                          Türklerin meseleyi anlamadaki zafiyetinden dolayı, soydaşlar arasında gereken yardımlaşma yapılamamaktadır.‘ Demiştim. Oradan devam edeyim: Bunun bir önemli sebebi de, birbirlerinin hayatî meselelerinden habersiz oluşlarıdır.                                                                                                            Günümüzde ve hem de yanı-başımızda, bizim ‘Türkmen‘ dediğimiz Irak Türkleri ve Suriye Türkleri çok büyük bir insanî dramla karşı karşıyadır.                                                                                                Türkmen kardeşlerimiz evlerinden barklarından atılmakta, yaşadıkları şehirlerden sürülmekte, mal varlıklarına el konulmakta, canlarına ve namuslarına kast edilmektedir.                                                             Türkçe konuşmaları yasaklanmakta, eğitimleri engellenmekte, geçimlerini temin etmeleri önlenmektedir.                                                                                                                                                Adeta; ‘Ya öl ya Türkmen olmaktan vazgeç’ denmektedir! Bunlar bize hiç yabancı gelmemelidir. Türkler, Türkmenlerin bugün Irak ve Suriye’de yaşadıklarını daha önce Balkanlarda yaşamıştır. Türkler bu filmi yaklaşık 250 yıldır Balkanlarda görmektedir. Târih boyunca Balkanlarda Türklere yönelmiş olan uygulamalar, şimdi Irak ve Suriye’de Türkmen kardeşlerimize yöneldi. O kadar! Yâni yeni bir şeyle karşı karşıya değiliz.                                                                   Doğu Türkistan, Dağlık Karabağ, Ahıska, Kıbrıs, Ege’deki adalar, Almanya ve daha birçok yerde Türk’e karşı yürütülen çalışmalar, hep büyük benzerlikler içindedir. Önemli olan biz Türklerin bunu görüp tespit etmesidir.                                                                                                                              Çetinoğlu: Girit’te yaşanan faciayı, dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan Türklere anlatamadık. O Girit ki, 1645 yılından 1669 yılına kadar 24 yıl devam eden zorlu savaşlardan sonra Osmanlı’nın olmuştu. Yunanlılar tarafından, batılı ülkelerin de desteğini alarak 1910 yılında elimizden alındı. ‘Çalındı‘ denilse yeridir. Bu olayı Türkiye dışındaki Türklere bizim yazarlarımız, romanlarıyla, hikâyeleriyle, şiirleriyle duyurmalıydı. Onların başka türlü bilgi sâhibi olmaları mümkün değildi. ‘Hatâyı kendimizde aramamız gerekir.’ Diye düşünüyorum.                                                                 Pehlivanoğlu: Türk Dünyasının dört bir köşesinde yaşayan Türkleri, birbirinin başına gelenlerden haberdar etmek ve birbirlerinin yardımına koşmalarını sağlamak mecburiyetindeyiz.                                  Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Romanya, Kosova, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavutluk gibi Balkan ülkelerinde 13 – 14.000.000 civarında Türk ve Akraba Topluluğu yaşamaktadır. Aralarında Türklerin iktidar ortağı olduğu ülkeler vardır. Birçok Türk partileri, siyâsetçileri, milletvekilleri, sivil toplum kuruluşları, kültür ve sanat adamları Balkanlarda faaliyet göstermektedir.                                          Bu insanlar, Irak ve Suriye’de Türkmenlerin başına gelenlerden haberdar olmalı, onların yerine ses çıkartarak kendi ülkelerini ve dünyayı ayaklandırmalı ve kardeşlerine yardım için Balkanlardan koşup gelmelidir.                                                                                                                                                  Bana düşen, Balkanlar ile Türkmenelini birbirine yakın edecek ve bu birleşmeyi sağlayacak köprüyü kurmaktır. Yani Üsküp, Gümülcine, Kırcaali, Şumnu, Prizren, Saraybosna; Musul ve Kerkük başta olmak üzere diğer Türkmen illeri ile birbirine yakınlaşmalı ve âdeta iç içe geçmelidir.                    Bunu genişleterek bütün Türk Dünyasını içine alacak bir birliktelik kurmak mecburiyetindeyiz. Yâni Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Türkmenistan’dan Türkmeneli’ne köprüler kurulmalıdır. Aynı köprüler Doğu Türkistan’a, Kıbrıs’a, Batı Trakya’ya ve bütün Türk İllerine bizleri bağlamalıdır.                                                                                                                                     Böylece birleşmiş ve çelik gibi bir hâle gelmiş olan Türklere, dünya üzerinde zulüm etmek kimsenin kolay kolay kalkışabileceği bir şey olmaktan çıkacaktır.                                                                   Ancak gelin görün ki; bırakın köprüler kurmayı, Türk devletleri olarak birbirimizin meselesine desteksiz, Türk milleti olarak da ilgisiz durumdayız. Halbuki bir çok şeyi yapabilecek gücümüz ve kudretimiz var. Türk dünyasına sesleniyorum: Günümüzde Irak ve Suriye’de yaşayan Türkler ateş ve ölüm çemberi içerisine hapsedilmiştir. Gelin Irak ve Suriye Türkmenleri ile Türk Dünyası arasında bir köprü olalım ve taşıyacağımız su ile onları yakan bu ateşi söndürelim ve de bir daha Türklere yönelik bir ateş yaktırmayalım.                                                                                                                                          Son sözüm de Girit ile ilgili olsun. Bugün aramızda ‘Girit Faciası’nı yaşayanların torunları var. Bırakın sizi, bizi, onu, bunu Giritliler bile yani kendi atalarının hâtırâlarını canlı tutmak için bir gayret göstermediler. Halbuki yaşadıkları tam bir felaketti. Onlar yaraları canlı tutmak için önderlik yapmalıydılar fakat yapmadılar. Bunun diğer Türk Dünyası topluluklarında da görüyoruz. Haklı dâvâlarını Türk kamuoyuna yansıtamadılar ve meselelerine Türkiye Türklerini ortak edemediler.                           Çetinoğlu: Bu röportajın son sorusunu şöyle sorayım: Anlaşılıyor ki Rumeli Balkan Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin kurucusu ve Birinci Dönem Başkanı olmanız sebebiyle özelde; Rumeli Balkan Türkleriyle ilgileniyor olmanıza rağmen, genelde Türk dünyasının çözüm bekleyen meseleleri gönlünüzde ve beyninizde fırtınalar oluşturuyor. Bu açıdan bakarak soruyorum: Türk dünyasının geleceğini tanzim etme yetkisine sâhip olsanız, Merhum Reha Oğuz Türkkan Hocamızın anlatımıyla;  fütüroloji ilminin stratejileri gereği;

a-      Hangi olayların gerçekleşmesi için neler yapardınız?

b-      Hangi olayların olmaması için nelerden kaçınırdınız?

Pehlivanoğlu: Türk Dünyasının kaderinin değişmesi, Ankara’da Türklerin iktidar olması ile değişeceğinden bunu sağlamak isterdim. Tavuk su içer Allah’a bakar misali, dünyanın neresinde bir Türk varsa, Ankara’ya ve Ay-yıldızlı al bayrağa bakıyor.

Bununla bağlantılı olarak, Türk Türk Dünyası bilim adamlarının günümüzde en değerli güç olan ‘bilgi‘ye sahip olması için ne gerekiyorsa onu yapardım.

Bahsettiklerimle ilgili olarak bütün Dünya Türklüğüne yön verecek bir ‘Millî Strateji Merkezi’nin mutlaka oluşturulmasını sağlardım. Çünkü psikolojik, kültürel, ekonomik, dinî ve silahlı her türlü saldırıya anında cevap vermek ve karşı saldırılarla da taarruz etmek gerekir.

Türk Dünyasının moral değerlerini yükseltmeye çalışırdım. Yüzyıllardır çoğunlukla her sahâda yenik düşülen bir hayat mücâdelesi var. Moral değerleri yükselen Türkler, dünya sahnesinde çok önemli rolleri yeniden üstleneceklerdir.

Türklerin birbirine düşmemesi için her türlü şeyi yapardım. Dış güçlerin amacı Türk’ü her yerde birbirine düşürerek zayıflatmaktır. Ayrıca Türk’ün karakteristik özelliklerini terk etmesine izin vermezdim. Türk, Türk gibi davranırsa yapamayacağı bir şey yoktur. Türk mağdur ve mazlum insanlığın yanında olmak her zaman hazırdır. Yine düşmanıyla bile mertçe ve sözünün eri bir mücadele yapmalıdır. Böyle olursa Türk’ün dünyada bileği bükülemez. Bunlardan hariç şeylerin yapılmasından kaçınırdım. Türk, yaradan tarafından insanlığa hizmet için var edilmiştir.

 

 

Av. ÖZCAN PEHLİVANOĞLU:

1963 yılında İzmir’in Menemen ilçesinde; ana ve baba tarafı Rumeli Balkan topraklarından Türkiye’ye gelmek mecburiyetinde bırakılan bir Türk ailesinin evladı olarak dünyaya geldi.

 

İlk, orta ve lise tahsilini, İstanbul’un Eyüp İlçesi’nde tamamladı. Üniversiteyi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuyarak bitirdi. Ve Marmara Üniversitesi’nde Yüksek Lisans yaptı.

 

Yaklaşık 25 yıldır kamu ve özel sektörde avukatlık mesleğini icra etti. Hâlen serbest Avukat olarak çalışıyor.

 

Spora ilgisi sebebiyle 18 yıl futbol hakemliği yaptı. Türkiye Süper Liginde düdük çaldı. Akabinde Zaman Gazetesi’nde 9 yıl spor yazarlığı ve Samanyolu Televizyonunda 5 yıl spor yorumculuğu yaptı.

 

Doğduğu tarihten bu yana Rumeli Balkan meselesinin içindedir. Türkiye’nin bu konudaki en büyük ve tek sivil toplum kuruluşu olan Rumeli Balkan Türkleri Federasyonu’nun kurucusudur. Bu kuruluşun 1. dönem başkanlığını yaptı.  Dokuz yıl Balkan Rumeli Göçmenleri Konfederasyonu’nun yönetim kurulu üyeliğini yürüttü.

 

Balkanlar konusunda yazılmış 1.000’in üzerinde makalesi var. Birçok milletlerarası kongrede tebliğler sundu. Yurt içinde ve dışında, sadece ‘Balkan Savaşları’ ile ilgili 200’ün üzerinde konferans verdi, vermeye devam ediyor.

 

Birçok televizyon programına katıldı. Trakya TV, Vatan TV, Bengütürk TV ve en son Rumeli TV’de Balkanlar ve Türk Dünyası ile ilgili programlar hazırladı ve sundu.

 

Birçok Sivil Toplum Kuruluşu, federasyon ve konfederasyonun üyesi olan Özcan Pehlivanoğlu’nun yayınlanmış iki kitabı bulunuyor.

 

Pehlivanoğlu evli ve bir çocuk babasıdır.