23.8 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 844

Lideri Anlamak Yada Anlayamamak!

Toplumların kimliklerinin oluşumunda ve kaderlerini belirleyecek karar verme süreçlerinde, siyasal liderlik hayati öneme sahiptir.

Politik psikoloji açısından ortaya konmuş teori ve gözlemlerin coğunluğu, bize kriz zamanlarında kitlelerin liderlere bağımlığının artacağını söylüyor. Bu dönemlerde siyasal liderliğin önemi ve etkinliği, yalnızca ülke için değil aynı zamanda milletlerarası ilişkiler bakımındanda fevkalade önemli bir hale geliyor.

Böyle dönemlerde yani kriz zamanlarında, liderler kendi düşüncelerini hayata geçirebilmeleri için desteklenmeli ve cesaretlendirilmelidir.

Bir davaya baş koymuş olan lider, dünyada olup bitenleri, kendi inanaç ve düşüncelerine göre izler. Böyle bir lider, olan biteni seçkin gördüğü bakış açısı ile değerlendirir. Bu tavırlarınıda kolay kolay değiştirmez.

Bu davranışlarını, kendileri ile siyaset yapacak yol arkadaşlarını seçerkende sürdürürler. Buradaki öncelikli husus, sadakattir…

Liderin toplumu yatıştırıcı ve uzlaştırıcı özelliklere sahip olması gerekir. Ayrıca demokratik değerleri benimsemiş olan lider, uzlaşmaya, koalisyona, pazarlığa ve paylaşmaya açıktır.

Lider aynı zamanda, iç ve dışta meydana gelen olaylara, güncel değil kolay kolay değişmeyen geniş bir perspektifle ve genel politikadaki önceliklerine göre bakar. Bu açılardan kısıtlanmayı kabul etmez ve aksine bunu, üstesinden gelinmesi gereken bir engel olarak görür.

Türklerde liderlik denilince, aklımıza gelen ilk hususlardan biri, bu liderliğin “uhrevi” olduğu yönündeki düşünce yapımızdır. Yani Atatürk başta olmak üzere liderliğin nasip işi olduğu, Türk toplumunda çoğunlukla kabul görür bir inanıştır. Buna bağlı olarakta, lider merkezli bir itaat kültürümüz mevcuttur. Yani liderliğe atfedilen uhrevilik ve itaat, Türk toplumunu hedefe taşıyan bir anlayıştır.

Türk Milliyetçiliğinin filizlenmeye başladığı Osmanlı’nın son zamanlarında bile, bir çok yazar ve düşünür, itaat kültürümüzün bir örneği olarak devlete ve padişaha karşı gelmemeyi eserlerinde işlemişlerdir. Hatta Ülkücü Türk Milliyetçisi olarak nitelediğimiz hikayeci Ömer Seyfettin;“Ferman” adlı hikayesinin kahramanı Tosun Bey’e annesi, yaşamı boyunca iki şeye yani padişaha ve devlete karşı gelmemesini öğütler.

Türkler, liderlerinden aynı zamanda babalık beklerler. Belki de zaman zaman devlet kavramı ile liderlik iç içe geçmekte ve her ikisi de milletin babası olarak kabul görmektedir. Hatta Prof. Dr. Osman Turan“Hakanların babalık vazifeleri” olduğu sonucuna varmıştır.

Lider, yeniliklere ve paylaşmaya açıktır. Önemli olan liderin, bu özelliklerini görebilmemizdir. Bunlara ilaveten daha çok şey söylenebilir.

Bütün bunları yazmamızın nedeni şudur: Türkler ve Türkiye, geriye dönüp baktığımızda bir çok kez olduğu gibi yine Sır’at Köprüsü’nden geçmektedir. Bu köprüden geçişin zor olduğunu bilmeyenimizde yoktur.

Bu sebeble Türk Milleti, kendisini bu köprüden geçirecek liderini, iyi ve çabuk seçmelidir.Ülkemiz için Akp iktidarı sürdüğü müddetçe iç çatışma ve bölünme beklentileri çok büyüktür. Onun için Haziran 2015 seçimi, Türk Milletince başarı ile atlatılmalıdır.

Seçtiğimiz lidere bu süreçte inanılmalı ve onun ortaya koyduğu politikalar ve stratejiler iyi izlenerek, takip edilmelidir. Lider hiç bir zaman boş yere ve nedensiz eleştirilmemeli ve yıpratılmamalıdır. Şahsi nedenler ve menfaat beklentileri yüzünden yapılan haksız nitelendirmeler, Türk Milletinin istikbaline olumsuz olarak etki edecek yani çocuk ve torunlarımızın yaşamını zindana çevirecektir.

Eğer lideri anlayamıyor ve yaptıklarını değerlendiremiyorsanız, en azından susarak yani sükutla destek veriniz.

Türk Milleti bu meyanda süratle iç çekişmelere, boş tartışmalara, gıybete, dedikoduya son vermeli ve lider etrafında birlik ve beraberlik görüntüsü çizmelidir.

Unutmayın ki; siyaset dünyanın en zor zanaatıdır. Siyaset santrancı ise herkesin bilip anlayabileceği ve oynayabileceği basit bir oyun değildir. Eğer bunu kabul ediyorsak, bizim için mücadele eden bu takımın kaptanı ve oyuncularını, boşu boşuna yerden yere vurmayalım.

Benim liderim Devlet Bahçeli ve partimde MHP… Niye yazının sonunda bunları belirtiyorsun derseniz, lafı da topu da ortada gezdirmeye hiç gerek yok. Sıkıntı büyük, bende sizlere bu vesile ile bir çözüm yolu göstermek istiyorum. Bunu da açıkça söylüyorum. İvedi olarak lideri; ya anlayalım ya anlayalım!

 

40. Şura ve Fazlalıkları Atarak Anlatmak

Antik Roma döneminin ünlü hatibi, devlet adamı, bilgin ve yazarı Cicero, bilindiği gibi kekeme iken ağzına çakıl taşı koyup, denize karşı yüksek sesle konuşarak kekemeliği yenmiş ve dünyanın en ünlü hatiplerinden biri olmayı başarmış bir adam.

Hatip olarak çeşitli yerleşim yerlerinde konuşan Cicero’ya “üstat halkımıza 15 dakika konuşur musunuz?” denerek bir ilçeden davet gelmiş. Ünlü hatip, “15 dakikalık bir konuşma yapacaksam üzerinde en az üç gün çalıştıktan sonra teklifinizi kabul edebilirim. Ancak 3 saat konuşma yapmam istenirse hemen konuşmaya başlayabilirim” cevabını vermiş.

Gerçekten hem kısa konuşmak ve hem de kısa yazmak çok zordur.

Kapsamlı bir araştırma veya düşünme üzerinden elde ettiğimiz bilgi ve sonuçlar bizim için çok kıymetlidir. Bunlardan bir kısmından vazgeçmek, verdiğimiz emeğe ihanet gibi gelir. Kıyamayız bu emeğin boşa gidiyor olmasına.

Cemil Meriç bu hususta müthiş sanat değeri olan eserler yapan bir klasik Fransız mobilyacı ustasını anlatır. Bu usta bir etajer yapmak için bir orman dolusu ağaç üzerinde çalışıp, fazla ve yetersiz bulduklarını atar, en mükemmelin dışındakileri hurdaya çıkarırmış.

Bir de bazılarının en büyük heykeltıraşlardan Michelangelo‘ya, bazılarının da Rodin‘e izafe ettikleri bir sözü hatırlatalım.

Heykeltıraşa  “Bu muhteşem heykelleri nasıl yapıyorsun?” diye soruyorlar. Verdiği cevap şu: “Ben bir şey yapmıyorum. Heykeller taşın içinde var. Ben sadece fazlalıkları atıyorum.”

TV’lerde izlediğimiz tartışmalarda aynı isimlerin her konuda allamelikleri ve uzun konuşmalarında ortaya koydukları “zihinsel geviş getirmeleri” gördükçe, yukarıda bahsettiğim veciz sözleri hatırlamadan edemiyorum.

*****

Aydınlar Ocakları 40. Şurası Adana’da Yapıldı

Bugün Aydınlar Ocaklarının 40. Şurası’nda dinlediklerim, gördüklerim ve sohbetlerimden edindiğim bilgi ve izlenimlerimi özlü bir şekilde yazmak istiyordum.

Ama Kocaeli Aydınlar Ocağı‘ndan 20 kişilik arkadaş grubumuzla katıldığımız Şura’da yazacak ve aktarılacak o kadar çok bilgi ve hatıra birikti ki, bunları çok özetleyerek anlatmak, üç günlük Adana seyahati birikiminin çoğunu atmak demek olacak. Bu hem verdiğimiz emeğe ve hem de daha çok bilgiyi paylaşmak istediğim sizlere de haksızlık gibi geliyor bana.

Daha önce de yazdım. Aydınlar Ocağı adı altında Türkiye çapında faaliyet gösteren Ocaklarımız senede iki defa bir Ocak ev sahipliğinde toplanıyor. Üç günlük bu programlarda, gerçekten konularına vakıf bilim, siyaset, kültür ve devlet adamları ülkemizin ve Türk-İslam dünyasının içinde bulunduğu şartları “Türk Milliyetçiliği” açısından değerlendiriyor.

Hem bir arada olmanın hazzını yaşamaya ve hem de ortak dertleri, çözüm yolları aramak için ürettikleri fikirlerini paylaşmaya çalışıyor.

Bu sene kırkıncısı Adana‘da gerçekleşen ve Ocaklardan 200 kişinin iştirak ettiği Şura çok faydalı ve başarılı oldu.

Suriye Türkmenlerinin lideri, Kırım ve Irak Türklerinin temsilcileri, Azerbaycan ve Kosova Aydınlar Ocakları Başkan ve yöneticileri de dâhil olmak üzere kıymetli katılımcılar o kadar çok önemli konuları aktardılar ki her birinden birer cümle ile bahsetmeye bile yerimiz müsait değil.

Halka açık yapılan panelde konuşan Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü‘nün belagati, dinamizmi ve açık sözlülüğüne; MHP Milletvekili Özcan Yeniçeri‘nin heyecanlı üslubuyla, bilim adamlığını sentezleyen konuşmasına; genel olarak “Tezkereler” ve TBMM’den son geçen tezkere hakkında bilgi veren ve Irak’tan gelen peşmergelerin Suriye’ye Ayn el Arap’a gönderilmesinin son tezkereye göre hukuksuz olduğunu açıklayan Doç. Dr. Şeref İba‘nın anlattıklarından bahsetmemeğe de içim elvermiyor.

Bunların dışında yirmiden fazla seçkin aydının dile getirdiği konuları, birlikte seyahat ettiğimiz ekibimiz içinde olduğu için, başka bir yerden öğrenmemizin mümkün olmadığı hatıralar ve yorumlarından faydalandığımız Marmara İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeki Arslantürk‘ten öğrendiklerimizi paylaşamadığım için üzgünüm. Edindiğimiz bilgilerin izini zaten haftalık yazılarımızda bulacaksınız.

Bu sebeple bütün anlatılanların bir özeti olarak Şura Sonuç Bildirisi‘nden bazı başlıkları sizlerle paylaşmak istiyorum.

*****

Aydınlar Ocakları 40. Şura Sonuç Bildirisi’nden…

öç Alma Mücadelesi: Türk milletinin birlik ve beraberliğini bozup ayrıştırmaya çalışanların, vatanımızın bütünlüğünü parçalamaya kalkanların ve tarihimizin akışını geriye döndürmeye çabalayanların yapmak istedikleri, Atatürk’ten,  Cumhuriyet’ten ve millî devletten rövanş almaktır.

Açılım ve Çözüm Süreci:”Barış ve Kardeşlik Projesi” olarak takdim edilen, fakat aslında ülkemiz için bir yıkım projesi olan  “Açılım ve Çözüm Süreci”nden derhal vazgeçilmelidir. Bu süreç, bizi hızla Sevr şartlarının kabul ettirilip Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiye edileceği bir yola sürüklemektedir.

Anadilde Eğitim: Özerklik, ayrı bayrak, ayrı güvenlik gücü isteyen ve sivil itaatsizlik adı altında devlete baş kaldıran bölücü terör çeteleri ile siyasi ve sivil uzantılarının, “Anadilde eğitim” ve “Kürtçenin ikinci resmi dil olarak kabulü” dayatmaları, bağımsızlık ve egemenlik haklarımıza yapılan bir saldırıdır. Bu sebeple Anayasanın değiştirilemez maddeleri arasındaki “Türk Milletinin resmi dili Türkçedir” maddesi, tartışmaya açılmamalı, egemenlik haklarımız gereği Türkçe yer adlarının değiştirilmesine izin verilmemelidir.

Türk milletine ait olan egemenlik hakkı, kimse ile paylaşılamaz.

 

Irak ve Suriye Türkleri: Irak ve Suriye Türklerinin haklarına sahip çıkılmalı ve sorunlarının çözümüne yardımcı olunmalıdır.  Irak’ın yapısına uygun olarak Türk özerk bölgesi tesis edilmeli ve peşmerge gibi Türklere de savunma gücü kurma hakkı tanınmalıdır. Irak Türkleri için Ovaköy’de sınır kapısı açılarak bir çadırkent kurulmalıdır. Son olaylar dolayısıyla Türkiye’ye sığınan 1.7 milyon Suriyeliye, Türkiye’nin demografik ve ekonomik yapısını bozacak şekilde, çalışma izni verilerek ve vatandaş yapılarak kalıcı unsurlar haline getirilmemeli, şartlar normale döndüğünde ülkelerine geri gönderilmelidirler.

 

KKTC: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, siyasi ve kültürel bir varlık olarak korunmalı, egemenlik haklarına saygı gösterilmeli, Türkiye’nin anlaşmalardan doğan haklarından vazgeçilmemelidir. KKTC üzerindeki politik ve ekonomik yalnızlaştırmanın kaldırılması için gerekli girişimlerde bulunulmalıdır.

 

Diğer başlıklar olan Anayasa Değişikliği, Ziya Gökalp Müzesi, Dış Politika ve Türk Dünyası, Karabağ ve Ermeni Sorunu, Doğu Karadeniz’de Kirli Oyunlar, Hukuk Devleti, Ekonomik Durum, Eğitimde Kadrolaşma ve Kıyım, İş Cinayetleri, Sağlık ve İlaç Sanayii, Sosyal Problemler, Çevre Katliamları hakkında özetlenen Aydınlar Ocaklarının görüşlerini de ihtiva eden “Şura Sonuç Bildirisini” basınımızla paylaşacağız. İnternet Sitelerimizde de yayımlayacağız.

 

Yine İnsanları Gördüm

Bakar da görmez gözleri

Nuru kaçıktır yüzleri
Söze benzemez sözleri 
Nice insanları gördüm

Üç kuruş etmez değeri
Karşında oynar her yeri
Beterlerin de beteri
Nice insanları gördüm

Şeytanı bırakmış işsiz
Melek geçinir şerefsiz
Fitne eker sessiz sessiz
Nice insanları gördüm

Tokalaşsan el kirlenir
Konuşursan dil kirlenir 
Yürüdüğü yol kirlenir
Nice insanları gördüm

Günü birliktir kıblesi
Duysan huylandırır sesi
Yaklaşırlar sinsi sinsi
Nice insanları gördüm

Hayır, böyle değil herkes
Diyor, vicdanımda bir ses 
Hayat veren, nefes nefes 
Nice insanları gördüm

Özlenilen bahar gibi
Işık saçan seher gibi
Özü sözü cevher gibi
Nice insanları gördüm

Başımı eğip önüme
Düşündüm kendi kendime
Ortak olacak,derdime
Yine insanları gördüm

 

Yargıtay’dan Anılar

Emekli Yargıtay üyesi, Baha Arıkan anlatıyor;

Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nden Yargıtay’a geçişimizde ilk başkanımız, 4. Ceza Dairesi Başkanı Necmettin Zahir Sencer’dir. Müfettişliği zamanında da kendisini tanırdık. Necmettin Zahir, gerek hususi gerek vazife hayatı ifrat kelimesi ile hülasa edebilirdik. Yemesinde, içmesinde bilhassa çalışmasında ifrat elle tutulur, göz ile görülebilirdi. 1928 senesinde bizim savcı yardımcısı olduğumuz sıralarda, İstanbul adliyesini teftiş etmekte idi. Bir gün bizim de dâhil bulunduğumuz bir arkadaş grubu ile Sirkeci’deki Konyalıya öğle yemeği yemeye gittik. O zaman Konyalı yine aynı mevkide olmakla beraber hangar gibi konfordan mahrum bir yerdi. Fakat yemeklerinin nefaseti yine meşhurdu. Kasada, siyah, uzun sakalı ile Konyalı bizzat oturur en küçük bir garsonun ehemmiyetsiz bir hareketini dahi gözden kaçırmazdı. Necmettin Zahir Konyalıyı yanına çağırdı, kendisinin vazife icabı olarak bir ay müddetle İstanbul’da kalacağını, sabah ve akşam yemeklerini lokantasında yiyeceğini, götürü olarak bir ay içinde ne vermesi lazım geldiğini sordu. Konyalıda o tarihte bir öğün yemek 50 ile 70 kuruş arasında yenebilmekte idi. Konyalı düşündü, 50 lira yeter dedi. Necmettin Zahir derhal 50 lirayı çıkartarak verdi ve gelen garsona yemeklerini sipariş etti. İki şiş kebap onlar hazırlanıncaya kadar bana iki porsiyon karnıyarık getir dedi. Siparişler listede yazılı yemeklerin sekiz on çeşidinden hepsi de ikişer porsiyon olmak üzere devam etti. Konyalı oturduğu yerden gözleri yuvasından fırlamış bir halde seyrediyordu. Yemeğin sonunda elindeki 50 lira ile gelerek “bey bugünkü yediğin helal olsun, ben bu pazarlıktan vazgeçtim, al paranı geri” dedi. Pazarlık bu suretle bozulmuş oldu.

 

Amerika’yı Temel’le İdris Keşfetti!

Efendim, tarihi olaylara “bilimin ışığında” bakmak lazım!

Örneğin; Amerika kıtasının keşfi konusunda bir sürü yalan dolan dolaşıyor!

Yok efendim; “Amerika Kıtası’nı KristofKolomb keşfetti!”

Yalan!

Kolomb, oranın kıta olduğunu anlamadı, sonra AmerigoVespuçi keşfetti!

Puçimuçi bırakın, ben size “bilimsel!” gerçeği açıklıyorum;

Amerika Kıtasını Rizeli Temel ile kayınçocu İdris keşfetti!

Tarih, “Fi” tarihi; Temel’le İdris takaya atlar deniz yoluyla seyahate çıkarlar. Temel, sazını da yanına alır.

Az giderler, uz giderler, sonunda kara görünür.

Yorgun argın karaya çıkarlar.

Yiyecek içecek bulmaya çalışırken, birden bir grup Kızılderili ile karşılaşırlar!

Kızılderililer saldırıya geçerken, İdris korku içinde titremektedir.

Temel; “Ha uşağum, korkma. Ben şimdi onları defederum” diye sazını alıp çalmaya başlar. İlkel ve kafir Kızılderili ilk defa duyduğu sesin, “manitunun sesi” sanıp çil yavrusu gibi kaçar.

Temel İdris’e döner; “Gördün mü uşağım, nasıl kaçırdım onları. Ha buranın adı TEKSAZ olsun” der. Kafirler daha sonra “Z” harfi Lazları anımsatıyor diye orada kurulan şehre TEKSAS demişler!

Az gitmişler, uz gitmişler, yine karşılarına bir Kızılderili grubu çıkmış.

Bu kez İdris, bu ani korkunun etkisiyle öyle yüksek düzeyde bir gaz kaçırmış ki, Kızılderililer bu kez de ilk duydukları bu ses ve hissettikleri yoğun gaz ortamından tırsıp kaçmışlar!

Bu kez İdris horozlanmış; “Ha uşağım, buranın da adı  “LAZ VE GAZ” olsun” demiş! Kafirler daha sonra burada kurdukları kumar şehrine “LASVEGAS” demişler!

Bilimsel bulgulara göre! Temel ile İdris yola devam etmişler, yine Kızılderililerle karşılaşmışlar!

Temel, yine sazını çıkarmış, tımbırtatmış ama Kızılderililerin umurunda olmamış. Bizimkileri güzelce hırpalayıp, sazı parçalamış ve sapını da Temel’in münasip yerine monte etmişler!

İdris, kan ret içinde bu manzarayı görünce, acı acı gülerek; “Ha uşağum, burası da “ARKANSAZ” olsun” demiş.

Burada kurulan şehrin adı da zamanla “Arkansas” olmuş!

Efendim, “Bilimin Işığında!” bir tarihsel gerçeği sizlerle paylaşmanın mutluluğu içindeyim.

Şimdilik hoşça kalın.

 

Balkanlarda İletişim Ağı

Dursun Ali Şahin Bey’i ta Ankara Vali Muavinliği döneminden beri tanıyorum. İstanbul Kartal Kaymakamlığı günlerinde İstiklal Marşı Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un torunlarına gösterdiği alaka bir “vefa” olarak toplumumuzu mutlu etmişti. Bakırköy Kaymakamı iken kültürel ve sosyal içerikli etkinliklerin müdavimi bulunması, halkın ve aydınların içinde olması her türlü takdirin fevkindeydi. Yalova’ya vali oldu. Ardından Giresun’a. Karadeniz’de konuğu olduk bir grup arkadaşım ile. Türk Dünyası Aydınlar Ocağı Genel Başkanı rahmetli dostum Mehmet Memiş’in  vefatı dolayısıyla ailesine Giresun’da birlikte taziye bulunduk. Dursun Ali Şahin artık Edirne Valisi.

Edirne’ye girer girmez doğru valiliğe geçtik kutlamak üzere. Konukları da vardı. Önce Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Trakya Üniversitesi temsilcileri gelmişti. Emekli Başmüfettiş Veli Sarıkamış ile kucaklaştık. İçeride ise, bölgedeki enerji sektöründen Sırrı Uyanık, Sağlık Bakanlığı Genel Müdürlerinden Dr. Öner Güner, Müftü Emrullah Üzüm ziyarete gelmişlerdi. Hep birlikte olduk. Fotoğrafçıya poz verdik. Edirne’de müftülük hizmetlerinden Kur’an Kursu talebelerinin hızla artan sayısı bölgede manevi gelişmenin de bir ipuçuydu.

Edirne’ye Zaferler Müzesi

Vali Dursun Ali Şahin eskimez Başkent Edirne için İstanbul’daki Panorama 1453 gibi bir proje için hazırlığı yaptırıyor. Gelibolu’daki Çanakkale Savaşı için gerçekleştirilen müze de tamamlanmış ve muhteşem olmuş anlattığına göre. Kırım’daki Sivastopol Panorama Müzesi ve Belçika’daki Vater Loo Müzelerini hatırlattım. Burayı görenler adeta sözkonusu savaşları birebir yaşıyor ve duygulanıyorlar. Genç nesillere bunları anlatmak lazım. Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Edirne için yapılacak bu müzenin mutlaka Osmanlı’nın Avrupa’ya açılan kapısı olarak zaferlerimizin aktarılması ve hatırlatılması gereği üzerinde durdu.

Aynı gün bir Balkan Harbi Günlüğü elime geçti kitap olarak. Adı Uful. Yani batış anlamında. Ancak devamı da şöyle “Uful,bazen daha parlak bir tulu (doğuş) getirir.” Gerçekten de öyle olmuş. Balkan Harbine 31 yaşında katılan vatansever Yüzbaşı Raif Necdet (Kestelli) Beyin günlüklerini Esra Keskinkılıç (Benseno Yayınları-2002) Osmanlı Türkçesi’nden günümüze latin harfleriyle kazandırmış. İyi de yapmış. Eline ve yüreğine sağlık. Raif Necdet, ilkel silahlarla aç-susuz  ağaç kabuklarını kemirerek çarpışan, yenilmeden mağlup sayılan, esir düşen, açlık ve  hastalıktan inleye inleye ölmeye terk edilen Türk Askerlerini,  ırzına geçilen kızları, karnı delik deşik edilen hamile kadınları, evleri topçu ateşiyle yerle bir edilen mağdur ve mazlum insanları görmüş, yaşamış bir asker, bir edip.

Uful Edirne Muhasarasının hazin öyküsü. Raif Necdet, Fuat Köprülü, Ali Canip Yöntem, Şehabettin Süleyman ile birlikte 2. Meşrutiyeti eleştiren ediplerimizden. Edebi türlerin hepsinde eser vermiş. Uful’de asırlarca birçok dini ve ırkı kucaklayan Osmanlı Cihan Devleti’nin kefen giydirilmeye çalışıldığı bir zaman dilimini anlatıyor. Edirne, Selanik gibi teslim ediliyor, sonra iadesi yapılsa da.

Balkanların Başkenti

Margi Otel’de 8. Balkan İletişim Ağı Konferansı var.  İki gün ayrıca bu etkinliği takip ettim. Batının tuzakları o kadar çok ki hem Türkiye’ye, hem Balkanlara. En basiti NATO ve AB artık Türk ve islamı çağrıştırdığı için ustaca diplomatik bir dil kullanıyor Balkanlar için: Güneydoğu Avrupa Ülkeleri!.haydi canım sen de!. Türkiye’de hala ciddi bir Balkanlı nüfusu var, ayrıca Adriyatikten doğuya doğru Türkçe konuşan milyonlar mevcut. Bu konferansta Balkanlarda çok etnikli, çok kültürlü, çok dinli ve toplumsal yapıların korunabileceği “ortak çıkar alanları” konuşuldu. Balkanlarda temeller, istikrar, güven ortamı, refah düzeyi, kimlikler ve bölgesel menfaatler aşırı nazik bir durumda. NATO ve AB ise bütün bunları belirleyici konumda. Peki Türkiyesiz bir Avrupa Birliği’nde bu nasıl olabilir? Bölgesel kurumlar nasıl güçlenebilir? Her an patlamaya hazır gerilim ve çatışma ortamı nasıl istikrara kavuşabilir? Ekonomik refah, kültürel çeşitlilik ve kimlikler hangi şemsiye altında toplanabilir? Günümüzde artık küresel güvenlik Atlantik’ten Pasifik’e kayıyor. Yeni güvenlik konjonktüründe Balkanlar nasıl yer bulacak? Türkiye Balkanlar ile her zaman dirsek temasından da öte adeta içiçedir. İşte bütün bunları etüd etmek için Edirne’deyiz, kısa adı TASAM olan Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin konuğuyuz.

Balkanların başkenti konumundaki Edirne böyle bir değerlendirme için gerçekten önemli bir merkez. Mesela Balkan Üniversiteler Birliği burada ve 11 ülke dönüşümlü olarak başkanlık yapıyor. Balkan Gazeteciler Federasyonu da Edirne’de.  Bu sınır kentimize hızlı tren geliyor. Yapıcak havaalanının adı da Demirhanlı Havalimanı. Meriç ve Tunca Nehirleri üzerinden ulaşım kolaylaştırılıyor ve bölge turizme açılıyor. Son yatırımlarla Edirne Sağlık Merkezi olarak da öne çıktı.

Çok Bölgeli Bir Ülke: Türkiye

Gelelim toplantımıza; ABD’de 2000’in üzerinde sivil toplum kuruluşu var ve bunun 40’ı dış politika ile alakalı. Düşünce platformları otoritenin elini güçlendirecek fikirler üretir. Bilgiler bir havuzda toplanır ve hükümetlere yol gösterir. Türkiye bu açıdan malesef fukara.

Konferansımızda tartışmalar başladı, yerli-yabancı konuklar görüşlerini açıkladı. Bunlardan önemlileri notlarıma göre şöyle 8. Balkan İletişim Ağı Konferansı’nda: Balkanlarda NATO güvenliğine güvenilmez, bugüne kadar da bölgeyi korumadı veya koruyamadı. Üye ülkelerden birinin itirazı da ayrıca bunu çıkmaza sokar. ZatenNATO’nun 5. Maddesi bugüne değin hiç kullanılmadı. Başkent Ankara’nın konumunu eş zamanlı olarak çok boyutlu düşünmek gerek. Balkanlarda NATO, AB ve Türkiye’nin değişik duyarlılıkları mevcut. Çünkü Türkiye çok bölgeli bir ülke; Avupa, Asya, Afrika, Ortadoğu, Akdeniz, Karadeniz yanıbaşında. Böylece rekabeti olan bir network ortaya çıkıyor.

Nereden bakılırsa bakılsın Balkanların hem içte, hem komşularıyla ciddi bir güven sorunu ve endişeleri var. 650 bin nüfuslu ülke Karadağ ile, 7 milyon insanı barındıran Sırbistan küreselleşmede, ağırlığını hissettirmek için söz hakkı mücadelesi yaşıyorlar. Ancak Balkanlının bir kimliği olmalı ve bunu taşıyabilmeli. Avrupa Birliği Türkiye’deki toplantıları sorguluyor. Esas olan ekonomik ilişki, siyaset ise bunu takip ediyor.

Prof. Dr. Mustafa Türkeş’e göre de Balkanlarda demokrasiyi vatanseverlik değil de milliyetçilik ve tutuculuk sarsar. Dolayısıyla ülkelerin iç dinamikleri hep güvenlik öncelikli oluyor. Bulgar temsilci daha hızlı entegrasyondan, Arnavutlar ise veri bankası oluşturmanın hızlandırılmasından yana. Sırp konuşmacı mikro milliyetçilik de olsa Balkanlarda artık azaldığını ileri sürdü.

Görüşlerde ortak bir yan çıktı. O da şu: NATO ve AB bugün için krizde. Ancak bunlara değer atfedildiği için Balkanlardaki insanlar da  AB standardında herşeye sahip olmak istiyor.

Yazar, Sanatçı ve Sinemacı Eksikliği

TASAM Başkan Yardımcısı, eski büyükelçilerimizden Murat Bilhan da şöyle dedi; “Türkiye bölgesinde güvenlik üreten, ancak teknoloji tüketen bir ülke. Ankara AB ilişkileri konusunda Balkanlara sıcak davranıyor. Atina’da daha önce 4 Türk Diplomatı öldürüldü. Ben yıllarca Yunanistan’da görev yaptım. Almanya gibi ülkeler Türk Düşmanı lobilerle oynaşıyor. Atina bu oynaşmaları anladı ve Türk düşmanı olmaktan vazgeçti. Balkanlarda azınlıklar ulus devlet olarak tarihlerindehep vardı. Kültürleri de etkiliydi. Ama bugün için asimile edilmek isteniyor.”

Türkiye nüfusunun üçte biri Balkanlardan. İngiltere’de İskoçya’nın bağımsızlığı için kamuoyu yoklaması yapıldı ve reddedildi. Kanada Quebeck ve İspanya’da da kamuoyu yoklamaları ayın neticeyi gösterdi. Önemli olan ülkelerin, toplum ve insanların ortak çıkarları hep önde ve ayrıcalıklı duruyor. ABD bile süpergüç olmasına rağmen hala uluslararası kuruluşlara ihtiyaç hissediyor.

Toplantı sonunda asansör beklerken oturum başkanımız Murat Bilhan’a dedim ki:

-Sayın Büyükelçi böylesi toplantılara genelde politikacı, diplomat, bürokrat ve akademisyenler davet ediliyor da, kalıcılığı daha fazla sağlayabilecek olan yazar, edip, sanatçı, sinemacı, prodüktörler neden davet edilmiyor? Bir örnek verecek olursam İvo Andriç(1891-1975) Sokullu Mehmet Paşa’nın kasabası Vişegrad’a inşa ettirdiği Drina Köprüsü’nün ağzından 350 sene geriye giderek 51 yaşında (1942) romanını yazdı. Andriç’in bu eseri 40’tan fazla dile tercüme edildi, hala yeni yeni baskıları yayınlanıyor ve kitapçı raflarında yerini muhafaza ediyor, hatta filme bile çekildi. Böyle bir yansımanın olmasını düşünmez misiniz? Drina Köprüsü aynı zaman bir tarih, sosyal, ekonomik, kültürel ve bir başkaldırı romanı.

-Elbette düşünürüz.. ancak onlara ulaşamıyoruz. Bize bu konuda yardım eder, isim verirseniz davetiye gönderir, iletişim kurar ve görüşlerini öğreniriz. Çok iyi olur ayrıca.

Duyururum.

Toplantı geç bitti. “Meşhur Edirne ciğerini yemek için şehre mi inilse acaba?” diye düşünürken sofrada baktım her masaya bir tabak bırakılmış. Ancak badem ezmesi ve Kavala gurabiyesi için yine de Keçecizadeye uğramadan edemedim.

 

 

Cumhuriyet Düşmanlığı ve Osmanlı Tezgahı

Siz değerli okurlarımız bu makaleyi okurken, Aydınlar Ocakları 40. Şurası için Adana Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde Adana’da düzenlenen toplantıda olacağız. Bu kritik dönemde toplanan Şuranın sonuç bildirgesinden ileride bahsedeceğiz.

Mustafa Kemal Atatürk’ü 76. ölüm yıldönümünde saygı ve rahmetle anıyoruz. Daha önceki yıllarda olduğu gibi Atatürk’e ve Cumhuriyet’e saygıyı ve özlemi sadece 10 Kasımlarda hatırlayabilenler ve gazetelerinde tam sayfa 10 Kasım Atatürkçülüğü yapanlar yine ortaya döküldü. Onun eseri ve emaneti olan T.C.’ye ve TSK’ ya kumpaslar ve tuzaklar kurulurken sessiz ve tarafsız kalanlar unutulamaz. Milli devlet ve Cumhuriyetle hesaplaşmaya ve ondan rövanş almaya fırsat kollayanları, Türk’e karşı ırkçılık yapanları, Anayasa’dan Türklüğü silmeye uğraşanları, Türkçe yer adlarını değiştirenleri, kamu kuruluşlarından T.C.’yi silenleri, andımızı kaldıranları, Atatürk resimlerinden rahatsız olan AB yetkililerini, çözüm sürecini çözülmeye dönüştürenleri görmezden gelenler; bir günlüğüne Atatürkçü oluverdiler. Bir gün bile saygılı olamayanlar da vardı. Adam en yüksek tirajlı bir gazetede köşe yazarı. Yazısında dokuzu beş geçe ayağa bile kalkmadığını neden yazmaya ihtiyaç duyar ve beklentisi nedir bilemiyorum. Anlaşılan bazı yetişkinlerin de sosyalleşme sorunu var.

Atatürk ve Cumhuriyetle bir türlü barışık olamayanların, sadece Mustafa Kemal demeleri, Atatürk’ü ağızlarına almamaları dikkat çekicidir.

Tarihin çarkını geri çevirip Osmanlı’ya tekrar dönüş hayali dün olduğu gibi bazılarının beynine sokulmuşa benziyor. Bu tezgâh ülkemizi sözde büyüterek ufaltma tuzağıdır. Bu film hep oynanır. Kuzey Irak’ı içine al, ağabeylik yap; ama eyalet sistemine ve federal yapıya geç gibi örnekleri hep gördük. Bu Türkiye’nin siyasi intiharıdır. Osmanlı çok etnikli bir yapıydı; ama eğitim ve öğretim dili Türkçe idi. Cumhuriyeti Türkler ve kendilerini Türk olarak hissedenler, Batı sömürgeciliğine karşı kader birliği yapanlar kurdu. Osmanlıdan çok farklı ve oldukça homojen bir yapıya Cumhuriyet ile geçiş; küçük bir azınlığın çoğunluğa hükmetmesi ve kimlik dayatması değildir. Zaten çöken bir İmparatorluktan-daha doğrusu devletten- milli devlete geçiş milletleşme sürecini hızlandırmış, asla dönüş olmuş; aksini düşünenler zaten Cumhuriyetin siyasi coğrafyasını terk etmişlerdi.

Cumhuriyetin asıl zaafı, büyük çoğunluğa ve milli kimliğe karşı çoğu kere tarafsız hareket edilmesidir. Milli mutabakatlardaki yetersizliktir. Bırakın kimlik dayatmasını, adeta kimliksizleştirme ağır basmış, Atatürk sonrası dönemde en çok Türk Milliyetçileri baskı ve zulüm görmüştür. Dünya siyasi ortamına göre güçlenen Sovyetler Birliği’nin rejimine hoş görünmek için çelişkili uygulamalar yapılmış ve milliyetçiler hedef alınmıştır.

Rahmetli İnönü’nün 19 Mayıs 1944 nutkunda Türk Milliyetçilerini hedef alması, rahmetli Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün 19 Mayıs 1976 tarihli nutkunda Türk Milliyetçilerini “eksantrik”likle suçlaması, 1944 Türkçülük davalarındaki yargılamalar ve işkenceler, 1954 yılında Milliyetçiler Derneği’nin kapatılması, yakın tarihimizde 12 Mart ve 12 Eylül duruşmalarındaki hasmane resmi tavır Türk Kimliğinin dayatılmasının örnekleri midir?

Anlamakta güçlük çektiğim nokta; acaba bazılarına eski topraklarımızın, Osmanlı siyasi coğrafyasının tekrar geri verilmesi sözü mü verilmiştir de; biz bilemiyoruz. Dün Osmanlıya küfredenlerin ve reddedenlerin bugün dış akıl hocaları ile Cumhuriyeti tasfiye etmede, yeni Türkiye’yi kurmada dün küfrettiklerine bugün sarılmalarıdır. Baş danışman yapılan Ermeni vatandaşımıza yıkamayacaklarının yerine yenisini de kuramayacaklarını hatırlatmak isteriz.

Gümrük Birliği ile soyulan, aşağılanan, hayali AB üyeliği yolunda oyalanan ve ikinci sınıf üyelik teklif edilen bir Türkiye’yi Atatürk’ün de kabul edebilmesi mümkün değildir. Milli gurur ve haysiyeti ayaklar altına alan bu süreci kabul edebilen bir Mustafa Kemal, Milli Mücadeleye de gerek görmez ve olsa olsa yeni bir Damat Ferit olurdu.

 

Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay ve Yazar ATİLLA ÇİLİNGİR Beyefendi ile (KKTC’NİN KURULUŞUNUN 31. YILDÖNÜMÜ DOLAYISIYLA) Yavru Vatan KIBRIS’IN Dününü, Bu gününü ve Geleceğini Konuştuk.

GİRİŞ

KIBRIS ADASI

Kıbrıs Adası Güneybatı Asya’da bulunur. 9.251 Km2 yüzölçümü ile 25.711 Km2 yüzölçümlü Sicilya ve 24.090 Km2 yüzölçümlü Sarduna adasından sonra Akdeniz’de üçüncü büyük adadır. En yüksek tepesi, 1951 metre ile Torosların devamı olan sıradağların güneyde kalan kesiminde bulunan Olimpos Tepesi’dir.  Adada, tipik Akdeniz iklimimi hüküm sürmektedir. Ada topraklarının % 45’i ekilebilir özelliktedir ve % 20’sinde sulu ziraat yapılmaktadır.

Kuzeyinde 65 Km mesafe ile Türkiye, doğusunda 112 Km mesafe ile Suriye, 267 Km ile İsrail, 162 Km ile Lübnan, güneyinde 418 Km ile Mısır, kuzeybatısında ise 965 Km ile Yunanistan vardır.

Eski adı Alasya olan Kıbrıs’a Mısır firavunları, Asurlular, Persler hâkim olmuş Yunanlılar ticarî üsler kurmuşlardır. M.Ö. 4. yüzyılda Perslerden Makedonyalı İskender’e sonra da Roma hâkimiyetine geçen Kıbrıs 395 yılında Doğu Roma’nın payına düşmüştür. Yedinci asırda İslam Emevi Halifesi Muaviye, Adayı fethetmiş olmasına rağmen Bizanslılar geri almıştır.

1191 yılında 3. Haçlı Seferinde İngiliz Kralı Aslan Yürekli Richard, Bizans Valisini Ada’dan kovarak Fransız Lusignan hanedanını yönetime getirdi. Böylece Katolik yönetim kurulmuş oldu. 1250-1517 yılları arasında Kıbrıs, Mısır Türk Memluklu Sultanlığına bağlandı.

Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın karşı çıkmasına rağmen, Sultan İkinci Selim Han döneminde, 1571 de Lala Mustafa Paşa komutasındaki donanma Kıbrıs’ı fethetti. Anadolu’dan binlerce Türkmen Kıbrıs’a yerleştirildi. Venediklilerin Ortadoks Rum halka yaptıkları kötü muameleye ve mezhep baskısına son verildi. Kıbrıs Osmanlı Devleti’nin bir vilayeti durumuna getirildi. Kıbrıs 307 yıl Türk hâkimiyetinde kaldı.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra İngiltere’nin desteğini kazanma karşılığında Ada’nın mülkiyet hakları Osmanlı Devleti’nde kalmak üzere, yönetimi İngiltere’ye verildi.  1914 yılında Osmanlı Devleti İngiltere’ye karşı Almanya ile birlikte savaşa girince İngiltere, Osmanlı Devleti ile imzaladığı antlaşmayı bozdu ve Kıbrıs’ı sömürgeleri arasına kattı. İngilizler Kıbrıs’taki Türk vakıf arazisine ve gayrimenkullerine el koyarak Türkleri fakirleştirdi ve Ada’dan göç etmeye zorladı.

1878 sonrasında on binlerce Türk, Kıbrıs tan ayrılarak Türkiye ve İngiltere’ye göç edince Ada’daki Türkler azınlığa düşmüş oldular. Bu dönemde Yunanistan, Kıbrıs Adası’na bol miktarda nüfus transferi yaptı ve adada nüfus çoğunluğuna sahip oldu. Kurtuluş Savaşı sonrası yapılan Lozan Antlaşması’nda Kıbrıs konusu gündeme getirilmedi. Yunanistan hükümeti Kıbrıs’a kendi vatandaşlarını yerleştirmeye devam etti.

Ada için yapılan destansı mücadeleyi ve acı günlerini, Kıbrıs gazisi Emekli Yarbay Atilla Çilingir’den dinleyeceğiz.

İyi okumalar…

 

Oğuz Çetinoğlu: 1974 yılının Temmuz ayında, genç bir üsteğmen iken, gönüllü olarak size Kıbrıs’a gitmek ve savaşa katılmak kararı aldıran duygu ve düşünceler nelerdi? Emekli Yarbay Atilla Çilingir: Kıbrıs konusu benim için 1960’lı yıllardan beri zihnime yer etmiştir. Ada’nın 1878’de İngiltere’ye tesliminden sonra ilk defa 1960 yılında adaya çıkan Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nda görevli Dr. Bnb. Nihat İlhan’ın eşi ve çocuklarının 21 Aralık 1963 tarihinde Rum’lar tarafından hunharca katledilmişti. Türkiye gazetelerinde yayınlanan fotoğrafları hiç unutamadım. O zaman Kuleli Askeri Lisesi’nde 1’nci sınıfta askerî öğrenciydim. O yıllarda Kıbrıs Türk’üne uygulanan o vahşet tablosu; beni daha gençlik yıllarımda Kıbrıs adasında yaşanan olaylara kilitlemiş, mutlaka bir gün o adada görev almayı aklıma koymuştum. Zaten 60’lı yıllar, Kıbrıs konusuna Türk Milletinin ”Milli Davamız” olarak sahiplendiği çok özel bir dönemi kapsar. Ayrıca benim Teğmen rütbesiyle ordu da görev aldığım 1967 yılında Kıbrıs adasında Rumların, Kıbrıs Türküne karşı girişmiş olduğu tedhiş hareketlerinin şiddetlendiği bir dönem başlamıştı. Adada yaşanan bu kargaşada, Kıbrıs Türk Halkı, Rum saldırılarından kendilerini korunmak maksadıyla 28 Kasım 1967 de ‘Geçici Kıbrıs Türk Yönetimini’ ilan etmişti. İşte tam bu kritik süreçte; ‘Acritas Planının’ uygulayıcısı Yunanlı General Grivas’ın komutasında Yunan Alayı subaylarının ve askerlerinin de katılımıyla 5-6.000 kişilik bir kuvvetle, Kıbrıs Türk’ü için çok önemli bölgeler olan Geçitkale ve Boğaziçi bölgelerine saldırarak, 30 Türk’ü katlettiler. Bu gelişmeler üzerine, Türkiye ve Yunanistan arasındaki Kıbrıs meselesinin çözümü için 1965’den beri yapılan görüşmeler kesildi. Ve dönemin T.C Hükümeti Başbakanı Sayın. Demirel T.B.M.M’ de Kıbrıs’a müdahale kararı almıştı. İşte böylesi bir dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri’nde ilk görevime başlamış; 1963 yılından beri takip Kıbrıs olaylarında, Kıbrıs Türk Halkının yanında, onların özgürlük mücadelesine destek verebilmek maksadıyla, Kıbrıs Türk Kuvvetleri Alayı’nda (K.T.K.A.) görev alabilmek, gönüllü olarak onların yanında savaşmak için defalarca dilekçe vermiştim. Bu talebim, o dönemde karşılık bulmadı ama yıllar sonra kaderimin en önemli ödülü olarak bu şansı; 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs Harekâtına üsteğmen rütbesiyle ve bölük komutanı olarak katıldığım o süreçte yakaladım. Kıbrıs Türk Halkı’nın özgürce yaşama hakkına kavuşabilmeleri için bu savaşların tamamına katılarak ‘Gazi’ unvanı ile onurlandırılmak şerefine, 1999 yılında da; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (K.K.T.C.) yurttaşı olmanın gururuna nail oldum. Çetinoğlu: Kıbrıs’a gittiğinizde karşılaştığınız manzara-i umumiye hakkında neler söylemek istersiniz? Çilingir: 15 Temmuz 1974 tarihinde Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanı Makarios’a karşı Yunanistan’daki, cuntanın da desteği ile Rum Terör Örgütü E.O.K.B tarafından bir darbe gerçekleştirildi. Cumhurbaşkanı Makarios bu darbeden hayatını zorlukla kurtarmış ve İngiliz üssü Dikelya’ya kaçmıştı. Bu darbe sonucunda, adada ‘Helen Cumhuriyeti’ adı altında illegal bir oluşum ilan edildi. Başına da, ‘Türk Kasabı’ lakaplı Nicos Samson getirildi. Adanın her yanı Yunan ve Helen Bayraklarıyla donatıldı! Aslında bu darbenin tek bir amacı vardı! O da; ‘Acritas Planına’ göre Kıbrıs Türk Halkı’nı topluca yok etmek ve adayı Yunanistan’a bağlamaktı. Bu önemli gelişmeler üzerine Türkiye; 1959-1960 Londra ve Zürih antlaşmalarından doğan, garantörlük sıfatının kendisine vermiş olduğu hukukî yetkiyi kullanarak; dönemin hükümet başkanı Sayın Bülent Ecevit’in, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) almış olduğu karar doğrultusunda; 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs adasına askerî harekât başlatıldı. Ben ve birliğim, 21 Temmuz 1974 Pazar sabahı helikopterlerle adanın adaya indirildiğimizde; savaşın cehennemî yüzü her tarafı sarmıştı. 1 gün önce adaya atlayışı gerçekleştiren paraşüt birliklerimizle, aynı gün adaya indirilen diğer komando birliklerimiz, Girne kıyılarına denizden çıkartma yapan diğer birliklerimiz; o gün ve gecesinde, Kıbrıs’ta en şiddetli çatışmalardan birini yaşamıştı. Ancak Mehmetçiğin ve bizleri yıllardır özlemle bekleyen Kıbrıs Türk Mücâhidinin korkusuz ve iman dolu yürekleri sayesinde; savaş taktiklerinin en zor olanı, ‘ada harekâtı’ başarılmış, adada hava ve kıyı başı, birliklerimiz tarafından başarıyla tutulmuştu. Biz 2’nci gün, Pazar sabahı adaya indiğimizde; daha önceden adada konuşlandırılan Yunan Silahlı Kuvvetlerine mensup komando birliklerinin de desteklediği Rum Millî Muhâfız Ordusu (R.M.MO) şiddetli bir ateş gücü ve inme bölgemizi ele geçirmek maksadıyla yapmış oldukları karşı taarruzlarla karşılaştık. Her yer yanıyordu. Cehennemi tarif et deseler, işte ‘o günler cehennemin ta kendisiydi‘ derdim. Düşmanın yoğun topçu, havan ve uçaksavar ateşi, tarlaları yakıyordu. Şiddetli rüzgâr sebebiyle bölgede biçilen, kaldırılamadığından balyalar halinde bırakılan samanlar, ateş topu hâline gelmişti. Temmuz ayının sıcağına, yanan saman balyalarının sıcağı da eklenince, bir dünya cehennemi oluşmuştu. Karşımızda savaşın acımasız yüzü vardı. Rum bölgelerinde sıkışıp kalmış, hürriyetleri gasp edilmiş on binlerce sivil Kıbrıslı soydaşımızın yaşadığı mezalimler, Rum çeteleri tarafından topluca katledilmelerini önleyebilmek adına ailelerini, namus ve şereflerini, vatan topraklarını; ellerindeki çakaralmaz silahlarıyla, sınırlı cephanesiyle korumaya yeminli bir avuç Kıbrıs Türk Mücahidinin mücadelesini düşünüyor, onların çaresizliğine kahrolurcasına üzülüyorduk. İlk gece Yunan Alayının, inme bölgesini ele geçirmek maksadıyla gerçekleştirdiği taarruzu durduran, yapılan antlaşmalar gereğince 1960’dan beri adada var olan yegâne gücümüz, şanlı K.T.K.A. müthiş bir savaşın içerisindeydi. Ve yaşlı, çoluk çocuk demeden Rum vahşetinin, tecavüzlerinin katlettiği Kıbrıs Türk’ünün adanın her yanından yükselen acı çığlıklarıyla dolu bir savaş alanı… İşte biz adaya indiğimizde böyle bir gerçekle karşılaşmıştık. Yani tam bir insan sefilliği, acı bir dram…

(Bakınız: www.atillacilingir.com videolar bölümü Soner Yalçın’ın hazırlayıp, Cüneyt Özdemir’in sunduğu ve benim Kıbrıs Savaşlarını anlattığım ‘Oradaydım’ isimli belgesel.)

Çetinoğlu: Kıbrıs hakkında, ciltlere sığmayacak bilgi birikiminiz var. 50 yıldan fazla bir zamandan beri Kıbrıs, Türkiye’nin ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın gündeminde. Bu durumun sebeplerini özetlemeniz mümkün mü? Çilingir: Öncelikle Kıbrıs adasının Türkiye için önemini belirtmeye çalışayım: Kıbrıs adası; Akdeniz’deki konumu itibâriyle yüzen bir uçak gemisi gibidir. Gerek Ortadoğu petrollerine ve enerji odaklı İskenderun limanına yakınlığı, Akdeniz’in eski ipek yolu dediğimiz, milletlerarası deniz yolunu kontrol edişi gibi sebeplerle; elinde bulunduran ülkeye jeo-stratejik yönden büyük bir güç kazandırır ve avantaj sağlar. Bu sebeple ülkemiz için hayatî öneme sâhiptir. Bunun ötesinde; Kıbrıs adası 1571’den, 1878 yılına kadar tam 307 yıl boyunca atalarımızın Osmanlı’nın hâkimiyetinde kalmış, ada halkına Osmanlı’nın medeniyetini, hak ve hukukunu aşılamış, öğretmiştir.

Daha öncesinde ise 648 yılında ilk İslam donanmasıyla fethedilen bu adada; Nebiler Nebisi Peygamber Efendimizin süt teyzesi, Medineli ilk Müslümanlardan Akdeniz’in Nuru, ”Hala Sultan olarak da anılan Ümmü Haram binti Milhan’ın (radıyallahu anha) türbesi bulunmaktadır.

Ülkemize 65 km. mesafede olan Kıbrıs adası, Türkiye’nin ön cephesi, milletlerarası sulara açılan yegâne penceresi, yaklaşık 1366 yıllık tarihimizin önemli bir parçası, ata yadigârımız vatan topraklarıdır.

Yukarıda sıraladığım sebepler, Kıbrıs adasının Türkiye için neden çok önemli olduğunun en çarpıcı gerekçeleridir. Onun için yarım asırdan fazla bir süreden beri ülkemizin gündemindedir.

Birleşmiş Milletler Teşkilatı (BMT)’nin gündeminde olmasının sebepleri:

1959-1960 Londra ve Zürih anlaşmalarına göre 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, kuruluşundan 1 ay sonra BMT tarafından üyeliğe kabul edilmiş. 1961 yılının baharında İngiliz Milletler Topluluğuna, Aralık 1961’de de, IMF ve Dünya Bankasına üye olmuştur.

Ancak, ilk Cumhurbaşkanı aynı zamanda Başpiskopos Makarios, devletin daha birinci yılı dolmadan, türlü oyunlarla bu yapının kısa bir sürede bozulacağı görüşünü dile getirmekten çekinmiyordu. Çeşitli Bizans oyunlarıyla maksadına ulaşmış ve özellikle 21 Aralık 1963 tarihinde adada yaşanan ‘Kanlı Noel’ olayları sebebiyle, devletinin kuruluşunun 3. yılında Kıbrıs Cumhuriyeti, bizzat Rumlar tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Adada yaşanan olaylar sebebiyle Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı olan Kıbrıs Türk Halkı yönetimden uzaklaştırılmış, o tarihten 20 Temmuz 1974’e kadar devam eden ve milletlerarası camianın gözleri önünde süregelen tam bir insanlık dramı yaşanmıştır.

Çünkü Rumlar 1955 yılından beri hedefledikleri, adayı Yunanistan’a bağlamaya yönelik ‘Enosis’ yolunda hukuksuz ve teröre bulaşmış adımlar atmaya başlamıştı, Kıbrıs Türk Halkı’nı uyguladıkları izolasyon ve ekonomik ambargolarla, adanın dışına göç etmeye zorlamışlardır.

Sadece Kanlı Noel’in yaşandığı o gece yüzlerce Kıbrıs Türk’ü alçakça katledilmiş, 103 köy yakılıp, yıkılmış ve on binlerce Kıbrıs Türk’ü evini barkını, arazisini terk ederek Türk Kantonlarına, daha emniyetli bölgelere göç etmek mecburiyetinde bırakılmıştır..

Bu insanlık dışı uygulamalara, pek tabii ki, Anavatan Türkiye kayıtsız kalmamış, 25 Aralık 1963 tarihinde Garantör ülke sıfatını kullanarak; Hava Kuvvetlerimize ait uçaklarla adada yaşanan olaylara müdâhale ederek,  Rumların bu tedhiş hareketlerine son vermesi yönünde ihtarda bulunmuştur.

Bu gelişmeler üzerine sözde Cumhurbaşkanı Makarios, 1 Ocak 1964’te Kıbrıs’la ilgili bütün anlaşmaları feshettiğini açıkladı. Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti O’na göre fiilen ortadan kalmış oluyordu.

Bunun üzerine BMT Genel Sekreteri Utant’ın çağrıd bulundu ve Kıbrıs’ta Rumların sebebiyet verdiği kargaşayı sona erdirmek maksadıyla 15 Ocak 1964’te Londra’da; İngiltere, Türkiye, Yunanistan ve adadaki iki toplum lideri ile birlikte bir araya geldiler.

Ancak bu toplantıdan Rumların uzlaşmaz tavrı sebebiyle hiçbir sonuç alınamayınca; 4 Mart 1964’te BMT Güvenlik Konseyi 186 sayılı kararıyla adadaki şiddetin önlenebilmesi için Kıbrıs’ta konuşlandırılmak üzere Barış Gücü Birlikleri (BGB) ve bir arabulucu tayinini öngördü. Böylece Kıbrıs’a Mart 1964 tarihinde 3 aylık süre için ayak basan BGB, aradan 54 yıl geçmesine rağmen adadaki varlığını devam ettirmektedir. Adada bugün dahi sanki bir kargaşa, savaş hali varmışçasına her altı ayda bir BMT kararı ile görev süresi uzatılan BGB askerlerinin hâlâ adadaki varlığını devam ettirmesi, BMT’nin Kıbrıs üzerindeki etkinliğini ve maksatlarını çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Şurası unutulmamalıdır ki! Kıbrıs adası, BMT’nin 5 daimi üyesi için her dönemde çok önemli olmuştur. Özellikle ABD’nin partneri İngiltere’nin Kıbrıs’ta bulunan Dikelya ve Agratur askerî üsleri, Amerika’nın binlerce kilometre uzaktan ada üzerinde söz sahibi olmak istemesi, Rusya’nın Makarios zamanından beri Rum kesimine olan yatırımları, burada bulunan yüzlerce danışmanı, Çin’in Ortadoğu ve Akdeniz’de askerî ve ekonomik yönden etkin bir rol almak istemesi, son dönemde İsrail’in bölgedeki, petrol ve hidrokarbon yataklarının tespiti ve çıkarılması için Rumlarla yapmış oldukları işbirliği anlaşmaları ve nihayet, Hıristiyan âleminin bu coğrafyada bu kadar önemi büyük stratejik bir adanın, İslamiyet’i temsil eden bir gücün, Türkiye’nin elinde bulunmasını istememesi, BMT’nin elinin, gözünün ve kulağının her dönemde Kıbrıs’ta olacağının, taraflar arası muhtemel bir anlaşmada dahi, kendi menfaatine yönelik bir payı alacağının en önemli yansımalarıdır.

 

(DEVAM EDECEK)

 

Çocuk Kitapları Haftası ve Çocuk Yayınları

 

Her yıl Kasım ayının ikinci Pazartesi günü ile başlayan hafta, “Çocuk Kitapları Haftası” olarak kutlanmaktadır. Haftanın amacının, aşağıdaki hususları gerçekleştirmeye yönelik olduğunu söyleyebiliriz:

 

-Kitap okuma sevgisini kazandırmak.

-Anne, baba ve çocukları kitap almaya alıştırmak.

-Daha çok ve kaliteli çocuk kitabı yazılmasını ve yayımlanmasını sağlamak.

-Çocukların, evlerinde kitaplık kurmalarını teşvik etmek.
-Okul ve sınıf kitaplıklarını zenginleştirmek.
-Ders kitapları dışında da kitap okumak.
-Çocuk kütüphanelerinin sayısını ve kalitesini artırmak.

-Kitabı temiz ve bakımlı kullanma alışkanlığı kazandırmak.
-Yeni çıkan çocuk kitaplarını takip etmek, tanımak, almak.
-Okuma teknikleri, özet çıkarma, not alma ve kitap yazma hususlarında çocukları aydınlatmak.
-Çocuklarla yazarların, tanışmalarını sağlamak.

Günümüzde çocuklara yönelik yayıncılık;

a-Çocuk edebiyatı ürünleri (masal, hikâye, roman, şiir, tekerleme, bilmece vb.),

b-Çocuk dergileri,

c-Televizyon yayınları (çocuk programları, çizgi filmler vb),

d-İnternetteki çocuk sayfaları,

e-Bilgisayar oyunları biçiminde yapılmaktadır.

Çocukların bu ürünlerden yararlı bilgi ve beceriler kazanabilmeleri için,bu yayınların;“biçim”, “içerik”, “dil” ve “anlatım” bakımlarındançocukların yaş, cinsiyet ve psikolojik durumuna uygun olması gerekir.

Çocuk, kitabı gördüğünde beğenmeli ve almaya istek duymalıdır. O yüzden çocuk kitaplarının; kalınlığı, baskısı, sayfa düzeni, harf karakterleri, imla ve noktalama işaretleri, resimleri uygun olmalıdır. Resimler canlı, çekici ve kitabın içeriğiyle uyumlu olmalı, hangi yaş grubu ya da sınıf için önerildiği de belirtilmelidir.

Resimler kolay yorumlanmalı, sanat değeri taşımalıdır. Resim ilgili metinle aynı yüzde ya da resimle yazı aynı sayfada yer almalı, metindeki düşünce ve olayların yorumunu içermelidir. Resimlerle metin üst üste gelmemeli, biri diğerini kapatmamalıdır.

Metindeki harflerin puntosu uygun, kitabın adı kısa ve ilgi çekici olmalıdır.“Tombi ile Zombi” türünden anlamsız isimlerden kaçınılmalıdır.

Okul öncesi kitaplarında her sayfanın ¾’ü resim, ¼’ü yazıya ayrılmalıdır.

Dil ve anlatım sade, kavramlar anlaşılır olmalıdır.İlk sınıflarda uzun cümle ve paragraflardan kaçınılmalıdır.Somut kelimeler kullanılmalıdır.

Dilimizde karşılığı bulunan yabancı sözcükler, yöresel ağız ve argo sözcükler tercih edilmemelidir.

Konular ilgi çekici, bilimsel,eğlendirici ve düşündürücü, olmalıdır. Yenilikçi, eleştirici, demokratik, özgür düşünceli insanlar model olarak alınmalıdır.

Erdemli, uygar, insan ilişkilerinde nazik, demokrasi sevgisi olan, değişim ve gelişmeye açık bir kişilik oluşturulmasına çalışılmalıdır.

Demokrasi eğitimine, bağımsız düşünceye, üretici ve verimli çalışmaya uygun,emek ve alın terine saygılı, sağlıklı bir kişilik oluşturmaya katkıda bulunmalıdır.

Yurt, millet sevgisi ve milli değerler titizlikle işlenmeli, çocukların milleti ve ülkesiyle gurur duymaları sağlanmalıdır. Evrensel değerler göz ardı edilmemeli, başka ulus ve ülkeler de aşağılanmamalıdır.

Yaşama sevincini ve bağlılığı artıran, olumlu katkılar sağlamayı telkin eden, doğaya saygı göstererek koruyan, işbirliği yapan bir yaklaşımla konular işlenmelidir.

Çocuklara özellikle okuma zevk ve alışkanlığı kazandırmalıdır. Mizah duygusuna yer verilmelidir.

Kültürümüzde bulunan;Dede Korkut hikâyelerindeki kahramanlar, Nasrettin Hoca, Köroğlu, Karacaoğlan, Hacivat’la Karagöz, Yunus Emre, Hacı Bektaş, Keloğlan vb. kahramanlardan da yararlanılmalıdır.

Çocuğun kahramanla öz deştiği göz önünde tutularak; acıma, iyilik, korku, dehşet, kin, özveri, insanüstü, gerçek ötesi kavramlarını iyi ve yerinde kullanan, abartmayan, karakterler seçilerek, çocukta sağlıklı bir duyarlığın geliştirilmesine katkı sağlanmalıdır.

Bir zamanlar İlköğretim Genel Müdürü olan Servet Özdemir Bey, görevli olduğu yıllarda yabancı eğitim uzmanları ile Ankara’daki örnek anaokullarını ziyaret ederken, ilgililerin her kurumu gezdiklerinde, tebessüm ettiklerini görerek sebebini sormuş: “Azizim sizin kurumların hepsi bizim Pembe Panter, Tom ve Jerry, Şirinler, Micky Mouse, Ayı Yogi vb. çizgi kahramanlarımızın reklamını yapmakta. Onun için seviniyoruz.” Diye cevap vermişler.

Bir anasınıfının teftişinde beslenme saatine rastlamıştım. Çocukların yemekten önce haç çıkartır gibi, ellerini göğüs hizasında birleştirerek;“Ey Ulu tanrım…” diye dua ettiklerini izledim. “Bizim kültürümüzde yemekten önce ve bu şekilde dua etmek yok. Okul Öncesi mevzuatında da yok. Bu uygulamayı nereden aldınız öğretmenimim.” diye sorduğumda;  kendisinden önce de böyle dua edildiği için bunu devam ettirdiğini söyledi.

Öğretmenlerimizin, yöneticilerimizin duyarlı olmaları, programlarda, mevzuatta olmayan uygulamaları öğrencilere aktarmamaları gerekir.

Okunan kitap, çocukta güven, sevgi, iyilik, güzellik, cesaret, hoşgörü, sorumlulukvb. duygularını geliştirmelidir.Topluma olumlu intibak etmesine ve katkıda bulunmasına yardımcı olmalıdır.

İnsanlar zayıf ve güçlü yönleriyle, çelişkileriyle, tutarlılıklarıyla vb. olduğu gibi yansıtmalıdır. Kusursuz, mükemmel karakterleri gören çocuk öyle olamadığını gördüğünde, hayal kırıklıkları, mutsuzluk yaşayabilir.

Çocukların hayvanlara olan sevgi ve merakı göz önünde bulundurulmalı, bunlardan kahraman olarak yararlanılmalıdır. Bu yaklaşım, doğa sevgisini de geliştirecektir.

Çocuk yapıtlarında estetik duygulara yer verilmelidir. Bu etkileme, çocukta zevkli giyinme, yaşadığı mekânları ve çevreyi düzenli, temiz tutma vb. alışkanlıklarını geliştirecektir.

Başkalarının kişisel ve kutsal değerlerine katılmasa bile, saygılı olmayı öğretmelidir.Böylelikle hoşgörü duygusu gelişerek, önyargılardan arınacaktır. Değerler aktarılırken,”iyi, doğru, yararlı” vb.kavramlar, yazara göre değil, ulusal ve evrensel ölçütlere göre verilmelidir.

Az sayıda kahraman olmalıdır. Konular ciddiya da, komik, mizah yüklü, gerçekçi ya da gerçeküstü de işlenebilir.Unutamadığımız kitaplar, çocukken etkilenerek okuduğumuz kitaplardır. Yazarlar bunu unutmamalıdır.

Okunan kitaplar ayrı dünyaların insanı yetiştirmemeli, ayrıştırmamalı,yasalara uymamaya yöneltmemelidir. Önyargı ve koşullandırıcı anlatımdan uzak durmalı, kimse hor görülerek tahkir edilmemelidir.

Olayın kahramanı ya da olumlu değerler yenilmemeli, kaybetmemelidir. Bu çocukların olumsuz duygular yaşamalarına, güvensizlik duymalarına neden olur.    Mutsuz aileler konu edilmemelidir. Abartılmadan, mutlu ailelerin konu edilmesi yararlı olabilir.

Cinsiyet duygularını tahrik edici, “bizi leylekler getirdi”, gibiyanlış bilgi verici,başkalarının sırtındangeçinme, kolay yaşama, hayalperestlik, cinayet ve intihar eğilimlerini besleyen ifadelerle, bireysel ve toplumsal şiddet anlatımlarından kaçınılmalıdır.

Yaşama sevincini azaltan, güçlüklere dayanabilme azmini kıranduygulara yer verilmemelidir.Millî duygu ve değerler başkalarını aşağılamadan kazandırılmalıdır. Küfür içerikli sözlere yer verilmemelidir.

Bedensel ve zihinsel özürlüleri küçümseyen; kör, topal, sağır, çarpık, mankafa, alık, kambur, gerzek, aptal vb. ifadelere, lakaplara yer verilmemelidir.

Eşek, domuz, yılan, köpek vb. hayvan adları küfür olarak kullanılmamalı ve hayvanlar aşağılanmamalıdır.

Günümüzde anlamsız isimlerle, kalitesiz ve ucuz kitaplar marketlerde yer almaya başlamıştır. Anne babalar alışverişlerde bu kitapların içeriğini incelemeden ucuz diye alarak çocuklarına okutmamalıdır.

Televizyonlarda, yukarıda saydığımız özelliklere uymayan birçok “çocuk çizgi filmleri”, “animasyonlar” yayımlanmaktadır. Çoğu yabancı kaynaklı ve oldukça sakıncalıdır.

Bu yayınlar kendi ülkelerinin inanç ve kültürlerini telkin etmenin yanında, çocukları korkutan, ruh dünyalarında tahribatlar yapan telkinlerde de bulunmaktadır.Örneğin;He-Man “gölgelerin gücü adına” sloganıyla hayali bir kavramı, şiddeti yıllarca çocuklarımızın beyinlerine kodlamıştır.

Anne babaların TV programları ve çizgi film seçimlerinde de duyarlı olmaları, seçici davranmaları gerekir.

Ne yazık ki ülkemizde yerli yapım çocuk çizgi filmleri yok denecek kadar azdır. Son zamanlarda “Pepe” çizgi filminin çocuklara kazandırılması,  geçenlerde galası yapılan ve beş yılda ancak tamamlanabilen “Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu”adlı çizgi filmin izlenmeye sunulması sevindiricidir. Fakat yeterli değildir.

Devletin ve eğitim kuruluşlarının; çocuk TV yayınlarında, internetteki çocuk sayfalarında ve bilgisayar oyunlarında kaliteli ve bol ürün üretmeleri zaruridir.

Çocuk Kitabı Alırken Nelere Dikkat Edilmelidir

1. Yukarıda anlatılan özellikleri taşımalıdır.

2. İçerik, biçim, dil, anlatım, çocuğun gelişim özelliklerine ve yaşına uygun olmalı.

3. Yanınmış çocuk yayınevleri ve çocuk yazarlarının eserleri tercih edilmeli.

4. Çocuğunhoşlandığı kitaplar alınmalı, zorlamadan, severek okuması sağlanmalı.

Unutmamak gerekir ki, doğru alınan bir kitap çocuğumuzun yaşantısına olumlu güzellikler katarak mutlu edebileceği gibi, zararlı olanları da dünyasını karartabilecektir.

Anne baba ve eğitimciler olarak,çocuklarımızın geleceği bizlere emanettir. Bu sorumluluğu laikiyle yerine getirmek zorunda olduğumuzu unutmamamız gerekmektedir.

 

Vay ki Ne Vay!

 

İfadesizliğin ifadesini yansıtan

İdareci nice yüz

Böylelerin varlıklarıyla baharlar bile olur

Sanki birer güz

 

Halkı hor görenler geçerse şayet

Makam ve mevkilerin başına

Vay ki ne vay o milletin

O vatanın hem toprağına hem taşına

X

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin

Takılır biri peşine

Ne hakaretler yağdırır arkasından

Az rastlanır eşine

 

Hiç duymuyormuş gibi davrandı

O koca ilim sultanı

Hiç tınmadı ama içinden

Geçirdi bir an “Beni tanı”

 

Hakaretler eşliğinde yürüdükten

Bir süre sonra

Durdu dönüp şöyle bir bakarak

Tebessümle bir ara

 

“Ey kardeşim!” diyerek

Yumuşak bir eda ile

Daha var mı edecek hakaretin

Çabuk söyle

 

Ters bir karşılık beklerken adam

Ebû Hanîfe’den

O sâkince der “Geldim eve

Döneceğim köşeden”

 

Adam kahrolur yaptığından

Geçer sanki yerin dibine

Pişmanlık doğar âniden

Yılların o kaskatı kalbine

 

Atar kendini ayaklarının dibine

İmâm-ı Âzam’ın

Nedâmet yaşları dökülmeye başlar

Gözlerinden adamın

Der: “Gerçekten dedikleri gibi

Ne çok büyükmüşsün büyük sen

İnsanlar boşuna övmüyorlarmış seni

Ahhh bilemedim ben”

 

Tövbe billâh ederek Rabbine

Ayrıldı hızla oradan adam

“Bir daha mı büyüklere lâf atmak”

Dedi: “Artık asla yapamam.”

X

Büyüklük şiarıdır bazan kör bazan sağır

Bazan olmak lâl

Öyle insanların hükmettiği yerde

Olur ancak istiklâl