20.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 843

‘Kıbrıs, Kadim Türk-İslam Yurdudur! ’

Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay ve Yazar ATİLLA ÇİLİNGİR, (KKTC’nin 31. Kuruluş Yıldönümü Dolayısıyla)

Yavru Vatan KIBRIS‘I Anlatmaya Devam Ediyor.

Oğuz Çetinoğlu: Türkiye’nin Kıbrıs’a olan ilgisinin haklılığını ispat için Türkiye’nin ve Kıbrıslı Türk yöneticilerin ortaya koyduğu deliller nelerdir? Emekli Yarbay Atilla Çilingir: Türkiye’nin Kıbrıs adasına olan ilgisini biraz da yakın tarihimizin sesiyle açıklamak isterim: Öncelikle şu gerçeğin altına çizmek gerekir: Kıbrıs konusuna, ‘Milli Dâvâ” niteliğini Türk Milleti vermiştir. Dolayısıyla bu tarihî gerçek, Türkiye’nin Kıbrıs’a olan ilgisinin temelini teşkil eder. Diğer önemli bir husus ise; ülkemizin 1959-1960 yıllarında imzalanan Londra ve Zürih anlaşmalarından doğan ada üzerindeki hukukî haklarıdır. Hiç kimse bu anlaşmalar 1963 ve 1974 yıllarında adada yaşanan gerçekler sebebiyle ‘ortadan kalkmıştır‘ diyemez. Çünkü o yıllarda yaşanan tarihî sürece Rum tarafı sebep olmuş, Türkiye’de bu anlamaların kendisine tanıdığı hukukî garantörlük hakkını kullanmıştır. Zâten milletlerarası camia 1968 yılından beri devam ede-gelen taraflar arası müzâkereler sürecinde de, Rum tarafının hukuka aykırı bir biçimde Avrupa Birliği’ne (AB) üye olduğu 2004 yılında beri de; 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımakta, 1959 ve 1960 anlaşmalarına göre kurulan yapıyı esas almaktadır. Aslında burada göz ardı edilen önemli bir husus vardır ki,  kısaca şöyle özetlenebilir: 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, 1964 yılında adanın kuruluşuyla ilgili bütün anlaşmaları feshettiğini resmen açıklamıştı. Kıbrıs Türk tarafını ortaklıktan atmış, 1963 olayları ile neredeyse Kıbrıs Türk’üne adayı zindan etmiş, 15 Temmuz 1974’te adada gerçekleşen darbe ile Helen Cumhuriyeti adında illegal bir oluşum gerçekleşmiştir. Fakat ne yazık ki BMT’na üye ülkeler, yaşanan bu tarihî gerçekleri göz ardı etmişlerdir. Türkiye, 20 Temmuz 1974’de Kıbrıs Türk Halkı’nın topluca imha edilmesini önlemek ve adanın Yunanistan’a ilhakına mâni olmak maksadıyla, garantörlük hakkını kullanmış ve duruma müdâhale etmiştir. Bu müdâhale ile sâdece adaya değil, aynı zamanda Yunanistan’a da barışı, özgürlüğü ve demokrasiyi getirmiştir. Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin müdâhalesi sonrasında Yunanistan’da bulunan cunta yönetimi yıkılmış ve demokratik yönetim yeniden tesis edilmiştir. Buna rağmen Türkiye suçlu sandalyesine oturtulmuş, adada işgalci ilan edilmiştir. İşte bu gerçek, batılı ülkelerin ikiyüzlü politikasının ta kendisidir. Özetleşmiş olduğum gerçekler, ülkemizin Kıbrıs Konusundaki haklılığının hukukî delilleridir. Bunun dışında Atalarımızın ada üzerindeki 307 yıllık hâkimiyetinin bir yansıması olarak, Kıbrıs Türk Halkı’nın ada üzerindeki hukukî haklılığını ortaya koyan en çarpıcı ve yazılı gerçek, 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinin, anayasadan doğan hakla, kurucu ortağı olmasıdır. Ayrıca çok önemli bir gerçek daha vardır ki, bu da adanın tapu kayıtlarında yazılıdır. Çünkü hâlâ milletlerarası hukuk kurallarıyla sâbit ‘vakıflara ait arazi ve mallarının’ adada var olan kayıtlarıdır. Özellikle Osmanlı döneminden kalan ve tapu kayıtlarıyla belirlenmiş Lala Mustafa Paşa ve Abdullah Paşa Vakıflarına ait arazilerin Kıbrıs Türk Halkı’na aittir.  1963 olayları sebebiyle Rumlar tarafından yakılıp, yıkılan ve el konulan, Adanın güneyinde bulunan 103 Türk köyünün arazi, mal ve mülkü Kıbrıs Türk Halkı’na aittir. Adanın 307 yıllık Osmanlı hâkimiyeti döneminde, özellikle Karaman Sancağından Kıbrıs’a gelip de yerleşen Kıbrıslı soydaşlarımızın atalarının 1570’li yıllara dayanması, Kıbrıs Türk’ünün neredeyse 5 asırdan beri Kıbrıs adasındaki varlığının ve hakkının en çarpıcı delilidir. Dünya petrol üretiminin neredeyse yarısından çoğunun sağlandığı bu bölgede; Orta Asya ve Ortadoğu petrollerinin batılı ülkelere taşınmasında, önemli bir istasyon konumunda olan Türkiye; milletlerarası enerji güvenliğini sağlamak için Kıbrıs’la ilgilenmek mecburiyetindedir. Unutulmasın ki, günümüzde bu ada benimdir, hukukî temsilcisi de benim diyen Rumlar, asırlar boyunca Osmanlının, Kıbrıs Türk’ünün yanında çalışmış, onların hak ve adâletine sığınmışlardır. Çetinoğlu: Size göre, dile getirilmeyen-getirilemeyen başka gerekçeler var mı? Çilingir: Kıbrıs adasında, Türkiye’nin ve K.K.T.C.’nin ilgisinin ve varoluş sebebinin asla silinemeyeceği, yok sayılamayacağını belirleyen çok önemli iki neden daha vardır! Bu iki hususu ülkemizin çok kritik bir süreç yaşadığı bu günlerde özellikle ifade etmem gerekir. Birinci sebep: 648 yılında ilk İslam donanmasının adayı ele geçirmesi sırasında, Peygamber Efendimizin Süt Teyzesi Hala Sultan Hazretleri, Şahâdet mertebesine erişmesi sonucunda burada metfundur. 1571 de Lala Mustafa Paşanın Kıbrıs’ı ele geçirmesi sırasında şehit düşen kimi tarihçilere göre 50.000, kimilerine göre ise 80.000 askerden oluşan atalarımız genellikle Güney Rum kesiminde kalan şehitliklerde yatmaktadır. Ve yakın tarihimizde 20 Temmuz 1974’de ‘O Gazi Topraklar’ uğruna seve, seve hayatlarını fedâ eden Mehmetçiklerimizin, Kıbrıs Türk Mücâhitlerimizin aziz bedenleri, K.K.T.C.’de bulunan şehitliklerimize emânet edilmiştir. İkinci husus ise: Şahâdet mertebesine erişen bu kahramanların, Kıbrıs’ta göndere çekmiş oldukları; dağa, taşa işledikleri Aziz Sancağımız, Ay Yıldızlı Bayraklarımızın adada ki varlığıdır. Her şey göz ardı edilebilir fakat asırlardan beri ‘O Gazi Toprakların’ Türbedarlığını yapan aziz şehitlerimizin ve onları gölgesiyle koruyup, kollayan şanlı bayraklarımızın varlığı asla göz ardı edilemez. Bu çok önemli iki husus; Kıbrıs üzerindeki hukukî ve tarihî ilgimizin, hakkımızın da üzerine çıkan, milletimizin millî ve ulvî değerlerinin adaya yansıyan en önemli gerçekleridir.

Çetinoğlu: Kıbrıs’ta nihâî, kesin ve âdil bir çözüm için ‘olmazsa olmazlarımız’ nelerdir? Çilingir: Kıbrıs adasında kesin, nihâî ve kalıcı bir çözüm için Türkiye’nin olmazsa olmazı; 2004 yılında adada oylanan ‘Annan Tuzak Planı” öncesinde T.B.M.M.’de onaylanmış olan ülkemizin kırmızıçizgileridir. Açıklayacağım bu kararlar manzûmesi hâlen geçerliliğini korumaktadır. Bu kararlarda:

–          Adada iki eşit halkın var olduğu,

–          Adada iki ayrı devletin mevcudiyeti,

–          Türkiye’nin garantörlük hakkının devam edeceği,

–          Lozan’da kurulmuş olan Türk-Yunan dengesinin bozulmayacağı,

–          K.K.T.C.’nin bağımsızlığı, eşitliği, barışın devamı, refahı ve kalkınması için her türlü desteğin verilmeye devam edeceği belirtilmiştir.

Sıralamış olduğum hususlar adada varılacak muhtemel bir mutabâkatın içerisinde mutlak surette olması gereken hususlardır. Bunların bir tekinden dahi vazgeçmek, ilerleyen dönemde Türkiye ve K.K.T.C. için geçmiş dönemde yaşanan o sıkıntıların Kıbrıs’ta yeniden başlamasına sebep olacaktır. Çünkü Rum tarafının millî duruşu ve amacı hiçbir dönemde değişmemiş, değişmeyecektir. Bu duruşun baktığı taraf, adanın Yunanistan’a bağlanmasıdır.

Çetinoğlu: Bu şartları kabul ettirebilir miyiz? Çilingir: T.B.M.M.’de kabul edilmiş ve hâlâ geçerliliğini koruyan ülkemizin kırmızıçizgilerini yıllardan beri devam eden müzâkere masasında savunmak ve muhataplarına kabul ettirebilmek, ülkemizde iş başında olan hükümetlerimizin dış politikalarına ve milletlerarası konjonktüre bağlıdır. Unutulmasın ki, millî davalar uzun soluklu mücâdeleler ve dik duruşlar gerektirir. Kıbrıs Millî Dâvâmız hiçbir sebep uğruna fedâ edilemeyecek kadar önemlidir. Bu yüzden ülkemizin dış politikasında çok önemli bir yeri olan ve son 60 yılına damgasını vuran Kıbrıs konusunda Türk Milletinin ve Kıbrıs Türk Halkı’nın, milletlerarası arenada kazanılmış hukukî haklarını yılmadan ve cesaretle savunmak; adadaki, kalıcı ve nihâî çözümün vazgeçilmezleri olmalıdır. Şurası unutulmamalıdır ki! Güney Rum Kesimi, adada alabileceği her şeyi almıştır. Hâlâ adanın legal hükümeti gibi tanınmaktadır. Milletlerarası anlaşmalara aykırı olarak, AB’ye üye yapılmış olup, Kıbrıs adasına yapılan her türlü ekonomik yardımdan kanunsuz bir biçimde tek başına faydalanmaktadır. Çünkü hâlâ adanın kuzeyine, Kıbrıs Türk Halkı’na uygulanan her türlü ekonomik ve siyasî ambargo devam etmektedir. Bu insanlık dışı uygulama, hem de BMTna göstere, göstere yapılmaktadır. Bu sebeple 1968 yılından beri süregelen müzâkerelerde, Rum tarafının yegâne isteği; adanın kuzeyine yeniden dönmek, 1960’da olduğu gibi adaya bir düzen getirmek, Kıbrıs Türk Halkı’na azınlık hakkının dışında bir hak vermemek ve AB şemsiyesine sığınarak, Türkiye’nin garantörlük hakkını ortadan kaldırmaktır. Yunanistan’ın ve batılı ülkelerin ulaşmak istediği sonuç; Enosis’tir. Yâni adanın Yunanistan’a ilhakıdır. Bu sonuç; asırlardan beri Rum Ortodoks Kilisesinin, Rum Millî Konseyinin, anavatanları Yunanistan’ın ve arkalarındaki en büyük güç Hıristiyan âleminin de hedefidir. Çetinoğlu: Güney Kıbrıs yönetiminin Avrupa Birliği’ne üye oluşu, Londra ve Zürih Anlaşmalarına aykırıdır. Buna rağmen Türkiye, üyeliğin gerçekleşmesine engel olamadı. Gelişmeleri özetleyip neden engel olamadığı hakkında bilgi lütfeder misiniz? Çilingir: Güney Rum Kesiminin AB’ye üye oluşu da, adanın Türk Milletinden ve Kıbrıs Türk Halkı’ndan söke, söke alınabilmesi için kurgulanmış, başarıya ulaşmış Bizans oyunu senaryolarından bir tanesidir.

‘Annan Tuzak Planı’ ile ortaya konulan bu senaryonun hayata geçirildiği 2004 yılında, ne yazık ki, ülkemizi yöneten hükümet bu tuzağa düşmüş, AB ile başlatılacak olan müzâkereler sürecinde neredeyse Kıbrıs Türk Halkı bu sürece fedâ edilir hâle gelmiş/getirilmiştir!

Çünkü Annan Planı’na ‘hayır’ cevabı verildiğinde otomatikman geçerliliğini kaybedecek olan bu plana, Rum tarafı ‘Hayır’ dediği halde, AB’ye üye yapılmış; adanın devlet statüsünü ortaya koyan 1959 ve 1960 anlaşmalarına göz ardı edilmiştir.

Açıkçası hem Türkiye ve hem de K.K.T.C. bu süreçte AB tarafından aldatılmıştır. Ancak o döneme dönüp baktığımızda; Türkiye’nin AB müzakerelerine başlayacağı o süreçte Türkiye; AB’nin ‘komşularla sıfır problem‘ dayatması ile karşılaştı. Türkiye’ye, ‘Yunanistan’la problemlerini çözmeden müzâkere başlamaz‘ deniliyordu. Türkiye, AB’ne; ‘Kıbrıs meselesi AB’nin konusu değil, BMT’nın konusudur.’ Diyemedi. Bunu rahatlıkla söyleyebilirdi çünkü o dönemde Kıbrıs, BMT’de görüşülmekte idi.

Yine o süreçte; ‘Kıbrıs konusunda tâvizler verilebilir‘ anlamında sözler söylendi. Adı belirtilmeksizin Sayın Rauf Denktaş kast edilerek; ‘Kıbrıs konusu kimsenin şahsî dâvâsı değildir‘ denildi. Böylece Kıbrıs konusunda tâvizler dönemi başlamış oldu.  Günü gelmiş, Kıbrıs Milli Dâvâmıza ömrünü adamış, bu konuda Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk’ünün hakkını ve hukukunu başarıyla savunmuş, bir dâvâ insanına, son Türk Devletinin Kurucu Cumhurbaşkanlığını yapmış olan bir devlet adamına; o süreçte yapılan yanlışlara dikkat çekmek adına ve Türk Milletini bilgilendirmek maksadıyla geldiği anavatanından: ‘Git sen kendi ülkende davanı savun’ Denebilmiştir. Sanki Türkiye O’nun da vatanı değilmiş gibi…

Yine yıllar önce K.K.T.C.’de kimilerince yönlendirilen ve Türkiye aleyhine yapılan ayıplı mitinglere; haklı da olsa yöneticilerimizin vermiş olduğu tepkilere karşı sergilenen bir genellemede Kıbrıs Türk Halkının ‘besleme‘ yerine konulduğu da unutulmuş değildir!

Bu tespitlerimi şu sebeple yaptım: Son 12 yıl içerisinde K.K.T.C’de yaşananlar, oluşturulan algılar, Kıbrıs Millî Dâvâmız, ‘verelim kurtulalım‘ şekline dönüşmüş, çok tehlikeli bir sürece sürüklenmiştir. İşte böylesi bir ortam Rum tarafının, ada üzerinde eli, kolu, kulağı olan emperyal güçlerin arayıp da bulamayacakları bir ortam meydana getirmiştir.

Ancak son birkaç yıldan beri T.C. Hükümeti, adada son dönemde yaşananların, neleri kaybettirmeye yönelik olduğunun farkına varmış, Rumlara verilen tâvizlerin, onlardan daima bir adım önde olacağız söylemlerinin; çözüme katkı değil, tam tersine Rum tarafına avantaj sağladığının farkına varmıştır. Bilindiği üzere Rum tarafı, yine kendisinin yarattığı bir bahane ile ( münhasır bölgede aradıkları petrole, ülkemizin misliyle karşılık vermesini bahane ederek) devam eden müzakere masasından kaçmışlardır!

Unutulmasın ki! Kıbrıs sâdece bir ada değildir, bir simgedir. Bundan öte TC’nin bir savunma üssü, bir fay hattıdır.

Özellikle Kıbrıs konusu, kimilerinin öngördüğü gibi bir alış – veriş, borç – alacak muhasebesi hiç değildir.

Sıraladığım gerçeklerin ışığında o süreç ne yazık ki,  iyi yönetilememiştir. Rumların AB’ye tek taraflı olarak üye yapılması sonrasında, ülkemizin yetkilileri de bu konuda AB’nin ve BMT Genel Sekreteri’nin ikircikli davrandıkları tespitini yaparak, ülkemize ve Kıbrıs Türk Halkı’na yapılan haksızlıkların boyutunu ortaya koymuşlardır.

Rum kesiminin 1959-1960 anlaşmalarının ilgili maddelerine rağmen, gayrı hukukî bir şekilde AB’ye üye yapılması adada var olan gerçeği değiştirmiş değildir. Çünkü GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) Kıbrıs Türk Halkı’na ve adanın tamamını temsil etmemektedir. Kıbrıs Türk Halkı’na adına bir karar verme yetkisine de sâhip değildir.

 

(DEVAM EDECEK)

 

 

Yazmak

0

Bizde  ne hikmetse yazan azdır. Hemen her sâhada çok bilgili, çok değerli münevver ve aydınlarımız var. Fakat bu zâtı muhteremler güzel konuşur, hoş anlatır velâkin elleri bir türlü kaleme gitmez.

Bu bakımdan görüp de tespit etmiyen, duyup da yazmıyanları, ben; ketum, içine kapanık,  kabız, verimsiz olarak niteliyor ve üzülüyorum.

Mücerret, soyut bilgi de şart; o bilginin nasıl kullanıldığını bilmek de. Biri nazarî / teorik, diğeri amelî / pratik / eylemli. Biri potansiyel, öteki kinetik enerji hükmünde. Halbuki İmam Şafii’nin dediği gibi: Söylenen nasıl şâyi’ ise “Yazılmayan (da) zâyidir.”

Bu eksikliğimiz bilhassa siyasîlerimizde bir kat daha ehemmiyet arzediyor. Devletin mühim mevkilerinde bulunmuş, gerçekten kıymetli idareci ve diplomatlarımıza; bu hususta büyük sorumluluk düşüyor.

Denenmiş fikirlerin tatbik kabiliyetini bilenler, hem zaman kaybını önlemiş, hem de görevlerinde daha başarılı olmaları dolayısıyla vatana millete, daha yararlı olmak imkânını elde etmiş kişilerdir.

İç dış mes’elelerde geçmişin engin tecrübelerine; her zamandan daha çok muhtaç olduğumuz günümüzde; değerli, tecrübeli, eski devlet adamlarımızın; bizlere söyleyecekleri şüphesiz çok şeyler var.

Şüphesiz, emekli koltuklarından, bu millî ve hayatî uyarı vazîfesini kalemleriyle yapanlar yok değil. Fakat bu sayı, devede kulak kabîlinden. Güzîde ve seçkin büyüklerimizin bulundukları köşelerden, bizlerle daha fazla ilgilenmeleri lâzım. Çünkü bırakacakları hatıralarla, yarınlar daha aydınlık olacaktır.

Sadece onlar mı yazmalı? Şu anda iş başında bulunan, özellikle yurdun çeşitli üniversitelerinde, muhtelif ilim kürsülerini işgal eden, hakîkaten sâhalarının ehil ve erbabı bulunan bilginlerimizin, çok ilmî yazılarını, kamu oyunu aydınlatmak gâyesiyle  -halkın seviyesine indirerek-  çeşitli dergi ve gazetelere de aksettirmeleri takdire şayan olacaktır.

 

Riyanın Zararları

Yüce dinimiz İslam, Müslümanın inancında, ibadetlerinde ve insanlara karşı davranışlarında samimi olmasını emretmiş (Beyyine, 98/5), kötü bir davranış olan riya ve ikiyüzlülüğü dekesin bir dille yasaklamıştır. Riya, kişinin imanını tehlikeye atan manevî bir hastalıktır.Dinimizde riya gizli şirk sayılmıştır. (Ahmed, V, 428)İnsanın iyi bir Müslüman olmasının önündeki en büyük engellerden birisi de riyadır.

 

Sözlükte “göstermek, gösteriş yapmak” anlamlarına gelen riya, dinî bir kavram olarak, ibadetleri, iyilik ve güzel davranışları Allah rızası için değil de insanlara göstermek ve kendini beğendirmek amacıyla yapmak demektir. Bu tür davranışlarda bulunan kimseye riyakâr veya müraî denir.

 

Riya;her türlü işi sadece Allah rızası için yapmak demek olan ihlasın zıddıdır. İman zayıflığından ve dünyalık menfaat elde etme düşüncesinden kaynaklanan, bir tür hilekârlık ve iki yüzlülük olan riya, insan şeref ve haysiyetine yakışmayan kötü bir davranıştır. HalbukiAllah’ı seven, Allah’ın da kendilerini sevdiği gerçek müminler, gerek ibadetlerinde, gerekse diğer tutum ve davranışlarında sadece Allah’ın rızasını gözetir, hiç kimsenin beğenmesine yahut kınamasına itibar etmezler.(Mâide, 5/54)

 

İbadetlerine riya karıştıranlar Kur’an-ı Kerim’de;hesap ve ceza gününü yalanlayan, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyen, namazlarını ciddiye almayan ve yardımlaşmaya engel olan kimselerle birlikte zikredilerek kınanmıştır.(Maûn, 107/1-7)Yine Kur’an’da, riyakârlığın münafıklıkların özelliklerinden olduğu bildirilmiştir.(Nisâ, 4/142)

 

İbadetler başkalarına gösteriş için değil, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için yapılmalıdır. Başkalarının sevgi ve beğenisini kazanmak veya herhangi bir menfaat elde etmek maksadıyla yapılan hiçbir iş Allah yanında değer kazanmaz. Allah Resûlü’nün ifadesiyle amellerin değeri ancak niyetlere göredir. (Buharî, Bed’ü’l-Vahy, 1)İhlasla yapılan az ibadet, riyakârca yapılan çok ibadetten daha hayırlıdır. Zira ibadetlerde aslolan az veya çok olması değil gösteriş ve riyadan uzak olarak halis bir niyetle yapılmasıdır.

 

Riyakârlık insan için tam anlamıyla bir mahrumiyettir.Çünkü riya amellerin sevabını ve faziletini yok eder, kişiyi iflasa sürükler.Kur’an-ı Kerim’de,“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın…”(Bakara, 2/264) buyrularak, insanlara gösteriş olsun diyeibadet ve iyilik yapanların amellerinin boşa çıkacağı konusunda ciddi ikazlarda bulunulmaktadır.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)bir hadis-i şerifinde;”ne kahraman adam” desinler diye savaşan ve bu esnada ölenkimsenin;”âlim” desinler diye ilim öğrenen, “ne güzel okuyor” desinler diye Kur’an okuyan kimsenin ve “ne cömert adam” desinler diye yardım yapan kimsenin kıyamet günü amellerinin kabul edilmeyeceğini vebu kişilerin yüzüstü cehenneme atılacaklarını haber vermiştir.(Müslim, İmâre, 152; Nesâî, Cihad, 22)

 

Riyadan son derece sakınmamız gerekir. Bunun için öncelikle niyetlerimizin halis olmasına dikkat etmeliyiz.Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Allahu Teâlâ sadece kendi rızası için yapılan ibadetleri kabul eder, başkasını değil” (Nesâî, Cihad, 24) buyurarak, niyetlerimize riya karıştırmamız gerektiğini ifade etmiştir.

 

Riyadan korunmanın bir diğer yolu da gizliliğe dikkat etmektir. Kur’an’da; insanın riya ve gösteriş gibi kötü duygulara kapılmasının önüne geçmekmaksadıyla zekât, sadaka gibi hayırların gizli yapılması tavsiye edilmektedir. (Bakara, 2/271)Hz. Peygamber (s.a.s.) de,sadakasını sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyecek şekilde gizleyerek veren kimseninhiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde Allah’ın arşının gölgesinde gölgelenecek kimselerarasında olduğunu müjdelemiştir.(Buharî, Ezan, 36)

 

Yüce Rabbimize karşı kulluk görevlerimizde ihlaslı olmamız gerektiği gibi, birlikte yaşadığımız insanlara karşı da dürüst ve samimi olmamız gerekmektedir.Beşerî münasebetlerimizde doğruluk, dürüstlük, güven ve samimiyet esas olmalıdır. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), müminlerin birbirlerine karşı samimi davranmalarını ve riyakârlıktan sakınmalarınıtavsiye etmiştir.(Müslim, İman, 95)

 

İki yüzlülük yani içi başka dışı başka olmakimanla bağdaşmayan kötü bir davranıştır. İnsanlara karşı olduğundan farklı görünen, gerçek yüzünü gizleyerek sahte davranışlar sergileyen ve başkalarını kandıran riyakâr insanları Allah sevmez. Onlar insanlar tarafından da sevilmeyen ve güvenilmeyen insanlardır.

 

Görüldüğü gibi riyakârlık, Müslümanın inanç ve ibadetlerine zarar verdiğigibi, beşerî münasebetlerine de büyük zarar vermektedir. Bu durum toplumsal huzur ve güveni derinden etkilemektedir. Öyleyse;gerek ibadetlerimizde gerekse insanlara karşı davranışlarımızda riyakârlıktan son derece sakınmalı, her işimizi sadece Allah’ın rızasını gözeterek yapmaya çalışmalıyız.

 

10 Kasım’ın Düşündürdükleri

 

 

“Benim fıtratımda bir gayritabiîlik varsa, Türk olarak dünyaya gelmemdendir.” M. Kemal ATATÜRK

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerimde “Bütün nefsler ölümü tadıcıdır. Sonra Bize döndürüleceksiniz.”  (Küllu nefsin zâikatul mevti summe ileynâ turceûn Ankebût 57.) Bu hitap bütün canlılaradır.                                                Bu durum insanın fani olduğu kalıplaşmış sözle zihinlerimize kazınmak istenmiştir.                    Her ölenin arkasından rahmet okumak dinimizin olgunluğunun gereğidir.                                 İslam dininin temellerinden biride hüsnü zan’dır. Bu temel insanın kemalete ulaşmasında ve sosyal hayatında da buna önem verilmesi gereken hususlardandır. Bu hususiyet din sosyolojisi ve psikoloji bilimlerinin de konularındandır. Araştırmacılar tarafından ciltlerle kitap yazılabilinir.  Şahsen beni dinimizin iki terimi çok etkilemiştir. Biri merhamet, diğeri ise hüsnü zan’dır.                                           Ancak bazı insanlar için rahmet okunurken “minnet ve rahmetle anıyoruz” da denir. Bu insanların sayısı az olup, bahtiyar kimselerdir. Atatürk’te bunlardan biridir.                                     Atatürk’ü bu ölüm yıl dönümünde de rahmet ve minnetle yad ediyoruz. Her insanın iki defteri vardır. Birine sevap,diğerine de günahları yazılır. Bir kul olarak günahsız insan olmaz. Olmamalıdır da. Aksi halde tövbe kapısı diye bir şey olmazdı.                                                                                         Atatürk kendisini Milletine ve değerlerine adamış eksikleri olan bir faniydi. Ancak çokça fazlalığı olduğu düşünülen günümüz insanlarından daha fazla eksiği olmayan bir insandı. İmanlı bir kimseydi. İman Allah ile kul arasındaki bir rabıtadır. Cenneti çantada keklik görenler, yarın mahşerde ne olduklarını anlayacaklardır. Bu konularda hüküm vermemiz kul ile Allah arasına girmek olur ki bunun adına ŞİRK denir. Bu konuda hiçbir hüküm biz kullara ait değildir.                                                           Bizi bir faninin toplum için yaptıkları ilgilendirir. İndirilen dinimiz hiç kimseye başkasının imanını sorgulama hakkını vermemiştir.                                                                                                        “Vatan sevgisi imandandır” Hadisi Şerifi doğrultusunda “Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır.” Diyebilen Atatürk’ü din eksenli yargılamak İmanî zaaftan, yada ahlaki yozlaşmadan ve cehaletten kaynaklanır.                                                                                                             Atatürk büyük bir Devlet adamı ve bir liderdi. Biz fanileri de bu yönü ilgilendirir. Türk tarihinde iki büyük Türk vardır. Biri METE HAN, diğeri de ATATÜRK’tür. Bunu bilmekte yarar vardır.

 

 

 

 

Kendi içmez, içeni kınamaya bayılır.

Yüzünden aldatmaca, sahtekârlık yayılır.

Şarap içmiyor diye, kasılıp gezer ama;

Yedikleri yanında şaraba meze sayılır!

Ömer Hayyam

Atatürk en zor zamanda ümmetin ve milletin şeref ve haysiyetini kurtarmaya vesile olmuş  bir liderdir. Bunu Allahın bir lütfü olarak görmek gerekir.                                                                 Dini,ahlakı kısaca her şeyi eksik ve yanlış anlayan bir devrin inanları olarak, keşke Allah’ın bize en büyük armağanı olan aklımızı yeterince kullanabilsek.                                                                                  İşte o zaman dünyaya hâkim olur Türk ve İslam âlemi huzur ve refahı bulur.                               Selam ve Saygılarımla.  2014

 

 

Ey Millet!

Ne olmuşsa olmuş da, milli gömlekler çıkmış,
Çıkınca milli gömlek, her şeyde mubah olmuş.
Onlar oldu padişah, her şey onların olmuş,
Saraylar, köşkler, yatlar, bal, börek onlarınmış.
Şimdi sorsan onlara, nerde İslam devleti?
Ondanda hiçbir ses yok, hani şeriat hani?
Ata’nın büstlerini kırıp da devirenler ,
Cami çıkışlarında nara atıp duranlar ,
Mescid-i Aksa üzgün, kırdınız mı zilleti,
Filistin de mazlumu gidip kurtarmadınız.
Burda bağırmak kolay, gösteri falan filan ,
Bıraksana kardeşim onlar eskide kaldı.
Dokunma dünyamıza, bizi dünyalık sardı,
Yiyoruz, içiyoruz, ezipte geçiyoruz.
Allah bizi de gördü, iktidar nasip oldu,
Kutularla yeşiller bak kaderimiz oldu.
Didiştirmeyin bizi, keyfimize değmeyin,
Zaten biz ne diyorsak, odur hep doğru olan.
Üstümüze gelmeyin, ihaleme değmeyin,
Bizler soyup soydukça ve de Türk’e sövdükçe,
Asgari ücretliler ve de kıt akıllılar ,
Bize hep inandıkça, oylarını verdikçe,
Değmeyin bu Hasana, gözlerini açsana?
Nağme yazdım Hasana, ha Hasan’a ha sana !
Ayağa kalk be adam, sağa sola baksana,
Onlar bolluk içinde, sense goy goy peşinde,
Sırtına çıkanları bir depikte atsana.
Bozkurt olup çık yola, Kürşat olup bak hele,
Ömer’in adaleti nerede söylesene?
Kandırılan ey millet, sömürülen ey millet,
Gözlerini açsana, silkinipte kalksana,
Ülkemi bölenleri, başından def etsene!

 

Pişman

Şüphesiz varsın birsin

Elbette Allâhım

Gaflet hâlinde geçen

Zamânadır âhım

 

Bilirim ömrüm boyunca

Çoktur günâhım

Gaflet içinde yiten

Zamânadır âhım

 

İçimdeyken Sen

Aramışım dışarda beyhûde

Bu yüzden olmamış bir türlü

Ahhh başım âsûde

 

Dert benim, derman bendeymiş

Âh u zârımdan kime ne

Değilmişim farkında ahh

Bir ömür boyu desene

 

Koskoca hayâtım meğer

Geçmiş kıyl u kaal ile

Uyanışım geç oldu

Pişmânlığım ise nâfile

 

Dememiş boşuna Hazret-i Mevlânâ:

“Ey İnsan!

Olacaksın bir gün

Pişmân olduğuna da pişmân.”

 

Hamdolsun, Amerika da Bizim Dönemimizde Keşfedildi

Sürüyü kurt çaldı‘ diyen yalancı çobanının hazin hikâyesini biliyorsunuz. Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’ın Amerika Kıtasının keşfiyle alakalı söylediği şeyler sürü çalınsa da, çalınmasa da aynı muameleyi görüyor anlaşılan. Oysa bozuk saat bile günde 2 defa doğruyu gösterir.

Erdoğan’ın “Amerika kıtasının 1492’de Kolomb tarafından keşfedildiği iddia edilir. Oysa Kolomb’tan 314 sene önce 1178’de Müslüman denizciler Amerika kıtasına ulaşmışlardır” demesi içte ve dışta ‘yine her konuda şahlanıyor aman‘ makamında karşılansa da bir tarihçi olarak üstüme alındım.

Her ne kadar “Amerika’yı Temel’le İdris Keşfetti!” yazısında Mustafa Küpçü oradaki coğrafî adların ne şekilde konduğuyla birlikte fıkra güzelliğinde betimlese de biz “Kolomb’un hiç mi suçu yok?” limanında Ada Vapuru’na bilet kesmek azmindeyiz.

Evet, Kristof Kolomb 1484’te Osmanlı’ya gelerek Sultan II. Beyazıt’tan sponsorluk desteği istedi. Evet, Kolomb Hindistan’a ulaşmak isterken Antiller ve Kuzey Amerika‘ya tosladı; nitekim Kızılderililere de ‘İndian‘ denilmesi ve ‘İndiana‘ gibi eyaletler İngilazca ‘İndia‘ denilen Hindistan sözcüğünden türetme kelimelerdir.

Evet, önemli tarihçilerimizden Prof. Fuat Sezgin, Endülüs’lü Müslüman gemicilerin Kolomb’dan 3 asır önce kıtaya ulaştıklarını “İslam Uygarlığı’nda Astronomi, Coğrafya ve Denizcilik” kitabında tafsilatlandırıyor; muhtemelen de Cumhurbaşkanı’na konuşma hazırlayanlar buradan yararlanmışlardır.

Dahası, 889’da Kurtuba’lı (Cordoba) denizci Said bin Esved‘in Amerika’ya ulaştığını ve ünlü coğrafyacı Mesudî‘nin 10.yy’daki kitabında bu bölgeleri haritalandırdığını; 999’da Gırnata’lı (Granada) denizci İbni Faruk Gando‘nun Atlas Okyanusu’nun batısındaki adalara vardığını; 12.yy’da Kuzey Afrikalı bir gurp denizcinin Amerika taraflarına 20 günlük seyahat yapışının yine ünlü coğrafyacı İdrisî tarafından (ö. 1155) aktarıldığını; 1310’da Mali İmparatoru Abu Bakar‘ın Meksika Körfezi’ne çıktığını; 1421’de Kubilay Hanlığı’nın devamı olarak kurulan Ming Hanedanı’na bağlı Müslüman denizcilerden Çango’nun (Chang O / Cıng Hı) 2 yıllık serüvenini konu alan kitap yazıldığını isteyenler araştırabilir.

Ülkemizdeki ve neredeyse yeryüzündeki tüm kötülükleri CHP’ye, bütün iyilikleri de AKP’ye bağlayan Tayyip Erdoğan’ın “Hamdolsun, Amerika da bizim dönemimizde keşfedildi” demediğine şükredin siz. Bana kalsa keşif meşif de yok; oralardaki And, Maya, İnka, Aztek, Mapuçe, Zapotek, Nazca gibi zaten MÖ’den beri var olan kültürleri / medeniyetleri niye zorla keşfediyoruz ki!

Ve bence Erdoğan’ın sözlerinde keşiflik bir mevzu da yok. Ama konuşma yaptığı platform benim için Amerika’nın keşfi hikâyesinden daha önemlidir: 1.Latin Amerika Müslüman Dinî Liderler Zirvesi. Ve benim Said b. Esved’lerim, Gando’larım, Ebu Bekir’lerim, Çango’larım, Kolomblarım; Küba Temsilcisi Yahya Pedro, Haiti Temsilci İmam Hanif, Brezilya Temsilcisi Haled el-Sayed, K.Amerika Temsilcisi Naem M. Baig‘ler..

Amerika’yı tekrar keşfetmeye hem gerek yok hem var.

 

Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşunun 31.yılı ve Kıbrıs Gezimiz

Kıbrıs Adası Anadolu’nun hemen güneyinde, Akdeniz’imizin geniş bir boğaz ile ayırdığı konumu ile dikkat çekicidir. Tıbbiyeden mezuniyetimizin 40.yılı vesilesi ile sınıf arkadaşlarımızdan olan ve Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde Sağlık Bakanlığı da yapmış Dr. Gülşen Halil hanım, Dr.Erkan Kemal, Dr.Emirzade’nin ve Dr.Zaliha’nın daveti ile gezmek-görmek imkanımız oldu. Kendilerine gösterdikleri ilgi ve Kıbrıs’ı tanımamız yönündeki gayretleri sebebi ile müteşekkiriz.

Torosları geçince önce Akdeniz’i sonra Kıbrıs’ı görüyorsunuz. Yukarıdan bakıldığında bu kara parçasının Anadolu’muzun devamı gibi duruşu ile  stratejik önemini  daha iyi anlıyorsunuz. Lefkoşe Ercan havaalanından T.C nüfus kağıdınızla geçip Kıbrıs’ta Türkçe ve Türk Lirası ile yaşamınızı sürdürebilmek, dış ülkelere gidip gelenlerin bildiği gibi önemli bir ayrıcalıktır. Bu şartları oluşturanları şükran ve rahmetle anıyoruz. Dr.Fazıl Küçük, Rauf Denktaş, pilot  Cengiz Topel, eski Başbakanlarımızdan Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan hemen aklımıza gelenler. Ayrıca Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatının sayısız kahramanları ve Türk ordusunun başarısının önemini hatırlıyorsunuz.

Arkadaşlarımızla Girne’de buluştuk. Önce Girne çarşısını dolaştık. Öğle namazını kale yanındaki tarihi Cafer Ağa Camisinde kıldım. Bu tarihi Cami ve çevresinde restorasyon çalışması yapılıyor. Daha sonra Girne’ye hakim bir tepedeki tarihi manastırı görmeye çıktık.Buradan kalesi, denizi, bahçeleri ile bu güzel şehri çok güzel görebiliyorsunuz. Dr. Erkan Kemal bizi şehir ile ilgili bilgilendirdi. Verilen coğrafi bilgiler yanında 1974 öncesi Kıbrıs Rumları ile olan sorunlar ve o şartların aşılması için yapılan mücadele ve yakın tarihlerindeki olaylar ilgili çarpıcı bilgiler dikkat çekiciydi.

Onlar için Ada artık yavru vatan değil Ana Vatandır. Türkiye ise Ata Vatanıdır. Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bayrağındaki iki düz kırmızı çizgi bunun işaretidir. Kırmızı ay yıldız bu amaçla dökülen şehit kanlarıdır. Beyaz zemin ile barışa ve sevgiye işarettir.

Girne’den önce batıya doğru Lefke portakal bahçeleri, Türkiye’den gelen su hattı ve yeni bitmiş Geçit Kale su barajını gördük. Bilahare Mavi Köşk denilen yere götürüldük.

Mavi Köşk 1957 de yapılmış, Makarios’un avukatı tarafından kullanılan, görünürde silah kaçakçılığı yapılan bir mafya tarafından kullanılan ama gördüğüm kadarı ile Kıbrıs Rumlarının Kıbrıs’ı ilhak etme planlarının bir parçası olarak kullanılmış bir yer. Türkiye’ye en yakın nokta ve Anadolu gözle bile görülebiliyor. Renklere göre adlandırılan(kırmızı-mavi-sarı) odaları, salonları, bahçesi ve buraların kullanılış şekli özellikli bilgilerle dolu. Mavi odanın çalışma masasının ceylan derisi, kırmızı odadaki (mafya toplantılarının yapıldığı) karar masasının deri kaplamasının gergedan derisi olması gibi gizemli, manidar bilgiler de verildi.

1957’de yapılan bu yere karşılık 1958’de TMT’nin kurulması Kıbrıs Türkleri’nin dikkat ve uyanıklığının işaretidir. Bu dikkat ve sürdürülen mücadele olmasına idi bugün Kıbrıs Türk Cumhuriyeti herhalde olamazdı.

Magosa Kıbrıs’ın en büyük şehri. 1974’den önce otelleri ile büyük bir turizm merkezidir. 1974 barış hareketi ile KKTC’ye dahil edilmiştir. Maraş bölgesi hala kapalıdır. Bu bölgede 1974 Barış harekatının izleri aynen duruyor. Zaman içinde bu otellerin kapı pencereleri dahi sökülmüş ve halen kullanılamaz hale gelmişlerdir.

Magosa kalesi tarih kokuyor. Magosa’nın fethindeki Kilisli Canpolat Bey’in Kahramanlığı ve onun adının verildiği müze görülmeye değerdir.Burada Lala Mustafa Paşa Camii ve çevresindeki tarihi dokuyu, Namık Kemal ‘in hapsedildiği yeri, etrafı hendeklerle çevrili Magosa Kalesini geziyoruz. Daha sonra otobüsümüzle bir şehir turu yaptık. Yeni yapılmış üç şerefli bir cami dikkat çekici. 1974 Barış harekatındaki komutanlarımızdan Fazıl Talat Paşa’nın ismi verilmiş.

Magosa’dan sonra Karpaz Burnuna gidiyoruz. Yolda Kıbrıs’a ait zeytinli, hellim peynirli ekmeklerin de yapıldığı bir fırının da olduğu yerde mola verdik.İsteyenler bunlardan satın aldı. Yol boyunca Türk ve Rum köylerini geçerek (kilise ve cami minarelerinden anladığımız kadarıyla) buruna geldik. Burun Kıbrıs’ın en doğu ucudur. Gelirken Kıbrıs eşeklerinin korunmaya alındığı Milli Parkı, güneşin batışının en güzel görüldüğü ve içinde kaplumbağaların da olduğu kumsalı görerek, zor olmayan bir yolculukla manastırın olduğu uca geldik. Burada da hediyelik eşyalar ve yöresel ürünler pazarlanıyordu. Türkiye’den gelip yerleşmiş bir aileden bir şeyler aldık.

Ertesi gün Lefkoşe’yi gezdik. Bu şehir yeşil hat denilen bir hatla kuzeyi Türklerin güneyi ise Rumların yaşadığı bir şehir haline gelmiş. Yeşil hat ismi bu bölünme esnasında haritada yeşille çizilen bir çizgi üzerinden adlandırılmış. Lefkoşe’de eski çarşıyı, 1900’lerde yapılmış olan sosyal konut hüviyetindeki evleri, tarihi hanları, Selimiye Camini, 2.Mahmut Kütüphanesi’ni, Rauf Denktaş’ın mezarının bulunduğu parkı (Bu park rehberliğimizi yapan Dr.Gülsen Hanımın gayretleri ile yapılmış) ziyaret ile gezimizi tamamladık.

Kıbrıs görmeye değer yerleri olan, kolayca gidilebilen ve ekonomik bir tatil yeridir. Sınıf arkadaşlarımızın bir kısmı ile buluşmuş olmak ve Kıbrıs’takilerin rehberliğinin zenginliği, Kıbrıs’ı daha yakından görme ve tanıma imkanı bulduğumuz bu gezimiz KKTC’nin 31.Yılına gelmesi ile daha da manalı bir gezi olmuştur.

Bağımsız Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin tanınması ve ilelebet yaşaması ve Kıbrıs Türk halkına huzur ve refahının artmasıdilek ve temennisi ile…

 

İdealist Bilge: Prof. Dr. Turan Yazgan

Hayatta iken ve 22 Kasım 2012 tarihinde ebedî âleme doğduktan sonra kendisine uygun görülen sıfatların birkaçı şöylece belirtilebilir:

Türk Dünyasının Dede Korkutu’‘, ‘Türk Birliği Mefkûresinin Mücâhidi‘, ‘Nehirleri Türk Birliğine Akıtan Bilge‘, ‘Türk Dünyasının Çağdaş Korkut Atası‘, ‘Ulu Bilge’, ‘Bir Türkmen Kocası‘…

Prof. Dr. Turan Yazgan, bu sıfatların hepsini ve daha fazlasını hak etmişti.

O’nun üstün vasıfları ve adı ile özdeşleşmiş fikirleri başlıklara da makalelere de sığmaz. Gücü bedenine, düşünceleri ve zekâsı beynine sığmadığı gibi…

Turan Yazgan Hocamızın vasıflarının birkaçına sahip olabilenler bile; günümüz toplumunda çok saygın insan olarak kabul görürler.

O, mayası bizden olmakla birlikte, sanki başka türlü yoğrulmuş, ‘nimet‘ olarak kabul edilecek bir fikrî gıda,  ipliği-boyası bu toprağın ürünü olmakla birlikte farklı dokunmuş çok değerli bir kumaş gibiydi. Kendini gerçekleştirmiş farklı ve üstün bir şahsiyet abidesi idi.

Dünyanın neresinde olursa olsun, Türk milletine mensup her insanın; başı dik, karnı tok olarak kendi millî bayrağının altında bağımsız bir ülkede yaşaması idealine gönül vermişti. Babası, onda bu idealin oluşmasını istediğinden mi oğluna ‘Turan‘ adını koymuştu, yoksa o mu adını, ruhuna fikrine yansıtıp bu ideali benimsemişti? Bilinmez. Fakat bir insanın fikrî yapısının ismi ile özdeşleşmesinin mûcize kabilinden ender görülen örneğidir.

Türk ırkının bütün özelliklerini şahsiyetinde toplamıştı. Fakat asla ırkçı değildi. Irkçılığa dayalı milliyetçiliği reddettiği gibi, Türkçenin doğru ve güzel konuşulması için çalışırken, her dilin, diğer milletlerin dilinden kelimeler alabileceğini belirtiyor, kelime ırkçılığı da yapmıyordu. O, gerçek anlamda ‘Kültür milliyetçisi‘ idi.

Çok kişi Turan Yazgan’ı, yalnızca millî değerlerimizle ilgilenen ‘Türkçü-milliyetçi fikir adamı‘ olarak bilir. Biraz daha yakından tanıyanlar, O’nun mânevî değerlerimize de gönülden bağlı olduğunun şahididirler. Şöyle diyordu:

Türk üreticisi, sanatkârı ahlak sahibidir. Ahlakın kaynağı dindir. Sanatkâr-esnaf olarak yetişecek Türk genci, çıraklığa kabul edildiği gün, ezan okumasını öğrenir. Kalfalık imtihanını başardığı gün Kur’an-ı Kerim’i hıfzetmiş olur. Usta olduğu zaman da cemaatin önüne geçer, namaz kıldırır. Bunları gönüllü olarak yapar. Para-pul beklemez. Hangi ustanın çırakları, hangi caminin, hangi minarenin, hangi şerefesine daha önce tırmanmışsa, ezan okuma hakkı onundur. İçten okur. En güzel şekliyle okur. Hangi usta mihraba yakın oturmuşsa, tesadüfen veya bilerek; o, namaz kıldırır. Çırağı, kalfası ve ustası böyle bir ahlakla donanmışsa, onlar hileli mal yapmazlar. Kaliteli üretim yaparlar. Ürettikleri mallar her yerde aranır. Toplum, refaha erişir. Ahlak sayesinde, din sayesinde…’

‘Türk Birliği’ni görüyor ve ona candan-yürekten inanıyordu. İnancını şu sözlerle ifade ediyordu:  Nehirlerin akışı Türk birliği yönündedir: Dil birliği, fikir birliği, işbirliği!‘ İş birliğini de şöyle yorumluyordu:

İşbirliği, karşılıklı ticaret değildir. Onu, İsrail ile İran da yapıyor. Türk dünyasında işbirliği; Herhangi bir Türk Devleti’nin tesis yetersizliği sebebiyle işleyemediği hammaddesini, bir başka Türk Devleti’nde nihai mamul hâline getirip, gerek hammaddeyi üreten ve gerekse, işleyen ülkenin ihtiyacı karşılandıktan sonra dünyaya, piyasa değeri üzerinden satmak ve elde edilen dövizin bir kısmını cari harcamalar için kullanıp, geri kalan kısmını yeni yatırımlarda değerlendirmektir.’

* * *

İnsanlar, mezara konulduklarında değil, fikirleri unutulduğu, isimleri anılmaz olduğu zaman vefat etmiş olurlar.

Turan Yazgan, eserleriyle anılacak, fikirleriyle yaşayacaktır.

 

İnsan ve Allah

İnsan şöyle kursa kafasında

Bir süre kadar

Bir Allah, bir Kâinat, sadece

Bir de İnsan var

 

O tek insanın bir de şöyle düşünmesi

Gerekmez mi dâim için için:

“Dünyadan milyonlarca defa büyük olan Güneş

Doğuyor sırf benim için.”

 

Her gecemi aydınlatıyor Ay

Benim için pırıl pırıl

Getiriyor mevsimleri olsun diye

Gönlüm ışıl ışıl

 

Milyarlarca Arı sırf benim için

Yapıyorlar o Balı

Mesken tutuyorlar bana hizmet için

Nice binbir dalı

 

Meyva, Sebze ve Tahıl

İçeceklerden de âb-ı hayâtı

İnek, Kömüş, Dana, Koyun

Binek olarak da asîl Atı

 

Getiriyor geceyi; nûr-efşân

Yıldızları seyredeyim diye

Getiriyor sabâhı bin bir renkten

Çiçekleri göreyim diye

 

Denizleri ayrı bir âlem kılmış

İçine dalmaya gör

İçindeki sır âlemi

Olur mu görmemek değilsem kör

 

Saymakla biter mi Rabbimin sunduğu

Bin bir nimetler bana

Böyle bir Rabbe etmezsem secde

Olmaz mı eziyet rûhuma