20.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 842

Ağabey, Allah Rızası İçin.

Hiç unutmam soğuk ve yağışlı bir sonbahar günüydü. Tam arabaya biniyordum ki, orta yaşlarda hırpani giyimli bir adam yanıma yanaştı, “Ağabey, Allah rızası için bana bir yardım et” dedi.

Döndüm baktım, dinç görünümlü 40’lı yaşlarda kirli sakallı bir adam elinde kâğıt mendil dolu bir torbayla dileniyor mu, satış mı yapıyor belli değil.

Âdetimdir, dilenciye asla para vermem.

Ama bir şey satıyorsa, dilenmeyip çalışmayı teşvik mahiyetinde mutlaka bir tane alırım.

–          Kaç para mendiller, dedim.

–          Ne verirsen ağabey.

–          Nasıl ne verirsen? Ben şimdi 5 kuruş versem bu mendil paketini alabilir miyim?

–          (Gülümseyerek) Yok ağabey! Ne gönlünden koparsa(?)

1 Lira uzattım, bir paket mendil aldım. Aynı mendilin 10’lu paketini büyük marketlerde 1 Lira satıyorlar ya helâl olsun dedik…

% 1000 kâr.

Sözüne devam etti, “Ağabey ya, eski ayakkabın var mı?”

Ayaklarına baktım, içim acıdı. Ben botlarla üşürken o plastik terliklerle, çıplak ayakla dolaşıyordu. Kendimden utandım. “Tabii var” dedim.

–          Sen yarın Büyükşehir Belediyesi Çözüm Masası’na gel, bak bu da kartım. Yapılabilecek ne varsa bakalım.

–          Olmaz, ağabey ben oraya geldim.

–          Eee?

–          Yardım etmiyorlar. Barınma evine götürmeye kalkıyorlar.

–          Allah, Allah daha iyi ya. Sen nerede kalıyorsun ki?

–          Otogarda kalıyorum.

–          Tamam, işte; Barınma Evi’ne gidersin, öyle banklarda yatmak olur mu? Hem üzerine yeni, temiz kıyafetler verirler. Ayakkabıların olur. İş buluncaya kadar da orada idare edersin işte…

–          Olmaz ağabey orası işe uzak.

–          Ne işi?

–          Mendil satıyorum ya.

–          (???) Tamam, o zaman yarın gel, sana kazak, palto, bot vb. vereyim.

Ertesi gün arkadaşı bulduk, palto, bot vs. verdik.

Verdik ya, 2 gün sonra bizimkisi yine terliklerle mendil satıyor.

–          Ağabey hayırdır botlar, palto nerede?

–          İş yaparken olmuyor.

–          Nasıl yani?

–          Ayağında bot, üzerinde kazak, palto olana kimse para vermez ki!

–          ?… İş kıyafeti mevzuu yani…

–          Ağabey, onun için verdiklerini sabahları giyiyorum.

–          Akşamları da çıkarıp; işe çıkıyorsun, değil mi?

–          Heee!

–          Günde ne kadar kazanıyorsun ki?

–          Valla gününe göre değişiyor, 150 – 200 arası işte. Hafta sonları, bayramlarda daha da artıyor.

–          Senin yanında işe girsem olur mu?

–          ?

–          Diyorum ki, benden çok kazanıyorsun. Niye bir ev kiralayıp, evlenip doğru – düzgün bir hayat kurmuyorsun?

–          Yok be ağabey, nasıl olacak? Çoluk, çocuk nasıl geçineceğiz?

–          Vallahi seni döverim!

–          (Yılışarak) Benimle kim evlenir ki?

–          Koca adamsın niye olmasın?

Bizimkisi hızlıca yanımdan uzaklaştı. Aradan birkaç ay geçti, yine yolda karşılaştık.

–          Ağabey ya, Otogar işe uzak geliyor.

–          Eee?

–          Belediyenin iş hanında bir oda filan yok mu? Orayı bana verseler…

–          Kira verecek misin?

–          Yok be ağabey geçinemiyorum ki!

–          Ücretsiz he, Allah rızası için?

–          Heee!

–          (Sinirden gülerek) Tamam söylerim. Peki, sana nasıl haber vereceğim.

–          Ağabey cepten beni ararsın. (IPhone 4’ü çıkartıp, numarasına bakıyor) 0532……..

–          (Ben hâlâ gülüyorum, bir yandan da telefonu da kaydediyormuş gibi yaparak) Tabi, tabi ararım.

Velhasıl bunu bilirim bunu söylerim. İhtiyacı olan para istemez. Yardım ettiğinde ise nankörlük yapmaz. Uzanan yardım elini tutar. Bu demek değildir ki; yardımcı olmayın.

Amma siz, siz olun; sizden zenginlere para verip bir de madara olmayın.

Selâmlar.

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Adana ve Hatay Seyahati (1 )

Aydınlar Ocaklarının 40. Şurası bu sene 14-15-16 Aralık 2014 tarihleri arasında Adana Aydınlar Ocağı’nın ev sahipliğinde yapıldı.. Şuraya Kocaeli Aydınlar Ocağı mensuplarından,

– Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Ruhittin Sönmez ve eşi Dr. Ayşe Gülden Sönmez,

– Ocak Başkan Yardımcısı Cemal Barış ve Eşi Harita Müh. Hatice Nur Barış ile       Mahdumları, Hasan Barış, Hayrettin Barış, Cihan Fatih Barış,

-Ocak Genel Sekreteri İnşaat Y. Müh. Mithat Bora Bulut,

– Bahçecik Eski Belediye Başkanı İbrahim Gencer ve eşi Nurhayat Gencer,

– İSKİ eski Yönetim Kurulu Üyesi Musa Ordu ve Refikası Reyhan Ordu,

Kocaeli B. Şehir Belediyesinden emekli Nedim Yaman ve Eşi Nilgün Yaman,

Kimya Yüksek Mühendisi Mustafa Görgün ve Bulgaristan’dan gelen amcasının oğlu Nezhdet Halil,

-Eğitimci, Tarihçi, Yazar Süleyman Pekin,

– Çevre Müh. Burak Elbay,

– KAO Yönetim Kurulu Üyesi Makine Müh. İsmail Kaya,

-KAO Disiplin Kurulu Başkanı Tekniker İdris Türkten

İştirak etmişlerdir.

–  Ayrıca Sakarya Aydınlar Ocağı Başkanı Yard. Doç. Dr. Mustafa Kemal Cerrahoğlu ve eşi Emel Cerrahoğlu,

– İş adamı İnş. Müh. Cengiz Aslan ve eşi Perihan Aslan,

Sakarya Ünv. Elekt. Fak. Öğretim Üyesi Yard Doç. Dr. Fedai Çavuş ekibimize dâhil olmuşlardır.

Yapılan program gereğince Cuma günü Saat 07.55 de Sabiha Gökçen Hava Alanından havalanacak olan uçağa yetişmemiz icap ediyordu. Bu sebeple sabahleyin 05.45 de Perşembe Pazarında toplanarak havaalanına gitmek üzere hareket ettik. Yolda giderken Ocak Başkanı Ruhittin Sönmez Bey ile Cemal Barış Bey kardeşimizin sabahın erken saatinde fırından almış oldukları sıcak simitleri afiyetle yedik ve kendilerine teşekkür ettik. Bir saate yakın kısa bir yolculuktan sonra Havaalanına tam zamanında vardık. Gerekli işlemleri yaptırdıktan sonra uçaktaki yerlerimize oturduk. Uçak tarifesine uygun olarak 07.55 de havalandı. Bir saat on beş dakikalık rahat bir yolculuktan sonra 09.15 sıralarında Adana Havaalanına indik.  İzmit’te iken hava soğuk olmasına rağmen, Adana’da bizi ılık bir hava karşıladı.

Havaalanından Adana Büyükşehir Belediyesi’nin tahsis ettiği araba ile kalacağımız otele hareket ettik.  Otele giderken gördüğümüz kadarıyla Adana gelişmiş bir şehir görünümünde. Öyle ki, eskiden Adana’nın bir İlçesi durumunda olan Seyhan,  Adana ile tam manasıyla iç içe girmiş. Yolları da bir hayli geniş.  Bizim kalacağımız otelde Seyhan bölgesinde idi, ismi de ANTANA.. Kısa bir yolculuktan sonra otele intikal ederek, Saat 10.oo sıralarında odalarımıza yerleştik. Biraz istirahat ettikten sonra günlerden Cuma olduğu için Cuma Namazına gitmek üzere hazırlıklarımızı yaptıktan sonra Adana’nın en büyük Camii olan Sabancı Camiine gittik. Sabancı Camiinin görünüşü ve çevre düzenlemesi harikulade idi.  Cami çok geniş olduğu için çok rahat yer bulduk. Ezan zamanı yaklaştıkça cami tıklım tıklım doldu. Camide bayanlara da giriş kapısı ayrı olan, oldukça geniş bir yer ayrılmış.

Cuma Namazını kıldıktan sonra imam efendiye camiinin kaç kişilik olduğunu sorduğumda, aldığım cevap yirmi bin kişilik oldu.. Tabii ki bu hayrete mucip bir rakam idi. Cemaat bu kadar kalabalık olmasına rağmen cami çıkışında bütün cemaate aşure dağıtıldı.

İkram edilen aşureleri yedikten sonra Şuranın yapılacağı HEKİM EVİNE gittik. Zira Şura burada yapılacak, yemekler burada yenilecekti. Hekim Evi Adana Devlet Hastanesinin yanına yapılmış beş katlı güzel bir tesis. Bir hayli geniş kapasiteli yatakhanesi, toplantı salonu ve yemekhanesi bulunmaktadır.

Burada Adana kebabından hazırlanmış yemekleri yedikten sonra Şuranın açılış toplantının yapılacağı ADANA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE TİYATRO SALONUNA geçtik. Her zaman olduğu gibi şuraya katılım bu senede oldukça yüksekti.. Şuraya katılanların toplam sayısı 200 kişi idi. Kocaeli Aydınlar Ocağı’ndan katılanların sayısı ise 20  idi..

Şuraya Türkiye’de bulunan muhtelif Aydınlar Ocağı mensuplarının yanı sıra Suriye Türkmenlerinin lideri, Kırım ve Irak Türklerinin temsilcileri, Azerbaycan ve Kosova Aydınlar Ocakları Başkanları ve yöneticileri ile MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Özlü, İstiklal Savaşı’nın Şark Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa’nın kızı Timsal Karabekir Hanım’ın da bulunduğu görüldü.

Şuranın açılışı sat 14.oo de Aydınlar Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal‘ın açış konuşması ile başladı. Adana Büyükşehir Belediye başkanı Hüseyin Özlü’de konuşmasını yaptıktan sonra  şura çalışmalarına devam etmek üzere Hekim Evine geçildi.. Cuma günü öğleden sonra yapılacak çalışmalar meyanında 12 kişinin söz aldığı anlaşıldı. Her bir konuşmacıya on dakika konuşma süresi verildi. Ancak verilen bu on dakikalık sürenin çok az olduğu görüldü. Zira söz almak isteyenler yapacakları konuşma için çok iyi hazırlanmışlardı. Bu sebeple çalışmalar geç vakte kadar devam etti.

Konuşmalar tamamlandıktan sonra programa göre akşam yemeği Hekim Evinde yenilecekti. Fakat biz Kocaeli ekibi olarak Adana kebabını bizzat yerinde yemek için tanıdık birilerinin tavsiyesi üzerine bu işi en iyi yaptığı söylenen KEBAPÇI ADİL’e gittik. Burada sıcak sıcak hazırlan Adana kebabını, ikram edilen birçok envai çeşit salatalar ile birlikte yedik. Yediğimiz kebap hakikaten güzeldi. Gittiğimize değdi.

Buradan, akşam saat 20.30  da Hekim Evinde icra edilecek olan Müzik şöleni (Çukurova’dan Nağmeler) programına katılmak üzere hareket ettik.. Hekim Evine geldiğimiz saatte program henüz başlamamıştı. Bir müddet sonra program başladı. Burada saat 23.oo kadar hoşça bir vakit geçirdik. Vakit bir hayli ilerlediği ve yol yorgunluğu da olduğu için bize tahsis edilen araç ile kalacağımız ANTANA oteline hareket ettik. Sabah erkenden kalkıp programa kaldığımız yerden devam etmek üzere yataklarımıza yattık.  (DEVAM EDECEK)

 

Para Para Para!

Ekonominin temel malzemesi olan para; ‘Malların alım ve satımında kullanılan değişim aracı‘ olarak tanımlanır.

 

Paranın, her biri diğeriyle bağlantılı 4 ayrı işlevi vardır:

 

1- Mal ve hizmet alışverişlerinde, borç yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde ödeme aracıdır.

 

2- Fiyat sisteminin işlemesini kolaylaştırır.

 

3- Kredilendirme işlemlerini mümkün kılar.

 

4- Tasarruf ve güvence için tercih edilen bir değerdir.

 

İnsanlık tarihinde değişim aracı olarak ilk para, Milattan Önce 7. yüzyılın sonlarına doğru, Batı Anadolu’nun orta kesiminde yaşayan Lidyalılar tarafından kullanıldı. Çok kısa bir süre sonra da Uzakdoğu’da görüldü. Akdeniz çevresinde hızla benimsenen metal para, buradan dünyaya yayıldı.

 

18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyılın başlarında bankalar, altın ve gümüş karşılığında kâğıt paralar basmaya başladılar. Banknot denilen bu paralar, istenildiğinde derhal altın veya gümüşle değiştirilme garantisine sahipti. Zamanla bu garanti kalktı. Ülkelerin merkez bankaları tarafından basılıp dolaşıma sürülen paraların kullanılması mecburî hâle getirildi.

 

Osmanlı Devleti’nde ilk para, 1329 yılında Orhan Gazi tarafından bastırıldı. Akçe-i Osmanî denilen bu para, gümüş madeninden yapılıyordu. 6 kırat (1 kilo 230 gram) ağırlığında ve  % 90 saflıkta idi. Fatih Sultan Mehmet Han 1479 yılında altın para bastırdı. Buna Sikke denildi. Son Osmanlı Sikkesi 1918 yılında, Sultan Mehmed Vahideddin Han döneminde çıkarıldı.

 

İlk kâğıt para, Sultan Abdülmecid Han’ın emri ile 1840 yılında basıldı. Buna da kaime denildi. Borç senedi hükmündeki kaimeler, yalnızca İstanbul’da kullanılıyordu. 1893 yılında İngiliz ve Fransız sermayesi ile Osmanlı Bankası kuruldu. Bankaya, banknot basma yetkisi verildi. Banka, dolaşıma sürdüğü banknotların % 33’ü oranında altın bulundurmaya mecburdu. Osmanlı Bankası’nın çıkardığı banknotlar da yalnızca İstanbul’da geçerli idi.

 

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Hükümeti, karşılığında altın veya gümüş vermeden, bankadan para basmasını istedi. Osmanlı Bankası bu isteği yerine getiremeyeceğini söyleyerek para basma imtiyazını tek taraflı olarak iptal etti. Bunun üzerine para basma görevi ve imtiyazı Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. İdare, para basmak için karşılığında altın istedi. Bu amaçla Almanya’dan 5.000.000 liralık altın alındı ise de bu altınlar idareye verilmeden, savaş harcamalarında kullanıldı. Daha sonra Almanya ve Avusturya’dan borçlanma yoluyla 6.500.000 liralık altın alınarak Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. Karşılığında Evrak-ı Nakdiye adlı kâğıt paralar devlete verildi. Devlet de bu para ile mal ve hizmet alımlarından kaynaklanan borçlarını ödedi. Para bu yolla dolaşıma konuldu.

 

1916 yılında altın tek maden sistemine geçildi. Gümüş paralar günümüzdeki madeni paralar gibi kullanılıyordu.

 

Osmanlı döneminde basılan paralar Cumhuriyet’in ilânından sonra kullanılmaya devam etti.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk defa 5 Aralık 1927 tarihinde para bastırdı. 27 Şubat 1947 tarihinde Osmanlı paraları tedavülden kaldırıldı.

 

Para; cazibesi ve gücü ile insanoğlunun kılcal damarlarının en uç noktasına kadar girmiş, tesir gücü çok yüksek bir silah hâline gelmiştir. Bizde ve bütün dünya milletlerinde, üzerine en çok sayıda atasözleri ve özdeyişler söylenen varlıktır.

 

Monşer

 

Şair Eşref: “Asiyabi devleti bir har’da olsa döndürür”.

Neyzen Tevfik: “Asiyabı devleti bir har’da olsa döndürür, lâkin çektiği su bütün ocakları söndürür”.

Yani Şair Eşref derki, “devletin çarkını bir eşek’te olsa döndürür”.

Onun bu sözüne karşılık Neyzen Tevfik;” Evet devletin çarkını bir eşek’te olsa döndürür lâkin çektiği su bütün ocakları söndürür” der.

Bu sözleri şablon olarak elimize alıp dünya devletlerinin üzerine oturttuğumuzda hangi devletin nasıl ve kimler tarafından yönetildiği, ehil ellerde olup olmadığını kolayca anlayabiliriz.

-Ekonomisinin dünya sıralamasındaki konumu,

-Vatandaşlarının mutluluğu,

-Fert başına düşen milli hâsıla (Yalnız bizde olduğu gibi 10 000 dolar gözüküp, bu meblağın büyük kısmının küçük bir azınlığın elinde bulunmasını hafızamızın bir kenarına not edelim).

-Tarihi süreçte kat ettiği mesafe ve bu süreç sonunda geldiği nokta,

-Komşuları ile ilişki durumu.

Bu maddeleri çoğaltmak mümkün ama bu kadarına dahi afakî olarak bakacak olursak bir ülkenin nasıl idare edildiğini pek âlâ anlayabiliriz.

***   ***   ***

Rusya lideri Viladimir Putin yakında Türkiye’ye geliyor. Gelmeden önce ufak, ufak bize dokundurmuş.

“Müttefikleri, anlaşılmaz bir perspektifle kendi ulusal çıkarlarını hiçe sayarak Washington’un emirlerini uygulayıp, çıkarlarını savunuyorlar”.

-“Türkiye’ye yeni ufuklar aramak için gidiyorum” diyor.

Göstere göstere vurmak diye buna denir. Eskiden diplomasi dili diye bir dil vardı. Bu dili ancak diplomatlar ve aydınlar; onlarda ancak bir hafta tartıştıktan sonra çözerlerdi.

Putin anladı ki bizimkiler pek öyle “Monşerleri” ve Monşer dilini sevmiyor, oda ancak avam kelâmıyla anlatmak istedi meramını.

AK-SARAYDA oturan, son seçim öneminde rakibi Ekmeleddin İhsanoğlu’na azmı çektirdi bu monşer kelimesiyle.

Ekmeleddin bey, azizim (Monşer) dedikçe yüklendi de yüklendi.

Anlaşılan Putin, bizim seçimleri iyi gözlemlemiş olacak ki böyle bir tuzağa düşmek istemedi kimbilir?

 

Muallimlerin Topluma Yansıması: Togan ve Kafesoğlu Örneği

1960’lı yıllarda gazetelerin en önemli muhabirleri polis-adliyeye bakardı. Spor ve magazin muhabiri olmak kızağa çekilmek anlamındaydı. Babıali’de Sabah’ta bana verilen ilk görev ise(1967) eğitim muhabirliğiydi. Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem’i ben takip ediyordum, üniversitelere ben koşturuyordum. MTTB’deki bütün konferansları sonuna kadar dinleyip gazetem için özet haber çıkarıyordum. O günlerde farketmemiştim ama iyi ki eğitim muhabiri olmuşum. Fikri ve zihni bir birikim sağladı, düşünme yeteneğimi geliştirdi, yorum ve analiz için dağarcığımda  çokça bilgi, belge ve öge oldu.

 

Babıali’de Sabah’ın idare yeri olan Cağaloğlu Şerefefendi Sokağı’nın başındaki Güneş Matbaacılıktan MTTB Konferanslarını takip etmem  için gideceğim yolun uzunluğu aynı sokakta 100 metre kadardı.

 

Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan(1898-1978), Ord. Prof. Ali Fuat Başgil, (1899-1967) Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş(1925-1987), Prof. Dr. Zeki Velidi Togan(1890-1970), Prof. Dr. Ziyaeddin Fahrettin Fındıkoğlu, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu (1912-1984), Prof. Dr. Muharrem Ergin(1925-1995), Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu(1899-1975), Doç. Dr. Nurettin Topçu(1909-1975), Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983) ve İlhan Egemen Darandelioğlu’nu(1921-1979)böyle tanıdım. Hem işimi yaptım, hem de fikri bir oluşumun içinde kitaplarla, dergilerle, makale ve sohbetlerde buldum kendimi.

 

Bir Kahraman Akademisyen

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bu konuda çok vefalı, kadirşinas ve bilimin gereğini yapıyor. Bu insanların yetiştirdiği öğrencileri de öyle oldu. Tümüne yakın bu muallimler bir vesileyle anıldı. Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş’tan (2012) önce Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ı anma toplantısındaydım (2010). Doğum yeri olan Başkurdistan’dan da konuklar vardı. Yeni nesile ve Türk Dünyası’na damgasını vuran bu akademisyen kimdi? Ansiklopedik bilgiye sahip, Türk Tarihini en ince noktasına kadar bilen  ve birleştirmeye çalışan bir akademisyen neler yapmıştı?. Osmanlı Cihan Devleti zamanında İstanbul-Ufa ilişkileri güçlüydü, Sultan 2. Abdülhamit bu alakayı daha da önemserdi. Zeki Velidi Togan Başkurdistan’ın yöneticisiydi. Bolşeviklerle mücadele etti. Ülkesinde laik ve demokratik bir cumhuriyet kurmak istiyordu.  Toparlayıcıydı, lider vasıflarını taşıyordu. Üç Başkurt Kurultayı gerçekleştirdi. İlmi ve siyasi çalışmalarıyla Türk Toplulukları arasında bir köprü oldu. Bir emeli de Türk topluluklarını federasyon olarak Türkistan Bayrağı altında bir araya getirmekti.  Türk ülkelerinin boyunduruktan kurtulması için mücadelenin gerekli olduğunu söylüyordu. Bunun için de orta sınıfın güçlenmesi elzemdi. Kehanet midir tartışılabilinir; Hitler ve Stalin’in milyonlarca insanı katledeceğine dikkat çekiyordu Zeki Velidi Togan Hoca.

 

Sadece bir ilim adamı değil,mücahittti, bir kahramandı. Halka dilini ve dinini unutmaması için çağrılar yapıyordu.Önce Türkistan’a, sonra Avrupa’ya, ardından Türkiye’ye gitti. Turancılık Davası’ndan (1944) Türkiye’de tutuklandı. Ancak berat etti. Hayatının önemli bölümünü 1925’te geldiği İstanbul’da geçirmişti bu büyük alim insan. O yıllarda hükümet ve MEB isterse üniversiteye hemen atama yapabiliyordu. Öyle de oldu. Başkurt şivesiyle konuşurdu. Türk dünyası için federasyon fikrini savunuyordu. Almanca yazdığı eserler henüz Türkçeye maalesef çevrilmedi.

 

İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binasındaki toplantıda kalıcı konuşmalar yapılmıştı. Notlarımdan bazıları şöyle: Türkün gücünü ve zaafını iyi keşfetmiş, düşün ve estetik hayatını bir arada tutabilmiş, paylaşımı(cülüş bir çorba adı ve bir paylaşım sistemi)öne çıkarabilmişti. SSCB döneminde Zeki Velidi Togan’ın adından bahsetmek bile yasaktı. Sovyetler dağılınca Başkurdistan ve Zeki Velidi Togan’ın adı yeniden hatırlandı. Eserleri basıldı. Halk muallimini hiç ama hiç unutmadı. Anıtları yapıldı, köyüne müzesi açıldı. Başkurdistan Cumhuriyeti’nin sembolüydü. hatıralarını TDV Yayınladı. İyi de oldu. Anılarında ismi geçen yüzlerce isim ve yer bulundu Başkurdistan’da. Halk da boylarını, şecerelerini ve tarihini böylece Zeki Velidi Togan’dan öğrendi.

 

Bu toplantıda kızı Prof. Dr. İsenbike Togan vardı, Başkurdistan Başbakan Yardımcısı İldus Gubaydulloviç İlişev, Cumhurbaşkanlığı amiri Azamatov Danil, Prof. Dr. Düşen Kaseinov,  Prof. Dr. Yenikeyev Zufar Ingaleyeviç, Prof. Dr. KulşaripovMaratMahmutoviç, Prof. Dr.Hisamitdinova Firdavs Gülmitdinovna ta Başkurdistan’dan gelmişlerdi.

 

Mücahitler de Ağlar

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin vefası “SEVGİLİ HOCAMIZ PROF. DR. İBRAHİM KAFESOĞLU ANMA PROĞRAMI” ile( 04 Kasım 2014) geçtiğimiz günlerde devam etti. Bütün gün süren toplantıda Kurul Odası ağzına kadar doluydu. Eşi Müzeyyen Hanım ve oğlu Celaleddin Kafesoğlu da hazır bulundu toplantıda.  Yine not tuttum alışkanlığım olduğu üzere, benim hafızam Yavuz Bülent Bakiler ağabeyim gibi dinç değil sanırım, yazmazsam hatırlamakta zorluk çekiyorum. Saatlerce not aldım.

 

İbrahim Kafesoğlu öğrencilerini teşvik ederdi. Milli irade, mefkure ve şahsiyet sahibi yapardı. Bayramlardaki ziyaretlerden mutlu olur, mutlaka iade-i ziyarette bulunurdu. Yemeye arkadaşlarıyla birlikte çıkardı.  Muharrem Ergin az not verirdi, ama İbrahim Kafesoğlu bunu tamamlardı. İslam Ansiklopedisi’nde müsahhih iken Prof. Dr. Nadir Devlet’in tez yapmasını kolaylaştırdı ve ilim dünyamıza yeni bir akademisyen kazandırdı.  Babıali’deki Kültür Ocağı’nda ve MTTB’ndeki konferanslarından, sohbetlerinden onlarca genç yetişti. Devlette sorumluluk aldı. “Masonlar kadar güçlü olmalıyız. Milliyetçi, memleket sever kadrolar kurmalıyız” diye sürekli çalışırdı. Tabii bir liderdi. Aydınlar Ocağı’nın ilk genel başkanıydı. Bakırköy Londra Asfaltı üzerindeki Ömür Yoğurttaki toplantılarda “Bir Sfenksi idam ettim” derdi. Herkes bu Bay Sfenksi iyi tanırdı.

Halktan biriydi yanı zamanda, mütevazi idi. Genel Türk Tarihi’nin yanında sosyal tarihçiliği de ortaya çıkarmıştı.

 

Dostlarına güveni fazlaydı. Cumhurbaşkanı Fahri Sabit Korutürk’ün 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı demecinde toplumun rencide olması üzerine bir bildiri yayınlayan İstanbul Üniversitesi hocalarından Mustafa Kafalı, Necmettin Hacıeminoğlu ve Mehmet Eröz’ün(1930-1986) imzalarını görünce  bildiriyi görmeden kabullendi ve imzaladı.

 

Oğlu Cemalettin Kafesoğlu da birkaç anektod aktardı;” Liseyi zorla bitirdim. Babam “üniversiteyi bitir git çöpçü ol” derdi hep bu halimi görünce. Bize vasiyeti şöyleydi: “1. Siyasete girmeyin. 2. Kitaplarım basılırsa telif falan peşinde koşmayın. Herkes okusun ve istifade etsin.” KKTC ilan edildiğinde Rauf Denktaş’ı dinliyordu televizyondan. Babamı ilk defa ağlarken gördüm bu vesileyle. Bu mutluluk ağlamasıydı.”

 

Türk İslam Sentezi Mucidi

İbrahim Kafesoğlu’nun  fikir adamlığını, tarihçiliğini, Türk Tarihi’ne bakışını, milliyetçilik ve eğitim anlayışını kitaplarda ve eserlerinde bulmak mümkün. Ben hocanın hayatından bazı anektodlar aktarmak istiyorum. Unutulmasın ve kayda geçsin diye. Böyle toplantıların faydası da böyle yansıyor işte.

 

Hocanın dersi talebelerinin dışında gelen sivil konuklarca da izlenir ve sınıf hep dolu olurdu. Herkese saygı ve sevgi doluydu. Mütebessim bir hali vardı sohbetlerinde. Bilgilerini yeni keşfetmiş gibi anlatırdı. Bunları da ders gibi değil, konferans veya sohbet biçiminde aktarırdı. Türk-İslam sentezini ortaya koyan ve Aydınlar Ocağı ile örtüştüren İbrahim Kafesoğlu’dur. Yatırımı insana ve özellikle genç nesile yapıyordu. Beğendiği gençlere “yiğit çocuk” diye hitap ederdi.

 

Meslektaşımız ve eski milletvekillerimizden değerli ülküdaşımız Nazif Okumuş’un anlattığına göre; tutuklanan Alpaslan Türkeş 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasında kurulan Milliyetçi Çalışma Partisi’nin başına Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu veya Prof. Dr.Mehmet Eröz’ü düşünüyordu. Ancak  olmadı. Bana göre iyi ki de olmamış. Akademisyenler siyasete ve bürokrasiye girince, üniversitedeki kadar başarılı maalesef olamıyorlar. İrtifa kaybediliyor. Ayrıca aynı siyasi düşüncede olamayanlar daha sonra mesafe ve gönül  koyuyorlar. Günümüzdeki TBMM ve hükümet  buna ilginç bir örnek teşkil eder diye düşünüyorum.  Buna rağmen siyasete girmesi için yoğun baskılar oldu. İbrahim Kafesoğlu buna şiddetle karşı çıkarak ” Halkımızı çok cahil bıraktılar. Önce bunun üstesinden gelmeliyiz.” Derdi.

 

Türk Kültürü Dergisinin başyazarıydı. Doğduğu kentte ismi geç de olsa bir liseye verildi: Tefenni İbrahim Kafesoğlu Lisesi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 307 No lu anfiye de öyle.

 

“En Makbul İnsan Zalim Hükümdara Hakikati Söyleyendir”

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu Türk Milliyetçiliğiyle örtüşen bir kültür tarihçisiydi. Çalışmaları vaz geçilmez eserler olarak konumunu hala koruyor. Dinlemeyi sabırla başarırdı, konuşurken de dillendirmesi sessiz , ancak etkili olurdu. Konferanslarında ise tam tersi bir farklılık gözlenirdi. Uzmanlığa hep önem vermiştir. Mesela Ziya Gökalp’ın eserlerini devlet basarken “Keşke bu eserleri bir sosyolog da gözden geçirse” diye serzenişte bulunmuştur. 80 sahifelik bir çalışmaya 20 sahife düzeltme yazmıştır. Eksikliğe ve yanlışa asla tahammül etmezdi.

 

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayınladığı İslam Ansiklopedisi’nde çok ter döktü. Bakan Cihat Baban’ın “40 Yıldır niçin tamamlanmadı. Nezihe (Araz) Hanımı getirsem, 5 yılda biterdi!” biçimindeki eleştirilerine “Avrupa İslam Ansiklopedisi’nin 2. Baskısını 15 yıldır yapamıyor ve hala K harfindeler. Biz ise bunu 5 sene sonra bitireceğiz” derken bu tür çalışmaların hiç de kolay olmadığını anlatmaya çalışıyordu. “En makbul insan, zalim hükümdara hakkı söyleyen” mealindeki Hadisi tekrarlardı, eskilerin “ağzına vird etmişti” dedikleri cinsten.

 

Türk Tarih Kurumu’na seçildiğinde iki generalin de burada görevlendirildiğini görünce “Sizin burada ne işiniz var. Siz askersiniz” diye çıkışı hala konuşulur. “Teodora’nın sülalesindenim” diye hava atan bir maruf kişiye “Bizanslı Teodora bir fahişeydi” dediğinde adamın yüzünü görmeliydiniz diye anlatır yakınları.

 

Hocaları ve Talebeleri Örnek Bir Nesil

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu alimdi, aksiyon adamıydı, kahramandı, dürüsttü, vatanperver bir Türk Milliyetçisiydi, mücahitti, müşfikti, güleryüzlüydü, kibar ve nazikti ama militan solun karşısına da Aydınlar Ocağı olarak çıkan onlarca katarlı bir lokomotif gibiydi.İhanetlerin yeşerdiği bir dönem olan Nihat Erim Hükümeti zamanında Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’la görüşüp, Çankaya’ya çıkarak ülkemizin ve toplumumuzun sorunlarını anlatması da ayrı bir cesaret ve örnek eylemdi. Mekanı cennet olsun.

 

İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Mahmut Ak ve Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Özkan bir vefa, bir örnek programla yeni nesillere kalıcı bir yol salık verdiler.

 

Büyük Kürdistan Kurma Amacı Yokmuş.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, TBMM Dışişleri Komisyonunda “Bu gidişat bölgede bağımsız bir Kürdistan devletinin kurulması sürecini hızlandıran bir gelişme midir?” sorusuna şu cevabı vermiş:

“Ama ben bunun, hani bir Büyük Kürdistan kurma amacı ile yapıldığını düşünmüyorum. Niye? Çünkü burada Kürt unsurlara baktığınız zaman, peşmerge ve diğer bölgelerdeki Kürt unsurlara baktığınız zaman, PKK ve PYD ile aynı düşünmedikleri aynı amaca hizmet etmedikleri de aşikârdır. Yani böyle bir unsurun, böyle bir tehlikenin hiçbir zaman olmayacağını söylemiyorum ben. Ama PYD’nin peşmergeyi istememesinin sebebi de budur. Geçmişte de bunların arasında çok kanlı çatışmalar olmuştur.”

“Aynı şekilde, PKK ile PYD’nin amacı tüm Kürtleri kapsamak değil, kendi ideolojilerine uygun bir yapıya hükmetmektir. Şu anda PYD’nin amacı PKK ile birlikte Suriye’nin sadece bir bölgesini kontrol etmektir. Şu anda arazideki gerçeklere baktığınız zaman yani Kürtlerin kendi arasında birleşerek büyük bir Kürdistan kurması sinyallerini biz görmüyoruz.”

Yeniçağ Gazetesinden Ahmet Takan Bakan Çavuşoğlu’nun cevabını kapalı toplantının tutanaklarından aldığını bildirerek duyurdu.

***

Dışişleri Bakanı Saf mı?

Türkiye Dışişleri Bakanı’nın bu kadar saf olabileceğine ihtimal vermiyorum. Bakan Çavuşoğlu şu anda PKK/PYD (Öcalan, Salih Müslim) ile Barzani arasında bir liderlik mücadelesi olduğu gerçeğine dayanarak bunların ortak bir “Büyük Kürdistan idealinde” birleşemeyeceklerine güvenmiş gözüküyor.

Oysa Büyük Kürdistan projesi Öcalan, Bayık, Karayılan, HDP’liler, Barzani, Müslim vd bütün silahlı Kürt grupların ortak hedefidir. Bu hedefe onları cesaretlendiren de Büyük Ortadoğu Projesi ve Büyük İsrail Projesini hayata geçirmeye çalışan ABD ve İsrail’dir.

Irak’ta birbiriyle çarpışan Barzani ve Talabani’yi bir günde barıştırıp, birini özerk Kürdistan devletinin başkanı, diğerini Irak Cumhurbaşkanı yapan ABD’nin, PKK/PYD ile Barzani’yi barıştırmasının çok daha kolay olduğunu Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu bilmez mi?

Bilir bilmesine de, yine de “Büyük Kürdistan ihtimali görmediğini” söyler.

*****

Kürdistan Artık Serbest

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 30 Temmuz 2013’de bu konuda şunları söylemişti.

Türkiye, Irak, İran ve Suriye’nin içinden belli yerlerin dâhil edildiği 4 parçalı bir yapılanmadan bahsedildiği belirtilerek, Türkiye’nin böyle bir durumdaki tavrının sorulması üzerine Arınç, büyük Kürdistan veya dörtlü bir Kürdistan düşü, hayali, inancının birilerinde olduğunu”söyledi. Arınç, Bu başka ülkeler için başka hayallerdir, başka düşünceler ve ideallerdir” dedi.

Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde bir hâkimiyet kurma, bir otonom bölge kurma arzularının bulunabileceğini ve coğrafi ismine Kürdistan diyebileceğini anlatan Arınç, şunları söyledi:

“Bizim içimizde Kürdistan sözünü telaffuz edenler bir zamanlar bunun suç olarak kabul edildiğini biliyorlar. Ama en son bir yargı kararı çıktı, yani çocuğuna Kürdistan ismini veren bir anne baba, nüfustan isim silinince mahkemeye müracaat etti, Yargıtay da ‘isim seçme özgürlüğü vardır, bu isim verilebilir’ dedi. Yargının geldiği nokta, Türkiye’nin geldiği nokta.

Kürtlerin yaşadığı bölgelerde böyle bir yönetim kurma arzusu, ismine Kürdistanı da ilave edecekse siyasi bir amaçtır. Hoşlanırız, hoşlanmayız. Şu anda doğrusu çok hoşlandığımızı söyleyemeyiz. Ama bu olaylara müdahale edeceğimiz noktalar vardır, edemeyeceğimiz noktalar vardır.”

***

Yeni bir haber daha.Artık dernek isimlerinde de Kürdistan ismi kullanmak serbest. Diyarbakır Başsavcılığı, “Türkiye’de de Kürdistan kelimesinin resmen kullanılabileceğine” karar verdi. “Kürdistan Gençlik Hareketi Derneği” ismiyle dernek kurulmasını serbest yaptı.

Buna karşılık Türk ismi ve Türkiye Cumhuriyeti (TC) ibaresini kaldırma çalışmaları sistemli bir şekilde devam ediyor.

Bütün bunlara tesadüf demek mümkün değil.

PKK yandaşlarının Türkiye’nin Güneydoğusu için Kuzey Kürdistan, Barzani Devletinden Güney Kürdistan, Suriye’deki bölgeden de Rojava Kürdistan’ı diye bahsettiğini ve hiç kimseden tepki görmeyişini de bir kenara not alınız.

*****

“Kürt Devleti Burada Kurulur, Belki de Sizden de Toprak İsterler”

Şimdi Güneri Civaoğlu‘nun birkaç kere yazdığı, 1. Körfez Savaşına dair hatırasını bir kere daha okumanın tam zamanıdır.

17 Ocak 1991’de başlayan Körfez Savaşının en yoğun günleri. Civaoğlu, o dönem Sabah gazetesinde yazıyor. Irak’a karşı savaşan ABD güçlerine ev sahipliği yapan Suudi Arabistan’ın Riyad kentindeki HyattRegency Otelinin 11. Katında Amerikalı bir yarbayın anlattıklarını 2 Şubat 1991 tarihli yazısında şöyle paylaşıyor:

“Amerikalı yarbay ile duvara asılı dev Ortadoğu haritasının önündeyiz. Sağ elinin avuç içini Musul/Kerkük vilayeti olan geniş alanda gezdiriyor. Ve sakin bir sesle, kelimeleri tane tane seçerek anlatıyor:

İşte Kürt devleti burada kurulur. Savaş bitecek. Saddam çökmüş olacak. Bu yörede devlet kalmayacak. Devlet otoritesinden yoksun bir boşluk doğacak. Kürtler bir devlet kurarak buradaki boşluğu dolduracaklar. Belki de sizden de toprak isterler.

Ona anımsatıyorum: ‘Türkiye bunu kabullenmez.’

Amerikalı Yarbay: ‘O zaman çarpışacaksınız’ diyor.

Soruyorum: ‘Türkiye’nin düzenli orduları, silahları, topları, zırhlıları, tankları, uçakları, füzeleri var. Böyle bir büyük güce nasıl karşı koyarlar?’

Amerikalı yarbayın cevabı:

‘Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin de yakında çok silahları olacak. Saddam’ın bıraktığı silahlar onlara kalıyor. Belki Türkiye’de sizinkilerden bile ileri silahları olacak…'”

Belli ki bu plan işliyor.

Hatta Türkiye’nin savaşmasının önüne geçilmesi için gerekli tedbirler alınmış.

***

Kürdistan’a Giden Yolun Taşları

“Çözüm Süreci” ile Öcalan Türkiye’nin en güçlü siyasi aktörlerinden biri haline geldi.

Genelkurmay Başkanı, CHP ve MHP Genel Başkanlarının bilmediği hususlar İmralı ve Kandil’de müzakere edilmekte.

“Komşularla sıfır sorun” sloganıyla iktidar olanların çevremizde Barzani’den başka dostu kalmamış.

PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD’nin Ayn el Arap/ Kobani’yi kaybetmemesi için Peşmerge’nin ağır silahlarıyla birlikte topraklarımızdan geçişine izin verdik.

Dahası Barzani’nin peşmergelerini artık Türk askeri, hem de en seçkin gücümüz olan bordo bereliler Erbil ve Zaho’da eğitecek.

AKP hükümetleri Büyük Kürdistan’a giden yolun taşlarını elleri ile döşemekte.

Kurulmakta olan üç Kürt devletçiğinin liderlerini bir araya getirme partisini de Ak-Saray‘da verirsek şaşırmayacağım.

 

Senede Bir Gün

Yazıma başlarken tüm öğretmenlerimin gününü kutluyorum. Öğretmenlerimizin gön dolayısı ile kavuştuğu imkânları, müjdeleri, iyileştirmeleri konuşmak ne kadar güzel olurdu aslında.

Gün nedeniyle süslü konuşmalar yapılmakta, yemekler konferanslar verilmekte. Fakat öğretmenlerin gönlü yine buruk, çalışma şartları hala istenilen düzeyde değil.

Oysa memleketin en ücra köşelerinde ayak izleri, çağlayan sularında O’nların gözyaşı var. Her emekte, her çiçeğin nadide kokusunda, medeniyetin her hamlesinde, karanlıkların aydınlanmasında, barışta, sevgide,insanlığın harcında öğretmenin katkısı var.

İhtiyaç duyulduğunda köşe bucak aranan, günü geldiğinde, yere göğe sığdırılamayan, baş tacı yapılan öğretmenlerimiz, “mevzuatlardüzenlenirken, iyileştirmeler söz konusu olunca,“yılın üçte birini ve günün yarısını yatarak geçiren memur” tanımlamasıyla haksız ve yersiz yakıştırmalarla yıpratılarak literatürden silinmektedir.

Yıllardır birçok kereler“öğretmenin çalışma şartlarını iyileştirmekiçin araştırma komisyonları” kurulmuş, devasa çalışmalar yapılarak iğneden ipliğe tüm sorunları belirlenmiş, umut veren balonlar uçurulduktan sonra da tozlu raflara terk edilmiştir.

Geçmişteki iktidarlar,  öğretmenlerin durumlarını iyileştirmeye yönelik, “bahçeli mi, daire mi, hangi tür evde oturmak istersiniz” türünden anketler uygulatmış, ümit pompalayan vaatlerde bulunmuş, sonra da hiçbir şey yapmayarak, hayal kırıklıkları yaşatmıştır.

Anadolu’nun kuşuçmaz kervan geçmez köylerinde bedava arsalara ferah bir lojmanyapmak çok görülmüş, öğretmenler yıllarcalojman diye tavanı bile olmayan 65 metrekarelik Amerikan tipi hücre evlere tıkılmıştır. Oturduğum için yakinen bilmekteyim.

Öğretmenler kimi zaman da bu köylerde, suyu VC si olmayan tahtadan bozma barakalarda kalmak zorunda bırakılmışlardır.

Yıllardır öğretmenler “ilksan” a aidat ödemektedir, fakat emekli olduklarında umdukları katkıyı görememektedirler.İlksan, kırk yıllık hizmeti olan emekli öğretmene tahminen 20-25 bin TL civarında ikramiye vermektedir. Bu hizmetle ordudan veya fabrikadan işçi olarak ayrılan birisi en az 150 bin TL ikramiye almaktadır.

Her kurumun sahillerde dinlenme tesisleri olduğu halde, İlksan’ın sosyal tesisleri nerededir? Emekli olan öğretmenlerimiz tatili unutmuş, kısıtlı maaşları ile ömürlerini öğretmenevlerinde geçirmektedir.

Görevde olanlar dâhil, emekli, hasta, şehit olan öğretmenlerimizden bazıları, yılda bir kez, gün dolayısıyla, program gereği sembolik olarak hatırlanmakta, diğer zamanlarda ahvali, hatırı, durumu nedir bilinmemektedir.

Öğretmenken, ilçeden köyüme dönüyordum. Bindiğim minibüste fazla yolcu var diye,trafik polisi öğretmen olduğum için beni suçlamış, yapmadığı hakaret kalmamıştı. Köylülerimin yanında gururumu rencide etmişti.

Yine köyde öğretmenken, “öğretmenler günü”nde karakoldan çağrılmıştım. “Bu gün öğretmenler günü, programımız var, yarın gelsem olmaz mı?” diye rica ettiğimde, “gelmezseniz biz gelir kelepçeleyerek getiririz” tehdidiyle, programı terk ederek özel taksi tutup, cüzi maaşımdan fahiş fara ödeyerek ilçeye gitmiştim.

Gittiğimde de muhatap bulamamış ortada kalmıştım. Sonunda adliyede bir memur, “falan günü mahkeme var, şahit yazılmışsın o gün gelip ifade vereceksin” diyerek başından savmıştı. O günüm heba, moralim altüst olmuştu.

Emekli olan çoğu öğretmenimiz geçinemediği için mesleğine yakışmayan işlerde çalışmak zorundadır.

Her türlü koşullarda devletimizi en ücra köylerde temsil eden, şerefli Bayrağımızı buralarda dalgalandıran, İstiklal Marşımızı gururla, şevkle minicik çocuklarımızın yüreklerine taşıyan vefakâr ve fedakâr öğretmenlerimizin de her birey gibi rahat ve huzurlu ortamlarda çalışmaya ve mutlu olmaya hakkı var elbette.

Fakat ne yazık ki herkese mutluluk reçeteleri sunan, insanlığın huzuru için heba olan öğretmenlerimiz, kendilerini rahatlatacak koşulların özlemi içindedirler.

Artık “Öğretmenler Günü”, öğretmenlerimize üzüntülerini, kırgınlıklarını küskünlüklerini hatırlamaktan öteye gitmeli, mutluluklarına katkı sağlayan güzel imkânlar sunmalıdır.

O’nlar senede sadece bir gün süslü laflar duymak, “değerli” ve “önemli” olduklarını dinlemekten ziyade, her zaman ve her ortamda, karşılaştıkları olaylarda ve muhatap alındıklarında, “gerçekten değerli ve önemli olduklarını” yaşayarak hissetmek istiyorlar.

Bu da ancak, eğitimlerinden tutun da istihdam, maaş ve sosyal yaşantılarına kadar, tüm sorunlarının giderilerek, her türlü iyileştirmelerin ve en iyi şekilde yetiştirilmelerinin sağlanması ile mümkün gözükmektedir.

Güne adlarını vermekle değerli ve önemli kılan öğretmenlerimizi, özverili emekleri ve yüreklerindeki hizmet aşkından ötürü kutluyorum. Emekli olanlara sağlıklı ve mutlu bir hayat, çalışanlara işlerinde başarılar diliyor, kendime ait şiirimin iki dörtlüğü ile yazıma son veriyorum.

Sevgiyle kalın.

Öğretmenim

Gönlün sevgi dolu, engin,

Öğrencindi, ünlü, zengin,

Pırlantasın, yok ki dengin.

Kırılsan da, düşsen eğer,

Yitirmez ki, elmas değer.

Hizmetlerin, hep yüz akın,

Bilmezlerse, şaşma sakın,

Hüzünlenme, vakar takın.

Anlayacak, her kes, bakın;

Doğacak gün, elbet yakın.

 

Aydınlar Ocağı Gerçeği

Aydınlar Ocaklarının 40. Şurası Adana Ocağımızın ev sahipliğinde milli hassasiyeti yüksek bir şehrimiz olan Adana’da gerçekleştirildi. Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Hüseyin Sözlü‘ye yakın ilgileri dolayısıyla teşekkür ederiz. Adana Ocağımızın Başkanı Sayın Muhsin Özkale ve yönetimdeki arkadaşları üstün gayretleri ve çalışmaları dolayısıyla tebrik ediyoruz.  Aydınlar Ocağı ve ülke sorunları üzerine programlar yapan Çukurova ve Akdeniz TV yetkililerine de teşekkür ederiz. Kadirli Belediye Başkanı Sayın Dr. Ömer Tarhan‘ın daveti üzerine Kazım Karabekir Caddesinin açılışını, Sayın Timsal Karabekir Hanımefendinin de katılımıyla Şuranın 178 delegesiyle gerçekleştirdik. Bu anlamlı açılış töreni unutulur gibi değildir. Kadirli’nin kadir bilir belediyesini tebrik ederiz.

Şuraya iştirak her zaman olduğu gibi oldukça yüksekti. Bunda ülkenin içinde bulunduğu düşündürücü, üzücü ve gergin ortam; Ocağın ülke sorunlarına tespit ve teklifler şeklinde eğilmesi etkili olmuştur. Hanım delegelerin yoğunluğu sevinilecek bir başka husustur.

Aydınlar Ocağımız dıştan kumandalı olmayan, yerli ve milli bir kuruluştur. Ocağımız halka tepeden bakmayan, unvanlı veya unvansız, seçkinci olmayan, İslâm âlemine ve Türk milletine mensubiyeti birbirine rakip ve birbirinin alternatifi görmeyenlerin, kendini etnik özürlü hissetmeyenlerin, Türklük ve vatan sevdalılarının ocağıdır. Dış çevrelerce veya içeride başta iktidar tarafından desteklenen ve yönetilen güdümlü dernekler sivil toplum hareketi dışındadır.

Dün de bugün de Ocak olarak hayali itham ve saldırılara uğramışızdır. Kendilerini Türk hissetmeyen, milli devlet ve Cumhuriyetle kavgalı olanların, paralel yapı mensuplarının, aşırı sol ve hatta sağ eğilimli olup da milliyetçi olamayanların, her devrin adamı olan renksizlerin ve fırsatçıların Ocağa saldırmaları bizi şaşırtmamaktadır. “1988 Seçimleri sonrası milliyetçiler Ocağı ele geçirdi” şeklindeki hezeyanlar her şeyden evvel Ocağı kuranlara karşı saygısızlıktır. Çoğu Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan değerli kurucularımız da çok şükür milliyetsiz değillerdi. Onlarda milliyetçi idiler. Eğer aksi söz konusu olsaydı tüzüğünde Türk milliyetçiliği olan bu derneği kurmazlardı.

Bazıları nedense hep aynı yanlış ezberi tekrar edip dururlar. Efendim, 1970’li yıllarda ocak daha çok tesirliydi; şimdi o kadar değil yorumlarına rastlıyoruz. Keşke 1970’li yıllarda ülke yönetiminde yetkili ve etkili olanlarbugün de etkili olabilseydi. O dönemde iktidar olanlar Cumhuriyet hükümetleriydi. Cumhuriyetle, milli kimlikle, Türk tarihiyle kavgalı değillerdi. Anadolu’da Türk’ten başka millet arayışına çıkmazlardı. “Türkiye sadece Türklerin değildir” gibi beyanlarda da bulunmazlardı. Cumhuriyetten intikam ve rövanş alma nöbetine tutulmazlardı. Çoğu ciddi, sorumluluk hisseden devlet adamıydılar ve milli egemenliği birileri ile paylaşmayı kabul edemezlerdi. Mezhep ayrımını, çözülmeyi, etnik ırkçılığı bütünleşme ve demokratikleşme olarak görmezlerdi. İngilizlerden özerk Kürdistan talep eden, askerlerimizi şehit eden işbirlikçi Seyit Rıza gibilerinden özür dilemezlerdi. Dersim ile Kerbela’yı aynı kabul etmezlerdi. Milli kuruluşlara kumpaslar kurulmasına ve kamu düzeninin bugünkü gibi bozulmasına fırsat vermezlerdi. Bugün bunların aksini yapanların akıl hocaları, danışmanları tabii ki bizlerden olamazdı. Bunlara Aydınlar Ocağı nasıl bir hizmet verebilirdi ki?

1970’leri değil; 2000’li yılları yaşıyoruz. Ülkeyi iktidarsız bırakmamak için milliyetçi cephe hükümetlerinin kurulmasında, o dönemin yoğun sağ-sol kamplaşma ortamından sağı bir ölçüde birleştirici bir rol oynadık. Kurultaylar düzenledik. Bugün hangi sağı nerede bir araya getireceğiz? Bir tarafta İslam’ı ılımlılaştırma görevini üstlenen ve bir ara Ocaklada uğraşan paralel yapıcılar, diğer tarafta sağ eğilimli İslamcı Kürtçüler, sınırsız özgürlükçü, kuralsızlığa ve müdahalesizliğe talip sağ liberaller, milliyetçiliği ayakları altına almaktan bahseden, terör örgütünü siyasallaştıran, pazarlık yapan sözde muhafazakâr sağ ile mi işbirliği yapacaktık? Bugün milli hassasiyet sahibi herkes Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerde birleşmek zorundadır. Aynen Milli Mücadele döneminde olduğu gibi… Klasik sağ-sol ayırımı epey geride kaldı; bazılarının çok geride kalışı gibi. Bizler komünizme karşı mücadeleyi Amerikan emperyalizmi adına yapmadık. Yeşil kuşak hareketinin de malzemesi olmadık. Bu tuzağa maalesef bazı sağcılar da düştü.

Dünyada bölünmenin olduğu her yerde milletlerarası yaşlı bir siyasi çete var. Bunlardan eski bir yabancı cumhurbaşkanı Ankara’ya sömürge müfettişi edasıyla geldi; çözülmemizi teftiş ediyor. Maalesef bu şahısa İ.Ü.’ce fahri doktora da verdirtilmiştir.

 

Ne Desem Bilmem

Her yanda göz yaşı her yanda acı
Gün be gün seyretmek ne kadar acı
El ele vermeden bitmez bu sancı
Görmeyen gözlere ne desem bilmem

Sabırdan habersiz, şükürü bilmez
Rabbi Yessiri yok, sahici gülmez
Ar damarı çatlak,perdesi olmaz
Utanmaz yüzlere ne desem bilmem

Hikmetten ne anlar, arif olmayan
Kıymeti bilir mi, kadir bilmeyen
Söylenirken bile, ben buyum diyen
Yapmacık sözlere ne desem bilmem

Merhamet ruhuna mesken olmayan
Vicdana ,küçücük yer bulunmayan
İçinde sevginin mumu yanmayan 
Kararan kalplere ne desem bilmem

Nice can gidiyor her gün nedensiz 
İnsan olan görüp kalır mı sessiz
Dur durak bilmeyen ucu belirsiz
Kontrolsüz hırslara ne desem bilmem

Açlıktan koksa da her gün nefesi
Ne acı, duyulmaz mazlumun sesi
Bir cepsiz kefenken, son elbisesi
Doymayan gözlere ne desem bilmem

 

Milli Gelir Yalan Fakirlik Gerçek

Türkiye yakın zamanda iki önemli maden kazası yaşadı. Biri Soma’da diğeri de Ermenek’te. Bu iki kazada 319 insanımızı kaybettik.

Ancak kazalardan sonra kaybettiğimiz madencilerin yoksul ailelerini görünce daha büyük acılar yaşadık.

Evlatlarını, kocalarını, babalarını kaybeden; anne, baba, eş ve çocukların fakirlik fukaralık içinde olduğunu görmek hepimiz için bir ders oldu.

Ailelerin çoğu, ölen madencilerin, ekmek parasına muhtaç olduğu için, yeterli güvenlik bulunmayan maden ocaklarına girmek zorunda olduğunu anlattı.

Aslında canlı canlı mezara giriliyordu ve ölen madencilerin hepsi ve işverenler bunu biliyordu. Vahşi kapitalizm işte böyle bir şey!

Ermenek’te olan kazada kaybettiğimiz bir madencinin, ana ve babasının görüntü ve konuşmalarını unutmak, ömür boyu mümkün değil! Biliyorum ki, sizde böyle hissediyorsunuz.

Bu gün Türkiye’de 1(bir) lira ekmek parası bulamayan insanların yaşadığınıda, bu kazalar vesilesi ile bir kez daha öğrendik.

Hele vatanlarını savunmayarak Türkiye’ye kaçan Suriyelilere 4 milyar dolar harcayan hükümetin, Ermenek’te lastik ayakkabısı parçalanmış madencinin babasına 10 liralık yeni lastik ayakkabı göndermeside, vatandaşa karşı ayrı bir küstahlıktır.

Türkiye zenginleşmiştir iddiası, bu olaylarla bir yalan balonu olarak patlamıştır.

10.000 bin dolar milli gelir,bir çok şeyde olduğu gibi bir aldatmacadır.

Kağıt üzerinde böyle bir gelir varsa bile vatandaşın bu milli gelirden aldığı bir pay yoktur. Hepsi iktidarı destekleyen zenginler ile yeni yetme yandaşların cebine gitmiştir.

Türk Milletinin büyük çoğunluğu, fakirlik ve yoksulluk içindedir. Emeklisi, köylüsü, işçisi ve esnafı yapılan araştırmalara göre açlık ve yoksulluk sınırlarının altında yaşamaktadır.

Devletten aldığı sosyal yardımlarla hayata tutunmaya çalışanların sayısının, 30 milyona ulaştığından bahsedilmektedir. İktidar, bu 30 milyon kişiyi ellerinden yardımı almakla tehdit etmek gibi bir politika izlemektedir.

Fakirlik, yoksulluk ve açlık ile iktidara gidiş yolu arasında adeta bir köprükurulmuştur. Al yardımı ver oyu! Yada biz iktidar olmazsak bu yardımları bulamazsınız gibi… Bunlar Türkiye’nin bugüne kadar hiç görmediği fakir halka yönelik faşist – diktatöryal yaklaşımlardır.

Kara iktidar döneminde, geçmiş dönem zenginleri daha çok kazanmış ve iktidar kendisine yandaş yeni zenginler yaratarak yükseldiği söylenilen milli geliri bunlar arasında paylaştırmıştır.

Dolar milyarderlerimizin sayısı Japonya’dan daha fazladır. Ama kimse ülkemizin, Japonya’dan daha ileri olduğunu ve gelir dağılımının adaletli yapıldığını iddia edemez.

Geliştik, büyüdük, zenginleştik iddiaları içi boş bir yalandan ibaret olup, Türk Milletinin çoğunluğunu kapsamamaktadır. Bana göre 60 milyon civarında insanımız, içinde bulunduğu sosyo – ekonomik koşullar nedeni ile gelecek endişesi taşımaktadır.

Yolsuzluk ekonomisi; Ermenek’te ki madencinin babasını, parçalanmış bir lastik ayakkabıya mahkum etmiştir. Ayrıca bizi yönetenlerin, Türk Milleti dışında hemde milletimize ait olan parayı her yere savurması; aklıma gizli bir Türk düşmanlığımı var düşüncesini getirmektedir.

Maden kazasında yitirdiğimiz madencinin anne babası iyi ki vardırda; gözlerimiz bir kez daha açılmıştır.

Hedefimiz; Türkiye’nin zenginliklerini fakir ve yoksul bırakılan Türk insanına adaletli olarak paylaştırmaktır. Sizinde amacınız boş lafla fakirlik satanlara hak ettikleri dersi vermek olsun… Bu zenginlik içinde yoksulluk, Türk Milletinin kaderi olamaz.