20.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 841

Gel Gönül Söz Dinle

Boş hevesler seni yakar bitirir
Gelir seni senden alır götürür
Başına bin türlü bela getirir
Günlük sevdalara meyletme gönül

Huzurun bozulur kendini yersin
Gönül bağlarını harap edersin
Devran döner bir gün göçer gidersin
Ardından kötü söz söyletme gönül

Kendinle barış yap,hoş geçsin günler
Seni sen duymazsan kim seni dinler
Yoluna gidenler bırak gitsinler
Gelirim diyerek eyletme gönül

Gel gönül söz dinle,düşme yanlışa
Dermansız dertleri getirme başa
Yemyeşil baharı döndürme kışa
Seni bir de bana paylatma gönül

PKK da, Çözüm Süreci de Bir Dış Projedir

Geçen hafta içinde üç önemli etkinlik içinde bulundum. Salı günü BBP Genel Merkezi ve İl Başkanlığının birlikte düzenlediği “Çözüm Süreci mi, Bölünme Süreci mi?” konulu panelde Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı sıfatımla konuşmacı idim.

BBP Genel Başkanı Mustafa Destici’nin de katıldığı ve öncesinde bir konuşma yaptığı paneli BBP Genel Başkan Yardımcısı Bayram Karacan yönetti. Diğer iki konuşmacı ise Gazeteci Yazarlar Ünal Tanık ve Ahmet Türk idi.

Ben PKK veya terör meselesinin bir dış proje olduğunu anlattım. Problemi “Kürt Sorunu” diye adlandıran ve bu meselenin “Cumhuriyetin tekleştirici ve kimlikleri inkâr edici politikasının bir sonucudur” diyenler doğruyu söylemiyor. Osmanlı Devleti modelini uygulayarak İslam’ın birleştirici şemsiyesi altında sorunu çözebileceklerini söyleyenler yanılıyorlar. Çünkü Osmanlı dönemde de sadece 1806-1920 yılları arasında o zamanki süper devlet İngiltere’nin Kürt aşiretlerini kışkırtmalarıyla 13 isyan olmuştu. Cumhuriyet döneminde sonuncusu PKK isyanı olmak üzere 25. isyanı yaşıyoruz.

Şimdi bölgede projesi etkin olan devletler ABD ve İsrail. Büyük Ortadoğu ve Büyük İsrail projelerinin bir gereği olarak İsrail’in güvenliğini sağlamak ve dünyanın bu en önemli doğal kaynaklarının bulunduğu bölgede petrol, doğalgaz, su, bor, toryum gibi kaynakların kontrolünü elinde tutmak istiyorlar.

Bu amaçla bölgede kendi kontrollerinde bir Kürdistan kurulmasına çalışıyorlar. “Büyük Kürdistan” Irak, Suriye, İran ve bir parçası da Türkiye’den koparılacak topraklarda kurulacak şekilde kurgulanmış. Irak ve Suriye kısmı tamamlanmak üzere, Türkiye ayağı için AKP ile mutabakat sağlanmış gibi gözüküyor.

Bu görüşlerin benzeri Cuma günü Kocaeli Aydınlar Ocağı‘nda konuşmacı olarak davet ettiğimiz Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı E. Müdürü Bartu Soral tarafından da anlatıldı. Cumartesi günü ise İzmit Türk Ocağı’nda konuşan eski Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan da farklı cümlelerle dile getirdi.

***

Bartu Soral BM Kalkınma Programı Müdürü iken, Diyarbakır’da kullanılmak üzere 37 milyon dolarlık bir proje kredisi açılmış. Soral, Tarım Bakanı tarafından bu projenin başına getirilmek istenen kişiye itiraz ettiği için görevden ayrılmak zorunda kalmış. Tarım Bakanı Mehdi Eker‘in yönlendirmesiyle fonun bölücülük için kullanıldığınıanlattı.

“Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda köyleri kalkındırmak için verilen 37 milyon doların bu kumpas yolunda harcanmasına direnen” Soral, Paralel Kürdistan Kumpası adlı kitabında bu konuyu belgeleriyle açıklamış.

İlginç olan diğer husus, 37 milyon doları Kürtçülük için kullanmak konusunda AKP’li Bakan Mehdi Eker ile CHP’li Sezgin Tanrıkulu, Soros Vakfı, TESEV, şimdiki Başbakan Başdanışmanı Etyen Mahçupyan, Diyarbakır İnsan Hakları Derneği, Taraf Gazetesi, Uluslararası Af Örgütü, Osman Baydemir, Akillerden Osman Kavala gibi kişi ve örgütlerin ortaklaşa hareket etmesi idi.

*************************

BARTU SORAL: EKONOMİK KRİZ KAPIDA

Bartu Soral dünyada ve Türkiye’de ekonomik krizleri iyi incelemiş ve bu konuda İngilizce ve Türkçe kitaplar yazmış bir uzman. Uluslararası bilgi ve tecrübeye sahip ve fakat millî kalmış bir aydın.

Ülkemizde son 12 yılda yaşanan ekonomik kalkınmanın büyük kısmının bir illüzyon olduğunu ve yakın gelecekte bir ekonomik kriz riskinin çok arttığını söylüyor.

Soral’ın Kocaeli Aydınlar Ocağı’nda yaptığı konuşmasında söylediği gerekçelerini, özetlemeye çalışalım:

“2002 yılından itibaren dünyada müthiş bir döviz bolluğu yaşandı. Artık bu bolluk sona eriyor. Başta ABD olmak üzere gelişmiş devletler kendi yaşadıkları problemleri çözdükleri için para musluklarını kısıyor.

Türkiye 12 yıldır bu bol paradan gelişmekte olan diğer ülkeler gibi faydalandı. Düşük kur politikası ile halkta görünür bir refah sağladı. Ancak son 5 senedir performansı düştü. 2009-2013 arası gelişmekte olan ülkeler ortalama yüzde 5,33 büyürken Türkiye yüzde 3,91 ile ortalamanın altında bir büyüme performansı sergiledi.

Türkiye iş gücüne katılma oranı en düşük ülkeler arasında. Bu oran Türkiye’de yüzde 50, Euro Bölgesi ve OECD ortalaması yüzde 73. İşgücü içinde saymadığımız kitleyi dâhil edersek, yani İşgücüne Katılma Oranımızı yüzde 73 kabul edersek işsizlik oranımız yüzde 40’tır.

Türkiye’nin önümüzdeki bir yıl içinde dışarıdan bulması gereken para miktarı 220 milyar dolar civarında. Bunun yaklaşık 55 milyar doları cari açık için, geri kalanı ise dış borcun ödemesi gelen vadesi.

Gelinen noktada, hem cari açık yükseliyor, hem de eskisi kadar büyüyemiyoruz.

Ülke ekonomisi tamamen dışarıdan gelen dövize bağımlı duruma geldi ve tıkandı. Amerika Merkez Bankası (FED) 2015’den itibaren faizleri artıracak. Faiz arttırınca döviz artık bize değil, ABD’ye akacak. Veya biz dolar bizi tercih etsin diye daha cazip imkânlar sunacağız, faizleri arttıracağız.

Zaten cazip olmak için türlü işler yapıyoruz; örneğin yabancı fonların Türkiye’de elde ettiği bütün faiz ve borsa kazançlarından alınan vergi oranı sıfır. Yani diyoruz ki gel, istediğinden kadar faiz ve borsadan kazan, vergi istemeyiz.

Mevcut durum sürdürülemez. Bu suni durumun yaratacağı deprem çok yıkıcı olacak ve yazık ki mutlaka olacak.

IMF‘nin son açıkladığı raporda özel sektörü kur riskine karşı en hazırlıksız, en riskli ülke olarak Türkiye gösteriliyor.

Dış borcun milli gelire oranı yükseldi, reel kesimin döviz açık pozisyonu ise altı yıl içinde 72 milyar dolardan 166 milyar dolara ulaştı.

Dış finansmanın sınırlanacağı bu ortamda dış borcumuz ve özellikle özel sektörün döviz açık pozisyonu çok ciddi kırmızı alarm veriyor. Dış sermaye akışında olabilecek bir yavaşlama iflasları ve krizi getirecek.

Eğer reel kur uygulansaydı bugün doların fiyatı 3.8 TL olması gerekiyordu. Yani reel kur olması gereken yerden yüzde 80 civarında sapmış durumda.

Türkiye bu aşırı değerli kurun ardından gelen patlamaları 1994, 1999 ve 2001’de yaşadı. Büyük devalüasyonlarla reel kur dengeye doğru geldi. Şimdi yurt dışından döviz akışındaki yaşanacak sıkıntıda yine büyük bir düzeltme yaşanacak.

2014 birinci ve ikinci çeyrekte özel yatırımlar artmadı eksildi. Yıllık değişimi yüzde 3’e yakın negatifte. Kurda yaşanacak bir düzeltmede neler olabileceğini siz düşünün.

Ben bana danışan şirketlere yatırımlarını, hatta ev ve araba yenilemelerini bile ertelemelerini tavsiye ediyorum. Bugün 100 liraya alacağınız malı yarın 70 liraya alıyor olacaksınız.

2003 yılında hane halkının harcanabilir geliri içindeki borç oranı yüzde 3 civarındaydı. Bugün bu rakam yüzde 57 seviyesinde. Yani halkımız ileride kazanacağı 100 birimin 57’sini şimdiden borçlanmış.

İç tüketim borçlanma ile arttırılırken, ne yazık ki yerli üretimi değil ithalatı besliyor.

Bu trendlerin tamamını 2007 yılında krize girmeden önce İspanya ve Yunanistan ekonomilerinde de izlemiştik.

Ekonomik krizin dip dalgaları uluslararası örgütlerin, kredi derecelendirme kuruluşlarının raporlarında görülüyor.”

 

Kayıp-Kaçak!

İlginç bir ülkede yaşıyoruz.

Örneğin;

Akaryakıt kaçakçılığı almış başını gidiyor.

Şehirlerarası yollarda sık sık  “10 Numara Yağ Bulunur” tabelaları çarpıyor gözümüze!

Neden?

Çünkü siyasi iktidar, “üretimsiz ekonomi” beceriksizliğini tüketiciden çıkarıyor! KDV, ÖTV ile halkını soyuyor.

Dünyada petrol fiyatı yarı yarıya düştüğü halde, biz 3-5 kuruşluk indirimlerle oyalanıyoruz!

Otobüs firmaları ve TIR-Kamyon sahipleri de kaçak yakıta ya da 10 Numaralı yağa yöneliyor. Otobüslerde, kamyon ve TIR’larda ani çıkan yangınlar can yakıyor. Ulusal serveti tüketiyor.

YAT sahipleri ucuz motorin kullanıyor ama karayolu insan ve yük taşıyıcıları ile köylümüz ucuz motorin kullanamıyor!

Adalet mi bu?

Kaçak içki ve sigaranın da nedeni bu.

Bir kez, her Türk vatandaşı şunu bilsin ki; artık “TÜRK SİGARASI” ve “TÜRK İÇKİSİ” yok!  Türkiye’de sigara pazarı 5 yabancı firmanın tekelinde! Türk tütün ekicisi perişan! İçki tekeli de İngiliz ve Amerikan firmalarının elinde. Siyasi iktidar da yüksek vergi ile kamçılıyor tüketiciyi!

Sonuç?

Kaçak içki ve sigara önlenebilir mi?

Çin malları “ucuz ama tehlikeli” imiş!

Ayakkabılar, oyuncaklar zehirliymiş!

Bu ülkenin “Gümrük Bakanlığı” yok mu? Varsa ne iş yapar?

İhracat yaptığımız ülkeler,  üzerinde ilaç kalıntısı olduğu tespit edilen gıda ürünlerimizi hemen geri gönderiyor!

Peki, bizim gümrüklerimizde neden denetim yok?

Çünkü bu ülkede siyasal iktidar görevini yapmıyor!

Çünkü aklı fikri faizle yeni borçlar bularak iktidarını sürdürmek!

Bu ülke ekonomisinin yüzde 36’sı yabancı firmaların elinde!

Bankaların ve Sigorta şirketlerinin neredeyse tamamı yabancıların.

Borsa’da yabancılar egemen.

Yüzbinlerce esnaf yok olurken, yabancı sermayeli büyük alışveriş merkezleri (AVM’ler) ahtapot gibi sarmış perakende piyasasını.

Küçük esnaf 12 yıldır “Perakende Yasası” çıkacak diye bekliyor!

Siyasi iktidar, açıklarını kapatmak için her şeyi satıyor; elektrik dağıtım şirketleri ümüğümüzü sıkıyor, özellikle Güneydoğu’da ödenmeyen elektrik faturalarını, namusuyla ödeyen vatandaşlara “kayıp-kaçak” diye ekliyor ve alenen “soygun” yapıyor.

Peki, bu millet bunca illete karın nasıl sessiz kalıyor?

Kimisi “Bakara Makara” ile uyutuyor, kimisi “din-iman” nutukları ile siyaseti kirletiyor ve kuzucukları uyutuyor!

Siyasi iktidarın başındakiler ve çevrelerindekiler hızla zenginleşirken, halk hızla yoksullaşıyor!

Milli Gazete’nin 1 Aralık 2014 tarihli nüshasında, birinci sayfada din alimi Prof. Dr. Cevat Akşit  adeta haykırıyor; “Yeminle söylüyorum, vallahi billahi rüşvet kaldırılmadıkça, zina serbest oldukça, homoseksüellik önlenmedikçe LANET YAĞAR!” diyor.

İnsanların kutsal inanç değerlerini siyasete malzeme yaparak iktidarlarını sürdürenlerin “gerçek yüzlerini” görmek için daha ne kadar hamsi kafası yemeliyiz?

 

Güneydoğu Kavşağında Türkiye

Günümüzde, evrensel düzeyde etkinliğe ve otoriteye sahip güçlü sanayi ülkelerinin mevcut otorite ve etkinliklerini koruyup sürdürebilmeleri önemli ölçüde dünya petrol rezervlerinin ve petrol ürünleri üretiminin doğrudan ve dolaylı şekilde kontrolleri altında tutmalarına bağlıdır.

Çünkü evrensel düzeyde ektin bir devlet ve etkin bir güç olmanın sanayileşme ile ölçülebileceği günümüz dünyasında sanayinin ilk maddi girdisinin %50 oranında petrol ürünleri olduğu açıktır.

Bu sebeple günümüz dünya petrol piyasasının kontrolü doğal petrol zengini, yani petrol rezervlerine sahip olan ülkelerin değil, petrol ile çalışan sanayi imparatoru, süper güç ABD’nin elindedir.

1990 yılında yapılan araştırmalar ABD’nin petrol kaynaklarının mevcut üretim hızı ile 30 yıllık bir ömrü kaldığını buna karşın Orta Asya ve Kafkas petrolleri rezervlerinin büyük bir bölümünün geri üretim ve üretim dışı olduğunu bunun yanında Orta Doğu petrol rezervlerinin 100-140 yıllık bir ömre sahip olduğunu ortaya koymuştur. Eğer bu veriler gerçek ise Amerika petrol kaynaklarının bittiği ve bu sebeple de Orta Doğu’daki petrol yataklarını elde edebilmek için petrol rezervlerine göre irili ufaklı birçok devletler kurdurup onları kolay yutabilmek için büyük Orta Doğu projesini gerçekleştirmek ve Orta Doğu’yu kan gölüne çevirmek için dolaplar çevirmektedir. Bu konuda da İngiltere ile birlikte çalışmaktadır. Amerika’nın, İngiltere’nin, Fransa’nın ve Almanya’nın Orta Doğu’da menfaatleri çakışmaktadır. Orta Doğu’yu karıştırmak ve kolay lokma olarak yutabilmek için bu devletler kendilerine verilen görevleri noksansız yerine getirmektedirler.

İngiltere büyükelçiliği müsteşarı Holler 27 Ağustos 1919 günü Londra’ya gönderdiği gizli raporunda Kürt sorununa verdiğimiz önem, Mezopotamya (petrol) bakımındandır. “Kürtlerin durumları beni hiç ilgilendirmez” diyordu.

ABD’nin İstanbul yüksek komiseri Amiral Bristol, Washington’a gönderdiği 20 Şubat 1922 tarihli raporunda şunları yazıyordu; “Şimdi Kürdistan Mezopotamya’nın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar başladığı için kuşkusuz ciddi sorunlar yaratabilecektir. İngilizler her halde Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyecektir. Batıdaki savaş, Türklerin lehine biterse Türkler yetenekli komutanları vasıtasıyla Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Yine de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler.”

International Press gazetesi 5 Ağustos 1925 tarihli yazısında şunları yazıyordu; “Eğer bugün İngilizleri dünya tarihinde önce Kürtlere karşı adalet sağlaması gerektiğinden ve gerçek Kürdistan’ın kurulmasına yardımın zorunlu olduğundan dem vuruyorsa doğrusu bu adaletin fazlasıyla petrol ve kan koktuğunu söylemek gerekir.”

Doksan sene önce bunlar konuşuluyor ve yazılıyordu. Şimdi ne değişti? Aynı şeyler, daha planlı, daha kurnazca yapılmakta, Orta Doğu’yu kan gölüne çevirirken Türkiye Cumhuriyeti Devleti bölüştürülmek istenilmektedir.

Bu konular 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde hala devam ediyor, kendilerini demokratik ülke olarak tanımlayan batılı devletler konu petrol olunca demokratik nezaketlerine kan bulaştırmaktan hiç çekinmiyorlar. Orta Doğu’yu kan gölüne çeviriyorlar. IŞİD ve peşmergelerin durumu bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

Türkiye’yi idare edenler ve idaresine soyunanlar samimiyetle başlangıçta güçlü bir bölge devleti olmayı hedefleyen Türkiye’nin artık gerçekleri görmesi ve çıtayı yükselterek bir dünya devleti olma aşamasına geldiğini görebilmeli. Bunalım ve çözümsüzlük yaratarak mevkilerini korumaya çalışmamalıdırlar. Çünkü çözümsüzlüklerin kahraman yaptığı kişiler vardır. Çözümsüzlükler devam ettiği sürece kahramanlık da devam edecektir. Ancak ülkeye çok pahalıya mal olacak bu ucuz kahramanlıklara muhakkak son vermek gerekmektedir.

Bu sebeple, Türkiye’nin yönetiminde, siyasette, ekonomide, sanayide, kültürde, medeniyette, sanatta ve bunların hepsine kaynak olacak ilimde büyük düşünmek mecburiyeti ve tarihi sorumluluğu vardır.

 

“Kaos” ve İhanet İle Kucaklaşmak

Bazı yöneticilerimize göre ülkenin birlik ve bütünlüğüne karşı tuzaklarla hatta bilinmezlerle dolu çözüm süreci “kaos” değilmiş. Eğer bu kaos değilse; kargaşa doğuracak bir ortamı hazırlamıyorsa; acaba kaos daha nasıl olacak? Türkiye’yi tanınmaz hale getirecek, toprak bütünlüğünü ve milli devleti tahrip edecek, insanlarımızı birbirine ötekileştirecek, soğutacak yanlışlar dizisi nasıl kaos olmaz? Bazılarına göre çözüm, bize göre çözülme süreci Anayasadan Türk kimliğini çıkarmak ile sona ulaşacak. Acaba değişiklikleri kabule zorlamak için mi yeni yargı reformu ile sivil darbelere devam ediliyor? Hangi ciddi ülkede böyle garip ve kendi kendini inkar eden çözümler peşine düşülür? Aslında sürecin işlemediği; terör örgütünün tavizlere doymadığı, tahribat ve kan dökmelerin devam etmesinden bellidir. Çözüm süreci mevta olmuş ve çökmüştür. Dışarıdan zorlama ve dayatmalarla ve suni teneffüs yaptırılarak sürdürülmeye çalışılıyor.

Eğer biz bir ve bütün değiliz; milletleşme sürecinden geriye; boy, kabile,  aşiret gerçeğine dönmek istiyoruz. Milli devletimizi ve devletin dilini kabul etmiyoruz; etnik taassubu benimsedik diye ortaya çıkarsak; dün Milli Mücadele ile Anadolu’dan kovduğumuz sömürgecilere davetiye çıkarmış oluruz. Caydırıcılığımızı yitirir; milli güvenliğimizi de tehlikeye atarız. Silah bırakmayı ve sınır dışına çıkmayı reddeden bölücü terör örgütüne aman süreci bozmayın, olay yaratmayın, eylemsizliği sürdürün ki isteklerinizi yerine getirelim diye ciddi bir devlete yakışmayan yaklaşımları demokratikleşme zannederseniz kamu düzeninin bozulmasını, devlet otoritesinin kaybolmasını, egemenlik haklarından kayba da sebep olursunuz.

Ortadoğu’da ABD ve İsrail’in hedeflediği bölge politikasına hizmet eder haldeyiz. Kürdistan’ı bizzat Türkiye kuracak diyen yabancılar haklı çıkıyor. Ciddi bir devlet rakip paralel yapılar yaratır mı? Egemenliğin paylaşılmasına izin verir mi? Geleceği birlikte inşa etmek, mevcudu kaybetmek, çökertmek ve çözmek midir? Horasan Erenleri acaba böyle bir ülke için mi büyük emekler sarf ettiler? Yeni Türkiye dedikleri Osmanlı’dan milli devlete geçen Milli Mücadeleyi zaferle noktalayıp Cumhuriyeti kuran devlete yapay ortaklar aramak mıdır? Anayasa’daki eşitlik prensibi imtiyazlı vatandaşlığa mı dönüşüyor?

Bir de eritme (asimilasyon) lafları dolaştırılıyor. Eğer Cumhuriyetle inkârcı ve eritmeci politika izlenseydi; bugün eritildik diye ortaya dökülen takım ortaya çıkamazdı. Kimseyi Anadolu’da zorla tutmadık. Kendini milli kimlik olan Türklük içinde görenler, bunu hissedenler, milli bağımsızlığın kutsallığına inananlar, Batıcı istilayı reddedenler, Haç’a karşı Hilal’in mücadelesini verenler, etnik taassubu taşımayanlar bu Devleti ve Cumhuriyeti kurdu. Bundan dolayı Atatürk “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir” özdeyişini söyledi. Eritme (asimilasyon) azınlığın yaşama tarzı özelliklerinin hâkim gruba veya çoğunluğa zorla uydurulması sürecidir. Anadolu’da gerçekleşen eritme değil; kültürleştirme ile bütünleşmedir. Bazen de çoğunluk ve hâkim kültürü temsil edenler yine zorla azınlığın özelliklerini kabule zorlanabilir. Marjinal görüşler ülkeye hâkim olabilir; bugün olduğu gibi… Milletleşme sürecini asimilasyon olarak anlayanlar; ya kör cahillerdir; ya da Türksüz Anadolu ve Atatürksüz Türkiye hayal edenlerdir. Türk tarihine düşman olup onunla hesaplaşmak isteyenlerdir. Eritmenin resmi görüş olduğu bir ülkede, bizzat Cumhurbaşkanları Türkçe yer ve şehir adlarının değiştirilmesine ön ayak olabilirler mi? Cumhuriyetten, milli kimlik ve devletten yana olanları, tek parti (CHP) döneminin tasdikçileri olarak görmek basit bir lâfebeliği örneğidir. Tek parti dönemindeki çeşitli baskıları reddedenler, bugün siyasi malzeme olarak kullananlar, bu baskıların 2014 modelini bu ülkeye yaşatmamalıdırlar. Hukuk devletini parti devletine dönüştürmemelidirler. Demokrasi faziletli bir rejimdir ve daha iyisi de henüz bulunmamıştır. Ülkede herkesi kucaklamanın ve barışın yolu, Milli Mücadeleye ihanet edenleri kahraman yapmak olamaz. Milli kimliği ve Türk Milleti gerçeğini reddederek kucaklaşma, gerçekleşmeyecek olan bir beklentidir.

 

Kıbrıs Gazisi, Emekli Yarbay ve Yazar Atilla Çilingir Röportajın 3. Ve Son Bölümünde, Yavru Vatan KIBRIS Üzerine Oynanan Oyunları Anlatıyor.

 

Oğuz Çetinoğlu: Emperyalist ülkeler, aynı soydan geliyor ve aynı kültürü paylaşıyor olmalarına rağmen, Irak ve Suriye’yi parçalara ayırmak ve her birinde 2 – 3 ayrı devlet kurmak için çalışıyorlar. Kıbrıs’ta farklı kökene ve kültüre mensup insanları bir devlet çatısı altında yaşamaya zorlamalarının sebepleri sizce nedir?

Emekli Yarbay Atilla Çilingir: Öncelikle şu gerçeğin altını çizmek gerekir! Başını Amerika’nın çektiği emperyalist ülkeler ‘Arap Baharı’ adı altında Ortadoğu’da başlattıkları bölge halklarına daha çok özgürlük, demokrasi adı altında bu bölgedeki ülkelere karşı başlattıkları işgal operasyonlarının tek bir maksadı vardır: Bölgedeki petrol ve hidrokarbon yataklarına sâhip olmak, kendilerine biat etmiş parça devletçikler oluşturmak. Zaten bu sebeplerden dolayı Irak ve Libya işgal edilmiş, liderleri Saddam ve Kaddafi idam edilmiş, Suriye’deki diktatör Esad’a karşı yürütülen operasyonlar bugünkü noktaya gelmiştir. Emperyalizmin dünya imparatoru ABD’nin Ortadoğu’ya yeniden şekil vermesi, yıllar öncesinden planlamış olduğu BOP’nin (Büyük Ortadoğu Projesi) gereğidir. Bu projeye göre Balkanlardan, Afrika’ya, Avrasya platosuna ve Ortadoğu’ya 22 ülkenin sınırları ve yönetimleri değişecektir. Irak’ta, Suriye’de yapılan da budur. Onun için aynı soydan gelen, aynı kültürü paylaşan insanlar şu anda birbirlerini boğazlamaktadırlar! Kıbrıs’ta ki duruma gelince; Burada aslında emperyalist ülkeler yine kendi menfaatlerine uygun senaryoları uygulamak istemektedirler! Onlara göre Kıbrıs’ta hiçbir şekilde Kıbrıs Türk Halkı, ayrı bir devletin sâhibi olmamalıdır! Bu adada Türkiye’nin ne kendisi olmalı, ne de garantörlük hakkı bulunmalıdır. Çünkü adanın stratejik konumu itibariyle, Ortadoğu petrollerini ve Akdeniz’i kontrol altında bulundurması gibi sebeplerle Kıbrıs’ta tek bir devlet olmalı; bu devlet de, emperyalist çıkarlara biat etmiş ve Hıristiyan âleminin içinde olan Rumlar olmalıdır. Sonuç olarak; adada Kıbrıs Türk Halkı’nın ve Türkiye’nin varlığı emperyalist çıkarlar önündeki en önemli engeldir. O sebeple Kıbrıs’ta; tek devlet, tek egemenlik ve tek millet olmalıdır. Bugün BMT’nin, AB’nin desteğinde Rum tarafının ve tabii ki Yunanistan’ın savunmuş olduğu ‘Birleşik Kıbrıs’ modeli; emperyalist ülkelerin bölge hâkimiyetlerine en uygun olanıdır. Bu da Kıbrıs’ta yaşayan insanları tek devlet çatısı altında yaşamalarıyla gerçekleşebilecektir. Ama burada unutulmaması gereken en önemli husus; böyle bir devlet yapısında Kıbrıs Türk Halkı’na tanınan haklar, sadece azınlık hakları ile sınırlı olabilecektir.

Çetinoğlu: Kıbrıs’ta tek devlet oluşturmanın sebebiyet vereceği tehlikeler hakkındaki düşüncelerinizi detaylandırır mısınız?

Çilingir: 1968 yılından beri devam eden Kıbrıs probleminin çözüm müzâkerelerinde; bir gün gelir de, adada tek bir devlet yapısı üzerinde anlaşma olursa! Adada Kıbrıs Türk Halkı’nın da sonu olacaktır. Çünkü böylesi bir mutâbakatta, AB’ye üye olan bir devlet’in garantörlük şemsiyesi de AB’ye ait olacağından, Türkiye’nin ada üzerindeki garantörlük hakkı da olamayacaktır. Böyle bir son Kıbrıs Türk Halkı’nın adadaki güvenliğini ortadan kaldıracaktır. Ayrıca, kısa bir süre sonra Rum tarafının ekonomik gücü, nüfus fazlalığı ve politik uygulamaları sonucunda; Kıbrıs Türk Halkı, yıllar öncesinde olduğu gibi bütün kazanılmış haklarını kaybedecektir.                                                                                  
Adanın Rum kesiminde son dönemde yaşanan ekonomik kriz kimseyi aldatmasın. Zira AB, Amerika ve hatta Rusya hiçbir zaman Rumların ekonomik yönden güçsüz kalmalarını istemezler. Zaten bu kriz de bu ülkelerin yapmış oldukları yardımlarla aşılmıştır. En nihayetinde Türkler, adada azınlık konumuna düşürülecek, ezilecek, katledilecek, canını kurtarabilenler adayı terk edecek ve Kıbrıs tam anlamıyla Hıristiyan batıya kalacaktır. Annan Planı bu neticeye ulaşmak için hazırlanmıştı.

Çetinoğlu: Bu mahzurlara rağmen nasıl oldu da Kıbrıs Türkleri Annan Planı’na ‘Evet’ oyu verdiler?

Çilingir: 24 Nisan 2004 tarihinde Adada eş zamanlı olarak gerçekleştirilen Annan Planı Referandumu’nda Kıbrıs Türk Halkı plana, % 65 Evet, Rumlar ise; %75 oranında Hayır demiştir. Aslında Rumların Hayır demesi şaşırtıcı olmamıştır! Çünkü onların Kıbrıs konusunda maksatları çok açıktır: Devam eden müzakerelerde ciddî bir taahhüde girmeden çözümü sürüncemede bırakarak, bu süreci zamana yaymak, bu arada âdil ve kalıcı bir barışa ilişkin parametreleri ortadan kaldırarak, Kıbrıs Türk halkını azınlık statüsüne düşürmektir. Bunun yoldu da ‘Osmosis’den geçmektedir. Osmosis kelimesinin anlamı; ‘karşılıklı iletişim‘ demektir. Rum tarafının bundan anladığı bir süre sonra Kıbrıs Türk Halkı’nın asimilasyonudur. Hâlen devam eden müzakereler sürecinde de Kıbrıs Rum kesimi, Kıbrıs devletinin ortaklık yapısında, ‘Kurucu Devlet’ terimini kabul etmemekte; ‘Oluşturucu Eyalet’ tanımında ısrar etmektedirler. Rum tarafının bu dayatması dahi, gelecekte Kıbrıs Türk Halkı’nın hangi akıbetin beklediğini ortaya koymaktadır. Rumlar Annan Planı’na ‘Hayır’ demişlerdir. Çünkü bu plan onların adanın tek sâhibi olmaları yönünde, önlerine uzun bir süreç getirmişti. Onların böyle bir zamanı beklemeye tahammülleri yoktu. Kıbrıs Türk Halkı’nın Annan Planı’na neden ‘Evet’ demesinin sebeplerine gelince: O süreçte K.K.T.C.’de öylesine bir hava oluşturulmuş, öylesine bir algı operasyonu gerçekleştirilmiştir ki! Eğer Kıbrıs Türk’ü bu plana ‘evet’ derse; Öncelikle yıllardır kendi kaderlerine terk edilmiş bu insanlara uygulanan her türlü insanlık dışı ambargolar kalkacak. AB’ye üye olacaklarından herkesin cebinde AB pasaportu bulunacak. K.K.T.C.’ye milletlerarası uçuşlar serbest olacak, adeta gökyüzünden yabancı turist yağacak… Bu arada ilk planda K.K.T.C.’ye AB tarafından 283.000.000 Euro yardım yapılacak. Kıbrıs Türk Halkı bu planı onayladıktan sonra AB’ye üye olacağından, milletlerarası arenada AB vatandaşı olarak muamele görecekti. O dönemde bu pembe hayaller, aslında emperyal yalanları içeren söylemler; K.K.T.C. sokaklarını öyle bir hâle getirdi ki, sanki bütün bu vaatler gerçekleşmiş gibi her taraf AB Bayrakları ile ne idüğü belirsiz flamalarla süslendi. Şehitlerimizin isimlerini taşıyan cadde ve sokaklar; ‘Yes Be Annem‘, ‘Her yol AB’ye çıkar‘, ‘Barra (Rumca defol) Denktaş‘ pankartlarıyla donanmıştı!   (Bakınız: ‘Elveda Kıbrıs Ama Bir Gün Mutlaka’ isimli kitabım – 2006 Toplumsal Dönüşüm Yayınları) Böylesi bir tablonun oluşmasında, gerek yurt dışından adaya gelerek, Annan Planı’na ‘evet’ denmesi yönünde yaptıkları propagandalarla Kıbrıs Türk’ünün aklını çelen AB komiserleri, Karen Fog çocukları, o sırada K.K.T.C.’de iktidarda bulunan parti yönetimin de bu plana verdiği destek önemli rol oynamıştır. Yine bu dönemde, Kıbrıs Türk Halkının yapılacak referandumda, ‘Annan Planına’ evet demesi için Anavatan Türkiye’den adaya gelenlerin yapmış olduğu çalışmalar da bir hayli etkili olmuştur! Sonuçta Rumlar ‘Hayır’, Türkler ‘Evet’ demiş, hayır diyen taraf kazanmış, evet diyen taraf kaybetmiştir! Aslında bu sonuç hiç de yadırganacak bir durum değildir. Çünkü Kıbrıs’ta yapılan müzâkereler sürecinde, Rum tarafı ne dediyse öyle olmuş; bugüne kadar adada yapılan 8 müzakere süreci öncesinde ve devam süresince; Kıbrıs Türk Halkı’na ‘sen ne istiyorsun? diye sorulmamıştır! Bu husus bence vatan topraklarında kanı ve canı pahasına direnmiş, Rum’a hiçbir dönemde diz çökmemiş Kıbrıs Türk’ünün; adadaki hür ve bağımsız yaşama hakkı için yapılması gereken önemli bir tercih olmalıdır.

Çetinoğlu: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kurucu Cumhurbaşkanı Merhum Rauf Denktaş ile uzun süren derin dostluklarınız oldu. Rahmetle anılmasına vesile olur düşüncesiyle; şahsiyeti ve fikriyatı ile ilgili özet bilgiler lütfetmeniz mümkün mü?

Çilingir: K.K.T.C’nin Kurucu Cumhurbaşkanı, Kıbrıs Millî Dâvâmızın Lideri, Kendisini Türk Milletinin Yüksek Menfaatlerine Adamış Mükemmel Bir Devlet Adamı, İyi Bir Hukukçu, Fotoğraf Sanatkârı, Mücâhit Gazi ve Can Liderim Sayın Rauf Raif Denktaş… Öncelikle benim için çok önemli olan şu hususun altını çizmeliyim. Böylesine yüce bir kişiyi 1974’den beri tanıyorum. Özellikle Cumhurbaşkanlığı döneminden sonra aynı düşünce ve duygu birlikteliği içerisinde zat-ı devletlerinin yanında, daha yakınında olabilmek benim için büyük bir onur ve gurur kaynağı olmuştur. Sayın Denktaş ile yaşanmış o kadar çok hâtıram; O’nun düşüncelerini, yüreğindeki vatan ve bayrak aşkını, Atatürk’e olan hayranlığını, inancını, iman gücünü,  insan ve tabiat sevgisini anlatacak o kadar çok hâdise var ki… Bunların anlatılması için ciltlerce kitap yazılabilir, yazılmıştır ve yazılacaktır da… Kıbrıs konusunda, 2002-2005 yılları arasında yaşananları anlatan; ‘ELVADA KIBRIS Ama Bir Gün Mutlaka’ isimli kitabımı yayınlamadan önce kitabımın taslağını rahmetli Denktaş’a sunmuş, arka kapak yazısını da, kendisinden istirham etmiştim. Ancak, uzun süre yanıtlamadı! Lefkoşa’daki, çalışma ofisini arayarak yaverinden ne olduğunu öğrenmek istedim. Tahmin ettiğim gibi kitabımın adına takılmış,  çok kızmıştı! Evet, kitabımın kapak resmi, adı, son sayfasında anlattıklarım; Türkiye’nin, Türk Askerinin adadan vedasını çağrıştırıyor, hüzünlü bir senaryoyu anlatıyordu! Fakat kitabımda dikkat çektiğim hususlar, 1878 yılında yaşanmış tarihî gerçeklerdi. Kaldı ki, Sayın Denktaş pek çok konferansında, benim de vurgulamış olduğum o senaryoyu, dedesinin kendi ağzından dinlediğini de anlatırdı… Sonuçta kitabım yayınlandı. İlk işim; Kıbrıs’a giderek, kitabımı dâvânın liderine sunmak oldu. O gün beni kabul ettiğinde; ‘Söyle bakayım bana, bu kitabın adını neden öyle koydun? Nereye vedâ ediyorsun?’ Dedi. Gerçekten de kızgındı. Kendilerine cevaben: ‘Sayın Cumhurbaşkanım, bu sorunuzu bekliyordum. Cevabını, size dedenizin anlattığı, sizin de çok kereler konferanslarında bahsettiğiniz hâtırânızla, sorunuzu cevaplandırmak isterim.’ Dediğimde, çok şaşırmıştı! Denktaş Bey’in hafızasına kazınmış olan, hiç unutamadığı çocukluk hâtırâsı şuydu: 1878 yılında son Osmanlı Kıbrıs’ı terk ederken, adada kalan yaşlı Türkler, torunlarının kulaklarına şöyle fısıldamışlardı: ‘Gittiler fakat bir gün dönecekler. O günleri bizler göremeyeceğiz fakat sizler mutlaka göreceksiniz.’ Bu hatırasını anlattığımda; gözleri uzaklara dalmış, göz pınarlarından süzülen yaşlar, o anlamlı ortamı taçlandırırken; kendisinden O’nun neler hissettiğini çok iyi anlatan şu cümleleri duymuştum: ‘Bizler; dedelerimizin 1878’de söyledikleri gibi Türk Askerini, Şanlı Sancağımızı 1960’da gördük. 1974’te ise bir daha inmemecesine Ay Yıldızlı Bayrakları göndere çektik. Bir gün gelir de, Türkiye ve Mehmetçik adadan ayrılacak olursa; böylesi bir son Kıbrıs Türk Halkının adada ki ölüm fermanı olacaktır. Allah bana böyle bir sonu göstermesin, öleyim daha iyi…’ Son cümlesi ise; şu olmuştu: Kıbrıs adası, Türk Milleti ve Türkiye için hiçbir sebep uğruna fedâ edilemeyecek kadar önemlidir.’ Ruhu şad olsun. Vatan ona minnettardır. Sayın. Rauf Raif Denktaş’ı tanıdığım, yakınında bulanabilmek şansına ulaştığım için çok bahtiyarım. Kendisini bir defa daha rahmetle anıyor, aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum. Kıbrıs’ta yakmış olduğu hürriyet ve Türklük ateşinin sonsuza kadar yanacağını, taze kalacağını, emaneti olan K.K.T.C. devletine daima sahip çıkılacağını ifade etmek istiyorum. Bu vesileyle; K.K.T.C.’nin 31’nci kuruluş yıl dönümünü kutluyor. Adaya atalarımızın ayak izlerini bıraktıkları ilk günden bu yana ve KKTC. Devleti’nin kuruluşu safhasında hayatlarını seve, seve feda eden bütün şehitlerimizi minnet ve şükran duygularımla anıyor, aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyor, ebediyete intikal eden dava ve gazi arkadaşlarımı rahmetle anıyorum. Hayatta olan Gazi ve Mücahit Gazi arkadaşlarımı sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

‘Vatan,  onlara minnettardır.’

‘Andımız Olsun ki Bu Topraklar Bizim’                                                                                                               (Bitti)

 

Akıl; Akıl Olmalı

0

Herkeste potansiyel olarak, az veya çok  -kişiye göre değişen-  akıl vardır.

Herkesin seçtiği sahaya göre yaptığı tahsil, eitim ve öğretimle aklı gelişir. Bu şekilde o kişi uzmanlaşır.

Herkeste doktor, avukat, mühendis, mimar veya siyaset adamı olmak için gereken potansiyel vardır. Herkes ne isterse o olabilir. Fakat şarta bağlı. Meselâ bir kimse Hakim, Savcı veya Avukat olmak isterse; ilk, Orta ve Lise’den sonra Hukuk Fakültesi’nden mezun olmalı. Hatta yüksek Lisans ve Doktora yaparak bir kat daha uzmanlaşması mümkün.

İşte ancak bu safhalardan sonra, Hukuk dalında  “Benim de aklım var.”  diye, yine hukukçu olan biriyle hukuk alanında münazara ve tartışmaya girebilir. Karşılıklı fikir alışverişinde bulunabilir.

Yoksa hukukçu olmayan biri, başka dalda allâme dahi olsa, hukuk konusunda  “Benim de aklım var.”  diye o sahanın mütehassısı karşısında susmasını bilmeli. Çünkü kendi sahasını bilen başka alanların câhilidir. Harsî ve Kültürel mânada sathî ve yüzeysel biliş icabı konuşma ve sohbetler ayrı bir husus.

Keza hangi saha olursa olsun, kimse uzmanlığı dışındaki bir mevzu ve konuda  “Benim de aklım var.”  diye,ileri geri konuşarak fikir dermeyan etmemeli. Aksi takdirde bu; fikir teatisi / fikir alışverişi değil; ancak boş bir münakaşa, yersiz bir tartışma olur. Yapanı da mağdur, mahkûm ve hatta mahçup eder.

Demek ki, kültür sohbetleri dışında, aynı konuda uzman olmayanların  “Benim de aklım var.”  diye ileri geri konuşmaları; kıymetli vakti boş yere heba etmelerine yol açar.

Zira akıl; akıl olacak. Yani konuşmak ve yazmak istediği sahada yetişmiş, gelişmiş ve uzmanlaşmış olacak. Sırf  “Benim de aklım var.”  diye her şey hakkında fikir ileri sürmenin sonu hüsran ve mahcubiyettir.

Evet akıl; akıl olacak. İnsanın istediği ilim, meslek ve meşrep dalında yeteri kadar eğitim ve öğretimden geçmiş olması lâzım ki, o dalda kendisini salâhiyet ve yetkili görerek; bu tip toplantıların içinde yer alabilsin.

İşte ancak o zaman:

 

“Çıkar âsâr-ı rahmet, ihtilâf-ı rey-i ümmetten.”

 

Yani ancak aynı konuda ihtisas yapmış, aynı meslek mensupları, kendi müşterek / ortak konuları hakkında konuşurlarsa; işte ancako zaman ondan; güzel, faydalı ve iyi sonuçlar zuhûr eder.

Yoksa bir fizikçi ile bir edebiyatçının; fizik hakkında konuşması, neticesiz bir münakaşadan başka bir şey değildir.

Yine bir edebiyatçı ile bir fizikçinin; edebiyat hakkında konuşmaları da, menfî bir netice vermekten başka bir işe yaramaz.

Ancak iki fizikçi, fizik hakkında veya iki edebiyatçı, edebiyat hakkında konuşurlarsa,ancak bu takdîrde yeni fikirler ve güzel görüşler ortaya çıkar.

Mehmet Âkif bile, yazdığı şiirlerin ortaya çıkmasında ilhamın yerinin çok az olduğunu nazara verir. Başarısını çok çalışmasına borçlu olduğunu söyler. Edebiyat dalında azîm gayret, büyükçaba sarfettiğini belirtir.

 

Yazımızı yerinde bir tespit ile bitirelim:

“Akıl; ilmi kabule hazır bir kuvvettir. İlim de, insanın akıl kuvveti ile faydalandığı bilgi diye tarif edilmiştir. Akıl biri fıtrî (doğuştan gelen), diğeri kisbî (sonradan kazanılan) olmak üzere ikiye ayrılır. Kisbî akıl olmadıkça, fıtrî akıl hakkıyla fayda temin edemez. Işık olmadıkça gözden istifade edilemediği gibi.

“Alman âlimleri aklın yüzde 75’inin kisbî olduğunu isbat etmişlerdir. Fıtrî akıl sahibi nice kimseler vardır ki, tahsil (eğitim ve öğretim) ile ilim elde edemediklerinden, akılları inkişaf edememiştir. Bu akılların çoğu, yerinde kullanılmadığı için zararlı olmuştur.” (Esbâb-ı Nüzûl Cilt: 1, H. Tahsin Emiroğlu, Yasin Y., İstanbul-2013 s. 92)

 

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Adana ve Hatay Seyahati (2 )

Rahmetli Emrah Usta’nın ruhu şad olsun

Dedim vefa nedir.Dedi semt adı
Dedim dostluk nedir.Dedi kalmadı
Dedim sevgi nedir.Dedi doğmadı
Dedim umut yok mu?Dedi ki yok yok

Dedim para nedir.Dedi sevdamdır.
Dedim makam nedir.Dedi havamdır
Dedim arzuların.Dedi davamdır.
Dedim sınır yok mu? Dedi ki yok yok

Dedim rüşvet nedir. Dedi hediye 
Dedim helal-haram. Dedi hadi ya
Dedim rahat mısın Dedi ne diye 
Dedim pişman mısın, Dedi ki yok yok

Dedim vicdan nedir. Dedi o da ne
Dedim cüzdan nedir. Dedi ki nerde·

Dedim arar mısın? Dedi her yerde
Dedim bıkmaz mısın. Dedi ki yok yok

Dedim ölüm nedir Dedi kim ister 
Dedim mahşer günü.Dedi sus yeter
Dedim ki ya varsa.Dedi bin beter
Dedim düşündün mü.Dedi ki yok yok

 

“Ulan Dangalak”

MHP Milletvekili Lütfi TÜRKKAN, Bekir BOZDAĞ’a böyle hitap etti.

Neden?

Çünkü Bekir BOZDAĞ, Maliye Bakanı’nın resmen açıkladığı verilerle 1,3 katrilyon değerinde olan sarayın yapılmasını eleştirenlere cevap olarak dedi ki; “pembe köşkte bilardo masası var, onu neden eleştirmiyorlar da, sarayı eleştiriyorlar.”

Bir insanın böyle bir karşılaştırma yapabilmesi için nasıl bir insan olması gerekir?

İşte, bu nasılın cevabını Lütfi TÜRKKAN da aramış olacak ki, böyle bir cevap verdi ve bilardo masası ile 1,3 katrilyonun karşılaştırılamayacağını söyledi. Buna bir de, yine Maliye Bakanı’nın resmen açıkladığı verilerle 500 milyon liralık son alınan uçak maliyetini de eklersek, diyecek ne kalır, bilmiyorum.

Şimdi bakın, bu tür konuşmaları aktarmak değil maksadımız.

Şimdi işin özüne gelelim.

Ülkenin, insanımızın durumu ortada iken, yoksulluk, sıkıntı ve dertler bu kadar tavan yapmışken, bu israfı yapmak, hem de İslamiyet adına hareket ettiğini söyleyerek bu israfı yapmak akıllara durgunluk vermektedir. “İsraf haramdır” diyen bir dine mensup olduğu iddiası ile ortaya çıkıp, israfın tavan yapmasını -hem de kaçak bir arsada – gerçekleştirmek, hangi imanla, hangi inançla, hangi vicdanla, hangi ahlâkî değerle açıklayabiliriz, soruyorum.

Buna bir de, bilardo masası kılıfı uydurmaya kalkmak, nasıl bir insan ruhu gerektirir, soruyorum.

Hem de bilardo masası gibi komik karşılaştırmayı yaptığı kişi, dünya tarihinin en büyük liderlerinden biri olan, 21. Yüzyılın en büyük dâhisi olan Mustafa Kemal ATATÜRK olunca komiklik daha da artıp, traji-komik hale geliyor. Ne ile neyi karşılaştırıyor, ne kadar traji-komik değil mi?

Bakın!

Bunun bir de kömür meselesi var.

Ölen kömür işçilerinin durumuna da bir göz atalım.

1.       İsteyen herkese bedava kömür dağıtılıyor.

2.       Kömür üretimi son yıllarda 4 katına çıkmış.

3.       Artan kömürün belki de yarısı bedava kömür dağıtanlara verildiği iddia ediliyor.

4.       Verdiği bedava kömürün karşılığında kömür ocağı sahibi, denetimsiz, kontrolsüz bırakılıyor.

5.       Denetimsiz, kontrolsüz bırakılan ocak sahibi, kârını artırmak için maliyetini kısıyor

6.       Maliyet kısmanın en kolay yolu, insanı ezmekten geçer.

Bütün bu gerçekler ortada iken, ölen maden işçilerimizin, ölüm nedenlerini nerede aramak gerektir?

Ölen maden işçilerimizin sorumluluklarını kime yüklemek gerektir?

Bütün bu şartlar altında, bu kömürleri hâlâ bedava almak isteyen insanlarımızın durumunu hangi vicdan, hangi inanç, hangi ahlâkî değer ölçüleri içerisinde değerlendirmek gerektir, soruyorum.

Eğer, bu bedava kömürü her şeye rağmen almak zorunda kalanlar var ise, bu insanları bir avuç kömüre mahkûm eden zihniyetin hangi inanca, hangi vicdana, hangi ahlâkî değere sahip olduğunu soruyorum.

Gerçek inançlarını gizleyip, bizdenmiş gibi görülenler, inancımızın değişmesi için mi uğraşıyorlar?