20.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 840

Osmanlı İle Barış, Cumhuriyet İle Savaş -1-

0

“Yeni Türkiye” söyleminin gündeme sokulduğu iki üç yıldır pusuda bekleyen “Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları” ortaya çıkarak ne kadar “millî kutsalımız” varsa onlara saldırmaya başladılar. Daha önce “Osmanlı tarihi ile yüzleş ilsin, barışılsın” diyenler, şimdi de “Atatürk ve Cumhuriyet’ten hesap sorulsun” diyerek savaş başlattılar. Bu süreçten güç alan etnik bölücü teröristler, birçok yerde Türk bayraklarını indirdiler, Atatürk büstlerine saldırdılar. Bu savaşın ocağına sürekli odun atan siyasi iktidarın bu saldırılar karşısında kılı kıpırdamazken, muhalefet ise demeç vermekten başka bir eylem ortaya koyamıyor.

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulurken, Meşrutiyet yönetiminden Cumhuriyet yönetimine geçilirken, yeni rejimi ve dönemi benimsetmek için, eski Osmanlı yönetimi ve dönemi hakkında abartılı kötülemeler yapılmıştır. Aradan doksan yılı aşkın bir süre geçtiği için normalleşmeye gidilmesi ve yanlışların düzeltilmesi gerekirdi. Bunların bir kısmı bu iktidardan önce, bir kısmı da bu iktidar döneminde düzeltildi. Osmanlı hanedanı mensuplarının sürgünlerinin sona erdirilmesi ile başlayan bu süreç, tarih kitaplarındaki Osmanlı dönemi ve padişahlar aleyhindeki olumsuzluklar çıkartılarak devam etti. Şu anda eskinin tam tersi bir tutumla “Osmanlının her şeyi doğrudur, güzeldir, kutsaldır” diyerek Osmanlıyı kutsamak moda haline geldi.  Osmanlı döneminden kalan bütün tarihi eserler (camiler, medreseler, kütüphaneler, imarethaneler, darüşşifalar, sebiller) Vakıflar Genel Müdürlüğü ve İl Özel İdareleri tarafından onarıldı, ihya edildi. İyi de oldu.

Devlet ve hükümet yönetiminin merkezi, Ankara ve İstanbul arasında paylaştırıldı. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın Ankara dışında İstanbul’da da makam ofisleri var. Huber Köşkü varken Vahdettin Köşkü de Cumhurbaşkanının hizmetine hazırlandı. Atatürk ve Cumhuriyet’le özdeşleşen ve 11 Cumhurbaşkanının yönetim ve ikamet mekânı olan Çankaya Köşkü, Başbakana bırakılarak Atatürk Orman Çiftliği’ndeki 300 dönümlük araziye bin odalı “Ak Saray” yapıldı, yapıldığı mevkie de AOÇ yerine “Beştepe” denildi. İstanbul Boğazı’na yapılan ilk köprüye, İlk yıllarda “Atatürk Köprüsü”  denirken, şimdi bu ad unutturuldu, artık “Boğaziçi Köprüsü” deniyor. Yeşilköy’deki “Atatürk Havalimanı”, İstanbul Arnavutköy’de yapılmakta olan üçüncü havalimanı tamamlandıktan sonra, imara açılacak, yeni bir gökdelenler ve rezidanslar ormanı olacak. Dolayısıyla “Atatürk” adı taşıyan bir Cumhuriyet eseri daha tarihe karışacak.

Cumhuriyet döneminin önemli eserlerinden “Atatürk Kültür Merkezi” yıkılacağı bahanesiyle altı yedi yıldır kapalı tutuluyor. Bu yüzden burada icra-yı sanat yapan Kültür Bakanlığına bağlı Devlet Tiyatrosu, Operası ve Balesi, bu sürede mekânsız kaldığı için doğru dürüst faaliyet yapamadı. Yıkılma aşamasına gelen bu “Kültür Merkezi”nin uzun süre hizmet dışı kalması,  İstanbul’un kültür ve sanat hayatına büyük darbe vurdu. Zannediyorum, bu binanın başına gelenler  “Atatürk” adını taşıdığı için geldi. Bazı illerde Atatürk heykelleri merkezi noktalardan alınarak gözden uzak yerlere taşınırken, bazı okullardaki Atatürk büstleri ve resimleri de çöp konteynırlarına atıldı. Artık bu haberler, gazetelerin arka sayfalarında tek sütun bile yer bulamıyor.

Dünkü hükümetin bugünkü devletin başı (!), on iki yıldır “Gazi Mustafa Kemal” diyor, TBMM’nin verdiği “Atatürk” soyadını ağzına alamıyor. Bunun tercümesi, “Ben o zatın 1923’e kadar olan dönemini tanıyorum, 1923-1938 arası Cumhurbaşkanlığı dönemini, devrimlerini ve ilkelerini tanımıyorum” demektir. İş, “Atatürk” adının Cumhuriyet’in seçkin eserlerinden silinmesi ve unutturulması ile kalmadı. Önce çevreden dolandılar, Atatürk’ün ölümünden sonraki İsmet İnönü döneminden(1938-1950) başlayarak ve din üzerinden Cumhuriyet’e vurmaya başladılar. İkinci Dünya Savaşı yılları olduğu gerçeği gözlerden kaçırılarak, buğday silosu yapılan camilerden, gizli gizli yapılan Kur’an eğitiminden, zaptiye ve maliyeci zulmünden, ekmeğin ve şekerin karne ile verilmesinden, imamlara” ölü yıkayıcısı” denilmesinden giderek o dönemi sürekli kötülediler.

Atatürk İstiklal Harbini kazandı, Göktürklerden sonra ikinci Türk adını taşıyan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurdu. Üniter yapıda, millî, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olarak   kurulan bu devletten ,Osmanlı saltanatı hayranları, Türk-İslam ve milliyetçilik düşmanları, modern hayat karşıtları rahatsız oldular ve  “Atatürk ve Cumhuriyet”in karşısına dikildiler. Bunlar yıllarca kapalı kapılar ardında genç dimağlara gizli gizli bu düşmanlıkların tohumlarını ektiler. Nihayet  kendilerine yakın güçlü bir iktidar bulunca, bütün öfkelerini ve nefretlerini en saldırgan bir üslupla ortaya koymaya başladılar. Bunlar, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’ten menfaatleri haleldar olanlar ve onların çocuklarıdır.

Aklımızı başımıza toplayalım, Türk devletlerini, Türk büyüklerini karşı karşıya getirip birini tutup diğerini atmayalım. Oyuna gelip Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapmayalım, yaptırmayalım. Bunun sonu, bölünmedir, bağımsızlığı kaybetme, egemenliği paylaşma, yani tek kelimeyle hüsrandır.

 

Bu Kervan Gider Güneşe

Görürsen kem birisini
Heba etme nefesini
Duyunca dostun sesini
Göz bebeği gülen gelsin

Kavga düşlerken biriyle
Çıkar ortaya sürüyle
Zorlukların bin türüyle
Savaşmayı bilen gelsin

Engel olsa dört tarafta
Pes etmek yok bu kitapta
Hem varlıkta hem zorlukta
Mutluluğu bulan gelsin

Dost sarar dost yarasını 
Almaya bak duasını 
Biz kardeşiz narasını
Dört bir yana salan gelsin

Bağlan sevginin bağıyla
Aydınlan aşk çerağıyla
Sevdaların ışığıyla
Gönülleri dolan gelsin

Gel uzak dur şu nefretten
Zehir saçar kalbe hepten
İlhamını muhabbetten
Yudum yudum alan gelsin

Ruhlara düşmüşse hazan
Biter mi hiç kalpte hüzün 
Çaresizin, kimsesizin
Göz yaşını silen gelsin

Bu yolculuk ta güneşe
Hem zorluk var hem de neşe
Kendini edip temaşa
O yüreği bulan gelsin



 

Helâl-Haram Bilinci

Mükerrem bir varlık olarak yaratılan ve yeryüzünün bütün nimetleri emrine tahsis edilen insanın, dünya ve ahiret mutluluğunu elde edebilmesi için yaratanını tanıması, O’na ibadet etmesi ve hayatını O’nun istekleri doğrultusunda düzenlemesi gerekir. Yüce dinimiz İslam, insanın dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamayı hedeflemiş ve bunun için de bir takım kurallar, ölçüler ve sınırlar koymuştur.  Dinimiz fert ve toplum için zararlı olan şeyleri yasaklamış, iyi, güzel ve faydalı olan şeyleri de serbest bırakmıştır. Yasaklanan şeyler haram, serbest bırakılanlar ise helâl olarak ifade edilmektedir.

 

Helâl;dinen yapılması veya yenip içilmesi yasaklanmayan, serbest bırakılan şey demektir. Allah ve Resûlü’nün bir şeyin helâl olduğunu belirtmesi veya işlenmesinde günah olmadığını bildirmesi, o fiilin helâl olduğunu gösterdiği gibi, o fiil veya şeyin yasaklandığına dair bir delil bulunmaması da helâl olduğunu gösterir. Zira eşyada aslolan helâl oluşudur. Buna göre bir şey, dinin açık bir hükmüne, yasağına ve ilkesine aykırı olmadıkça helâldir, meşrudur. Helâl kavramı, meşru, caiz, mubah kelimeleri ile de ifade edilmektedir.(Bkz. DİB. Dini Kavramlar Sözlüğü, sh. 252)

 

Haram; dinin, kesin bir delilledayanarak açık bir şekilde yasakladığı şeylerdir. Haramlar Allah’ın koymuş olduğu sınırlardır. Kur’an-ı Kerim’de, “…Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa şüphesiz kendine zulmetmiş olur.”(Talak, 65/1) buyrularak, Allah’ın koyduğu sınırlara uyulması emredilmektedir.

 

Bir hadis-i şerifte helâl ve haram şöyle açıklanmıştır: “Helâl, Allah’ın, Kitabında helalliğini bildirdiği; haram da, Allah’ın, Kitabında haramlığını bildirdiği şeydir. Kitabın söz etmediği (yani helâl veya haram olduğunu belirtmediği ) şey de, Allah’ın affettiği (yani mubah kıldığı) şeylerdendir.”(İbnMâce, Et’ıme, 60; Tirmizî, Libâs, 6)

 

Kullarına merhameti sonsuz olan Yüce Allah, iyi, temiz ve insan içinfaydalı olan şeyleri helâl; kötü, pis ve zararlı olan şeyleri de haram kılmıştır.Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Bugün size temiz ve hoş şeyler size helâl kılındı…”(Mâide, 5/5; Ayrıca bkz. Bakara, 2/168; Mâide, 5/4)Başka bir ayet-i kerimede ise; “Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz ve helâl olanlarından yiyin…”(Tâhâ, 20/81) buyrulmaktadır.

 

İslam dini insanın iman ve ibadet hayatındanyeme içme, giyinme, eğlence, aile hayatıve beşerî ilişkilere kadar hayatın tüm alanlarına yönelik düzenlemeler yapmış, kural ve kaideler koymuştur. Bütün bunlar, kamu düzenini sağlamak, sağlıklı, huzurlu bir toplum hayatı oluşturmak ve neticede insana dünya ve ahiret mutluluğunu kazandırmak için gerekli olan şartlardır. Dinin hayatın bütün alanlarına yönelik getirdiği yasaklar ve sınırlamalar insanazorluk çıkarmayı ve ağır yük yüklemeyi değil, bilakis insanın kulluk görevlerini kolaylaştırmayı, ona yol göstermeyive yardımcı olmayı hedeflemektedir. Nitekim ayet-i kerimede,“Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez”(Bakara, 2/185) buyrulmaktadır.

 

İslam dinine göre asıl olan mübahlık yani serbestliktir. Yani bir şey kesin bir delille haram kılınmamışsa, o şeyin yenilip-içilmesi, yapılması, kullanılması, söylenmesi dinen helâldir. Dinimizce haram kılınanlar sınırlı sayıdadır; helâller ise, haram olanlara görekat kat daha fazladır.

 

İnsanın hayatını sağlıklı, huzur ve güven içerisinde devam ettirebilmesi için helâller yeter de artar bile. Bu bakımdaninsan, haramlara yönelmeden Yüce Mevlamızın hizmetine sunduğu sayısız helâlnimetlerle en güzel şekilde yaşamaya çalışmalıdır.  İnsan helâl olanlarla yetinmez de haram olan şeylere yönelirse hem kendisine, hem de başkalarına zarar verir. Sadece dünyada zarar görmekle kalmaz, kazandığı günahlar sebebiyle ahirette de hüsrana uğrar.

 

Dinimizin koyduğu sınırlara uymak ve haramlardan sakınmak, helâllerle yetinmek imanın bir gereğidir.Müslüman, dinin getirdiği hükümlere tereddütsüz iman eden ve onları her durumda uygulayan kimsedir. O, Allah ve Resûlü’nün emir ve yasaklarına gönülden teslim olur, kendince bahaneler uydurarak bunları mubah göstermeye ve uygulamamaya çalışmaz. Kur’an-ı Kerim’de,“Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır” (Ahzâb, 33/36) buyrularak, müminler bu konuda kesin bir dille uyarılmıştır.

 

Allah’a ibadet etmek ve O’nun emirlerini yerine getirmek nasıl kulluk görevimizse, haramlardan sakınmak da en başta gelen kulluk görevimizdir.Hatta İslam fıkhında kötülükten sakınmak farzları yerine getirmekten daha önemli ve öncelikli kabul edilmiştir.

 

Helâl-haram kılma yetkisi ise sadece Allah’a aittir.Allahu Teâlâ, helâl ve haram hükümlerini Kur’an-ı Kerim ve elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.) vasıtasıyla açıklamıştır. Buna göre helâl ve haram hükümlerinin kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’dir.  Allah’ın izin vermediği hiç kimse neyin helâl, neyin haram olduğu konusunda hüküm veremez.Kur’an-ı Kerim’de, “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? …”(Ar’âf, 7/32)buyrulmak suretiyle Allah’tan başkasının haram kılma yetkisinin bulunmadığı vurgulanmaktadır.Yine Kur’an’da, insanların hüküm vermeleri konusunda uyarılarda bulunulmaktadır: “Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.”(Nahl, 16/116)

 

Kur’an-ı Kerim’de bildirilen helâl ve haramlardan bazıları şunlardır:“… Allah, alışverişi helâl, fâizi haram kılmıştır…”(Bakara, 2/275); “Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.”﴾Bakara, 2/173﴿“Ey iman edenler! (Aklı örten) içki (ve benzeri şeyler), kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”(Mâide, 5/90); “Sizin için de yolcular için de bir geçimlik olmak üzere deniz avı yapmak ve deniz ürünlerini yemek sizlere helal kılındı. Kara avı ise ihramlı olduğunuz sürece size haram kılındı…”(Mâide, 5/96); “Yiyin için fakat israf etmeyin.”(A’râf, 7/31)

 

Hz. Peygamber  (s.a.s.) de, Allah’ın vahiyle gelen helâl ve haramı bildirmiş, ayrıcavahiyde açıkça belirtilmeyen şeyleri insanlara açıklamıştır. Bunun yanındaAllah’tan aldığı bilgiye dayanarak bazı şeyleri de haram kılmıştır. (Bkz. DİB. Dini Kavramlar Sözlüğü, sh. 252)

 

Bunlardanbirkaç örnek:“Bir Müslümanın, din kardeşini üç günden fazla terketmesi helâl değildir.”(Buharî, Edeb, 57); “Zandan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır. Başkalarının (aralarında özel) konuştuklarını dinlemeyin, ayıplarını araştırmayın, birbirinize karşı övünüp böbürlenmeyin, birbirinizi kıskanmayın, kin tutmayın, yüz çevirmeyin.”(Müslim, Birr, 30); “Her Müslümanın öteki Müslümana kanı, ırzı ve malı haramdır.”(Müslim, Birr, 32); Câbir (r.a.) şöyle dedi: “Resûlullah (s.a.s.) kabrin kireçlenmesini, üzerine oturulmasını ve kabir üzerine bina yapılmasını yasakladı.” (Müslim, Cenâiz, 94)

 

Kur’an’da, Allah Resûlü’nünmü’minlere iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kıldığı bildirilmektedir. (A’râf, 7/157)Ahzâb suresi 36. ayette ise, mü’minlere Allah ve Resûlü’nün hükümlerine tereddütsüz itaat etmeleri emredilmektedir.Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin, bana Kitap ve onun bir misli verildi. Dikkat edin, karnı tok birinin koltuğuna yaslanarak size: ‘Bu Kur’an’a uymanız gerekir. Onda helâl bulduklarınız helâl, haram bulduklarınız haramdır (başka kaynağa ihtiyacınız yoktur)’ demesi yakındır. Dikkat edin Allah elçisinin haram kıldıkları, Allah’ın haram kıldıkları gibidir.”(İbnMâce, Mukaddime, 2; Tirmizî, İlim, 10)Kur’an’da bildirilen helâl-haram hükümlerini kabul edip de Hz. Peygamber (s.a.s.)’in açıklamış olduğu hükümleri kabul etmemek iman ile bağdaşmaz. Müslümanlar bu konuda çok dikkatli ve hassas olmalıdırlar.

 

Şüpheli şeylerden de sakınmak gerekir. Kesin olarak haram veya helâl olduğu belli olan şeyler arasında haram olup olmadığıinsanlar tarafından anlaşılamayan şüpheli şeyler devardır. Bunlardan da sakınmak gerekir. Şu hadis-i şerif, şüpheli şeyler konusunda gösterilmesi gereken hassasiyetin önemini açıkça ortaya koymaktadır: “Helâl belli, haram bellidir. Bu ikisinin arasında birçok kişinin bilmediği şüpheli şeyler vardır. Kişi bunlardan sakınırsa dinini, onur ve haysiyetini korumuş olur. Şüpheli şeylerden kaçınmayanlar, koruluğun kenarında hayvanlarını otlatan kimse gibidir. Kolladığı hayvanların her an koruluğa girmesi mümkündür. Dikkat edin her hükümdarın bir koruluğu vardır, Allah’ın koruluğu da haram kıldığı şeylerdir…”(Buharî, İman, 39; Müslim, Müsâkat, 107-108)

Sonuç olarak; insanlar için neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu Yüce Allah’tan başkası tam manasıyla bilemez. Bu yönüyle baktığımızda yine Allah’tan başkasının helâl-haram hükmü koymasının kabul edilemez olduğu görülmektedir. İnsana düşen görev, işine geldiği gibi helâl ve haram uydurmak, haramların bir kısmını küçük görerek önemsememek değil; dinimizce helâl kabul edilen şeylerle yetinmek, haramlardan da bütün gücüyle sakınmaktır. Allah’ın ve O’nun peygamberinin koyduğu haram ve helâl ölçülerini tanımamak, helâl kılınanlara haram; haram kabul edilenlere de helâl demek büyük günahtır.

 

Dinimize göre bile bile haram işlemek, haramlarda ısrar etmek büyük günahtır. Haramlardan bir an önce vazgeçilmeli ve pişmanlık duyup tövbe edilmelidir. Müminler olarak, helâl-haram duyarlılığımızı muhafaza etmeli, Allah’ın helâl kıldığı şeylerle yetinmeli ve haramlardan ateşten kaçar gibi uzak durmalıyız.

 

 

60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri

0

Türkiye’nin en eski, en saygın ve en etkili sivil toplum kuruluşlarının başında gelen Türk Ocakları’nın 16 yıl genel başkanlığını yapan İşadamı, Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı, Fikir Adamı, Yazar ve Av. Nuri Gürgür, bu defa farklı bir eserle Türk kamuoyunun huzuruna çıkıyor.

 

Gürgür’ün’60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri‘ isimli, 16,5 X 23,5 santim ölçülerinde 458 sayfalık eserinde; 1960’tan başlayıp günümüze kadar devam eden 54 yıllık süre içinde Türkiye’nin idârî, siyâsî, iktisâdî ve askerî hayatı, fikir hareketleri, 1980 öncesi sağ-sol çatışmaları, idarî ve siyâsî kadrolarda vazife yapan kişilerin özellikleri, kendisinin ve aynı dâvâya gönül vermiş ideal arkadaşlarının hayatı ve inandığı dava için yaptıkları mücadelem ile birlikte okuyucuya sunuluyor.

 

Onlar, elbette kitapta hayat hikâyelerine ve inandıkları dâvâ için verdikleri mücâdelelerine yer verilen 8 kişiden ibaret değildi.  Nevzat Kösoğlu, Ayvaz Gökdemir, Vecihi Öğütçüoğlu, Abdurrahman Çelik, Metin Akın, Mikail Erk gibi Rahmet-i Rahman’a uğurlanan kişilerle, kitapta adı geçmeyen veya sadece adı anılan ve fakat hizmetlerinden, -kitabın makul hacmi aşacağı endişesiyle- söz edilemeyen kişiler de vardı.

 

Bilinmektedir ki bütün hatıra yazıları sübjektiflikle mâluldür. Hiçbir hatırat, bu sakatlıktan ârî kalamamıştır. Bu özürün, hatırat yazarından değil, hatırat yazılarının fıtratından kaynaklandığını düşünmek gerekir. Buna rağmen  ‘60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri‘ Türkiye’nin geleceği ile ilgili projeler tasarlayan kişilerin, özellikte gençlerin mutlaka okumaları gereken ciddî ve çok önemli bir eserdir.

 

Kitapta; Acar Okan, Ahmet İyi oldu, Cezmi Bayram, Mustafa Kahramanyol, Nâmık Kemal Zeybek, Şerafettin Yılmaz ve Yücel Hacaloğlu ile kitabın yazarı Nuri Gürgür’ün, aynı ideal zincirinin halkları oluşunun ibret dolu, geleceğe ışık tutan hikâyesi, başarıları ve inandırıcı bil dille sebepleri açıklanan başarısızlıkları, samimi bir dille anlatılıyor. Onlar, Galip Erdem Ağabeylerinin etrafında mürit vecdiyle kenetlenmişlerdi. Vatana ve millete en mükemmel şekilde hizmet etmek dışında hiçbir maksatları yoktu. Bir kısmı farklı partilerde politikaya girip makam sahibi oldularsa da, halkası oldukları zincire tutunmayı, onunla yükseğe çıkmayı düşünmediler. Kimilerine talep geldi, kimileri zincirin diğer halkalarını oluşturanlar tarafından iteklendiklerinden kendilerini politikanın içerisinde buldular. Yeni şartlar içerisinde de yönlerini değiştirmeden yollarına devam ettiler.

 

Zincirin halkaları, Türk Ocakları Genel Merkez Binası’nın, gençlere tahsis edilen odasında bir araya getirildi. Bina, günümüzde Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi olarak kullanılmaktadır. Kızılay’dan Ulus’a giden caddeyi dikine kesen ve Gar Binası’nın önünden başlayıp Hacettepe’ye giden yolda, Opera Binası’nı geçtikten sonra başlayan yokuşun sağ tarafında idi. Cumhuriyet’ten önce, ‘Namazgâh Tepesi‘ olarak anılan bölgedeki Etnografya Müzesi ile birlikte Ankara’nın en muhteşem binalarındandı. O muhteşem binada oluşan idealistler grubunun toparlayıcısı, eğiticisi, gençlerin dostu ve her şeyi; ‘Galip Ağabey‘ olarak anılan Galip Erdem’di.

 

Türk Ocakları ile bağlantılar kopartılmaksızın, sonradan adı ‘Üniversiteliler Kültür Derneği‘ (ÜKD)  olarak değiştirilen Üniversiteliler Kültür Kulübü kuruldu, faaliyetlere orada devam edildi. 1980 yılına kadar ÜKD, mûsıkîden satranca,  tarihten sosyolojiye, edepten yardımlaşmaya, ekonomiden felsefeye, yazarlıktan hatipliğe kadar hayatın her safhası için bilgiler veren sonsuz sayıda fakülteleri bulunan bir üniversite görevi yaptı.

 

Bu üniversitede yetişenlere diploma verilmedi ise de diplomadan daha değerli meziyetler kazandırıldı. Bu meziyetle donanan gençler kısa zamanda siyaset ve bürokrasi kademelerinde yükseldiler. Türkiye’nin kaderini değiştiren olayların içerisinde bulundular. Cezmi Bayram’ın ifadesiyle; “Bu nesil hiç genç olmadı. Bir ihtişamlı tarihin ve büyük geleceğin mesuliyetlerini omuzlarında hissettiler. Bu his onları erken olgunlaştırdı. Esasında erken yaşlandırdı. ‘Niye yalnız biz?’ demediler. Kimse olmasa da tek başına bu mesuliyetin gereğini ifaya kendilerini memur ve mecbur hissettiler. Bu yüzden hep yaşlarının ilerisinde kabul edildiler. Onlar bundan rahatsız olmadılar. Bu kabulün gereğine riayet ettiler. Bu mesuliyet duygusu belki de ömürlerinin yegâne yönlendiricisi oldu.”

 

Acar Okan, Muhafız Alayı’nda teğmen rütbesi ile görevli subay olması sebebiyle Albay Talat Aydemir’în 22 Şubat 1962 tarihindeki birinci, yakından ilgilendiği için bildiği 21 Mayıs 1963 tarihindeki ikinci ihtilal teşebbüslerinin, bâzı mekânlarda anlatılmış olsa bile hiçbir yerde yazılmayan içyüzünü anlatıyor. Aksiyon filmlerini gölgede bırakacak kadar heyecanlı.

 

Kitapta; Nuri Gürgür’ün yönelttiği sorulara cevaben gerek hayatlarını, gerekse yaşadıkları olayları anlatan 8 kişi, şahısları itibariyle belli bir başarıya ulaşmış olmakla birlikte, grup olarak istenilen seviyeye ulaşamadıklarını da itiraf ediyorlar. Bunun sebebi sorulduğunda Ahmet İyioldu’nun verdiği cevap ilgi çekici ve de deniz feneri gibi kat edilecek yolları aydınlatıcıdır:

 

Bir Hadis-i Şerif’te Efendimiz (s.a.v.) imanı şöyle tarif ediyorlar: ‘İman dil ile ikrar, kalb ile tasdik, diğer organlarla amel etmektir.’ Burada işaret buyrulan iman-eylem birlikteliğindeki yaşadığımız zaaflar ve yetersizlikler giderilmedikçe, selamete ulaşmamız mümkün değildir. Allah da (c.c.) nusretini lütfetmez. Demek ki iman etmeli ve gereğini de amel olarak yapmalıyız. Bu bir zarurettir ve olması gerekendir.”  İyi oldu, noksanlıkları da şu veciz sözlerle dile getiriyor: “Topluma yeniden büyük ve millî, manevi, insanî hedefler sunulamıyor. Bu değerler istikametinde rehberlik edecek münevverler pek görünmüyorsa, ortada ciddî seviyede bir ‘aydın problemi’ var demektir. Ülkemiz açısından bu buhran yeni değildir. Osmanlı Devleti’nin son 150 senesinde, münevverlerin, yöneticilerin doğu ile batı, eski ile yeni, klasik ile modern tercihlerin ikileminde kalmaları aynı zamanda aydın sorumluluğu problemidir.”

 

Buradan şu neticeye ulaşmak mümkün: Kitabın başrolündeki Üniversiteliler Kültür Derneği (ÜKD), bünyesinde kıymetli elemanlar yetişmiş fakat onların gücü Türkiye’nin kaderini değiştirmeye yetmemiştir. Yalnız Ankara’da değil, Türkiye’nin o zamanki duruma göre 67 vilâyetinde ve 500’e yakın ilçesinin her birinde ÜKD’ler kurulmalıydı. Açıkça yazmamış olsa bile Nuri Gürgür bu mesajı veriyor.

 

Kitap, Temmuz 2014’te Ötüken Neşriyat tarafından kültür hayatımıza kazandırıldı.

 

ÖTÜKEN NEŞRİYAT:

İstiklal Caddesi Ankara Han Nu: 65/3 Beyoğlu 34433 İstanbul.  Telefon: 0.212-251 03 50  Belgegeçer: 0.212-251 00 12 www.otuken.com.tr e-posta: otuken@otuken.com.tr

 

 

 

NURİ GÜRGÜR:

 

1940 yılında Erzincan vilayetinin Kemaliye ilçesinde doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1963 yılında mezun oldu. Öğrenciliği sırasında 1958-1961 yılları arasında Türk Ocağı Gençlik Kolunda kurucu ve yönetici olarak görev yaptı. 1961 yılında bir grup arkadaşıyla Üniversiteliler Kültür Kulübü (Derneği)’ni kurdu. Bu dernek uzun yıllar milliyetçi gençlerin fikrî ve kültürel çalışmalar yaptıkları önemli ve etkili bir alan oldu. 1961-1963 yılları arasında Millî Türk Talebe Birliği (MTTB) adlı öğrenci kuruluşunda Ankara İcra Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Bu yıllarda Son Havadis Gazetesi ve Düşünen Adam Dergisi’nin Meclis Muhabiri, Ankara Ticaret Postası Gazetesi’nin köşe yazarı olarak gazetecilik yaptı. 1967 yılında başladığı Avukatlığı 1970 yılında ticarete başlayıncaya kadar devam ettirdi. 1968 yılından 1971’e kadar Üniversiteliler Kültür Derneğinin yayın organı olarak çıkarılan Ocak Dergisi’nin yazar ve yönetmenliğini yaptı. 1969 yılından itibaren Devlet Dergisi’nin yazarları arasında yer aldı.

 

1975 yılında MHP Genel İdare Kuruluna girdi ve partide 1976 – 1978 yılları arasında Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yaptı.

 

Türk Ocakları’nın yeniden faaliyete geçirilmesi ve Türk Yurdu Dergisi’nin yeniden yayınlanması çalışmalarında yer aldı, derginin yazı kurulunda görev yaptı. 1993 – 1994 yıllarında Türk Ocağı Ankara Şubesi Başkanı oldu. 1996 Kurultayında Türk Ocakları Genel Başkanlığına seçildi. 2011 yılında yapılan Kurultay’da, Başkanlık görevine tâlip olmadı. Bir müddet Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi olarak hizmetlerine devam ettikten sonra sağlık sebebiyle Türk Ocakları Genel Merkezi’ndeki fiîlî görevlerinden ayrıldı. Hâlen kitap çalışmaları yapmakta, Türk Yurdu Dergisi’nde ve çeşitli gazetelerde yazmaktadır.

 

Türk Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı’nın Kurucuları arasında yer alan Nuri Gürgür 1989 -1992 yıllarında Vakıf Mütevelli Heyeti’nde görev yaptı.

 

1995 yılından bu yana Ankara Ticaret Odası Meclis üyesidir. 1999 yılında Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı seçildi. Dokuz yıldır aralıksız devam ettirdiği bu göreve 2009 yılında yenilenen seçimlerde dört yıl için yeniden getirildi. Aralık 2003 tarihinden bu yana TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyesi’dir.

 

Yorumlar ve Yankılar, Milliyetçilik Üzerine, Yüzyılın Eteklerinde ve 60’lılardan Vatan Kurtarma Hikâyeleri isimli basılı eserleri vardır.

 

 

 

Müzakere Süreci Ne Durumda?

0

Birileri yıllardan beri elinde tuttuğu basın ve yayın kanalıyla halkı kandırmaktadır. ”pkk ile görüşen de, görüştü diyen de şerefsizdir ” dedi ama, görüşmeler tıpkı yolsuzluk ve hırsızlık olayları gibi, sadece Türkiye de değil, Uluslararası basın yayında da günlerce konuşulunca, iktidarın kurmayları , evet dört yıldır görüşüyoruz diyerek kaçamaklarını ortaya koymak zorunda kalmışlardı. Dostlarımızın, siz akp yi çekemediğinizden iftira atıyorsunuz, AKP, PKK ile asla görüşmez demeleri de artık son buldu.

Şimdi Öcalan la, BDP ekibinin yaptığı en son görüşmeden sonra, Öcalan’ın verdiği bu son manifestonun , yedi temel şartlı mesajı çok açıktır.İyice okunursa AKP nin zor durumda olduğu resmen görülecektir.

Öcalan’ın ileri sürdüğü maddeleri yorumlarsak:

-Apo’nun müzakere süreci taslağını tamamlayıp, bunu devlet(!) heyetiyle detaylı şekilde tartışarak, “üzerinde müzakere yürütülebilecek bir çerçeve olduğu konusunda mutabık kaldıkları” kayıt altına alınıyor.

-Taslağın halkların bilgi, öneri ve katkılarına sunulacağı belirtilip aşikar edileceği vurgulanıyor!

– Israrlı ve kararlı olarak “yasal güvence sağlanmadan” adım atılmayacağı uyarısı yapılıyor!

– Sürecin doğru yürütülmesi durumunda 4-5 ay içinde çözüme ulaşılabileceği, Büyük Kürdistan’a atıfta bulunarak, “tüm Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek büyük demokratik çözümün sağlanabileceği” belirtilip, bunun tersi halini de, darbe imasına ve silahlı kalkışmaya bağlayarak “bölgesel kaosun derinleşeceği ve darbe mekaniğinin sonuç alabileceği” öngörüsüyle, AKP yi çifte kıskaca alıyor.

– Apo kartları açık oynayıp,yasal boşluk kalmaksızın müzakerelere geçilmesinde ısrarcı ve kararlı olduğunu vurguluyor. Süreçte bozucu bir alan olarak karşımıza çıkarılan ‘kamu Düzeni’nin de ancak ve kalıcı olarak bu şekilde sağlanabileceğini belirtip yasal düzenleme yapmazsan kamu düzenini derhal bozarım diyor!

– Bize yasal güvence vermeden,”PKK geri çekilmedi, silah bırakma, çatışmasızlık” gibi mazeretlerle bize gelmeyin diyor!

– Kandil-İmralı-HDP görüş ayrılığı iddialarına ise, biz de ayrılık yok diyerek karşı duruyor! 6-7 Ekim olaylarının niçin yapıldığını, her an gene olabileceğini de itiraf etmiş oluyor.

Bu, iktidara verilmiş son ültimatomdur! AKP istese de artık gizli kapaklı iş çeviremeyecek ve seçime kadar vaziyeti idare edemeyecektir!

Türk Milleti, bu hükümet sayesinde kötü gidişatı anlamayarak,hala ” yiyorlar ama iyi şeylerde yapıyorlar , iyi şeyler oluyor” demenin bu ülkeye nelere mal olacağının bilincine ermelidir. Bir kanlı örgüt, ufku dar yönetim ergi ve avaneleri sayesinde , Türk Milleti’nin tepesine çıkmış tepinmektedir. Her gün adım adım ilerleyerek, isteklerini kabul ettirmede yeni kapılar açtırmaktadır. Türkiye bölünmenin eşiğine getirilmiştir. Sadece çıkarları için bu durumu görüp te sessiz kalanların vebali çok büyüktür. Uyanmanın zamanı geçmektedir. Yeni bir Kurtuluş Savaşı ufukta görünmektedir. Sorumlusu bu devleti kanlı örgütle masaya oturtanlar ve onlara oy verenlerdir. Türk Milleti bu durumu artık görmelidir.

 

‘Kanatsız Uçmak’

‘Kanatsız Uçmak’ bir subayımızın Türk ordusundaki yükselişi ve hizmetlerinin hikâyesi

Kanatsız uçmak hatıra kitabı okumayı sevenler için güzel bir eserin adıdır. Orgeneral Edip Başer Beyefendi  ‘ÜLKEYE HİZMETTEN EMEKLİ OLUNMAZ’ diyerek hayat hikâyesi üzerinden bizlere ve gelecek nesillere ülkemizin hangi şartlardan bu günlere geldiği üzerine yerinde tespitlerini okuyucusuyla paylaşmaktadır. Kendisi, Sivas ilimizin Gürün ilçesinde doğmuş, anne babasını küçük yaşlarda kaybettiği için yakınlarının ilgisiyle büyüyen birisidir. Anadolu’muzun küçük bir kasabasında doğup çok da imkânlı olmayan şartlara rağmen Türk devletinin imkânları, gayret, bilgi ve becerisi sayesinde okuyup yükselmesini ve çalışma hayatını bizlerle paylaşmaktadır. Bu kitaptan; yönetimin tarafsızlığı, ehliyet, bilgi ve beceri tercihlerinin doğru kullanıldığında vatandaşımız için adalet ve hizmetin ne kadar daha iyi ortamlar oluşturduğunu anlıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, kuralların doğru uygulandığında vatandaşı için etnik ve inanç farklılığına bakılmaksızın her türlü imkânı, fırsatı verdiğini ve vatandaşlık bağlamında her türlü ön açıklığının olduğunu anlıyorsunuz.

1950’li yılların eğitime de yansıyan tahta bavul çantalar, saman sarısı defterler, ağabey veya abladan kalan kitap-kırtasiyelerinden faydalanma mecburiyetleri, giyim-kuşamdaki yoksulluklara rağmen gerek öğretmenin gerekse öğrencinin samimi  kabullenişi  sayesinde daha iyi eğitim alma-verme arayışlarını gösteren bilgiler, o dönemleri bilenler için,duygulu hatıralardır. Dünün bu gerçeklerini anlatan bu bilgiler, bu günün kıymetini daha iyi anlamak için çocuklarımızla, torunlarımızla paylaşmamız gereken hususlardır.

Kamu imkânlarının günümüzdeki dağıtılışını ve kullanılışını bu hatıra kitapları ışığında yeniden değerlendirmemiz ve iyileştirmemiz gerekir. Tercihlerimizde akıl, bilgi ve insani değerlerimizin emrettiği adalet, liyakat ve hizmet önceliklerine ne kadar uyduğumuzu sorgulayıp sistemimizdeki eksikleri gidermemiz gerekir. Günümüzün en iyi yönetim şeklinin, çoklu aklı  yönetime taşıyan demokrasiyi, iyi ve gelişmiş eğitimli vatandaşlarımızla ileriye taşıyabileceğimizi unutmamamız önceliğimiz olmalıdır. Demokrasinin en önemli ayağı olan siyasetin eğitime,kışlaya,camiye,adalete girmemesinin önemine işaret edilmektedir. Eğitimini iyi almış, mesleğin de yeterli ve işini iyi yapan fertlerin oluşturduğu toplumların sosyal sorumluluk dahil, faydalılık derecesi yüksek olup bizlerinde bu noktalarda eksiklerimizi gidermemiz gerektiğine işaret edilmektedir. Bilinçli toplumu bilinçli fertler oluşturur. Bu da tarihimizi, dinimizi, kendi özel hayatımızı  daha iyi tanımlamamızı; eksik ve yanlışlarımızın azalmasını, iyilik ve güzelliklerimizi artmasını sağlayacaktır. Birlik ve dirliğimizi sürdürmemizin yolu her şahıs ve kurumun kendi alanında iyi ve başarılı olmasından geçer. Şahıs ve kurumların kendi görevlerini yapmak yanında toplumları için katma değeri olan yararlı işler yapması lazımdır.  Edip Başer Paşa iki önemli projesinden bahseder. Bunlardan biri orduya gelen erlere meslek kazandırma amaçlı, halk eğitimle müşterek eğitimler vererek insanımızın sivil hayatta daha yeterli olmalarını sağlayan eğitim çalışmasıdır. Uygulanmış ve yararlı bulunmuştur.Diğeri de insanlarımızın dini bilgi yönünden doğru bilgilendirme eğitim çalışmasıdır. Çünkü ‘dinsel cehalet toplumlar için çok tehlikeli olup hurafe dediğimiz din dışı olgulara inananların çokluğu o toplumların ileri gitmesi için çok engelleyicidir. Dolayısıyla dinin doğru öğrenilmesi önemlidir.’

Kanatsız Uçmak akıcı ve duru bir Türkçe ile yazılmıştır. Zevkle okuduğum ve istifade ettiğim bir eserdir. Ordumuzdaki disiplin, kural-terfilerin nasıl işlediği ile ilgili bilgiler yanında subaylarımızın çalışma şartları ile ilgili de çarpıcı bilgilerde öğreniyorsunuz. Edip Başer Paşa ayrıca güneydoğumuzdaki PKK terörü ve çözüm yolları ile ilgili de çarpıcı bilgiler vermektedir.  Türk-ABD-Irak terörle mücadele koordinasyon kurulunda Türkiye temsilciliği gibi bir görevi ifa eden bir yetkilinin konu hakkındaki görüş ve kanaatleri önemli olup bu kitabın ilgi çekiciliğini arttırmaktadır.

Kurumlarımızı daha iyi tanımak, sorunlarımızı daha iyi bilmek ve bunlarla ilgili çalışmalara ışık tutmak bakımından bu tür hatıra eserlerin çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Yazar ın, bunun bir tür hizmet olduğu düşüncesine aynen katılıyorum. Bu eserlerin insanlarımız ın yetişmesinde ve daha ileri görüşlü olmasında önemli katkısı olduğuna inanıyor ve bu eserleri okumayı seviyorum. Okunacak bir kitap ve bununla ilgili bu yazımı sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyduğumu bildirir  sağlıklı günler dilerim.

 

“ Tunç Yürekli Türkleriz ”

1998 – 2002 arası Harp Okullarının ve Polis Akademilerinin misafir öğretim görevlisi olan Profesör Ahmet Davutoğlu, 28 Şubat’tan olumsuz etkilenmek şöyle dursun o yıllarda yazdığı Stratejik Derinlik kitabıyla askerî ve sivil bürokrasinin gözdesiydi. Kitap, mühim bir kitaptı ve fakat öylesine önemsendi ki 2002 İktidarı bile dış politik anlamda ona göre dizayn edildi. Önce Başdanışman, sonra dışarıdan Dışişleri Bakanı ve nihayetinde ilk fırsatta Başbakan olarak atandı.

Tarihî ve coğrafî derinliği jeo kültürel stratejiyle birleştirmeyi savunan Sayın Davutoğlu’nun “O katliam kime karşı yapılmış olursa olsun gerçekten bir Kerbela idi. Modern bir Kerbela idi. Biz ona açık yüreklilikle karşı çıktık. Bir tek canın, bir tek tenindeki tek bir tüy zarar görecekse bizim için her makam ve her mevki boştur” sözlerini hakkın ve hakikatin neresine koyacağımızı şaşırdık.

Hele hele Tek parti dönemine sahip çıkmak size mi kaldı? Sayın Bahçeli’ye meydan okuyorum: Tunceli bu ülkenin bir parçası ve cesaretin varsa git; bu hain, terörist sözlerini Tunceli’de söyle!” şeklindeki meydan okumasını devlet adamlığına (!) mı yoksa öfkeli hitabet sanatının duayeni Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan‘ı örnek almasına mı yoralım diye ikilemde kaldık.

Nitekim Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Dr. Devlet Bahçeli, sadece Tunceli‘ye gitmekle kalmadı hem bin yıllık birlik ve beraberliğimizin ilânihaye sürmesiyle ilgili mesajları verdi hem de isyan’a isyan, terörist’e de terörist dedi. Böylelikle Tanzimat Devri teamüllerinden “Bundan böyle gâvura gâvur denmeyecek” sözü hükümsüzleşmiş oldu.

Hep söylüyorum; Türkiye Cumhuriyeti, son dönem Osmanlısı gibi merhamet manyağı bir devlet değil mütekabiliyet ve misilleme nedir bilen atom çekirdeği hükmünde bir devlet olarak kuruldu. Hıyanetin çoğu zaman cezalandırılmadığı son Osmanlı asrı, diyetini devletinin izmihlâliyle ödedi. İnşallah aynı delikten bir daha ısırılmayız.

Anzavur İsyanı’ndan Koçgiri‘ye, Şapka Hadiselerinden Şeyh Said‘e, Ağrı İsyanları’ndan Dersim İsyanları’na kadar her kanun-nizam tanımazlık, her eşkiyalık ve asayişsizlik ve her ‘devlet otoritesi tanımam‘ – ‘vergi vermem‘ eylemi cezasız bırakılmamıştır. Kişisel ve kamusal hukuk da bunu gerektirir, yoksa bu dünyadaki hesaplar ahirette klasörler biriktirir.

Sayın Bahçeli‘nin isminde de yer alan “Devlet’te Devamlılık” geleneğini normal şartlarda Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı‘nın yapması beklenirdi. Ne yani; ‘Çözüm Süreci‘ adı altında PKK’yla – Apo’yla görüşmeleriniz ve özerklik provaları denilen tiyatro temsillerine Güneydoğu Anadolu’muzu peşkeş çekmeniz yetmedi, bir de Anzavur’dan Seyit Rıza’ya devlete başkaldıran ve milletin hakkını-hukukunu gasp edenlerden özür dilemenizi mi seyredeceğiz?

1926-30 arası Ağrı havalisini ve 1937-38’de Tunceli (Dersim) havalisini açıktan İngiliz ve el altından Rus desteğiyle organize eden Hoybun ruhu ölmedi, içimizde yaşıyor. Tehcirden artakalanlar, gelsin dedikleri “Ermenistan kuramadık, bari Kürdistan kuraydık” türküsünü her akşam kanal-kanalizasyon dinliyoruz. Gözlerimiz uzaktan Atatürk‘ün at üstündeki heykelini seçiyor, şimdilik pas geçiyoruz.

Dr. Devlet Bahçeli‘nin dediği gibi ‘Devlet diz çökmez‘, gerektiğinde diz çöktürür. Zira ‘Devlet diz çökerse millet ricat eder‘. Ricat Sakarya Meydan Muharebesi‘ne kadardı. Hodri Meydan!

 

İnsana Değilim Yabancı

0

“İnsanım, insanî olan hiçbir şey bana yabancı değildir.”  Düşüncesinden hareketle tüm insanlarla irtibat kurmak; onları tanımak, bilmek ve keşfetmek istiyorsak; ki umumiyetle isteriz.

Aslında her milleti, her insanı tanımak demek; hakikatte kendimizi tanımak, bilmek demektir. Çünkü bizler  -kendimiz için-  meçhul birer bilmece, bilinmez ve çözülmemiş birer yumağız.

Kendimiz kendimizin, nefsimiz nefsimizin meçhulü. Evet bizzat kendimiz kendimizin meçhulüyüz. Zira hikmet icabı, az veya çok her vasıf ve nitelik, her insanda mevcut. Fakat onların potansiyel durumdan kinetiğe evrilmesi, dönüşmesi; para ister, pul ister, imkân ister, sıhhat ve âfiyet ister. Bunların hepsinin herkeste bulunması imkânsız. İstek dışı ve irade edemiyeceğimiz şeyler.

Binaenaleyh yapmak isteyip de yapamadığımızı, görmek isteyip de göremediğimizi, duymak isteyip de duyamadığımızı, gezmek isteyip de gezemediğimizi; kısaca temennî edip / isteyip de irade edemediğimiz nice şeyleri başkaları yapmıştır, yapmaktadır.

Öyleyse o gibileri tanımakla; bizlerde potansiyel olarak olup ta kinetiğe çeviremediğimiz, kendi hayatımızda gerçekleştiremediğimiz bir hasleti, bir duyguyu, bir istek ve arzuyu; onların şahsında müşahhas / somut olarak görür, bilir, tanır, idrak eder / algılar; onları kendimiz yapmış gibi oluruz.

Kaldı ki bu bileceklerimiz; başkalarının çok zaman hayatları pahasına kavuşulan netice ve sonuçlardır. Bu öğretici, tecrübe kazandırıcı vasıfları bizler; hiçbir tehlikeyle karşılaşmadan, hayatımızı tehlikeye atmadan; kısaca başkalarının kanı, canı pahasına edindiklerini bizler oturduğumuz yerde elde etmiş, kendimize bir kazanım sağlamış oluruz.

Bundan dolayıdır ki, hayatı ve sağlığı pahasına insanlığa yenilikler sunan, tekniğe katkılarda bulunan insanların; bu alkışlanacak çalışmaları karşısında asrın âlimi  “Nev’imle (benim gibi insan olan fakat insanlığa icatlar, buluşlar gibi kazanımlar sağlayanlarla) iftihar ediyorum (milliyeti ve inancı ne olursa olsun onlarla övünüyorum).”  Demekten kendini alamamıştır.

X

Madem ki insanım, insanî olan her şeye âşinayım

İnsanın sahip olduğu her şey, sanki Güneş’im ve Ay’ım

 

Dostlar! İşte ben bunun için, uzakta değil buradayım

Hayal ve tasavvuren de olsa, onlarla bir aradayım

 

İnsanım, insanî olan her şey, ilgilendirir beni

Olsa da gemim fezada yüzen bir dünya gezegeni

 

Her millet ferdinin yaptığı, yapacağı insan olarak

Her şahsı; ulusun övüncü, sevinci, gururudur ancak

 

İnsanım, insana ve insandan olana, değilim yabancı

Ey Dünya denilen, Kıyamet yolcusu insana, köhne hancı

 

 

Yapay Kader, Kader Değildir!

Geçtiğimiz günlerde Papa Türkiye’ye geldi ve anlaşılır net politik mesajlar verdi. Üstüne üstlük ülkemizde ne kadar hristiyan cemaat varsa, onlara stratejik ziyaretler yaptı.

Çektirdiği en önemli fotoğraf ise Fener Rum Kilisesi’nin Başpapazı Bartholomeos ileydi. Papa, başpapazı alnından ve yanağından öptü ve kiliseler arası bin yıllık husumeti sona erdirdiklerini söyledi.

Türkiyeli medyanın satılmış kalemşörleride bu geziyi göklere çıkarttılar ve şunları söylediler; İstanbul’a bu gezinin etkisi ile 500 binin üzerinde turist gelecekmiş (!), biraz daha dinler arası diyaloğa önem verşeymişiz (!), benim başpapaz dediğim aslında hazret (!) imiş, şu Ruhban Okulu meselesini de hala halledememişiz (!), bir de hristiyan dünya ile Türklerin ilişkisini kuvvetlendirmek için Ermenistan sınırını açmalıymışız (!) gibi.

Müslüman Türk Milleti, özünden uzaklaştırılan din, Atatürkçülük, sosyal, demokrasi, liberalizm gibi kavramlarla aldatıldı. Bunun örneklerinden biri aslında anlaşmalara göre başpapaz ünvanı taşıması gereken bir şahsın,sözde Türk gibi gözüken şahıslar tarafından tüm dünyada etkili din adamı vasfını ifade eden ekümenik  yetmedi hazret olarak kabulüdür. Buda bizim için bir yapay kader oluşturulmasına dair önemli bir örnektir.

Türkiye’de vatan toprağı için şehadet şerbetini içmiş olanların kemiklerini sızlatan bir çözülme süreci yaşanmaktadır.

Bu sürecin mimarları RTE, Davutoğlu, MİT, AKP, Öcalan, HDP ve hatta CHP’dir.

Gidin bakın Diyarbakır’da sokakları Pkk’nın afişleri süslemekte ve bu afişlerde “Şimdi değilse ne zaman? Sen değilsen kim? Haydi gerillaya katıl…YDG – H / YDGK” denilmektedir. Yani türkçesi ile pkk asker toplamaktadır. Peki kime karşı gerilla yani asker olacak bu adamlar? Tabii ki; Müslüman Türk Milletine karşı!

Bu bir kader mi? Hayır kader falan değil. Bu olsa olsa bir stratejiye uydurulan ve biz Türkler tarafından kaçınılması mümkün olmadığına inandırılan bir “yapay kader”dir!

Elbette biz kadere inanır ve iman ederiz. Ama yapay kaderin,kaderimiz olduğunada iman edecek kadar aptal ve salak değiliz.

Türkiye’nin yapay kaderinin oluşmasında en büyük pay Milli İstihbarat Teşkilatı'(MİT)na aittir.

Dönemin MİT Müsteşarı Emre Taner 2007 yılında gözümüzün içine baka baka bize yani Türk Milletine “ulus devlet” döneminin dünyada sona erdiği yalanını söylemiştir.

Halbuki daha bir kaç gün önce İsrail Başbakanı Netenyahu, İsrail’in bir ulus devlet olduğuna dair yasayı İsrail meclisine sundu. Ya Emre Taner’in bunları açıkladığı tarihlerde AB’ye giren kırk yamalı bohça gibi olan Bulgaristan’ın ulus devlet oluşuna ne diyelim? Herhalde bunu ve diğer örnekleri,Türk Milletine karşı “yapay kader” inşasına niyetlenmiş olan MİT Müsteşarı bilmiyordu!

Hayır biliyordu ama milli üniter devlet sürecinin bittiğini söyleyerek Türk milleti aleyhine olan bir dönemi bilerek (!) başlatıyordu.

Elimde bir kitap var. Dr. Mehmet Altan imzalı ve adı “Uzun Adam’ın En Uzun Günü: 17 Aralık” diye… Bunun 90. Sayfasında “Çocukluktan alınmış Vanlı proje adam kim?” başlığı ile yazmış.

Orada “Özel Seçilmişler”den bahsediliyor. Acaba bunlar mı “yapay kader”in inşacıları?

Türk Silahlı Kuvvetleri’de bu konuda çıkıp konuşmalıdır. Çünkü eğer biri özel seçilmiş ise ve İran’la ilgisi varsa, nasıl olupta TSK’ya girebilmiş ve bu kitapta anlatılan gelişmeleri sağlayabilmiştir?

Görüyoruz ki; Müslüman Türk milletine karşı “yapay kader” inşası, Fidan dönemi MİT’ninde dahil olduğu şekilde, büyük bir hızla sürmektedir.

Papa, başpapaz, cemaat, tarikat, siyaset, stk, medya, çakma akil adamlar ve kanaat önderleride büyük bir işbirliği ile başımıza gelenlerin kader olduğu konusunda bizi iknaya çalışıyor.

Justin McCarthy diye ABD’li bir akademisyen var; bize “Batı, Balkanları elinizden alırken size yalan söylemişti” demişti. Batı, halen içimizdeki işbirlikçiler eli ile Türklere yalan söylemeğe devam ediyor.

“Yapay kader”inşacılarına şunu söyleyeyim, biz Türkler herşeyin farkındayız ve inanıyorum ki; bir gün bu nedenle hesaplaşacağız, işte o gün başımıza gelecek olana kaderimiz deyip razı olacağız. Ancak bugün sizin yaptıklarınızın hepsinin farkındayız. Uyuyan Türkleri aldatabilirsiniz ama uyanık Türklerinde sayısının hiç de az olmadığını biliniz.

 

Osmanlı İle Barış, Cumhuriyet İle Savaş -2-

0

 

Atatürk İstiklal Harbini kazandı, Göktürklerden sonra ikinci Türk adını taşıyan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurdu. Üniter yapıda, millî, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olarak kurulan bu devletten rahatsız olan Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları,  Osmanlı saltanatı hayranları, Türk-İslam ve milliyetçilik düşmanları, İslamcılığı Arapçılık olarak anlayanlar, modern hayat karşıtları 2007 yılından itibaren ülke kaderinde güçlü bir konuma geçtiklerini düşünerek   “Atatürk ve Cumhuriyet”e saldırıya geçtiler. Yıllarca kapalı kapılar ardında genç dimağlara gizli gizli düşmanlık tohumları ekenler, önce İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminden dolanarak ve daha çok din üzerinden Cumhuriyet’e vurdular. Biraz daha zaman geçince “İki ayyaş” diyerek Atatürk’ü de hedefe oturttular.  Bunlar, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’ten menfaatleri haleldar olanlar ve onların çocuklarıdır.

Atatürk döneminin eleştirilmesine geçilince; İstiklal Mahkemelerinde yargılanıp haksız yere idam edilenlerden başlayıp, İngilizlerin teşvikiyle isyan eden Şeyh Said’e ve oradan da Dersim isyanına ve onun lideri Seyyit Rıza’ya geçtiler. Sanki Milli Mücadele öncesi hiç kimse düşmanla işbirliği yapmamış, düşmanla savaşılırken Milli Mücadele’ye karşı isyanlar yapılmamış, Cumhuriyet rejimi ve  devrimlere karşı çıkılmamış ve aleyhte çalışılmamış gibi,İstiklal Mahkemeleri üzerinden  mütemadiyen  “Atatürk ve Cumhuriyet” i kötülediler. Bunu yaparken Cumhuriyet’i kuran ve kollayan  Türk ordusunu, onun komuta kademesini de ihmal etmediler, sürekli kötülediler ve yıpratmaya çalıştılar, bu konuda epey de başarılı oldular.  Ağızlarından kan, kin, nefret ve  öç kıvılcımları  saçan Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı çakma tarihçiler, her gün yandaşı olan kanallardan vicdansızca yalanlar uydurup, iftiralar atıp Cumhuriyet’in kazanımlarına ve devrimlerine saldırıyorlar.

Bunları yaparken bir taraftan da Osmanlı devletini, özellikle son padişah Vahdettin’i  topluma vatansever biri olarak tanıtmaya çalışıyorlar. Bu konuda “Vahdettin’in bir miktar da para vererek Atatürk’ü ve arkadaşlarını Milli Mücadele’yi örgütlemek üzere görevlendirip Samsun’a gönderdiği” önce “söylemine dört elle sarılıyorlar. Böylece Milli Mücadele’nin Vahdettin’in emriyle organize edilip başlatıldığı algısını yaratmaya çalışıyorlar. Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarına,  şu soruları açıkça soruyorum;  Eğer dediğiniz doğruysa,  Vahdettin niye Anadolu’ya, kendisine daha yakın olan Kazım Karabekir’i, Fevzi Çakmak’ı, Rauf Orbay’ı veya Ali Fuat Paşa’yı görevlendirmedi de, Mustafa Kemal’i görevlendirdi? Bu görevlendirmeyi Vahdettin yaptı ise,  niye Atatürk hakkında idam fermanı çıkarttı, valilere ve kumandanlara yakalama emri verdi? Niye Milli Mücadelecileri hain ilan etti? Niye halkı Millî Mücadele aleyhinde kışkırtmak için Anadolu’ya “Heyet-i Nasiha” (Nasihat Heyetleri) gönderdi, iç isyanları destekledi?

İçimizdeki bazı İngiliz ajanları, yıllardır milliyetçi ve dindar kesimde Mustafa Kemal’i, “İngiliz ajanı” olarak tanıtıyorlar.  Aynı kişiler, vaktiyle Osmanlıca sahte belgeler üreterek mütedeyyin ve mazbut bir insan olan Atatürk’ün annesini ahlaksız bir kadın olarak göstermeye çalıştılar, Ali Rıza Efendi’nin öz babası olmadığı yalanını yaydılar. Mason derneklerini Atatürk’ün kapattığı gerçeğini gizleyip mason olduğunu yaymaya kalktılar. Şimdi de İstiklal Harbi’ni ve Cumhuriyet’i küçültmek ve kötülemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Mustafa Kemal, Çanakkale’de İngilizlere karşı savaşmadı mı, Ege ve Marmara bölgesine Yunanlıları sokan, onlara silah ve istihbarat veren İngilizler değil mi? Padişah, damadı olan Sadrazam ve onları destekleyen bir çok aydın ve yazar İngiliz Muhibleri(Dostları) Derneğine katılıp saltanatı kurtarmak ve kendi rahatları için İngiliz Mandasını istemediler mi?

Sultan Vahdettin, Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlandığını görünce, niye İşgal Orduları Başkumandanı İngiliz Generali Harrington’a “İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere devlet-i fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli ahara naklimi talep ederim efendim” diye mesaj göndererek, 17 Kasım 1922 tarihinde İngilizlerin Malaya zırhlısı ile Türkiye’den kaçtı? Silahları elinden alınmış, dağıtılmış bir orduyu ve ümitleri kaybolmuş bir milleti yeniden derleyip toplayıp yeniden bir millî ordu kuran, bu orduyu, kendinden sayısal ve silah yönünden güçlü olan Yunan ordusunun karşısına çıkarıp, onları İzmir’de denize döken kim? Unutmayalım ki, bu millî direniş gösterilmese, düşman,  Sevr uygulanacak ve ecdât  yadigarı bu vatan tamamen elimizden alınacaktı.  Şimdi soruyorum, kim “İngiliz Ajanı”? Siz neyin kavgasını yapıyorsunuz?

Şimdi de bir “Dersim masalı” uydurdular. Siyasi iktidar da, Alevilerin, Kürtlerin ve bazı milliyetsiz solcuların ve demokratların oylarını alabilmek için,devlete karşı bir isyan hareketi olanDersim olaylarını, bir ehl-i beyt katliamı olan Yezid’in “Kerbela katliamı” ile bir tuttu. Bu bölgede 1876 yılından 1937’ye kadar devlete karşı 11 ayaklanma yaşanmıştır.    1937’de meydana gelen Dersim Olayları; İngiltere, Fransa, Rusya ve Ermeniler gibi dış güçlerle irtibat halinde olan ve onların kışkırtmasıyla vergi vermeyen,  asker göndermeyen, devletin yaptırdığı köprüleri yıkan, okulları yakan  ve devleti tanımayan Tunceli ilindeki  bölücü aşiretlerin bir isyan hareketidir  ve  Türk Silahlı Kuvvetlerinin  bu bölgede mutlak devlet hakimiyetini  sağlamak için yaptığı harekâtı kapsar. Dersim Olaylarının ne olduğunu anlamak isteyenler, Rus arşivlerindeki, Rus generallerinin yanında yer alan  Şeyh Said ve Seyit Rıza’nın resimlerine baksınlar.  Burada hedef,  devleti zalim göstererek Türk milletini, Türk ordusunu, Atatürk’ü  ve Cumhuriyet’i yıpratmak ve yıkmaktır.

Türkiye şu anda, dışta bir tane dostu kalmayan, Suriye iç savaşına taraf olan, içte “çözüm süreci” adı altında bir bölgesi üniter devlet yapımızdan koparılmak üzere olan, “ulus devlet” yapısı ve milli kimliği sürekli yok edilmeye çalışılan tehlikeli bir sürecin içinden geçmektedir. Devletin ve Hükümetin bazı şuursuz yöneticileri, milli birlik, beraberlik ve bütünlüğümüzü bozacak şekilde sürekli etnik ve mezhepsel ayrılıkları kaşımakta ve kışkırtmaktadırlar. Aklımızı başımıza toplayalım, Türk devletlerini, Türk büyüklerini, mezheplerimizi, alt etnik kimliklerimizi karşı karşıya getirmenin,  birini tutup diğerini atmanın hiç kimseye faydası yoktur. Oyuna gelip Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapmayalım, yaptırmayalım. Bunun sonu, bölünmedir, bağımsızlığı kaybetmedir, egemenliği paylaşmadır. Kısacası Türk Dünyası’nın merkezi Türkiye Cumhuriyeti’nin sonudur.

3. Yazımızda “Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığının din ve laiklik boyutu üzerinde duracağız.