20.5 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 839

Sevimsiz Hastalıkların Sebepleri

– Hareketsiz yaşam
– Terörist gıdalarla beslenme
– Yemekte aşırıya kaçma
– Yeterince su içmeme
– Üzüntü ve korkulara esir olma
– Ümitsizlik ve karamsarlık
– Bireysel ve çevresel hijyene dikkat etmeme 
– Periyodik sağlık kontrollerini önemsememe
– Aşırı şüphecilik ve evhamlı olma
– Sevgisizlik
– Affetmeyerek kin ve intikam duyguları ile yaşama
– Sürekli şikâyet etme
– Anlamlı ve değerli üretim ve paylaşımlarda bulunamama
– Yaşama sevincini kaybetme
– Sürekli negatif faktörlere odaklanma
– Kurban rolü oynama
– Çaresizliği öğrenme ve uygulama
– Mükemmeliyetçi yaklaşım.
– Sinir, stres ve kavgaya meyilli olma
– Sürekli küslüklerle yaşama
– İfrat ve tefrite dalma
– Olumsuz varsayımlarda bulunma
– Gıybet ve dedikodu yapma
– Peşin hükümlü ve önyargılı olma
– Vücuda toksin ürettiren her türlü eylemler

 

Memleketin Birinde

Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı, şemsiye kuruluşumuz kısa adı TGTV olan Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın bir üyesi. Her davetine icabet ederek, temsilci gönderir, görüşlerini aktarır. Geçtiğimiz günlerde TGTV ve İnsani Yardım Vakfı’nın ev sahipliğinde Edirnekapı’daki SETA binasında Dünya İnsani Yardım Uluslararası Zirvesi (WHS) toplandı. Dört grup ayrı ayrı atölye çalışması yaptı. Birleşmiş Milletler yetkilileri de gelmişti. Zaman zaman komisyonlara girerek çalışmaları izledi ve yorumladılar.

 

Bu çalıştaydaki sonuç bildirileri; BM yetkililerine sunulacak, uygulamayla kaynak ve kadrolar yeniden gözden geçirilecek sanırım. Katılımcı sivil toplum temsilcileri görüşlerini aktardı. İHH gibi önemli bir kuruluşun gerçekleştirdiklerini ve kadrolarını görünce sevindim. Tecrübeleri ve ufukları çok ilerde.

 

Fakat katılımcı sivil toplum temsilcilerinin çoğu siyasallaşma veya cemaatleşme sürecine girmiş. Üzüldüm. “Abim daha iyi bilir” beklentisi içindeler. Bu toplantıyı tahmin ediyorum Birleşmiş Milletler istemiştir Türkiye’ye milyon mülteci geldiğini görünce ve yardıma söz veren bazı ülkelerin taahhüdünü yerine getirmeyince. Peki ne olacak şimdi diye endişeleniyor?

 

Bu noktaya gelmede BM gerekli görevini yerine getirmemiştir. Ankara da önlem almamış, pahalı bir fatura ödemektedir. Geç kalırsan olacağı da bu. Türk Dil Kurumu; icat edildiğinde bilgisayarı vaktinde buldu, belgegeçeri zor kabul ettirdi, ama cep telefonu ile kendi resmini çekmekle örtüştürülen öz çekim sınıfta kaldı, ecnebilerin bulduğu selfie tuttu gibi görünüyor. Madem sorumluluk almışsın geç kalmayacaksın. İş başa gelmeden düşüneceksin.

 

Bir Milli Öykücümüz Anlatıyor

 

Ömer Seyfettin’in çok güzel bir hikâyesi vardır “düşünmek” konusunda. Adamın biri İstanbul’da parasız dolaşıyor. İş ve aş bulamıyor. Bir lokantanın önünde ağzı sulanarak aşçıbaşının servis yaptığı yemeklere bakıyor. Gözünü hiç oradan ayırmıyor. Ah bir para olsa da bu yemekleri yese, hatta tümünü bile midesine indirebilir. Bu sırada içerde yemek yiyen birisi kendisini içeri çağırıyor. Gözlerine inanamıyor. Görüyor ki arkadaşı. Hemen oturuyor yanına. Yemekler geliyor masaya. Birbiri ardından kaşıklıyor ve patlayana kadar yiyor. Arkadaşına dönüp, “Hep düşündüm, ah bir param olsa da şu yemekleri yeseydim” diye anlatıyor. Daha sonra arkadaşı müsaade isteyerek ayrılacak iken şaşkın şaşkın bakıyor. Arkadaşı hiç oralı bile oralı olmuyor ayrılırken. Sadece dönüp “Az önce nasıl karnımı doyuracağım diye düşünüyordun, şimdi bu parayı nasıl ödeyeceğim diye düşün”  diyerek çekip gidiyor.

Hayat böyle resimlerle doludur.

 

Güzel ve Özal’ı Ziyaret

 

1979 yılında SSCB, kukla lider Babrak Karmal yönetimindeki Afganistan’ı işgal ettiğinde, kurucu ve genel başkan yardımcısı olduğum Türkiye Yazarlar Birliği adına Başkent Kabil’deki yazar, müellif, akademisyen, sivil toplum temsilcilerini Ankara’da davet ettik. Bize Afganistan işgalini, sorunlarını ve ihtiyaçlarını gelip anlattılar. Rahmetli TYB kurucusu ve Şair Erdem Beyazıt ağabeyin Ajans 14000 heyetiyle Afganistan’a seyahatleri bundan sonradır.

 

O sırada Hasan Celal Güzel Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı idi. Prof. Dr. Musa Tavana, Nurullah Amad, Dr. Üstad Sadık ile birlikte makamında ziyaret ettik ve sorunu anlattık. Hasan Celal Güzel hemen Başbakanlık müsteşarı Turgut Özal’a bilgi verdi ve heyetimiz hemen makama çıktık. Turgut Özal rahmetli bu ziyaretten memnun olmuş, Türkiye’nin yapabileceği yardımı anlattı, özel girişimler için İstanbul’u salık verdi. Ardından çeyrek asır sonrasını tahmin etmiş gibi bize dönüp demez mi?

“-Hemen bir Dünya Mülteciler Dayanışma ve Yardım Derneği kurun. Sivil toplumun katkılarına uluslararası tepki olmaz. Tam tersi yardım alırsınız. Bunu hemen gerçekleştirin” deyiverdi. Ben ve arkadaşlarımın hiç de bilmediği konulardı. İlgililere ilettik. Kimse üzerinde durmadı.

Suriye iç savaşı çıktıktan sonra bu olayı yeniden hatırladım.

 

Rahmetli Özal gerek Saddam’ın Halepçe Katliamı sonrasında Türkiye’ye gelen Kürt sığınmacılar olayı ve gerekse Diktatör TedorJivkov’unad değiştirme bahanesiyle mezaliminden kaçan 500 bin kadar Türk Asıllı Bulgar vatandaşı soydaşlarımızın iltica etmesi sorununu rahat olmasa bile çözmüştü. Hatırlarsanız her ihtimale karşı yedekte bekletilen; Ramazan Bakkal’ın yapımcı, Hüseyin Karakaş’ın yönetmen ve Avni Özgürel’in senaryo yazarı olduğu Belene isimli bir dizi filmi TRT’de yayına koydurmuştu Rahmetli Özal. Sanat yardımcı olmuş, Jivkov yönetimi daha sonra gitmişti.

 

Sanat ve Kültür Sorunu Çözmeyi Kolaylaştıracak

 

1990 yılıydı. Saddam’ın Kuzey Irakta Kürtlere karşı Halepçe Katliamı sonrası 500 bin kadar insan dağları adeta delerek Türkiye’ye sığınmıştı. TRT’de görevliydim. Hakkâri ve Çukurca bölgesindeki dağlarda mülteci Kürtlerle bir ay kadar beraber kaldım. Kızılay bize bir çadır, yatak ve yiyecek vermişti. Hatta yöneticileri çilingir sofrası bile kuruyorlardı. Bizim gibi olayı takip edenlerin bir sorunu yoktu veya gözükmüyordu. Mülteciler akın akın geliyordu. Kızılay gibi Kızılhaç da oradaydı. Kızılhaç Heyetine dâhil bir rahip ve rahibe özel giysileri içinde mültecilere şişe şişe su veriyor, “hoş geldiniz” diyorlardı. Örtülü bir propagandaydı esasında. Misyonerlik yapıyorlardı. Arkadaş olduk. Kaç kişi geldiklerini ve neleri niçin yaptıklarını öğrenmek istedim Kızılhaç Heyetinin. Başkanı açık ve net konuştu bana, kameraman arkadaşım çekti, onların objektifi de bizi görüntüledi. Kızılhaç Heyeti Başkanı Çukurca’da dedi ki ” İsviçre’den 40 kişi geldik. Orada bizim bir enstitümüz var. Aynı zamanda bizler orada da öğretim görevlisiyiz.”

 

Gelen meslek gruplarını sıralarken şaşırmadım desem doğru olmaz. Şöyle dedi; “-Heyetimizde bir rahip, bir rahibe var. Bizleri zaten gördünüz. Bir kameraman, bir yapım elamanı, bir senaryo yazarı, birer roman ve hikaye müellifi, bir sosyolog, bir psikolog, bir estetikçi, bir iletişim uzmanı..” gerisini dinlemedim bile. Bizim ne su dağıtan din adamlarımız vardı, ne de bir sosyoloğumuz, bir iletişimcimiz, bir estetik uzmanımız. Nedenlerini de şöyle izah etti:

-Enstitümüzde bunları ders olarak okutuyoruz. Bu tür gelişmeler dünyada çok az gerçekleşir. Yazarımız not tutar, senaryosu için, gözlemler gerçekleştirir. Öyküleri ve romanı yazılır olayın. Estetik uzmanımız mültecilere sıcak ve pozitif görünmemiz için fizikimizle meşgul olur, kameramanımız yapımcının programını gerçekleştirir, senaryoya uygun çekimler yapar. Mültecilerin hem ruh halleri bizi ilgilendiriyor, hem de sosyal yönleri.

 

Durum anlaşılmıştı. Bu işi profesyonelce yapıyorlar, her şartta böyle bir hizmete hazırlar, yedekte de insan kaynakları hazır, kadro yetiştiriyorlar ve propaganda için de zemini ve zamanı iyi değerlendiriyorlar. Olay bu. Daha sonraki bu tür tabii ve doğal afetlerde hazır ve nazırlar.

 

Bu Kumbaralar Var ya Yangın Söndürüyor

 

Bir Almanya ziyaretimde ise bir yakınımın master çalışmasını görmek için ziyaret ettim. Akşam buluştuğumda anlattıkları Türkiye’de henüz olmayan gelişmelerdi. Kızılhaç gelen yabancı öğrenci de olsa ona kendi birimlerinde çalışma imkânı veriyor, araçlarla hayırseverlerin dev kumbaralara bıraktığı hediyelik her türlü eşyayı toplatıyor. Sonra bunları merkeze götürüyor ve buradan da fakir ülkelere TIR’larla gönderiyorlar. Orada iken iki tane Kırgızistan için TIR’a yükleme yapılıyordu.

 

Yine Almanya’da bir başka gelişme ise, kasabaların itfaiyeleri sivil toplumun organize işleri içinde bulunuyor. Her semt sakini ve özellikle yerli-yabancı gençler kadrolu itfaiyeci gibi burada nöbet tutuyor, sabahlıyor, varsa yangına gidiyor. Hiç bir ücret de almıyor.

 

WHS toplantısı bana bu yaşadıklarımı hatırlattı. Çalıştayda da anlattım. Maalesef Türkiye’de hala sivil toplum kuruluşları”Bülbül Sevenler Derneği” ile eş tutuluyor. Her sivil organizasyonun sorumlulukları, kadro ve kaynakları çok farklı.

 

Yeni Bir Ders İçin Yeni Bir Mülteci Akını Olmamalı

 

Önceden tedbir almaya bir örnek daha. Deniz seviyesinin altındaki Adalar ülkesi Hollanda’da yollar suların altından gidiyor. Her yol girişinde ise tusunamiye ve nehirlerin taşmasına karşılık sensör koymuşlar. Taşmalar ve faylar harekete geçince bilgisi oluyor halkın.

 

Pakistan’da bile Kaliteli Eğitim Derneği var. İlk duyduğumda ben de şaşırmıştım. Bunun için 9’dan fazla Nobel Ödülü aldı bu ülke. Buna rağmen ciddi sorunları var. IHH sel felaketi dolayısıyla bu ülkeye yardım için sutyen de göndermiş. Ancak sutyenleri erkekler kulaklık olarak başlarına geçirmişler. Blucin değil de kumaş istemişler insanlar.

 

Türkiye’ye gelince, İstanbul’da maatteessüf sivil toplum kuruluşlarının bir koordinasyon ofisi bile mevcut değil. Önemli işlerde imzası olan STK’lar fiziki mekândan mahrum. Allahtan tümünde gönüllük var, fedakârlık var da sorun olmuyor. Oysa STK’lar ödüllendirilmeli. ESKADER buna aday olmalı mesela. Ayrıca bilgiler paylaşılmıyor. Aynı cemaat veya partiden iseniz bu bağlamda sorun olmuyor sadece.

 

Türkiye, sivil toplumda ağır aksak yol alıyor sorumluluğuna, nüfusuna ve konumuna göre. Gençleri ve aileleri Ankara cemaat ve siyaset dışında devreye sokamıyor. Oysa insani yardım, faydalı olmak, hayırlı işlerde bulunmak yepyeni bir sektör.

 

Başta insani yardım olmak üzere bütün STK’ya yerli-yabancı fonları kullanabilir hale getirilmeli, kadro ve kaynak verilmelidir. Böyle bir bakanlık kurulmalıdır belki de. Ama bakanlığın kadrosu sivil toplum kuruluşlarından oluşmalıdır. İşte bir yeni düzen.

 

Hazret-i Mevlana ve Tasavvuf

Hazret-i Mevlana tasavvuf ehli İslam âlimiydi.

O’nun tasavvufu, irfan tahakkuk, aşk ve cezbe âleminde olgunlaşmıştır. Daima hayatın gerçekleri ile iç-içe, yan-yanadır. Miskinliği, hayattan el ayak çekmeyi reddeder. Onun dünya tarifi aynı zamanda hayatın tarifidir. O’na göre dünya Allah (cc)’den gafil olmaktır.

Hazret-i Mevlana’nın tasavvufunda gaye; Allah’a kulluk etmektir. Mülk ve saltanat sahibi olan insanlar değil, Cenab-ı Allah’tır. Kendisine itaat edene, kendi mülkünden ve saltanatından ihsanda bulunur.  Tasavvuf; Allah huzurunda yapılan bir secde ile insana tahayyül edilemeyecek kadar kıymetli mülk ve paha biçilmez saltanat huzuru verir. Kim benlikten kurtulursa bütün benlikler onun olur.

İnsanı böyle bir tasavvufa götürecek binit, aşk’tır. Hz. Mevlânanın tasavvufunda, yaratılışın, hayatın manası aşktır. Ask ise; kimseye niyazı, ihtiyacı olmayan Allah zül celal Hazretleri’nin vasıflarındandır. Ondan başkasına âşık olmak da geçici bir hevestir. Yaratılışın sebebi bütün hastalıkların devası, bencilliğin çaresi, elemlerin merhemi ilahi aşktır. Aşk, öyle bir ateştir ki, parladığında sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar. Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız bir kuş gibidir. Vah ona!

Hz. Mevlana’nın tasavvufunda esas, gönül sahibine erişmek ve cevher olmaktır. Nitekim söyle buyurur, ‘Allah ile oturup kalkmak isteyen kişi, veliler huzurunda otursun. Velilerin huzurundan kesilirsen, helak oldun gitti. Çünkü sen, bütün değilsin bütünün küçük bir parçasısın. Şeytan birisini kerem sahiplerinden ayırırsa onu, kimsiz, kimsesiz bir hâle kor, o halde de bulunca başını yer mahvedip gider.’

Mesnevi’sinde; ‘Bizim Rabbimiz; ‘Secde et ki, Allah’ın yakınlarından olasın.’ Buyurmuştur. ‘Bizim bedenlerimizin secdesi, ruhlarımızın Allah’a yaklaşmasına sebeptir.’ Diyen Mevlana, Allah sevgisini yalnız fikir ve mana olarak kabullenmez, üzerine farz olan ibadetleri aşkla ifa ederdi. Eflaki söyle naklediyor: ‘Mevlana, Ezan-i Muhammedi’yi işitince, elleriyle dizlerinin üzerine basıp, olanca heybetiyle ayağa kalkar, ‘Ey kendisiyle rûşen olan canımız! Adın ebediyete kadar kalsın’ der; bunu üç defa tekrarlar sonra: ‘Bu namaz, oruç, hac ve cihat, itikadın şahididir.’ Diyerek tam bir tevazu ve niyazla namaza dalardı.

Hz. Mevlana, su rubaisiyle Kur’an-i Kerim’e ve Hazret-i Muhammed’e (S.A.V.) bağlılığını apaçık ilan etmiştir:

‘Canım bedenimde oldukça Kur’an-in kuluyum;

Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım.

Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz naklederse,

O nakledenden de bezmişim ben, bu sözden de bezmişim’

Hazret-i Mevlana’nın, eserleri ve yaşayışı dikkatlice tetkik edildiğinde; O’nun tam bir musavvıf olduğu şüphe kaldırmayacak şekilde anlaşılır.

Mevlâna Hazretlerinden bu sözün ispatı mahiyetinde başka bir rubai:

‘Biz Allah’ın sayesiyiz, Mustafa’nın nurundanız.

Sedef içine damlamış çok kıymetli bir inciyiz.

Herkes suret gözüyle bizi nereden görecek?

Biz Kibriya’nın su ve balçık içinde belirmiş nuruyuz.’

 

Tasavvuf Ve Ahlak

Hz. Mevlana diyor ki: ‘Ulu Allah, insanı üç türde yarattı. Birinci tür; tamamı ile akıldan, bilgiden ve cömertlikten ibarettir. Bunlar melektir. Secdeden başka iş bilmezler! İkinci tür ise bilgisizdir. Hayvan gibi ot otlamakla semirirler. Onlar ağıldan, ottan başka bir şey görmezler. Üçüncü tür ise Ademoğullarıdır, insandır. Bunlar yarı yaradılışları bakımından melektir, yarı yaradılışları bakımından eşek! Eşek olan yarıları, aşağılığa meyleder, öbür yarıları da akla meyleder!’ Buradan insanın eğitilebilir bir canlı olduğu anlaşılır. Bir başka ifâde ile insan, ahlakî bir eğitimle iyi bir canlı olabilir. Ahlakî eğitim de Kur-an’ın rehberliğinde gerçekleştirilir.

Hz. Mevlana sosyal düzenin sağlanması için ahlak kavramını ‘ön şart’ olarak kabul etmektedir. Müslüman Türk insanının ahlaklı olabilmesi için de,  mensubu bulunduğu milletin İslamî, insanî ve millî değerlerine uygun bir hayat yaşaması gerektiğine inanmaktadır. Kur’an-ı Kerim, insan için bir kılavuzdur. Mevlana nefsin terbiye edilmesi gerektiğine inanan bir düşünürdür. Bütün kötü huyların kaynağını nefisten kaynaklandığına inanan Mevlana, insanın hasetlikten, gururdan, şehvetten, mevki ve makam sahibi olmaktan uzak durması konusunda uyarır.

Kendisini Kur’an-ı Kerim’in hizmetçisi ve Hz. Peygamber’in yolunun tâkipçisi olarak ifade eden Mevlana’nın yetişmesinde İslam ahlakının ve tasavvufî değerlerin önemi büyüktür. Burada ahlak ve tasavvuf her ne kadar ayrı yazılmış olsa da birçok İslam mutasavvıfı ahlak ve tasavvufun aynı şey olduğunu söylemektedir. Tasavvuf, İslam dininin derûnî ve ahlakî cephesidir.

İnsanlığın hayvanlara mahsus sıfatlardan arınabilmesi için ahlakî bir doygunluğa erişmesi şarttır. İnsanın ahlakî bünyesinin eğitilebilir yanına ‘Nefs’ denmektedir. Ahlakî açıdan nefs dendiğinde karşımıza kötü duygu düşünce ve eylemlerin terbiye edilmesi çıkmaktadır. Kişi, kendisini ele geçirmek isteyen bu kötü duygu, düşünce ve eylemlerden kurtulmadıkça ideal insan olamayacaktır.

‘Putların anası nefsinizin putudur.’ diyen Mevlana her fırsatta nefsin yok edici, zedeleyici yönünü aktarırken, nefsine uygun davranan varlıkları da hayvan olarak nitelemiştir. Nefisin terbiye edilmesi gerektiğine inanan Mevlana, nefsin birçok kötü yönünün olduğunu da söyler.

Nefis insana, haset, gurur, şehvet kavramlarını üstün gösterir. Mülk ve makam sahibi olmaya yönlendirir. Tasavvuf, insanı bu kavramlardan uzaklaştırır.

Hz. Mevlana da eserlerinde ahlakî gerçeklik üzerinde durmuştur. İnsanlığın kurtuluşunun ancak ahlakî değerleri uygulamakla mümkün olacağını belirtmiştir. Çevresindeki insanları irşat ve ikaz etmiş, ahlaksızlığın ve kötü huyların dinî ve tasavvufî eğitimle yok edileceğini Mesnevi’deki yazılarıyla açıklamıştır. Mesnevisindeki bir yazısında: ‘Ben insanların çalışıp çabaladıkları, didinip durdukları bu arayış dünyasında, iyi huydan daha iyi bir ehliyet görmedim.’ diyerek güzel ahlakın önemine vurgu yapmıştır. Ancak ahlakî güzelliğin veya O’nun diliyle edebin gösterişte kalmaması, gönülde yerleşmesi şarttır.

 

Teoriden Uygulamaya Davutoğlu’nun “Kürt Meselesi”

0

Başbakan Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, 2001’de yazdığı Stratejik Derinlik kitabında “Kürt Meselesi”ni Türkiye ile İran hinterlandının kesişim kümesi gibi görür.[1] Türkiye’nin GAP Projesi ile başlattığı atağın bölge dışı güçleri tahrik ettiğini ve bu yüzden geniş ölçekli Ortadoğu Meselesi’nin dar ölçekli “Kürt Meselesi”ne dönüştürülmeye çalışıldığını belirtir.

Ayaktan ayağa dolaşan bir futbol topu gibi önce 70’li yılların Sovyetler döneminde bir Irak meselesi, Humeyni Devrimi’nden sonra bir İran meselesi, 80’li yılların ortalarına doğru bir Türkiye meselesi. Körfez Savaşı’nın 90’lı yıllarında yine bir Irak meselesi olan Kürt nüfusun her an kullanılma tehlikesinden ötürü tüm stratejik oyunların sürekli mağduru olduğunu da ifade eden Davutoğlu küresel bir gücün korumasının “Kürdistan” için yeterli olmadığını ve denizle irtibatı olan bir bölge ülkesiyle bütünleşmesinin kaçınılmaz olduğunu ifade eder.

Şimdilerdeyse “Kürt Meselesi” hem Türkiye, hem Suriye, hem Irak, hem İran hem de diğer çevre ülkeler için ortak bir sorun teşkil etmekte yani özel ismi haricinde genel Ortadoğu sorunu hükmünde fiilî durum üretmektedir. 21.yy.ın ilk yarısında Su ve “Kürt” Meselesi üzerinden bir Türk-Arap-İran gerginliğini bunalım senaryosu olarak öngören Ahmet Davutoğlu, aynı zamanda bunu problemleri kangren yapabilecek en geniş kapsamlı tehlike olarak görmekte.

Yani Profesör Davutoğlu; Türk, Arap, Kürt ve Acem unsurları arasında çıkabilecek etnik bir çatışmayı en kötü ihtimal olarak görmekte ve bunu ancak Türkiye’nin “stratejik basiret” göstererek bölgesel barışı ve ülkelerin toprak bütünlüğünü korumakla engelleyebileceğini söylemekte. Ama Başbakan Davutoğlu, Profesör Davutoğlu’nun yazdıklarının ve temenni ettiklerinin tam tersine bir icraatla “terörist grup ile Kürt halkını ayrıştıracak ve masum bölge halkını yeni bir aidiyet hissiyle kucaklayacak kültürel, siyasî ve ekonomik politikalar geliştirmek zorunda” olduğunu adeta inkâr etmiştir.

PKK’nın bütün çabalarına rağmen Kürt nüfus içinde yeterli destek bulamamasının gerekçesi olarak Anadolu’nun değişik yörelerinde yaşayan insanlarla ortak bir sosyal aidiyet hissi olduğunu yazan Profesör Davutoğlu, tarihî birikim ile desteklenen bu ortak hayat alanı bilincinin zaafa uğratılmasının PKK teröründen daha tehlikeli sonuçlar doğuracağının altını çizer. Başbakan Davutoğlu ise PKK / KCK ve onun siyasal uzantılarını muhatap alarak, Oslo’da eşit iki taraf gibi görüşmeleri mutabakatlandırarak, İmralı’da yatan Terörist başı Abdullah Öcalan’la görüşme heyetlerinin geliş ve gidişlerini rutinleştirerek, 6-7 Ekim olaylarındaki kalkışma denemesiyle sarsılan kamu düzenini hala tesis etmeyerek, devlet organizasyonu egzersizleri olarak bölgede yapılan şaklabanlıklara tolerans göstererek kendi yazdığı kitapla ciddi manada çelişmektedir.

Görünen o ki 2001 yılı itibariyle özerk ya da bağımsız bir Kürdistan noktasında böylesi bir devletin doğuracağı stratejik sakıncalar hususunda ikna edilemediğini iyimserlikle dile getiren Davutoğlu, 2002’de iktidara gelen ve başından beri dış politikalarını çizdiği, 2014 yılı itibariyle de Başbakanlığını yaptığı AKP hükümetlerinin bu meyanda çoktan ikna edilmiş olduğunu icraatlarıyla göstermiş oluyor.

“Kendi içinde kimlik bölünmesi yaşayan ve devlet-toplum ilişkisi zaaf uğratılmış bir Türkiye’nin bu yeni projeksiyonlarda yeni risklerle karşılaşması kaçınılmaz olacaktır” diyen biri bütün bu yazdıklarını hilafına ülkesinin gitgide bir iç çatışma sürecine kaydığını bile bile hala neden tedbir almaz veya kendisinin eskiden strateji kitabına yazdıklarını tekrar neden okumaz? Bu mu Derinlik; bu mu Devlet Adamlığı?

Bizim “Kürt’ün Kafasını Türk’e Kırdırmak”[2] diye özetlediğimiz ve Küresel Efendi’lerin yerli işbirlikçilerle coğrafyamızın çeperlerini kan kazanına çevirme ameliyesi etnisiteleri öne çıkarmakla hızlanır, Türk Milleti şemsiyesiyle azalır. Bizden söylemesi..

 


[1] Bkz: Stratejik Derinlik, Sayfa 437 – 453.

[2] Bkz: 6 Haziran 2011 (Kamu Gazetesi), 8 Haziran 2011 (Kocaeli Aydınlar Ocağı)

 

Üsküp’te Bir Cuma Namazı!

Geçtiğimiz günlerde yolumuz Yahya Kemal’in doğup büyüdüğü şehir,Üsküp’e düştü.Üsküp çok değil yüzyıl öncesine kadar bir Türk şehriydi.Hem de o kadar bir Türk şehriydi ki; o gün birileri Üsküp’ün Makedonların eline geçeceğini  ve Türklerin gitmek zorunda kalacağını söylese başta Üsküplüler olmak üzere herkes gülüp geçerdi.

Ancak bu gülüp geçilecek hadise vuku buldu ve bugün Üsküp, otuzbin Türk’ün var olma mücadelesi verdiği başkalarının şehri  oldu.

Bana göre Üsküp; camileri,tekkeleri,hanları,hamamları,çeşmeleri ile İstanbul’un Balkanlardaki eşdeğeri olan bir şehir! Hemde, Türk eserlerinin bilerek yok edilmesine rağmen. Zaten Osmanlı’da Üsküp’ü, Balkanlar elden gitmesin diye başşehir yapmayı düşünmüş.

Yahya Kemal; bir Türk devletinin yıkılışını,yeni bir devletin doğuşunu vede Türk Milletinin dirilişini bana göre en iyi anlatmış bir Türk aydınıdır. Onun fikirlerinin beslendiği ana kaynaklardan biride Üsküp ve orada yaşadığı hayattır.

İşte böyle bir şehire gittik ve Yahya Kemal’in yazdığı “Süleymaniye’de Bayram Namazı” şiirine nazire yaparcasına bende “Üsküp’te Bir Cuma Namazı” başlıklı yazımı yazmaya karar verdim. Öyle ya Yahya Kemal gelip İstanbul’da böyle bir şiir yazarda ben niye Üsküp’e gidip bu başlıkta bir yazı yazmayayım. Şaka,şaka! Haddim değil benim böyle bir şey yapmak ama böyle bir yazı yazmak zorunda kaldım.

Ne diyor Yahya Kemal “Süleymaniye’de Bayram Namazı” adlı şiirinin sonunda

“…Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.

Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine

Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.”

Bende Üsküp’e iner inmez Cuma vakti yaklaştığı için bavulumu otele koydum,namazı kılmak için Üsküp’te vaaz ve hutbenin Türkçe okunduğu tek cami olan Murat Paşa Camii’ne geçtim.

İnsanlar namaz için sokaklara taşmıştı.Kendimi Yahya Kemal’in Süleymaniye Camisinde hissettiği duygular içinde hissettim…Üsküp camilerinin birinde ezan bitiyor diğerinde başlıyordu.Allah’ın Kuran’da belirttiği; dinini kıyamete kadar yaşatacağı hükmüne Üsküp’te okunan ezanlarla ve camiye koşanlarla bir kez daha şahit oluyordum. Çünkü Müslümanların üzerinden silindir gibi geçen soykırımlar,sürgünler,göçler ve akla hayale gelmedik zulümler; insanları Allah’a,Kuran’a ve Hz.Muhammed’e inanmaktan ve iman etmekten vazgeçirememişti. Bunun ne demek olduğunu, yaşamayan bilemez.

Neyse cemaatin arasına karıştık ve vaazı dinlemeye başladık.Vaiz bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama işi nihayetinde getirip siyasete bağlıyordu.Sonunda müezzin vaizin ismini söyledi:bizim meşhur Milli Görüşçü siyasetçi Şevki Yılmazmış! Bütün büyü o an bozuldu.Akşamada en lüks otellerden birinde konferansı varmış.Cami cemaatinide oraya davet ettiler.Türkiye yetmedi her yerde Türkleri milliyetten uzaklaştırmaya çalışıyorlar.

Türkiye’yi günümüz Üsküp’üne döndürmeye çalışan iktidar ve onların yetiştiği ocak; her halde Türk Milletine Türkiye’de yaptıkları yetmemiş olacak ki; mazlum ve mağdur Üsküplü Türklere de milliyetsizlik aşılamak üzere oralara ulaşmışlar.

Bütün Türk Milletine ve özellikle Üsküplü Türklere tavsiyem Yahya Kemal’iokumalarıdır.Sırtını Türk Milletine dönmüş olan imam ve vaizleri dinleyeceklerine böyle yapsınlar bin kere daha iyi olacaktır.

Bu vesile ile tavsiyem, siz Üsküp’ün halinden ve oradaki Türklerin durumundan ibret alın,onlarda bu tip adamlara rağmen bu güne kadar büyük fedakarlıklarla muhafaza ettikleri Türklüklerini muhafaza etsin ki; ediyorlar. Unutmayın! Allah, Yahya Kemal’in aşağıda dediği gibi Türk Milletini sonsuza kadar var edecektir. Yeter ki; duruşumuzu bu sütü bozuklara kanıp bozmayalım.

 

“Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr’i
Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü’min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu”

 

Kadınların İşgücüne Katılmaları Artmalı

Geçen hafta Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanmalarının 80. Yıldönümü kutlamaları yapıldı.

Malum Türk kadınına, 1930 yılında belediye seçimlerine, 1933’te muhtarlık seçimlerine katılma hakkı ve 1935 yılındaki milletvekili seçimlerinden önce de 5 Aralık 1934‘te milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı. Gelişmiş ülkelerin çoğundan daha önce kazanılan bu hak Atatürk’ün uzak görüşlülüğünün ve Türk kadınına olan güveninin eseriydi.

Kadınlar, Fransa’da 1944’te, İtalyan’da 1946’da, Arjantin ve Meksika’da 1946’da, Japonya’da 1945’te, Çin’de 1947’de, Yunanistan’da 1952’de, Belçika’da 1960 ve İsviçre’de ise 1971’te seçme ve seçilme hakkına kavuştular.

Gelinen noktada kutlamaların buruk ve heyecansız olmasının sebebi kat ettiğimiz mesafenin az oluşu idi.

Bu özel günde yapılan konuşmalarda en çok parlamentoda temsil edilen kadın oranının azlığı oldu. Bazı İskandinav ülkeleri hariç genellikle parlamentolarda kadın temsil oranı erkeklerden düşüktür. Ancak gelişmiş ve hatta gelişmemiş birçok ülkede bu oran yüzde 30’un üzerinde olduğu halde Türkiye’de halen yüzde 14 mertebesinde. Hatta Afganistan:% 20, Irak :% 25, Tanzanya :% 36, Uganda:% 35, Güney Afrika :% 42, Suudi Arabistan :% 20 ile bizden çok daha iyi durumda.

Dünya parlamentolardaki kadın temsilini gösteren listede, Türkiye 91’inci sırada yer alıyor.

Türkiye’den daha düşük sıralarda yer alan ülkeler arasında 96’ıncı sırada Rusya Federasyonu, 110’uncu sırada Ermenistan, 115’inci sırada Ukrayna, 122’inci Japonya geliyor.

Türkiye’de sadece parlamentoda temsil oranı bakımından değil, muhtarlık, belediye başkanlığı, kaymakamlık, valilik, dekanlık, rektörlük, genel müdürlük gibi yöneticilik makamlarında da kadın oranı çok düşük.

Ancak üniversitede akademik kariyer yapan ve öğretmen, hâkim ve avukat olan kadınlarımızın oranı ümit verici.

*****

Kadınların düşük temsil oranlarının birçok faktörleri var. Ancak ana sebeplerden biri kadınların işgücüne katılım oranının çok düşük olmasıdır.

Türkiye’de çalışan veya çalışmak istediği halde iş bulamayan kadınların oranı erkeklerin yaklaşık üçte biri kadar. İş gücüne katılma oranı erkeklerde %69,2, kadınlarda ise %25,9 . Avrupa Birliği üyesi ve aday ülkeler arasında kadınların işgücüne katılma oranının en düşük olduğu ülke Türkiye’dir.

Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki nüfus içerisinde işgücüne katılma oranı %47,5 olup, Türkiye iş gücüne katılma oranı en düşük ülkeler arasında. Bu da daha çok kadınların işgücüne katılma oranının çok düşük olmasından kaynaklanıyor.

İş gücüne katılma oranı Euro Bölgesinde ve OECD ortalaması yüzde 73. (Bizde de bu oranı hesap ederek işsizlik hesabı yaparsak gerçek işsizlik oranımız yüzde 40 oluyor.)

Nüfusunun yarısını teşkil eden kadınların büyük kısmını üretim faaliyeti dışında tutan ekonomilerin yarışta geri kalması mukadder. Kadınların işgücüne katılım oranının yüzde 50’nin altında olduğu ülkeler arasında kalkınmış ülke pek yoktur. Bu oranı yükseltmeden kadınların siyasi hayatta temsil oranını yükseltmek pek mümkün olamaz.

Yeni çıkarılacağı söylenen doğum yapan kadınlara bakıcı parası gibi, kreş, servis vb konularda kapsamlı düzenlemeler yapılırsa kadınların işgücüne katılma oranı yükseltilebilir.

***

Zengin Akp’lilerin Eşleri Neden Çalışmaz?

Sadece zengin demeyelim de hali vakti yerinde olan Bakan, milletvekili, üst düzey yönetici ve iş adamı olan AKP’li erkeklerin eşleri genellikle çalışmaz.

Oysaki bu hanımlar -ekonomik durumları müsait olduğu için- genellikle çocuklarının bakımı, ev işleri için yardımcı kadınlar çalıştırırlar. Yani diğer kadınlara nazaran iş hayatına daha çok zaman ayırabilirler.

Madem ihtiyacı yok, neden çalışsın demeyin lütfen. Bakınız bu arada sosyal medyada videosu çokça paylaşılan Romanya’nın yeni first-lady’si; Carmen Iohannis örneğine.

Kocası Klaus Iohannis’in cumhurbaşkanı olarak seçildiği günün ertesi günü öğretmen olarak çalıştığı okula yürüyerek gidiyor. Etrafında korumalar falan da yok.

Kocasının yanında Bükreş’te değil. Neden? Çünkü kendisi öğretmen… Öğrencilerini ortada bırakmıyor… Ayrıca tayin başvurusu yapıp, olumlu sonuç çıkana kadar işine devam ediyor.

Ailenin hali vakti yerinde, Carmen Iohannis’in öğretmen maaşına muhtaç da değiller. Buna rağmen çalışıyor. Üstelik işyerini değiştirme için normal herkese uygulanan prosedüre göre bekliyor. Makam aracı isteme gibi talepleri de olmamış. İşine yürüyerek gidiyor…

Bu bir zihniyet farkı.

***************

Varna’da Başlayan Hayat

82 yıl önce Varna’da başlayan bir hayat, İstanbul Mecidiyeköy’de sona erdi.

Dedesi savaş sebebiyle Kırım’dan tek başına 5 bin koyunu ile Bulgaristan’a göçmüş Kırım’lı Deli Bekir. Babası çiftliğinde 50’den fazla Bulgar işçi çalıştıran ve fakat “ben efendiyim” diyerek tek kelime Bulgarca öğrenmemiş bir inatçı Türk. Annesi, anneannesi ve babaannesi Bulgaristanlı Türklerden.

Varna’da lisede Bulgar öğrencilerle birlikte okuyan tek Türk olmanın yaşattığı sıkıntılar. Adını ilk defa Bulgar öğretmenden işittiği Atatürk’e duyduğu sevgi ve “O’nu bana niye öğretmediniz” diye ailesine çıkışması. 2. Dünya Savaşında Bulgaristan’dan geçen Rus ordusu içindeki Türk askerini evinden getirdiği erzakla beslemesi ve nice hatıralar…

Bulgaristan komünist idareye geçince babası üç kızını “gavurlardan” korumak için Türkiye’ye göndermiş. Arkada babalarını ve vatanlarını bırakmış üç genç kızı akrabaları karşılamış. 18 yaşında hiç para ve mal mülk getiremeden geldiği Türkiye’de, devletin verdiği evi akrabaları “ihtiyacımız yok” diyerek almamış. Nice sıkıntılardan sonra Saraybosna kökenli çok dürüst bir eş ve mutlu bir evlilik…

Hayatına en anlam katan unsur iki kız evladını ve üç torununu büyütmesi oldu. Müthiş fedakârlıklar yaptı.

Dedesi ve kendisi vatan kaybetmişti. Hayatı boyunca vatan kaybetmenin idraki ile siyasi haberlere ve gelişmelere hep duyarlı oldu. TV’de sabahtan akşama bütün haberleri dinler, her gün gazete okur, siyasi gelişmeleri yakından takip ederdi. BM ve Nato Başkanlarının hepsinin isimlerini ezbere bilirdi.

Bir kimseye kötülük ettiğini ve herhangi biri hakkında kötülük düşündüğüne şahit olmadım. Dürüst ve ahlaklı bir Türk kadını idi.

Kayınvalidem, eşimin sevgili anneciği, çocuklarımın anannesi Fikret Özedey Hakk’a yürüdü. O’nu Fatih Camiinde kılınan cenaze namazı sonrası Topkapı Çamlık mezarlığında 11 yıl önce defnettiğimiz kayınpederim Halit Özedey’in yanına defnettik. Allah her ikisinin de kabrini nur eylesin.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun, mekânı Cennet olsun.

Başsağl

Siz Kimin Dinindensiniz!

Cumhurbaşkanı ve başbakan her sıkıştıklarında, gündem değiştirmede pek mahirler. Bu konuda ellerine kimse su dökemiyor.

Lâkin kendilerince sakıncalı buldukları bazı konular için de dublör kullanmaktan asla çekinmiyorlar. O dublörler de zaten her an bir emir gelecekmiş gibi köşelerinde hazır ve nazır bekliyorlar. (“Gâvurun ekmeğini yiyen kılıcını sallar” misali yandaşlığın belli bir sınırı olmadığından aldıklarının karşılığını veriyorlar doğrusu.)

Son günlerde Atatürk’ü eleştirmek, onu hâşâ dinsizlikle suçlamak neredeyse moda halini aldı. Yandaş dublörler televizyonlarda sıraya girdiler. Bilip bilmeden Atatürk’ü suçlamak için nerede, nesini buluruz da istediğimiz şekilde algı yöntemiyle onu milletin gözünden düşürürüz çabası içindeler.

Bu konuda ilk açılışı eski başbakan, yeni Cumhurbaşkanı:

-“İki ayyaş”

Söylemiyle dile getirdi. Baktılar ki birkaç cılız muhalif sözün haricinde kimseden ses çıkmıyor, tarihin sayfalarından cümleler cımbızlamaya başladılar:

“Neymiş efendim Ezanı Türkçe okutmuş, Hz. Muhammet’i hâşâ aşağılamak için kur-anı Türkçeye çevirtmiş”. Affedersiniz ama Kur-an Kürtçe okunuyor, İngilizce, Almanca gibi bütün dillerde okunuyor ses çıkarmıyorsunuz da Türkçeye çevrilip okununca neden günah oluyor anlamak mümkün değil.

Aslında bunların tek hedefleri Atatürk değil, önce CHP üzerinden cumhuriyete saldırdılar, arkasından Atatürk’e dil uzatma, itibarsızlaştırma, en son Cumhuriyetin elini kolunu budayarak “Yeni Türkiye”ye geçiş projeleri.

Korkarım bunlar Mevlâna Hazretlerini de dinsizlikle suçlarlar, çünkü o da onların inandıkları dinden! Ayrı konuşuyor.

MESNEVİ: (Araf yayınları) GÜNAHSIZ AĞIZ- Sayfa 298

“O doğru sözlü Bilal, ezan okurken “Hayyı alessela, Hayyı alelfelah- Haydin namaza, Haydi felaha” cümlelerindeki ” Hayyı- haydin” kelimesini “Heyyi” diye okurdu. Nihayet Peygambere dediler ki: ” Ya Resulallah, bina yeni kuruluyor. Bu hata, hiç de doğru değil.

Ey Tanrı habercisi, ey Tanrı resulü, ey Tanrı meydanının tek binicisi, daha fasih bir müezzin getir. Din daha yeni kurulur, doğruluk düzenlik daha yeni meydana gelirken ” Hayyı alelfelah”‘ı yanlış okumak ayıptır. Peygamberin hiddeti coştu, gizli inayetlerden bir iki remiz söyleyip dedi ki :

” Ey aşağılık adamlar, Tanrı yanında Bilal’in Heyyi’si yüzlerce hadan, hıdan, yüzlerce dedikodudan iyidir. İşi çok karıştırmayın da sırrınızı açmayayım, önünüzü, sonunuzu söylemeyeyim.” Her duada güzel bir nefese sahip değilsen yürü özü sözü doğru kardeşlerden dua iste!

Tanrı, ” Ey Musa, bana suç etmediğin, kötü söylemediğin bir ağızla sığın, dua et” dedi. Musa, “Bende o ağız yok deyince Tanrı, ” Başkasının ağzıyla dua et” başkasının ağzıyla nasıl günah edebilirsin? Yarabbi diye başkasının ağzıyla çağır” buyurdu. Sen de öyle muamelede bulun ki ağızlar gece gündüz sana dua edip dursunlar.

Günah etmediğim ağız, başkasının özürler dileyen ağzıdır. Yahut da kendi ağzını temizle, ruhunu çevik bir hale getir. Çünkü Tanrı adı temizdir, temizlik geldi mi pislik, pılısını pırtısını toparlayıp gider. Zıtlar, zıtlardan kaçar. Ziya parladı mı gece kalmaz. Ağza temiz bir ad gelince de ne pislik kalır, ne gamlar, kederler.

Birisi her gece Allah der durur, bu zikrinden ağzı tatlılaşır, zevk alırdı. Şeytan “Ey çok söz söyleyen, bunca Allah demene karşılık onun Lebbeyk demesi nerede? Tanrı tahtından bir cevap bile gelmiyor. Böyle utanmadan sıkılmadan ne vakte dek Allah deyip duracaksın” dedi.

Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu, yattı. Rüyada yeşiller giyinmiş Hızır’ı gördü. Hızır ” Kendine gel, niçin zikri bıraktın, çağırdığın addan nasıl usandın, zikrinden nasıl pişman oldun?” dedi. Adam, cevap olarak “Lebbeyk sesi gelmiyor, kapıdan sürüleceğimden korkuyorum” deyince ;

Hızır” Senin o Allah demen, bizim Lebbeyk dememizdir. Senin o niyazın derde düşmen, yanıp yıkılman, bizim haberci çavuşumuzdur. Senin hilelere düşmen çareler araman, seni kendimize çekmemizden, ayağını çözmemizdendir. Korun da bizim lütfumuzun kemendidir, aşkın da.

Her yarabbi demende bizim, efendim, buyur dememiz gizli” dedi. Bilgisiz adamın canı, bu duadan uzaktır. Çünkü Yarabbi demesine izin yok ki! Zarara, ziyana uğrayınca Tanrıya sızlanmasın diye ağzında da kilit var, gönlünde de. Ağzı da bağlı, gönlü de”.

Umarım Hz. Mevlâna’nın bu sözleri onlara yeterli bir ders ve cevaptır. Yok, bunlara Mevlâna da yeterli gelmiyorsa sormak lâzım gelmez mi; Affedersiniz ama siz kimin dinindensiniz?

 

Doç. Dr. Emin Işık Hocaefendi İle Tasavvuf Tadında Sohbet

Oğuz Çetinoğlu: Tasavvuf nedir?’ sorusuyla başlayabilir miyiz hocam?

Doç. Dr. Emin Işık: Dinin, dış yönüyle ilgili şekle ait kurallar sistemine ‘şeriat‘, mânevî yönüyle ilgili disiplinine de ‘tasavvuf‘ adı verilir. Ruhî arınmanın usûl ve erkânını öğreten bu disiplinin birçok tarifi vardır. Bu tariflerden bir kaçı şöylece verilebilir:

*Tasavvuf; kalbi, her türlü kötü duygu ve düşünceden, geçici zevk ve hevesten arındırıp, Allah aşkıyla donatmaktır.

*Tasavvuf, Allah’a kul olmanın şükrünü ve sevincini yaşamaktır.

*Tasavvuf, ilahî hikmetlere ve yaratılış sırrına vâkıf olmak ve kendi hayatına, ona göre yön vermektir.

*Dini, Allah’ın emrettiği gibi yaşamaktır.

*Beşere ait kötü huyları terk edip, meleklere ait iyi huylara sahip olmaktır.

*Allah’ın varlığını kendinde sezen ruhun, Allah’a yakınlaşma çabasıdır.

Bu son tarife göre tasavvuf, ruhun Yaradan’a doğru hamlesidir. Buna ‘ruh jimnastiği‘ de denir.

Çetinoğlu: İnsan tasavvufla nereye ulaşır?

Işık: Tasavvufun hedefi, başta irade olmak üzere, insandaki ruhî yetenekleri geliştirmek ve güçlendirmek suretiyle imanı aşk hâline getirmektir: Zira kalpteki Allah korkusu, yerini Allah aşkına terk etmedikçe, iman kemale ermiş olmaz. Kur an, imanı, şiddetli aşk olarak niteler: ‘İman ehli, Allah’ı çok şiddetli bir aşkla sever.’ (Bakara Sûresi 2/165)

Beden eğitimi, bedeni nasıl geliştirip güçlendirirse, ruh eğitimi de ruhî melekeleri öylece geliştirip güçlendirir. Beden eğitimi gibi, ruh eğitiminin de kendine özgü usûl ve teknikleri var.

Göklerin ve yerin nuru‘ (Nûr Sûresi 24/35) olan Allah, kendi nurundan insana nur vermiş ve ruhundan ruh üflemiştir. (Hicr Sûresi 15/29)

İnsanın, kendini tanıması, kendi özündeki ilâhî nûra doğru yol alması demektir. Bu yolculuğun tasavvuf dilindeki adı ‘seyr-i sülük‘tür.

Hayat, bir anlamda, kendi içimizdeki yolculuktur: İnsan, aklıyla vicdanı arasında kurulu bir köprü üzerinde yol alır. Kıldan ince, kılıçtan keskin olan ve sırat-ı müstakim denilen bu doğru yolun bir ucunda akıl, öbür ucunda vicdan, orta yerinde de Allah vardır.

Bu hakikat; ‘İyi bilin ki, benim Rabbim, sırat-ı müstakim üzerindedir.’ (Hûd Sûresi 12/56) âyetinde dile gelir. Enfâl Süresindeki bir ayette de şöyle açıklanır: ‘Şunu bilin ki, Allah, kişi ile kalbi arasına girer.’ (Enfal Suresi 8/24)

Yani, kulun kalbindekini, kuldan daha iyi bilir.

Nerede olursanız olun, O, sizinledir.’ (Hadid Sûresi 57/4)

Andolsun ki, insanı biz yarattık; nefsinin, kendisine ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.’ (Kaf Suresi 50/16)

Allah her yerde hazır ve nazırdır. Yarattığı her şeyi görür ve gözetir.

Böyle olmakla birlikte, Ona, ancak doğru yoldan gidenler ulaşabilir. Kendisi, doğrularla beraber olduğu için, kullarına da doğrularla beraber olmayı emreder: ‘Ey îman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun!’ (Tevbe Suresi 9/119)

Allah, kendisine yakın olmak ve rızasını kazanmak isteyen her kula, ‘Emrolunduğun gibi doğru ol!’ (Hûd Sûresi 11/112) diye seslenir.

Bundan dolayı, her Müslüman, beş vakit namazın her rekâtında ve günde, en az kırk defa ‘İhdinassırata’l-müstakîm = Rabbimiz, bizi doğru yoldan ayırma!’ diye duâ eder. Çünkü doğruluk ve dürüstlük, kulu Allah’a götüren tek yoldur. Allah, daima doğrulukta aranmalıdır. Yol belli, hedef bellidir.

Ancak tasavvuf, sadece yolun ne olduğunu bilmek değildir. Yola girmek ve yolda durmadan ilerlemektir. Zira Allah’tan gelen emir, ‘Fefirrû ilallah = Allah’a doğru koşun!’ (Zâriyat Suresi 51/50) şeklindedir.

Allah’a doğru koşmak demek, emirlerini yerine getirmek hususunda aşk ile, şevk ile gayret göstermek demektir. Çünkü Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanmak, Onun emirlerini yerine getirmekle mümkündür. Allah’ın rızası, emrettiği şeydedir, başka yerde değildir.

Tasavvuf ehli, ‘Koşunuz!’ emrini, ‘Allah’tan başka şeylere takılıp kalmayın, yolda oyalanıp, gaflete dalmayın, buyruğuna uyun ve bu yolda önünüze çıkan her engelli aşmaya çalışın.’ diye açıklarlar.

Çetinoğlu: Tasavvuf, maraton mudur, engelli koşu mu?

Işık: Tasavvuftaki seyr-i sülük bir çeşit engelli koşudur. Allah’a doğru yol almak isteyen rûhun önüne, nefis, her adımda birçok engel çıkarır.

Çetinoğlu: Engeller nelerdir?

Işık: Çamurdan yaratılmış olan beden, kendi hevâ ve heveslerine önem ve öncelik verir, bunları rûhun önüne yığar, rûhu da bunları kabule zorlar. Oysa nefsin istekleri, ruh için, hiç de tatmin edici şeyler değildir. İşte tam bu noktada irade devreye girer. Zayıf irâdeliler, nefsin hevâ ve heveslerine kolayca boyun eğerler ve onun emrine girerler. Güçlü irâdeler, nefsin isteklerine yenik düşmek istemezler. Direnmeyi ve karşı koymayı tercih ederler. Böylece insanın iç dünyasında, nefsi ile ruhu arasında bir itiş kakış, bir savaş başlamış olur. ‘Büyük Cihad‘ denilen bu savaş, bir ömür boyu sürüp gider. Çoğunlukla da nefsin zaferi ile sona erer. Nefse karşı zafer kazanmak, ancak Allah’ın yardımıyla ve az sayıdaki bahtiyarlara nasip olur. Burada söz konusu edilen nefis, elbette nefs-i emmâredir.

Çetinoğlu:Nefs-i emmâreNedir?

Işık: Nefs-i emmâre, insanın günah işlemeye olan meylidir: Başta şehvet ve öfke olmak üzere, kin, kibir, kıskançlık gibi, insanı günah işlemeye iten kötü huylar ve içle ilgili dürtülerdir.

Aklımız başımızda ve irademiz yerinde olduğu zaman, nefisten gelen istek ve dürtülere kendimizi kaptırmayız, direniriz ve karşı koyarız. Eğer kin, öfke, kıskançlık ve sarhoşluk yüzünden aklımız ve irâdemiz zaafa uğramışsa, o zaman, söz konusu dürtülere karşı gerekli direnci gösteremeyiz.

İhtimal ki, onlara yenik düşeriz. Neden sonra aklımız başımıza ve irademiz yerine gelir de, yaptığımız kötülükten, işlediğimiz günahtan dolayı pişman oluruz. ‘Ben bu işi nasıl yaptım?’ diye düşünür, vicdan azabı çekeriz. Bize öyle gelir ki, o günahı işleyen sanki biz değiliz. Oysa günahı işleyen bizdik. Lâkin günahı işlediğimiz andaki ruh hâlimizle, pişmanlık duyduğumuz andaki ruh hâlimiz aynı değildir. Bu ikisi çok farklı hâllerdir. O günahı işlediğimiz anda, ruhî melekelerimiz, yeterince güçlü olsaydı, belki nefsimize yenik düşmeyecek ve günaha girmeyecektik.

Tasavvuf ehlinin bir kısmı, ‘Bu yolda, bazen hatâ yapmamızın, ye’se kapılıp hayal kırıklığına uğramamızın da hikmetleri vardır. Bunlar, Rabbimizin, bizi, bize tanıtmak ve yol göstermek için önümüze çıkardığı özel fırsatlardır. Zira bunlar, birer imtihandır. Bunlardan ders almamız istenmiş olabilir.’ diye düşünürler.

İnsandaki akıl ve irade, motorlu araçlardaki fren sistemi gibi, birer kontrol mekanizmasıdır. Zâten sarhoşluk, kıskançlık, öfke, hırs, şehvet ve benzeri hâller, fren mekanizması demek olan akılla irâdeyi devre dışı bıraktığı veya zayıflattığı için, dinimizce haram kılınmış ve yasaklanmıştır.

Yeri gelmişken, şunu da hatırlayalım ki, oruç, aç kalmak veya diyet yapmak için değil, nefsin isteklerine karşı direnecek bir irade gücü elde etmek için emredilmiştir. Bu ruhî gücün tasavvuf dilindeki adı ‘takva‘dır. Takva, dinin yasakladığı şeylerden kaçınmak, emrettiği şeyleri yapmak demektir. ‘Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı. Umulur ki takvaya erersiniz.’ (Bakara Suresi 2/183)

Çetinoğlu: Ruh ve beden uyumu gerekli mi?

Işık: Ruh, bedeni yönetmek üzere, insana ihsan edilmiş üstün bir cevherdir. Bu ilâhî cevherin, nefsin emrine girmesi ve onun ayakları altında sürünmesi, her şeyden önce, akla ve yaratılışa aykırıdır. Ruhsal yönden gelişmeyi ihmal edip, kendini nefsin isteklerine terk eden kişi, her şeyden önce, kendi kendine zulüm ve haksızlık etmiş olur.

Çetinoğlu: Neden?

Işık: Çünkü kendini, Allah’ın emrine verecek yerde, nefsinin emrine vermiş olur da ondan.

Nefsini put yapıp tapan, artık Allah’a tapabilir mi?

Tasavvuf dilinde buna ‘gizli şirk‘ adı verilir ve ayette şöyle dile gelir: ‘Gördün mü şu hevâ ve heveslerini kendine tanrı yapmış olanı! Şimdi böyle birine sen mi vekil olacaksın?’ (Furkan Suresi 25/43)

Çetinoğlu: Nefis en çok neyi arzular?

Işık: Dünya ehli şu üç şeyin peşindedir: Servet, şöhret ve kudret.

Ruhun yolunu kesen engeller de işte bunlardır: Hele üçü bir arada olursa, o zaman, sâhibi sırtlan kesilir. Âlim ilmine, sanatkâr şöhretine, zengin servetine, pehlivan kuvvetine, hükümdar kudretine, ham sofu da ibadetine güvenir. Sadece güvenmekle de kalmazlar, bunları kendilerine put yapar, taparlar. Oysa ibadet ve riyazet cinsinden de olsa, kişinin, nefsi için yaptığı hiçbir şey, onun ruhunu bir adım bile Allah’a yaklaştırmaz. Aksine, çamura düşmüş merkep gibi, çabaladıkça daha çok batağa saplanmasına sebep olur. Çünkü ibadet, nefsin arzu ve isteklerini tatmin için yapılmaz. Ruhun, nefse esaretten kurtulup, selâmete ermesi için yapılır. İbadet, ancak ruhun hürriyeti sayesinde gerçek ibadet olur. Bundan dolayıdır ki, hürriyetini kazanamamış ruhlara, en küçük ibadet bile, çok ağır gelir.

Ruh, önüne çıkan nefsani engelleri bir hamlede aşıp geçemez. Bu yolda çok çaba harcaması gerekir. Ancak yılmadan, usanmadan, yıllarca süren bir gayret ve Allah’tan gelen inayet sayesinde gerçekleşir. Allah’ın inayeti, çoğu zaman dolaylı yoldan gelir: Birtakım sebepler ve vesileler şeklinde tecelli eder. Ekseriya kâmil bir mürşidin eli olarak zuhur eder. Kurtuluşa götüren vesileler, bazan belâ ve musibet şeklinde de başa gelebilir.

Nefsin isteklerini kendilerine put yapıp tapanlar, ancak uğradıkları dert ve belâlar yüzünden kurtuluşa erebilirler. Böylece pek çok gafil, ilâhî kahır yüzünden, ilâhî lutfa nail olmuş olur.

Çetinoğlu: İnsan için hayırlı olan nedir?

Işık: Kulu Allah’a yaklaştıran her şey, uzaklaştıran her şeyden daha hayırlıdır. O şey, ister nîmet, ister zahmet olsun, sonuç açısından hiç fark etmez: Bazıları başına gelen belâ yüzünden ‘Aman ya Rabbi, kurtar beni!’ Diye yalvarır, Allah’a sarılır ve ona yakınlaşır. Bazıları da uğradığı belâ yüzünden, Allah’a isyan eder, yolunu şaşırır ve Allah’tan uzaklaşır. Bazıları nail olduğu nimete bol bol şükreder, bu şükür ve hamd sayesinde Allah’a yakınlaşır. Birçokları da Allah’ın verdiği nimet yüzünden azdıkça azar, gitgide Allah’tan uzaklaşır.

Hazreti Süleyman nimete şükürle, Eyüb aleyhisselâm da belâya sabırla yüce mertebelere erdiler. Biri şükür ehline önder ve örnek oldu, öbürü de sabır ehline.

Hazreti Yusuf’u, kardeşleri kıskandılar, kuyuya attılar, sonra da köle diye sattılar. Mısır’da hizmetinde bulunduğu hanımefendisi tarafından tacize, ardından da iftiraya uğradı ve zindana atıldı. Nihayet bizzat hükümdarın huzurunda meydana gelen yüzleşme sonucunda, suçsuz olduğu anlaşıldı ve temize çıktı. Bununla beraber Yusuf, şöyle dedi: ‘Yine de ben, kendi nefsimi büsbütün temize çıkarmam. Çünkü nefis, hep kötülüğü emreder, günaha zorlar. Onun elinden ancak Rabbimin kollayıp kayırdıkları kurtulur. Rabbim, gerçekten de çok acıyan, fazlasıyla bağışlayandır.’ (Yusuf Sûresi 12/53)

Çetinoğlu: Nefis, kimine göre alt edilmesi zor olan büyük güç

Işık: Nefis denilen içgüdü, çoğu zaman insanı, aklın ve ahlâkın kabul etmeyeceği işleri yapmaya zorlar. Bir an gelir ki, kadının nefsi erkeğe, erkeğin nefsi de kadına karşı şiddetli arzu duyar. O anda, Rabbin rahmeti, kalbe doğar da, şehvet duygusunu boğarsa, insanı günahtan alıkoyar.

DEVAM EDECEK

 

Seyit Rıza Teröristtir Denildi

Çıkıp da, abisini taklide yeltenerek, hadi Tunceli’ye git de bu sözleri söyle bakalım derlerse, adama böyle yaparlar. Abisi de yıllardan beri böyle yapıyor, ama iş gerçeğe gelince hemen yan çiziyor.

Libya örneğinde, peşmerge örneğinde, pyd örneğinde, ışid örneğinde, ırak örneğinde, kürecik örneğinde, zina örneğinde, pkk ile görüşme örneğinde(şerefli-şerefsiz tartışmaları), yolsuzluk ile mücadele örneklerinde, Esat ile ilişkiler örneğinde, basın ile ilişkiler örneğinde ve buraya almaya yerimizin yetmeyeceği daha birçok örnekte gördük, abisinin u dönüşlerini.

İşte bakın, Tunceli’ye giderler ve Seyit Rıza isyan etmiştir, devlet isyancıya pabuç bırakmaz, gerekeni yapar, isyancıya destek olan da terörist muamelesi görür derler ve adamı bu hale getirirler.

Hâlâ, Tunceli’ye gidilip gidilmemesini tartışan yakınlarımız var.

Bu konu, tarihî bir konudur ve tartışılacak bir konu değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, onun kurucu iradesine, kuruluş ilke ve felsefesine tereddütsüz, tartışmasız, kayıtsız ve şartsız destek çıkmak Türk Milliyetçiliği’nin olmazsa olmazlarındandır.

Türk Milliyetçisi, Alevi-Sünni ayırımı ile değil, Türklük temelinde meseleye bakar. Kendini Türk hisseden herkes Türk Milliyetçiliği’nin aslî unsurudur.

Türk Milliyetçisi, Yunus Emre ile Pir Sultan Abdal’ın dizelerinde mertliği, dürüstlüğü, dolayısıyla kendini bulur.

Türk Milliyetçisi, Mevlana’nın ve Hacı Bektaş-ı Velî’nin ve en temel olarak Ahmet YESEVÎ’nin öğüt ve tavsiyelerinde huzur bulur.

Türk Milliyetçisi, bağımsız TÜRK Devleti özelliğini koruyan devlete isyan eden, kim olursa olsun, karşısında yer alır.

Mekân, zaman, grup, zümre ayrımı yapmadan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkesi olan MİLLÎ DEVLET, yani Türk Milleti’nin aslî unsur olma özelliği olan HÂKİMİYET KAYITSIZ ŞARTSIZ TÜRK MİLLETİNİNDİR ilkesine zarar veren herkes, Türk Milliyetçiliği ile kavgalı demektir.

Bu kavgada tereddüt edilmez, bu kavgada şart aranmaz, bu kavgada nefsaniyet olmaz, bu kavgada, şahıs, grup, ekip farkı olmaz, bu kavgada mezhep ayrımı olmaz, bu kavgada günlük siyaset olmaz, bu kavgada menfaat olmaz.

Bu kavgada, Tunceli’de birkaç kişilik marjinal gruplar eylem yaptı safsatası ile, keşke gidilmeseydi, bakın olaylar olacaktı diyerek, bu tarihî olayın sulandırılması ile uğraşılmaz.

Gidilmesi çok iyi olmuştur. Bir tarih yazılmıştır.

Alevi kardeşlerimiz ile ortak değerlerimizin vurgulanması da ayrıca çok önemli olmuştur. Biz ve siz değil, hep beraber bir bütünün parçaları olduğumuz ısrarla vurgulanmıştır.

Beni, pir Sultan Abdal’dan kim ayırabilir?

Hacı Bektaş-ı Velî’nin yolu benden nasıl farklı olabilir?

Benim bu değerlerimi benden koparmaya hangi anlayışın, kimin gücü yetebilir?

Zaman zaman aile içerisinde olan bir takım farklılıklar ailenin dağılmasına neden oluşturmaz.

Çünkü, biz mazisi en derinde, geleceği aydınlık bir Milletin, Türk Milleti’nin mensuplarıyız.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!

 

Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensupları’nın Adana ve Hatay Seyahati ( 3 )

Bundan önceki iki yazımızda Aydınlar Ocağı Derneklerinin Adana’da yapılan 40. Şura çalışmaları ile Adana ve çevresinde gezdiğimiz yerler hakkında bilgi vermiş, 15 Kasım 2014 Pazar günüde Hatay’a gittiğimizi anlatmıştım. Şimdi ise kaldığımız yerden devam ediyorum.

Yolumuzun üzerindeki Sen Piyer Kilisesi’ne uğradıktan sonra, ikinci ziyaret yerimizHabib-i Neccar Camii oldu. Bu cami, oldukça tarihi ve önemli bir yer olması itibariyle, bu cami hakkında kısaca bilgi vermenin faydalı olacağı kanaatinde bulunmaktayım.

Antakya da bulunan Habib-i NeccarCamii Anadolu da yapılan ilk cami olarak bilinmekte olup Roma dönemine ait bir tapınağın üzerine inşa edilmiştir. Günümüzde halen ayakta duran ve ibadete açık bulunan cami Osmanlı dönemi eseridir. Etrafı Medrese odaları ile çevrilmiştir. Avlusunda 19. yy eseri olan bir şadırvan bulunmaktadır. Kuzeydoğu köşesinde Hz. İsa’nın Havarilerinden Yunus (Yuhanna) , ve Yahya (pavlos) ile onlara ilk inanan ve şehit edilen ilk kişi olan Antakya’lı  Habib-i  Neccar’ın türbesi  yer almaktadır.

Antakya, İslam Devleti”nin Halifesi Hz. Ömer’in Komutanlarından Ebu Ubeyde Bin Cerrah tarafından fethedilmiştir. Fetihten sonra fethin simgesi olarak Habib-i Neccar ve Hz. İsa’nın iki Havarisine ait mezarın bulunduğu yerde bir cami inşa edilmiştir.

1098 yılında Haçlıların eline geçen şehir, 1099 tarihinde Antakya Prensliği haline gelmiştir. Haçlılar tarafından yıkılan cami,Memluk Sultanı Melek Zahir Baybars  Antakya’yı tekrar fethedince  yeniden yapılmıştır. Caminin medrese duvarlarının üzerinde Baybars’ın adı olan bir kitabe bulunmaktadır.

Muhtelif tarihlerde meydana gelen depremler neticesinde, zarar gören cami ve minaresi birçok defa yeniden yapılmıştır. Ahşap şerefeli bir minaresi vardır. Minarenin sağında Habib-i Neccar,Şemun Safa, solunda Yahya ve Yunus’un türbeleri yer almaktadır.

Camiye ismi verilen Habib-i Neccar’ınkıssası da kısaca şöyledir,

MS 40 lı yıllarda Hz. İsa, Havarilerinden Yunus (Yuhanna ), Yahya (Pavlos)u Antakya’ya gönderir. Bu iki elçi Antakya’ya girerken koyunlarını otlatan marangoz Habib-i Neccar ile karşılaşırlar. (Neccar marangoz demektir.) Neccar’ın yatalak bir oğlu vardır. Yatalak olan oğlu, elçilerin yaptıkları dua neticesinde iyileşir. Bunun üzerine Hz İsa’nın tebliğ ettiği Dine iman eder. Ancak Antakyalılar elçileri hoş karşılamaz ve onları hapse atarlar. Hz. İsa bunun üzerine Barnabas’ı şehre üçüncü elçi olarak gönderir. Gelen elçinin bütün gayretlerine rağmen halk Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dine inanmaz. Onları öldürmeye karar verirler. Bunu öğrenen Habib-i Neccar, şehre giderek Antakyalılara” Sizden hiçbir ücret talep etmeden Hak Dinini anlatan bu elçilerin söylediklerine uyun “ diye seslenir. Fakat O’nu dinlemeyen Halk, Habib-i Neccar ile Hz. İsa’nın elçilerini işkence yaparak şehit ederler. Bu husus Kuran-ı Kerim’de Yasin Suresi’nin 13-14-15-16-17-18-19-20 ve 21 ayetlerinde açık bir şekilde anlatılmaktadır.

Tekrar şehir gezimize dönecek olursak, Cami’ye geldiğimizsaatlerde Cemaat Öğle Namazını kılmıştı. Bizim ekipte bulunan arkadaşlar da abdestlerini aldıktan sonra Öğle Namazlarını eda ettiler. Namazları kıldıktan sonra Caminin yanında bulunan Habib-i Neccar, Yunus ve Yahya’nın türbelerini ziyaret edip, ruhlarına Fatiha okuduktan sonra buradan ayrıldık.

Caminin biraz ilerisinde üç dinin ibadet yeri olan Cami, Kilise ve Havranın ayni mahalde, birbirine çok yakın yerde olduğunu gördük. Öyle ki, Cami ile Kilisenin bahçe duvarları birbirine bitişik durumda. 20-25 metre ilerde de Havra bulunmaktadır.  Ayrıca burada bir avlu içerisinde bulunan ayni kök ağacın üzerinde tamyedi çeşit meyvenin yetiştirilmiş olduğunu hayretle gördük ki, bu durum bize çok enteresan geldi.

Günlerden Pazar olduğu için birçok yer kapalı olduğundan dolayı çarşıda pek fazla gezecek yer bulamadık. Bu arada vakit bir hayli ilerlemiş, arkadaşlarda acıkmıştı. Listemizde yemek yenebilecek yerler için tavsiye edilmiş birkaç yerin ismi bulunmakta idi. Tavsiye edilen yerlerin hepsideşehrin Harbiye Semtinde bulunuyordu. Bu sebepten arabaya binerek hemen harbiye semtinin yolunu tuttuk. Burası temiz bir mahalleye benziyordu. Bütün lokantalarda bu mahallede bulunuyordu. Harbiye Semtine varınca orası mı olsun burası mı olsun derken TURİSTİK HİDRO TESİSLERİ’NDE karar kıldık.

Burası temiz ve güzel bir yere benziyordu. Ancak fiyatları biraz pahalı idi.  Bunun üzerine Cemal Barış Bey kardeşimiz güzel Arapça konuşması ile restoran sahibi ile sıkı bir pazarlık yaptı. Yapılan pazarlık neticesinde Cemal Bey,  tesisin kendisine mahsus olan HİDRO köftesi ile çeşitli salatalar ve künefesi ile birlikte işi, kişi başına 25 TL’ ye bağladı. Künefe istediğimiz gibi olmamakla beraber yediğimiz özel yapım Hidroköftesi ve hizmet kalitesi çok iyiydi. Arkadaşlar umumiyetle memnun kaldılar.

Yemekleri yedikten sonraçevreyi biraztanımak için dolaşmaya başladık. Biraz ileride bir şelale olduğunu öğrendik. Fakat oraya vardığımızda şelalenin çakma bir şelale olduğunu gördük. Bu çakma şelalenin etrafında birtakım küçük kitapçılar yer almış. Fakat bu kitapçılarda dikkatimizi çeken bir husus oldu. Burada sergilenen afişlerde Atatürk’e ait olan afişler ile birlikte Beşar Esad ve terörist olarak bilinen bazı kimselerin afişlerinin bir arada sergilendiğini gördük. Doğrusunu söylemek icap ederse bu durumu biraz yadırgadık.

Çakma şelaleyi de gezdikten sonra ekip hemen yakında bulunan alışveriş yerlerine dağıldı. Burada arkadaşlardan bazıları organik olduğu söylenen reçellerden kutu kutu aldı. Bazıları da ipek şal aldılar. Bu arada akşamda olmuştu.

Akşam Adana’dan saat 22.10 da kalkacak uçağa yetişme mecburiyeti olduğu için hemen acele olarak arabaya binip şehrin merkezine hareket ettik. Burada Asi Nehrinin hemen yanında bulunan Ulu Cami’de Akşam Namazını kılarak Adana’ya dönmek üzere saat 18.oo sıralarında yola çıktık. Üç saate yakın bir yolculuk yaptıktan sonra saat 21.oo civarında AdanaHava Alanına vardık. Saat 22.10 kalkan uçağımız saat 23.30 da Sabiha Gökçen Hava Alanına indi. Valizlerimizi uçaktan aldıktan sonra burada bizi bekleyen arabaya binerek hayırlısı ile 17 Kasım 2014 Saat 01.oo sıralarında İzmit’e geldik

Böylece, Kocaeli Aydınlar Ocağı Mensuplarının Adana ve Hatay seyahati sona ermiş oldu. Bu vesile ile bu seyahati organize eden Kocaeli Aydınlar Ocağı Başkanı Av. Ruhittin Sönmez Bey’e ve bizi Adana da çok güzel bir şekilde ağırlayan Adana Aydınlar Ocağı Başkanı Sayın Muhsin Özkale Bey’e ve bu seyahatte hoşça vakit geçirmemizde katkıda bulunan bütün arkadaşlara çok teşekkür ederim 02.12.2014    BİTTİ