19.4 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 838

Ben Onu Söylemek İstemedim

“Yanlış anlaşıldım.”, “Ben onu söylemek istemedim.”, “Konuşursam yer yerinde oynar.” Bu cümlelerden çok rahatsız olurum. Bu cümlelere sığınanlardan da nefret ederim. İnsanlar kamuoyu önünde konuşurken çok dikkatli olmalıdırlar. Kurdukları cümleleri düşünmelidirler. Yani söz ağızdan çıkana kadar senindir. Ağızdan çıktıktan sonra artık onu değiştirme imkânın yoktur. Varacağı yere nasıl söylemişsen öyle varır.

Meydanlarda halka hitap eden politikacılar herhangi bir konuda kamuoyunu aydınlatmaya çalışan yöneticiler, fikirlerinin beğenilmediği, tasvip görmediği ve tenkit edildiği noktada, sığındıkları cümleler beni çok rahatsız eder. “yanlış anlaşıldım”, “ben onu söylemek istemedim”, bu sözleri nerede duyarsam aklıma bunu söyleyenin karşısındaki insanları idrak yetersizliği ile suçladığı gelir. Meydanlara konuşulan sözleri, Türkiye’de yayınlanan bütün gazeteler ve televizyonların verdikleri, aynı cümleleri kullanmışlarsa sen nasıl yanlış anlaşılmışsın? Olsa olsa söylediklerinin nasıl bir netice doğuracağını düşünmemiş olabilirsin. Kaba bir deyimle işkembeyi kübradan atmışsın. Kamuoyu önünde söylenen sözleri inkâr etmek insani bir davranış değildir.

Siyasilerimiz ve yöneticilerimiz söze başlarken daha net daha açık ve herkesin anlayacağı cümlelerle konuşsalar, “Yanlış anlaşıldım.”, “Ben onu demek istemedim.” sözlerine sığınmaya ihtiyaçları kalmayacaktır. Bu sözlere sığınmaya çalışırken de daha çok batağa saplandıklarını fark edememektedirler.

Yine bir başka cümle; “Ben konuşursam yer yerinde oynar.” Bu sözü genelde makam mevki sahibi olup da hakkında suçlama olan ve adli tahkikat yapılmaya başlanmış kişiler çok kullanırlar. Çok şey bildiklerini söylemek suretiyle haklarındaki adli tahkikatı, etrafa korku vererek ortadan kaldırmak isterler bu kişileri bir hücreye kapatacaksın, bütün bildiklerini söyleyene kadar burada kalacaksın dense bu kişi hakikaten yer yerinden oynayacak bilgilere sahip midir? Yoksa o da bu cümleye sığınarak kendini kurtarmaya mı çalışmaktadır? Mutlaka hiçbir şey bilmemekte ve kendisini kurtarmaya çalışmaktadır.

Biz bu cümlelere sığınanların şerrinden Allah’a sığınırız.

 

Yeni Türkiye Yolunda Osmanlıcılık Treni

Almanya’da iktidar ortağı olan Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi’nin, “göçmenler evlerinde de Almanca konuşsun” dayatmasından geri adım attığı basında yer alıyor. Bu yönde yasa çıkarmak isteyen parti; “herkes kendi evinde kendi dilini kullansın” noktasına gelmiş. Bu çok dikkat çekici bir haberdi. Demek ki Almanya’da bu parti göçmen evlerini de kamusal alan olarak görmüş; her yerde Almanca konuşmayı yasa kapsamına almak istemiştir.

Biz ise; dünya dili olan Türkçeye alternatif arayarak yasa ve anayasa değişikliklerinin peşine düşüyoruz. Türk kimliğini anayasadan çıkartmayı demokratikleşme zannediyoruz. Terörle iç içe olan bir partiyi aracı kılarak terör örgütü ve kandille pazarlık yapıyoruz. Oysa Batıda AİHM, İspanya’da olduğu gibi terörle iç içe olan bir siyasi partinin demokrasiden faydalanamayacağını ve demokratik hakları kullanma lüksünün olmadığını söylüyor. Malum çevre işi o kadar küstahça ileri götürüyor ki, sokak eylemlerini baskı aracı olarak kullanıyor. Yine sokağa çıkarız tehditleri savuruyor.

Diğer taraftan yazılısı ve görüntülüsü ile basının büyük bir bölümü dünün Demirperde basınını andırıyor. Gerçekler dile getirilemiyor ve vatandaş bilgilendirilemiyor. Bu süreçte adeta bazıları Lale Devrini yaşıyor. Buna uygun tablolar sergileniyor. Ak Sarayın asıl tartışılacak yanı,  bunun Milli Devlet ve Cumhuriyetin yerleşmiş geleneklerine karşı oluşudur. Muhafazakâr bir anlayışın Çankaya’dan vazgeçmesi yadırganabilecek bir tutumdur. İngiltere’de Kraliçe yüz yıllardır süren bir geleneği dışlayarak yeni bir malikâne peşine düşmemiştir. Bu ülkede başbakanlar bizimkilere çok klasik ve yetersiz gelecek Downing Street 10 numaradan çıkmayı hiç düşünmezler. Aksini muhafazakâr iktidarlar değil; rejimle ve devletin kuruluş amacıyla ters düşen ihtilâlci yönetim anlayışı ancak yapabilir.

Bu ara yine bazılarınca Osmanlıcılık gündeme getiriliyor. Anlaşılan genel seçimlerde türbanın yerine Osmanlıcılık malzeme olarak kullanılacaktır. Artı ve eksileriyle belirli bir döneme damgasını vuran, Batıya insan hakları konusunda pratik dersler veren, bir ölçüde self-senyör ikilemine dayanan feodalitenin yıkılmasına sebep olabilen Osmanlı düzeni, tarihimizin önemli bir kesitidir. Bizim Osmanlı hayranlığımız 1299’da bu devleti kuran kurucu irade olan Türk unsuruna dayanır. 16.yy’ın ortalarından itibaren kurucu unsur sığınmacı durumuna düşürülmüş, reayaya sosyal hareketlilik imkânları tanınmamıştır. Sadece vergi veren, askere giden bir özellik taşımıştır. Kurucu iradenin sahibi Türk’e rastlamak için 1876 Anayasası beklenmiş, Türk ve Türkçe burada yer almıştır. II. Abdülhamit dönemi bir ölçüde Türk’ün ve Türkçenin hatırlandığı bir dönemdir. Bunun yanı sıra, yurt dışına çıkarılan Osmanlı hanedanından bazılarının son yıllarda görülen Türklük vurgusu ve milli devlete bağlılıkları dikkatleri çekmiştir.

Osmanlı’da Türkü dışlayan çarpık zihniyet düne özenilerek bugün de devam ettirilmektedir. Demokratikleşme için Anayasadan Türklük, milli kimlik, Türk Milleti gibi kavramlar çıkarılarak T.C. ibaresi kuruluşlardan kaldırılmaktadır. Ankara spor Kulübünün ismi Osmanlı spor yapılmıştır. Osmanlı Türkçesine bu kadar bağlı olanlar 13 sene neden beklemişlerdir? Acaba birileri bize Osmanlı siyasi sınırlarını mı teklif etmektedir? Milli devlet ve üniter yapıdan uzaklaşıp eyalet ve başkanlık sistemine geçerek, yine ağabeylik yaparak, sınırlarımızı büyüterek ufalanmamız mı istenmektedir? Cumhuriyetle milli devlete, milli kimliğe ve milletleşmeye geçmek bir dayatma değil; Osmanlıyı kuran asıl iradeye saygıdır. Geliniz Osmanlıcadan önce milli sınırlarımızı koruyalım ve futbol maçlarında Cizre’de olduğu gibi İstiklal Marşını ıslıklatmayalım, kamu düzenini sağlayalım. Osmanlının bazılarının avukatlığına hiç de ihtiyacı yoktur.

 

Doç. Dr. Emin Işık Hoca efendi İle Tasavvuf Tadında Sohbetin İkinci ve Son bölümünde ‘Tasavvufî Anlamda İnsan ’ Kavramını Konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Tasavvufî anlamda insanın tarifini verir misiniz Hocam?

Doç. Dr. Emin Işık: İnsan; ete, kemiğe bürünen ruhtur. O yığının içinde yanan bir kalp, sızlayan bir vicdan varsa, insandır. Aşkın, ümidin ve merhametin bulunmadığı kupkuru bir beden insan değildir.

Her şey kendi aslını sever ve aslına yönelir: Topraktan yaratılan beden maddî nimetlere, Allah’tan gelen ruh da ilâhî güzelliklere yönelir. Geçici nimetlere duyulan heves ile ebedî güzelliklere duyulan aşk arasında dağlar kadar fark vardır: Bunlar dış yüzüyle benzer şeylermiş gibi görünseler de çok farklıdırlar.

İnsanoğlu, mal biriktirmek ve zengin olmak hırsıyla dünyaya gelir. Onun, doğuştan sahip olduğu faydacılık, Kur anda şöyle ifade edilir: ‘İnsanların, güzel bulup, aşırı sevgiyle bağlandıkları şeyler; kadınlar, oğullar, yığınla gümüş ve altın, soylu atlar, davarlar ve verimli ekinlerdir. Dünya hayatının faydaları işte bunlardır. Oysa varılacak hedeflerin en güzeli Allah katındadır. De ki: Size bütün bunlardan daha hayırlı olanı haber vereyim mi? Allah’a, bilinçli olarak kulluk eden takva ehli için, Rableri katında, altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada, ebedî kalacaklar, tertemiz eşler alacaklar ve Allah’ın rızâsına nâil olacaklar. Ve Allah, kulların içini dışını görür.’ (Âl-i İmran 3/14,15)

Çetinoğlu:Günümüz şartlarında tasavvuf zor iş…’ Diyenler var

Işık: Zorluk; çağımızın insanında kafa ve kalbin boş, midenin dolu oluşundan kaynaklanıyor.

Çetinoğlu: Materyalistler tasavvufu reddediyorlar

Işık: Materyalizm, kâinatta var olan her şeyin maddeden ibaret olduğunu, onun dışında başka bir şey bulunmadığını savunur. Kökü de çok eskilere dayanır: Bu fikri, M. Ö. 5. yüzyılda ölen ilk çağ filozoflarından Demokritos, felsefî bir disiplin hâline getirmiştir. Bu görüşe, ciddî tenkitlerle ilk karşı çıkan da Sokrates olmuştur. İslâm felsefesinde, buna, ‘Tarihî Maddecilik’, mensuplarına da ‘Maddîyyun’ adı verilmiştir.

Materyalizm, hem Hıristiyan batıda, hem de İslam dünyasında, küfür sayılmıştır. Yüzyıllar boyunca, özellikle dinî düşüncenin toplumda egemen olduğu dönemlerde, çok zayıf ve önemsiz bir dünya görüşü olarak varlığını sürdürmüştür, ama tarihin hiçbir döneminde, şimdiki gücüne erişememiştir. Son iki yüzyılda, fizik ve kimya alanındaki gelişmeler, onun sonucunda ortaya çıkan yüksek teknoloji ve bu teknolojinin eseri olan harika icatlar, materyalizmin ekmeğine yağ sürmüş ve güç kazanmasına sebep olmuştur. Başta Marksizm olmak üzere, laiklik ile sekülarizm de ondan doğmuştur.

Materyalizmin gerçekleştirmek istediği üç temel hedefi vardır: Ruhsuz madde, Allahsız kâinat, Dinsiz toplum.

Materyalistler, bu hedefler doğrultusunda kesin sonuca varmak için, iki asır boyunca, çok çaba harcadılar, bir hayli de mesafe aldılar: Bilimin dinî inançlarla bağdaşmaz olduğunu, bir ön kabul şeklinde ortaya attılar. Bu görüşü, herkese, en dindar insanlara bile kabul ettirmeyi başardılar.

Materyalizm, böylece, dini, önce laboratuardan kovmayı başardı.

Bilimin amacı, gerçeği, kendi gerçekliği içinde tanımak ve tanıtmaktır. Herhangi bir inanca veya ideolojiye destek vermek değildir. Aksi halde bilim kirlenir ve bilim olmaktan çıkar. Zaten bilimin kendisi hakikattir. Hakikatin, başka bir şeyin desteğine ihtiyacı yoktur.

Bilim için gerekli ve geçerli olan bu ilke, sanki bilim adamı için de gerekliymiş gibi gösterildi. Bu yönde yapılan kasıtlı telkinlerle bilim adamının da dinsiz ve inançsız olması gerektiği öne sürüldü. Bu çeşit propagandalar da başarılı oldu. Hür düşünce ve bilimsellik adına, sadece bilimin değil, bilim adamının da dinsiz ve imansız olması gerektiği savunuldu. Bu iddia da büyük ölçüde kabul gördü.

Bilimin, dinden ve her türlü dinî inançtan arındırılmasını, inançları güçlendirme yolunda kullanılamayacağını ısrarla savunanlar, bilimi, dinsizliğin emrine vermekte ve dinî inançları yıkmak için, bir saldırı silahı olarak kullanmakta hiçbir sakınca görmediler. Çünkü dinin yok edilmesi, ana hedeflerden biriydi.

Fransız ihtilâlı öncesinde ve sonrasında, Batı dünyasında, dine yönelik saldırıların tamamı, bilim adına yapıldı. Bilimin, dinî inançlara karşı, nasıl bir saldırı silahı olarak kullanıldığına ilişkin en çarpıcı örnekler de Sovyetler döneminde görüldü.

Çetinoğlu: İlim denilen olgunun dine âlet edilmesini ilim için tehlikeli görüyorlar. Fakat dinsizliğe âlet edilmesinde tehlike görmüyorlar. Neden?

Işık: Çünkü materyalizme göre, varlık, yalnızca maddeden ibarettir. Diyorlar ki; ‘Kâinat (Cosmos) da maddenin sürekli etkileşiminden meydana gelmiştir. Sürekli ve zincirleme etkileşimin eseri olan madde, kendi kendini yaratmıştır. Onun, kendi dışında bir yaratıcıya ihtiyacı yoktur. Kâinatın Tanrı tarafından yaratılmış olduğu inancı, dinlerin ortaya koyduğu bir yanılgıdır. İnsanlığın bu yanılgıdan kurtulması için, dinden ve dine dayalı her türlü inançtan kurtulması gerekir…’

Materyalizmin varlık hakkındaki görüşü, özetle bundan ibârettir. Oysa bu görüş de nihayet bir faraziyedir. Her faraziye gibi, gerçekle bağdaşmayan yanları bulunabilir. Hattâ bütünüyle yanılgı olabilir. Zaten tarih boyunca, birçok yönden ağır tenkitlere uğramış ve yerden yere vurulmuştur.

Varlık denilen şey, materyalistlerin iddia etiği gibi yalnızca taş, toprak ve maden cinsinden katı maddeler değildir. Varlık kapsamı içinde canlılar ve insanlar da vardır. İnsanı, maddeden ve diğer canlılardan farklı kılan ve maddî olmayan üstün yeteneklerini görmezden gelmek mümkün değildir. İnsan; akıl, fikir, idrak, vicdan ve irade sahibi bir canlıdır.

Özünde bunların hiçbiri bulunmayan cansız madde, akıl ve vicdan sahibi olan bu üstün canlıyı kendiliğinden yaratamaz. Bir şey kendinde olmayan bir şeyi, başkasına veremez.

Materyalizm, bu soruya, şimdiye kadar, doğru dürüst bir cevap verebilmiş, ikna edici bir izah getirebilmiş değildir.

Soruyu tekrarlıyorum: Özünde düşünce yeteneği olmayan madde, insan denilen düşünen canlıyı nasıl yaratabilmiştir?

Bu soruya cevap verememiş olmalarına rağmen materyalizm, pes etmiş ve hedefinden vazgeçmiş değildir.

Çetinoğlu: Başarı da gösteremiyorlar

Işık: Gösteremezler. Dinsiz bir toplum oluşturmayı beceremezler. Sovyetlerde bir asra yaklaşan din karşıtı uygulamalar, insan ruhundaki din duygusunu, yani bir dine inanma ve bağlılığını yok edememiştir. Fakat kabul etmek gerekir ki bu ve benzeri laiklik uygulamaları, dinin sosyal hayat üzerindeki etkisini oldukça zayıflatmıştır.

Çetinoğlu: Laiklik kavramını, din olgusunun yerine koymak isteyenler var

Işık: Çağımızda insanlar, materyalist felsefeye inandıkları için maddeciliği benimsemiş değiller. Felsefe ile ilgilenen aydınların dışında kalan büyük çoğunluk, materyalizmin ne olduğunu bilmez. Lâkin insanları, maddeci olmaya iten ve bir anlamda mecbur eden başka etkenler var.

Bu konuda en önemli etken, teknolojinin oluşturduğu maddî ve yapay dünyanın câzibesidir. Buzdolabından radyo ve televizyona, özel otomobilden cep telefonuna ve bilgisayara kadar, ortaya konan harika icatlar, çağdaş insanın başını döndürmüş, onu dört bir yanından kuşatmış bulunuyor. Araştırmalar göstermiştir ki, teknolojik ürünler, onları üretenlerden ziyade kullananlar üzerinde etkili oluyor ve daha çok hayranlık uyandırıyor. Üstelik özendirici reklâmlar yardımıyla, mutlaka sâhip olunması gereken hayatî nesneler hâline getiriliyor. İnsanlar, ardı arkası kesilmeyen bu yeni ürünleri elde edebilmek için, daha çok para kazanmaya zorlanıyorlar. Helâl, haram demeden, bol kazanç uğruna pek çok sıkıntıya katlanıyorlar. Bunları satın almaya güç yetiremeyenlerin iç dünyalarında da kıskançlık, kin ve nefret duyguları uyanıyor. Günümüzde dar ve orta gelirli kesimin eline geçen paranın büyük bir kısmı, bu ürünleri satın alabilmeye harcanıyor. İnsanlar, teknolojinin önce meftunu, sonra da esiri oluyorlar.

Çağdaş medeniyet insanoğlunu makine ile yarışa zorluyor. Gayet tabiidir ki, bu da onun, makineye yenik düşmesi sonucunu doğuruyor.

Çetinoğlu: Çağımız insanını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Işık: Çağımızın insanı, pek çok dünya metaına sahip olmuştur, ama kendi hayatına sahip olamamıştır. Üstelik hür olduğuna inanır. Oysa kendi istediği hayatı değil, kendisinden istenen hayatı yaşar. Yani, çağdaşlığın kendisine sunduğu sanal hayatın kurallarına uyar, onun icaplarını yerine getirir. Kendisini buna mecbur hisseder. Yoksa çağdaş olamaz.

Çağdaş insan, maddî ihtiyaçlarla çevrili bir dünyada yaşadığı için, din ve maneviyat karşısında, yüzme bilmeyen insanın denizden korkması gibi, bir korkuya kapılır. Çağdaş hayat, böylece, kendi dininden korkan ve dindarlığı çağdışılık sanan bir tuhaf anlayışı da beraberinde getirmiştir: Bu yüzden birçokları, çağdaş olmayı, eski olan her şeye düşman olmak şeklinde algılar. Bunlar dindar olmayı çağdışçılık sayarlar, ama fala ve büyüye inanmakta bir sakınca görmezler. Üstelik uğur veya uğursuzluk saydıkları bir yığın batıl inancı da yüreklerinde taşırlar.

Çetinoğlu:Çağımız insanının en büyük problemi maneviyatla ilgilidir!’ Diyorsunuz

Işık: Et ve kemik yığınından ibaret olan beden, ruh için bir elbise, belki bir saksı gibidir. Ruh saksı içindeki çiçeğe benzer. İnsanın öz varlığı olan canı, bedende gizlenen bir cevherdir. Hz. Mevlânâ, ‘Sen hep saksıyı boyayıp süslüyorsun, saksı içindeki çiçeğe niçin su vermeyi ihmal ediyorsun?’ diyor.

Beden ve bedenle ilgili faaliyetler, beşer denilen bu canlıyı, insan yapmaya yetmez. Beden, ancak bilgi, îman, vicdan, irâde ve ahlâk gibi ruhî değerlerden meydana gelen bir içerik kazanırsa, o zaman insan olur: Hangi beden içinde, bu değerler daha fazla yer alırsa, o, daha fazla insan olur. Hemcinsleri arasında daha çok değer kazanır, ‘İyi insan, faziletli insan’ diye anılır.

İlk insan olan Âdem, aynı zamanda ilk peygamberdir. İnsanlığın hayatındaki ilk sosyal kurum da dindir.

Sosyolojinin de kabul ettiği gibi, zamanla felsefe, ilim, sanat ve ahlâk dinden ayrılarak, müstakil birer kurum hâline gelmiştir. Bununla beraber, ahlâkın dinden büsbütün kopmuş ve ayrılmış olduğu da söylenemez. Gerçi pozitivist felsefe, din devrinin kapandığını iddia etmiştir, ama beklediği olmamış, din devri hiçbir zaman sona ermemiştir. Din, insan hayatındaki yerini bir başka kuruma terk etmemiştir. Çağdaş medeniyet, dinin sosyal hayattaki alanını daraltmıştır, lâkin onu, büsbütün yok edip, ortadan kaldıramamıştır.

Çetinoğlu:Halk dindarlığıkavramından söz ediliyor

Işık: Avam denilen halk yığınları arasındaki dindarlık, daha ziyade, gelenek ve göreneğe dayalı şekil unsurlarını ön plana çıkarır. Halk, şekille ilgili kuralları yerine getirince, dinî görevlerini yapmış olduğuna inanır. Oysa ‘Ulu’l-elbâb’ adı verilen yüksek idrak ve düşünce sahipleri, dindarlığın sadece şekilden ibâret olmadığını, bunun ötesinde ruhî bir ihtiyaç olduğunu bilirler. Çocuklar ve ilkel düşünceliler, dinin ruhî yönüne pek akıl erdiremezler. Arifler, dini, Allah’a götüren yol olarak görürler.

İnsanın bilgi ve idrak seviyesi yükseldikçe, dini de ariflerin algıladığı gibi algılamaya başlar.

Her şeyden önce ruhî ihtiyaç olduğu için, Sovyetlerde üç nesil boyunca, dini hayattan ve vicdanlardan uzaklaştırma çabaları, sonuç vermemiştir. Din eğitimini yasaklayıp, yerine sporu ve beden eğitimini ikame etme gayretleri de insanları dinsiz yapmaya yetmemiştir.

Tarih göstermiştir ki, din kurumu, yerini bir başka kuruma terk etmiyor.

Çetinoğlu: İnsanlık yeniden bir din çağına giriyorsa, bundan en kârlı çıkacak din, hangisidir?

Işık: Dinin insanlığa getirdiği ilkeler açısından bakılınca, bunun İslâmiyet olacağı söylenebilir. Yeni zamanların dininin, İslâm olacağına kesin gözüyle bakılabilir

Alev Alatlı’yı Dinlerken

0

Sayın Alev Alatlı’yı Türkiye’nin yaşayan en değerli entelektüellerinden birisi olarak bilirdim, belki yinede öyledir kim bilir? Lâkin “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri”nin verildiği gün yaptığı konuşma, bana olduğu kadar, Türk toplumunun birçoğuna hayal kırıklığı yaşattı ve kendisini tanıyıp okuyanların içine kurt düşürmedi değil.

Bir aydın, Cumhurbaşkanını, Başbakanı veya herhangi bir insanı sevebilir bunda hiçbir mesele yok. Yalnız aydın dediğimiz insan, gerçekten aydınsa eğer;

İçinde yaşadığı toplumun “vicdanı” olmak zorundadır, kanayan bir yara gördüğünde, ona parmak basmak zorundadır.

Muhacir olduğunu söylüyor Sayın Alatlı;

Balkanlardan ricat ederken ailesinin hemen hemen bütün erkeklerini kaybettiklerinden bahsediyor. Peki, ama güneydoğuda bu gün yaşadıklarımız kendilerinin Balkanlarda yaşadıklarının bir benzeriyken, bu konuda her muhacir gibi kendisinin de daha hassas, daha duyarlı olması gerekmiyor mu?

Helâlleşmekten bahsediyor Alatlı;

Teröre karşı dünya milletleri nasıl davranıyorsa onlar gibi mücadele yapılacağı yerde, kırk bin kişinin katilleriyle müzakere yolunu seçen Cumhurbaşkanına övgüler düzmeden önce, şehit aileleriyle gidip helâlleşseydi, acaba onlar kendisine ve hükümete haklarını helal edecekler miydi?

Polislerin öldürdüğü Berkin Elvan’ın annesini miting meydanlarında yuhalatan Cumhurbaşkanına ah bu ne büyük aşk ki, hangi helallik bunun bedelini öder?

Cumhurbaşkanı’na: “Siz dünya beşten büyüktür dediniz” diyor Alatlı.

Evet, dünya beşten büyüktür lakin övgüler dizdiğiniz Cumhurbaşkanı, o beş’in birinin Ortadoğu eş başkanıyım diyerek afra, tafra satarak yıllarca nutuk atmasına ne demeli Sayın Alatlı?

O hiç sevmediğiniz beşin biri;

Yüzbinlerce masum Iraklı Müslüman’ın kanını içerken, binlerce Müslüman kadının ırzına geçerken ve memleketlerine geri dönerken arkalarından:

Ailelerine bir an önce sağ salim kavuşmaları için dua edenin sözlerine ne diyeceğiz Sayın Alatlı?

Önce Nato’nun Libya’da ne işi var diyeceksiniz, sonra da “tek dişi kalmış canavarların” Nato Karargâh üssünü İzmir’e kuracaksınız ve onlarla birlikte Libya’ya saldırıp Lider Kaddafi’yi parçalattıracaksınız.

Bu nasıl aydın vicdanı ki, bu kadar haksızlığı görmezden gelip, karşınızdakine methiyeler diziyorsunuz Sayın Alatlı?

O beşin birinin (ABD)nin beslemesi Soljenitsen’i, Jeorge Orwell’i anmışsınızda, gözlerinizin önünde Peşmerge’nin yolgeçen hanına çevirdiği vatan toprakları için;

“Değmesin Mabedime namahrem eli”,

Diyen Mehmet Akif ten hiç söz etmemişsiniz nedendir acaba Sayın Alatlı?

Yoksa: “Kanayan bir yara gördüm mü ta yanar yüreğim” dediği için midir?

 

Ha, birde merhum Cemil Meriç’in adını anmışsınız, Sayın Alatlı!

İşte burada yanılıyorsunuz, o büyük deha ömrü boyunca hep dik durmuş, kanayan nerede bir yara gördüyse onun vicdanı olmuştur. Onun içindir ki hep;

Sol iktidarlar tarafından, irticacı, sağ iktidarlar tarafından da solculukla suçlanmıştır.

Yani dik durmuştur hep, yaşadığı sürece vicdanını paraya, pula satmamıştır. Onun içindir ki bırakın rahat uyusun mezarında, bari kendi günahlarınıza onu da ortak etmeyin!

Haklılar da Cesur Olmalı

0

Günlük yaşamda iş ve işlemlerin toplumsal kurallara göre, medenice yürümesini gönülden arzu etmişimdir hep. Fakat bu dileğim, karşılaştığım nahoş durumlar yüzünden, çoğu zaman hayal kırıklığına dönmüştür ne yazık ki.

Ankara’da Aydınlıkevler’den Küçükesathalk otobüsüne binmiştim. Ön sıralara yakın tekli bir koltukta oturdum.Tenha olan otobüse duraklarda birer ikişer binenler oldu. Kızılay’a geldiğimizde, mesai çıkışına rastlamasından ötürü olacak ki durakta uzun kuyruklar göze çarpmaya başladı. Ne hikmetse şoför kuyruğun ön tarafına yanaşacağına en arkada durdu.

Kapılar açıldığında, önden binmesi gerekenlerin yerine, arkada bekleyenler hemen binmeye başladılar. Bağrışmaların arasında kısa zamanda otobüs doldu. Şoför aceleyle duraktan hareket etti. Oturan yolculardan bir bayan dayanamayarak atıldı:

“Şoför bey neden durağa girmediniz, ön sırada bekleyenlerin yerine hakkı olmayanlar bindi.”dedi.

Şoför iğne batırılmış gibi irkildi. Beklemediği bu sorgulama kendisini hayli rahatsız etmiş olacak ki öfkeyle bağırdı:

“Sana ne kardeşim, araç benim değil mi? İstediğim yerde durur, istediğim yolcuyu da alırım. Fazla konuşursan kenara çeker seni de aşağıya atarım.”

Şoförün bu kabalığına rağmen, bayan soğukkanlılığını muhafaza ederek, kararlı ve nazik bir üslupla:

“Sana ne diyemezsiniz, kamu görevi yapıyorsunuz. Müşteriye, hele bir bayana böyle kaba davranamazsınız. Aşağıya atma lafını da haddini aşan bir söz olarak size iade ediyorum.” Dedi.

Bunları duyan şoför iyice sinirlenerek başını sallamaya, “ya sabır” diye söylenmeye başladı. Bayana, orta sıralardan birisi destek çıktı:

“Seni böyle konuşmaktan men ederim şoför bey, Kolaysa, bir yolcuyu dışarıya at da görelim. Burası dağ başı değil.”Diye çıkıştı.

Sen misin bunu söyleyen, şoför hemen sağa yanaşarak el frenini çekti. Ön kapının açma düğmesine basarak yerinden fırladı. Bayana doğru gelirken, o anda beklenmeyen bir refleksle bütün yolcular ayaklandık. Bazıları şoföre doğru hamle yaparak “şimdi sen mi yolcu atacaksın yoksa biz mi seni atalım” diye öfkeyle bağırmaya başladılar.

Şoför bu kadarını beklemiyordu sanırım. Yavaşça geri dönerek koltuğuna oturdu. Ben de yolculardan bu kadar seri duyarlılık beklemiyordum doğrusu. Bu destekten mutlu olmuştum.

Az sonra inmem gereken yere yaklaşmıştık. Durma düğmesine basarak ayağa kalktım kapıya doğru yürürken yolculara “hepinize teşekkür ediyorum” diyerek tebessüm ettim. Herkes yaptığından memnun gibi, baş sallayarak karşılık verdiler. Durakta indim.

Otobüste, şoförün kabalıklarına üzülmeme rağmen, içim içime sığmıyordu sevinçten. “Medeni toplumlarda haklılar da haksızlar kadar cesur olmalıydı elbette” diye düşündüm. Ve haklılar yalnız bırakılmamalıydı.

Rahatsız olduğum bir şey de dolmuşlardaki para üstünün karambole getirilmesidir. Bu yüzden bozuk para uzatmayı yeğlerim hep. Fakat her zaman bu mümkün olmuyor maalesef. Aslında bu tür yaşanan olaylar, toplum olarak karakterimizi de test etmekte bir bakıma.

Dolmuş şoförü para üstü vermesi gerekiyorsa, anında takdim ederek yolcuyu kuşkuya ve paniğe düşürmemeli. Kimin kaç durak sonra ineceği belli değil ki. Aksine para üstü isteyenleri azarlarlar; “yedik mi be abim, vereceğiz sabret.”

Ne kadar sabretsin, unutturana kadar mı? Çünkü az sonra inecek, başına geleceği biliyor. Kimileri toplar alelacele paraları, sonra da isteyene hesap sorar; “kaş para vermiştin yenge”, “emin misin on lira verdiğinden.”

O yüzden,para üstü alacaksam beş kuruşumun kalması bile canımı sıkar. İki kez isteten şoförlere çıkışırım. Paranın azlığı önemli değil, hakkın gasp edilmemesi önemli olan.

Dürüst nazik ve olgun şoförlere sözümüz yok elbette. Böylelerine minnettarız. Kahrımızı ve yükümüzü çekiyorlar gön boyu, kolay değil elbette.

Bir defasında Antalya’dan T. H. Yollarına ait olmayan bir uçakla İstanbul’a dönüyordum. Ücretli olan ikramlardan, tahminen 12 TL tutarında bir şeyler alarak, hostese 20 TL uzattım. Aldı gitti, bir daha da dönüş yapmadı.

Yakında duran başka bir hostese, işaretle gelmesini için rica ederek, durumu anlattım,“tamam efendim ilgileneceğim” diyerek gitti ve O’da dönüş yapmadı.  Az sonra da para üstünü alamadan Sabiha Gökçene indik.

Para üstü az bir meblağ olsa da, bu davranıştan hayli rahatsız olmuştum. Eve geldiğimde, ilgili firmanın mail adresine koltuk numaramı da belirterek zehir zemberek bir şikâyet metni gönderdim.

Cevabı geldi: “duyarlılığınız için teşekkür eder, mağduriyetinizden ötürü özür dileriz. Gereği yapılmıştır.” Diyorlardı.

Fakat “gereği” nasıl bir yaptırım oldu, bilemiyorum. Hiç de tatmin olmamıştım bu kapalı ve lastikli cevaptan.

Bir sabah takım elbise kravat, elimde çanta aceleyle seminere gidiyorum. Yaya kaldırımında yürürken bir taksi öyle bir hızla yakınımdan geçti ki, neredeyse kaldırıma çıkacak. Yol kenarındaki çamurlu suyu olduğu gibi üzerime boca etti. Tepeden aşağı batmıştım. Sinirle söylenirken ileride park ettiğini gördüm. Hemen yanına giderek

“Merhaba, kusura bakmayın yaya kaldırımda giderken sizi rahatsız ettim galiba. Siz de elinizde olmayarak beni bu hale soktunuz” dedim.

Şoför bana baktı dona kaldı. Kavga çıkacak diye beklerken, konuşmamdan ve halimden mahcup oldu sanırım. Yaptığı hatayı anlamış olacak ki “özür dilerim hata benimdi, nasıl telafi edebilirim” demez mi? Yine de bana yetmişti bu özrü. Fakat seminere gidemedim tabi.

Toplum içinde birileri hala insan olmanın gerektirdiği, sosyalleşme, medeni olma, dürüst ve nazik olma vb. kurallara direnmekte nedense. Doğuştan, ya da çevresinden getirdiği yanlışları, başkalarına dayatmaya çalışmakta.

Umarım toplum olarak, kırmadan, üzmeden vatandaşlık görevlerimizi duyarlılıkla yerine getirerek, birlikte yaşamanın mutluluğunu yakalar, tebessümlerimize yeni sevinçler ekleriz.

Sevgiyle kalın.

 

Türk Düşmanlığını Görüyor musunuz?

Bakın, evirip, çevirmeye hiç gerek yok.

Ülkemizde kavga, tamamen Türk düşmanlığı üzerine ku-rul-muş-tur.

Bu kavga, yeni başlamış bir kavga da değil.

Bu kavga, asırlara giden bir kavgadır.

Özellikle, 150-200 yıldan beri zirveye çıkmış, iç ve dış güçler tam Türk’ü bitirdik dedikleri anda, Millî Mücadele’nin başarılması ile yenilgiye uğramış olanların Türk’le kavgalarıdır.

Millî Mücadele’nin başarılması ile birlikte, yeni rejimi kuran irade, devleti Türk Milleti üzerine inşa etmeye başlamıştır. Hem de millî ve manevî değerlerini koruyarak bunu yapmak gayretine düşmüştür.

Ama manevî değerlerin de düşünülmesi, içerideki ve dışarıdaki Türk düşmanlarına yetmemiştir.

Çünkü mesele, manevî değerler meselesi değildir. Tamamen Türk düşmanlığıdır.

Türk düşmanlığı o kadar açık ki, sürekli ve gözümüzün içine baka baka yapılmaktadır.

Lozan Antlaşması, sadece Gayrı Müslimleri azınlık saydığı halde, yani Müslümanları devletin asli unsuru saydığı halde, sanki tam tersi imiş gibi 90 yıldan beri kara propaganda yapılmaktadır.

Neden?

Dış güçler ve yerli işbirlikçileri, Türk Milleti üzerine bir rejim kurulmasını hazmedememektedirler.

Hele, 1990 yılından itibaren, ortaya koskoca bir Türk dünyasının çıkması, Türkiye ve Anadolu Türklüğü üzerine oynanan oyunların daha da artması, hızlanması ve saldırının çok daha şiddetlenmesini getirmiştir.

Kaçak saraya ilk defa Papa’nın gelişini, Rum Patrikhanesi ile görüşmesini ve 1700 yıldan beri ilk defa ve de İstanbul’da kiliselerin birleştirme gayretlerini tesadüf mü sanıyorsunuz?

Din adına hareket ettiğini söyleyenlerle, Kürtçü olduğunu iddia edenlerin al gülüm ver gülüm yapmalarını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Dünyaya ayar vermeye kalkanların, bir avuç teröriste teslim olmasını tesadüf mü sanıyorsunuz?

İnançsız teröristlerin ve siyasî uzantılarının sanki bütün Müslüman kardeşlerimizin temsilcisi imiş gibi muhatap alınmalarını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Herkese, her şeye laf yetiştirenlerin, koskoca Türkiye’de kimlik kontrolü yapan ve paralel devlet oluşturan 3-5 teröriste sessiz kalmasını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Bir tarafta koskoca Rusya ile pazarlık yapıyor görünürken, bir tarafta dünün onbaşısı Barzani’ye teslim olmayı tesadüf mü sanıyorsunuz?

Yeni-Osmanlıcılık nedir zannediyorsunuz?

Emperyalist güçlerin Büyük Ortadoğu Projesi’nin, iç politikada insanımızı kandırmak üzere değiştirilmiş adı değil midir?

Şimdi bir de, Osmanlıca çıkartılmasını tesadüf mü sanıyorsunuz?

Ben, 3 tane Eski Alfabe ile yazılmış Osmanlı Türkçesi kitabını çevirmiş ve bu kitapları yayınlanmış bir kişiyim. Ayrıca, şimdi de, Tarih Bölümünde okuyor ve Osmanlıca Dersleri alıyorum. Osmanlı Türkçesi’nin ne ve nasıl olduğunu bilirim.

Osmanlıca(!) derdine düşenler, Osmanlıcayı biliyorlar mı, acaba?

Öyleyse, mesele nedir?

Baştan beri söylüyorum, Millî devletle kavga ediliyor.

Benim ecdadımı bana övmeye çalışma anlayışı ne kadar sakat, aldatıcı, sahte bir anlayış değil mi?

Uyan, Türk Milleti!

Yarın çok geç olabilir!

 

Hayat Bir Fetihtir

0

 

Fetih, hayatla iç içe. Fetihsiz hayat yok gibi. Ev yapılan toprak fetihdir. Orada sayısız hayatdan eser kalmaz. Yürüyüş bir fetihtir. Basılan yerde nice canlı, hayata veda eder.

Tarla sürerken, tırpan sallarken, su içerken, lokmaları çiğnerken, mide hazmederken, bağırsaklardan geçiş olurken, bir makama yerleşirken, bir yere tâyin olurken; bitkiler hayatlarını sağlamak, hayvanlar hayatlarını sürdürmek için, hep fetih hareketi içindeler.

Her doğuş batıştan sonradır. Her hayat, sona eren bir hayatın temelleri üstünde yükselir. Hattâ her saâdet, başkasının üzüntüsü üstünde kurulur. Kızın evlenmesi, ana baba için hüzün değil mi? Bâzan işe alınış, başkasının çıkarılması sonucu olmuyor mu?

Tiyatro’da her oyun için ayrı bir sahne kurulmaz. Aynı sahnede sayısız oyunlar oynanır. Dünya da bir sahnedir. Elbette birçok oyuncuları ağırlayacak. Bütün mes’ele oyunu tüm kuralları içinde kalarak sıramızı savmak.

Mahkeme Kadı’ya mülk olmadığı gibi, hiçbir şey bâki değildir. Kimi, bulunduğu yerde           -lâyık olduğu müddetçe-  tabiî süresince kalır; kimi de, hakkını ifa edemediği mevkiden bir vesîle ile uzaklaştırılır.

Her olayın bir görünen, bir de görünmez yüzü vardır. Görünen yüzü aynanın kara yüzü gibi çirkin olabilir. Görünmez yüzü ise aynanın parlak yüzü gibidir. Aynanın renkli yüzü olmadan renksiz tarafı yâni ayna olmaz.

Olaylar da böyledir. Nice felâketlerden mutluluk doğduğunu çok görmüşüzdür. Aynı toprak parçası üstünde nice medeniyetler doğup battı. Nice insanlar doğup öldü. Nice yıkıntılar üstünde büyük yapılar dikildi.

Velhasıl  “Dünya’da her şeyin kendine özgü bir güzelliği vardır. Fakat her göz bunu göremez.” (Çin Atasözü, Bütün Dünya, Haziran 2000, s.46)

Eğer böyle olmasaydı faaliyet kurur, hareket durur, hayat sönerdi. Kıyamet gelmeden; sessiz bir kıyamet, dünyanın başında kopmuş olurdu.

Evet, hayat fetihler silsilesinden ibaret. Her nefes alış, nefes verişten sonradır. Veriş olmasa, alış olmayacak. Alış olmayınca hayat dumura uğrayacaktı.

Yumurta tavuk hikâyesi gibi; hayattan ölüm, ölümden hayat doğuyor. Hayat olmasa ölüm; ölüm olmasa hayat olmayacak. Demek ki her ikisi de gerekli. Artı eksi kutuplar gibi.

Her bitki neslini çoğaltmak ister. Ve ister ki, yeryüzü sırf kendisiyle kaplansın. Başka bitkilere yer kalmasın. Fakat ilâhî adalet onun bu sınırsız artış ve her yeri kaplamak arzusuna sed çeker. Varlığına ne tamamen son verir ne de bütün dünyayı sarmasına imkân tanır. Mevcudiyetini diğer bitkilerle dengeler.

Keza her hayvan da çoğalmak ister, öyle ki hep kendisi olsun arzu eder. Başkasına hayat hakkı kalmasın der. İlâhî kader ona da bir hat çizer. O hayvanı ne yokluğa iter, ne de sırf onun varlığına olanak tanır. Ona musallat / cebelleş ettiği diğer hayvanlarla sayılarını dengede tutar.

Zira dünyada her bitkiye, her hayvana ihtiyaç var. Ne sadece bir çeşit bitki ne de sadece bir cins hayvan; aksine her çeşit bitki, her cins hayvanla bu dünya şenlenir ancak.

İnsana gelince bu fıtrî fetih arzusu her insan ve her millette de var. Her millet dünyaya hâkim olmayı diler. Bunu da bağlandığı ideolojiyi yaymak, hâkim kılmak için gerçekleştirmek ister.

Her milletteki bu hedefler; milletleri daha doğrusu sâhip oldukları devletleri karşı karşıya getirir. Bütün mes’ele bu hedeflere yürürken; bu yüzden karşı karşıya geldiklerinde veya netice aldıklarında yâni fetih müyesser olup da gerçekleşince, karşı devlet vatandaşlarına nasıl muamele edecekleridir. Evrensel hukuka ne kadar bağlı kalacaklarıdır.

İnsan mükerrem bir varlıktır. Hakikati arar. Böylesi bireylerden oluşan devlet de büyümek, gelişmek ve ilerlemek ihtiyacındadır. Şüphesiz diğer uluslar da aynı şekilde harekete kendilerini  -imkânları nispetinde-  mecbur hissederler.

Bu, var oluşlarının en tabiî neticesidir. Fakat artık bu yayılmacılık, asrımızda ekonomik ve mânevî alanlara kaymıştır. Nitekim Batı’nın madde-mânâ plânında yaptığı misyonerlik faaliyetleri, modern fethin akıncı kollarıdır. Tabiatiyle her millet az çok böyle bir çabanın içindedir.

Gelelim sadede / asıl konuya. Fâtih’in fethine.

İstanbul bir gelin gibiydi. Gelin ise ortak kabul etmez. Ancak birine yâr, öbürüne bâr / yük olacaktı.

Fâtih Sultan Mehmed’e yâr oldu.

Çünkü bundan böyle, cihânın Fâtih gibi cihangîr bir hükümdara; Fâtih’in de dünyayı oradan idare edebileceği, İstanbul gibi  “Dünya Cenneti”  bir şehre ihtiyacı vardı.

 

Bartu Soral İle Söyleşi

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı eski Müdürü, ekonomist, yazar Bartu Soral:

“Başbakan Davutoğlu ekonomik kalkınma programı açıklamadan önce bile bile ölüme yolladıkları madenci kardeşlerimizin hesabını versin. Türkiye ekonomisi tıkanmış durumda. Yeni bir kalkınma programına ihtiyaç var. Her bölge hatta her il için farklı avantajları öne çıkartan bir program olmak zorunda”

28 Kasım Cuma günü Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın daveti ile ilimize gelen Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı eski Müdürü, kalkınma ekonomisti-yazar Bartu Soral’la, başta uluslararası finans piyasalarında Türkiye hakkında çıkan olumsuz yorumları, kriz beklentilerini, Türk ekonomisinin son 10 yılını ve bugün gelinen noktayı konuştuk. AKP’nin yeni açıkladığı ekonomik program nedir? Türkiye ekonomisinin genel durumu nedir? Amerika Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası kararları sonrası Türkiye’ye dış finansman girişi devam eder mi? Kriz için hangi tedbirler alınmalı? Türkiye ekonomisi için yeni bir kalkınma modeline gerek var mı? Hangi bölgeler için hangi stratejiler uygulanmalıdır?

Bartu Soral, ekonominin dünü, bugünü ve yarını üzerine Kocaeli Aydınlar Ocağı Genel Sekreteri, İnşaat Yük. Mühendisi Mithat Bora Bulut’un sorularını somut veriler ışığında çarpıcı analizlerle birlikte cevapladı.

İşte o söyleşi:

Bora Bulut: AKP’nin son açıkladığı ekonomide eylem programını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bartu Soral: Açıklanan eylem planının ciddiye alınır yanı yok. Başbakan Davutoğlu önce onlarca maden işçisini yerin altına nasıl gömdüklerinin hesabını versin. Üç kuruş için 20 kişilik minibüse 40 kişi binmek zorunda olan, başka çare bırakmadıkları için bile bile ölüme giden mevsimlik işçilerin, madencilerin hesabını versin. Onların öksüz kalan çocuklarının hesabını verirken, henüz bu kaderi paylaşmayan ama ailesine, çocuğuna bir gelecek bile hayal edemeyen anaların babaların çektiği çilelerin hesabını versin. Kendi kurdukları bu sistemden yedikleri, sıfırlamakta zorlandıkları paraların hesabını versin. Vatandaşımız açken 1 trilyon liraya yaptırdıkları AKSARAY’ın hesabını versin. Yanına 10 tane bakan alıp basma kalıp laflar etmenin hiç bir anlamı yok. İthalata olan bağımlılık azaltılacak diyor Başbakan. Siz iktidara geldiğinizde, 2003’te ithalat 69 milyar dolardı. 2013’te 251 milyar dolara çıktı. Beş misli büyüyen ithalatı şimdi azaltmaya karar vermişler! Enerjide de dışa bağımlılık azaltılacakmış. Sanki başkası yükseltti enerjide dışa bağımlılığı! Siz iktidara geldiğinizde enerjide dışa bağımlılık yüzde 68’di, 12 yılda yüzde 75’e yükseldi. 12 yıldır iktidardasın aklın neredeydi? AKP hükümeti bu vatanın insanlarıyla alay ediyor.

Ahmet Davutoğlu Suriye’de iç savaşı körükledi, binlerce insan öldü. Ne evleri kaldı, ne hayatları. Mahvoldular. Neymiş, Esad katilmiş. Suriye halkı yüzde 80 oy oranıyla yine Cumhurbaşkanı seçiyor ama Beşar Esad’ı. Nerede ağızınızdan düşürmediğiniz milli irade? Suriye halkının milli iradesi de bu işte. Ülkemizde bir milyon Suriyeli aç, sefil vaziyette sokaklarda yaşıyor. Dileniyor. Evleri, yurtları, komşuları yok oldu gitti. İyi mi oldu? Türkiye’de Beşar Esad’a hakaret etmek moda. Amerika’nın planlarını koklayan, kendine yer edinmek isteyen ne kadar çapsız, çulsuz adam varsa Suriye Cumhurbaşkanına hakaret ediyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün yurtta sulh cihanda sulh sözleriyle şekillendirdiği Türk dış politikasının getirildiği yere bakın.

Başbakan çıkıp, “2008’de dünya küçülürken Türkiye ekonomisi büyümeye başladı” diyor. Halkı aldatıyor. Gerçek tam tersi. Dünya büyürken Türkiye bunun gerisinde kaldı. Ülkemiz gelişmekte olan ülkeler sınıfında yer alıyor. 2009-2013 arası gelişmekte olan ülkeler ortalama yüzde 5,33 büyürken Türkiye yüzde 3,91 ile ortalamanın altında bir büyüme performansı sergiledi.

Sadece büyüme alanında değil, cari açıkta da en kötüyüz. 2009-2013 arasında milli gelirin yüzde 31’i kadar birikimli cari açık verdik. Özel sektörün döviz açığı 180 milyar dolara ulaştı. İMF’nin son açıkladığı raporda özel sektörü kur riskine karşı en hazırlıksız, en riskli ülke olarak Türkiye gösteriliyor. Açsınlar raporları okusunlar.

Bora Bulut: Türk ekonomisi dış finansman anlamında tıkandı mı?

Bartu Soral: Türkiye’nin önümüzdeki bir yıl içinde dışarıdan bulması gereken para miktarı 220 milyar dolar civarında. Bunun yaklaşık 55 milyar doları cari açık için, geri kalanı ise dış borcun ödemesi gelen vadesi. Ülke ekonomisi tamamen dışarıdan gelen dövize bağımlı duruma geldi ve tıkandı. Şimdi Amerika Merkez Bankası (FED) ne zaman faiz arttırır ona bakıyoruz. Faiz arttırınca döviz artık bizi değil, kendi ana vatanını tercih edecek. Veya biz dolar bizi tercih etsin diye daha cazip imkanlar sunacağız, faizleri arttıracağız. Zaten cazip olmak için türlü işler yapıyoruz; örneğin yabancı fonların Türkiye’de elde ettiği bütün faiz ve borsa kazançlarından alınan vergi oranı sıfır. Yani diyoruz ki gel, istediğinden kadar faiz ve borsadan kazan, vergi istemeyiz. Elbette onlar da geldi, bol bol kazandı. Her gelişte daha fazlasını istiyorlar. Bu suni durumun yaratacağı deprem çok yıkıcı olacak ve yazık ki mutlaka olacak. Zararı da bu düzeni yüzde 50 oy ile tercih eden vatandaş ile beraber hepimiz ödeyeceğiz.

Bora Bulut: Peki FED ne zaman bu kararı alır?

Bartu Soral: Kasım ayı başında FED toplantısı oldu, açıklamalar yapıldı. Faiz artış zamanlaması için “kayda değer süre” tanımını kullandılar. Kayda değer süre ne kadardır? Bu konuda üç temel kriter var. 1) Büyüme verileri. Büyüme son çeyrekte yüzde 3’ün üstünde. Hedefe ulaşıldı. 2) İşsizlik oranı. ABD’de işsizlik oranı kriz öncesi rakam olan yüzde 6’nın altına geriledi, son verilerle işsizlik yüzde 5,9. yani hedef tutturuldu. 3) Enflasyon hedefi. Temel hedef olan yüzde 2’ye yaklaştılar. FED Başkanı “yıl sonu beklenti olan yüzde 1.5-1.7 aralığındayız” diyor. Ama aylık enflasyon oranlarını yıllıklandırarak bulduğumuz çekirdek enflasyonun momentumu son dönemde ivmeli bir seyir izliyor. Yani ekonomi hareketli. Sene sonu enflasyon yüzde 2’ye ulaşacak, göreceğiz. Bu ivme devam ederse enflasyonda hedefin üstüne çıkılır ki bu durumda süratle tedbir alırlar. Bu ivmeyi FED de gözlüyor. Bence 2015 yılının ilk çeyreğinde faiz artışı gelir.

Bora Bulut: Peki Türkiye ekonomisinin durumu nedir? Bu yeni sürece hazır mıyız?

Bartu Soral: Dış borcun milli gelire oranı yükseldi, reel kesimin döviz açık pozisyonu ise altı yıl içinde 72 milyar dolardan 166 milyar dolara ulaştı. Ekonomik krizin dip dalgaları uluslararası örgütlerden gelen seslerden anlaşılıyor.

Dış finansmanın sınırlanacağı bu ortamda dış borcumuz ve özellikle özel sektörün döviz açık pozisyonu çok ciddi kırmızı alarm veriyor. Dış sermaye akışında olabilecek bir yavaşlama iflasları ve krizi getirecek. Dış piyasaların bizde risk olarak gördüğü temel veriler var. Türkiye’nin toplam dış borç yükü 2008 yılında milli gelirin (GSYH) yüzde 38’i seviyesindeyken, bu oran 2014 ikinci çeyrek itibariyle yüzde 50,4’e yükseldi. Toplam dış borç 402 milyar dolar. Yani 2011’den itibaren dengeler süratle bozulmuş. Artışta önemli pay özel sektörde. Bu 402 milyar dolar borcun 278 milyar doları özel sektöre ait.

Bir de döviz açık pozisyonu var. 2014 ilk çeyreği itibari ile reel sektörün döviz açık pozisyonu 166 milyar dolara ulaştı. Açık her yıl büyüyor. Örneğin 2008 yılında 72 milyar dolardı.

Bora Bulut: Döviz kurlarının aşırı değerli olduğu konuşuluyor, reel kuru nasıl hesaplayabiliriz?

Bartu Soral: Döviz kurlarının olması gereken yeri belli bir hesaplama yöntemi ile bulabiliyoruz. 2002 yılında reel kurun dengede olduğunu kabul edersek, bugün doların fiyatı 3.8 TL’dir. Yani reel kur olması gereken yerden yüzde 80 civarında sapmış durumda. Türkiye bu aşırı değerli kurun ardından gelen patlamaları 1994, 1999 ve 2001’de yaşadı. Büyük devalüasyonlarla reel kur dengeye doğru geldi. Şimdi yurt dışından döviz akışındaki yaşanacak sıkıntıda yine büyük bir düzeltme yaşanacak. İşte bu 166 milyar dolar döviz açığı bu sebeple büyük sıkıntı. Özel şirketlerin bilançosundaki bu yük kur artınca büyük kambiyo zararı yaratıyor. Net kar geriliyor. Bunun sonucu olarak özel yatırım harcamaları 20

Hz. Mevlâna’da Sevgi ve Hoşgörü

Milletlerin kendi kültürel kimliklerini koruyabilmeleri ve varlıklarını sağlam temeller üzerinde sürdürebilmeleri için yeni yetişen nesillere sunabilecekleri model şahsiyetlere sahip olmalarının önemi büyüktür. Hiç şüphesiz Müslüman toplumların örnek alacakları ve genç nesillerine sunabilecekleri en güzel örnek, en ideal şahsiyet Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Çünkü O’nu bizzat Cenâb-ı Hak, tüm insanlığa “en güzel örnek” olarak takdim etmiştir. (Ahzâb, 33/21)

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in örnekliğinde ve rehberliğinde hayatını şekillendiren ashab-ı kiram da biz mü’minler için model şahsiyetlerdir. Onlardan sonra gelen dönemlerde de İslam dünyasında ilmiyle,fikirleriyle ve ortaya koyduğu eserleriyle Müslümanlara ve tüm insanlığa ışık tutan birçok değerli şahsiyet yetişmiştir.Bunların en başta gelenlerinden biri de,fikirleri ve eserleri ile yedi asırdan bu yana insanların gönül dünyasını aydınlatmaya devam eden büyük mütefekkir, şair ve gönül adamı MevlânaCelâleddîn-i Rûmî’dir. Hz. Mevlâna, fikirleri ve eserleriyle sadece İslam âleminde değil, tüm dünyada asırlardır önemli bir yere sahip olmuştur.

 

Hz. Mevlâna’yı çağlar üstü bir değeryapan sadece sahip olduğu ilim değil,aynı zamanda insan sevgisini hayatın merkezine yerleştirmiş olmasıdır. Hz. Mevlâna’nın insan sevgisi ve hoşgörü anlayışının kaynağı Kur’an ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’dir. Onun düşüncesi, fikri, anlayışı ve mesajları tamamen ilâhi vahye ve nebevî prensiplere dayanmaktadır. O, bu durumu bir rubaisinde şöyle anlatmaktadır:

 

Bendesiyim Kur’an’ın tende oldukça bu can

Ahmed-i Muhtâr’ın ayağının tozuyum her an

Benden bundan başka bir söz nakleder ise her kim

Ben o sözden de onu nakledenden de incinirim.

 

Hz. Mevlâna’nın sevgi, hoşgörü, kardeşlik, birlik-beraberlik vb. konularda verdiği öğüt ve mesajlar, zaten İslam’da mevcut olan prensiplerdir. Fakat o bunları hikmet pınarlarıhalinde duru, berrak ve edebîbir üslup ve deruni bir vecd ile insanlara ulaştırıyordu. Bu yüzden de gönüllerde karşılık buluyor, insanlar üzerinde kuvvetli ve kalıcı tesir meydana getiriyordu.

 

Hz. Mevlâna, Kur’an-ı Kerim’de emredilen affetme, merhamet, iyilik, ihsan gibi insanî ve ahlâkî meziyetler ile bir sevgi ve hoşgörü çağlayanı olan Sevgili Peygamberimizin güzel söz ve uygulamalarını kendine düstur edinmişti.

 

Âlemlerin Rahmet Peygamberi Efendimiz (s.a.s.), bütün insanlara engin bir merhamet duyuyor, onların ebedî kurtuluşları için her türlü güçlüğe göğüs geriyor, bu hususta hiçbir fedakârlıktan çekinmiyordu. İnsanların kendisine yaptığı eza ve cefaları affediyor, hata ve kusurlarına karşı müsamahakâr davranıyor, onların bağışlanmaları ve hidayetleri için Allah’a dua ediyordu. Nitekim Tâif’te kendisini taşlayan müşrikler hakkında, “Ben onların helâk olmalarını değil, onların soyundan inanan bir neslin gelmesini arzu ederim” buyurmuştur. (İbnHişam, II, 29-30)

 

Yine Hz. Peygamber (s.a.s.), Mekke’nin fethi günü elinde imkan olduğu halde kendisine, aile fertlerine ve ilk Müslümanlara akıl almaz eza ve cefalarda bulunan, yurtlarından ve yuvalarından çıkaran Mekkeli müşriklerden intikam almamış, onları affettiğini ilan ederek engin hoşgörüsünü bir kez daha göstermiştir.(Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 142-143)

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yolundan giden Hz. Mevlâna dakadın erkek, çocuk-genç yaşlı herkesesevgi ve şefkat gösterir, bütün insanlara hoşgörülü davranırdı. Sevgi ve hoşgörü abidesi Hz. Mevlâna’nın insan sevgisi, insanlar arasında ayrımcılığa yer vermeyecek kadar büyük bir sevgiydi.O, bütün insanları eşit görür, kimseye konumu sebebiyle farklı davranılmasını hoş karşılamazdı. İnanan inanmayan, günahkâr masum ayrımı yapmaksızın herkese hoşgörü nazarıyla bakardı. Çünkü o, insanî değerleri her şeyin üstünde tutmaktaydı. Bu anlayış onun bütün yaratılmışlara şefkat, merhamet ve hoşgörüyle yaklaşmasını sağlıyordu.

 

İnsanları geçmişte işlemiş oldukları hatalardan dolayı suçlamaz ve ayıplamazdı. Günahkârların da ileride tövbe ederek yaptıklarından vazgeçebilecekleri, hatta inanmayanların bile bir gün Müslüman olabilecekleri düşüncesiyle bu gibi insanlara hor bakılmamasını tavsiye ederdi.

 

Gayesini “Biz ayırmak için değil, birleştirmek için geldik” sözüyle ifade edenHz. Mevlâna, insanlara sürekli sevgi ve saygıyı, birbirlerine karşı hoş görülü olmalarını telkin ediyor; kardeşlik ve dostluk içinde yaşamaları için çağrılarda bulunuyordu. Hz. Mevlâna’nın yaşadığı dönem dikkate alındığında onun bu çağrılarının ne kadar büyük önem arz ettiği anlaşılacaktır. Zira o zamanlar Müslümanlar için zor bir dönemdi. Haçlı seferleri ve Moğol istilası sebebiyle Anadolu’da sayısız Müslüman kanı akıtılmış,her yer yakılıp yıkılmıştı. Bütün bu zulüm ve acı olaylar Müslümanlar ile diğer din mensuplarının birbirlerine karşı kin ve nefret duymalarına sebep olmuştu.

 

İşte insanların huzur ve güvene şiddetle ihtiyaç duydukları böyle bir ortamda Hz. Mevlâna, verdiği sevgi ve hoşgörü mesajları ile insanların kalplerini birbirine yaklaştırmış, onları birbirleriyle kaynaştırmıştır. Hz. Mevlâna’nın o günlerde temelini attığı sevgi, hoşgörü ve barış medeniyeti Osmanlı döneminde zirveye ulaşmış, farklı din, dil ve kültüre sahip toplulukların asırlarca bir arada huzur içerisinde yaşamasını sağlamıştır. Bu sevgi ve hoşgörü medeniyeti hala bu topraklarda varlığını devam ettirmektedir. Ancak yeni fikirler ve güzel uygulamalarla canlı tutulması; tefrika ve düşmanlığa karşı korunup kollanması gerekmektedir.

 

Yeryüzünde git gide artan savaşların, katliamların, cinayetlerin, terörün, yoksulluğun, zulüm ve haksızlıkların temel nedeni sevgisizlik, merhametsizlik ve hoşgörüsüzlüktür. İnsanlık âlemi bugün hoşgörüye her zamankinden daha çok ihtiyaç duymaktadır. Bundan dolayıdır ki, hoşgörü günümüzde insanlığın gündeminde daha çok yer almaktadır. Halbuki hoşgörü bizim dinimizde ve kültürümüzde öteden beri var olan değerlerimizdendir. Çünkü bizler, “Ben kolaylık ve hoşgörü dini ile gönderildim”(İbnHanbel, VI, 116, 223) buyuran bir peygamberin ümmetiyiz.

 

Unuttuğumuz, ihmal ettiğimiz sevgi, hoşgörü, kardeşlik gibi kutsal değerlerimizi tekrar hatırlamaya, harekete geçirmeye ve daima canlı tutmaya ihtiyacımız bulunmaktadır. Asırlardır üzerinde birlik, beraberlik ve kardeşlik içinde yaşadığımız bu vatan topraklarında yine barış ve huzur içinde varlığımızı devam ettirebilmemiz buna bağlıdır.

 

Kur’an ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’den aldıkları feyz ile Anadolu’muzda köklü bir sevgi ve hoşgörü medeniyetinin temellerini atan, tüm insanlığa İslam’ın hoşgörü ve barış mesajlarını ulaştırarak gönüllerde taht kuran manevî dinamiklerimiz olan Mevlânalarımızı, Yunus Emrelerimizi, Hacı Bektaşî Velilerimizi ve diğer gönül erlerimizi de unutmayalım. Bir yandan onları rahmet ve minnetle anarken, diğer yandan da çizdikleri sevgi, hoşgörü ve kardeşlik yolunu takip etmeye gayret edelim.

 

Yedi asırdır insanları sevgiye, hoşgörü, barış ve kardeşliğe davet eden gönüller sultanı Hz. Mevlâna’nın altın öğütlerinden bir demet sunarak sözlerimizi noktalayalım:

 

“Sevgiden bulanık sular arınır ve duru bir hale gelir. Sevgiden dertler şifa bulur.”

“Değil mi ki, sen bensin; ben de senim. Kendi kendimizle bunca savaşmamızda ne? Aslında hepimiz aynı madeniz. Aklımız başımızda. Dünyada nice diller var, ama hepsi de anlam bakımından bir.”

 

“Sevgiden bakırlar altın kesilir, dertler sevgiyle derman olur ve ölüler sevgiden dirilir.”

 

“Gönülden gönüle pencere var. Bu sevgi daima çoğalsın, kükresin, coşsun, çünkü Allah katında en makbul olan şey, Allah rızası için insanları sevmektir.”

“Ey dost, sevgiyle eşiz, dostuz seninle, her nereye ayak basarsan yeryüzü kesiliriz sana.”

“Gönül birliği, dil birliğinden daha iyidir.”

“Şefkat ve merhamette güneş gibi ol, başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol, cömertlikte akarsu gibi ol, hiddet ve öfkede ölü gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.”

 

Bu vesileyle; sevgi ve hoşgörü ikliminin sultanı Hz. Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî’yi Cenâb-ı Hakk’a vuslatının741. yıldönümünde rahmetle ve şükranla yadediyor; uğruna bir ömür harcadığı sevgi, hoşgörü, barış ve kardeşlik prensiplerinin ülkemize, İslam âlemi ve tüm insanlığahâkim olmasını diliyorum.

 

Eski Türkçe, Ne Zaman Osmanlıca oldu?

Çok iyi hatırlıyorum, ortaokul yıllarımdı.

3 arkadaş, henüz divan edebiyatı görmüyorduk ama Türkçe derslerinde öğretmenimizi kelimelerin kökleri ve eski dönemde yazılmış edebî eserler konusunda oldukça sıkıştırıyorduk. Hocamız fazla bunalmış olacak ki sonunda, “Çocuklar, siz en iyisi bu yaz tatilinde Eski Türkçe öğrenin. Seneye inşallah yine bir arada olursak, o zaman ince a, ince i, ince u konusunu ve kelimelerin köklerini size daha iyi anlatırım. Şu anda sorduklarınız bu sınıfın seviyesinin çok üzerinde” diyerek bizi Eski Türkçeye yönlendirmişti. Gerçekten de o yaz Eski Türkçe öğrenmek için ciddi bir çalışma içine girmeme rağmen sadece ince seslileri öğrenebildim. Ama o bile, yazı hayatında bana pek çok meslektaşıma göre bir adım önde olmamı sağlamıştı.

Kelimelerin köklerini bilmeden, o dili layıkıyla biliyorum diyemezsiniz.  Rahmetli dedem, anneannem, onun annesi ve daha pek çok aile büyüğümüz o yazıya “Eski Türkçe” derdi. “Osmanlıca” ifadesi ise son 25-30 yılın ürünü olarak giderek yaygınlaştı ve Eski Türkçe’nin yerini aldı.

Şunu bir kez kesin olarak tespit etmek lâzımdır ki, Osmanlıca diye bir dil yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır!

Sadece Arap alfabesi kullanılarak Türkçe yazılmıştır. Aynen bugün Kazakistan’da Kiril alfabesi kullanılarak Kazak Türkçesi yazıldığı gibi…

Bugün Türk Dünyası’nda 3 temel alfabe hâlihazırda kullanılmaktadır.

1 – Latin alfabesi (Türkiye, KKTC, Azerbaycan <Kuzey>, Türkmenistan, Özbekistan ve Balkanlardaki Türk toplulukları bunu kullanmaktadır.)

2 – Arap Alfabesi (Doğu Türkistan,  Güney Azerbaycan, Irak ve Suriye Türkleri <Arap devletlerinde kalan Türkler>ile Horasan Türkmenleri)

3- Kiril alfabesi (Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ile Rusya’ya bağlı olan diğer Türk Devletleri <Tuva, Hakasya, Tataristan, Çuvaşistan, Altay vb.>)

Bunların haricinde kayda değer olmayan İbrani alfabesi, Glagolitic (Rum) Alfabe, Ermeni Alfabesi, Çin alfabesi kullanan az sayıda Türk topluluğu da mevcuttur. Ancak 300 milyon Türk Dünyasında bunların sayılarının toplamı 500 bin kişiyi bile bulmaz.

Bugün için Türk Dünyası’nda yaygın olarak kullanılan 3 alfabeden birini daha, yeni kuşakların öğrenmesinin kime ne zararı dokunabilir?

Kaldı ki, Kiril alfabesi hızlı bir şekilde zaten terk edilmektedir. Bugün ağırlık, yaklaşık 150 milyon nüfusla Latin alfabesinde olmakla birlikte, Arap alfabesi kullanan Türklerin sayısı da 80 milyona yakındır. Ve bu, hiç de küçümsenmeyecek bir orandır.

* * *

Türkiye’de alfabe inkılabı hakkında söz söylemek için öncelikle Kırımlı büyük fikir adamı Gaspıralı İsmail Bey’i tanımak gerekir. Onun Kırım’da bastığı gazeteKaşgar’dan Semerkant’a, İstanbul’dan Üsküp’e, Bakü’den Bağdat’a kadar bütün Türk dünyasında okunup anlaşılabiliyordu.

Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, fikirde iş’te birlik” amacına uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk yıllarda Türkiye de Latin alfabesine geçme kararı almıştır. O dönemde Sovyet işgali Türkistan, Kafkasya ve Kırım’da henüz başlamış olsa da hâlâ bu bölgelerdeki Türk Devletleri’nde Latin alfabesi kullanılıyordu. Kazım Karabekir Paşa’nın Eski Türkçe’ye devam edilmesi konusundaki ısrarına karşılık Atatürk’ün, kardeşlerimizle aynı alfabeyi kullanmalıyız yönündeki baskısı ağır basmış,sonuç olarak Türkiye Latin alfabesine geçmiştir.

Ancak Atatürk’ün hastalığının nüksetmesi ve Stalin’in yaklaşık 50 milyon insanın katledilmesine sebep olduğu ağır baskı politikası sonucu 1937’den itibaren Türkistan’da yavaş yavaş Latin alfabesi terk edilerek Kiril alfabesine geçilmeye başlanmış ve 1938’in sonu itibariyle bütün Türkistan’da Latin alfabesi Ruslarca yasaklanmıştır. Karşı çıkan aydınlar Sibirya’da kurşuna dizilmek suretiyle cezalandırılmışlardır.

Türkiye ise Latin alfabesinde kalmıştır. Bu bilgi ise Sovyet Rusya korkusuyla dönemin tek parti hükümetlerince tarihin derinliklerine gömülmüştür.

Bugün Orta Asya başta olmak üzere Türk Dünyası’nda Latin alfabesi giderek yaygınlaşıyor olmakla beraber, Türklerin İslâmiyetle şereflendikleri yaklaşık 1300 yıllık bir birikim de kütüphanelerimizde, binalarımızın kitabelerinde, mezar taşlarımızda hâlâ varlığını korumaktadır.

Bugün nasıl ki, ABD’de, İngiltere’de, Fransa’da veya başka bir Batı ülkesinde; dünyanın hiçbir yerinde kullanılmayan ‘Latince dersi’ öğrencilere öğretiliyorsa, bizim de kendi tarih ve kültürümüzün temellerinde bulunan Eski Türkçe’yi okullarımızda öğretmemizden daha doğal ne olabilir ki?

Bugün dünyada 2 temel medeniyet başı çekmektedir. Biri Latin kökenli medeniyet, diğeri de İslâm temelli medeniyettir. Beğenseniz de beğenmeseniz de Türkiye, İslâm medeniyetinin çok ama çok önemli bir aktörüdür.

Buna karşı çıkmak, 1300 yıllık geçmişini inkâr etmek demektir ki, bu da yumurtadan çıkan civcivin kabuğunu beğenmemesine benzer.

* * *

Radyoda soruyorlar, “Okullarda Osmanlıca dersi konulması hakkında ne düşünüyorsunuz?”

Vatandaş cevap veriyor: “Kardeşim 9 yılda bir İngilizceyi daha doğru dürüst öğretemiyoruz bir de Osmanlı dilini mi öğrenecek çocuklar(?)”

Bugün ne yazık ki toplumumuzun çok büyük bir kısmı Osmanlıca’yı ayrı bir dil zannediyor. Hele ki 20 – 25 yaş altındaki gençlerin neredeyse tamamı bu yönde bir fikrî sabite sahip. Bu nedenle ne yazık ki, öncelikle çocuklarımıza tarih ve Türkçe derslerini adam gibi vermemizin gerekliliği ortaya çıkıyor. Bir aile olan ve Osman Bey’in soyundan gelen anlamındaki “Osmanlı’yı” farklı bir millet adı olarak zanneden bir nesle zaten ne öğretseniz boştur…

Kendisine mikrofon uzatılan vatandaş, dedesinin Osmanlı milletinden (!) olduğunu zannederken, bunun bir devletin tebaası olmak anlamına geldiğini bile bilmiyor. Ama ilginçtir ki, “Osmanlıca istemezük!” diye de bağırıyor. Hani denir ya, “Cahilliğin bu kadarı da ancak tahsille mümkündür” diye, aynen öyle…

Türk tarihinde devletler, genelde ya saltanata sahip olan aile adı üzerinden (Osmanlı, Selçuklu vb.) ya da kurulduğu bölge üzerinden (Gazneli, Kırım Hanlığı gibi) isimlendirilmişlerdir. “Türk” adını kullanan benim bildiğim kadarıyla tarihte 5 devlet mevcuttur: Göktürkler, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Türkmenistan.

Bu nedenle okullara konulacak olan Eski Türkçe dersi üzerinden ilericilik adına, ‘Osmanlıcılık yapılıyor’ feveranlarında bulunmak tarihsel bakımdan komiktir. Bu konuda elbette eleştiriler olabilir ama lütfen doğru kavramlarla eleştirileri gerçekleştirelim.Yoksa gülünç ötesi durumlara düşülüyor…

Sözü Tarihçi Murat Bardakçı’nın Haber Türk gazetesinde yayınlanmış yazısından ufak bir alıntı yaparak bitirmek istiyorum:

“…Dünya üzerinde kendi diline başka bir isim vermiş, o dili bir önceki devletinin kurucusu olan hanedanın adı ile kullanma garabetini göstermiş bizden başka bir devlet yoktur! İmparatorluk Almanyası’nda yahut Avusturya’sında konuşulan dil “Hohenzollernce” veya “Habsburgça” değil “Almanca”dır… Çarlık zamanı Rusya’sında “Romanofça” değil, “Rusça” konuşulmuştur… Krallık Fransa’sının lisanı da Fransızca’dır, “Orleansca” veya “Bourbonca” demek kimsenin aklına gelmez.

Biz ise imparatorluk Türkiyesi’nin diline, hanedana nisbetle “Osmanlıca” deriz ama bu dil Türkçe’dir ve “Osmanlıca” diye ayrı bir dil yoktur. Türkiye’de konuşulan dil, meselâ okuduğunuz bu yazı Türkçe’dir ama mâlum yanlış isimlendirmeden hareket edecek olduğunuz takdirde, aynı zamanda Osmanlıca (da) olur!…”