21.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 837

Türklerin İhaneti mi?

Bu aynen Rauf Orbay‘ın, Türkiye’nin işgaline yol açan Mondros Mütarekesi‘ne imza attıktan sonra İstanbul gazetelerinin “kurtulduk, yükseldik, önümüz açıldı” manşetlerine benzemektedir.

Türkiye; Akp, pkk ve Hdp uzlaşması ile bir bölünmenin eşiğine gelmiştir. Hatip Dicle’nin “bir taslak hazır” beyanı bunun hatlarının çizildiğini Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyeti devleti, kuruluşundan bu yana tarihinin en karanlık günlerinden geçiyor.

Aslında insan, kendi kendine niye bu karanlığın içine girdik diye de sorguluyor.

Türk Milleti, bu karanlığı hissetmesin veya hissetse bile sesini çıkartmasın diye bir sürü ikna ve tehdit politikaları uygulamaya sokulmuş durumda!

Bunların en önemlileri “bekleyin sonu iyi olacak”, “başka çare varmı”, “gelişmeyi görmüyormusunuz” gibi çevrenizde çok sıkça karşılaşacağınız söylemlerdir.

bizlere gösteriyor.

Türkiye ve Türk Milleti bölündükten sonra; duble yolların, kaçak sarayların, 3. köprünün, hızlı trenin ve diğer maddi gelişmelerin ne önemi vardır? Zaten bütün bunlar, bölünmenin ağır sonuçları gözden kaçırılsın diye yapılmaktadır. Aynen bir ulufe dağıtımına dönüştürülen sosyal yardımların, her geçen gün artması ve genişlemesi gibi…

Türkiye’nin yönetimi gayr-ı Türklerin eline geçmiş olabilir. Onlar bu şekilde davranarak, Türk Milletinden yüzyılların intikamını almaya çalışabilir ancak buna karşılık sosyolojik veya ırki manada Türk olanların ne yaptığı da çok önemlidir.

Türkiye’de insan topluluğunun hangi  millete mensup olduğu konusunda bir çok devletin finanse ederek gerçekleştirdiği, sosyolojik nitelikli saha çalışmaları vardır. Bu çalışmalar neticesinde Türkiye’de yaşayan insan topluluğunun % 86’sının Türk olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Geri kalan miktarın yarısı olan % 7’lik kısım Türk olmasa bile Türklüğü en az bir Türk kadar içselleştirmiştir. Diğer arta kalan % 7 ise hiç bir şekilde Türklüğü kabullenmemektedir.

Soros’un destekledİği  Açık Toplum Vakfı’nın sponsorluğu ile Boğaziçi Üniversitesi‘nde Prof. Dr. Hakan Yılmaz tarafından, son günlerde yapılan bir araştırmanın verileride, bunu teyid etmektedir.

Yani dünyada bu kadar homojen bir toplum yapısı bulmak zordur ve bu toplumun adı “Türk Milleti”dir vede üzerinde yaşadığı coğrafyayada “Türkiye” denilmektedir.

Peki nasıl olmaktadırda; adına Türk dediğimiz bu insan topluluğu kendi memleketi Türkiye’de, son aşamasına getirilmiş bölünmeye karşı bir tepki göstermemektedir? Bu acı bir soru ve cevaplarıda daha büyük acılar içeren bir durumdur. Ancak bu durumla ilk defa karşılaşılmamaktadır.

Herkesçe bir daha hatırlanmalıdır ki; devlet hakimiyeti ve o devletin üzerindeki millet olarak hükümranlık hakkınız sona erdiğinde; diğer şahsi ve toplumsal maddi kazanımlarınızın hiç bir önemi yoktur.

Hain Öcalan, pkk ve Hdp tarafından seslendirilen“Doğu ve Güneydoğu Anadolu bize, Türkiye hepimize”stratejisi, Türk Milletinin karşı karşıya olduğu akibeti anlatmak bakımından çok aydınlatıcıdır.

Aslında kaçınılmaz son, Türk Milletinin üzerine kendini göstere göstere gelmektedir!

Şahsım tarafından üzücü olarak görülen husus, bu sonun bazı Türklerce görülmesine rağmen hangi nedenle olursa olsun tepkisiz ve sessiz kalınmasıdır.

Son günlerde gezdiğim üniversitelerde, gerek öğrenci ve gerekse öğretim üyeleri bazında gördüğüm tablo ile AB ve ABD tarafından desteklenen bir “Anayasa Çalıştayı”ndaki izlenimlerim; bana bazı Türklerin gelişmeleri bir kabulleniş içine girdiği noktasında toplandı. Tıpkı yakın geçmişin yüz karası gazeteci Ali Kemal’de olduğu yada İngiliz Muhipleri ve ya Amerikan Mandacıları”nın ortaya çıkışı gibi…

Ben bunu İstiklal Harbi sonunda İngilizlere sığınan Vahdettin’in durumuna benzetiyorum. Vahdettin’in torunu Suade Hümeyra Özbaş“Şahbabam (Vahdettin), İngilizlere inandı. Bu onun hatası oldu. Bir saltanatın diğerini yıkacağını tahmin edemedi”diyor.

Şimdi gaflet ve ihanet çıkuruna düşmüş Türklerde, bazı dış güçler ile onların yerli işbirlikçilerine inanıyor diye görüyorum. Yani RTE, Davutoğlu, Öcalan, akil adamlar, tarikat, cemaat ve bazı stk’lara inandıkları gibi!

Ancak gerek anayasa gerekse fiilen Türk Milletinin hakimiyetinden çıkacak bir Türkiye’de, Türkler için hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Onun için sesinizin artıkher platform yada her ortamda yüksek çıkma ve kendi menfaatlerinizi milli menfaatleri koruma yolu ile kurtarma zamanıdır.

Tarih ister Türk olsun ister başka bir gruba mensup olsun, ihaneti yazar ve affetmez.

Türklük gurur ve şuuruna bağlı ve Atatürk’ün çizdiği yoldan sapmayan milliyetsever önderler ve insanlar söylediklerimizin istisnasıdır. Gereğini yapacaklarına ve yaptıklarına da inancım tamdır.

Bu yazı ihanet yoluna bilerek veya bilmeyerek sapmış olan Türk Milletinin fertlerine dostça bir uyarıdır.

 

Mesnevi’den Pedagojik Telkinler

0

Bilindiği gibi Mesnevî, Mevlana Celaleddin-i Rûmî Hazretleri’nin Farsça olarak yazdığı 6 ciltlik eseridir. Bir edebî tür olan Mesnevi, doğu edebiyatında; aynı vezinle ve iki mısraı kafiyeli olarak yazılmış manzum eserlerin ortak adıdır. Hazret-i Mevlanâ ölümsüz eseri Mesnevî ile doğuda ve batıda kelimenin asıl anlamını gölgede bırakmıştır. Hatta denilebilir ki edebiyat çevreleri dışında kalan kişiler ‘Mesnevi‘ denilince yalnızca Mevlanâ’nın eserini hatırlar duruma gelmişlerdir.

 

Mevlanâ’nın eserinde tasavvufî bilgiler ve öğütler, hikâyeler şeklinde verilmektedir.

 

Eserde eşsiz bir edebî üslup, mükemmel bir anlatım, kıvrak bir zekâ, sağlam bir inanç ve sıcak bir sevgi vardır. Uzun yüzyıllar çeşitli kurumlarda binlerce kişiye sevgi ve inanç yolunu, doğru yolu göstermiştir. Çeşitli dünya dillerine çevrilen, çeşitli eserlerin yazılmasına vesile olan bu eserin çok sayıda Türkçe tercümesi de bulunmaktadır.

 

Hazret-i Mevlanâ; Mesnevi isimli eseri ile beşeriyetin karşısına kâh gerçekçi bir sanatkâr, kâh tefekkürü ve imanıyla göz kamaştıran bir hakîm(1) olarak çıkar.

 

Dünyanın tehlikeli bir hızla mekanikleştiği bu asırda, Âdemoğlunun tasavvuf ve Mesnevi kültürüne ihtiyacı, şüphesiz her zamankinden daha fazladır. Zira bugün azgın tabiat kuvvetlerini kontrolü altına almış ve hizmetine koşmuş olan insanoğlu, bir yandan da esir ettiği bu zorlu kuvvetler tarafından esir alınmış durumdadır. Öyle ki, teknik araştırma ve buluşlarının gururu ve büyüklük hislerinin gafleti, maddesi ile manası arasındaki kapıyı tamamen kapatmış ve onu dış tabiatının zindanına hapsetmiştir. Kendi kendine yabancı hatta düşman kesilen bu insan, sevgiyi unutmuş, imandan, ihlâstan habersiz kalmış, sonunda da üstüne çöken egoizme teslim olarak, onun emrinde çevresini yıkar döker, ezip perişan eder hâle gelmiştir.

 

Bu sebeple, dünden daha çok bugün Mevlanâ’nın mesajına ihtiyaç vardır.

Mevlana, aynı zamanda eğitimin gücüne inanan bir mütefekkir olarak, eğitim-öğretim yöntemleri hakkında uzman ve cihanşümul bir şahsiyettir. Denilebilir ki, yaklaşık sekiz asır önce koyduğu eğitim metodu, günümüzde bilinen ve uygulanan yöntemlerle aynı seviyededir.

 

Eğitim uzmanı Doç. Dr. Süleyman Doğan; Mevlanâ Hazretleri’nin, bu özelliğini cömertçe sergilediği geniş kapsamlı eserini, kendi meslekî bilgi ve tecrübeleriyle titiz bir incelemeye-elemeye tâbi tutuyor ve bilgilerin usaresini, yorumlarıyla daha rahat anlaşılabilir kıvamda okuyucuya sunuyor.

 

Eğitim faaliyetini en güzel ifade eden kavram etkileşimdir. Ağız boşluğunda oluşan sesler, bir kulaktan girer, diğerinden çıkar. Gönülde oluşan düşünceler, akıl süzgecinden geçtikten sonra ağızdan ses olarak çıktığında ise, gönüllere girer, zihinlere yerleşir. Mesnevî’den Pedagojik Telkinler isimli kitapta, eğitimde başarının sihirli formülü, bu ve benzeri örneklerle anlatılıyor.

 

Kitap uzun soluklu bir çalışmanın ürünüdür. İç-içe girmiş hikâyelerin konuya taallûk eden bölümleri seçilmiş, bilgiler âdetâ tablet hâline getirilmiştir. Böylece, bu güne kadar yapılan Mesnevî yorumlarından farklı bir ürün elde edilmiştir. Yazar, kitabı takdim yazısında, örnek bir kadirşinaslık sergileyerek söz konusu yorumların listesini, yazarlarının isimleriyle birlikte vererek onlardan yararlandığını ifade ediyor. Anlaşılıyor ki Mesnevî’den Pedagojik Telkinler, yalnızca Mevlenâ’nın Mesnevî’sinden değil, Mesnevî’yi yorumlayan eserlerden de elde edilmiş usaredir.

 

Doç. Dr. Süleyman Doğan‘ın 13 X 21 santim ölçülerinde 272 sayfalık eseri, iki bölümden oluşuyor: Birinci bölümde, ‘Mesnevi ve Pedagoji‘ başlığı altında Mesnevi’deki hikâyelerin eğitim metodu açısından tahlili ve Mevlana’nın eğitim yöntemi örneklerle açıklanıyor. ‘Mesnevi Telkin‘ başlığını taşıyan ikinci bölümde ise, önce hikâyeye yer verilmiş, ardından da hikâyeye dair özgün düşünce, yorum ve fikirler ortaya konulmuştur.

 

Selis Kitaplar:

Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan Caddesi Nu: 13 Çağdaş Han Nu: 2 Cağaloğlu, İstanbul.

Telefon: 0.212-513 63 89 e-posta:  info@seliskitaplar.com www.seliskitaplar.com

 

(1)hakîm: Hikmet sahibi, bilge, filozof. Akıllı, derin düşünen, hükümleri sağlam, basiret ve sağduyu sâhibi kimse. Kâinattaki varlıkların mahiyet ve hakikatlerini aklı ile bilen kimseler için de kullanılır. Sokrat, Eflatun, İbn-i Sîna ve Fuzûlî birer hakîmdir. Kelime, ‘hakîm-i mutlak‘ şeklinde kullanıldığında Cenab-ı Allah kast edilir.

 

Doç. Dr. Süleyman Doğan

1965 yılında Aksaray’ın Ortaköy ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini memleketinde tamamladı. 1988 yılında Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden mezun oldu.

 

Çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı.

 

1995 yılında İngiliz Kültür Merkezi’nin bursunu kazanarak İngiltere’de, Birmingham Üniversitesinde Politika ve Milletlerarası İlişkiler alanında Master Programını tamamladı. 1999 yılında Pedagoji (Eğitim Bilimleri) doktoru unvanını aldı. Çocuk ve aile eğitimi ve aile sosyolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla Eğitim Sosyolojisi alanında doçent oldu.  2005-2008 yılları arasında Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde bağımsız (AB) hakemi dış uzmanı olarak görev yaptı. 2008 yılında Milletlerarası Malezya Üniversitesi’nde dört ay araştırmacı öğretim üyesi olarak bulundu.  Sırasıyla Fırat, Abant İzzet Baysal, İstanbul, Trakya ve Fatih Üniversitesinde çalıştı. 2009 yılından beri Yıldız Teknik Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümünde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır.

 

25’i milletlerarası olmak üzere 100 civarında ilmî yayını vardır. Başta TÜBİTAK olmak üzere birçok kurum, kuruluş ve dergilere hakemlik ve ilmî jüri üyeliği yapmaktadır.

Yayınlanmış Kitapları:

*Afganistan’da Kim Kazandı? (1993), *Keşmir’den Geliyorum (1995), *Eğitimde Başarının Şartları (1998), *Sivil Demokrasi Çağrısı (Derleme – 1999), *Şimdiki Çocuklar Harika (2001), *Çocuklar Küçük Bir Şey Değildir (2002), Mutlu Aile Mutlu Çocuk (2003), Başarıya Yürüyenler (2005), *Varolmanın Yolunda Zengin Olmak (Editör, M. Uyar ve M. Çetin ile birlikte) (2005), *Ailenin Aynası Çocuk (2006), Ailede Sevgi Eğitim (Editör – 2009), *İnsanlar Konuşa Konuşa (C. Doğan ile birlikte – 2011), Mesnevi’den Pedagojik Telkinler (2013).

 

Mevlanâ ve Hacı Bektaş Veli

Adamın biri, meşru olmayan yollardan kazandığı para ile bir inek almış. Sonra bu inekten yararlanmanın doğru olmayacağını düşünerek ineği, Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin, aynı zamanda aşevi işlevi görmekte olan dergâhına bağışlamak istemiş.  Gitmiş, Hacı Bektaş Veli’ye durumu anlatarak ineği bağışlamak istediğini söylemiş.

Hacı Bektaş Veli, ‘Helal değildir.’ Diyerek bağışı kabul etmemiş.

Bunun üzerine Mevlevî dergâhına gitmiş. Görüşüp durumu anlattığı Mevlanâ Hazretleri, bu bağışı kabul etmiş.

Adam, Hazret-i  Mevlanâ’ya, Hacı bektaş Veli’nin bu ineği kabul etmediğini, bu konudaki yorumunun ne olduğunu sormuş. Mevlanâ’nın cevabı şöyle olmuş:

Biz karga isek, Hacı Betaş Veli, bir şâhindir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden kabul etmemiştir.

Adam üşenmemiş, bu defa da Hacı Bektaş Veli’ye gitmiş, durumu anlatıp yorumunu öğrenmek istemiş. Hacı Bekteş Veli’nin yorumu:

Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise, Mevlanâ’nın gönlü bir okyanus gibidir. Bir damla ile bizim gönlümüz kirlenebilir. Fakat O’nun engin gönlü kirlenmez. Bağışınızı bu sebeple kabul etmiştir.

*  *  *

Kıssadan hisse:

Birbirini kötülemeyen, kırmayan… Dostlarının sözünü iyiye yorumlayan, Dostunu yücelten böylesine bilge insanlar nerede şimdi? Onlara öylesine çok ihtiyacımız var ki…

 

Din Adamı

Din adamlarımız, ilimlerin ve fenlerin koyduğu usul ve esasları benimsemek ve uygulamak gerektiğini bilmek zorundadırlar ama din adamlarımız ilim ve fenden hiç bahsetmezler. Sadece insanların cehennemde ne kadar ve nasıl yanacaklarını devamlı anlatırlar.

Bugün her yerde sıkça rastladığımız sarıklılar cübbeliler gerçekten din adamı mıdırlar? Bu soruyu sormak mecburiyetindeyiz. Çünkü öylelerine rastlıyoruz ki din adına anlattıkları din adına verdikleri fetvalar insanları dinden uzaklaştırmaya yeter.

Din adamının kalbi öyle yüce duygularla dolu olmalıdır ki ilmin ışığı altında konuşurken yazarken yüce dinimize ve ilme aykırı bir şey söylerim diye kalbi küt küt atmalıdır.

Din adamlarımız kalabalıkların, yöneticilerin, siyasetçilerin baskılarından değil Allah’tan kuvvet alarak konuşmalıdırlar.

Din adamlarımız kimseye bağlı olmadan makam, mevki, şöhret ve para için değil yalnızlığı ile Allah’ın saltanatına sığınmalıdır.

Din adamlarımız, yüce dinimizi insanlara öğretmeyi bir hizmet olarak görüp Allah’ın kullarına hizmetin Allah’a hizmet olduğunu bilmelidirler.

Din adamlarımızın hepsi, bilimden, fenden uzak mıdır? Asla! Modern ilmi, fenni, gerçek din kuralları ile mezceden birçok din adamlarımız da vardır.

1857 senesinde İstanbul tersanesinde modern usulle “Fethiye” adlı bir kalyon yapılmıştır. Denize indirilecek. Tören için beklenen Sultan Abdülaziz gelmeden kalyon kızaktan boşalarak denize kayıyor. Orada bulunan İstanbul Kadısı, gemiyi meleklerin kendi kendine hareket ettirdiğini düşünerek heyecanlanıyor. Fakat gemi birkaç işçiye çarparak onları öldürüyor. Orada bulunanlar “işin içine şeytan da karışmış olmalı ki birkaç kişinin helâkına sebep oldu” diyerek kadı ile alay ediyorlar.

Kadı efendi geminin kaymasına bir mana veremeyip ve zihninde kalyonu meleklerin indirdiğine inanıyor. Gemi ipler koptuğu için kızaktan kaymış ama ilimden yoksun kadı bunu anlayamadığı için işi böyle izaha kalkmış ve alay edilen bir konuma düşmüştür. Dim adamlarımızın böyle bir duruma düşmemeleri için modern ilmi iyi okuyup yüce dinimizin emrettiği şekilde hareket etmeleri gerekir.

 

Komünistlerin Ağzından Türk Milleti Gerçeği!

Biraz sonra yazacaklarım beni çok şaşırttı. Demek ki, bazı gerçekler ne kadar inkar edilse de hiç bir şeyi aslından döndürebilmek mümkün değil.

“Tarihe gömülmeye çalışılan bir halkın (Türklerin) tarihe sarılarak ben varım deme çabalarını dikkate almak ve bu çabaları daha da bilimsel bir şekilde tamama erdirmek devrimcilerin görevidir”, “… Tarihi yapanlar safında durarak tarihe yaklaştığımızda Türk Milleti gerçeği somut bir hal almaktadır.”.

“Etrak-ı Biidrak (İdraksiz Türkler) hakaretleri ile anısı, zihni, yetenekleri çiğnenen ve siyasal mücadelesi sekteye uğratılmaya çalışılan bir halka özgüven verme ve düşmanları karşısında edinmek istediği konumu destekleyen çalışmalar üretme çabası ırkçılıkla yaftalandı.”.

İnsanın komünistlerin ağzından böyle sözler duyması, acaba kıyamet mi yaklaşıyor dedirtiyor!

Yine eski tüfek merhum Mihri Belli 1969’da yazdığı bir makalede“Millet gerçeği, çağımızın en büyük gerçeğidir. İçinde yaşadığımız tarihi dönem, halkların uzlaşma sürecinin dünya ölçüsünde yer aldığı dönemdir” ve devamla “Gerçekten Türk Milliyetçisi, Türkiye’nin bugünkü bağımlı, geri durumunu hazmedemeyen ve Türkiye’nin insanının başı dik, insanca bir yaşantıya kavuşması için tek çıkar yolu, bilimin ve gerçeklerin emrettiği yolu devrim yolunu tutmak kavrayış ve yürekliliğini gösteren kimsedir. Ve bu milliyetçilik, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan Türkiye vatandaşlarının ve Türkiye ile doğal bağları olup bunun bilincinde olanların eylemleri ile ispat edenleri kapsar.”demektedir.

Şaşırıyorsunuz değilmi? Ama isterseniz devam edelim;

“Hiç şüphe yok ki; o aşamada, çağın uygarlık düzeyine çoktan ulaşmış ve ulusal kültürünü tam olarak geliştirmiş Türk ulusu ile, dünyadaki öteki gelişmiş Türk toplulukları arasında tabii bir yakınlaşma, bir kaynaşma yer alacaktır. O şartlarda, tarih boyunca Türk kavimleri içinde en büyük hayatiyeti göstermiş olan büyük bir tarihin, büyük bir kültürün mirasçısı olan Türkiye’nin Türklerine, Doğu halkları/ İlk milli kurtuluş savaşında emperyalizmi yendiğimiz ve milli kurtuluşlar çağını açtığımız zamanki gibi sevgi ile saygı ile bakacaklardır.”.

Mihri Belli önemli şeyler söylemeye devam ediyor “Hiç şüphe yok ki, Şeyh Sait isyanı, dolaylı olarak da olsa, İngiliz emperyalizminin çıkarları paralelinde bir irtica hareketiydi… Bir milli kurtuluş savaşından muzaffer çıkmış olan Mustafa Kemal Türkiye’sini parçalamayı ve zamanın tek sosyalist ülkesi Sovyetler Birliği çevresinde Batılı emperyalistlerin kurmaya çalıştıkları “Sıklet Kordonu” bir tampon devletle güçlendirmeyi amaç edinen emperyalizmin desteklediği bir hareket, milli bir hareket değildir. Şeyhlerin, İngiliz muhibbi seyitlerin önderliğinde milli hareket olmaz.”.

Evet komünistliği tescilli merhum Mihri Belli bunları tam 45 yıl önce yazmış. Ancak dün emperyalist bugün küresel güç dediğimiz güçlerin politikaları hiç değişmemiş. Pkk’nın taaruzu, “Yeni Türkiye” yalanları, Anayasa yapma zırvalıkları, Türk düşmanlığı yapan dinci örgütlenmeler, ekonomik çöküş, siyasete dışarıdan yön verme çabaları hep 1884’te İkonomos Müfredatı‘nda yazılı olan “Türk hükümranlığını baltalamak” amacına yöneliktir.

Gerçekçi olmayan bir komünizm felsefesine inanan insanların bile gördüğü bu gerçekleri, halen kendini milli ve mütedeyyin olarak gören insanlarımızın görmemesi, kimin daha samimi olduğunu göstermek bakımından çok acıdır.

Ancak görülen o ki; Türk Milleti kendi kaderini tayin etmek için kısa bir süre içinde milliyetçisi, liberali, demokratı, solcusu, komünisti ve dincisi ile birleşmek zorunda kalacaktır.

Yukarıda bir komünistin kalemi ile yaptığı izahatlar, Türk Milliyetçiliği fikriyatının haklı çıkması bakımından çok ilginçtir!

 

Mevlana Uzmanı Yazar Senail Özkan ile Mevlana’yı ve ‘bir medeniyet projesi’ Olarak Vasıflandırdığı ‘Sema’yı Konuştuk.

Mevlanâ, insan hayatında akıl kadar duygunun da önemli bir yeri olduğunu keşfetmiştir.’

 

Oğuz Çetinoğlu: Mevlana’ denildiğinde ilk akla gelen, ‘Mevlevîlik’tir. ‘Mevlevîlik’ denilince de ‘Sema’ hatırlanır.

Sema’nın; ‘bambaşka ufuklara açılan bir kapı’ olduğu bilinir. Kelime anlamı ‘işitmek’ olmasına rağmen, terim olarak; ‘Musiki nağmelerini dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmek’ anlamındadır.

Sonrasını sizden öğrenebilir miyiz?

Senail Özkan: Mevlevîlikte ‘dönmek’ tabiri yoktur. ‘Sema’ kelimesi kullanılır. Hz. Mevlana zamanında belli bir nizama bağlı kalmaksızın dini ve tasavvufi bir coşkunluk vesilesiyle icra edilen sema’, sonradan Sultan Veled ve Ulu Arif Çelebi zamanından başlayarak Pir Âdil Çelebi zamanına kadar tam bir disiplin içine alınmış, sıkı bir nizama bağlanmış; icrası öğrenilir ve öğretilir olmuştur.

Sema’, sembolik olarak, kâinatın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcıya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunu idrak edip ‘İnsan- ı Kâmil’ e doğru yönelişini ifade eder.

Sema’ eden canlara Semazen denilmiştir.

Her tarikatın zikir ederken (Allah’ı anarken) kendilerine özgü bürhanları (1) vardır. Mevleviliğin de bürhanı Semadır.

Sema’ musiki dinleyerek yapılan bir ayindir. Musikiyi duymayan birisinin sema’ etmesi mümkün değildir. Çünkü ritim duygusu olmayanın sema’ etmesi de imkânsızdır. Musiki varlığın derinlerinden gelen sestir. Hassas kulaklar bu sesi de gezegenlerin sesini duyabilir. Hatta gelişmiş insan bu sesleri gözüyle dahi duyabilir. Çünkü göz ve kulak yeri gelince pekâla birbirlerini ikame edebilirler. Esasen sanat da budur. Herkesin gördüğü halde görmediğini ve duyduğu halde duymadığını duymaktır. Onun için Rilke,(2) şairleri kastederek, ‘Biz bilinmezin arılarıyız’ diyor.

Pek tabii sema’, musikiyle yapılan herhangi bir raks, dönerek yapılan rastgele bir oyun değildir. Semâ’; hiçbir estetik kaygı taşımaksızın, semazen kılığında bir iki garip insanın lokantalarda müzik ve gürültü eşliğinde turistlere sunduğu gösteriler de değildir.

Çetinoğlu: Öyleyse sema’ nedir?

Özkan: O, bir ayindir ki derin bir varoluş felsefesini sembolize eder. Sema’, coşkun bir vecd ile yapılan fikrî bir ibadettir. Varlığın mihrakı etrafında aşk ve istiğrakla (3) dönerek fâni varlığını eritmek demektir. İnsanın kendi fâni varlığını, ferdî Ben’ini, ferdî şuurunu başka bir ifadeyle nefsini arındırması ve küllî hakikatte, mutlak Ben’de eritmesi, bir pervane misali ilahî nurda yakması için musiki ve sema’ fevkalâde uygun görünmektedir. Bu arada başka sanat vasıtalarını kullanarak, farklı estetik ve etik imkânları devreye sokarak başka arınma yollarının olduğunu da kaydetmekte fayda var.

Çetinoğlu: Peki, ama acaba Mevlana sema’dan ne anlıyordu? O, bu konuda ne düşünüyordu?

Özkan: Tanrının: ‘Ben sizin rabbiniz değil miyim?’ sorusuna, ruh zerrelerinin: ‘Evet, rabbimizsin.’ Deyişlerinin sesini duymak, kendinden geçmek, rabbine kavuşmak;

Dostun hallerini görmek, lâhût (4) perdelerinden hakkın sırlarını duymak;

Kendindeki varlıktan geçmek, mutlak yoklukta devamlı varlık tadını tatmak;

Dostun aşk çarpıntıları önünde, başını top gibi yapıp başsız ayaksız dosta kavuşmak;

Nefis ile savaşmak, yarı kesilmiş kuş gibi toprak ve kan içinde çırpınmak;

Yakub’un derdini ve devasını bilmek, Yusuf’a kavuşma kokusunu gömlekten almak;

Musa’nın asası gibi her solukta Firavun’un büyülerini yutmak;

(Tanrı ile benim öyle bir vaktim vardır ki, o vakitte, Tanrıya yakın bir melek ve bir peygamber aramıza giremez) hadisinde buyrulduğu gibi sema’ bir sırdır, işte meleğin sığmadığı o yere, vasıtasız varmak;

Hâsılı Şems-i Tebrîzî gibi gönül gözlerini açmak ve mukaddes nurları görmektir.

Mûsikiyle kalbi titreyen, sarhoş olan ve semâ’ eden sadece insan değildir, Mevlânâ nezdinde. Zerreden gezegenlere kadar evrende her şey ilahî bir coşkuyla, vecd ve istiğrakla aşk güneşinin etrafında raks etmektedir. Her damla başsız ve elsiz ayaksız semâ’ ederek O’na, mutlak varlık güneşine koşmaktadır. Dahası var; Mevlânâ eserlerinde, sevgilinin ilahî hayâlinin kalbinin perdesinde semâ’ ettiğini defaatle söylemiştir. Semâ’ bir coşkunluğun, bir sarhoşluğun eseridir. Zira:

O şaraptan eğer Nil nehrine bir damla bile damlasa,

O’nun kokusundan timsah bile yüz yıl sarhoş olur (gezer).

Eğer ceylan, çölde ondan bir damla içse,

Kükreyen aslan olur, kaplanı düşünmez.

Tıpkı büyük Alman şairi Goethe(6) gibi, tabiatı da insan tabiatını da iyi tanıyan Mevlânâ, bize tabiattaki mûsikîden, sarhoşluktan ve rakstan bahsetmektedir. Bu bağlamda Annemarie Schimmel,(7) Mevlânâ’dan iktibasla şöyle diyor:

‘Yine müziğin gücünün en vazıh olduğu yer ilkbahardır. Zira dünyanın kış mevsiminde uzun hazin sükûtundan sonra bahar zamanı gelir, işte o zaman bahçe, kuşların müziğinin sarhoşluğuyla hareket etmeğe başlar, yapraklar ocak ayı tiranının mezarında el çırparak raks ederler:

Dervişler gibi neşeli oynuyor durmadan dallar,

Çalgıcılar ve şarkı okuyanlar gibi el çırpıyor, yapraklar…

Zirâ:

Duydun mu? Bülbül seyahatten döndü,

Semâ’a girdi ve tüm kuşların öğretmeni oldu!

Çetinoğlu: Semâ’da zaman ve mekân neyi ifâde ediyor?

Özkan: Zaman ve mekân varlığın mânâsı değil, idrakimizin iki enstrümanıdır. Akıl bu iki enstrümanı kullanır, bu iki ray üzerinde hareket eder. Aklın elde ettiği bilgiler zaman ve mekânın akislerinden başka bir şey değildir. Kendini arayan insanın bu bilgilerle iktifa etmesi kabil görünmüyor. O itibarla insan başka bilgi kaynaklarına yöneliyor; çünkü o, ezelî metafizik muammayı anlamak ve manalandırmak istiyor.

Çetinoğlu: Yaratılışın anlamı nedir?

Özkan: Bilindiği gibi eksistansiyalist(5) filozoflar insanı ve varlığı temel varoluş halleri üzerinden anlamaya çalışmışlardır. Doğrusu insanın ve varlığın tarihini büyük ölçüde ölüm, korku, kaygı, ümit ve hürriyet gibi kavramlar belirler. En azından bu kavramlar anlaşılmadan existensin mahiyetini kavramak kolay görünmemektedir. Esasen varlığın hakikati de ancak bu kavramlar marifetiyle dile gelmektedir.

İmdi Mevlânâ, insanın ve varlığın mahiyetine dair mülahazalarında bu kavramları kâh bir hikâye, kâh bir masal ve efsaneye, kâh da şiir formatında mânâlandırmaktadır. Şurası muhakkak ki o, eksistansiyalist filozof ve düşünürlerden asırlarca önce mezkûr kavramları bilgi faktörleri ve makamları olarak kullanmıştır. Bu anlamda Mevlânâ, psikolojinin ve psikosomatiğin öncülüğünü yaptı dersek abartmış olmayız. Çünkü o, insanın hayâl dünyasını ve şuuraltını anlamadan onun hakikatinin anlaşılmayacağına inanıyordu. O itibarla onun Mesnevi’de anlattığı hikâyelerin ve masalların birçoğu gerçek anlamda insanı anlamaya yönelik ruh tahlilleri olduğu gibi, aynı zamanda da bir nevi terapidirler. Varlık da yokluk da insanda şuur haline gelmiştir. Bu demek oluyor ki insanın varlığa ve varoluşa dair korkuları, kaygıları, ümitleri ve beklentileri vardır. Dert, acı, keder, korku, kaygı, sevgi, nefret, cünun, aşk, hürriyet ve ölüm gibi kavramlar insanın derûnunu bir girdap gibi oymaktadırlar. Bir taraftan dünyaya hâkim olmak isteyen insan, diğer taraftan bir türlü üstesinden gelemediği muğlâk ve irrasyonel duyguların ayazında tir tir titremektedir. Bu trajik durum, iki sonsuzluk arasına fırlatılmış insanın mukadderatıdır. Onun bu varoluş kavgası bir anda varoluş telaşına düşüyor ve o, birdenbire etrafının kuşatıldığını görüyor; korku, kaygı, ölüm, hürriyet ilh… Bütün bunlar bir tarantula(8) misali insan varlığını sarmalayıveriyor.

Çetinoğlu: Mevlanâ, kuşatmayı nasıl aşıyor?

Özkan: Bütün ümitlerin tükendiği noktada Mevlânâ bu kuşatmayı “aşk” ile yarıyor. O’nun indinde insan varlığına ve hayata hükmeden temel exsistansiyal haller korku, kaygı ve ölüm değil, bilakis “aşk”tır; aslî vatana, Allah’a duyulan şiddetli hasrettir. Aşk; ruhun en pak, en saf, en derin özüne dokunmaktır.

Mevlânâ, insanı söz konusu menfi duyguların girdabından alarak mutlak hakikatin yörüngesine yükseltir. Daha açık bir ifadeyle dairenin mihrakına yani Allah’a bağlar. İnsan bu mihraka, vahdete bağlı kaldığı müddetçe; ölüm, kaygı, korku, keder ve nefret gibi menfi duyguların onu bu vahdet yörüngesinden koparması imkânsızdır. Dolaysıyla Heidegger’in (9) söz konusu ettiği “fırlatılmışlık” bir mukadderat ve çaresizlik olarak insanın karşısına çıkmak yerine, ebedî aşktan mülhem şiddetli bir hasrete ve kurtuluş ümidine dönüşüverir. Yahya Kemal, âdeta bir medeniyet projesi olarak yazdığı “İsmail Dede`nin Kâinatı” başlıklı şiirinin son beytinde bu merkeze, vahdete bağlılık fikrini terennüm eder:

Şems-i Tebrîz hevâsıyle semâ’ üzre Kemâl

Dâhil-i dâire-i bâl ü per-i Monlâyız

Çetinoğlu: Konuyu biriz daha açar mısınız?

Özkan: Denilebilir ki Mevlânâ, bir ârif olarak insanın hem zihin ve hem de ruh dünyasını bu kavramlar marifetiyle anlamaya çalışmış gerçek bir ruh hekimidir. O eksistansiyalist terminolojiyi, operasyonel olarak kullanmak suretiyle insanın varoloş tarihini psikolojik verileriyle gün ışığına çıkarmıştır. Eksistansiyalist filozoflar korku, kaygı, ölüm, hürriyet gibi varoluş halleri üzerinden insanı anlamaya çalışmış, bu alanda akıldan başka enstrüman kullanmamışlardır.

Çetinoğlu: Mevlanâ…?

Özkan: Mevlânâ, bu varoluş halleriyle kuşatılmış olan muzdarip insanı görmüş, akıl kadar insanın duygu dünyasının da önemli olduğunu fark etmiştir. O, hem aklı ve hem de bu varoluş hallerini insanın iç dünyasına götüren bilgi merhaleleri olarak kullanmıştır. Bu bağlamda Mevlânâ, 20. yüzyılın eksistansiyalist filozoflarından farklı olarak, aklın yanında mistik tecrübeyi ve sezgiyi de bilgi kaynağı olarak kullanmıştır.

Bir gönül adamı olarak Mevlânâ, insan varlığının cevherinin maddî âlemden uzaklaştıkça, soyutlaştıkça belirginleştiğini fark etmiş ve bu konuda asırlar öncesinden eksistansiyalist filozoflara yol göstermiştir. O, insanı anlamanın ancak onun iç dünyasına inmekle kabil olduğunu biliyordu. Nerede olursa olsun balçığa saplı insan ruhunun aşkla buluşmadıkça yani aslına yönelmedikçe bedbin, tedirgin, gergin, yalnız ve muzdarip olduğunun idraki içindeydi. Onun için aşk bütün acıları dindiren iksirdi. Yunus’un tabiriyle “Aşk gelicek cümle dertler bitecek.”

Bununla beraber Mevlânâ, metafiziği anlama bahsinde aklın topal eşek gibi çamura saplandığını görmüştür. Görmüş ve daha sahih bilgi kaynaklarına yönelmiştir. Mevlânâ, Ego’yu bütün varlık tezahürlerinden tecrit etmek suretiyle ontolojik(10) bir yalnızlık yaşamıştır. İşte Mevlânâ bu ontolojik yalnızlığı ve o ân’da yaşadığı mistik tecrübeyi Mesnevî’nin dibacesindeki ilk 18 beyitte hülasa etmektedir.

Çetinoğlu: Özetlemeniz mümkün mü?

Özkan: Oradaki girizgâhla Mevlânâ aşk estetiğinin ve felsefesinin temellerini atmaktadır. Büyük mutasavvıf bu girizgâhta hayatın, varlığın ve yaratılışın yegâne mânâsının aşk olduğunu üstün bir dil kudretiyle ortaya koymuştur. Varlığın bu aşk macerası yaratılışla başlamaktadır. “Bişnev” (Dinle!) lafzı kulaktan dimağa ve oradan kalbe intikal ettiğinde bezm-i ezel ahdi hatıra gelir. Bütün varoluş O’nun “nazının şehidi” olarak efgan eder ve aslî menşeine yönelir. Büyük şairimiz Yahya Kemal, Mevlânâ’nın aşk felsefesinin koordinatlarını çizdiği o muhteşem şiirinde olağanüstü bir kavrayışla beşerî varoluşumuzu bir “debedebe-i ma’nâ” olarak özetler:

Şeb-i lâhûtda manzûme-i ecrâm gibi

Lâfz-ı bişnev’le doğan debdebe-i ma’nâyız.

“Onun Arabası Var”, Bunun da Sarayı

0

Mustafa Sandal bir şarkısında; “Onun arabası var güzel mi güzel / Şoförü

de var özel mi özel / Maalesef ruhu yok / Onun için hiç mi hiç şansı yok” derken acaba kimi yada hangi kurumu kastediyordu? Diyanet İşleri Başkanlığını mı, Cumhurbaşkanlığı mı?

Bir insan 700 bin liralık (700 milyar) saat niçin takar? Bir din önderi 1 milyon liralık (1 trilyon) araca niçin biner? Bir devlet adamı 1150 küsur odalı bir sarayda niçin oturmak ister? “İtibar” diyenlerin ne bu dünyada ne öbür dünyada ‘hiç mi hiç şansı yok!

Dünya şatafat şampiyonu maalesef doğan görünümlü pardon Müslüman görünümlü Bruney Sultanı Hassan El-Bolkiyah. Som altından Rolls Royce’dan altın kaplama Boeing’e, 7 bin tomofilden 8 özel tayyareye ve 1790 odalı, 260 banyolu Nur’ul-İman Sarayı‘na kadar pek bi büyük itibarı var. Hepi topu Düzce kadar yer..

ABD’nin dünya üzerindeki itibarı sıfır (rakamla – 0). White House dedikleri yapıya Beyaz Saray demeye bin şahit lazım. 5 bin metrekarelik ve 130 odalık yeri bizim İbram Tatlıses bile beğenmez. Tabi ki bizle yarışmaya yıllık GSMH’sı 16,8 trilyon dolar olan Amerika yetişemez.

Gayrisafi Milli Hâsılası 2,8 trilyon dolar olan Fransa‘nın o meşhur Versailles Sarayı’nın bile oda sayısı 700; metrekaresi ise 70 bin. 2,5 trilyon dolarlık GSMH ile peşinden gelen İngiltere‘nin daha meşhur Buckingham Sarayı 775 odalı ve 77 bin metrekare. Amerikalılarınki 220 yıllık, Fransızlarınki 330 yıllık, İngilizlerinki 310 yıllık; bizimkisiyse SIFIR kilometre.

Ecdat ne yapmış; evvel emirde otağ çadırlarıyla idare etmiş, Fatih‘ten itibaren de 380 sene 80 bin metrekarelik Topkapı Sarayı’nda dünyayı yönetmiş. Üstelik SİT-MİT ve ruhsat sorunu yaşamamak için eski Bizans Sarayı’nın yıkıldığı yere yapmışlar.

Nitekim son devrin israf şampiyonlarından Sultan Abdülmecid, Kırım Savaşı’nda aldığı 5 milyon altın borçla kendi sarayı olan Dolmabahçe‘yi yaptırınca Topkapı‘yı da müze ye çevirmiş. 285 odalı ve dünyanın en büyük balo salonlu bu sarayımızın kubbesinde de 4,5 tonluk devasa kristal avize asılıdır. Devir de Dağılma Devri.

Battı balık, yan gider‘ hesabı sonra gelen Abdülaziz de hem halefinin bitiremediği Çırağan Sarayı‘nı – paranın yok zamanında – 2,5 milyon altına tamamlatmış hem de kendi adına 25 odalı Beylerbeyi Sarayı‘nı yaptırmış. Çökmeye yakın II. Abdülhamit devrinde de 40 odalı Yıldız Sarayı yapılmış.

Elbette,  200 milyon dolarlık (470 milyon lira / 470 trilyon TL) yeni uçaktan sonra 1 milyar 370 milyon liralık – eski parayla 1 katrilyon 370 trilyon – (S)Ak-lanma Sarayı yakışırdı. Yoksa bu parayı 76 milyona bölüp her Türk vatandaşına 18 lira versen neye yarar? 1 milyon 300 bin maden işçisinin bir aylık ücreti ya da 2 bin 700 adet yaşam odası mı daha önemli yoksa itibar mı? İ-T-İ-B-A-R!

Ha, bu arada GSMH’mız her ne kadar ABD’nin küsuratı (0,8 trilyon dolar) kadar olsa da Sarayımızın metrekare büyüklüğünde üçünün (Amerika, İngiltere, Fransa) toplamına tur bindiriyoruz.

“Sevinin çocuklar, övünün büyükler…”

 

Zor Artık

0

 

Ahde vefa sözde kaldı anladık,
Şu geçmişe dönüp, bakıp ağladık.
Gençliğimiz eyvah o gençliğimiz,
Vatan, millet, bayrak deyip çağladık!

 

Beraber yürüyüp, marşlar söylerdik,
Bu büyü bozulmuş, benlik var artık.
Hayat resmen çile, insanlık hile ,
Güvendiğim o yiğitler yok artık!

 

Söyleyecek çok şey var yüreğimde,
Şu kalabalıklarda yalnızız artık.
İnsanlık yok olmuş, fikirler bitmiş,
O, dağ gibi yürekliler yok artık!

 

Bırak ihanete kafa tutmayı,
El ele tutup ta giden yok artık.
Çıkar, yalan, hile siyaset olmuş,
Bozkurtça davranan şimdi az artık!

 

Dün yine kenardan baktım ağladım,
Ümitler tükenip, bitmekte artık.
Yunus gönüllüler yok mu olmuşlar?
Arayıp ta bulmak, inan zor artık!

 

Dil – Kültür – Millet

0

Ortak bir kültüre sahip olmak; insan topluluklarının millet olabilmesi için ilk şarttır. Ortak kültürümüzü tespit etmek, kültür birliğini sağlamak ve millî kültürümüzü dış tesirlerden korumak mecburiyetindeyiz.

 

Özellikle büyük şehirlerde yaşayan elit tabakanın hayatı, büyük değişimler geçirmiştir. Tanzimat’a kadar Arap kültürünün, Tanzimat’tan sonra Avrupa kültürünün, Cumhuriyet döneminde ise Amerikan kültürünün tesirleri görülür. Günümüzde, sadece sosyal hayatımız değil, top yekûn kültürümüz baskılar altındadır. Baskı unsurlarının hedefi artık kültürümüzü değiştirmek değil, yozlaştırmak, kurutmak ve yok etmektir.

 

Bu işler ABD merkezli neoconlar tarafından tezgâhlanmaktadır. neocon:Yeni muhafazakâr’ anlamında bir kelimedir. Neoconluk günümüzde dünyanın seçkinlerine hâkim görüştür. Neoconlar hafifletilmiş dinî olguları kullanarak; televizyon, sinema, tiyatro, kitap, dergi ve gazeteler aracılığıyla abartarak toplumları yönlendirirler. Zayıflatmak istedikleri toplumlarda hassas konuları kaşıyarak anlaşmazlıklar çıkarıp insanların kutuplaşmasına sebebiyet verirler. Sadece yayın organlarında değil, özel sektörde ve resmî görevliler arasında da neoconlar vardır. Kendilerini sevimli ve inandırıcı gösterirler. Çoğu Yahudi kökenli, Siyonist, mason veya bu grupların sempatizanıdır.

 

Kültürün iki önemli unsuru vardır: Dil ve din. Çarpık laiklik anlayışına rağmen, dini yaşayışımızda sapmalar olmamıştır. En mükemmel ve son semavi din olan İslamiyet, ilk günkü şekli ile uygulanmaktadır. Geçmiş dönemde, Ezan-ı Muhammedi’nin Türkçe okunması gibi yanlış uygulamalar oldu ise de ibadetle ilgili esaslar 1400 küsur yıldır, ilk günkü şeklini korumaktadır.

 

Aynı müspet durumu, Türk Dili’nde sağlayamadık. Çünkü dilimize sahip çıkan yok. Bu vazife ortak ve zincirleme sorumluluk altında, Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarına ait olmalıdır. Türk Dili hassasiyeti olanlar ise; Türkçenin korunması görevini farz-ı ayın olarak benimsemeli ve uygulamalıdırlar.

 

Yapılacak iş şudur:

 

İki bakanlığın beraberce görevlendireceği geniş bir kurul teşkil edilir. Kurul, Millî kültürümüzü bilen ilim adamlarımızdan ve dil uzmanlarından oluşur. Yaşayan Türkçenin bütün kelimeleri burada tespit ve ilan edilir. Çalışmalar sırasında; ivme, dingin, imge, tikel, olumsallık, yeti, devimsel, dural, yadsımak, sorunsal… Gibi Türk Milleti’nin % 99’u tarafından bilinmeyen kelimeler dilimizden ayıklanır. Olanak, örneğin, onursal, zorunlu, yaşantı, ilginç, eşanlı… gibi, Türk dili kaidelerine aykırı olarak üretilen (daha doğrusu uydurulan) kelimeler liste dışı bırakılır. Ve tabii.sel -sal takılı bütün kelimeler… Ayrıca bu kurul; (bir kısmı) ihtiyaç hissedildiği, Türkçede karşılığı bulunmadığı için son yıllarda kullanılmaya başlanan; dikotami, progresiv, konservatif, dualite, partikül, konfigürasyon, entropi, fenomen, analojik, hümör… gibi kelimelere de uygun karşılıklar üretir. Türk Dil Kurumu’nun bu yönde çalışmaları var. Fakat yeterli ve teklif edilen yeni kelimelerin hepsi isabetli değil. Reaksiyon yerine  ‘tepki‘,   konsept yerine  ‘kavram‘, ansambl yerine ‘topluluk‘ kelimeleri konulurken gösterilen başarı, change (çenç) yerine ‘para değişimi‘, mönü (yanlış olarak kullanılan şekli ile: (menü) yerine ‘yemek listesi‘ teklif edilirken gösterilememiştir. Erkân-ı Harbiye-i Umumîye Reisliği yerine ‘Genel Kurmay Başkanlığı‘ mayi mukadder yerine ‘akaryakıt‘ karşılıkları çok başarılı idi.

 

Yeni kelimeler teklif edilirken dikkat edilmesi gereken bir husus vardır; bulunan karşılıklar tek kelime ve/veya yabancı kelimedeki harf sayısından az harfli olmalıdır.

 

Dil, muhafazakârdır. Değişimlere direnir. Aynı zamanda canlıdır. Yenilikler ister. Değişimi, halkın benimsemesi ile ve uzun zaman içerisinde olur. Kısa zamanda ve zorlamalarla yapılmak istenirse, dil yozlaşır. İnsanlarımız 100 yıl önce 100.000 kelime kullanıyorlardı. Bugün Türkçemizde 10.000 kelimeden fazlası kalmadı. 5.000 kelime kullanabilenin Türkçesi ‘iyi’dir. Yüksek tahsil yapmış bile olsa, insanlarımızın çoğu 1.000 kelimeden fazlasını bilmiyor. Çoğunluğun rahatlıkla kullandığı kelime sayışı 500 civarındadır.

 

Prof. Neumark, vergi sistemimizi düzenleyen bir Alman’dır. Aynen şunları söylemişti: ‘Son otuz yıl içerisinde, Türkiye’ye 10’ar yıl ara ile üç defa geldim. Öğrendiğim Türkçe’nin hiçbir kelimesini unutmadığım halde, her gelişimde yazı dili olarak Türkçeyi yeniden öğrenmek mecburiyetinde kaldım.’

 

Gerçekte Türkçemizde, ‘yazı dili‘ – ‘konuşma dili‘ ayırımı yoktur. Fakat özentili ve aceleci bazı yarı-aydın yazarlar, böyle bir olumsuzluğa yol açmışlardır. Müşahhas yerine; somut – göreceli… Muhafazakâr yerine; bağnaz -tutucu kelimeler aceleci ve özentili hareketin ürünleridir.

 

Bir tarihlerde, TRT’nin ‘Dil Rehberi’ vardı. Bütün yayınlarda, bu rehberde yer alan kelimelerin kullanılması emredilmişti. Rehberde yer almayan ‘mahallî‘, ‘mesken‘, ‘teminat‘, ‘prensip‘ gibi kelimelerin kullanılması yasaktı. Yasağa uymayan program yapımcıları cezalandırılırdı. TRT’nin kendi bünyesinde yaptığını, doğru ve ilmî bir şekilde, Türkiye genelinde resmî yazışmalar ve okul kitapları için yapmak mümkün, hatta kaçınılmaz ve faydalıdır.

 

Türk Milleti; kültürü ile Türk Kültürü ise Türk Dili ile ayrılmaz bütündür. Türk Diline, Türk Kültürüne dolayısıyla Türk Milleti’ne yapılabilecek en büyük hizmetlerin biri ve hatta başında olanı, dilde birlik, bütünlük ve beraberliği sağlayıp, yaşatmaktır.

 

 

Biz Yine Hukuktan Yanayız

Reuters’in haber başlığıyla söyleyelim. “Polis, ABD’deki vaiz Gülen’e yakın medya organlarına baskın yaptı. Operasyon, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın iki gün önce Gülen destekçilerine karşı yeni bir kampanyanın sinyalini vermesinin ardından geldi.”

Zaman Gazetesi, Samanyolu Yayın Grubu ve bir kısım emniyet mensuplarına yönelik operasyonda 31 kişinin gözaltına alınma kararı verilmiş. Yazının yazıldığı saat itibariyle 3 kişi serbest bırakıldı.

İsnat edilen suçlar: Silahlı Terör Örgütü Kurmak, yönetmek, üyesi olmak, örgüt kapsamında sahtecilik, iftira suçları.

Nerede ve ne zaman bu suçlar işlenmiş? İstanbul C. Başsavcılığının açıklamasında, “sözde tahşiye adlı suç örgütü hakkında soruşturma yaptıklarının tespiti üzerine soruşturmayı yürüten ve soruşturma öncesi yayın yapan bu kişiler” denildiğine göre suçlama bu soruşturma ile ilgili.

Gözaltına alınanlar arasında Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı ile Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca da var. Gözaltına alınacaklar arasında 17/25 Aralık soruşturmaları sonrası Cemaat ile arası açılmış olan Hüseyin Gülerce‘nin de olması dikkat çekici.

*****

Siyasi Bir Operasyon

AKP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Şentop‘un söylediği gibi, “operasyon sürpriz değil, beklenen bir olay.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın açıklamalarını takip eden herkes böyle bir gelişmeyi zaten bekliyordu.

Bu beklenen operasyonun sadece hangi gerekçeye dayandırılacağı ve zamanlaması merak konusuydu. Gerekçeyi henüz tam bilmiyoruz.

Zamanlama konusunda “manidar” olan iki husus var: Birincisi 17/24 Aralık operasyonlarının yıldönümüne üç gün kaldı. Bu yıldönümü sebebiyle gündemde yeniden yolsuzluk, hırsızlık iddialarına mesnet teşkil eden “ayakkabı kutuları”, “villadan milyar doları sıfırlama tapeleri”, “800 bin liralık rüşvet kol saati, çikolata kutularıyla verilen rüşvetler”, “ne yaptımsa Başbakan’ın talimatıyla yaptım” açıklamaları ve diğerleri tekrar gündeme hâkim olacaktı. Şimdi gündem “Cemaatin hukuksuzlukları” olacak.

Zamanlama konusunu “manidar” kılan ikinci husus ise, Türk Ceza Usul Hukukunda delil bulmak maksatlı arama yapmak için “somut delile dayalı kuvvetli şüphe” şartının yerine “makul şüphe” kavramının getirilmesinin hemen arkasından operasyon yapılması oldu.

“Somut delile dayalı kuvvetli şüphe” şartı devam etseydi bu operasyon ve gözaltıların/ tutuklamaların olması muhtemelen gerçekleş(e)meyecekti.

Esasen Şubat 2014 öncesi hukukumuzda “makul şüphe şartı” geçerliydi. Hükümet şubat ayında “somut delile dayalı kuvvetli şüphe” şartını getirdi. Böylece 4 bakanın istifasına yol açan 17/25 Aralık soruşturmaları konusunda savcılar delil bulmak için arama kararı vermediler/ veremediler. Bu arada adliyede müthiş bir atama/ kadrolaşma fırtınası esti.

Sonuç, “kovuşturmaya gerek olmadığı” kararıyla konu Mahkemeye gidemeden kapatılmış oldu.

Şimdi yeniden “makul şüphe“ye dönüldü ve Cemaate karşı operasyon başladı.

Yani kendisinin kovuşturmadan kurtulması için “somut delile dayalı kuvvetli şüphe” şartı, kendisinin Cemaat’e operasyon yapabilmesi için “makul şüphe” lazımdı. Bu sebeple aynı yıl içinde birbirine zıt iki “reform paketi” kanunlaştı.

Bırakın “hukukun Üstünlüğü”nü, sıradan “hukuk devletlerinde” düşünülmesi dahi mümkün olmayan bir keyfi hukuk düzenidir bu.

Şimdi bu gelişmelere bakıp da “hukuki bir süreç başladı” diyebilmek için ancak iflah olmaz bir yandaş olmak lazım.

“Bu apaçık siyasi bir operasyon.”

Zaten toplumda yaygın olan kanaat, bunun “yolsuzluk soruşturmaları” vasıtasıyla darbe yapmakla suçlanan “Cemaat”ten intikam almaya yönelik bir operasyon olduğu şeklinde.

*****

Cemaatin Günahları

Cemaat mensubu olduğu iddia edilen bazı emniyet görevlileri, savcı ve hakimler vasıtasıyla “Ordumuza kumpas kurulduğu” artık Cemaat mensupları hariç herkesçe kabul ediliyor.

Ergenekon, Balyoz, Casusluk, Oda TV vd davalar ile Türkiye’de çok önemli siyasi sonuçları olan operasyonlar yapıldığı bir gerçek.

Bu davalar sayesinde Türk Silahlı Kuvvetleri kadroları istenildiği şekilde tanzim edildi. Devletin stratejik kararlarında TSK etkinliği yok edildi. Sivil toplum susturuldu, refleksleri köreltildi. Meydanlarda yapılabilecek “sivil itaatsizlik” eylemlerinin önüne geçilebildi.

Bu davalar olmasaydı, “çözüm süreci” bu haliyle uygulanabilir miydi? PKK meselesinde hükümet yetkililerince de itiraf edildiği gibi, ülkemizin bir bölümünde “egemenliğin terör örgütüne devredildiği”, “kamu düzeninin kalmadığı” bir noktaya gelir miydik?

Bu davalar olmasaydı, dış politikada, özellikle Suriye, Irak ve Mısır politikalarında, vahim yanlışlıklar yapılabilir miydi?

Bütün bu operasyonların/ davaların bir “üst akıl” tarafından planlandığı ve bugün çarpışan AKP/Erdoğan ve Cemaat kadrolarınca uygulamaya konulduğu görüşüne herhalde itiraz edemeyiz.

Oyun kurucu “üst akıl“ın, uygulayıcı taraflara “kazan- kazan” modeliyle bir şeyler verdiği muhakkak. Nitekim on yıl kadar süren beraberlikten her iki taraf da mutlu oldu, kazançlı çıktı. Ta ki 17/25 Aralık sürecine kadar.

Şimdi model değişti, “kazan- kaybet” e döndü. Yani iki tarafın kazandığı değil, birinin kaybetmeye mahkûm olduğu bir sürece girdik.

Hatta daha muhtemel olarak “kaybet- kaybet” modelinin yani her iki tarafın da kaybedeceği bir sürecin başındayız. Kazanan sadece “üst akıl” olacak gibi.

*****

Cemaatin Günahları Hukuksuzluğa Gerekçe Olamaz

Yakın tarihimizde Ergenekon, Balyoz, Casusluk, Oda TV vd siyasi davalarda müthiş hukuksuzluklar yapıldığına şahit olduk.

Daha operasyon yapılmadan, kamuoyu oluşturma maksatlı yayınlar yapıldı. Sanık ve vekillerinin ne ile suçlandığını bilmeden yattığı süreçte, bir sene sonra iddianamelere geçecek iddialar gazete ve TV’lerde tam bir karalama kampanyası şeklinde verildi. Arama kararı resmileşmeden TV’de “arama yapıldı” haberi verilenler oldu. “Ergenekon’un kasası” diye tanıtılan bir sanık hastalandığı hapishaneden ölmek üzere iken çıkarıldı. Ölünce cenazesini kaldıracak parası olmadığı anlaşıldı. Gazetecilerin huzurunda eliyle konulmuş gibi bulunan gömülmüş silahların sarıldığı gazetenin yeni tarihli olması gibi gariplikler ortaya çıktı. Dosyalarda sahte CD’ler, sahte belgeler olduğu ispatlandı.

Şimdi Cemaate karşı yürütülen operasyonlarda da aynı hukuksuzluklar işleniyor. Yandaş medyanın “paralel yapı operasyonu” başlığıyla verdiği haberler aynı tarafgirlik içinde.

Günlük siyasi ihtiyaçlara göre hukuki düzenlemeler ve atamalar yapılıyor.

Bütün bunlara karşı “etme bulma dünyası” diyemeyiz.

Her zaman “hukukun üstünlüğü” ilkesini savunmamız lazım.

Bu sebeple “hukuksuz yargılamalar” kime ve ne maksatla olursa olsun karşı çıkıyorum.

İlahi adalet gereği “kul hakkı yiyenin” mutlaka karşılığını bu dünyada iken göreceğine inanıyorum.

Yarın bu hukuksuzlukları yapanlara da hukuk lazım olacak.

O zaman da, yani kendilerinin yanında kimsenin kalmadığı böyle bir zamanda da, biz yine “hukukun üstünlüğünü” savunacağız.

 

Orda Bir Köy Var Uzakta

Geçen günhaberlerde, İstanbul’un Eyüp İlçesi, Ağaçlı Köyü İlkokulu’nu izledim. Birleştirilmiş dört sınıf bir arada, 17 öğrenci, bir öğretmen tarafından okutuluyormuş.

Öğrenci ve veliler,eğitim öğretimin kötü olduğunu, müstakil sınıflarda ders yapılmasının daha iyi olacağını vurguladılar. Öğretmen gözükmedi ve konuşmaktan kaçındı. Belli ki 657 baskısı var. Yine de bu haber soruşturma konusu olacaktır ihtimal.

Yıllar önce yurdumuzun her yerinde, bir öğretmenli beş sınıf bir arada birleştirilmiş sınıflı okullarımız vardı.

1991 yılında merkeze 35 km. uzaklıkta benzer okullardan birine rehberlik için gitmiştik.Bayan öğretmenimiz, beş sınıfı tek başına bir derslikte okutuyordu. Derslikte araç gereç olarak hiçbir şey asılı değildi. Müfettiş grubu olarak eleştirdiğimizde, hüzünlendi.

Ağlamaklı bir sesle; “efendim duvarlara çivi çakamadım, keseri parmağıma vurdum kan doldu, lojmanın penceresine demir parmaklık yapılması için muhtardan yardım istedim, aldırmadı: Eşim Şırnak’ ta er öğretmen, her gece penceremi taşlıyorlar, korkuyorum, huzursuz ve mutsuzum. Keşke eleştirmeden önce halimi hatırımı bir sorsaydınız. Aylardır uykusuzum sizlerin gelmesini sabırsızlıkla bekliyordum” dedi.

Duygulanmış ve hatamızı anlamıştık. Özür dileyerek kısa zamanda sorunlarını çözeceğimizi söyledik, teselli ettik moral verdik.

Yine aynı yıllarda Gebze’nin uzak bir köyünde benzer bir okulumuza gitmiştik. Radyo,TV ve telefon çekmiyordu. Öğretmen yüksek lisanslı pırıl pırıl bir delikanlıydı. Çok hasta olduğu halde, okul kapanmasın diye ilçeye tedaviye gitmemiş, derslikteperişan halde öksürüp dururken karşılaştık. Kendisine yardımcı olarak ilçeye gönderdik.

Bir stajyer öğretmenimiz, merkeze 45 km. uzaklıktaki köy okulumuzdayalnızlığa ve koşullara dayanamayarak, iki ay sonra valizini alarak dilekçe bırakmadan çekip gitmişti.Bir daha da dönmedi.

Birleştirilmiş sınıflı köy okullarının getirisi ve götürüsü iyi hesaplanmalıdır. Bu okullarda usulüne göre ders verecek deneyimli, köyün ve birleştirilmiş sınıfın şartlarına göreyetişmiş öğretmenler yoktur. Bu okullarımızın daha çok rehberliğe, yadıma ihtiyaçları bulunmaktadır.

Alartı, Aksığın, Sarıçökek, Sultaniye Hanlar, Tepemanayır, Hayriye, Güvercinlik, Yenice, Teksen, Çakmaklar, Terziler, Zurnacılar vb. köy okullarında yıllarca başarıyla görev yapmış, tanıdığım deneyimli,fedakâr,vefalı, sabırlı,onlarca öğretmenimiz şimdi merkez okullarda çalışmaktadır. Bu öğretmenlerimiz “birleştirilmiş sınıf öğretimi”ni, kitabını yazacak kadar, uygulama ve pratik anlamda biliyorlardı. Hepsine şükranlarımı ve selamlarımı gönderiyorum.

Şimdilerde “eğitim fakülteleri”dâhil bilen anlayan yok. Bir ara Kocaeli Üniversitesi, Eğitim Fakültesinin sınıf öğretmenliği bölümü, son sınıf öğrencileriyle”birleştirilmiş sınıföğretimi” üzerine söyleşi yapmıştık, hocaları Soner bey aracılığı ile.

Bu arkadaşlar bizim adaylık eğitim kurslarımıza misafir olmuşlardı. Birleştirilmiş sınıf eğitimi gören Karaabdulbaki Köyü İlkokulunda staj görüyorlardı. Güzel çalışmalar yapılmıştı fakülte ile.

 

1990 lı yıllardan itibaren “taşımalı eğitim” modeli ile bu köylerimiz belli merkezlere taşındı. Tedrici olarak da uygulama artırıldı. Bir öğretmenli bütün köy okulları kapanma noktasına gelmişti.

Bu uygulama bazı çevrelerce; “köylerde bayrak göndere çekilmiyor”, “İstiklal Marşı okunmuyor”, “uzak mesafelere öğrencilerin gidip gelmesi pahalı, tehlikeli ve beslenme açısından uygun değil”gibi gerekçelerle eleştirildi.

Sonradan, uygulama yumuşatılarak, bazı köy okulları birleştirilmiş eğitim uygulamasına yeniden açıldı.Şu anda az da olsa, hala birleştirilmiş bir öğretmenli okullarımız mevcut.

 

Söyleyeceğim o ki; birleştirilmiş sınıf eğitimi, ülkemizin şartları nedeniyle, azalsa da, her zaman olacaktır. Ancak,dört sınıf bir arada eğitim-öğretim;  bilgi, deneyim, sabır, hoş görü, azim vb. gibi özellikler istemektedir.

Şimdiki fakültelerin bu esaslara uygun öğretmen yetiştirdiklerinisöylemek oldukça zor sanıyorum. MEB daha gerçekçi önlemler almalı, bu okullarımız göz ardı edilmemelidir.

 

Varlığımızın teminatı “çocuklarımız” ve bir ülkenin kaderi olan “eğitim öğretim” asla ihmale gelmez.

 

Sevgiyle kalın…