21.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 836

Öğretmen Yetiştirme Üzerine

Öğretmenlik,önemi bakımından, mesleklerin mesleğidir elbette. Zira diğer mesleklerin inceliklerinin öğretilmesi sürecinde rol oynamaktadır.

İlkokul öğretmeni yetiştirmek amacıyla ilk öğretmen okulu “Darülmuallimin-i Sıbyan”adıyla1868’de açılmıştır. Darülmuallimat denilen Kız Öğretmen Okulu ise1870’te kurulmuştur.

 

Kültürü Yok Olan Milletin Varlığı Söz Konusu Değildir

Milletlerin kültürü parmak izi gibidir der Abdülkadir Duru, gerçekten de bir milleti diğerlerinden ayıran en önemli unsur kültürdür. Günümüzden 3 bin yıl önce yaşamış bir kavmin zamanımıza ulaşan bir çömleğinden, o çömleğin üzerindeki desenlerden, kullanılan kilin cinsinden ve kimyasal yapısından, çömleğin şeklinden, sırrından, pişirilmesinden hangi millete ve medeniyete ait olduğu pek rahat anlaşılır. Sadece bu fiziki kültürel öğeler için böyle değildir. Aynı zamanda sözlü kültür için de soyut kültür varlıkları için de bu böyledir.

Ve milletler bu özelliklerini korudukları müddetçe varlıklarını, isimlerini ve cisimlerini devam ettirebilirler. Kendi kültürlerini terk etmeye başladıkları andan itibaren kabul ettikleri kültüre ait millet içinde asimile olmaya başladılar demektir.

Türkler, yaklaşık 2300 yıldır Balkanlar’da hâkimiyet tesis etmiş, sayısız devlet kurmuş ve hatta Balkan yarım adasının en eski milletlerinden biri olmuşlardır. Bugün Balkan milletleri olarak bilinen pek çok kavim, Türklerden sonra Balkanlar’a gelmiştir.

Ancak Batı tarafından bizden çok daha fazla Balkanlı veya Doğu Avrupalı kabul edilmişlerdir. Meselâ Slavlar veya Germenler buna en güzel iki örnektir…

Türkler Hunlar, Kıpçaklar, Kumanlar, Oğuzlar, Peçenekler, Samiler, Ugurlar, Hazarlar, Tatarlar vb. pek çok boy veya devlet adıyla Balkanlara yerleşmiş ve yaşamışlardır.

Ancak konu başlığımızdan da anlaşılacağı gibi askerî yönden elde edilen başarılar ve sürdürülen hakimiyet kültür alanında gösterilemediği için bu saydığımız Türk kavimlerinin neredeyse tamamına yakını asimile olmuş ve hatta zamanla Türk Milleti’nin ve İslâmiyet’in baş düşmanı haline gelmişlerdir.

Türklerin 2300 yıllık Batı’ya göç serüveni sayesinde dünya tarihinde “kavimler göçü” olarak adlandırılan ve bugünkü dünya siyasi haritasının temellerini atan insanlık tarihinin en büyük göç hareketi yaşanmıştır. Bu sayede Saksonlar kıta Avrupası’ndan İngiltere adasına, Vizigotlar Doğu Avrupa’dan İspanya yarımadasına, Slavlar kuzey doğu Avrupa’dan Balkanlar’a, Vandallar Doğu Avrupa’dan Afrika’ya,  Franklar Orta Avrupa’dan Batı Avrupa’ya vb. pek çok kavim de başka yerlere göç etmişlerdir. Böylece bugünkü dünya haritasındaki milletlerin temelleri atılmıştır. Buna neden olan Türkler ise askeri yönden zayıfladıkları andan itibaren asimile edilmeye başlanmışlar, millî benliklerini, kültürlerini unutmuşlardır.

Hıristiyanlığın Avrupa’da yayılması ve Roma İmparatorluğunun resmi dini olmasıyla birlikte ise askeri başarısızlıkların sonuçlarının yanı sıra misyonerlik operasyonlarıyla da Türklükten uzaklaşmaları ve hatta asıllarını inkâr ederek adeta birer mankurt gibi azılı birer Türk düşmanı haline gelmeleri sağlanmıştır.

İşte Todor Jivkov dönemi Bulgaristan’ı bunun en açık örneğidir. Bulgarların önemli bir kısmı genetik olarak Türk olmalarına rağmen Belene hapishanelerinde Müslüman Türklere akıl almaz işkenceler gerçekleştirerek onların dinlerini, isimlerini ve dillerini gasp etmeye ve zorla Slavlaştırmaya çalışmışlardır. Bu aynı zamanda soyut ve somut kültür varlıklarının da soykırıma tabi tutulmasını elbette beraberinde getirmiştir…

Bugün Finliler, Estonlar, Bulgarlar, Macarlar, Samiler vb. pek çok Türk boyu kültürel soykırıma tabi tutularak millî benliklerini kaybetmişlerdir.

9’uncu yüzyılda Kuman ve Kıpçak Türkleri Balkanlar ve Doğu Avrupa’da kurdukları büyük devlet ile bölgeyi hakimiyetleri altına alırken, zamanla Hıristiyan misyonerlerin etkisiyle asimile olmuş ve Anadolu’ya düzenlenen Haçlı seferlerinden de nasiplerini alarak Balkanlarda ciddi askeri baskılara maruz kalmışlar ve zamanla Hıristiyanlaşarak özlerini kaybetmişlerdir. Slavların kuzeyden güneye doğru hareketleriyle de Slavlarla karışmışlardır.

Hatta Kuman Türklerini Hıristiyanlaştırmak için yapılan çalışmalar öyle boyutlara varmıştır ki, dünyada ilk kez 12’nci yüzyılda Latin alfabesi ile Türkçe İncil ve Latince’den Kuman Türkçe’sine sözlük yazılmış ve Türk ülkelerinde dağıtılmıştır. Bugün için sarı saçlı mavi gözlü olarak bilinen Slav tipi aslında Kuman-Kıpçak Türklerinin tipidir.

Fin -Ugur Türkleri de 9’uncu yüzyılda Ural Dağları’nın bulunduğu bölgeden Batıya doğru göç etmiş ve bugünkü Finlandiya ve Estonya’nın bulunduğu bölgeye gelmişlerdir. Ancak kurdukları devlet kısa bir süre sonra İsveç Krallığı tarafından işgal edilerek 900 yıla yakın bir şekilde asimilasyona maruz kalmışlardır. Ta ki 19’uncu yüzyılda Ruslar tarafından bölge işgal edilene kadar Fin Türkleri Hıristiyanlaştırılmışlardır. Rus işgali ardından Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi kargaşasında yani yaklaşık 1000 yıl sonra bağımsızlıklarını yeniden kazanmışlardır. Bugün için Finlandiya’da ve Estonya’da gelişen Türkoloji çalışmalarıyla Türk soylu olduklarına dair bir bilinç oluşuyorsa da henüz çok yetersizdir.

Macarlar ise zaten kendilerine ‘Hungary’ yani ‘Hunlar’ demektedirler. Ancak onlar da Avusturyalılar ve Almanlar tarafından çok ciddi bir asimilasyon sürecine tabi tutulmuşlardır. Hatta o kadar ki, Osmanlı Türk Devleti’nin Doğu Avrupa’da ilerleyişini yavaşlatan ve durduran güçlerden biri de Macarlar olmuştur. Buna rağmen Osmanlı idaresinde kaldıkları yaklaşık 150 yıllık süre zarfında ortak Türkçe kelimeler ve henüz yok olmamış bazı adetlerin ortaklığı bir bilinç sürecinin oluşmasını sağlamış ve din farkına rağmen ve gelişen Türkoloji çalışmalarının neticesi Macaristan’da Türk partisi Jobbik 2002 yılında kurulmuş ve yaklaşık % 15 – 20 civarındaki oy ortalaması ile ülkenin en önemli siyasi güçlerinden biri haline gelmiştir.

Laponlar ve Samiler de yine 9’uncu yüzyılda Batı’ya ve Kuzey’e doğru harekete geçmiş ancak tam bir hakimiyet kuramamışlar ve İsveç Krallığı’nın, Slavların ve Vikinglerin işgalinde 1000 yılı aşkın bir süredir kalarak dinlerini ve dillerini önemli ölçüde kaybetmişlerdir. Ancak halen Finlandiya, Norveç ve İsveç’in kuzeyi ile Rusya’nın kuzeyinde ve Sibirya’da dağınık halde yaşamaktadırlar.

Bulgarlar ise Büyük Bulgar Hanlığı’nın doğu ve batı diye ayrılması ardından Doğu’da kalanlar Kazan kenti etrafında                 Müslüman olarak Volga boylarında Tataristan’ı kurarlarken, Tuna boylarına göç eden Bulgarlar ise İstanbul’u birkaç kez kuşatmış fakat Bizans’ın ve ardından Slavların baskısıyla önce Hıristiyanlaştırılmış ve ardından asimile edilerek Slavlaştırılmışlardır. Hatta o kadar ki Balkan savaşlarında Osmanlı Türkleri’ne karşı en acımasız baskıyı yapanlardan biri de Bulgarlar olmuştur. Diğer yandan Volga boylarında kalan Müslüman Bulgarlar ise Türk Dünyası’nın önemli bir öğesi durumuna gelmişlerdir.

Peçenekler asimile olmalarına rağmen nispeten varlıklarını devam ettirmiş ve Müslüman olarak bugün Pomak olarak bilinen Türklerin oluşmasını sağlamışlardır.

Görüldüğü gibi kültürel asimilasyon genelde din yoluyla gerçekleştirilmiş ve ardından nasılsa aynı dine inanıyoruz denilerek diğer milletlerin içinde asimile olmaları sağlanmıştır. Bunun tek istisnası Moldova’daki Gagauz özerk devletinde yaşayan Gagauz (Gökoğuz) Türkleri olmuştur. Hıristiyan olmalarına rağmen millî benliklerini korumuşlardır. Ancak şu da var ki, sayıları hızla azalmakta ve Özellikle Yunan kilisesi tarafından hızla asimile edilmeleri üzerine çalışmalar yapılmaktadır.

Osmanlı döneminde Balkanlara giden Müslüman Türkler ise millî benliklerini ‘kısmen’ koruyabilmişlerdir. Ancak şu anda ise Balkan Türkleri hızlı bir Arnavutlaştırma politikasıyla karşı karşıyadır. Bu konuda acil olarak bir çalışma yapılması şarttır…

 

Yazar İsmet Binark Beyefendi, ‘Sâmiha anne’ diyerek andığı ve rahle-i tedrisinden feyz aldığı merhûme Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin Hazret-i Mevlanâ hakkındaki görüşlerini naklediyor.

Oğuz Çetinoğlu: İnancımızdan beslenen kültürümüze göre insanoğlunun dünyaya gönderilişi sebepsiz değildir. Büyük âlimlerin, velî kişilerin gönderilmesi ise özel bir sebebe mebnîdir. Merhûme Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin Hz. Mevlanâ’nın özel görevi hakkındaki değerlendirmeleri nasıldı?

İsmet Binark: Efendim, suallerinizi: mutasavvıf ve mütefekkir-yazar, aziz hocam Sâmiha Ayverdi’nin kendi yazdıklarından ve söylediklerinden nakiller yaparak cevaplandırmaya çalışacağım:

Sâmiha Ayverdi, Hz. Mevlanâ’nın özel görevini açıklamaya, Hazret-i Pîr’in, dünyamızı teşrifleri dönemindeki Türk-İslâm âleminin durumunu tahlil ederek başlıyor.

Çetinoğlu: Lütfeder misiniz, neler buyuruyor?

Binark: Değerlendirmeleri şöyle: Bilindiği gibi on üçüncü asır, Selçuklu Devleti’nin, siyâsî, içtimâi ve iktisadî buhranların bitmez tükenmez tazyiki altında can çekiştiği istikrarsız ve huzursuz bir dönemidir. Bu şaşkınlık ve kararsızlık içinde bunalmış olan halk, bir manevî ümit ve istinat noktasına bağlanmak zaruretinde idi. Bu arada, mâzîsi binlerce sene evveline giden ve yeryüzünün çeşitli fikir, felsefe, îtikat ve mezheplerinin içine sızmış kabalistik (1) motifler, adetâ kıyâfet değiştirerek, İslâm dîninin içine de yol bulmuştu. Bu arada, birtakım Bâtınî (2) ve Hârici(3) temâyüllü tarikat ve mezheplerle, Sünnî îmâna su katmakla mükellef şüpheli müesseseler, Anadolu’da yaygın bir nüfuza sâhip bulunuyorlardı.

Selçukluların siyâsî fetret ve bozgunlarının sosyal plânda meydana getirdiği buhranlardan faydalanarak gelişmiş Cimri Baba(4) ve Baba İshak(5) vak’aları gibi arkalarından büyük toplulukları sürükleyen dînî-siyâsî hareketler ise, bir tasavvuf sisteminin malı olmaktan ziyâde, âsâyiş ve inzibat noktasından ele alınmak gereken vak’alar diye sınıflandırılmalıdır.

Halbuki saf ve samîmi manâsıyla Şark, Ahmet Yesevî’den(6) evvel ve sonra, Sünnî Müslümanlığı bir sünger gibi emip bünyesinde temsil ederek, onu tasavvuf normları içinde yeniden İslâm âlemine iade ederken, bir mücâhede ve tasfıyeli bir îman ruhunu da berâber getirmiştir.

Şerîate bağlı, berrak ve feragatli bir ahlâk anlayışını, Ahmet Yesevî adına Uzak Şark’tan Garp Türklüğü içine getiren binlerce velî, ne çâre ki bir taraftan yabancı şerîatlerin nüfuzu altında kalmış, bir taraftan da, zümre ve şahıs menfaatlerine âlet olmuş Bâtınîlerle karşılaşınca, onlar tarafından kendi saflarına kazanılmış gibi gösterilmiştir. Böylece, zamanın aldatan hükmü, beşeriyete üslûp ve istikâmet veren bu erleri, erenleri, ahileri, abdalları. dalâletin ve cehâletin kendisi imiş gibi damgalamak hatâsına düşmüştür.

Anadolu’da Kızılbaşlık cereyanlarının ve buna muvâzî olarak ve hüviyeti karanlık bir melâmet fikrinin, basit halk tabakalaşmasında kesif taraftar bulması, insanları dînin kayıt ve şartlarından âzâde tutan bir hürriyet vâdederek, şeriatın haram kabul ettiği fiilleri mubah telâkki etmesi ile izah olunabilir.

Ne ki, şerîate bağlı inanışın kafası olan Selçuklular devrinde tasavvuf müessesesi ve diyânet haritası, İslâm birliğini parçalamak yolunda siyâsî, içtimaî ve iktisadî imkânlardan kuvvet ve mesnet bulan bu ocaklara Fahreddîn-i Irâkî(7), Sadreddîn-i Konevî(8), Evhadüddin-i Kirmânî(9) ve nihayet Celâleddîn-i Rûmî gibi kuvvetli merkezlerle karşı çıkmış bulunuyordu.

Anadolu’nun kifâyetli bir devletçilik anlayışından mahrum kalarak kendi başının derdine düştüğü on üçüncü asırda tasavvuf an’anesinin, Bâtınî karakter taşıyan mihraklarına rağmen, saf Sünni îmânı destekleyen çok kuvvetli merkezler, rüştlerini ve zaferlerini îlân etmiş bulunuyorlardı. Bahusus Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin, saf îmânın hür ve samîmî temsilcisi olarak gelip Konya’ya yerleşmesi, iktisadî buhran ve içtimaî huzursuzlukları bir çamur gibi yoğurup, bundan kendi tefekkür sistemleri lehine tehlikeli binâlar kurmak isteyen Bâtınî kuvvetlere karşı protesto mâhiyeti göstermiş ve müthiş zehirlerinin panzehiri olmuştu.

O zamanki Türk-Islâm coğrafyasında içtimaî muhîtin bir mahsûlü olan bu diyanet ve tasavvuf haritasını, daha kısa çizmeye imkân yoktur.

Çetinoğlu: İhâtalı bir değerlendirme. Tek cümle ile özetlemek gerekirse:  O’nun özel görevi, zayıflatılmaya çalışılan İslâmî düşüncenin dirilişini sağlamaktı… Bu açıklamaların detayı da olmalı… Meselâ görevini nasıl bir metod ile îfâ etmeye çalıştı?

Binark: Yine Sâmiha Anne’den nakledeyim: Kendini bir beşeriyet fedaîsi olarak insanlara nezretmiş müstesnâlar arasında bulunan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin kütle terbiyesindeki gâyesi, sistemi ve metotları gâyet sarih ve hasbî idi.  Tam bir vahdetçi görüşle(10), iyâlullâhı(11) tanıyıp saygı, sevgi ve şefkatle bağlı olduğu insanları, hayvânî insiyaklarının esâretinden kurtararak tasfıyeli ve muhâsebeli bir rûha, bir vicdan hürriyetine eriştirmek istiyordu. Bunun için de kütlenin bir şevk ve îman potasında birleşip bir bütün hâline girmesi ve sonra da bu şevk ve îmânın o bütünün müşterek enerji kaynağı hâline gelmesi lâzımdı.

İşte rehber ve mürebbî Mevlânâ, bu gâye uğrunda nesi var nesi yoksa insanların önüne döküp, onları bulundukları seviyeden bir adım ileri götürmek için san’atını, îmânını, ahlâkını, şevk ve aşkına kütle emrinde seferber eden örnek terbiyecidir.

İnsanları kendi kendileriyle yüzleştirerek kötülüklerinden utandıran ve onlara kemâlin ve müteâlin(12) hasret ve iştiyâkını aşılayan Hazret-i Mevlânâ, böylece nefsânî kuvvetlerin baskısı ile sinip, şuuraltında uyuklaya kalmış değerleri, sihirli aşk asâsiyle dürterek faaliyete geçirmeyi bir din gibi mukaddes bilmiştir. Zira kendi kendinde bilkuvve mevcut kıymetlerle âşinalık kurup, onları yüksek ve müşterek bir îmânın içinde faal kılan kimselerdir ki cemiyeti cehilden bilgiye, karanlıktan aydınlığa çıkarırlar. Müşkülleri yener, zorlukları aşar, güzeli bulur, doğruyu arar ve iyinin peşine düşerler. Öyle ki bu şevk ve îman potası içinde harmanlanıp savrulan ferdî egoizm, yâni nefsânî kuvvetler, musaffâ(13) bir enerji hâline gelince de, iç tabîatın pençesinden kurtulan insanoğlu; kinlerden, hasetlerden, gurur, intikam gibi yıkıcı ve menfî duygulardan boşalarak bir vicdan cennetinin hürriyetine adımını atmış olur.

Kütle terbiyesinde sevgiyi esas tutan büyük hakîm, bunun içindir ki cemiyetin her bir tabakasına cömert, hattâ müsrif bir efendi ikrâmiyle el uzatarak: ‘Ben her cemiyette nâlân oldum, kötü halliler ile de iyi halliler ile de beraber oldum‘ demekten çekinmemiştir.

Çetinoğlu: İnsanlık da O’nun bu hizmetlerini karşılıksız bırakmadı, gönlüne ‘Sultan’ olarak yerleştirdi…

Binark: Annemiz; Yaradılışın bekâ ve devam sırlarını hâmil olan bu büyük kurtarıcıya şâir olarak, mütefekkir olarak, hakîm olarak, mutasavvıf ve sanatkâr olarak, bizimle beraber bütün dünyânın da ebedî hayranlık ve ihtiram borcu olduğunu belirtiyor ve devam ediyor: Fakat bu vatanın, bu toprakların evlâdı olarak biz Türklerin, târih kaderimiz yönünden, O’na ayrı bir minnet ve şükran borcu duymamız gerekir. Zîra on üçüncü yüzyıl Anadolusu’nun bir tarafta çeşitli mezhep ve inanışlarla bulanmış havası, bir taraftan Moğol istilâ ordularının baskısı ile karışmış nizâmı içinde Mevlânâ’yı, mücâhit ve kahraman ruhuyla; yılmadan, usanmadan Müslüman-Türk îman ve tefekkürü adına faâliyette görürüz. Öyle ki, mâlik olduğu değerlerle hâlin olduğu kadar istikbâlin de hamurunu mayalayan her büyük insan gibi, kütleye, kemâlin ve müteâlin tohumlarını saçan Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî, Anadolu Türklüğü’nün siyâsî kaderiyle işbirliği yapan içtimaî târihinin fonunu çizmiş üstat bir kudrettir.

Çetinoğlu: Hazret-i Pîr, bütün bu işleri dünyaya hâkim olabileceğinden endişe edilen Moğallara rağmen başarıyordu…

Binark: Selçuklu İmparatorluğu’nda Moğolların oynadıkları son oyunları ferâsetli bir müşâhit olarak tâkip etmek vaziyetinde bulunan büyük terbiyecinin, askerî başarılarına rağmen, neticeyi medenî seviyeleri düşük Moğollar lehine görmediği aşikârdı. Bâzı şiirlerinde, bu istilâ hareketlerine açık veya kapalı temas eden mısrâlar göze çarpar.

Çetinoğlu: Ayverdi Hanımefendi’ye göre, Hazret-i Mevlanâ’nın Selçuklular hakkındaki düşünceleri biliniyor mu?

Binark: Hazret-i Mevlânâ, üç asır “Sadr-ı İslâm“(14) imtiyazını muhafaza etmiş bu imparatorluğun yıkılışına bigâne değil, tarrafsızdı. Diyor. Selçuklu devri kapanabilirdi ve kapanacaktı da. Târih meydanında tâlih deneyip nöbet savanlar arasında Selçuklu denen devlet de, Küçük Asya Türklüğü’ne bir Akdeniz medeniyetinin tecrübesini gösterdikten sonra, artık siyâsî kaftanını sıyırmak üzere bulunuyordu. Amma ömrünü tamamlamış bir devletin târih huzurundan çekilmesi, kütlenin bağrında mahfuz potansiyelin kaybolması demek değildi. Mademki Moğollar, istilâ ve zaferlerine rağmen bu muhteşem medeniyet bakiyesine vâris olmaktan uzak bulunuyorlardı, şu hâlde gâlibin de mağlûpla beraber, üstün bir kuvvet tarafından temsil edilmesi, onun da inhilâl edip yeni terkibin potasında erimesi lâzım geliyordu.

 

Acaba bu namzet kuvvet kimdi ve nerede idi? Hızını alamamış bir Müslüman-Türk dinamizmi, kütlenin şuûraltında didişmekte bulunuyordu ki henüz kuvvede olan bu gizli talebin, yeni bir merkez etrafında peteklenip ete kemiğe bağlanması lâzımdı.

Çetinoğlu: Osmanlıları mı kast ediyordu?

Binark: Evet! Osmanlıları kast ediyordu. Osmanlı Türklüğü’nün devir alacağı ve dört başı mâmur bir cihan imparatorluğunun bünyesinde teşkilatlandıracağı bu potansiyeli, içtimaî şuûrun hamuru içinde yoğurup yeni bir inkişaf ve yeni bir nizâma götürmekte birinci derecede söz sahibi olan tasavvuf an’anesi içinde Mevlânâ, her Türk’ün minnet ve şükranla bağlanması gereken inşâcı idealistlerin ön safındadır.

Terbiyeci ve mürşit Mevlânâ, muvâzenesi bozulmuş bir cemiyette asırların ve nesillerin süzgecinden geçmiş kararlı mizâcı, ahlâkı, derin kültürü, feragati, ismeti ve asâletiyle, sahteyi gerçekten, istatistik bir görüşle ayırt ederek içtimâi şuurun önüne döken ve beşeriyetin eline bir kıyas malzemesi vererek kütleye nefes aldıran hakîm insandır.

İçinde derslerini verdiği medresenin muhteşem çatısı altında takririni bitirip de, iki cihanın kayıtlarından âzâde başı önünde, dudaklarında aşk gazelleri, cübbesinin etekleri uça uça geçtiği yollara ve konduğu duraklara, hikmetinden, irfânından, heyecan ve samîmiyetinden aşikâr bir iz, bir nişan, bir ses ve nefes bırakmıştır.

Çetinoğlu: Mevlanâ’nın bıraktığı ses ve nefes, asrımızda da İslâm-Türk âlemi için bir ümit gücü ihtivâ ediyor mu?

Binark: Annemiz’e göre ediyor. İsterse beşeriyet şimdi de aynı izi bulur ve üstünde yürüyebilir, aynı sesi ve nefesi duyarak, büyük kurtarıcılar kâfilesinden olan bu büyük terbiyeciyi, kendi arasında, kendi hayâtının içinde bulabilir. Yeter ki Ademoğlu, büyük insan motifine olan ezelî ve tabiî ihtiyacını hissedecek seviyeyi ve şuûru yeni baştan kazansın ve elini de gönlünü de onunla birleştirmek lüzûmuna inansın.

Çetinoğlu: Mümkün mü?

Binark: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin dünyâlara sığmayan fikir ve duygu lirizmi, yediyüz yıldır bir Tanrı saçısı olarak hikmetli ve san’atlı üslûbu ile beşeriyetin eli altında bulunduğu halde, ne yazık ki insanoğlu, O’nun nefsânî bataklıklar üstüne kurduğu köprüyü görememekte, göremediği için de beşerî ihtiras ve ayıplar çamurundan sıyrılıp hikmet ve irfan kıyılarına atlayamamaktadır.

Artık yirminci asrın insanı, kendini yalnız et, kemik ve kandan ve mahlûk olarak görmek, onun için de sâdece etine kemiğine hizmet eylemek dalâleti içindedir. Bu yüzden de bizzat hâmil gerçekleri arayıp sormaz ve hattâ seçemez olmuştur. Netice itibâriyle kendi kendine yabancı, hattâ düşman kesilen bu insan, sevgiyi unutmuş, îmândan ihlâstan habersiz kalmış; sonunda da, üstüne çöken egoizme teslim olarak, onun emrinde dünyaya meydan okuyan bir dev hâline gelmiştir.

Çetinoğlu: Engeller bilinirse, muhtemeldir ki kaldırılabilir, aşılabilir

Binark: İnsan tabiatında köle ve emir kulu kalmaya mahkûm hisler vardır. Kin, nefret, intikam, yalan ve iftira gibi. Cemiyetler ne vakit bu kölelere hürriyet tanıyıp başıboş bırakacak olursa, hayat düzeni altüst olmak mukadderdir. Gerçi insanoğlunun hamurunda müsbet ve menfi duygulara beraberce yer verilmiştir Ancak bu iki kuvvet itidal çizgisini aşmadığı müddetçe, yapıcı bir malzeme vasfını taşır. Yeter ki menfî kuvvetler, müsbet enerjinin hükmü ve kontrolü altında kalsın ve böylece de köleye efendi mevkii verilmek hatâsı işlenmesin.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim. Ebedî âleme doğuşunun 741. yıldönümünde Mütefekkir Hz. Mevlanâ’yı, bir başka mümtaz değerimiz, Merhum Mütefekkire Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin ifâdeleriyle anmış olduk. Her ikisi için de rahmete vesile olur inşallah.

Binark: Sorularınıza verdiğim cevaplar; Kubbealtı Neşriyatı tarafından, ‘Sâmiha Ayverdi Külliyatı’nın 20. kitabı olarak yayınlanan Âbide Şahsiyetler isimli eserinnde (İstanbul, 2001)yer alan ‘On Üçüncü Asır Anadolusu’nda Tasavvuf ve Hazret-i Mevlânâ‘ başlıklı makalesi (3-11.ss) ile, Mevlânâ’nın 700. ölüm yıldönümü dolayısıyle tertiplenen Uluslar arası Mevlânâ Semineri’ne (Ankara, Aralık 1973) sunulan “Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’den Bugüne Kalanlar‘ isimli tebliğinden” (117-124. ss.) derlenmiştir. Daha geniş bilgilere ulaşmak isteyenler, adı geçen kitabın 13-28 sayfalarından yararlanabilirler.

Hiç şüphe yok ki, Hz. Mevlâna, fikir ve gönül yücelten felsefesi ile, insanlık âlemine Hakk’ın bir tebessümü, bir lûtfudur.

Sâmiha Ayverdi ise, yazdıkları ve söyledikleri ile Yüce Yaradan’ın ve O’nun eserlerinin aynası olmuştur. O, her yaradılmışta, hilkatin gerek hikmetini hakîkatini ve güzelliklerini görmüş ve bunu dile getirmiştir.

Her iki Allah dostunun himmetleri üzerimize olsun.

LÜGATÇE:

(1) kabalistik: Yahudi öğretisi olan Kabala ile ilgili.

(2) Bâtınî: İslamiyet’te Kur’an Âyetlerinin görünür mânâlarının dışında ve daha derinde anlamlarının bulunduğunu ileri süren görüş.

(3) Hâricî: Dinî ve siyasî konularda itaatten ayrılıp, isyan derecesine varan aşarı görüş ve faaliyetleriyle tanınan siyasî bir mezhep.

(4) Cimri Baba: Karamanoğlu Beyliği’nin desteğini alarak 1277 yılında Selçuklu tahtını ele geçiren isyankâr. Bu kişi, İlhanlı ve Selçuklu ordularının harekete geçmesinden korkarak Karamanoğulları ile birlikte kaçarken yakalanıp öldürüldü.

(5) Baba İshak: 1237 yılında Babaî Ayaklanması’na öncülük eden Türkmen lideri. 1240 yılında idam edildi.

(6) Ahmet Yesevî: 1093-1166 yılları arasında Türkistan’da yaşayan Türk şair, mutasavvıf ve mütefekkir.

(7) Fahreddin-i Irakî: 1209’da Hemedan’da doğup 1289 yılında Şam’da vefat eden, Allah’ın ‘bir’liğini aşk diliyle anlatan âlim ve şair sûfi

(8) Sadreddin-i Konevî: Dedeleri Konya’dan Malatya’ya gelen, 1210-1274 yıllar arasında yaşayan mutasavvıf. Mevlana Hazretleri’ne hocalık etti.

(9) Evhadüddin-i Kirmânî: Sadreddin-i Konevi’nin hocası. 1164 yılında Kirman’da doğdu, Anadolu’da yaşadı, 1238 yılında Şam’da vefat etti.

(10) vahdetçi görüş: Tasavvufta, her şeyi bir olarak ve bir içinde nesneleri Allah ile görmek.

(11) iyâlullâh: Evliyâullah, evliyalar, veliler.

(12) müteâlin: Yücelmiş kişiler.

(13) musaffâ: Temizlenmiş.

(14) Sadr-ı İslâm: İslâm’ın önderliği.

 

Kediler Ve Köpekler

0

 

Millet olarak okumayı sevdiğimizi söyleyemem.

Okuyup araştırmayınca da sağdan soldan duyduğumuz söylentilere, hurafelere, cahil dindarlara, üçkâğıtçılara inanıp kandırılmamız kolay oluyor.

Zaten bir milletin aydın, kültürlü, ülkesinin gelişmişlik durumu ne ölçüdeyse, yönetenlerin kalitesi de aynı orantıdadır.

Şu an elimde okuduğum değerli bilim ve fikir adamlarımızdan Prf. Dr. İskender Öksüz beyefendinin “Niçin“(1) adlı eseri var. Yazarımız kitabına dünyanın sayılı sosyolog ekonomist ve ilim adamlarının görüşlerini almış.

Batı nasıl kalkındı, Türkiye ve diğer doğulu ülkeler niçin geri kaldı bunları örnek vererek bana göre çok güzel izahını yapmış.

Bana göre diyorum, ekonomik model olarak hala Komünizm modelini savunanlar ve hala Komünizmle yönetilen ülkeler yok değil.

Konu yanlış anlaşılmasın, günümüzde şeriatla yönetim ve Krallığa özlem duyanların sayısı da oldukça fazla.

Burada konu Türk milleti olduğuna göre, bizim geri kalışımızın nedenlerini yazar, bir misalle dile getirmiş.

Kurtlar ve Köpekler:

Biliriz ki koloni halinde yaşarlar, her koloninin de bir lideri vardır. Lider ne derse koloni’nin diğer üyeleri ona uymak zorundadır.

Türk Milleti tarih boyunca Lider ağırlıklı yönetildiğinden, bunların içinden iyileri, kahramanları çıktığı gibi ülkeyi iyi yönetemeyen, yanlış kararlar veren yöneticiler de gelmiş ve ülkemizin durumu şu an ortada.

Batı, 17. Yy. la kadar feodal biçimde yaşamış ve asıl kalkınmasını 18. Yy. dan sonra gerçekleştirmeğe başlamış.

Batılılar, bireysel biçimde özellikle deniz ticareti geliştikten sonra, Asya ve Afrika’ya açılarak ticaret yapmışlar ve o bölge insanlarını sömürmeğe başlamışlardır.

İşte yazarımız Batılıları da “Kediler” kategorisine almıştır.

Kediler, koloni halinde yaşamazlar bireysel, ferdiyetçidirler.

Burada batılı devlet adamlarına düşen görev; herkesten kazancına göre vergi alıp devletin çarkını döndürmek kalıyor.

İşte bende sosyal medyada kitaptan bir alıntı yaparak okuyanların tepkilerini öğrenmek istedim. “Türkiye’nin bunca meselesi dururken bu adam da tutmuş kediyle, köpekle uğraşıyor”! diye düşünülmüş olacak ki; hem az kişi tarafından okunmuş, okuyan ve değer verdiğim birisi de konuyu yanlış yönden değerlendirmiş.

 

“Köpek, insana sadık bir hayvandır.
Çağırdığınızda anında koşarak yanınıza gelir,
yaklaştığında size kuyruğunu sallar ve geçer karşınıza oturur,
Gözlerini gözlerinize diker ve sizden gelecek işareti bekler.
Kedi öylemi ya!
Sizden aldığı çağrıyı gündemine koyar.
Kâh çağrınıza cevap verir, kâh duymazdan gelir.
Bir bakmışsınız, ayaklarınızın arasında dolaşır,
birde bakarsınız ki omzunuza çıkmış kulaklarınızı bir yerlerinizi tırmalıyor.”

(1)   “Niçin”  Prf. İskender Öksüz-Bilge Kültür Sanat

 

Erdoğan, “Cambaza bak” diyor!

Ülkemizin içinde bulunduğu koşullara “insaf” ve “ciddiyetle” bakalım;

  • İç ve dış borçlarımız süratle yükseliyor,“bütçe açığı” büyüyor, 2015’de, 48.8 milyar “borç faizi” ödenecek!
  • İşsizlik, tehlikeli boyutlarda, gençler bunalım içinde, işini yitiren insanların yuvaları yıkılıyor, dört gençten üçü yurt dışına kaçıp kurtulmak istiyor,
  • Paramız mum gibi eriyor,
  • Küçük esnaf 12 yıldır, “Perakende Yasası” çıkacak diye avutulurken, yabancı sermayeli AVM’ler son raundu da kazanıyor! 2015’de 17 yeni AVM daha geliyor! Esnafımızın gözü aydın!
  • Vatandaş, borç ödeyemez durumda; kredi kartı borçları hızla yükseliyor, Yediemin depoları icralık araçlarla dolmuş,
  • Emekli ve memura yüzde 3’lük zam verirken, çöp vergisine yüzde 50 zam yapılıyor! Elektrik faturamız – çaktırmadan- yüzde 9 zamlandı! Kaçak elektrik kullananların bedelini namuslu vatandaşa ödetiyorlar!
  • Yeni yılda vergiler daha da bel bükecek,

Üstelik vergiyi çok kazanan zengin değil, “dolaylı vergilerle” dar ve orta gelirli vatandaş ödüyor,

  • Türkiye’de yolsuzluk var ve giderek artıyor!
  • Dünya Bankası araştırmasına göre; Türkiye, “kişi başı sağlık harcamasıyla” Avrupa’da sondan üçüncü! Yerli ve yabancı sağlık kuruluşları hızla artıyor ve “parası olan için sağlık” var,
  • Bebek ölümlerinde korkutan bir artış var!
  • Orman alanlarında villa yapanlara, İstanbul gibi metropollerde gökdelen ve rezidanslarla milyon dolarlar kazananlara dokunulmazken, fakir fukaranın gecekondusu kış günü yıkılıp sokağa atılıyor!
  • “Yurtta Barış” her vatandaşın ortak isteği; ancak, AKP iktidarı, her seçim öncesi Kürt kökenli siyasetçilere bir parmak bal çalıyor! Apo, “siyasal muhatap” oldu! Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç; “Öcalan’ı zor duruma düşürdünüz!” diye sitem ediyor! Güneydoğu’da “Devlet Otoritesi yok!” PKK, güvenlik kontrolü yapıyor; “Tutuklamalara başlayacağız” diye tehdit ediyor! Güneydoğu’da uyuşturucu trafiği gelişerek sürüyor!
  • Siyasal iktidar “israf batağı” içinde ama vatandaşa; “İsrafı önleme paketi” açıyor!
  • Bunca sorun içindeyken, Başbakan Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Cambaza bak” siyaseti yapıyor! Düne kadar her işte birlikte oldukları Cemaati (Paralel devlet!) günah keçisi yaparken, bu “devleti işgal” olayına nasıl izin verdiklerini açıklamıyorlar! “Ne istediler de vermedik?”ya da; “Ergenekon davasının savcısıyım” sözlerini unutturmaya çalışıyorlar!
  • Bu da yetmiyor; “yapay gündemler” oluşturarak toplumu ve muhalefeti oyalıyorlar!

–         “Kadın erkek eşitliği fıtrata ters!”

–         “Esnaf gerektiğinde askerdir, polistir!”

–         “İsteseniz de istemeseniz de Osmanlıca öğrenilecek!”

–         “Parası olan bastıracak parayı, olmayan gidip askerlik yapacak. Biz kimsesizlerin kimsesi olarak geldik. Olmaz öyle şey!” ( Sonra paralı askerlik çıkıyor!?)

–         “Doğum kontrolü ihanettir! Neslimizi kurutuyorlar!”

 

Hemen her gün, “olağan gündemi” unutturacak “yapay gündemlerle”  hem muhalefeti hem de halkı oyalıyorlar!

“Yargı Paketi” ile Yargı’yı “ram” ettiler! Toplumun büyük kısmı Yargı’ya güven duymuyor.

Medya’nın önemli kısmını tutsak ettiler, medyaya güvenilmiyor!

Polis, her geçen gün daha da hoyratlaşıyor.

Valilere olağanüstü yetkiler veriliyor.

Demokrasi ve HUKUK DEVLETİ temel değerleri ayaklar altında.

Uyanma zamanı gelmedi mi?

 

17 – 25 Aralık Şikâyetnamesi

Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar.
Saat gösterdim, hiç oralı bile olmadılar.

Yolsuzluk normal bir şeymiş gibi davrandılar,
Gördüğüm şu ki hallerinde bir pişkinlik var.


Dedim: Arkadaşlar; bu ne iştir, bu durum nedir?
Dediler: Bu memlekette siyaset böyledir.


Dedim: Beni memur etmişler, maaş bağlamışlar
Ayda bir onu alayım da eve ekmek girsin.

Dediler: Ey zavallı, seni güzel tavlamışlar;
Üç kuruşluk ömrünü bankalarda geçirirsin.


Dedim: Raporlarımın gereği niçin yapılmaz?
Dediler: Sigortada para yoksa mümkün olmaz.


Dedim: Koskoca sigorta hiç parasız olur mu?
Dediler: Masrafımız çok, bizden para kalır mı?


Dedim: Dulun, yetimin hakkını yemek vebaldir.
Dediler: İhaleyle almışız, bize helaldir.


Dedim: Yaptığınız işlerin hesabı sorulur.
Dediler: Kıyamette sorulur, korkumuz yoktur.

Dedim: Seçimde sorulur, sandığı işitmişiz.
Dediler: Dert değil, halkı her türlü halletmişiz.


Gördüm ki soruma cevaptan başka şey vermezler,
Bunca yıllık hakkımı ve hukukumu görmezler;

Çaresiz kalıp sorgu-suali bir an terkettim
Ve bu hafta sizin için bu fotoğrafı çektim.

“Ben ona emanet, o bana ihanet

Onun dini ona, benim dinim bana

Sen hala kendini saraylarda zannet

‘Ateş seni çağırıyor’, anlasana!”

 

Hoş Bir Seda İse Kalan Geriye

Hoş bir seda ise kalan geriye
Bu azgınlık niye bu nefret niye
Bu da gelir geçer üzülme diye
Konuşan tatlı bir dil olsun yeter

Gerçek dostlar çok az ahir zamanda
Kendini çaresiz gördüğün anda
Yere düştüğünde durup yanında
Sevgiyle uzanan el olsun yeter

Sevgi ile doldurursa yelkeni
Nice derya aşar küçücük gemi
Bülbül bekler gibi hazan mevsimi
Senin için açan gül olsun yeter

Ufuklara koşmak varsa sevdanda
Üzülme dağları gördüğün anda
Varılmaz hedefler yoktur dünyada
Zor olsa da kabul yol olsun yeter

 

Çok Yaşlı Nüfuslu Türkiye’ye Hazır mıyız?

Genç nüfus oranı azalırken, yaşlı nüfus oranı artıyor. Hem Türkiye’de ve hem de Dünyada eğilim böyle.

Dünya Sağlık Örgütü’nde 65 yaş ve üzeri, Birleşmiş Milletler çalışmalarında ise 60 yaş ve üzeri yaşlılık dönemi olarak kabul ediliyor.

Dünyada 2000 yılında 605 milyon civarında olan 60 yaş ve üzeri nüfusun 2025 yılında 1,2 milyara; 2050 yılında ise 2 milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir.

2020 yılında Çin’de 274 milyon 65 yaş ve üzeri nüfusun yani ABD’nin bugünkü nüfusundan daha fazla yaşlı insanın yaşayacağı tahmin ediliyor.

DPT tarafından hazırlanan raporlar; Türkiye’de 2005 yılında 6,1 milyon olan 60 yaş ve üzerindeki kişilerin sayısının, 2015 yılında 8,5 milyon, 2025 yılında ise 12 milyon olacağını bildirmekte. Hayatta kalma beklentisi 2015 de 72,3 yıl, 2023 de ise 74,1 yıl olacağı öngörülmekte.

Bu verilerden hareketle, Türkiye’nin yaşlı nüfus açısından yakın gelecekte Avrupa’nın en kalabalık ülkesi olacağı ifade ediliyor.

Şimdiden hanelerin %21,7’sinde en az bir yaşlı bulunmakta olduğunu düşünürsek, yakın gelecekte her üç haneden birinde, orta vadede ise her iki haneden birinde yaşlı insanların bulunduğu bir Türkiye olacağını ön görebiliriz.

Türkiye’de 65 ve daha yukarı yaştaki nüfus oranı 2013 yılında %7,7 iken nüfus projeksiyonlarına göre 2023 yılında %10,2, 2050 yılında %20,8, 2075 yılında ise %27,7’ye yükseleceği tahmin ediliyor.

Birleşmiş Milletler’in tanımına göre bir ülkedeki yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki oranının %8 ile %10 arasında olması o ülke nüfusunun “yaşlı“, %10’un üzerinde olması ise “çok yaşlı” olduğu anlamına gelmektedir. Türkiye’nin yaşlı nüfus oranının 2023 yılında %10,2’ye yükseleceği ve “çok yaşlı” nüfuslu ülkeler arasında yer alacağı tahmin edilmektedir.

Türkiye’de 100 çalışanın bakması gereken (65+ yaş) yaşlı sayısı 2013 yılında 11 iken, bu sayının 2030 yılında 19, 2050 yılında 33 olması beklenmekte.

100 çalışanın bakması gereken (0-14 yaş) çocuk sayısı ise 2013 yılında 36 iken, 2030 yılında 29‘a, 2050 yılında ise 25‘e düşmesi beklenmektedir.

Demek ki çalışan nüfusun bakması gereken çocuk sayısı azalırken, bakması gereken yaşlı sayısı artacak. O halde bugün çocuklar için yapılan okullar, dershaneler, sağlık yatırımları vb yatırımların bütçe içindeki payı azalırken, yaşlı bakım evleri, hastaneler, emekli maaşı vd sosyal masrafların payı artacak.

Bugünden itibaren gidişata uygun planlamanın ve hazırlıkların yapılması şart.

***

Nüfus Profili İtibariyle En Şanslı Dönemdeyiz

Nüfusun yaşlanması ile ilgili göstergelerden biri olan ortanca yaş, nüfusu iki eşit parçaya böler. Alttaki genç, üsteki yaşlı nüfus grubunda birbirine eşit sayıda kişi bulunur. Türkiye’nin 2013 yılındaki ortanca yaşı 30,4 olup, dünya nüfusu için ortanca yaş 29,4’tür. Dünya’da en yüksek ortanca yaşa sahip ilk üç ülke 50,5 ile Monako, 45,8 ile Japonya ve 45,7 ile Almanya’dır. Türkiye bu sıralamada 104. sırada yer almaktadır.

Bugün çalışan nüfus yaş ortalaması itibariyle, Türkiye en şanslı döneminde. Avrupa çok yaşlı, Afrika çok genç nüfuslu. 20-25 sene sürebilecek, en verimli ve hızlı kalkınma şansına sahip olduğumuz bu dönemi ıskalarsak bir daha nüfus açısından böyle bir dönemi yakalayamayabiliriz.

Bu dönemi iyi değerlendirirsek, bugünün çalışanlarının ve çocukların gelecekte, Avrupa’nın bugün gelişmiş ülkelerindeki yaşlı nüfus gibi, mutlu bir yaşlılık dönemi yaşamaları mümkün olacak.

Bu ülkelerde “aktif yaşlanma” sürecini mutlu olarak yaşayan insanlar gibi, aktif ve mutlu bir yaşlı neslimizin olmasını sağlamalıyız.

Aktif Yaşlanma kavramı içerisinde en azından şu unsurları sayabiliriz:

  • “Hayatın erken dönemlerinde alınan önlemlerle bireylerin hastalıklarına bağlı engellilik durumu yaşamamaları;
  • Bireylerin ileri yaşlarında da yaşamaktan zevk alabilmeleri;
  • Yaşlı bireylerin toplumun sosyal, politik, ekonomik içerikli faaliyetlerine katılabilmeleri;
  • Sağlık harcamalarının daha az maliyetli olması ve bu giderler için devletin sorumluluğunun sağlanmasıdır.”

*******************************************

Nevzat Yalçıntaş Hoca’dan Gençlere Tavsiyeler

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, “hocaların hocası, duayen bilim adamı ve siyasetçi, Türk ve İslam Dünyasının aksakalı” olarak bilinen, hayatı çok yönlü ve dolu dolu yaşamış bir bilge kişidir.

 

Hoca 81 yaşında bir delikanlı. Sağlığı yerinde, bilgi ve tecrübesinin zekâtını vermekle meşgul. Hala üretiyor, yazıyor, anlatıyor, paylaşıyor. Yaşamaktan zevk alan, etrafını da Onunla olmaktan mutlu eden “aktif yaşlanma” dediğimiz bir süreci yaşıyor.

 

Kocaeli Üniversitesi İİBF Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü duayen hocaların katılımıyla gerçekleştirdiği “Sosyal Politika Tartışmaları” kapsamında Nevzat Hoca’yı davet etmiş. On sene boyunca Aydınlar Ocakları Genel Başkanlığını yapan Hoca’nın konferansını dinlemek üzere biz de Kocaeli Aydınlar Ocağı yöneticileri olarak üniversiteye gittik.

 

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş öğrencilere yaptığı ve kendi hayatından örneklerle süslediği konuşmasında, başarılı olmak için çok özel tavsiyelerde bulundu. Hoca’nın bilgi ve tecrübelerinden damıttığı ve öğrencilerin çok büyük dikkatle ve hayranlıkla izlediği tavsiyelerinden bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Öncelikle şu İNSANLIK SIFATLARI’nı kişiliğinizin bir parçası haline getirin:

1-    Dürüst olun.

2-    Merhametli olun.

3-    Vefalı olun.

4-    Cömert olun (müsrif değil).

5-    Cesur / Şecaatli olun.

 

BU HAZİNELERİ MUHAFAZA ET:

1-    İnanç (Bir Yaradan ve hesap günü var)

2-    Sağlık (Kendinin ve sevdiklerinin sağlıklarına dikkat et, hastalanmadan veya hastalanınca derhal tedbir al.)

3-    Şeref (Toplum içinde yere baktıracak davranışlarda bulunma.)

4-    Aile ve vatan sevgisi

5-    Sır tutmak

 

İLKELER

1-    İstişare edin. Hiçbir kimse her şeyi bilemez. Akıllı insanlar danışır.

2-    İtimat edilir (güvenilir), ahde vefa gösteren, dostlarına ve ilkelerine sadık insan olun.

3-    İntibak (uyum) sağlayın. Bulunduğunuz ortamın şartlarını gözetin.

4-    İlim (ya tahsil edin ve/veya âlimlerin sohbetinde bulunun. İlim erbabını destekleyin ve sevin.)

5-    İş (eser bırakmaya ve iyilikler yapmaya çalışın.)

 

Hayatta üç OTORİTE KAYNAĞI vardır. İdeal olan bu üçünün bir arada olmasıdır.

1-    Yaş/ tecrübe sebebiyle sağlanan otorite.

2-    Mevzuattan kaynaklı, belli bir makama tayin edilmek veya seçilmekle kazanılan otorite.

3-    Bilgiden kaynaklanan saygı ve otorite.

 

Üç şeyi UNUTMA!

1-    Bir Yaratanın olduğunu, O’nun her şeyinden haberdar olduğunu;

2-    Hesap gününü, yaptığın her iyi şeyin mükâfatı, her kötülüğünün de cezası olduğunu;

3-    Size yardım/ iyilik yapanı UNUTMAYIN.

 

İki şeyi UNUT!

1-    Başkalarına yaptığınız iyilikleri;

2-    Size yapılan kötülükleri UNUTUN.

 

 

Hukuk Otorite Cemaat İlişkileri!

0

Bunlar  yıllardır  birlikte yürüdüler  de  şimdi  niçin  düşman oldular?  Şaşılacak  bir durum var ki; F Gülen önce  örgüt kurmaktan  yargılanmak istendi. Sonra aynı hukuk  suçsuzdur deyip  sakıncalı olmayı kaldırdı. Hatta  o zamanın başbakanı   artık geliniz, özlem dolu cümleler  kurarak Hoca Efendiyi  taltif edip Türkiye ye çağırmıştı. Yine  aynı hukukçular  ve hukuk  F Gülen’i  şimdi  suçlu bulup, yargılanmasını istiyor. Niçin?  Emir yukarıdan  geliyor, nasıl hukuksa!  Şimdi kırmızı bülten çıkarıldı. Bu nasıl hukuk ki işine gelirse. Türkiye de adalet aramak ,başlı başına  bir dert…Yönetim ergi  bağırıyor ,kim olursa olsun  yolsuzluk yapan  cezasını çekecektir..  Deniz Feneri’nde, Almanya’da para toplayanlar Cemaat değil miydi Deniz Feneri Türkiye dosyasını kapatanlar yine cemaat hukuku değil miydi? Cemaat’in yönettiği paralar milyar dolarla ifade ediliyor, kimin parasıydı bunlar?

 

Seslerini  ve görüntülerini görüp, işittiklerimiz, kutular, kasalar, bakanlar ve çocukları, ses ve görüntüler  ecinnilerin miydi ? Tüm bunlar yolsuzluk  değil midir? Şimdi  cemaat, hükümet kavgasının   altında yatan asıl gerçek nedir?   El cevap Türkiye’nin  yer altı, yer üstü  sahip olduğu zenginliklerinin   yağmalanmasından  başka bir şey değil.

Bu zenginliğin,  emperyal  otorite tarafından  su başındakilerinin,  çıkarlarına göre  malı  paylaştırmaktan başka ne olabilir ki? Her tarafta   bataklık var, herkes gördü biliyor, ne yapıldı? Adalet yerini buldu mu ? Hayır Şimdi  ipler kopunca  niçin bağırılıyor? Türkiye de  tepedekilerin  ipi  İsrail donanımlı  ABD  tarafından  hep çekilmiştir.Şimdi  yine tepenin ipi çekiliyor, isimler değişiyor ama siyaset değişmiyor .Bu siyaset,  şimdi  F Gülen ve  AKP  kullanılarak ,bölünmek istenilen  Türkiye  yine   tehlikeye atılıyor…   Bu nedenle,  Cemaat-AKP kavgası bir  oyalama  ,dikkatleri  asıl mevzudan  başka yerlere çekme   polemiğidir… Asıl  meseleye  bakmak  lazım.  Kuzey  Iraktaki  İsrail,ABD  güdümlü  Kürt  otoritesi hariç ,Türkiye’nin hangi komşusu ile ilgili  iyi komşuluk  ilişkileri vardır? Güneyimizi  kapıp almak isteyen  Kürt otoritesi  şimdi Türkiye ye muhtaçtır, daha sonra  Güneyimizde  nasıl bir kargaşa  ve  harp çıkacağını görememek  aptallıktan başka bir şey değildir.

Türkiye’nin iç ve dış siyasetine… Barzani, Kıbrıs, Ermeni ilişkileri, Ege adaları, Fener Rum Patriği, özelleştirme, özerklik, ayrıştırma, Irak, Suriye, PKK , Öcalan ,soygunlar, hırsızlıklar ,içteki adaletsizlikler   konularında Türkiye’nin uyguladığı  siyaset ve ortam  sizce  iyi midir? Ülke sütliman, işler yolunda mıdır? Türkiye’nin siyasi bakışı   değişecek mi? Adamcılık, yandaşlık, kayırma, torpil değişecek mi? Dün  üniversite  sınav soruları  çalınınca üstü kapatıldı,bugün ortağınla dirsek teması  bozulunca , evet çaldılar demek  etik midir  ? Tüm  bu  ihanet derecesindeki olumsuzlukları bu millet  ne zaman görecek?

 

Tam on bir yıldır Dinler  arası Diyalog çağrıları yapılıyor, Başbakan da eşbaşkanı. Fener Rum Patriği kendisini ekümenik ilan ediyor, resmi  internet  sayfasından da dünyaya duyuruyor. Kiliseler açılıyor, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılışı gündemde. Papaz yetiştirilecek ve her kiliseye gönderilecek, bu diyalog adına. Cemaat ve hükümet  bunun bir misyonerlik faaliyeti olduğunu bilmiyor muydu? Bu yanlışları hükümeti yönetenler göremediler mi?

Türk Ordusu’na yönelik haksız ve hukuksuz soruşturmalar, yargılamalar yapılıyor, Kozmik Oda’ya şimdiye kadar girildiğini hiç duymadık  ama  bu  hükümet döneminde  girildi, arandı. Onca  asker ve aydın    haksız yere içeri alındı ,süründürüldü,ölenler oldu. Deniz Kuvvetleri’ne komuta edecek neredeyse komutan kalmadı, diğerleri de aynı konumda. Cemaat Türk Ordusu’na yapılan bu etkisizleştirme operasyonuna karşıydı da, bu yüzden mi AKP ile anlaşamadı ve operasyon başlatıldı…

 

12 yıldır  eğitim  tamamen dibe vurdu. Öğretmenlerin hali içler acısı. Milli Eğitim   bir sarı  sendikaya   ihale edilmiş vaziyette. Bu sarı   sendikalı olmayanlar köle İzaora konumunda. Öğretmen in saygınlığı tamamen bitmiş vaziyettedir. Şimdi bir özel okul furyası başlatıldı. Millet borçlu, çocuğunu dahi okutamaz hale düştü. En zeki çocuklar  şimdiye kadar  sınavlar yoluyla  Milli Eğitim okullarından alınmıştır.. Eğitimin millisi kalmamıştır, milli benlik bitirilmiştir.  Tarih ve kültürüne yabancı kimliksiz bir nesil yetiştirmek için türlü oyunlar oynanıyor. Cemaat, AKP  şimdiye kadar  birlikte  11 yıl  hareket etti de , bu devleti  idare edenler  şimdi mi yanlışların yapıldığını,cemaatin  zararlı cemiyet konumunda  olduğunu  görebildiler?  Bu 11 yıl çok uzun bir süre değil midir? Bu nasıl bir  akıl tutulmasıdır? Bu nasıl bir  aymazlıktır?

Saygılarımla…

 

Satılmadık Satmadık!

0

O cepheden bu cepheye atıldık,

Sevdalarımızla tozduk, savrulduk.

Vatan, millet dedik,hep sorgulandık,

İşgenceler gördük, hiç satılmadık.

 

 

Aç durduk, harama el uzatmadık,

Çıkar için namertle, bir de olmadık.

Çakallarla dansı hiç unutmadık,

Bozkurtça davranıp hiç satılmadık.

 

 

Vatanda Türk, Türk’te vatandır dedik,

Dinsize, yolsuza hep karşı durduk.

Kula kul olmadık, Allah’a olduk,

Çıkar için sevdamızı satmadık.

 

 

Müslüman Türklüğe  ne canlar verdik,

Çileden haz duyduk, hiç de küsmedik.

Yesevi’den , Mevlana’dan ders aldık,

Türk’e  eş  olanı  asla   satmadık.