26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 835

Arvasî ve İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri

“Türk-İslam Ülküsü” düşüncesinin mimarı, sosyolog, pedagog, şair ve yazar SeyyidAhmet Arvasî (15 Şubat 1932 – 31 Aralık 1988) bundan 26 yıl önce daha henüz 56 yaşındayken ebedî âleme göçtü. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü’nde 1975-1978 yılları arasında birlikte birlikte hocalık yapma bahtiyarlığına eriştiğim Arvasî Hoca, ardında çok sayıda eser bıraktı. O’nun nesir türünde ilk eseri, 1965 yılında yayımlanan”İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri”dir.

S. Ahmet Arvasî’nin ilk kitabı, 1955 yılında yayımlanan  “Sır” adlı şiir kitabıdır. Bu kitaptan sonra düzyazıya geçti. Nesir türündeki ilk kitabı ise, 1965 yılında İstanbul’da Mümin Çevik’in sahibi olduğu Doğan Güneş Yayınları arasında cep kitabı boyutunda yayımlanan mavi kapaklı, 16 sahifelik “İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri” isimli kitaptır. Bu kitap Milli Hareket dergisinin Ekim 1967 tarihli 15. sayısında da yayımlandı.

Arvasi Hoca, Türk milliyetçiliği ile ilgili düşüncelerini açıkladığı ilk eseri olan ve milliyetçi kamuoyunda pek fazla bilinmeyen  “İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri” isimli kitabının önsözünde özetle şunları söylüyor:

“Bugün Türkiye’miz çeşitli fikir akımlarının birbiriyle karıştığı bir alan haline gelmiştir. Ziya Gökalp’ten önceki veya Ziya Gökalp’in fikir alanına doğuşunu hazırlayan şartlara benzer bir ortam içindeyiz. Bu gün içinde bulunduğumuz kaosu böylece inceleyip değerlendirecek ve Türk milletine ışıklı bir yol açacak milliyetçi ve ileri insanlara muhtacız. Türk milliyetçiliğini her türlü istismar ve ithamdan kurtarıp, aydın Türk gençliğine yeni baştan teslim etmenin zamanı geçmek üzeredir. Bizi böyle bir sisteme ulaştıracak fikir ve bilim adamlarımızın doğuşunu beklemek yerine, bu adamları yaratmak yolunda bütün imkânları ve gayretlerimizi birleştirmeliyiz.”

İNSANLIK-MİLLİYETÇİLİK- AİLE-KÖY

44 maddelik” İlkelerin ilk 4 maddesi “İnsanlık âlemi” ile ilgilidir. 1.maddede “Bütün insanlığın mesut olmasını istiyoruz” denilmektedir.5, 6 ve 7, maddeler” milliyetçilik” ile ilgili olup 5. maddede milliyetçilik şöyle tarif edilmektedir:  “Milliyetçilik, bir milletin kendini ekonomik, kültürel, sosyal, politik yönden güçlendirmesi ve başka millet ve gruplara sömürtmeme çabasıdır. Bu bakımdan milliyetçilik meşru bir hak ve şuurdur”. Arvasî Hoca 6. maddede “ileri ve insanî milliyetçiliğin, kendi milletinin ve insanlık camiasının aleyhine olmamak şartıyla, başka milletleri ve onların milliyetçilerini de sevip desteklediğini” , 7. maddede ” milliyetçiliğin, sömürü ve emperyalizmi gayrımeşru saydığını” belirtmektedir.

8. Maddede”…yeryüzünde yabancı milletlerin boyunduruğu altında bulunan ve ıstırap çeken soydaşlarımızın da insanlık haklarını ve meselelerini milletlerarası hukuk ve şartların elverdiği ölçüde savunacağız” denilerek  “Dış Türkler” konusuna vurgu” yapılmaktadır. 9. Maddede “ilk ve en önemli amaç”, “bugünkü yurdumuzu ve halkımızı ekonomik, kültürel, sosyal ve politik yönden modernleştirmek, güçlendirmek, yabancı ve zararlı etkilerden kurtarmak”  olarak açıklanmıştır.

10. Maddede “Milliyet ve din şuurunun insanlığı böldüğü ve savaşlara sebep olduğu” görüşünü reddeden Arvasî Hoca, 11. maddede “sosyal olayların tek faktörle açıklanamayacağını, bunların kompleks ve çok yönlü olduğunu”, 12. maddede “milliyetçinin kendi toplumunun meselelerine sahip çıkması gerektiğini” belirtmiştir. 13. Maddede, Türk halkının bütün varlığı ve kurumları ile cehaletin elinde olduğu, Türk Milliyetçiliğinin aydın kadrolarla takviye edilmesi gerektiği” 14. maddede “ekonomik ve sosyal problemlerimizin teolojik, felsefî veya doktriner hal çareleri yerine bilimsel metotlarla çözümlenebileceği”, 15.maddede “hiçbir kişi, parti, görüş ve inanışın putlaştırılamıyacağı”, 16. maddede ise “hem kişilerin cemiyete köle olmaması, hem de cemiyetin kişileri köleleştirmemesi gerektiği”  ifade edilmiştir.

17. maddede” toplum ve fert çatışması” üzerinde durulmakta, ferdin elde ettiği hakların geri alınamayacağı belirtilerek “ferdi yutmak isteyen komünizmin çabalarının boş olduğu” vurgulanmaktadır. 18, 19, 20 ve 21. Maddeler “Aile” ile ilgilidir. Bu maddelere göre; “Aile toplumun temelidir. Türk ailesi her yönden geridir ve güçlendirilmesi gerekir. Bunun için Türk kadını ve erkeği gerekli eğitimden geçirilmelidir.  Ailenin kuruluşunda çok ciddi ve titiz davranılmalıdır. Doğum önlenmemelidir. İstihsalin temeli insandır. Nüfusun sayısı değil, kalitesi, eğitilmesi ve yurt hizmetine sevki problemi vardır. İşsizliğin sebebi, yurt ve ulus hizmetlerinin ilmî ve planlanmamış olmamasıdır”.

22, 23, 24, 25, 26 ve 27. Maddeler  “köy meselesi” ile ilgilidir. Köy, kasaba ve şehrin kaderinin birbirine bağlı olduğunu, köylüyü istismardan koruyucu tedbirlerin alınmasını, üretici ve tüketicinin kooperatifleştirilmesini isteyen Arvasî Hoca, köylülüğün millet olarak övünülecek bir durum olmadığını, köy ve köylü sayısının azaltılmasını, medeniyet tarihinin şehirler tarihi olduğunu vurgulamıştır. Köylü nüfusun bir kısmının sanayiye kaydırılması, köy davasının bir sefalet esnaflığı olmaktan çıkarılıp ilmin davası haline getirilmesi,  toprak reformunun sınaî ve tarımsal reformlarla beraber planlanması gerektiğini belirtmiştir. Burada en ilginç olan husus, “kasabaların köylerin kalkınma merkezi olarak ele alınması, çeşitli hizmetler yönünden çevresindeki köylere yetecek hale getirilmesi, küçük sanayinin kasabalarda toplanması” görüşünün ortaya konulmasıdır. Bu görüşün, daha sonraki yıllarda önce MHP’nin ortaya koyduğu “Tarım Kentleri” ve çok sonra DSP’nin savunduğu “Köykent” projeleri ile birebir örtüştüğünü görüyoruz.

Millî Eğitim ve Millî Kültür

Arvasî Hoca, 28.-36. maddelerde “Millî Eğitim”le ilgili görüşlerini dile getirmiştir. Bunlara göre; “Türk Millî Eğitiminin amacı, Türk milletinin ve Türk yurdunun problemlerini çözmek olmalıdır. Her şeyden önce yetiştirmekte olduğumuz insan tipini iyi tahlil etmeliyiz. Daha sonra yetiştireceğimiz insan tipini iyi çizmeliyiz. Halktan kopmuş, kafa tekamülünden mahrum, nazarî ve ümitsiz  insan tipi bizi selamete götürmez. Millî ve mahalli problemleri yakından tanımak için yurdumuz uygun planlama bölgelerine ayrılmalıdır. Okullar, millî ve mahalli ihtiyaçlara göre amaç, müfredat ve teşkilat yönünden yeniden ele alınmalı, merkez yetkilerinin bir kısmını taşraya devretmelidir. Fakir, köylü ve işçi çocuklarını okutmak ve onlara üniversite kapılarını açmak için her bölgede yatılı okullar kurulmalıdır. (Yatılı Bölge Okulları, bu görüşten yıllar sonra kurulmuştur).

Arvasî Hocaya göre, “Üniversite davası”, “Türkiye’nin ekonomik, kültürel, sosyal ve politik problemlerine hal çaresi bulacak birinci sınıf adam yetiştirme davası”  olarak ele alınmalıdır. Islah olunmak şartı ile Türkiye’de her  yönü ile tamam 20 üniversite kurulmalıdır. ( O tarihte 3 devlet üniversitesi vardı). Kalkınmamızın temelinde gerçekçi, millî problemlerimizi bilen ve duyan ilim adamları bulunmalıdır. Çocuklarımızın ve gençlerimizin yetenekleri, ilmî ve objektif metotlarla tesbit edilmeli, fakülte ve okullara ihtiyaca göre kontenjan açılmalıdır. Okullar boş zamanlarında halk eğitimine tahsis olunmalıdır. Bu konuda yedek subay öğretmenlik müessesesinden yararlanılmalıdır.

37.-44. Madde arasında “Kültürel meseleler” ele alınmıştır. Türk Milliyetçileri bu konuda öncelikle günün ihtiyaçlarına göre yayın yapan, yabancı ve zararlı etkilerle şuurlu mücadele edebilecek basınını kurmalı, yayınevlerini açmalı, sinemasını ve tiyatrosunu faaliyete geçirmelidir.(Arvasî Hocanın bu temennisi aradan 50 yıl geçmesine rağmen halen tam olarak gerçekleşmemiştir). 38. Maddede mabetlerin durumu ele alınmakta ve buralarda verilen vaazların hayat, ilim ve aktüalite dolu, millete yaşama gücü ve dinamizm verecek muhtevada olması istenmektedir.  39. Maddede “Kültür”, “bir milletin tarih boyunca yarattığı veya sosyal temaslarla kazanıp kendi tecrübeleri ile birleştirip yoğurduğu manevî ve maddî değerler”  olarak tarif edilmektedir.

“Modernleşmek, milletçe millî kültürü çağdaş seviyede temsil etmektir” diyen ve “Medenileşmek” kavramını , “çağdaş seviyede bir millet olmak” biçiminde açıklayan Arvasî,  dilimiz, inançlarımız, sanatımız, folklorumuz, hukukumuz, ahlâkımız, ekonomimiz, insanımız, bütün manevî ve maddîdeğerlerimizin çağdaşlığın gerisinde, terk edilmiş ve güçsüz halde olduğunu belirtmektedir. Halkımızın ve cahil tabakanın millî kültürümüzün yegâne sahibi olduğu ifade edilerek, aydınımızın ya millî kültürümüzden iğrendiği, ya da çağdaş seviyede temsil etme ümidini yitirdiği ifade edilmektedir. Bu konuda  Arvasî  Hoca, seviyenin “köylü seviyesi” olduğu tespitini yaparak “Millî kültürümüzü en ileri tekniklerle geliştirmek mecburiyetindeyiz. Milliyetçi aydın ve sanatkârın çoğalması, halk ve aydın çatışmasının azalması, millî kültürümüzü dünya ölçüsünde ve çağdaş seviyede temsil eden dehalara ulaşılması gereklidir” demektedir.

“İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri” isimli kitabın son maddesinde(44. madde) “Dil” konusu üzerinde durulmaktadır. “Dil, millî kültürün en önemli unsurudur” diyen Arvasî, Türk dilinin Anadolu Türklüğünü dünya Türklüğünden koparmadan, nesiller arası çatışmayı şiddetlendirmeden geliştirilmesi, âdeta yeniden var edilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Görüldüğü gibi, “Türk-İslam Ülküsü” düşüncesinin mimarı Seyyid Ahmet Arvasî ‘nin, “İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri” isimli kitabında ortaya koyduğu görüşlerin bugün bile uygulanabilir olması, onun ne kadar ileri fikirli olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin onun gibi çok sayıda çağdaş düşünceli milliyetçi ve Müslüman aydınlara ihtiyacı vardır. Bu aydınları yetiştirme görevide milliyetçi kuruluşlara, milliyetçi ilim ve fikir adamlarına düşmektedir. Arvasî Hocamızı maddî varlığının aramızdan ayrılışının 26. yıldönümünde rahmet ve şükranla anıyor, mekânı cennet olsun diyoruz.

 

Yemen Kandıra’ya Yakın mı?

Osmanlı Devletinin üzerine kara bulutların çöktüğü yıllar..

Anadolu’nun saf, temiz delikanlılarının kimisi Balkanlar’da, Galiçya’da, kimisi Kafkasya’da, kimisi Kuzey Afrika’da, kimisi de YEMEN ÇÖLLERİ’NDE idi.

Bu gençlerden biri de, İzmit – Güvercinlik köyünden Ali OSMAN KÖLÜ’dür.

O zamanlarda bu ailenin lakabı KÖLEOĞLU idi. Kayıtlara “Kölü” olarak geçmiş, her nasılsa..

Şimdiki soyadları ise KÖKTÜRK’tür.

Güvercinlikli genç Ali Osman, her genç gibi, o günkü adetler gereği tüm köylü tarafından köyün dışına harmanlara kadar dualarla uğurlanacaktı. Köye duyuru yapıldı. Herkes sabaha kilitlenmişti.

Köy halkı o gece uykusunu uyumuştur uyumasına da, ya Ali Osman, ya Anne-Baba…!

Çünkü; o günlerde askere giden gelmiyor, künyesinin gelmesini (ölüm haberi) bekliyordu. Bazen, künyesi de gelmez durum daha da kötü olurdu, o anne, baba, kardeş, aile böyle durumlarda ise her gün ölüyordu.

Asker uğurlamaya hemen hemen herkes katılırdı. Çünkü bir insanı son kez Dünya gözüyle görmek ne demek? Hayal edebiliyor musunuz? Ama, o günün şartları böyleydi.

Evden dualarla çıkan Ali Osman’a komşularda eşlik eder. Kalabalık, köyün dışındaki ana yola kadar yürür ve oradaki çayırlık geniş meydanında toplanırlardı. Artık köyün yaşlısı, yetişkini ve çocukları da oradadır.

 

Herkesin kafasında, Ali Osman’ı son kez görmek…

Kalabalığın en başında yaşlı dedeler, kocaanalar, yetişkinler ve çocuklar kendiliğinden düzgün bir sıraya girmişlerdir bile…

En baştaki Emin Dede, çevgenine(baston) yaslanmış ayakta zor duruyor, yaşlılığının da etkisiyle bir taraftan titrerken, diğer taraftan da manalı ıslak gözlerle torunu Ali Osman’a çok manalı manalı bakıyordu.

Ali Osman ilk önce onun elini öptü. Dedesi de onu gözlerinden öptükten sonra sımsıkı kendine çekti. Hem bağrına basıyor, hem öpüyor, hem de doyasıya kokluyordu. Öyle ya, zaten giden gelmiyor, gelse bile kendisi zaten mezarın gaşındaki insan, torunu Ali Osman’ı belki de son öpüşü, son koklayışı ve de son görüşüydü…

El öpme, kucaklaşma daha baba Mustafa’ya gelmeden nineler ve kocaanalar “Uğul(oğul), yavrum, yağızım benim, Ali Osman’ım” sözleri yükselmeye başlayınca, hıçkırıklarda kontrol edilmez bir hal almaya başladı.

Büyükler, erkekler ortalığı yatıştırıcı moral verici sözleri yüksek perdeden söylemelerine rağmen, özellikle Analar, Kocaanalar ve çocuklar ne gözyaşlarını, ne de hıçkırıklarına hâkim olabiliyorlardı…

Ali Osman şoktaydı.

İçine garma olmuş ne ağlayabiliyordu, ne de konuşabiliyordu.

Sırayla el öpüyor, sarılıyor. Daha sonra da manasını bilemediğimiz bakışlarla herkesi anlamlı anlamlı süzüyordu.

Bu arada bazı yaşlı analar, nineler, Ali Osman’a sarılıp dakikalarca bırakmıyor, son kez öpüp-kokluyorlardı.

Kimi yaşlı kocaanalar da bir şekilde biriktirdikleri ve örtmelerinin (büyük başörtü) uç kısımlarına bağladıkları paraları çözüp, Ali Osman’ın cebine koymakla meşgûlken, bazıları da eski keseleri, çemberlere sarılmış gözleme, bazlama gibi yiyecekleri vermekle meşguldüler..

Hatta bazı analar da un helvası yapmış, onu Ali Osman’ın çantarına(Keten bezinden yapılmış çanta, torba, sırt çantası) koymakla meşguldürler.

Bu arada Keten bezinden yapılmış, üzeri işlenmiş çevreler, mendiller de Ali Osman’a veriliyordu.

Küğün utansak gızları da orada, onlar da gözyaşları içindeydiler. Ali Osman onlara doğru gitti. Sadece “hakkınızı, helal edin” diyebildi.

Allaha ısmarladık bile diyemedi. Belki de sevdiği gönlünden geçirdiği insan da oradaydı. Ondan da gizlice çevresini, mendilini de almıştır belki de. Yol boyunca anasının verdikleri, varsa sevdiğinin verdikleri ona arkadaş, teselli olacaktı, o uzun yolculukta..

Vedalaşma ve kucaklaşma bittikten sonra son kez anası Halise Kadın, oğlu Ali Osman’a yaklaşır. Sırtındaki çantalarını tekrar açar, ağzına kadar dolu torbaya, o gece uyumadan hazırlanmış olduğu, pişirdiği tavukla, bazlamaçları çantasına koyuverir.

O duygu dolu ana tekrar oğluna baktı.

O nasıl bir bakış…

Hızla Ali Osman’ı kendine çekti ve gücünün yettiğince, sımsıkı uğulcazına sarıldı. Artık annesinin hıçkırıklarını kimse tutamıyordu…

Baba, Mustafa(kısa Mustafa lakaplı) eşi ve oğluna yaklaştı. O da kendini zor tutuyordu. Yavaşça onları teselli eden sözlerle ayırdı.

Baba Mustafa;

“Haydi, yavrum, artık yola çıkalım” ,

Eşine de: “Hanım yeter artık üzme çocuğu, gün gelir yine görüşürüz” dedi.

Halise ana, eşine manalı manalı baktı ve “Herif bu zamanda gidip de gelen var mı?” dedi.

Bu arada, köydeki yaşlı erkeklerden biri Kuran okudu ve büyükler tarafından dualar yapıldı. Son kez toplu helallikler alındı.

Ali Osman köyden ayrılırken birkaç defa ayrıldığı köyüne baktı. Tabi arkada bıraktığı Kalabalığı da. Kalabalık bir türlü dağılmıyordu.

Büyük ihtimalle, köydeki büyükler ve emsalleri ona dua ediyorlardı. Bir daha göremeyecekleri insanı arkadan seyretmek bile başka bir duyguydu…

Ali Osman kendisine refakatçilik yapan iki arkadaşı ile birlikte İzmit’e doğru yol alıyorlardı.

Bu sırada, arkadaki kalabalıktan yüksek bir ses duydular.

Bu ses, Zehra Ana’nın sesiydi. Ali Osman’da bu sese kulak kabarttı.

Zehra Ana kalabalığa: “Üzülmeyin, üzülmeyin komşular, Ali Osman’ımız gelir de yine beraber oluruz. Onlar vatanı korumaya gitmezlerse bizler burada rahat olabilir miyiz” diyordu. Aslında Zehra Ana, bu sözleri biraz da havayı dağıtmak için söylüyordu.

Ali Osman tepeyi aşar, artık köy gözükmemektedir. Dere, tepe, belen belen yürüyerek, altı saatte İzmit’e varabildiler.

Askerlik Şubesine teslim olur ve kendisini yalnız bırakmayan iki arkadaşı ile de son kez vedalaşır. Ayrılış, o ayrılıştır..

Bu altı saatlik yolun nasıl bittiğini anlayamadı bile Ali Osman. Neler düşündüğünü ne hayaller kurduğunu bilemeyiz. Bildiğimiz uzun bir yolculuk. Güvercinlik köyünden başlayan yol, Büyüktepe, Mecidiye köyü, Gülbahçe, Arpalık köyünden bu günkü Çubuklu Sapağı, Karga Köyü, Çayırköy ve İzmit’te biterdi. Yani eski Bağdat yolu güzergâhı.

O zamanlar İzmit, Baç’tan başlardı. Devlet Hastanesi’nin yeri ise bataklıktı. İzmit’e gelen köylüler hastanenin olduğu yerde, koşum hayvanlarını(mandalar ve öküzler) dinlendirirlerdi. Köyden arabaya koşulan gelen bu hayvanlar, hastanenin yanına gelince boyunduruktan çıkartılır ve bir yere bağlanarak önlerine yemeleri için ot ve mısır talaşı verilirdi.

İmam Hatip ve Mimar Sinan Liseleri’nin olduğu yerler de İzmit’in mezarlıklarından biriydi. Mezarlık ağaçlıktı. Köyden gelen insanlar bu ağaçların altında yazın dinlenirlerdi. Devlet hastanesinin olduğu yerden, denize kadar yerlerde bostanlıklar vardı. Domates, biber, patlıcan, salatalık, bamya, lahana v.s. yetiştirildi. Hatta kavun-karpuz bile ekilirdi.

Deniz de zaten o zamanlar, Yeni Cuma Camii’nin kenarına kadar gelirdi. O günün İzmit’i böyle bir durumda idi. Neyse…

Ali Osman hemen o gün, İstanbul’a gönderilir. İstanbul’da bekleyen gemi topladığı Anadolu çocuklarını ertesi günü Yemen’e götürecektir.

Yemen yolculuğu maceralı geçer, yolda askerlerin bir kısmı hastalık ve açlıktan kırılır.

Gemideki fareler bile yaşamak için, askerlere ilaç olmuştu. Allah kimseyi açlıkla imtihan etmesin.

Yemen’in Aden Limanı’na yanaşan gemideki askerler. En kısa yoldan karınlarını doyurmak ve bulduklarını yemek ve içmek isterler. Bu da onlara pahalıya mal olacaktır. Olmamış üvez ağacı meyvelerini yiyenler kabız olurlar. Bağırsakları taş kesilen askerlerin bir kısmı bölgedeki yerli halk tarafından yağ içirilerek kurtarılır, ama bir kısmı maalesef orada vefat eder.

İşte; Yemen’e giden askerlerimizin köyünden, kasabasından çıkarak, o günkü şartlardaki uğurlanışı, yolculuğu ve Yemen’e varışları.

Not: Yemen Günleri, geri dönüşleri ve kazandıkları ile kaybettiklerimizi en kısa zamanda sizlerle paylaşmak üzere…

 

 

Saygı Sevgi ve Hoşgörü !

0

 

Hepimiz bir gün öleceğiz. Her an her şey olabilir. Çünkü bu dünyadaki vaktimiz çok az.Ebedi hayatı düşününce  ,bu dünyadaki  zamanımız  tahminen   bir nokta kadar.  Bakıyorsunuz, camiinin minaresinden bir sala  sesi geliyor, kulak kabartıyorsunuz, giden kim acaba !

 

 

Sevdiklerimiz nerede? Nerede babalarımız? Nerede annelerimiz?  Nerede dede ve ninelerimiz? Nerede sevdiğimiz  arkadaşlarımız? Nerede bu dünyadan göç etmiş akrabalarımız? Nerede ”fikrimin  ince gülü ” şarkısını  yazıp besteleyip, söyleyenler?

 

Nerede  Alparslanlar, Fatihler, Yavuzlar, Kanuniler?

 

Cumhuriyetimizin kurucusu, özgür olmamıza vesile olan ulu önder ATATÜRK nerede?

 

Nerede  yabancı ideolojilere karşı  Türk gençliğini  uyandıran, hayatlarını  bu uğurda harcayan  Başbuğ Alparslan Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu ve  diğer  Ülkü erleri  nerede?

 

Bu ülke için  zamanını  harcamış, yıpranmış, hırpalanmış  Menderesler, Ecevitler  ve diğer  devlet adamlarımız nerede?

Daha  yaşarken  yetiştirdiği  yoldaşları tarafından   arkadan hançerlenmiş, kenara itilmiş  mücadele adamı Necmettin  Erbakan  nerede?

 

Dünyanın, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı sevgili Peygamberimiz Hz Muhammet Mustafa SV nerede? .

 

”Nedir bu kin ,ne bu nefret ,hiç kalmamış cana kıymet ”türküsü  boşuna  söylenmemiş   zahir…Herkes birbirini yiyor,eziyor,tuzağa düşürmeye çalışıyor.Hırsızlık,yolsuzluk,darp,kalleşlik, öldürmeler  diz boyu !  Kimse kimseyi sevmiyor. Arkadaşız, adaşız, Elhamdülillah Müslüman’ız  diyenler bir araya misafirlikte bile pek nadir   geliyorlar. Ne oluyor arkadaş, bu insanlığa ne oldu acaba, diyenler var mı?

 

Bu nasıl bir algıdır ki  aynı düşünen fikir gruplarının  oluşturduğu  partiler  bile, içlerinde kazanan grup gelince diğerleri gidiyor, ellerini taşın  altına  bir daha  koymuyorlar, irtibat kopuyor. Gruplar arasında dedikodu alıp başını gidiyor. Bu durum camialara, birlikteliğe çok zarar veriyor. Bu kapışmalar  aynı partili olan insanların  bile  birbirlerine düşman olmasına  çoğu zaman sebep oluyor. Kısacası  çürümüşlük, çözülme  çevremizde, toplumda,ülkemizde  hızla   büyüyerek sürüp gidiyor.

 

Hepimiz gidiciyiz… Yolda giderken  farkında olmadan ezdiğiniz karıncaların   ölmesi gibi  bizlerde bir gün, ummadığımız bir anda  ölüp gideceğiz.  Arkamızda iyilikler ve güzellikler bırakmak için; sevgiye ve saygıya, hoşgörüye aşırı derecede ihtiyaç var. Ülkemiz  farkındayız ki bölünmeye çalışılıyor.  Türk Milleti’nin birliğe, dirliğe, iriliğe her zamankinden fazla  ihtiyacı var. Türk Milletinin  bölünmez bütünlüğünün  savunucuları bu dünyada yalnızdırlar. Akıllı  hareket etmeyen, birbirlerini  sürekli  yiyen,savaş halindeki  İslam Dünyası,  hep tuzaklarla karşı karşıya…

 

Tüm Emperyalistler bu  mazlum  toplumları  sömürmek yok etmek için her gün planlı çalışıp, tuzaklar kuruyorlar. Ve İslam Dünyası, ülkemizin ekmeğini yiyip, suyunu içenler, çoğu zaman bu durumu unutup basit meselelerden birbirlerini kırıp, döküp, ayrışıyorlar. Saygı- sevgi  ve hoşgörünün  hâkim olduğu bir ülkeye, bir dünyaya,  yaşadığımız ortamda bu  ulvi hasletlere ihtiyacımız var. Sizlerde bunun farkında mısınız?

Saygılarımla.

 

2014 Türk Kimliğine Saldırı Yılı Oldu

 

“O bir Alman.” / “Biz Almanlar hayatı fazlasıyla ciddiye alırız.” / “Benim tercihim bir Alman otomobili.”

Bu sözler ünlü Alman manken oyuncu Claudia Schiffer‘in, Opel için hazırlanan reklamında dile getirilen sloganlar.

Dikkat ediniz. Almanyalı değilAlman, Almanya malı değil “Alman malı” deniyor.

Reklamda vurgulanan en önemli husus, Almanya’daki vatandaşların ve şirketlerin “Almankimliğine olan aidiyet duygusunun ne kadar güçlü olduğu ve bu kimlikten Almanların ne kadar çok gurur duyduğunun açıklanmasıdır.

Oysa bu marka uluslararası rekabete açık, bütün dünyada satan, yeni pazarlar arayan dev bir şirket.

“Alman malı” olmasının gurur ve güvencesini vurgulayan reklam filmlerini Mercedes, BMW, Bosch, Siemens vd dünyaca ünlü Alman markaların reklamlarında da sıkça görüyoruz.

G. Kore, Japonya gibi dünya markaları çıkarmış ülkelerin de kendi kimliklerini öne çıkaran markalar  (Hyundai, Samsung, Honda, Sony, Hitachi vd) kullandığını ve tanıtımlarında milli kimliklerini öne çıkardıklarını görebiliyoruz.

Demek ki uluslararası rekabete açık olmak, bütün dünyaya hitap eder durumda olmak için bile milli kimliğin vurgulanması zararlı değil, faydalıdır.

Bizde ise uluslararası piyasada ismi geçen firmalarımız “Türk Malı” olduğunu gizleyen, yabancı dillerde veya bu dillerde “yadırganmayacak” (Vestel, Beko gibi) marka isimleri seçer. Bırakın dışarıya satış yapmaya çalışanı, iç piyasaya dönük çalışanlar bile yabancı isimleri marka olarak kullanmakta. İtalya malları boykot edilince “biz Türk markasıyız” diye ilanlar veren Bellona, Pastavilla gibi markaları hatırlayınız.

Dahası Türkiye içi satışlarda bile artık Türk Malı (TM) yerine “Türkiye’de Üretilmiştir” ibaresi tercih edilir oldu.

Bu bir geri kalmış ülke kompleksi midir yoksa son yılların “açılım” politikalarının bir yansıması mıdır?

*****

Türk, Öz Vatanında Garip Oldu

AKP‘nin iktidar olduğu 12 yıl boyunca Türk kimliğine karşı sistematik bir saldırı yapılmakta. Türk olmaktan adeta utanır hale getirildik.

Partinin en önemli üç ismi olan Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ta Türk kimliğine aidiyet duygusu, Türklükten gurur duyduğuna dair bir işaret hiç görmedik.

Bu isimler ne yazık ki “Siz ‘ne mutlu Türk’üm diyene’ derseniz, Kürt olan da ‘Ne mutlu Kürdüm diyene’ der” anlayışını Türklere de önemli ölçüde kabul ettirdiler.

Bunlar “Ne mutlu Türk olana” değil de, neden “Ne mutlu Türk’üm diyene” denildiğini anlamazdan geldiler.

Bu görüşte olanlar “Türklüğün Anadolu’da yaşayan 36 etnik kökenden biri olduğunu” anlatarak Türklüğü bir etnik kimlik seviyesine indirmeye çalıştılar.

Oysaki “Türklük bir üst kimliktir. Üst kimliği kaldırırsanız bu iş parçalanır. Türk, bu ülkenin ve Osmanlı’nın ve Selçuklu’nun kurucusu. Kurucu hakkı vardır. Müktesep haktır. Bu yüzden kul hakkıdır.” Bunlar Anayasa’dan Türk ismini çıkarmaya çalıştılar. Çıkaramadılar ama çoğunluğu sağlayınca çıkaracaklarını açıkladılar.

Irk bazında değil, vatandaşlık temelinde verilen Türk kimliğinin en modern anlayış olduğunu, Türk’ün âlicenaplığını görmediler. Ülkeyi etnik kimlikler ölçeğinde bölmenin alt yapısını hazırladılar.

Gariptir ki “Türk’üm” demeyi ırkçılık sayanlar, “hepimiz Ermeni’yiz”, “hepimiz Kürt’üz” demekten çekinmediler.

Her fırsatta “tarihimizle yüzleşmek” adı altında, vatana ihanet etmiş, Türk Milletine büyük acılar tattırmış etnik kimliklerden özür dilememiz gerektiğini söylediler.

“Dış Türklerle yakından alakadar olmalıyız” diyen Türk Milliyetçilerini şovenist, Turancı, ırkçı olmakla suçladılar. Fakat Ayn El Arap’taki (Kobani’deki) PKK uzantılarının vatandaşlarımızın yakın akrabası olduğunu, onları korumak için Suriye’ye girmemiz gerektiğini utanmadan anlattılar.

Her akşam belli TV kanallarında geçmişteki hainlerin torunlarını, onların satın aldığı sözde akil kişileri Türk Milletine hakaret için konuşturdular.

Böylece Türk insanı artık tansiyonu fırlamadan haber ve açık oturum izleyemez hale geldi.

Bir kısmımız da gurur kaynağımız olan şanlı tarihimizden ve bize bu vatanı bırakanlardan utanır hatta nefret eder hale geldi.

*****

Gurur Kaynaklarımız İtibarsızlaştırıldı

Bir milleti güçlü kılan en önemli varlığı kimliğine sahip, özgüveni olan vatandaşlarıdır. Türkiye’yi zaafa uğratmak için tasarlanan dış proje, elimizden bu en önemli varlığımızı almayı hedeflemekte.

Bu projenin taşeronu olan, dalalet ve hıyanet içindeki iç uzantıları da özgüveni olmayan milli kimliksiz bir toplum inşa etmek için her fırsatı kullanmaktalar.

O kadar azıttılar ki devlet kurumlarından TC ismine bile tahammül edemediler. Çocuklarımız “varlığım Türk varlığına armağan olsun” demesin diye “Andımızı okullardan kaldırdılar.

Dersim olaylarınıkatliam” olarak niteleyip, Kerbela’ya benzettiler.

Son yüz yılda tarihin en büyük toplu soykırımlarına muhatap olan Türk Milleti için bir damlacık gözyaşı dökmediler. 1915 Ermeni Tehciri’ni soykırım olarak niteleyip “Ermenilerden özür dilememiz gerektiğini” söylediler. Türk kadınlarının tecavüz edildiği, katledildiği manastırı Türk Milletinin parasıyla restore ettiler, ayinler düzenlediler.

“AKP iktidarından önce hepimiz Türk’tük. Türk olmaktan kurtulduk” dediler.

Atatürk‘e dolaylı veya dolaysız yollardan hakaretler ettiler. “Kurtuluş Savaşı’nın başlamasında Atatürk’ün herhangi bir etkisi yoktur” dediler. Bazısı daha da ileri gitti, “İstiklal Savaşı hiç olmadı” dedi. Kahramanmaraşlı, Gaziantepli, Şanlıurfalı vatandaşlarımızın kahramanlıklarını inkâr ettiler. Şehitlerimize, gazilerimize hakaret ettiler.

“Yazı ve dil devrimi Türkiye’yi tarihinden koparmış, insanları bir gecede cahil bırakmıştır” dediler. Erkeklerde yüzde 7, kadınlarda yüzde 1’in altında olan okuma yazma oranının Cumhuriyet döneminde yüzde yüzlere yaklaştığını, eski harflerle yazılı bütün önemli eserlerin yeni harflere çevrilmiş olduğu gerçeğinin üzerini örtmeye çalıştılar. Okumadıkları için cahil olduklarını gizleyip, cehaletlerinin suçunu Atatürk’e attılar.

*****

2014 Yılının En Önemli Olayı

2014 yılında 17/25 Aralık yolsuzluk dosyaları, Cemaat/paralel yapı tartışmaları, Cumhurbaşkanı seçimi, Adliye’nin hükümete uyumlu (bağımlı) hale getirilmesi, Hukukun katledilmesi, Türk Silahlı Kuvvetlerinden bir kadronun tasfiyesine yol açan yargılamaların “Ordumuza kumpas” olduğunun fark edilmesi, Çözülme sürecinin bölgede kamu güvenliğinin kalmadığının resmen ilan edilmesi, hâkimiyetin (egemenliğin) terör örgütüne devredilmesi aşamasına gelmesi gibi, birbirinden önemli ve çoğu kahredici gelişmeler oldu.

Fakat bunların içinde en önemlisi ve diğerlerine zemin hazırlayan gelişme TÜRK Kimliğine yapılan saldırılar ve Türk Milletinin özgüveninin yıpratılmasıdır.

Bütün bunları Cumhuriyet’in temel değerlerine nefret ve öfke içinde yetiştirildikleri için mi, yoksa dış projenin taşeronu oldukları için mi yaptıklarının artık bir önemi yok.

Gördük ki bizim bu gibilerle bir milli mutabakat zeminimiz olamaz.

Çünkü artık öğrendik ki, onlar kendilerini “Türk” hissetmiyormuş. Hatta Türk’e öfke duymaktaymış.

 

 

Yıl 2015 PKK’nın Anadoluyu İşgali!

1919 yılının 15 Mayıs’ında Yunanlılar; İngiliz, Fransız ve ABD’nin isteği ile Türk yurdu Anadolu’yu işgale başladı.

Bu devletlerin Yunan işgaline yol vermelerinin nedeni; kendi toplumlarına duyurdukları gibi Batı Anadolu’daki Rumların katledilme tehlikesi değil, Anadolu’yu Türklerden tümden temizlemek ve bu bölgelere göz dikmiş olan İtalyanların işgaline izin vermemekti. Yani duygusal ve emperyal nedenler? Şimdi bu işgal, ülkemizin Doğu ve Güneydoğu Anadolu’sunda Pkk tarafından hayata geçiriliyor.

Yunan işgali süresince, Türklerin varlığını yeryüzünden silmek gayesinin bir aşaması olan Anadolu’yu Türklerden temizleme projesi için; köy, kasaba, cami, fabrika, ev dinlemeden yakıp yıktılar. Pkk’da yıkıp yakmadımı? Buna günümüzde de devam etmiyormu?

Yunanlılar, işgale ve giriştikleri soykırıma, temel teşkil eden görüşleri; “Türklerin, Küçük Asya’ya hakim olmasından sonra, buralarda yaşayan büyük Yunan kitlelerinin dinlerini ve milliyetlerini değiştirdikleri”idi. Benzer iddia, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Kürtleri asimile ederek yok ettiği yönünde değilmi?Bunu hem Pkk hem de arkasında olan küresel güçler söylemiyor mu?

Hedefte bugün olduğu gibi o zamanda,yine Türk Ordusu ve kumandanları vardı. Çünkü onlar veya yönlendirdikleri silahlı Türk grupları, hristiyanları kesmeye hazırlanıyordu. 2007 yılından itibarenTürk Ordusu’na karşı yürütülenplanlı saldırı ve ordunun kışlaya hapis edilmesi bunun içinmi acaba? Kürtlerimi keseceklerdi?Tarihte kimi kesmişiz ki; onları keselim.  Hem biz onlarla bir millet değilmiyiz? Kürtlerinde Lozan’da iradesi böyle değilmiydi?

Örneğin Nurettin Paşa, o dönemde Yunan ve Ermenilerin bütün faili meçhul suçları kolaylıkla üzerine attığı bir hedef olmuştu. Bugünde Türk Ordusu’nun ve emniyet güçlerinin kahraman mensupları, faili meçhul uydurmacası ile hedef değillermidir?

Yunan kaynaklarına göre 15 Mayıs 1919 öncesinde, İzmir’in nüfusunun % 50’sinden fazlası Rum’du. Yunan unsurunun sayısal çoğunluğu ve sosyal yaşamdaki baskısı, kentte bir Yunan havası esmesine neden oluyordu. Yani İzmir, Rum’undu ve Türklerin elinden alınmalıydı!Diyarbakır’ın bir Kürt şehri olduğu iddiası ile ne kadar benzeşiyor değil mi?

Hristiyan ahalinin, can ve mal güvenliğini korumak için İzmir’e çıkan Yunan askerleri, önlerine çıkan her Türk’ü katletmekten çekinmediler. Askerlerin bu insanlık dışı hareketlerine, Rum ve Ermenilerde iştirak etti.Son günlerde kendileri gibi düşünmeyen insanlara ve koruculara; Pkk’nın neler yaptığını biliyorsunuz!Benzemiyor mu?

Hükümet Konağı ve kışladan çıkarılan sivil memurlar ile askerlere, yerli Rumlar; taş sopa ve demirlerle saldırmış ve bir çok kişiyi feci şekilde katletmişlerdir. Kordon ve rıhtımda öldürülen ve yaralananların çoğu denize atılmıştır. Denizden  günler sonra çıkartılan cesetlerin birbirine zincirle, demir  telle bağlı oldukları görülmüştür. Pkk’nın yaptığı katliamların vahşeti arşivlerde duruyor. İsterseniz bir bakın! Nice öğretmen, hakim, savcı, kaymakam, asker ve polis benzer akibete uğramamışmıdır?

İşgalde ilk önce, Türk ahalinin tamamen silahsız kalması için, silahlarını teslim etmeyenlerin kurşuna dizileceğini ilan ettiler. Türklerin oturdukları yerleri yakmadan önce, su kaynaklarını kestiler. Gayr-ı Müslim halkı, Müslüman Türklerden ayırmak için onlara fes yerine şapka giydirerek, ev ve iş yerlerini işaretlediler. Yağma da yanlış yapılmaması için, levhaların Rumca yazılmasını emrettiler. Biliyorsunuz çözümcü hükümet; halen Pkk’ya silah bıraktıramadı. Oslo görüşmelerinde de 1.5 milyon silahın Türkiye’de halka dağıtıldığını kabul ettik.Pkk’nın bu silahları kime karşı kullanacağını Cizre’de bir kez daha görmedik mi?

Sadece Aydın’da öldürülen binlerce insanımızın dışında; 11.500 ev, 50 cami ve mescit, 400 kadar mağaza ve dükkan, 130 yağ ve pamuk fabrikası, 160 okul ve 20 resmi bina yakılmış ve yıkılmıştır. Germencik’te isimleri tespit edilebilen 1800 Türk genci öldürülmüştür. Günümüzde de Pkk tarafından bu yakma ve yıkma olayları devam ediyor. Acaba ne kadar okul, cami, belediye ve hükümet binası, araç, gereç, iş makinası Pkk tarafından yakılmıştır?

1919’dameydana gelen olayları araştırmak için Paris Konferansı Yüksek Konsey’inin kararı ile bir “İnceleme Komisyonu” kuruldu. İngiliz, Fransız, İtalyan, ABD, Osmanlı ve Yunan temsilcilerinin bulunduğu bu komisyonun, 13 Ekim 1919’da sunduğu raporun 6. maddesinde Yunan kuvvetlerine “Çıkarma esnasında Türkler, en küçük bir mukavemet dahi göstermemiştir” diye yazıyordu. Hep söylüyorum,bugünde Türk Milleti, Pkk’ya ve çözülme sürecine ses çıkarmıyor diye.

Gördünüz değilmi? Yunan’ın Anadolu’yu işgal nedenleri ve işgal sırasında yaptıkları ile Pkk’nın stratejisi ve yaptıkları arasında nasıl benzerlikler var. Aslında Pkk ile Yunanlılar arasında fikri ve duygusal bağlarda bulunuyor. Yoksa günümüzde bunların arasındaki işbirliğini, başka ne ile izah etmek mümkün?

2015 yılına girerken geçmişe ve 2014’e dair güzel şeyler anlatmak isterdim. Ancak ne yazık ki, öyle yapamıyorum. Çünkü gerçekler acıtıcı!

Biliyorum ki; siz emekli maaşınıza zam, atama, vergi affı, bedelli askerlik, sosyal yardımlar, ballı teşvikler yada çiftçiyi, köylüyü, hayvancılığı destekleyen kolay krediler peşindesiniz… Belki uyandınız ama tercihleriniz, geçmişte Selanik ve İzmir’de olduğu gibi suskun kalmak!

Pembe hayatınız, bölücü işgal başarıncaya kadar küresel güçlerin desteği ile sürecek ve işgal tamamlanınca acı gerçeklerle karşı karşıya kalacaksınız.

Bütün bunlara rağmen ben, 2015 yılından ümitliyim çünkü mücadele ediyorum. Ama biliyorum ki; siz benim kadar ümitli değilsiniz. Eğer böyle devam ederseniz ve bende mücadelem ile kazanırsam, başarıyı sizle paylaşmak gibibir niyetim olmadığınıda biliniz.

Unutmayınız ki, Türkiye ve Türk Milleti; yaşadığı bu topraklardaki tek çakıl taşına varıncaya kadar sahip olduklarının bedelini fazlasıyla ödedi. Fırsat buldukça üstüne çullanan Yunanlılar, Ermeniler, hainler, vatansızlar ve bu ülkenin toprağında yetişip de köklerine ihanet edenleri gördü, yaşadı ve halen de yaşamakta.

Vesselam, 2015 ümidin, zenginliğin, varlığın, sıhhatin ve Pkk ile arkasındaki şer güçlerin darma duman edildiği bir yıl olsun. İnşallah başaracağız! 9 Eylül’de yaşadıklarımız önümüzü aydınlatıyor.

 

Türkiye’deki Suriye

0

 

Bugün Cuma, Fatih mahalle camisinde Cuma namazını kıldık. Allah kabul etsin.Ancak cami çıkışında saydım sadece bizim çıktığımız kapı önünde 13 tane Suriyeli dilenen vardı. Kocaeli’nde bir ilçenin mahalle camisinde bu kadar Suriyeli dilenen varsa, Suriye sınırına yakın veya İstanbul, Ankara, Adana, İzmir gibi kentlerde durum daha da vahimdir.

 

 

 

Savaşı körükleyen taraf olan Türkiye, ABD ve diğer AB ülkeleri ile birlik olup Esad’ın işini bitireceklerdi.Ama Rus destekli Esad’ın işi bitmedi ve daha da güçlendi. ABD ve AB ülkeleri Türkiye’yi bu mesele de maalesef yalnız bıraktılar. Dış politikamızdaki aczi yet Suriye ile olan ilişkilerde’de maalesef patlak verdi. Türkiye’den Suriye içlerine elini sokanlar sayesindedir ki orada yaşayan binlerce, milyonlarca insan öldü,perişan oldular. Ülkemize sığınan bu insanları gördükçe elbet teki yüreklerimiz parçalanıyor. İnsanımızın büyük çoğunluğu zor geçinirken, bu insanlara nasıl yardım edilecek? Asıl zengin tebaanın gittiği yerlere bu insanlar zaten gidemezler.

 

 

Asıl mesele ise bu insanları yurt içine salıveren bugünkü hükümetin bu sorunla ilgili politika üretememesidir. Bu insanlar bir bölgede toplanmalı idi, ülke içine bırakılmamalı idiler. Birleşmiş Milletlerden de yardımlar alarak beslenme ve barınma işi halledilmeliydi. Cami önlerinde, kaldıkları yerlerde durum o kadar kötü ki, plansız, programsız bir kargaşa içine itiliyor insanlar.

 

Önden giden adam diğerine; biz karnımızı doyurduk ta bunlar eksikti, diye mırıldanıyor. bu insanlara hatta yardım eden çok az. Geçen hafta merkezdeki camii önünde diğer yerli bir dilenci bu Suriyeli kadın ve çocuklara saldırmıştı, kimsede ses çıkarmadı. Bizler bir kaç kişi araya girip durdurmuştuk. Velhasıl sahip çıkılmayan sorunlar yanında bu insanlarda rezil, usvay oluyorlar.

 

 

Madem bu savaşın müsebbiplerindensiniz, kardeş Esad’ı da alt edemiyorsunuz, bu adamları bu sefil durumdan, aşağılanmaktan kurtarmalısınız. Bu insanlar bir organizeli  bölgede  toplanıp idame ettirilmelidirler. Dış işleri de  bu çirkin savaşın bitirilmesi için  barışçıl çabalar sarf etmelidir. Sağda solda ,o soğuk ve sağlıksız ortamlarda bu insanlar perişan oluyor. Diğer insanlarda olumsuz gelişmelerle karşı karşıya kalıyorlar. Hırsızlık olayları  daha çok tırmanmaya başlamıştır. Eşinden  ayrılıp, Suriyeli  bakirlerle evlenen insan sayısı özellikle Güney illerimizde artmıştır. Bu yüzden bir çok aile dağılmaktadır.Türkiye gün geçtikçe kötü gidişatın çekim alanına girmektedir.Bu durum açıkça görülüyor…

Saygılarımla.

 

Mevkie, Paraya, Şöhrete Köle Olanlar

Kölelik müessesesi kalkalı çok oldu. Artık köleliğin kitapta, kanunda yeri yok. Fakat ne yazık ki, kitaptan, kanundan kaldırdığımız köleliği hayattan kaldıramadık. Belki de bu insanın yaradılışında var olan bir şey. Kime ne için olursa olsun, bazı insanlar itaat etmekten hoşlanırlar. Bunlar tıp ki eşya gibidirler. Kendiliklerinden hiçbir reaksiyon göstermezler. Bagaj gibi, insanların emri ile bir yerden bir yere taşınırlar, gideler, gelirler. Bu türlü yaratıklara acınır. Çünkü ellerinden bir şey gelmez. Allah onları öyle yaratmıştır. Bir de bir bakıma bu tip insanlara benzeyen bir bakıma bunlardan apayrı bir cins insan daha vardır ki biz bu yazımızda onların üzerinde duracağız. Halk arasında “Hem uyuz hem kuduz” denilen kendilerinden şiddetle nefret edilen insan tipi işte bu tiptir. Bunlar kendilerinden bir santim büyük kimselerden o kadar korkarlar ki amirlerinin, üstlerinin karşısında adeta yerle bir olurlar. Buna karşılık kendilerinden bir santim küçük olanları da karşılarında yok olmuş görmek isterler. Bile bile çiğnettikleri varlıklarını ayaklandırıp kırılan izzet-i nefislerini kurtarmak için başkalarını çiğnerler. Böylece hem gururlarını tatmin etmek isterler hem de ellerine verilen geçici salâhiyetlerini bir intikam aleti olarak kullanırlar. Bunları yaparken de millî, vatanî vazifelerini yaptıklarını sanırlar. Kendilerini ve etrafındakileri buna inandırmaya çalışırlar. Bunlar her nasılsa kendilerine vazife icabı itaatle mükellef olan fakat kendilerinden her bakımdan kat kat üstün insanları ezmekten her yerde küçük düşürmekten sonsuz bir zevk alırlar. Kendi varlıklarını başkalarının yokluğundan, kendi kuvvelerini başkalarının aczinden bulur ve sevinirler. Bu zavallılar, kendi kendilerine yokturlar. Ancak, başkaları sayesinde elde ettikleri üç-beş kuruşluk bir sandalye, bir rütbe sayesinde vardırlar.

Leş kargaları nasıl leşle geçinirlerse, nasıl leş onların başlıca gıdası ise, bunların da gıdası kin, intikam ve düşmanlıktır. Düşmanlıkları hiçbir zaman pişmanlık haline gelmez. Onlarda o ruh, o vicdan yoktur. Vicdan azabı gibi bütün büyük kaynaktan, o sonsuz ummandan mahrumdurlar. Nasipleri yoktur. Cimri ve kısır ruhlarında Allah’nın zengin ve engin af ve mağfiret deryasına doğru bir hamle, bir açılış ve akış görülmez. Kuvvetlilerin karşısında köpek, zayıfların karşısında aslan kesilirler. Ne söylediklerini kendileri de bilmezler. Devamlı homurdanır dururlar. Küçük bir muvaffakiyetten, sağlarındaki sollarındaki parlayan birkaç yıldızdan sonsuz bir gurur duyarlar. İçleri içlerine sığmaz. Hükmetmeye başlarlar. Kendi kendilerine sorarlar; “Ben kimim ben?” Benlikleri dünya kadar büyür. Sağa sola kuduz köpekler gibi saldırırlar. Kendilerinden bir rütbe yukarısı gelince bu ham ervahlar, bu balonlar sönüverirler. Birden soldan bir çarkla hepten hiçe geçerler. Pabuçları dama atılır. Ortalıkta görünmez olurlar. Bunlar sinsi, pinti mahluklardır. Elleri açık değildir. Sözleri açık değildir. Kalpleri, kafaları açık değildir. Açık olan bir tarafları vardır; Ağızları… Ağızlarından pislik akar. Küfrü, sövüp saymayı bir nevi kahramanlık, kabadayılık sanırlar. Zordan hoşlanmayan, zorla zapt edilemeyen bir şey varsa o da insan kalbidir. İnsan kalbi, toprak gibi zorla fethedilemez. Onlar bunu bilmezler. Zorla ellerindeki salâhiyetle ve tehditle iş görmeye, otorite kurmaya çalışırlar ve sonunda gülünç hale düşerler. Bu tür adamlardan her türlü fenalık gelebilir. Bunlar edepsizlerden namussuzlardan da beterdir. Namussuzun, alçağın, hırsızın bir yüzü vardır. Biz onu biliriz ve ona göre hareket ederiz. Fakat bunların bir değil bin yüzü vardır. Allah yüzsüzlerle çok yüzlülerden bu milleti korusun.

Nefsin sana padişah, sen de onun kuluysan, kurtulamasın kölelikten, gerçek padişah da olsan….

İrtica ve Gericilik

0

Son zamanlarda gazete, radyo ve bilhassa televizyonlarda ısrarla ve sık sık  “irtica”  yâni  “gericilik”  endîşe ve tehlikesinden bahsedilir oldu.

Gerçekten,  Türkiye için böyle bir tehlike var mıdır?Varsa boyutları nedir?

Bu soruları cevaplandırmadan önce, bâzı hususları belirtmek lâzım: Her fikrin zıttı,her düşüncenin mutaassıp / körü körüne savunucusu vardır. Her fiilin yanlış uygulayıcısı,her mesleğin yanlış tatbikçisi olur. Üstelik böyleleri her zaman ve her yerde, hep olagelmiş ve daima da olagelecektir.

Fakat hemen belirtelim ki, bu saydığımız ve sayamadığımız grup ve meslek mensuplarının, büyük çoğunluğa göre sayıca mevcudiyetleri; her zaman küçük çapta kalmış; asla büyük bir yekûn tutmamıştır.

Zaten bütün dünyada ideolojik yönden faaliyet gösteren ve bu yolda taraftar toplamak isteyenler; hep sayıca azınlıktan öteye geçememişlerdir.

Bundan dolayı, sayıca ürkütücü olmaktan uzak bir rakamla ifadesini bulan aşırı uçların        -ister dinsel ister gayri dinsel olsun-  tehlikesinden söz etmek ne kadar yerindeyse; bu tehlikeyi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni çökertecek derecede abartmak da bir o kadar yanlıştır.

Evet Türkiye için  “irtica”  tehlikesi vardır. Fakat Türkiye’ye zarar verecek boyutta değildir. Kaldı ki bu tehlike İslâmdan değil; İslâmı yanlış anlayan bir avuç müslümandan kaynaklanmaktadır.

Bin yarım adam, bir tam adam olmadığı gibi, İslâmı yanlış anlayan ve yorumlayan kimselerin İslâm diye bahsettikleri bir takım siyasete ait hususların da İslâmla uzaktan yakından alâkası yoktur. Varsa, hatâ müslümanındır, İslâmiyetin değil.

Nasıl ki kimyagerin hatâsından Kimya ilmi; fizikçinin hatâsından Fizik ilmi sorumlu değilse; müslümanın hatâsından da İslâm sorumlu değildir.

Yılan zehirine karşı panzehir, yılan zehiridir. Hastalıklara karşı korunmanın yolu, aşı olmaktan yâni hastalık yapan mikrobu, vücûda zerkederek, ona karşı bağışıklık kazanmaktan geçer.

Öyle de Din’in yanlış yorumlanmasından meydana gelen tehlikeyi önleyecek olan da, ancak Din’in doğru yorumlanmasıyla kabildir. Yâni Din’in panzehiri yine Din’dir. Yanlış İslâmı temize çıkaracak olan da ancak doğru İslâmiyettir.

Bunu sağlıyacak olanlar ise, başta İlahiyatçılarımız olmak üzere Diyanet câmiamız ve Din derslerine giren öğretmenlerimizdir. Kısaca insanımıza  -devletçe-  doğru dini ve gerçek İslâmiyeti öğretebildiğimiz takdirde  “irtica”  diye bir tehlike kalmıyacaktır.

Çünkü hastalanan vücûd ölüme terkedilmez. Aksine tedavisine bakılır. Din iki taraflı keskin bıçak gibidir. Katletmekte de kullanılabilir, ekmek kesmekte de.

İslâm ilaç gibidir. İlaç nasıl ki doktor reçetesiyle devaya sebep olur. Rastgele kullanmakla da ölümlere sebebiyet verirse; Kur’an-ı Kerîm’i kendine göre, keyfî  yorumlayanlar, hem kendilerine hem de vatana, millete ve devlete gaile açmaktan, kendilerini kurtaramazlar.

Bunlar, dinde hassas fakat muhakeme-i akliyede noksan kişilerdir. Böylelerin dine verdikleri zararı akıllı düşman bile veremez.

Evet, insan mükerrem ve mükemmel bir varlıktır. Yaratılışı îcabı hakikati arar. Fakat bâzan hakikat zannederek yanlışa sarılabilir.

İşte bu yüzden kişiye çok büyük bir mes’ûliyet ve sorumluluk düşmektedir. Doğru kişileri ve doğru kitapları bulup seçmekte, âzâmî gayret göstermeli, büyük bir dikkat sarfetmelidir.

 

Osmanlı Devletinin Resmi Dili Türkçeydi, Padişahlar da Türkçeciydi

0

Osmanlı devletinin resmi dili, başlangıçtan beri Türkçeydi. Ama Medrese eğitimi alan, Arapça ve Farsça bilen devlet adamları ve onların kâtipleri, biraz da sanat ve hüner göstermek için resmi yazışmalarda bu dillerden kelime ve terkipler kullanarak Türkçenin ağdalı ve anlaşılmaz bir hale gelmesine yol açtılar. İlk defa III. Selim, edebiyattaki halk dilinin kelimelerini klasik edebiyatımızda kullanılmasını savunan Türkî-i basit hareketinden etkilenerek Türkçenin sadeleştirilmesi yolunda ilk adım atan Osmanlı padişahı oldu.

II. Mahmut, 1827 yılında 40 öğrenciyle açılan Tıphane-i Amire’ye verdiği önemi ve tıp ilminin Türkçe öğretilmesi konusundaki hassasiyetini Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’ye gönderdiği mektupta şu sözlerle dile getiriyordu:”…Biz, gerek askerimiz, gerek memleketimiz için iyi hekimler yetiştirip sağlık hizmetinin gerekli olduğu yerlerde görevlendirilmelerine ve tıp bilimini kendi lisanımızla öğretebilmek için gerekli kitapların yazılmasına gayret etmeliyiz”

Sultan II. Mahmud,  1839 yılında Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Amire’nin birleştirilmesiyleGalatasaray’da kurulanMekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi (Sonradan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane) açarken yaptığı ünlü konuşmasında  “… Amacım tıp bilimini gitgide, azar azar kendi lisanımıza almak, ondan sonra da Osmanlı İmparatorluğu’nun her tarafına Türkçe olarak yayınlamaktır. İşte bu adamdan (Dr. Karl Ambroise Bernard)  tababet ilmini öğrenmeye çalışın ve yavaş yavaş Türkçeye aktırıp, kendi lisanımızla elden ele geçmesine gayret edin… ” diyerek, Tıbbiyeliye tıp ilminin Türkçeleştirilmesi hedefini gösterdi.

II. Mahmut, sadece tıp eğitiminin Türkçeleşmesini değil, konuşulan Osmanlıcanın da herkesin anlayabileceği şekilde sadeleşmesini istiyordu. Vak’anüvis Esat Efendi,  II.Mahmut’un Viyana yolculuğunu bir kitap halinde yazmıştı. II.Mahmut, kitabın dili hakkında şöyle demiştir: “…Gerçi çok güzel ve sanatlı kaleme alındığına şüphe yok ise de, bu türlü herkesin okuyacağı şeylerde herkesin anlayabileceği sözler kullanmak lazım gelir.”

Tıp ilmine ait kitapları Türkçeleştirilmesi amacıyla, Tıbbiye’nin seçkin öğrencilerinin  1856 yılında kurdukları “Cemiyyet-i Tıbbiye-i Şahane”, gayrı müslim hekimlerin Fransızca bilme avantajlarını kaybetmemek için yürüttükleri çabalar sonunda dağıtıldı. Bu seçkin öğrencilerden Kırım’lı Aziz Efendi ve arkadaşları (Hüseyin Remzi, İbrahim Latif (Lütfü? ), Hüseyin Sabri, Vahit, Emin Servet ve Nedim Efendiler) teşkilatlanarak, bu konudaki çalışmaları gizli olarak yürütmeye başladılar ve 1862’de gizli bir dernek kurdular. Bu öğrencilerin hepsi, vak’anüvis Ömer Lütfi Efendi’den (öl.1909) ders görüyorlardı.

Rıza Tahsin, Mirat-ı Mekteb-i Tıbbiye (1910) adlı kitabında, bu cemiyetin kuruluş amacını söyle yazıyordu.”… Millet olma özelliğinin ana lisanı korumakla mümkün olabileceğini, bilimdeki ilerlemenin kullanılan dilin ait olduğu milleti şereflendireceğini, yabancı dil ile yapılan yüksek öğrenim ile meydana gelen şeref ve üstünlüğün o dile sahip olan ecnebi milletlere intikal edeceği ve aslını korumayan milletlerin devlet olarak varlığının zarar göreceğinin farkına varanlar Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmaniye’yi kurdular”.

Tıbbiyeliler arasında tıp ilim dilinin Türkçe olması konusunda başlayan bu millî hassasiyetin, milliyetçilik fikrinin tekâmülünde ve 20. Yüzyılın başlarında milliyetçi teşekküllerin oluşumunda görev almalarıyla devam ettiğini görüyoruz.

1876’daki İlk Anayasamıza Göre Resmi Dilimiz Türkçeydi

Osmanlı devletinde dil meselesi II. Mahmut’tan sonra en ciddi biçimde, II. ABDÜLHAMİT döneminde ele alınmıştır. I. Meşrutiyet’in 1876 yılında ilanından sonra kabul edilen Kanun-ı Esasi(Anayayasa)’nin hazırlanışında ve Heyet-i Mebusan’da (Birinci Meclis-i Mebusan) resmi makamların gündemine gelmiştir. Devletin bünyesine yeni bir kurum olarak katılacak Heyet-i Mebusan, ülkenin değişik yörelerinden gelecek mebuslardan oluşacaktı. Üç kıtaya yayılmış bulunan Memalik-i Devlet-i Osmaniye’nin farklı etnik gruplardan oluşan tebaasını temsil edecek bu mecliste farklı dilleri konuşan insanların bulunacağı muhakkaktı. Farklı dilleri konuşan mebusların mecliste nasıl anlaşacağı, yasama işlevini hangi dille yerine getirecekleri önemli bir meseleydi.. Bu nedenle, Kanun-ı Esasi hazırlanırken 18. ve 68. maddeler devletin diline ayrıldı.

Kanun-ı Esasi’nin 18. maddesinde “Tebaa-i Osmaniyeninhidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmisi olan Türkçeyi bilmeleri şarttır.” denilerek hem devletin resmi dilinin Türkçe olduğu belirtiliyor, hem de devlet kadrolarında görev alacak kişilere Türkçe bilme şartı getiriliyordu.

Heyet-i Mebusan’a kimlerin seçilemeyeceği de 68. maddede sıralanırken “…salisen Türkçe bilmeyen…mebus olamaz” denilmektedir (Kili 1982: 18). Bu maddenin son cümlesinde, dört yıl sonra yapılacak seçimlerde mebus olabilmek için Türkçe okumak ve yazmak şartının aranacağı şöyle belirtilir: “Dört seneden sonra icra olunacak intihaplarda mebus olmak için Türkçe okumak ve mümkün mertebe yazmak dahi şart olacaktır.”.

Görüldüğü gibi, II. MAHMUT gibi, II. ABDÜLHAMİT deTürkçeciydi. Cumhuriyet döneminde dil alanında yapılan inkılap, Osmanlı padişahlarının Türkçeyi bilim dili yapma, dili sadeleştirme ve resmi hayatta Türkçeyi egemen kılma çabalarının bir devamıdır. Söylendiği gibi, bir gecede sade Türkçeye geçilmemiştir. Osmanlıca da, Türkçenin Arap harfleriyle yazılmasından ibarettir, ayrı bir dil değildir.

 

Bir Kitap ve ‘Hatır Adamı’ Erol Köse

14 Aralık 2014 de bir kitap tanıtım toplantısı davetiyesi almıştım. Bu davet hekimliğimin kendisini tanımamı sağladığı Erol Köse Beyin ’62 yıllık siyaset hayatında Erol köse’ adı ile Sn. Mustafa Küpçü’nün kaleme aldığı bir kitabın tanıtımı ile ilgiliydi. Her iki isim benim için kıymetli ve hele birde kitap tanıtımı ile ilgili olması daha da önemsenmesi ve iştirak etmeyi mecburi hale getiriyordu.

Tanıtım toplantı adresi KYÖD idi. Burası İzmit sosyal hayatında önemli bir sivil toplum kuruluşunun yeri olup bu STK’mızın bazı etkinliklerine gitmişliğim vardır. Ama bu tanıtım toplantısı salonun çok nadir gördüğü bir davetli yoğunluğuna ev sahipliği yapıyordu. Değişik siyasi görüşlerden ve toplumun her kesiminden insanlar salonu lebaleb doldurmuşlar ve vefa duygusu içinde bir alicenaplığı paylaşmakta idi. Erol Köse beyinde içinde bulunduğu Türk Sanat müziği konseri ise kitap tanıtımında bile güzel bir farklılığın olabileceğini göstermiştir.

Erol Köse Beyi tanıtan eseri bir başucu kitabı olarak hemen okudum. Yoğun bir emek ve gayretin ürünü olduğunu okuyunca anlıyorsunuz. Erol Bey tam bir Türk vatandaşıdır. Soy olarak dede ve babaanneden Kafkaslardan, anne soyundan ise balkanlardan ve Kandıranın yerli manavlılığını taşır. Atatürk’ün tarifi ile Türk Milleti Anadolu’da kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran halktır. İşte Erol Köse Bey coğrafyamızın her iki ucundan göçüp gelip Kandıra’ya yerleşmiş ve daha sonra İzmit’e gelmiş bir Türk ailesinin ferdidir.

İlk-orta ve lise eğitimi yılları 2.ci Cihan Harbi’nin de etkisi ile derinleşen yoksulluk yıllarıdır. Köyünde ilkokul yoktur ve aile Kandıra merkeze taşınarak ilkokulu Kandıra da okutur. Kandıra da ortaokul olmadığı için (1946), ortaokulu önce akrabalarının yanında sonra pansiyonda İzmit’te okur. Liseyi İstanbul Kabataş lisesinde devam eder. Okul masraflarına destek çıkmak için yaz aylarında babasının işine (odun ticareti) yardımcı olur. Yokluk, zorluk ve zahmetli yıllara rağmen eğitimini başarı ile tamamlar. 1953 de lise eğitimini tamamlayarak Kandıra’ya gelir ve o günün şartlarında ticaret ve siyasetle meşgul olur. Kitabında ilginç hatıralarını paylaşmaktadır. Belirgin özelliği itidalli, birleştirici ve faydalı oluşudur.

Kitaptan 1960’lı yılların Kocaeli’sindeki siyasi gelişmeleri ve sosyal ilişkileri öğreniyorsunuz. Teyzeler-kuzenler-halalar-dayılar olayların perde arkasında nasıl anlaşıyor-nasıl ayrışıyorlar, ailelerin birbiri ile anlaşmazlıkları nerelere kadar sirayet edebiliyor bunları anlıyorsunuz. İmkan ve varlıklar nasıl el değiştiriyor bunlarla ilgili çarpıcı hatıraları okuyorsunuz.

Kitap, Erol Köse’nin şahsında 70’li 80’li yıllardaki CHP’nin siyasi aktörlerini ve CHP deki siyasi olayların seyrini, il Başkanlığı, Belediye Başkanlığı, milletvekilliği seçimlerindeki kulisleri, perde arkası olayları güzel bir üslup ile paylaşıyor. Erol Bey’in siyaset yapış tarzında kullandığı danışmanlarla iş yapmak, muhalefet partileri ile ilişkilerde paylaşımcı olmak, Belediye Başkanlığı yetkisini kullanırken halkı önemsemek ve onlardan kopmamanın getirdiği şöhret ve itibarın nasıl oluştuğunu anlıyorsunuz.

Kitabın 2.bölümünde onun kişiliği, siyasetçi ve yönetici kimliğini onu tanıyanların ağzından tanıtıyorsunuz.

Benimde başkanlığını yaptığım Kocaeli Aydınlar Ocağının kuruluş başkanı Cevdet Bağdat onu ‘Hatır İnsanı’ olarak tanımlıyor. Erol Köse’den sonra İzmit Belediye Başkanlığı yapmış birisinden alınan ne güzel bir iltifat.

Yine aynı zamanda Aydınlar Ocağı başkanlığı yapmış Ahsen Okyar’ın tespiti de çok önemlidir. O, takdir duygularını belirtince servetinin azalmayacağını bilen bir alicenap insandır…

İzmit’in sevilen isimlerinden Dt. Turan Sarı Bey’e göre o siyasi ayrımcılık yapmayan, saygın, kadirşinas ve ahde vefa duygusu gelişmiş biridir.

Büyükşehir Belediye Başkanımız Sn. İ. Karaosmanoğlu ise onu Sosyal Demokratların örnek alması gereken bir siyasetçi olarak gösteriyor. O dünyalık sağlamak, ekonomik fırsat, çıkar sağlamak için siyaset yapmayan, siyasetle uğraşanlar için örnek alınacak birisidir.

Böyle bir eseri bizlere kazandırdığı için Sn. Mustafa Küpçü’ye teşekkür ederim. Buna fırsat veren Sn. Erol Köse Beyefendiye sağlık ve afiyetler dilerim. Siyasi ve sosyal hayata güzel katkılar veren bu eserin çok insan tarafından okunması ve istifade edilmesi temennisiyle saygılar sunarım.