26.6 C
Kocaeli
Perşembe, Temmuz 23, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 834

Kim Demiş Bu Dünya Yalandır Diye

Kim demiş bu dünya yalandır diye
Bir var bir yok olan biz değil miyiz?
Bahar gibi gelip güz gibi giden

Bir açıp bir solan biz değil miyiz?

Yalan derler, milyar yılı devirdi
Nice ben diyene dersini verdi.
Bu dünyaya rağmen kim sefa sürdü·

Yüz yılı bulmayan biz değil miyiz?

Dersler verir anlayana bin kere
Eğri nere doğru nere düz nere
Hayatı geçirip yine boş yere
Dersini almayan biz değil miyiz

 

 

Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi

 

 

Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

 

Bu hitabe, kim için söylenmiş?

Türk Gençliği için!

Peki, bu hitabeyi bir de bütün Türk Milleti için düşünelim.

Gelecekte dahi, seni devleti koruma görevinden mahrum bırakacak iç ve dış düşmanlar olacaktır.

Çok ilginç değil mi?

Bir gün devleti korumak zorunda kalırsan, çok ağır şartlar altında olabilirsin ve bu ağır şartlar uygun olmayan bir döneme gelmiş olabilir.

Çok ilginç değil mi?

Devletine kasteden düşmanlar, dünyada müthiş bir güce erişmiş olabilirler ve ülkenin her tarafı işgal edilmiş olabilir ve hatta ordu bile itibarsızlaştırılmış olabilir.

Ne kadar ilginç.

Bütün bu olanlardan daha da kötüsü, ülkeyi idare edenler gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içerisinde olabilirler.

 

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

O nasıl iş yahu! Yoksa bugün de mi öyle?

Hatta ülkeyi yönetenler, dış güçlerle işbirliği içerisinde olabilirler.

Breh, breh, breh…

Bu arada, millet fakirlik, yoksulluk içerisinde bulunabilir. Yani, asgari ücret ve emeklilik maaşı bin lirayı bile bulmayabilir, bütün şaşaalı saltanat yaşanırken.

Bir de bu durumu düşünün bakalım!

Ne görüyorsunuz, ne düşünüyorsunuz?

1927 yılında Türk Gençliğine yapılan hitap, bütün millete yapılmamış mı?

Çare…

1-        İçinde bulunduğun şartları düşünmeyip mücadele edeceksin.

2-        Bu mücadele için gerekli güç, damarlarındaki asil kanda vardır, korkma, tereddüt etme.

 

 

 

2015 yılına girerken, Elektrik Mühendisi Lokman Öztürk ile Türkiye’nin Elektrik Raporunu Hazırladık.

Oğuz Çetinoğlu: Ülkemizde elektrik üretim tesisleri ile dağıtım ve satış şirketleri özelleştirildi. Konu ile ilgili değerlendirmelerinizi alabilir miyim? Bu işten kimler kârlı çıktı ve memnun, kimler şikâyetçi?

Lokman Öztürk: Türkiye’de elektrik enerji sektöründeki özelleştirmelere elektrik dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesiyle başlandı. Türkiye elektrik kurumu(TEK) adı altındaki yapılanmanın 4 adet şirkete bölünmesiyle özelleştirmenin ilk adımı atıldı. Türkiye elektrik üretim A.Ş.(TEÜAŞ),Türkiye elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ), Türkiye Elektrik Dağıtım A.Ş.(TEDAŞ) ve Türkiye Elektrik Ticaret A.Ş.(TETAŞ) olmak üzere kurulan şirketlerden TEİAŞ özelleştirme dışı bırakıldı. Öncelikle 21 adet dağıtım şirketinden 20 adedinin özelleştirilmesi yapıldı. Bunlardan: Kayseri ve Civarı Elektrik Dağıtım A.Ş. Atatürk döneminde özelleştirildiği için kapsam dışı bırakıldı. Yapılan özelleştirmelerde mülkiyet satışı yapılmadı. 30 yıl süreli kiralama şeklinde ihale edildi.

Yapılan özelleştirmelerde en kârlı olan devlet oldu görüşündeyim. Devlet 30 yıl süreli kiralama için şirketlerden peşin para aldı. Örnek olarak Boğaziçi EDAŞ’ın özelleştirilmesinden iki milyar dolar aldı. Dağıtım şirketleri TETAŞ’tan aldıkları enerji bedelini zamanında ödemek durumundadır. Osmangazi EDAŞ gibi, ödemesini belli bir süre geciktirenlere el koydu. Şirketler çalıştırdıkları elemanların Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) primlerini zamanında ödüyorlar. Devlet, tahsil edilemeyen elektrik sarfiyatı bedelleri ile ilgili bir sorumluluk almadığı için, tahsil edilemeyen bedellerden dolayı oluşan zarar, özelleştirme yoluyla sâhip konumunda olan patronu ilgilendiriyor.

Devlet tarafından konulan kayıp-kaçak oranlarının üstündeki bir oran yine patronun cebinden çıkıyor. Kısaca devlet dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesinden en kazançlı çıkan taraf oldu.

Memnun olmayanları da şöyle sıralayabiliriz. Öncelikle müşteri memnuniyeti oranı çok düştü. Şirketler çok düşük kâr oranları ile çalıştıklarından devlet dönemindeki gibi abonelere hizmet vermekte zorlanıyorlar. Ancak Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) ve Enerji Bakanlığı adına TEDAŞ’ın yaptığı kontroller müşteri şikâyetlerini zaman içinde azaltacaktır.

Diğer bir husus da çalışanların memnuniyetsizliğidir. Personelin büyük bir bölümü işten atılma korkusuyla başka kamu kuruluşlarına geçmek mecburiyetinde kalmış ve gittikleri yerlerde hem kadro yönünden hem maaş yönünden mağdur olmuşlardır.

Diğer bir memnun olmayan ise belki ilgi çekici gelecektir ama şirket patronlarıdır. Çünkü altına girdikleri ekonomik yük karşılığında, bekledikleri oranda kâr edemeyen hatta bâzıları zarar eden şirket patronlarının da memnun olmadığı görüşündeyim.

Serbest piyasa şartları gereği kurulan yüzlerce şirket elektriğin toptan ve perakende ticaretini yapabilmekte, dağıtım şirketlerinin hizmet verdiği abonelere enerji satarak o bölgenin ihalesini alan şirketin elinden müşterilerini almaktadır. Bu kadar çok şirketle rekabette zorlanan dağıtım şirketleri perakende satıştan bekledikleri kadar kâr edememektedirler. Bu da onların memnuniyetsizliğini arttırmaktadır.

Çetinoğlu: Özelleştirme sebebiyle tüketiciler; daha kaliteli elektrik enerjisini daha ucuza satın alma imkânı bulabilecekler mi?

Öztürk: Dağıtım şirketlerinin önüne EPDK tarafından konulan ve enerjinin teknik ve ticarî kalitesini artırıcı hedeflere ulaşıldıkça müşteri memnuniyeti de artacaktır. Üretim şirketlerinin özelleştirilmesi de dağıtım şirketlerinin özelleştirilmesinin arkasından hızlı bir şekilde yapılmaya başlanmıştır. Kısa adı HES olan Hidro Elektrik Santrallerinin küçük güçlü olan bazıları ile büyük güçlü termik santraller özelleştirilmiştir. Diğerleri için ihalelere devam edilmektedir. Enerji piyasanın serbestleşmesi açısından üretim ihalelerinin de bitmesi gerekmektedir. Devletin elindeki üretim kaynaklarının özelleştirilmesi sonunda bu kaynaklardan üretilen enerjiyi pazarlayan TETAŞ’ın da varlık sebebi ortadan kalkacaktır. Sadece TEİAŞ’ın varlığı devam edecektir.

 

Çetinoğlu: Kömürle çalışan termik,  hidroelektrik, nükleer çevrim ve rüzgâr santralleri için; haklı veya haksız gerekçeler ileri sürülerek karşı çıkılıyor. Her ne kadar güneş ve jeotermal kaynaklardan elde edilecek elektrik enerjisine kimsenin itirazı yok ise de onlar da Türkiye’nin ihtiyacını karşılayamıyorlar.

Ne dersiniz; sanayimiz felç olmaya, insanlarımız karanlıkta kalmaya mahkûm mu edilmek isteniliyor?

Öztürk: Türkiye’de 2013 yılında üretilen enerji miktarı 240.154.000.000 kWh.’dir. Bunun üretim yapan kuruluşlara göre dağılımı şu şekildedir;

% 33,36 EÜAŞ (Elektrik Üretim (A Ş)

% 35,00 Serbest üretim şirketleri.

% 26,20 Yap-işlet ve yap-işlet-devret şirketleri

%   5,44 Otoprodüktörler. (Kendi elektrik enerjisi ihtiyacını kendi üretimlerinden karşılayanlar)

Türkiye, enerji üretiminde dünyada 20. sıradadır. Üretimde kullandığı yakıt olarak özellikle doğalgazda dışa bağımlıdır. İthal kömürle üretim yapan santrallerin yenilerinin kurulmasına izin verilmemektedir. Yerli linyit kullanımı teşvik edilmektedir. 2013 yılı üretiminin % 44ü doğalgazdan, % 26sı kömürden, % 25i hidrolikten, % 3’ü rüzgârdan ve % 2’si de jeotermal ile asfaltitten elde edilmiştir.

Türkiye’de şu an için bir elektrik enerjisi açığı yoktur. Ancak yıllık ortalama olarak % 6-7 oranında tüketimde artış olmaktadır. Bunun karşılanabilmesi için enerji üretim yatırımlarına ara vermeden devam edilmelidir.

Ülkemizde hidroelektrik, termik, nükleer ve hatta rüzgâr santrallerinin yapılmasına yer yer karşı çıkmalar olmaktadır. Bunlarda kısmen haklı olanlar olabilir.

Çetinoğlu: Sözü edilen santrallerin, sebebiyet verdiği iddia edilen olumsuz yönleri bertaraf edilemez mi?

Öztürk: Edilir. Özellikle çevreye zarar verilmemesi için her türlü tedbirler alındıktan sonra inşaat izni verilmelidir.

Çetinoğlu: Karşı çıkmalara rağmen Hidroelektrik santrallerin inşaatına devam ediliyor

Öztürk: Ülkemizde 2014 Ocak ayı itibarıyla 210 adedi hidroelektrik olmak üzere toplam 324 adet santralin inşaatı devam etmektedir. İnşaatı yapılan santrallerin toplam kurulu gücü 14460 MW’tır. İhalesi yapılan nükleer santraller bu rakamın dışındadır.

Çetinoğlu: En hararetli itirazlar nükleer santraller için yapılıyor. Bu itirazları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öztürk: Nükleer santrallere karşı çıkılmasının haklı bir gerekçesi yoktur. Türkiye’nin nükleer teknolojiye sahip olması istenmemektedir. Dünyada 2009 yılı sonu itibarıyla 443 adet nükleer santral vardır. Bunlardan sadece 8 ülkedeki nükleer santral sayısını vermek istiyorum.

ABD’de: 104 Adet, Fransa’da: 59, Japonya: 54, Rusya: 32, İngiltere: 19, Macaristan: 4, Bulgaristan: 2 ve Ermenistan’da: 1 adet nükleer santral var.  Türkiye’de ise yok.

Nükleer santrallerin enerji üretiminde kullandıkları yakıtlar uranyum ve toryumdur. Eskişehir’in ilçesi Sivrihisar’daki rezerv miktarı 380.000 tondur. Bu rakam dünyadaki toryum rezervinin % 54’üne tekabül etmektedir. Salihli’nin Köprübaşı mevkiindeki uranyum rezervi de 9.129 tondur. Nükleer yakıtla mesela kömürü karşılaştırırsak nükleer yakıtın enerji kapasitesini daha iyi anlayabiliriz. 1 Kg. kömürün (5000 kilo-kalorilik ithal kömür olduğunu kabul edelim) yakılmasıyla elde edilecek enerji miktarı 5,8 kWh’tir. 1 Kg. uranyum 235’in kullanılmasıyla elde edilecek enerji miktarı 23000 000 kWh’tir. Bu da 1000 MW gücündeki bir nükleer santralın bir günde kullanabileceği yakıt miktarıdır.

Çetinoğlu: Bir de elektrik enerjisi üretiminde kaynak çeşitliliği meselesi var… Öztürk: Enerjide kaynak çeşitliliğine gidilmelidir. Yerli kaynaklarımıza yönelmemiz gerekir. Çetinoğlu: Türkiye rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynakları ile enerji ihtiyacının % kaçını karşılayabilir?

Öztürk: Lisanslı güneş santrallerinin ilk etapta 600 MW’lık kısmı 2016 yılına kadar devreye alınacaktır. Güneş potansiyeli en iyi olan ülkelerden biriyiz. Zaman ve para yönünden yapabilmek mümkün olsa Türkiye’nin bugünkü enerji ihtiyacının tamamını güneşten karşılamak mümkündür.

Çetinoğlu: Rüzgâr enerjisinde ne durumdayız?

Öztürk: Rüzgâr enerjisi yatırımları 2007 yılından itibâren yapılmaya başladığından içerisinde bulunduğumuz dönem itibâriyle üretimimizdeki payı % 3’ler seviyesine gelmiştir. Rüzgâr enerjisinin dünya üretimindeki payı % 12,4 seviyesindedir. Dünya üretiminde güneşin payı da % 2,7’ler civarındadır.

Çetinoğlu: Türkiye, enerji ve enerji girdisi ithalatına yılda 50-55 milyar dolar ödüyor.  En büyük ithalat kalemi…

Öztürk: Türkiye’nin enerji ithalatına ödediği paranın tamamı enerji üretiminde kullanılmamaktadır. İthal ettiğimiz doğalgazın bir kısmı ısınmada kullanılıyor. Petrol ithalatımızın neredeyse tamamı araçların yakıt ihtiyacı içindir. Petrol kaynaklarımız yeterli olmadığına göre dışa bağımlı olmaktan kurtulamayız.

Çetinoğlu: Siz, en uygun sistem olarak çözümü nerede görüyorsunuz?

Öztürk: Bilindiği gibi dünyada çıkan savaşların birçoğu enerji kaynaklarına sahip olabilmek için yapılmaktadır. Bu sebeplerden dolayı ithalattan kaynaklanabilecek riskleri azaltabilmek için yerli kaynaklarımızı kullanabileceğimiz enerji yatırımlarını arttırmalıyız. Yatırımlar özel sektör tarafından yapıldığı için bürokratik engelleri kaldırmalıyız. Devlet elindeki santralleri özelleştirme kararı aldığı için santrallerin bakım ve yenileme çalışmaları yapılamamakta ve santraller tam kapasite ile çalışamamaktadır. Özelleştirme öncesi santrallerin bakım ve yenileme çalışmaları yapılsa idi, ‘Siz özel sektöre kıyak mı yapıyorsunuz?’ diye yöneticiler soruşturmalara muhatap olacaklardı. Bu sebeple hiç bir yönetici risk almamakta ve üretimdeki verim düşmektedir.

Özelleştirme kararı alındığında hızlı bir şekilde sonuçlandırılmalıdır. Özel sektör işletimini üstlendiği santrallerde, verimliğini arttırmak için öncelikle bakım ve yeni teknoloji yatırımları yapmaktadır. Türkiye’de ekonomik istikrarsızlık dönemlerinde enerji tüketimi bir önceki yıla göre azalmıştır. Enerji talebinin artması ekonomik istikrarın da bir göstergesi olmaktadır. Olumlu gelişmeler beklenmektedir. Bu sebeple büyük şirketlerin birçoğu enerji sektörüne girmeyi planlıyor.

Çetinoğlu: Bir akarsuyun güzergâhına gerekli aralıklarla birden fazla, hatta 5-6 adet hidroelektrik santral kurulabilir. Örnekleri var. Fakat bazı akarsular üzerinde tek baraj var. Kullanılmayan potansiyel söz konusu mu?

Öztürk: Ülkemizdeki özellikle büyük nehirlerimizin üzerine arka arkaya büyük güçlü barajlar inşaa edilmiştir. Bunlardan birkaç örnek vereyim.

Fırat nehri üzerine kurulan barajlar: Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik, Karkamış ve Özlüce

Dicle nehri üzerine kurulan barajlar: Kralkızı, Hancağız, Ilısu, Batman, Dicle ve Devegeçidi.

Kızılırmak nehri üzerine kurulan barajlar: Hirfanlı, Derbent, Kesikköprü, Altınkaya, Kapulukaya ve Çubuk1-2 barajları.

Sakarya nehri üzerine kurulan barajlar: Porsuk, Bayındır, Sarıyer, Gökçekaya, Kurtboğazı barajları

Yukarıda belirttiğim barajlar Türkiye’nin hidroelektrik enerji üretiminin büyük bir bölümünü karşılamaktadır. Arka arkaya barajlar inşa etmek çok bilinen bir yöntemdir. Ancak nehrin güzergahında baraj yapılabilecek topoğrafyaların olması gerekir. Nehrin dümdüz ovalardan geçtiğini düşünün baraj gövdesini nereye kurup nerede su biriktireceksiniz. Pakistan’ın Pencab eyaletine enerji konusunda 8 günlük bir seyahatim olmuştu Penc  5 anlamına geliyor, ab da su demek. Pencap 5 u anlamına geliyor. 5 ayrı nehir bu eyalette birleşiyor. Fakat arazilerin büyük bölümü düz olduğu için baraj yapılabilecek yapıda arazi bulmak zor oluyor. Su kapasitesi çok fazla olmasına rağmen baraj yapacak yer bulmakta zorlanıyorsunuz. Şunu da belirteyim başşehir Lahor’da günde 12 saat elektrik kesintisi yapılıyor. Tabii ki ekonomik olarak sıkıntıda olmaları da bunda önemli bir faktördür.

Bildiğiniz gibi ülkemizde özel sektör tarafından düşük kapasiteli de olsa hidroelektrik santral yatırımları fazla sayıda yapılmaktadır.

Çetinoğlu: Devlet, özel sektöre enerji üretimi için yeterli desteği veriyor mu?

Öztürk: Devlet, özel sektör enerji üretim tesislerine yeterli desteği vermektedir. Zaten devlet enerji üretim tesisleri (santraller) için yatırım yapmamaktadır (nükleer enerji üretim tesisleri hariç).Yap-İşlet veya Yap-İşlet-Devret şeklinde enerji üretim santralleri yapılmıştır ve halen üretim yapmaya devam etmektedirler. Ülkemizdeki bankalar da enerji üretimi için, özellikle yenilenebilir enerji yatırımlarına kredi verme konusunda çok istekli davranmaktadırlar. Orta büyüklükteki şirketler de enerji alanında yatırım yapma konusunda özsermaye katkı payını sağlamak şartıyla bankalardan kredi kullanarak enerji üretim yatırımlarına yönelmişlerdir.

Çetinoğlu: ‘Enerji yatırımının getirisi – banka kredisi’ ilişkisi söz konusu olduğunda proje kendisini kaç yılda öder?

Öztürk: Enerji üretim yatırımları kendilerini 6-7 yılda amorti etmektedir. Devlet üretilen enerjiyi satın alma garantisi veriyor. Özellikle yenilenebilir kaynaklardan yapılacak üretimin alım fiyatları ve süresi devlet tarafından önceden açıklanmıştır. Santrallerin yapımının yerli üretim payı arttıkça kWh başına ödenecek birim fiyat artmaktadır. Kendi ihtiyacı için enerji üretim tesisi kuran şirketler ihtiyaçlarından fazla ürettikleri enerjiyi devlete veya özel sektöre satabilmektedirler. Elektrik dağıtım şirketlerinin özel sektöre devredilmesi sonucunda bu bölgelerde üretim yapan düşük kapasiteli üretim tesisleri de ihtiyaçlarından fazla olan enerjiyi dağıtım şirketlerine satabilmektedir.

Çetinoğlu:Lisans alanlar, bizzat yatırım yapmak yerine, lisansı satmayı daha verimli buluyorlar.’ Şeklindeki iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öztürk: Enerji üretim lisansı alanların yatırım yapmayıp lisanslarını satması ki buna çantacılık da denilmektedir. Özellikle 2007 yılında rüzgâr enerjisi için verilen lisanslarda böyle bir ortam oluşmuştur. Burada yapılan hatâyı anlayan EPDK güneş enerjisiyle ilgili lisans verme işinde işi daha sıkı tutmuştur. Bu durumda lisans verme süresinin uzamasına sebep olmuştur. Yaklaşık 2 yıl önce güneş enerjisiyle ilgili lisans talepleri alınmıştır. Ancak halen lisanslar verilememiştir. 600 MW lisans için yaklaşık 10 kat talep gelmiştir. Talep yapan firmalar arasında yapılacak açık arttırma ile lisanslar verilecektir. Daha önceki yıllarda lisans aldığı halde çeşitli sebeplerle veya lisansını satmak maksadıyla yatırım yapmayan firmaların lisansları EPDK tarafından iptal edilmektedir. Bundan sonraki süreçte çantacılık tâbir edilen olayın çok fazla gündeme geleceğini zannetmiyorum. Bu durum hidroelektrik üretim tesisleri için lisans alan ancak yatırımlarını gerçekleştirmeyen firmalarda da lisans iptallerine gidilmesine sebep olmuştur.

Çetinoğlu: Elektrik enerjisi üretimi ve hava kirliliği ilişkisinden söz eder misiniz?

Öztürk: Bu konuyu açıklayabilmek için Kyoto Protokolü’nü anlatmak gerekir. 1997 yılında Japonya’nın Kyoto şehrinde sera gazı emisyonunu azaltmak maksadıyla dünyadaki ülkelerin büyük bir bölümünün katıldığı toplantı yapılmıştır. Kyoto toplantısı sonunda bir protokol imzalanmıştır. Kyoto Protokolü’nün hedefi gelişmiş ülkelerin 2012 yılına kadar korbon salınımında 1990 yılında kaydedilen rakamlara göre % 5,2 kesinti sağlamaktır. Protokol 2005 yılında ancak yürürlüğe girebilmiştir.

Azaltılması istenen gazlar şunlardır:

1- Karbondioksit (CO2)     2- Metan (CH4)    3- Diazotmonoksit (N2O), 4-Hidroflorokarbonlar (HFC5), 5-Perflorakarbonlar (PFC5), 6-Kükürtheksaflorit (SF6)Kyoto Protokolü’nde ABD, Çin, Hindistan gibi atmosferi çok kirleten ülkelerin imzaları bulunmamaktadır.

Çetinoğlu: Avrupa ülkelerinden bâzıları, elektrik enerjisi üretiminde ’emisyon ticareti’ uygulaması var. Nedir, anlatır mısınız?

Öztürk: Karbon ticareti (emisyon ticareti) denilen sistem; sera gazı emisyonunu belirlenen hedeften daha fazla azaltan bir şirket veya ülkenin gerçekleştirdiği bu indirimi başka bir şirkete veya ülkeye satması demektir.

Türkiye’nin 1990 yılında toplam sera gazı emisyonu 170 milyon ton CO2 eşdeğeri iken 2007 yılında bu değer 372 milyon ton CO2 eşdeğeri olarak gerçekleşmiştir. Türkiye’nin 2007 yılı kişi başı sera gazı emisyonu değeri 5,3 ton CO2 eşdeğeridir. Avrupa birliğine üye 27 ülkede ortalama kişi başı emisyon 10,2 ton CO2 eşdeğeri, OECD ülkelerinde bu değer 15 ton CO2 eşdeğeridir.

2012 yılında Katar’ın başkenti Doha’da yapılan Birleşmiş Milletler iklim değişikliği konferansında 2012 yılında geçerliliğini yitirecek olan Kyoto Protokolü’nun 2020 yılına kadar uzatılmasına karar verilmiştir. Kanada, Yeni Zellanda, Japonya ve Rusya protokolden çekilmişlerdir. Bu durum da ikinci taahhüt döneminde emisyon azaltılmasının gerektiği oranda olmayacağını göstermektedir. Türkiye 29 Ağustos 2009 tarihinde resmen taraf olmuştur. Ancak salının sınırlandırma veya azaltım taahhüdü yoktur. Türkiye Kyoto protokolüne taraf olan OECD üyesi, G20 üyesi ve AB üyeliğine aday olan bu konuda tek ülkedir. Protokole taraf olan ülkelerde şirketler arasında karbon borsası üzerinden alış ve satış yapılmaktadır. Ülkemizdeki yenilenebilir kaynaklardan enerji üreten şirketler karbon haklarını Londra ve Şikago’daki karbon pazarında satış yapamadıkları için şu an ancak gönüllü pazarlarda satış yapabilmektedirler. Dünyadaki gönüllü pazarda altın standart seltifikası alan ilk 3 proje bir Türk şirketine aittir. Dünyadaki karbon pazarının hacmi 2020 yılında 1 trilyon dolara ulaşılacağı tahmin edilmektedir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

 

LOKMAN ÖZTÜRK:

 

1957 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve liseyi İstanbul’da okudu. 1974 yılında İstanbul Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi  / Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Elektrik Bölümü’nde yüksek tahsile başladı. 1978 yılı sonunda Elektrik Mühendisi olarak mezun oldu.

 

1979 yılında özel sektörde kısa bir süre çalıştıktan sonra 1980 yılında Türkiye Elektrik Kurumu’nda Elektrik Mühendisi olarak göreve başladı. Daha sonra sırasıyla; Başmühendis, Müdür Yardımcısı, Müdür, Müessese Müdür Yardımcısı görevlerinde bulundu. 1995 yılında BEDAŞ / Boğaziçi Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi’nin kurulmasıyla Genel Müdür Yardımcılığı görevine tâyin edildi. 18 yıl süreyle bu görevi yaptıktan sonra 2014 yılında emekli oldu.

 

Evli ve 2 çocuk sahibi olan Lokman Öztürk hâlen enerji sektöründe danışman olarak çalışmaya devam etmektedir.

 

(ÖNCE VATAN GAZETESİ, 03 Ocak 2015 Cumartesi)

 

 

Chemtrail spreyleme, HAARP teknolojisi ve GDO’ lu gıda endüstrisi

Günümüz saldırılarının sadece bombalardan ibaret olmadığını görüyoruz.Gerek bilinçaltımıza,gerekse bedenimize yapılan sessiz saldırıların tesiri altındayız.Görsel medya üzerinden verilen subliminal mesajlar yanında gökyüzünden sessizce yayılan zehirli bulutlar dikkatlerimizden kaçıyor.Gökyüzünde sessizce uçarken havamızı suyumuzu kirleten gazlardan haberimiz var mı?

Son zamanlarda bilim adamları iklim değiştirme(geoengineering)  ve tabiatı kendilerine göre revize etme üzerinde çalışıyorlar.bu çalışmanın bir ayağıCHEMTRAİLS’dır.Chemtrails, küresel ısınmayı önlemek bahanesiyle havanın sülfat ve alüminyum içerikli gazlarla  ilaçlanmasıdır.Tüm dünyada 90’lı yıllarda başlayanaerosol kullanımı son yıllarda Türkiye’de de görülmeye başladı.CHEMTRAİLS uçaklar kullanılarak tonlarca gazın gökyüzüne düzenli aralıklarla püskürtülmesidir. Genelde açık ve güneşli havalarda hatta rüzgarsız havalarda yapılan CHEMTRAİLS hatları saatlerce havada kalıyor.

1 saatten önce dağılmayan gaz kütlesi ortalama 3- 5 saat içinde normal bulut şeklini alarak gökyüzü kaplıyor.Yavaş yavaş yeryüzüne inerek hastalık saçmaya başlıyor. Havamız, suyumuz,toprağımız kirleniyor.Güneş ışınlarının toprağa ulaşması engelleniyor. Çeşitli hastalıklara davetiye çıkarılıyor.Yurtdışı yayınlarda chemtrails aleyhinde kamuoyu oluşmasına rağmen Türkiye’de bu konu halen bilinmemektedir.

Chemtrailspreyleme, HAARP teknolojisi ve GD’lu gıda endüstrisi ile ortak çalışan bir yöntemdir. İklimin ve toprağın bileşiminin değiştirilerek yapay tohumlara uygun hale getirilir.Hatta daha ileri safhada insan nüfusunun azaltılması hedeflenmektedir. amaç insanların hastalıklarla boğuşması, toprağın normal tohumlarla ekim yapılmasının önlenmesidir. Alüminyum ve kükürt dioksit ve sülfür gibi maddelerle temas eden toprak sadece GDO’lu tohumla ekilebilmektedir. İlaç endüstrisinin payının artırılması diğer bir hedeftir.

Chemtrails analizinde alüminyum,baryum,demir,sülfür,çinko ve bakır gibi elementler bulunmuştur.Bu maddeler soluduğumuz havaya ve içme suyu kaynaklarına,yağmurla yeraltı kaynaklarına karışmaktadır.Dünyanın çeşitli bölgelerinde yapılan deneylerde çocukların saç örneklerinde, ağaç kabuklarında,toprakta çok yüksek oranda alüminyum düzeylerine rastlanmıştır.

Chemtrails spreylemeyle vücudumuza giren nanopartiküllerinsağlığımıza zararları nelerdir?

En başta genç ve çocuklarda görülen solunum problemleri, yaşlılık döneminde ise Alzheimer ve parkinson hastalığı başta olmak üzere sinir sistemi hastalıklarıdır. Genel nüfusta başlıca astım, boğaz ağrısı,şişmiş lenf bezi iltihabı,öksürük, nefes darlığı,kalp ve karaciğer hasarıdır.Alüminyumun vücutta birikimine bağlı uzun vadede beyin hasarları yapmakta,çocuklarda hipofiz bezinin çalışmasını etkileyerek otizm, hiperaktivite bozukluğu ve dikkat eksikliği oluşmaktadır.Tüm dünyada son 50 yılda Alzheimer ve otizm pik yapmıştır.Ülkemizde çocuklarda son 5 yılda astım ve hiperaktivite bozukluğu pik yapmıştır. Sıklığı giderek artmaktadır.Ne yazık ki;ülkemizde istatistikler istenen düzeyde değildir.

Yıllardır ‘bize bir şey olmaz’ diyerek yediğimiz GDO’lu gıdaların zararlarını görüyoruz.Chemtrails için de gerekli bilinci oluşturup havamıza suyumuza sahip çıkalım.Gelecek nesilleri koruyalım.

Çok geç olmadan.

 

Terör Soslu Çözüm Süreci

Yeni yılınızı ve Mevlit Kandilinizi kutlarım. Yeni yılda milli birlik ve bütünlüğümüzün önüne konan tuzakların aşılmasını, kuzu postuna bürünmüş ihanet odaklarının fark edilmesini, açılım ve terör soslu çözümlerin genel seçimlerde, sandıkta gereken cevabı almasını dilerim. 2015 yılı bir uyanış ve silkiniş yılı olsun.

TV ekranlarında alıştıra alıştıra ülkeyi ufalama ve tanınmaz hale getirme çabaları var. Adamın biri iki alternatiften bahsediyor: “Ya Esad olursunuz; ya da geri adım atarsınız…”. Türkiye ne Esad’ın zulmünü uygulayabilir; ne de terör örgütüne akıl almaz tavizleri verebilir. Yasaları uygulamak ve sözde dost devletlerin desteği ile sürdürülen psikolojik savaşın bertaraf edilmesi çok şeyi çözer. Bunun için siyasi irade gerekir. Oyu halktan; emri başkalarından almakla ve güvenliğimizle ilgili kurumlara ortak kumpaslar kurmakla bu iş yürümez.

Ekranlarda uyuşturucu ve yanıltıcı ninniler dinliyoruz. Kamu düzeninin bozularak terör örgütüne alan açılmasının demokratik yapılanmayı! Doğuracağını bekleyenler var. Ülkenin toprak bütünlüğünün zedelenmesi demek ki demokratikleşme oluyor. Cizre terör olayları ve Devlete karşı kalkışma adeta övülüyor. Bir önemli TV kanalında, 28 Aralık 2014 tarihinde yapılan bir açık oturumda “silah bırakarak müzakere olmaz” deniyor. Bir konuşmacı “çözüm sürecini gizli götürmek faydalıdır” diyor.

Terör örgütünün çıkardığı olaylar, ne “provakasyon“; ne de sözde “barış Süreci“ni baltalamaktır. Tersine terör baskısı kullanılarak özerkliğin önü açılıyor. Sırada AB ile ilişkilerde yerel yönetimlerle ilgili çekincenin kaldırılması var. Ardından egemenliğin devredildiği, çok ortaklı, milli kimliksiz ama çok kimlikli! Bir anayasa kazığı ülkenin önüne konulabilir. Bu tuzağı eşit vatandaşlık ve kimliklerin kabulü ismi veriliyor. Eşitlik deniyor ama bazı marjinallere imtiyazlar tanınıyor. Ancak böyle bir yol ile mecburi vatandaşlıktan gönüllü vatandaşlığa geçilirmiş. Acaba zorla vatandaş yaptığımız ve zorla vatandaşlıkta tuttuğumuz kimseler mi var?

Türkiye, bölücü ve ırkçı terör kullanılarak dönüştürülmeye çalışılıyor. Aslında terör soslu ve baskılı bir çözüm süreci sürdürülüyor. Anayasaya rağmen yönetenler de bunun bir parçası… “Biz” olmanın ve toplumu bütünüyle kucaklayabilmenin yolu milli kimliği reddetmek mi? Ankara, Ankara olmaktan çıkarılacak, adem-i merkeziyet adına taşrada yeni etnik güç merkezleri ve feodal derebeylikler kurulacak. Böylece Türkiye demokratikleşecek!

2015 yılı yol ayrımındaki Türkiye’nin yönünü tayin edecektir. Kutuplaşmanın arttığı, milli bayramların önemsenmediği, andımızın ve T.C. ibaresinin kaldırıldığı, etnik ırkçılığın demokratikleşme diye yutturulduğu, insanlarımızın resmi kanalca birbirine ötekileştirilip soğutulduğu, dış baskılarla terörle müzakere ve pazarlığa girişildiği, kamu düzeninin sağlanamadığı, TSK’nın davalarla yıpratıldığı, korucuların kendi haline terk edildiği, iktidarsızlığın belgelendiği bir karmaşa ortamındayız. Türk Milletine mensubiyetin yerine aşırı hemşerilik, etnik taassup ve sosyolojik anlamda cemaatleşme alıyor.Demokrasi kan kaybediyor. Hukuk devleti parti devletine dönüşüyor. Yargı, yürütmenin emrine giriyor. Fikir ve düşünce hürriyetini kısıtlayıcı torba yasalar peş peşe geliyor. Yolsuzluk iddiaları zirve yapıyor. Ümraniye ve Balyoz Davalarında hukuk dışılık ve haksızlıklar Anayasa Mahkemesince önleniyor. Gençliğe yönelik uyuşturucu terörü, intihar ve boşanma ile ilgili sorunlar öne çıkıyor. TV ekranları sapma davranışları ve normal dışı olan her şeyi özendiriyor. İşçiler maden ocaklarında esir muamelesi görüyor. Paralel yapı ile ortaklık bozulunca, her sorunun altında paralel yapı aranıyor. Bunların yargıda ve emniyette yaptığı haksızlıklar ve hukuksuzluklar bu defa kendilerine dönüveriyor. Irkçı bölücü terör Diyarbakır’da Ziya Gökalp Müzesini tahrip ediyor. Çocuklarını terör örgütünden geri isteyen aileler, Diyarbakır Belediyesi önünde çadır kuruyor. Yer adlarının egemenlik göstergesi olduğu unutularak, garip değişikliklerle gidiliyor. Sözde demokratikleşme süreci T.C.’yi kuran irade ve anlayış ile çatışma ve hesaplaşmaya giriyor. Çelişkilerle dolu dış politika ülkeyi yalnızlaştırıyor ve itibar kaybettiriyor; dostluklar sıfırlanıyor.  Devlet geleneğimiz ile çelişen mezhepçi yaklaşım öne çıkıyor.

Rekora koşan iç ve dış borçlar, tarımdan dış politikaya kadar yeni ipotekler ve baskılar getiriyor. Büyüyen cari açığı, sıcak para ile karşılama kısır döngüsü ekonomiyi kırılgan yapıyor. Düşük kur politikası, üretme ithal et anlayışını kamçılıyor. Pamuktan samana kadar birçok şeyi ithal ediyoruz. Dış ve iç borçların yerinde kullanılmaması, istihdam yaratamıyor; fiili işsizlik %17,1’e varıyor. Özelleştirmeler yabancılar için güzelleştirme oluyor. Dışarıya para transferleri artıyor. Ülke kaynak kaybediyor. Bankaların yarısı yabancılarda. Meralar ve yeşil alanlar betonlaştırılıyor. Binlerce ağaç kesiliyor ve çevre sorunları büyüyor. 1,5 milyon Suriyeli başta olmak üzere Balkanlardan, Kafkaslardan ve Orta Doğu’dan binlerce işsiz ve mülteci bize sığınıyor. Güvenlik, terör ve barınma sorunları büyüyor. Güneyde ise sınır güvenliği ortadan kalkıyor.

Hayali ve belgesiz Ermeni iddialarına karşı, açılıma başlamış taziyeler göndermiştik. Şimdi sıra özürlü çözüme mi geliyor? 2015 yılı pek hayırlı görünmüyor. Tek çıkış yolu sandıktır ve bilinçli seçmendir.

 

“ Hindi ye, Kul Hakkı Yeme! ”

KUR’AN dan aldığımız ilhamla “İslamiyet Müslümanlara Beş Numara Büyük“, “Ebu Süfyan Muhafazakârlığı Değil Muhammedî Devrim“, “İslam Âlemi’nin Linç Merasimi“, “Bütün Renkler Aynı Hızla Kirleniyormuş, Birinciliği Muhafazakârlara Vermişler“, İslam Dünyasının Bedevîleşmesi“, “Damarları 19. Yüzyılda Donmuş Adamlar” ve “Âlem-i İslam’ın İmanını İngiltere mi Kontrol Ediyor?” gibi yazılarla hâl-i pür melâlimizin künhüne değinme denemelerinde bulunduk. Belki ilerde VEMÂ EDRÂKEME’L İSLÂM? Adıyla da kitaplaşabilir.

Bizim zaman zaman “Şekilperestlik Şamanizm” diye nitelediğimiz Türk Milleti’nin din algısına yönelik Kırklareli Müftü Yardımcısı Adnan Zeki Bıyık‘ın “Hindi Yiyin, Kul Hakkı Yemeyin” başlıklı yazısı çok dikkat çekici. Yazarın www.habername.com sitesindeki diğer yazılarına baktığımızda ise dert çok olsa da hemdert bulmanın bahtiyarlığını yaşıyor insan: “Huzur İslam’da mı, Jeeplerde mi?“, “Kamu Malını Haksızca Yiyen Ateş Yemiştir” ve “İftar Sofralarının Firavun Sofralarına Dönüşmesi” gibi nice derûni yazı..

Egemen küresel güçlere karşı cihadı bırak boykotu bile beceremeyen Müslümancıkların yılbaşı ve hindi cihadı her sene sonu olduğu gibi bu yıl da göz yaşartıyor. Ramazan’ı ve kandil gecelerini Hicrî takvim gereği Milâdî yılın her bir ayına-gününe sarkıttığımız halde “Mekke’nin Fethi“ni nedense hep 31 Aralık‘ta ve hep de büyük salon toplantılarında kutlarız. Millî Görüş geleneğinin gençleri, ihtiyarlarıyla birlikte yarın bilmem hangi yerde bu kutsal (!) ananeyi sürdürecekler bilmiyorum.

ADNAN ZEKİ BIYIK’ın yakaladığı öyle bir nokta var ki kendini çer çöple oyalayan Müslümancılıktan ‘ikra’ ve tefekkür eden Müslümanlığa geçişe şerit açıyor. Noel‘de hindi yenirse Hıristiyanlara benzeyeceğimizi sakız edenlere bakın ne diyor:

“Şimdi gelin şöyle bir şu kendilerine hindi yemeyerek güya benzememeye çalıştığımız gavurların ürünlerine bir bakalım.. Peynir ekmek gibi tükettiğimiz ürünler:

  • Şintoist yani putperest Japonya’nın ürünleri: Sony, Pioneer, Panasonic, Nec, Seiko, Casio, Fujitsu, Canon, Apple, Nikon, National, Aiwa, Toshiba, JVC…
  • Birbirimize hava attığımız Japon arabaları: Mitsubishi, Nissan, Toyota, Isuzu, Honda…
  • Budist yani Putperest Kore Malları:Hyundai, Samsung, LG, Humax, Ssangyong…
  • Budist yani Putperest Taiwan Malları: Acer, Abit, Epox, Beng, Asus…
  • Fransa (Hristiyan): Alcatel, Sagem, Peugeot, Citroen, Renault…
  • Almanya (Hristiyan) :Mercedes, Mercedes, Bmw, Audi, Volkswagen, Adidas, Puma, Grundig, Loewe, Schaub&Lorenz, Blaupunkt,Porsche, Siemens, Aeg, Bosch, Opel…
  • İsrail ve destekli ürünler (Musevî) : Algida, Burger King, Cappy, Doritos, Domestos, Dove, Dunhill, Disney, Elite Cafe, Evian, Elidor, Estée Lauder, Fruko…

Şimdi Müslüman olmayan bu ülkelerin ürünleri bu kadar hayatın içine girmişken tamamen yerli malı olan hindiye düşmanlığın sebebi ne olabilir: “Suçluluk psikolojisi” Kendin bir şey üretme, kitap okuma, kendi sanayîni oluşturma, dizi izleyerek ömür geçir, sonra kalk de ki “hindi yemeyin“.

Bunlar 3. Dünya ülkelerinin kamuflaj manevraları, kendi beceriksizliklerini ve tembelliklerini örtbas etmek için yapılan manipülasyonlar.. Oysa her çağda iki büyük güç vardır; biri bilgi, diğeri ekonomik güçtür.

Siz siz olun Hindi yiyin!, Kul hakkı yemeyin. Cehennem, hindi yiyenlerden ziyade kul hakkı yiyenlerle dolu olacak!

 

Muallim Mektepleri’nden Eğitim Fakülteleri’ne

1982 yılından itibaren öğretmen yetiştiren kurumların tamamı, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınarak üniversitelere devredilmiştir.

Eğitim Enstitüleri, Eğitim Yüksekokuluadıyla, Eğitim Fakülteleri’ne bağlandı. Eğitim Fakültesi süresi 1990’dan itibaren iki yıldan, dört yıla çıkarıldı.

1992’de Eğitim Yüksek Okulları’ndan bazıları, bağlı oldukları Eğitim Fakülteleri ile birleştirilerek, Sınıf Öğretmenliği Bölümü haline getirildi. Rektörlüklere bağlı olanlar ise Eğitim Fakülteleri’ne  dönüştürüldü.

Enstitülerin, Fakülte haline dönüştürülmesi ile, Milli Eğitim Bakanlığı’nın öğretmen yetiştirme uygulamaları azaldı. Böylelikle öğretmenin kalitesi gitgide erozyona uğramaya başladı.

Milli Eğitim Sisteminde 1990’lı yılların ortasında sınıf öğretmeni ihtiyacı 30.000’in üzerindeydi. Eğitim Fakülteleri, bünyelerinde sınıf öğretmenliği programı açmakta isteksiz davranıyorlardı.

Bakanlık bu açığı kapatmak için 1996 yılında branş öğretmeni adaylarından isteyenleri sınıf öğretmeni olarak atadı. Dahası ziraat mühendisi, işletme fakültesi mezunu vb. üniversite mezunlarını da sınıf öğretmeni olarak atamaya başladı.

Bu öğretmenlere “etik değil” diye üniversiteler pedagojik formasyon programı açmadılar. MEB’ nın açtığı programları protesto ederek, öğretim elemanı göndermediler. MEB illerde pedagojik formasyon kursları açtı. Bakanlığın bu uygulamaları bilimsellikten ve gerçeklerden çok ıraktı. Öğretmenlik mesleğine büyük zararlar verdi.

Plansız programsız, günü birlik uygulamalar ve YÖK, MEB arasındaki iletişimsizlik sonucu; sistemde nitelik sorunu ortaya çıkmaya başladı. Uygulama, öğretmenlerin kamuoyundaki statüsünü de olumsuz etkiledi.

1996 yılından itibaren Eğitim Fakülteleri, Fen ve Edebiyat Fakülteleri öğrenci ve mezunlarına yönelik olmak üzere İlköğretim Sınıf Öğretmenliği Sertifika Programları açtı.

1997 yılında Sınıf Öğretmenliği Bölümlerinin sayısı 54’e çıkarıldı. Yeni açılan Eğitim Fakültelerinde Sınıf Öğretmenliği Programı, İlköğretim Bölümü içine alındı.

Sekiz yıllık “zorunlu ilköğretim” uygulamasına hazırlıksız geçildi.  Köylerdeki beş yıllık ilkokulların büyük çoğunluğu, taşıma merkezlerindeki sekiz yıllık ilköğretim okullarına taşınmak zorunda kalındı. Gerekli planlama yapılamadığından, öğrenciler sağlıksız koşullarda yeterince beslenemeden uzun mesafelere taşınarak hırpalandı.

Kurumlardaki bina yetersizliğinin yanında büyük ölçüde öğretmen açığı da ortaya çıktı. İhtiyaç  duyulan öğretmenlerin yetiştirilmesi amacıyla, MEB ve YÖK’ün iş birliğinde, öğretmen yetiştirme programları yeniden düzenlendi.

YÖK, her Eğitim Fakültesi’nden, bünyesinde  sınıf öğretmeni yetiştirme programı açmasını; Matematik, Türkçe, Sosyal bilgiler vb. bölümlerinin yerine, Matematik Öğretimi, Türkçe Öğretimi, Sosyal Bilgiler Öğretimi vb. bölümlerin açılmalarını istedi.

Bu müdahale, kendilerini alan uzmanı olarak gören akademik kadrolarca tepkiyle karşılandı. YÖK, anti demokratiklikle, dayatmacı olmakla suçlandı. Haziran 2000 tarihinden sonra YÖK sertifika programlarına, kısıtlama getirerek, bu uygulamaya son verdi.

Böylece 1998-1999 öğretim yılından itibaren, uygulanmaya başlayan yeni sistemde, okul öncesi ve ilköğretim öğretmenleri lisans düzeyinde öğrenime tabi tutuldu.

Yeni uygulama, ciddi kimlik değişikliğine yol açmadı. Çünkü bölümlerin, ders programlarının ismi değiştirilmesine rağmen -Örneğin Türkçe bölümünün ismi Türkçe öğretimi, dersin ismi de Türkçe dersi öğretimi olmuştur- uygulanan programlar, okutulan içerik vekadrolar temelde aynıydı.

Görüleceği üzere, öğretmen yetiştirmede istikrar ve kalite yakalanamamış, değişen ve gelişen dünya konjonktürüne ayak uydurulamamıştır.

Öğretmen yetiştirme konusunda, sorumluluğun üniversitelere devredilmesi; alanın özerkleşmesi, uzmanlık alanı  haline gelmesi, bilimsel birikimin sağlanması ve üretilmesi açısından kuşkusuz isabetlidir.

Ancak Eğitim Fakülteleri’nin uygulama dışında kalması; bilimsellik kulvarında ilerlerken, hayatıniçinden beslenememesi sonucunu doğurmuştur.

Giderek birbirine yabancı, “MEB ve Eğitim Fakülteleri” biçiminde, ortaya iki farklı yapı çıkmıştır.

Sevgiyle kalın…

KAYNAKÇA

Cavit Binbaşıoğlu, Türkiye’de Eğitim Bilimleri Tarihi İstanbul: Milli Eğitim Bakanlığı Yay. 1995.

Hüseyin Akyüz, Eğitim Sosyolojisinin Temel Kavram ve Alanları Üzerinde Bir Araştırma. İstanbul: M.E.B. Yayınları, 1991.

Ali Türer, Uluslaşma ve Evrenselleşme Sürecinde Modernleşme Dönemi Eğitim Düşüncesinin Rolü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Balıkesir, 1998.

 

Yeni Yılda Neler Olacak?

Yeni yılda neler olacağına dair ne fal açacağım ne de aklıma gelenleri sıralayacağım!

“Perşembenin gelişi Çarşamba’dan bellidir” sözünden hareketle, ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel sürece bakarak, mütevazı bir yorum yapacağım.

Bir önceki yazımda, ülkemizin içinde bulunduğu koşulları ve sorunları büyük ölçüde sıralamış ve son 12 yılın “siyasal sorumlusu” Erdoğan’ın bu sorunları geniş halk kitlelerinin görmemesi için “Cambaza bak” misali, “yapay gündemlerle” kamuoyunu meşgul etmeye çalıştığını belirtmiştim.

Şimdi, konuyu biraz daha somut hale getirelim;

· Maliye Bakanı’nın açıkladığı 2015 Bütçesi’nde, yalnızca BORÇ FAİZİ ödemeleri için 48.8 milyar lira ayrılmış! ( İMF borcu bitti, şimdi biz borç veriyoruz yalanlarına inanan saflara özellikle hatırlatalım!)

· Cari Açıkiçin de geçen yıllardan farksız tahminler var! Ama önümüzdeki yıl Cari Açığın 2014’ün üstünde olacağı, tüm ekonomistlerin ortak kanısı.

· Yalnızca Rusya’da yaşanan ve iki yıl sürmesi beklenen ekonomik kriz de gerek tarım ürünleri ihracatımıza gerekse turizm gelirlerimize büyük zarar verecek.

· “İleri teknoloji Ürünü” ürün ihracatında iddiası olmayan bir ülkeyiz. Ama başka ülkelerin ileri teknoloji ürünlerini kullanma ve tüketmede yarış halindeyiz! Milli geliri bizi dört beş kat katlayan ülkelerde bile bizdeki kadar cep telefonu tüketimi yok! Lüks araç tutkumuzdan da geçilmiyor!

· Köprüler, Otoyollar ve görkemli havaalanları için de hem “dış borçlanma” ile yeni ve yüksek faiz yükü hem de bunların belirli sürelerle işletme imtiyazları altındayız!

· “Özelleştirme” adı altında satılacak pek fazla da bir şey kalmadı!

· O halde, “CEREMEYİ KİM ÖDEYECEK?” Dar ve orta gelirli vatandaşlarımız! Üst gelir grubu vergi vereceğine, devlete “borç” vererek üste faiz geliri sağlıyor! Bu yüzden yeni yılda hemen her türlü vergi yükü biraz daha artacak. Trafik cezalarına biraz daha yüklenecekler!

· Türkiye’yi “ dünyanın en büyük 10. Ekonomisi” düzeyine getirme iddiasında olanlar, uyguladıkları “RANT EKONOMİSİ” ile Türkiye’yi 19. Sıraya kadar gerilettiler!

· Geri kalmışlığın en önemli kriterlerinden biri BEBEK ÖLÜMLERİ’NDE, OECD üyesi ülkeler arasında birinci sıradayız!

· Yapılan araştırmalar, sağlık istatistikleri gösteriyor ki; bu ülkede dört kişiden biri depresyonda. Son 12 yılda 25 bin kişi intihar etmiş! Her beş çiftten biri boşanmış! Kadına şiddet yüzde 1400 artmış.

· Ülkemizde “İç Savaş” ve “Bölünme” kaygıları giderek artıyor! Güneydoğu’da “DEVLET” yok, kaos ve kargaşa var!

· Uluslararası siyasette prestijimiz sıfır noktasında! Komşularımızla sorunlarımız giderek büyüyor.

· Eğitim ve sağlıkta “SOSYAL DEVLET” yok olmuş, ticari birer meta olmuş. Parası olana eğitim, parası olana sağlık var! Eğitim sistemini daha da yozlaştırmak için siyasi iktidar elinden geleni yapıyor!

Şimdi, bu koşullar altında 2015 için nasıl “güzel düşler” kurabiliriz?

Her şeye karşın, Allah’tan ve inandan umut kesilmez.

Kentimiz, ülkemiz ve bütün dünya insanlığı için barış, üretim, başarı mutluluk ve BARIŞ içinde bir yeni yıl diliyorum.

Zamandan Saymadığımız Zamanlar

Banka ve resmî dairelerde beklerken, otobüs ve minibüs durağında beklerken; istasyonda tren, iskelede vapur saatini beklerken geçen zaman, zamandan değil mi? Ve bunların içinde yol alırken geçen zaman; zamandan değil mi? Hele talebeler, yemekhane vb. yerlerde sıra beklerken geçen zaman, zamandan değil mi?

Bir gün, bir hafta, bir ay, bir yıl; belki ömür boyu bu şekilde boş ve beyhûde yere geçen zamanlar, büyük yekûn tutmaktadır. Oysa, o zamanları başka zamanlarda bulmak ve telâfi etmek mümkün değil. Çünkü o zamanlarda ne Güneş ne de Dünya yerinde sayıyor. Yâni saymıyor. Her zamanki mûtad / belli hareketlerini sürdürüyor. Yâni zaman, bir daha geri gelmemek üzere geçip gitmiş oluyor.

Halbuki bu zamanlar zarfında mizac ve tabiatımıza uygun çeşitli, küçük cep kitapları okuyabilir; böylece bir senede veya senelerde onlarca; belki yüzlerce özlü eserler okuyarak bilgi, görgü ve kültürümüzü arttırabiliriz.

Sırf okumaya hergün bir saatlik zaman muhtemeldir ki ayıramayız. Haftada birkaç saat ise asla ayıramayız. Ayda beş on saat def’aten yâni aralıksız ayırmamız ise hiç olası değil. Ama hergün, sırf okumak için mutlaka beş on dakika nasılsa bulabiliriz.

Bu ise, bize haftada aşağı yukarı bir; ayda dört; yılda elli; on senede beş yüz saatlik muazzam bir okuma imkânı ve bahâ biçilmez bir zaman serveti sağlayabilir. Düşünebiliyor musunuz, böyle bir zaman tasarrufunun bizlere neler kazandıracağını veya tahmin edebiliyor musunuz, böyle bir zamanı değerlendirmeyişin bizlere neler kaybettirdiğini?

Zaten, oldum olası insanın okumadan nasıl durabildiği hususu; benim anlamakta en çok güçlük çektiğim, zorlandığım konuların başında gelmekte.

Kaldı ki çoğumuz seyahat esnasında vaktin geçmediğinden ve can sıkıntısından şikayet eder dururuz. Oysa okurken zamanın nasıl geçtiğini bilmeyiz. Çünkü okurken zaman izafî yani göreceli olarak kısalır.

Zira dikkatimizi bir noktaya teksîf etmek ve yoğunlaştırmak; zihni aktif hâle getirir. Âdeta dimağı harekete geçirir. Bu da insana zamanın kısaldığı ve çabuk geçtiği intiba ve izlenimini verir.

Tıpkı zamanın hız’a göre değişmesi gibi. Nitekim meşguliyetimizin hızı nispetinde; zamanın ritmi değişmekte, yâni zamanda sanki yavaşlama olmaktadır. Böylece aslında ne kadar zaman geçtiğini ve ne kadar yol katettiğimizi bildiğimiz hâlde; hissiyatımız bu yolu daha kısa zamanda almışız gibi algılamakta ve idrak etmektedir.

Kısaca, insanın kendini okumaya vermesi; zamanın kısa algılanmasına sebep teşkil etmekte yolculuğu çekilir hâle getirmektedir.

Öyleyse, zamandan saymadığımız zamanları; artık zamandan saymanın zamanı gelsin ve bunun bilincine varılsın.

Ha!Şu da unutulmasın! Kitaplar -ne yapıp, edip- kendilerine her zaman ve zeminde mutlaka vakit ayırmamız gereken şeylerdir.

Yoksa, sırf boş vakitleri hoşça geçirmek için lütfen el attığımız dolgu maddesi hükmünde metalar sanılmasın.

Doku

Siz hiç ciğerlerinizle, saç diplerinizle müzik dinlediniz mi?

 

Burcu Seçmeer‘in ‘Doku‘ isimli kitabındaki hikâyelerin kahramanları, kimsenin göremediğini gören, kimsenin duyamadığını duyan, hissedemediğini hisseden, anlayamadığını anlayan insanlardır.

 

Şansının kepenk kapattığını düşünen karamsarlar için; ‘Doku‘ isimli kitapta yer alan her biri birbirinden özgün ve ilgi çekici 8 adet hikâyenin çoğunda, ümit kapılarını açacak sihirli anahtarlar var.

 

Sayfaların her birinde, zekâ ile tahayyül gücü; bâzen raks ederek bâzen de atraksiyon yaparak okuyucuyu, gelecek bölümlerdeki sonsuz ve harika sürprizlere hazırlıyor. Hikâyenin kahramanı, bilmediği bir şarkının melodisinden, bestekârını; bir tablodaki fırça tekniklerinden, ressamını tanıyabiliyor.

 

Beklenti‘ başlıklı birinci hikâyede, genç ressam Raçe’nin resim çalışması, Güzel Sanatlar Akademisi’nde, öğretim üyesi profesörün bilebileceği detaylarla anlatılıyor.

 

İpucu‘ başlıklı ikinci hikâyede, insan hayalinin nerelere ulaşabileceğini gösteren satırlar var. Hayal mekânlar anlatılıyor: ‘Bette’nin Dünyası‘ isimli dükkânda, Bette Midler’i anlatan kitaplar, oynadığı filmler, albümleri, saçlarına benzeyen peruklar, giydiği kıyafetler, kullandığı parfümler, sevdiği yemekler ve benzeri akla gelebilen ve gelmeyen milyonlarca çeşit malzeme bulunuyor.

 

Aynı sokaktaki diğer bir mekânda, deniz ayaklar altındadır. Piyon martılar, figür yatlar, denizci kıyafeti giymiş servis elemanlarıyla buraya gelen müşteriler kendilerini, kâh Pasifik Okyanusu’nda seyreden gemide, kâh küçük fakat tabiat harikası bir adada imiş gibi hissediyorlar.

 

Hikâyenin kahramanı, hayaller ötesi bir gezegende, henüz icat edilmemiş binitlerle geziniyor. Binitin saniyedeki hızı hiçbir âletle belirlenemeyecek kadar yüksektir.

 

Üçüncü hikâye; ‘Yeşil‘ başlığını taşıyorsa da, pembe bir fon önünde hayatın bütün renklerini veriyor. Hikâyenin kahramanı Valin, kendisini tanıyanların sevecekleri, yerinde olmayı can ü gönülden isteyecekleri biridir. Ülkemizde, her kelimeye yanlış anlamlar yükleme meraklısı câhil özentisi ile malûl kişilerin piyasaya sürdüğü tipik bir ‘bozuk ürün‘ olan ifâdeyle;  fenomen‘dir.

 

Yazarın benzetmeleri; edebiyatımızda ‘mübalağa sanatı‘ olarak adlandırılan tarzın başarılı örnekleri olduğu kadar, yazarın hayal gücü hakkında fikir veriyor:

 

Tadımlık örnek cümleler:

*Fırçasını, hayal gücüyle özgürce seviştirdiği resimler

*Tozları nüfusuna geçirmiş eşyalar

*Geçmişten ziyaretine gelen düşünceler

*Sattığı çikolatalardan daha tatlı bir şeyleri vaat eden gülümseyişiyle

*Konudan konuya sek-sek oynamak

*Hayal dünyasının panjurları kapalıydı.

*Dudaklarına kelebek gibi konan sebepsiz tebessüm

*Usta şeflerin damaklarını ziyâret etmiş soslar

*Akrebin, güneydeki sayıları gösterdiği zamanlar

*Sandviçler, kendilerine talip olacak boş midelerle buluşmak için sabırsızlanıyordu.

*Kulaklarından birini yan masaya ödünç vermiş, dinliyordu.

*Pasaport kontrolü için kuyrukta beklenen uzun zaman dilimi; ‘Yelkovan ve akrep, eşofmanlarını giymiş, parkurun tamamını neredeyse iki defa turlamıştı.’

*Delikanlının girdapvâri çekiciliği

*Hayal gücüne kalp masajı yapacak ellere ihtiyacı var.

*Annesi de bir süre sonra Azrail’e otostop çekti.

*Utangaçlıkla cesaret arasında gidip gelen med-cezirli hallerine kayıtsız kalamamıştı.

*Genç kızın, evlilik arifesinde büyük harflerle başlayan istekleri olmadı.

*Zekâsını esprilerle aynı cezvede kaynatan biri

 

Ve daha yüzlercesi, binlercesi… Göz kamaştıran, bol ve parlak ışıklı minik led ampuller gibi hemen-hemen her satıra serpiştirilmiş. Genel geçer kanaate göre mübalağa sanatının şiirde kullanıldığı bilinirse de, ‘Doku‘da, bu sanatın nesirde de başarı ile kullanılabileceği ispat ediliyor. Yalnızca mübalağa sanatı mı? Hayır! Kitapta;  mecaz, telmih, terdid, teşbih ve tezat sanatları da ustalıkla sergileniyor.

 

Kitaba adını veren 68 sayfalık sekizinci hikâye, her biri isimsiz ve fakat kaşıkçı elması iriliğinde ve değerinde 4 ayrı hikâyeden oluşuyor. Hikâyeler arasında ortak obje olan muhteşem konak, hikâyelerin tam bağımsız olmasını engelliyor.

 

Konakta farklı zamanlarda yaşanan 4 ayrı hayatın kahramanları, ayrı ayrı salıncaklarda bir müddet sallandıktan sonra birleşip sallanmaya devam ederler ve birlikte ulaştıkları en yüksek boşlukta tek ruh hâline gelirler ve geri dönmezler.

 

-‘Doku nasıl bir kitap?’ Diye sorulduğunda şunlar söylenebilir.

 

Doku‘da sürprizli zekâ sıçramaları, 239 sayfa boyunca Ravel’in Bolero’sundaki gibi, bir biri ardına sıralanıyor. Her birinin rengi, kokusu, rayihası farklı…

 

Okunup bitirildikten uzun bir müddet sonra bile; ‘eksantrik eşleştirmeler‘, ‘çağrışımların atraksiyonu‘ ve ‘söz sanatlarının geçit resmi‘ gibi kavramlarla hatırlanacak özellikler mahşeri…

 

Tek isim altında toplanan son hikâyenin ikinci bölümünde; ‘genç kız‘ olarak anılan bayanın paylaşımcılığı, diğerkâmlığı ve iyilikseverliği de olmasa, kahramanların hiçbiri ‘bizden’ değil. Hikâyelerin kahramanlarının isimleri de öyle… Raçe, Erato, Gren, Valin, Alben, Fesa, Maci Kamül, Pudra, Solaris, Şeb, Albedo, Pelemin…

 

Kitap münekkitleri hiçbir yazarı, ilk ve tek kitabı ile sağlıklı bir yere yerleştiremezler. Burcu Seçmeer, üçüncü ve beşinci kitaplarında da seviyeyi, Ekim 2014’te yayınlanan birinci kitabında olduğu gibi doruklarda tutarsa -ki bunu başarabileceğinin işâretlerini veriyor- adından çok bahsedilen, kitapları satış rekorları kıracak bir yazar olmaya adaydır.

 

POTKAL KİTAP:

Tayyareci Hayrettin Sokağı Nu: 67 Selma Apartmanı. Bakırköy-İstanbul. Telefon ve Belgegeçer: 0.212-543 36 48

e-posta: potkalkitap@gmail.com //  www.potkalkitap.com

 

LÜGATÇE:

mecaz: Bir sözün gerçek anlamından başka bir anlamda kullanılması, benzetme.

telmih: Üstü kapalı biçimde anlatma.

terdid: Bir düşünceyi iki ihtimalle anlatma.

teşbih: Benzetme yoluyla bağlantı kurma.

tezat: Bir yazıda birbirine zıt kelime ve kavramların kullanılması sanatı.

 

 

 

BURCU SEÇMEER

1979 yılında Ankara’da doğdu. İlköğretimi ve liseyi Arı Koleji’nde tamamladı. Bilkent Üniversitesi Sahne Sanatları Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden mezun olduktan sonra, Amerika’nın Los Angeles şehrine gitti. Orada UCLA Üniversitesi’nde görsel ve sahne sanatları ile ilgili bir sertifika programına katılırken, oyunculuk derslerini takviye etti. Türkiye’ye dönünce Bahçeşehir Üniversitesi’nde oyunculuk üzerine yüksek lisans yaptı. Sonrasında Tiyatro Kare, Talimhane Tiyatrosu ve Aksanat’ın tiyatro oyunlarında rol aldı. Oynadığı oyunlar arasında ‘Figaro’nun Düğünü’, ‘Bir Evlenme’, ‘Woyzeck’, ‘Ben Patronum’ ve ‘Pippa’ vardır.

 

 

 

RENKENAR:

BİR MEKTUP

19 Kasım 2014 tarihli Önce Vatan Gazetesi’nde yayınlanan ‘Bir Kitap okumaya teşebbüs ettim…’ Başlıklı yazınızı okudum.

Evet, günümüzde ‘yoğun’ kelimesinin asıl mânâsı dışında ve olmadık yerlerde kullanılışı hakkındaki tesbitleriniz isabetli ve çok faydalı. Aynı teşhis, -bilhassa mücerret mefhumları karşılayan- ‘uydurma’ kelimelerin neredeyse tamâmı için konabilir. Bunların kaahir ekseriyeti -maymuncuk gibi- hemen her kapıyı açmak için kullanılıyor. Bakın, kendi hazırlamakta olduğum ve “Uydurukça Lügati” benzeri bir ad vermeyi düşündüğüm nâçiz kitabımda yer alacak uydurma kelimelerden yalnızca birkaçı (algı, aşama, önemli) günümüz Türkçesinde hangi kelimelerin yerini tutuyor, kaç mefhumu yutuyor, görün:
ALGI: idrâk, derk, fehm, anlama, anlayış, kavrama, kavrayış, müdrike; zan, sanma; tasavvur; telâkkî, bakış, görüş, fikir, düşünme, mülâhaza; inanç, îtikaad; mefhum, mânâ
AŞAMA: safha, merhale, had, kerte; mertebe, rütbe, pâye, mesâbe, derece, derecât, basamak, adım; eşik; fasıl; silsile, vaziyet, hâl; istihâle; ilerleme, gelişme, inkişaf, neşvünema, tekâmül, terakkî, yükselme, kalkınma
ÖNEMLİ: mühim, ehemmiyetli, hâiz-i ehemmiyet; başlıca; îtibarlı, mûteber, müreccah; istisnâî, müstesnâ, kıymetli, değerli, mümtaz, seçkin, mukaddem, muhterem, üstün, hâs, havâs, fazîletli, şerefli, meziyetli; azîz; önde; lüzumlu, gerekli, faydalı, yararlı; olmazsa olmaz, vazgeçilmez, şart, farz, vâcib, lâbüd; hassas; vahim, vahâmetli, korkulu, tehlikeli, netameli; âcil; ciddî; kayda değer, iddialı, dikkate değer, çok sayıda, çok miktarda, epey, fevkalâde; ağır, okkalı; sayılı, hatırı sayılır, ensesi kalın; güçlü, tesirli; bâriz; temel, esas, esaslı; mâruf, meşhur
Bir dil için en vahim hâllerden biri, kelimelerin belli bir yönü işâret edemeyişidir. Böylece maymuncuk gibi kullanılmasıdır. Bu da -aslında- mefhumları ifâde etmeye gücünün yetmeyişidir ki böyle bir dil vâsıtasıyla anlatmak, anlamak ve anlaşmak mümkün olmaz. Türkçemiz -milyon kere yazıktır ki- şimdi bu çıkmaza büyük ölçüde saplanmış vaziyettedir. Asıl sâhibinden kaanunsuz ve uygunsuz olarak, cebren ve hîleyle alınıp bir müteahhidin ihtirasları için dozer paletleri altında çiğnenmiş güzelim bir bahçe gibi perîşandır. ‘Dil İnkılâbı ‘ dediğimiz hâdise nedir? Kelime uydurmak (var olan bir kelimenin yerine geçsin diye yeni bir kelime îmâl etmek), mevcut bir kelimeye başka bir kelimenin mânâsını vermek, asırlarca önce ölmüş olan bâzı kelimeleri hortlatmak, 5 -6 kelimeyi yalnızca bir kelimeyle karşılamaya çalışmak… Buna benzer gayretlerin devlet gücüyle ve resmî metinlerden başlanarak gösterilmesi binlerce lâfzın mânâlarıyla bağlarını koparmış; sonra da binlerce lâfız-mânâ arasında yeni, ânî ve sun’î bağlar kurmak mecburiyetinde kalınmıştır.

Sizin ele aldığınız “yoğun” kelimesinin yoldan çıkması da bu kargaşanın mahsûlüdür. O kelime Kaamûs-ı Türkî’de şöyle yer alıyor:                                                                                                                                                                      YOĞUN: sıfat 1. koyu, kalın, kesîf, sulb. 2. kalın, kaba, galîz: yoğun boyun. 3. yonulmamış, ham, kaba, terbiyesiz: yoğun adam. 4. iri, azîm, cesîm.”

Demek ki Türkçede ‘yoğun’ kelimesi ancak bu mânâlarda kullanılırsa doğru kullanılmış olur. Fakat binlerce lâfız-mânâ arasında yeni, ânî ve sun’î bağlar kurmak gayretiyle darmadağın edilen dilimizin tabii kelimeleri de bu zelzeleden nasîbini almış, maymuncuk muâmelesine mâruz kalmıştır. İşte ‘yoğun’ da bunlardan biridir. Hemen söylemeyi ihmâl etmeyelim ki dilimizin ‘tabii’ kelimeleri içinde bu bahtsızlığı yaşayanlar uydurukça olanlara nisbetle devede kulaktır. Asıl ve sinsi hastalık, maymuncuk kelimelerle yayılmaktadır. Şöyle bir düşünün: Uydurma ‘olay‘ kelimesi, nerdeyse ‘şey‘ kelimesinin tahtına oturmadı mı? ‘Dershâne olayı ‘, ‘aşk olayı ‘, ‘vergi olayı ‘, ‘spor olayı ‘, ‘gazete olayı ‘, yazı olayı… Her kelimenin yanına bir ‘olay‘ eklemek âdet oldu. Şimdilerde ise ‘süreç‘ kelimesi bu ‘olay‘ın tahtını sallıyor. Herkes bunu istediği mânâda kullanıyor.

 

Oğuz Beyefendi,

Bir kitap okumaya teşebbüs ettim, dünyam karardı…’ dediğiniz ve ‘Sinir sistemimin felç olmasını önleyebilmek için tamamını okumaya cesaret edemediğim kitabın ilk 10 sayfasında önemli gördüğüm 10 Türkçe hatâsı şunlardı:” ifâdesinden sonra sayıp tashîh ettiğiniz “10 Türkçe hatâsı” aslında mukadder… Sizin gördüğünüz hatâ, bir binânın temelindeki çöküşün yukarı katlardaki akisleridir: sıvanın yer yer çatlaması, pencerelerin yerinden oynaması, camların kırılması, kapıların kapanmaması… Hâsılı, temeldeki hasârı gidermedikçe yukarıların düzelmesi nâfile…

Demem o ki, Türkçenin dûçâr olduğu illetten kurtuluşu pansumanla falan olmaz. Bu dilin yazılı metinlerinde -en az 6 yüzyıl boyunca- ‘de‘ ve ‘da ‘ ların, ‘ki ‘lerin ayrı / bitişik yazılması, has isimlerle kendinden sonra gelen hece veya heceler arasında kesme (‘) işâreti kullanılıp kullanılmaması, cümle tamamlanınca nokta konup konmaması gibi hususlar bir mesele olarak görülmüyordu. Görülmüyordu, fakat -bugün ‘anlatım bozukluğu’ gibi tâbirlerle isimlendirilen- ifâde kusurları o devirlerde yok gibiydi. Okudukları metni anlamayanların anlamayışları noktalama, büyük / küçük harf vb. sebeplerden değildi. Kelimelerle mânâlar arasındaki irtibat belliydi ve sağlamdı.

Oğuz Bey, derdimiz çok büyük, fakat bunu görüp hisseden kişiler çok az ve gittikçe de azalıyorlar. Siz bu derdin farkında olanlardan birisiniz. Sakın derdinizi unutmayın, pes etmeyin. ‘Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük…’

Saygılarımla…

C.YAKUP ŞİMŞEK