32.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 833

Irak Türkmen Türkçesi Sözlüğü

Irak Türklerinden Av. Habib Hürmüzlü’nün hazırladığı ‘Irak Türkmen Türkçesi Sözlüğü‘, yalnızca ‘sözlük‘ kelimesiyle sınırlandırılamayacak ölçüde geniş kapsamlıdır. İlmî bir çalışmanın ürünüdür. Aynı zamanda ilimle herhangi bir ilişkisi olmayan ve fakat Türk kültürüne ilgi duyan; genç-ihtiyar, tahsilli-avam, her kesimden insana hitabeden bir eserdir.

 

Eser, Irak Türkmen Türkçesinde kullanılan kelime ve deyimlerin Türkiye Türkçesiyle karşılıklarını veriyor gibi görünse de, Irak Türkmen Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasındaki bire bir örtüşmeleri, aynılığı, berâberliği ve ‘bir’liği güneş gibi gözler, akıllar-izanlar önüne seriyor.

 

Azerbaycan Türkçesi’ne âşina olanlar, Sayın Hürmüzlü’nün hazırladığı sözlüğe biraz daha geniş açıdan baktıklarında; Irak Türkmen Türkçesi ile Azerbaycan Türkçesi arasındaki muhteşem ‘bir’liği, aynılığı hayretle görüyorlar.

 

Bu gerçek Av. Hürmüzlü tarafından şu cümlelerle açıklanıyor:

 

Irak Türkleri yazı dilinde Türkiye Türkçesini kullanmaktadırlar. Konuşma dilinde ise Türkçenin Azerî (Doğu Oğuzca) sahasındaki Türkçe geçerlidir. Azerî kökenli bu ağza ‘Türkmence’ denir. Türkmence ağzında, çevrenin ve diğer birçok şartların etkisiyle, Arapça ve Farsça kelimeler bariz bir şekilde görülür. Yine aynı şartların etkisiyle konuşma ve yazı dilinde Türkçede kullanılmayan ancak Arapça ve Farsçada bulunan harf ve telaffuzların kullanıldığı görülür.

Bilindiği üzere Batı Türkçesi; Osmanlı Türkçesi (Batı Oğuzca) ve Azeri Türkçesi (Doğu Oğuzca) olarak ikiye ayrılır. Bu iki saha arasındaki ayrılıklar hem konuşma dilinde, hem de yazı dilinde kendini gösterir. Irak Türklerinin konuştuğu ağız, Türkçenin Azerî (Doğu Oğuzca) sahası içine girmektedir. Bu saha, Doğu Anadolu, Azerbaycan, İran Azerbaycanı, Suriye Türkleri ve Irak Türkleri bölgelerini kapsar.

 

Ana parçadan kopartılmış, başka ülkelerin zalim ve baskıcı idareleri altında kalmış Türk yurtları‘ndaki bu dil birliğinin derin anlamı üzerinde ayrıca ve mutlaka durulmalıdır. Durulmalı ve Türk dünyasına yabancı, ilgisiz ve Türk dünyası câhili kişilere ve de bütün dünyaya anlatılmalıdır. Üstelik bu birlik; batılı güçlerin çevirdikleri dolaplara ve dâhildeki yöneticilerin ilgisizliğine rağmen devam etmektedir.

 

Kitabın birinci baskısı, ‘Kerkük Türkçesi Sözlüğü‘ adı ile yalnızca Kerkük şehrinde kullanılan kelime ve deyimleri ihtiva edecek şekilde hazırlanmıştı.

 

Evet! Kerkük kadim bir Türk şehridir. ‘Irak Türkleri‘ denilince önce Kerkük akla gelir. Fakat Kerkük, Irak’ta Türk kökenli insanların bulunduğu tek şehir değildir. Irak’ın daha pek çok şehrinde Türkler vardır. ‘Telafer’den Mendeli’ye Türkmeneli‘ isimlendirmesi bile ‘Irak’taki Türk gerçeği‘ni tam olarak yansıtmamaktadır.

 

Av. Habib Hürmüzlü, eserinin ikinci baskısında yalnızca isim değişikliği yapmamış, içeriğini de Irak’taki geniş Türkmen coğrafyasını kapsayacak şekilde zenginleştirmiştir. Yazar, bu durumun sebeplerini, ‘İkinci Baskının Önsözü‘nde şöyle açıklıyor: ‘Saddam rejiminin katı ve zalimane uygulamaları sebebiyle bilgi ve belge akışının sağlanmasındaki imkânsızlıklar…’

 

Sayın Hürmüzlü, eseri için -asil bir tevazu ile- ‘amatör bir çalışma‘ diyorsa da ‘Türkmen Türkçesi Sözlüğü‘, ilmî titizlikle hazırlanmış, benzeri bulunmayan, büyük bir ihtiyacı karşılayan başucu eseridir. Esere bu özelliği kazandıran; yazarın âdeta Türkoloji uzmanı gibi dikkatli ve yorucu bir çalışmayı göze almış ve gerçekleştirmiş olmasıdır. Her biri, konusunda uzman olan Prof. Dr  unvanlı akademisyenler; Mustafa Argunşah, Suphi Saatçi, Mahir Nakip, Yavuz Akpınar, Fikret Türkmen ve Günay Karaağaç Hocaların değerli katkılarını, Sayın Hürmüzlü, kadirşinaslık örneği olarak belirtiyor.

 

16 X 24 santim ölçülerinde, 340 sayfalık eserin, ‘Giriş‘ başlıklı 5 sayfalık bölümünde, Irak’ta Türkmen varlığının oluşumu, kültürü ve dil özellikleri hakkında -efradını cami, ağyarımı mâni- ölçüsünde fakat önemli bilgiler veriliyor.

 

25. sayfadan 51. sayfaya kadar devam eden ‘Birinci Bölüm‘de Irak Türklerinin kullandığı alfabe, ses özellikleri, ünlü ve ünsüz değişimleri ve düşmesi, isim-işletme ekleri, şekil-zaman ekleri, zamirler, sıfatlar, zarflar ve edatlar hakkında ilmî olmakla birlikte herkesin kolayca anlayabileceği üslupla son derece faydalı bilgiler sunuluyor.

 

İkinci Bölüm‘ kitabın ana gövdesi olarak ‘Sözlük‘ başlığını taşıyor. Bu bölümde alfabetik sıralama ile kelimeler ve karşılıkları yer alıyor.

 

En sondaki 4 sayfa ise, ‘Kaynaklar’ listesine tahsis edilmiş.

 

Av. Habib Hürmüzlü’nün büyük bir emek ve titizlikle hazırladığı eseri okuyanlar, Irak Türklerinin dil zenginliğini tanımış ve öğrenmiş olmanın hazzını yaşıyorlar.

 

Dil, insan topluluklarını millet hâline getiren en önemli unsurdur. Dil ne kadar zengin ise, o dili kullanan millet de o derece köklü ve sağlam bir tarihe sahiptir. Günümüzde, milletlerarası siyâsî oyunlarla hâkim unsur hâline getirilmeye çalışılan henüz ‘millet’ olamamış toplama kişilerin, arkeolojik malzemeler bir tarafa, kendilerine has doğru dürüst bir dilinin bile olmadığı göz önünde bulundurulursa, Irak Türklerinin bölgedeki yeri ve önemi daha iyi anlaşılır.

 

Av. Habib Hürmüzlü’nün muhteşem eseri, böyle bir gerçeği gündeme getirmiş olması bakımından da çok mühim ve değerlidir. Kendilerine tebrik ve teşekkürlerimi hayranlıkla sunuyorum.

 

2013 yılında Kerkük’te Fuzuli Matbaası’nda basılan kitabın temini için kullanılabilecek iletişim kanalı:

 

TÜRKMENELİ İŞBİRLİĞİ VE KÜLTÜR VAKFI:

Ahmed Mithat Efendi Sokağı Nu: 46/11 Çankaya, Ankara. Telefon: 0.312-442 40 64 – 65 www.irakturkman.org.tr

 

 

 

Av. HABİB HÜRMÜZLÜ

 

1933 yılında Irak’ın Kerkük şehrinde doğdu. Türkmen Hürmüzlü ailesine mensuptur.

1954 yılında Bağdat Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1970 yılında Bağdat Üniversitesi’nde idare hukuku dalında yüksek lisans diplomasını aldı. Altı yıl Kerkük’te avukatlık yaptı, 1960-1980 yılları arasında Vakıflar ve Diyanet İşleri Bakanlığı’nda Hukuk İşleri Müdürü ve Genel Müdürü olarak görev üstlendi.

 

Yayın organlarında ve sivil toplum kuruluşlarındaki hizmetleri:

– Bağdat’ta El- Risaletul İslamiye Dergisi’nin 14 yıl yayın kurulu üyeliği yaptı.

– Irak Türkmenlerinin 1960-1977 arası yayın organı olan Kardeşlik Dergisi’nin yazı işleri sekreterliğini yürüttü.

– Türk Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından 1981 yılında çıkarılan Arapça Adwa El- Enbaa Gazetesi’nin 2 yıl müddetle koordinatörlüğünü yaptı.

– Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin İzmir Şubesi’ni kurdu ve 3 yıl müddetle yönetim kurulu başkanlığını üstlendi.

– 2003 tarihinde Ankara’da kurulan Irak Araştırma Merkezi’nin başkanlığını yaptı.

– 2005 yılında Ankara’da bulunan Global Strateji Enstitüsünde basın yayın uzmanı olarak çalıştı ve enstitünün çıkarmış olduğu aylık derginin başyazarlığı görevini üstlendi.

– Halen Orta Doğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) adlı kuruluşun danışmanlığını ve merkezin iki ayda bir yayınlamakta olduğu aylık Orta Doğu Analiz ve altı ayda bir defa çıkan Orta Doğu Etütleri dergilerinin başyazarlığını yürütmektedir.

 

Yayınlanmış eserleri:

* İktisadî Devlet Teşekkülleri Kontrolü: (Yüksek Lisans Tezi) Bağdat Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır. Arapça

* Kerkük Türkçesi Sözlüğü: Kerkük Vakfı Yayınları. İstanbul. Türkçe.

* Irak’ta Türkmen Boy ve Oymakları Global Strateji Enstitüsü Yayınları. Ankara. Türkçe.

* Haşim Nahit Erbil Kitabı. İzzettin Kerkük – Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Yayınları. Arapçaya tercümesi.

* Kerkük’ün Kimliği. Prof. Dr. Mahir Nakip. Kerkük Vakfı yayınları. Arapçaya tercümesi

*Irak Türkmen Türkçesi Sözlüğü (2013)

*Irak Mevzuatında Türkmenlerin Konumu adlı Arapça kitabı, Beyrut’ta basılmaktadır.

*Türkmen Meşhurları isimli Arap diliyle yazılmış kitabı ise baskıya hazırdır.

 

Makaleleri:

* Beşir (Kerkük),  Kardeşlik (Bağdat), El- Risaletul İsalmiye (Bağdat), Türkmen (İzmir) , Kardaşlık (İstanbul), Kerkük (İstanbul), Türk Yurdu (İstanbul), Avrasya (Ankara), Kırmızı Çizgi (Ankara), global Strateji (Ankara), Orta Doğu Analiz (Ankara) dergi ve gazetelerinde Arapça ve Türkçe

Makaleleri yayınlanmıştır.

 

Av. Habib Hürmüzlü Arapça, Türkçe, İngilizce, Osmanlıca ve Azerbaycan Türkçesini bilmektedir.

Evli ve 4 çocuk babasıdır.

 

 

Dananın Kuyruğu!

AKP’li “Bakan çocukları” ve babaları,  Meclis Soruşturma Komisyonu’nun “AKP’li üyelerinin oylarıyla” Yüce Divan’da yargılanmaktan kurtuldular!

Bu olay, Türk Siyasal Tarihi’nde “skandal” olarak yer alacaktır!

AKP iktidarı, “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı” olarak hüküm giydiğinden bu yana, tüm karşıtlarına karşı “hırçın ve saldırgan” bir tepki içinde.

Türk Ordusu’na “KUMPAS” bu olaydan sonra kuruldu!

Neydi iddia?

“Ordu içinde bir grup, AKP iktidarını DARBE ile indirmek istedi!”

Genelkurmay Başkanı’na kadar yüzlerce Türk Subayı, siyasetçisi ve gazetecisi “savunma hakları gasp edilerek”, “sahte belgeler” ve “gizli tanıklarla” “Özel yetkili Savcılar ve Mahkemeler” eliyle yargılandı, mahkûm edildi.

Başbakan Erdoğan, karşısına çıkan her muhalefet eylemini “AKP’ye karşı DARBE eylemi” olarak yaftaladı!

Sonra bir gün, şimdi Başbakan Yardımcısı olan kişi; “Orduya KUMPAS kuruldu” dedi!

O güne kadar, Başbakan Erdoğan; “Ben bu davanın savcısıyım” diyordu! Bu davaların şöhretli savcısına “milyon liralık zırhlı otomobil tahsisi” yapıyordu!

Anlaşıldı ki, “siyasal yol ortağı” ile araları açılmış!

Geçen yıl 17-25 Aralık tarihlerinde bazı bakan çocuklarının lüks dairelerinde ve bir bankanın genel müdürünün evinde ayakkabı kutularında milyon dolarlar yakalandı. Baskınlar kameralarla tespit edildi. Bakanların çocuklarıyla, Başbakan’ın oğluyla yaptıkları ses kasetleri medyaya ve sosyal medyaya düştü!

Dediler ki; “Bu paraları Paralel Yapı ya da onların emrindeki polis koydu!”

Olayın kahramanları, özel dairelerine konan bu büyük paraları fark edemediler mi?

Sonra, bu operasyonu yapan Savcılar ve polisler darmadağın edildi! Kimileri meslekten atıldı! Olayın üstü örtüldü!

Ya sonra?

O paraları, İranlı işadamının bir adamı bavullarla geri aldı!

Yani, o paraların bir sahibi varmış!

YARGI ve Güvenlik Güçleri, siyasi iktidarın güdümünde olayı kapattı. Ama ortada bazı “ses ve görüntü kayıtları” vardı.

Meclis Soruşturma Komisyonu’nda olay soruşturulacaktı. “Parmak çokluğuna göre” AKP’li üyelerin oylarıyla o iş de tamam!

Dört Bakan, “Yüce Divan’da Ak’lanmayı neden istemiyor?”

“Yüce Divan’ın Siyasal Darbe yapacağı” kaygısı varmış!

“Milli Gazete” birinci sayfada manşet yaptı; 17 kişilik Yüce Divan’ın 12 üyesi Abdullah Gül ve AKP oylarıyla Meclis’ten seçilmişler!”

Kendi atadıkları Yargıçların DARBE yapacağını iddia ediyorlar!

Komisyondan sonra, son kararı Meclis verecekmiş!

Sonuç şimdiden belli değil mi?

Sizce Türkiye bir HUKUK DEVLETİ midir?

Peki bu arada, “Kürt Sorunu’nun ÇÖZÜM SÜRECİ” ile ilgili gelişmeler nedir?

PKK üst yönetimi; “Önder Apo, Nisan 2015’deki Kongreye katılacak” diyor! “APO’ya özgürlük ve ÖZERKLİK” olmadan sorun çözülemez” diyor ve yeniden silahlı mücadele ile tehdit ediyor!

HDP Eşbaşkanı Demirtaş; “Bu mücadelede dananın kuyruğu kopacak. Ama 100 yıl önce olduğu gibi kuyruk değil, dana bizde kalacak” diyor!

AKP iktidarından tek kelime yanıt yok!

Söyler misiniz; “DANA” ile kastedilen nedir?

 

Yanılgı

İnsan, hayatı boyunca nice olaylarla karşılaşır, bunların birçoğu unutulur geçer, ama bazıları vardır ki; ömür boyu hafızaya kazınır ve çok derin izler bırakır.

Ortaokul 2. Sınıftayım, sınıf öğretmenimiz bütün sınıfın okuması için her gün bir gazete aldırırdı. O günlerde gazeteler şimdiki gibi çok sayfalı, renkli, magazinsel değil gayet sade, haber ve köşe yazarları, bir de devletin verdiği ilanlardan ibaret dört sayfa olarak çıkardı.

Sabahtan öğlene kadar gazetelerin bir yüzünü, öğleden sonra da diğer yüzünü sınıfın duvarına asar, böylece bütün gazeteyi okumuş olurduk.

Bir gün dersimiz matematik; öğretmenimiz içeri girdi selâm verip bizler yerimize oturduktan sonra şöyle bir duvardaki gazeteye baktı, (Akşam Gazetesi – Çetin Altan çıkarıyordu) döndü sınıfın tümüne sert bir şekilde:

-“Kim aldırıyor lan bu gazeteyi, başka okuyacak gazete bulamadınız mı?” dedi.

Tabii o gün için Hocanın ne demek istediğini pek anlayamamıştık.

Bu defa lise 2. sınıftayım. Yıl: 1968 Öğrenci olayları bütün Avrupa da özellikle Fransa, İspanya ve İtalya’da ve aynı akımın devamı olarak Türkiye’de.

Boykotlar, yürüyüşler, işgaller sürekli gündem oluşturuyor. Yüksek okullarda başlayan bu hareketler, yavaş yavaş liselere de yayılmaya başladı. Biz de tabii olarak o günkü şartlarda yelpazenin bir tarafında yerimizi aldık.

Çok geçmeden anladım ki Orta Okuldaki Matematik öğretmenimiz de bizdenmiş!

Çünkü o yıllarda Akşam gazetesi sol görüşü savunuyordu.

1970’li yıllar. Rahmetli Nihal Atsız fikir suçundan içerde. Çetin Altan, o da içerde. Aynı suçtan yatıyor.

Çetin Altan‘ın dışarıya çıkarılması için rahatsızlığı (sadece tek gözünden rahatsızdı) öne sürülerek o günkü basından, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e büyük baskı var.

Bir bayram konuşmasında “Milliyetçiliği eksantrik” görüş olarak niteleyen Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk, Çetin Altan’ı affetti ve içeriden çıkardı. Hâlbuki o günlerde Nihal Atsız da rahatsızdı ve çıkarılması için şahsi müracaatı vardı, olmadı.

Çetin Altan’a karşı görüşlerim, fikriyatını öğrendikten sora zaten olumsuzdu, bu olaydan sonra kendisine daha da kinlenmeğe başladım. Yazılarını okuyordum ama bende hep olumsuz düşünceler bırakıyordu.

****

Aradan yıllar geçti. İstiklâl Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy‘un vefatının 78. Ölüm yıldönümünde “Haber Türk, Öteki gündem- Pelin Çift’in programında” konuşmacılardan dinlediğim bilgiler beni adeta şok etti.

Kendisinin ne kadar çileli bir hayat yaşadığını zaten biliyorduk, vefatından sonra geride bıraktığı yaşam hikâyeleri ise tam anlamıyla bir facia.

“Yıl 1962 Bir gazete köşe yazarının bürosuna üstü başı perişan, saçlı sakallı birisi girer. Kendisini tanıtır ve paraya ihtiyacı olduğunu söyler. Köşe yazarı cebinden cüzdanını çıkarır, gelen adama uzatır ve içinden istediği kadar almasını söyler. Adam, lâzım olan parayı alır ve dönüp kapıdan çıkar gider. Aradan çok az bir zaman geçmiştir ki köşe yazarının gözüne o günkü gazeteden bir resim ilişir. Çöp bidonunun yanında bir insan cesedi bulunmuştur. Dikkatlice baktığında görür ki bu resim birkaç gün önce para verdiği adamın resmidir.

Ve o ceset, Mehmet Akif Ersoy’un oğlu Emin Ersoy’a ait cesettir”.

Siz bu köşe yazarının kim olduğunu mu merak ediyorsunuz?

O adam Çetin Altan‘dır.

Şimdi kendi kendime soruyorum:

Siyasi hayatım boyunca, hakkında hep olumsuz düşündüğüm bu adama Emin Ersoy‘u muhtaç eden saik ne idi?

Emin Ersoy için koskoca İstanbul’da gidecek başka bir kapı yok muydu?

Bilmeden de olsa ideolojik bir yanılgının içinde mi oldum veya Çetin Altan‘ın yerinde kim olsa aynı duyarlılığı gösterir miydi?

 

Yine de Güle Güle 2014

Nasıl bilirdiniz diyorlar bize
Hiç iyi bilmedik iyi ki bitti
Merhamet etmeden koca dünyayı
Dertlerle baş başa bırakıp gitti

 

Hoş Geldin 2015

 

Korkmak ve Sinmek!

Korkmak sözcüğünün güzel Türkçemizde karşılığı; “ürkmek, dehşete kapılmak, kaygı duymak, endişe etmek,çekinmek,sakınmak,yapamamak,cesaret edememek”,sinmek kelimesi ise “kendini göstermemek için büzülmek, saklanmak,pusmak,yılgınlıkla konuşmamak,hareket etmemek veya tepki göstermemek” anlamlarına geliyor.

Bu anlamlardan çıkan sonuç ise günümüzde Türk Milletinin bir kısmının halini tanımlıyor!

Kabul etsekte etme sekte, Türk Milleti korkmuş ve sinmiştir. Gelişmelere bakarsak, nasıl korkmasın ve sinmesin ki?

En küçük örnek, Hdpkk’lı olan Selahattin Demirtaş’ın, dana kuyruk muhabbetinde adeta hakaret edercesine kuyruğu Türk Milletine bırakışına gereken tepkiyi veremeyişi,bu korkunun ve sinmenin bir tezahürüdür.

2015 Yılında Anadolu’nun önemli bir kısmı Pkk’nın insafına terk edilmiştir. Garipleşmiş halk,bu vahşi terör örgütüne karşı ne yapsın? Görüyorsunuz çıt yok!

Genelkurmay’da yılbaşında nöbet tutan iki askeri aileleri ile buluşturarak, aklı sıra psikolojik propaganda yapıyor. Gel sen onu külahıma anlat!

Milyonlarca aile, engelli, dul ve yetim; bin bir nam altında sosyal yardıma bağlanmış. Emekliye ve sosyal yardım alanlara da, biz gidersek ekonomi bozulur, yardım ve maaşları alamazsınız ve bizi çok ararsınız korkutması yapılıyor.

Bir yandan da, dünyevi korkutma ve sindirme yetmemiş olacak ki; Diyanet eliyle, din kullanılarak,kıt imkanlarla yaşam mücadelesi veren insanlar,ahiret korkusu ile tehdit ediliyor.

Kpss ile atama ise milyonlarca üniversite mezunu için bir sopa mahiyetinde.Sultanı kızdırırlarsa ne olur belli olmaz! Çünkü yağlı kemik iktidarın elinde! Ya sayısı 10 milyonu geçmiş açık ve gizli işsize ne demeli? Aç insanların memleket müdafaası ve hak-hukuk mücadelesi yapması beklenebilirmi?

Kontrol altındaki yargı ve ha bire değiştirilen yasalarla yaratılan imparatorluktan, karnı aç ve geçim sıkıntısı çeken insanların etkilenmemesi mümkünmü? Bu korku insanı bireysel muhalefetten uzaklaştırıyor. En son rüşvet ve yolsuzluk iddiaları nedeniyle, bakanlıktan istifa edenlerin, TBMM’deki komisyonda “Yüce Divan”dan yargılanmaktan kaçırılması, işin gittiği noktanın vahametini göstermesi bakımından ilginçtir.Buna karşılık ise 16 yaşındaki bir liseli genç, RTE’ye hakaret etti diye gözünün yaşına bakmadan tutuklanabilmektedir.

Emniyet güçlerinin, kontrolsüz ve acımasızca halkın üzerine salınması ise korkunun oluşmasında diğer bir büyük nedendir. Terör örgütü Pkk’ya gösterilen müsamaha ve anlayış, muhalefet etmeye çalışan diğer insanlara gösterilmemektedir.

Yandaş da dahil olmak üzere tüm medya, memlekette yargının,hukukun ve adaletin olmadığını bilmelerine rağmen bu konuyu öyle bir işledi ki; akıllar tutuldu ve ruhlara derin bir travma yaşatıldı.İnsanlar mahkeme kapısına düşmekten artık anormal bir şekilde korkuyor.

Bunu gören insanların bir kısmı, ya imkanlarını kaybetmek istemediği ya da imkanlarını genişletmek istediği için, çareyi susmakta ve sinmekte görüyor.

Bir halkı fakirleştirin ki; onu istediğiniz gibi yönetebilin! Ekonomik özgürlüğü olmayan insan konuşamaz bile… Kağıt üzerinde zenginleşen ama gerçekte inanılmaz derecede fakirleşen ve borçlandırılan Türk Milleti, bununla beraber korkmuş ve sinmiş bir vaziyettedir.

Dünyanın neresinde bir insan topluluğunun üzerine bu kadar giderseniz; benzer ya da daha ağır sonuçları alırsınız.Yani bu korkutma ve sindirme politikaları,Türkiye üzerinde istenilen sonuçların alınması için bilerek uygulamaya sokulmuştur.Yine de Türk Milletinin bir kısmı onurlu bir şekilde dayanmakta ve direnmektedir.

Bu arada,korkan ve sinen halkı, vatanına ve devletine sahip çıkmaya itecek olan kanaat önderleri, maalesef üzerilerine düşen vazifeyi yapmamaktadır.

Bunlar aramızda yaşayan esnaf,kahveci,lokantacı,kumaşçı,avukat,doktor,mühendis,akademisyen, emekli,köylü vs. insanlarımızdır. Bu kanaat önderleri,korkmuş ve sinmiş insanlarımızı yüreklendirmezse,halk, bu psikolojiden kurtulamaz.

Korkan ve sinen halkı, kendi menfaatlerini bir kenara iterek heyecanlandıracak olan bu kanaat önderleridir. Belki de siz bunlardan birisiniz?

Yönetimler, faşist, diktatör yal,baskıcı ve ezici olup neronlaşabilirler; bütün bunlara rağmen vatanın gerçek sahibi olanlar her yolu deneyerek,toplumun önünde bayraklaşmalıdır.

Evet! Türk Milleti, aydını ve cahili ile topyekun korkutulmuş ve sindirilmiştir. Ancak bu bizi mücadeleden vazgeçiremez. Atalarımızın yaptığı mücadele önümüzü aydınlatıyor.Biliniz ki;Allah’tan başka hiç bir gücün önünde secde etmeyecek adamların mücadelesi “Büyük Türk Milleti”ne Ergenekon’a benzer çıkışlar yaratacaktır. Bu nedenle, Türk Milleti, asla korkmamalı ve sinmemelidir. Unutmayın, Atatürk bize muhtaç olduğumuz kudretin damarlarımızda akan asil kanda olduğunu söylemiştir. Bu nedenle; siz,biz,hepimiz Allah’ın takdirinden başka her şeye yeteriz.

 

“Orda Bir Doğu Türkistan Var Uzakta”

Çin deyince aklıma zulüm gelir. Ki işkencenin kitabını da yazsa yazsa Çinliler yazar. Zaten ejderha tarih boyu sadece Çin’in değil aynı zamanda Çin zulmünün de sembolüdür.

Zulüm deyince aklıma Doğu Türkistan gelir. Türk ve İslam Dünyasının en perişan, en yalnız ve en sahipsiz coğrafyası.. 1949‘dan beri başlarına gelmeyen kalmadı. DİNMEYEN KAN DOĞU TÜRKİSTAN kitabını biraz karıştırırsanız yatıştırıcı hap almak zorunda kalırsınız:

İnsanları canlı canlı kuyulara doldurup ölüme terk etmek / İnsanı iki arabaya birer bacağından bağlayıp arabaları farklı istikametlere hareket ettirerek ortadan ayırmak / İnsanların karınlarını delip içine taş, toprak ve pislik koymak / İnsanı küçük sandıklara iki büklüm halinde katlayarak koymak ve ölünceye kadar bırakmak / İnsanlara ‘artık ölüm vaktiniz geldi, hadi son ibadetinizi yapın’ deyip namaz kılmak için teşebbüs edenlere ‘Söyle bakalım, namaz kılmayı sana kim öğretti’ diyerek işkence yapmak / Zorla domuz eti yedirmek / İnsanların gözlerine iğne sokarak kör etmek / İnsanı ağaca bağlayıp, hedef tahtası olarak kullanmak / İnsanın gözü önünde ailesinin kadın ve kızlarına tecavüz etmek / Katledilen insanların kanını diğerine içirmek”

20 bin Uygur Türkü idam için sıra bekliyor. Bir de yetkiler ve uygulamalar var:

“Polis, Doğu Türkistanlı bir Türkü 4 yıla kadar hapse atma yetkisine sahiptir / İdam edilenlerin organları iç ve dış pazarlarda satılır / Karşılıklı komşuluk ziyaretleri yasaktır / Asker – polis istediği zaman bir Türk’ün motorlu aracına ve malına el koyabilir / Yüzde 85’i çiftçi olan Uygur Türklerinden güneş vergisi de dahil toplam 28 çeşit vergi alınmaktadır / Postahanelerdeki Çinli memurlar okunaksız mektupların sahiplerini ‘şifreli yazıyor’ diye tutuklatabilir / D. Türkistan’da 1’den fazla çocuk dünyaya getirmek yasaktır. Bu sebepten 1995 yılında Yarkent Vilayetinde aylar süren operasyonla 30 bin çocuk ve 450 kadın katledilmiştir. Annelerinin rahminden alınan yavrular kurulan seyyar imha fırınlarında milletin gözü önünde yakılmıştır / 1964 yılından beri Lop Nor bölgesinde yapılmakta olan nükleer denemeler sebebiyle 300 bin Türk hayatını kaybetmiştir / Hotan Vilayetinde 1991 yılında zorunlu olarak Kollektif Kürtaj Operasyonuna tabi tutulan anne sayısı 18.765’dir / Oruç tutmak, namaz kılmak, sakal bırakmak, başörtüsü takmak, cenaze töreni yapmak yasaktır / Her yıl 600 bin Çinli Doğu Türkistan’a göç ettirilmektedir / Dağ köylerinde kota fazlası dünyaya gelmiş Türk çocuklarına nüfus cüzdanı verilmemekte, okula alınmamaktadır. Ve bu gibiler Çin gizli servislerince ‘Organ Ticareti’ için kaçırılmaktadır / D. Türkistan’daki neşriyatın ancak yüzde 16’sı Türkçedir / 500 bin Türk çalışma kamplarında son derece ağır şartlar altında çalışmakta olup bilinen kamp sayısı ise 19’dur”

Fakat Çin’le toplam ticaret hacmimiz 28 milyar dolar ve 260 milyar dolarlık ithalatımızın 3’ncü büyük ortağı (% 9) bu zalim adamlar. Hani o oyuncaklar?

Fakat bizim için hep ‘orda bir köy var uzakta‘ şarkısıydı onlar; Doğu Türkistan, Gökbayrak ve Uygurlar.. Hani o çok Müslüman’ız ve çok Türk’üz ya, hani İslam İşbirliği Teşkilatı‘nda 57 İslam ülkesi var ve Türkiye 17’nci büyük ekonomi ya; bu yüzden zulüm soluyoruz da duymayan-konuşmayan- görmeyen ama mal alıp satmayı bilen kendini ve kurnaz zanneden maymunu oynuyoruz

Allah rızası için şu Tayland’a sığınan 360 Müslüman Türk kardeşimizi Türkiye’ye getirin de azıcık yüreğimiz soğusun. Ve yağan kar beyazlığında Al Ay-yıldızdan Mavi Ay-yıldıza, Anayurt’tan Atayurt’a yol olsun.

Hep o Murat Yılmaz Usta’nın karikatüründe kaldı aklım:

 

Milletlerarası Çatışmalar ve Emperyalist Güçlerin Türkiye Üzerindeki Oyunları

“Haçlı Zihniyeti” hiçbir zaman Müslüman Türk’ün Avrupa’daki ve Anadolu’daki varlığına tahammül edememiştir. Şerefini daima aziz tuttuğumuz Kudüs şehri, Hz. Ömer zamanında fethedilmiş ve büyük din mensuplarının ziyaretine açık tutulmuş, en geniş manada din ve vicdan hürriyeti tanınmış olmasına rağmen bilhassa Hıristiyanlarca öfkeyle karşılanmıştır. Bu fetihten asırlarca sonra, Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi olan İstanbul’un kapıları Müslüman Türk’lere açılınca “Haçlı Zihniyeti” iyice kudurmuştur.

Bu ve daha nice sebepten dolayı kilisenin kışkırtmaları ile tertip edilen “Haçlı Savaşları” asırlarca Türk Milletini meşgul etmiştir. Saldırılar hâlâ şu veya bu şekilde devam etmektedir. Bütün maksatları Türk Milletini Avrupa’dan ve Anadolu’dan atmak, kurduğumuz kültür ve medeniyeti çökertmek, zengin, bereketli ve stratejik değeri yüksek olan vatanımızı paylaşmak, İslam dünyasını başsız bırakmak, sömürgeleştirmektir. Gerçekten de Anadolu’da bin yıllık tarihimiz göstermektedir ki Türk Devleti güçlü ve Türk Milleti birlik ise yalnız biz değil bütün İslam dünyası da barış, mutluluk ve huzur içindedir. Aksi bir durum varsa Türklük ile birlikte bütün İslam dünyası da perişandır.

“Haçlı Zihniyeti”, karşısında en büyük engel olarak daima Müslüman Türkü bulmuştur. O, ne pahasına olursa olsun Türk’ün gelişmesini, güçlenmesini önlemek, Avrupa’daki ve Anadolu’daki varlığını yok etmek için çeşitli entrikalar çevirmektedir. Onun için hiç durmadan iç ve dış tertiplerle saldırısını devam ettirmektedir. Vatanımızı ve milletimizi bölme planları içinde hareket eden düşmanlarımız devletimizi parçalamanın ince hesapları ile meşgul olmaktadırlar. Bilhassa Ortadoğu’ya hakim olmak isteyen muhtelif renkteki emperyalistler Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muzu kontrollerine almak için bitmez tükenmez bir gayret içerisindedirler. Büyük Ortadoğu Projesi bunun için uygulanmaktadır.

İngilizler vatanımızı bölmek için 1800’lü yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’muza misyonerler göndererek bölücülük faaliyetlerini ülkemizde gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Fransızlar, Ortadoğu’da etkili olmak için Ermeni ve Kürt meselesini en çok istismar eden millettir. “Ermeni ve Kürt kardeştir” sloganını ısrarla işleyen Fransa, son birkaç asırdan beri Türkiye’mizin başına belalar açmak için özel gayret göstermektedir. Fransa 1948 yılında Paris’te Kürt etütler merkezini açarak Türkiye’ye yönelik düşmanlığını açıkça ortaya koymuştur.

Amerika Birleşik Devletleri de bu bölgelerimizde boş durmamaktadır. O da misyoner faaliyetleri ile “Barış Gönüllüleri” kanalı ile devamlı yaralarımızı kanatmaktadır. Nitekim Türk’ün idam fermanı olan “Sevr Projesi” ABD’nin eseridir.

Görüldüğü gibi bütün maksat, Türkiye’mizi bölmek, Ortadoğu’ya konmak ve İslam Dünyasını daimi bir sömürge statüsü içinde tutarak yiyip bitirmektir.

Bunun için Hıristiyan dünyası, Müslüman Türk’ün yıkılması ve İslam Dünyasının sömürgeleşmesi için el ele vermiş bulunmaktadırlar.

Şimdi bir yalnız propaganda ile yetinmeyen, vatan çocuklarını çeşitli tertip ve oyunlarla kandırıp silahlandıran iç savaşlara ve silahlı eşkıyalığa iten kahpe bir cephe ile karşı karşıyayız. Ermeni ve bölücü teröristleri açıkça himaye eden, akan Türk kanına aldırmayan, Türk’ün ve İslam’ın gözyaşlarını sadistçe bir zevkle seyreden, oyunlar tertip eden düşmanlarımız artık apaçık ortadadır. Vatan çocuklarını şu veya bu şekilde kandırarak terörist eğitimine tabi tutan, ihanet için şartlandıran bu çevrelerin ve onlara alet olan Türkiye’deki satılmışların faaliyetlerini görmemek artık mümkün değildir.

Öte yandan İlmî ve akademik çalışmalar adı altında gerçekleri gizlemek veya saptırmak bölücü ve yıkıcı niyetlere destek sağlamak için hâlâ kitaplar yazılmakta, yayınlar yapılmaktadır. Bilhassa dıştan desteklenen bu faaliyetler, yabancı ideolojiler kanalı ile yarayı gittikçe büyütmeye çalışmaktadırlar.

Bazı ahmak politikacılar, bazı gafil yazar ve çizerler aldatılmış piyonlar, basiretsiz ideologlar, milli ve mukaddes değerlere yabancılaşmış kadrolar, ajanlar, çeşitli türdeki azınlıklar, ırkçılar, yabancı uzmanlar, misyonerler el ele vererek ülkemizi felakete sürüklemek istemektedirler.

Türk Milleti bütün bu oyunları bozacak güçte ve yaratılıştadır. Muhtaç olduğu kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.

 

“Yaptıklarımız Tehlikede.”

Gün geçmiyor ki, gazetelerde, milletin başında bulunanlardan, yüksek mevki ve makam tutanlardan, üstelik geçim sıkıntısı çekmesi muhal ve imkânsız olanlardan bâzılarının zimmetine para geçirmek, kanunsuz yoldan çıkar sağlamak, gayri meşru yoldan menfaat edinmek, velhâsıl kısa yoldan köşeyi dönmek gibi; milletin malına, mülküne ve parasına musallat olduklarına dair haberler çıkmasın!

Nitekim: “…Holding’e yönelik başlatılan operasyon çerçevesinde Gümrükler Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu müfettişleri, yalnızca Öncüpınar sınır kapısında Hazine’ye verilen zararın 18 milyon dolar (yaklaşık 12 trilyon 330 milyar lira) olduğunu ortaya çıkardı. Müfettişler çalışmaların sürdüğü Karkamış gümrük kapısıyla birlikte sadece iki sınır kapısında devletin toplam 40 milyon dolar (yaklaşık 27 trilyon 400 milyar lira) zarara uğratıldığını belirlediler.

“Cumhuriyet tarihinin en büyük hayalî ihracat operasyonu olarak nitelenen  ‘paraşüt’  operasyonu çerçevesinde, gümrük müfettişleri hayalî ihracatla ilgili olarak Suriye ile ortak bir çalışma yaptı…

“Pamuk destekleme primi uygulamalarında Güneydoğu’da trilyonlarca liralık usülsüzlük yapıldığı saptandı.” (Cumhuriyet, 26 Ekim 2000 – 1)

“Eski sahibi…tarafından içi boşaltılan Egebank’ın ardından, diğer batık bankalarla ilgili olarak da  ‘çete’  soruşturması hazırlıklarının yürütüldüğü öğrenildi. Bu çerçevede, bankaların hem kendi şirketlerine hem de diğer bankalara usulsüz biçimde aktardıkları krediler üzerinde duruluyor. Özellikle batan bankaların birbirleriyle olan kredi ilişkileri büyüteç altında tutuluyor.

“Egebank  ‘soygununa’her gün yeni bir halka eklenirken banka aracılığıyla trilyonların aktarıldığı kişiler ve şirketler de bir bir ortaya çıkıyor.

“…Tasarruf Mevduatı Sigorta fonu, Egebank’tan kredi kullanan bazı borçluların tesbit edilen adreslerinde tek kuruş malvarlığı bulamazken trilyonluk krediler kullanan isimlerin banka hesaplarının da araştırılmasının gerektiği ileri sürülüyor.” (Hazal Ateş Çakır, Cumhuriyet, 20 Ekim 2000 – 13)

“Egebank’taki  off-shore  hesaplardan 86 milyon doların zimmete geçirilmesiyle ilgili dosyası ise…” (Cumhuriyet, 19 Ekim 2000 – 5)

“İçi boşaltılan Egebank…”(Ortadoğu, 18 Ekim 2000 – 1)

“…Belediyesi MTA’ya ait araziyi hileli yollarla şahıslara sattı.” (Türkiye, 19 Eylül 2000 – 1)

“Ankara 3. Asliye Ticaret Mahkemesi, el konulan Etibank’ın sahibi…ile Bank Kapital’in sahibi…’nin tüm malvarlıkları üzerine ihtiyati tedbir kararı aldı. Ayrıca,…Grubu’na ait şirketlerin borsadaki işlemleri geçici olarak durduruldu.” (Türkiye, 31 Ekim 2000 – 1)

“Bazı batık bankalarda yöneticilik yapan…’a yakalama emri verilirken 11 kişi için de yurtdışına çıkış yasağı kondu.” (Türkiye, 4 Kasım 2000 – 1)

“Bank Kapital ve Etibank’a el kondu.” (Türkiye, 28 Ekim 2000 – 1)

“Etibank ve Bank Kapital’in devlete maliyeti 600 milyon doları bulacak. Toplam batık banka maliyeti ise 9 milyar dolar. Türkiye’nin nasıl soyulduğu, halkın birikimlerinin bir avuç talancı ve  vurguncuya nasıl peşkeş çekildiği her geçen gün daha iyi anlaşılıyor.” (Finansal Forum, 1 Kasım 2000 – 1)

“Devletçe el konulan…Grubuna ait Etibank ile…Grubuna ait Bank Kapital’in devlete

520

yüklediği zarar riski 415 trilyon lirayı buluyor.” (Hürriyet, 29 Ekim 2000 – 1)

“Bankalar battı, zararı devlete.” (Finansal Forum, 30 Ekim 2000 – 1)

Evet. “Hemen her gün bir yolsuzluk haberi duyuyoruz. Neredeyse birer âdi olay gibi algılayacağız, ciddî ve vahim gelişmeleri…Kamu bankalarından usulsüz kredi almalar, bankaların içini boşaltmalar, hayalî ihracat yoluyla alınan vergi iadeleri, uyuşturucu ve silâh kaçakçılığı, ihalelere fesat karıştırmalar, rüşvet, irtikap, görevi ihmal ve kötüye kullanmalar…Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bir de bunlara mafyanın devlete kafa tutmaya başlaması eklenince yurttaşların endişesi, korkusu daha artıyor. Şaşkına dönüyor.” (Ali Serdar  -Sayıştay Üyesi-  Cumhuriyet, 17 Aralık 2000 – 2)

Toplumun geleceği açısından, tehlike çanları hükmünde olan bütün bunlar, duyarlı bâzı kesimleri ve yetkilileri harekete geçirdi. Meselâ:

“…Türkiye’nin uluslar arası rekabet gücü ve AB üyeliğinin tehlikeye gireceğini gören iş dünyası, OECD ve Dünya Bankası desteğiyle  ‘iyi yönetişim’  kampanyası başlattı.” (Finansal Forum, 20 Eylül 2000 – 1)

Yine  “BBDK, fondaki bankaların satışına yönelik eylem plânının ilk adımını, bankalara talip olanların niteliklerini belirleyerek attı. Buna göre, banka sahibinin mali gücü ve ahlâkî değerleri ön plâna çıkacak. Şaibeli işlere karışmamış olacak.” (Finansal Forum, 5 Kasım 2000 – 1)

İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, menfaat grupları ile şu anda bir örtülü savaş olduğunu belirterek  ‘bu savaştan milletin galip çıkması’  gerektiğini söyledi. Ve  ‘Bu soyguna dur demek zorundayız.’ Dedi.

Yerel Yönetimler Sempozyumu’nun açılışında konuşan İçişleri Bakanı,  ‘Bireysel çıkarları artık ortadan kaldırmalıyız…’ ‘…idarecilerimizin…zamanlarını, ülkenin menfaatları doğrultusunda harcamaları’  gerektiğini ifade etti. ( Nur Gürel, Türkiye, 2 Kasım 2000 – 13)

Elimizi şakağımıza koyup iyice düşünelim. Bütün bu yolsuzlukları yapanlar; bu devletin, üstelik en iyi okullarında ve en gözde üniversitelerinde okumuş kimseler değil mi?

Öyleyse nasıl oluyor da bu denli alçalabiliyorlar ve milletin bir lokma ekmeğine bile göz dikecek kadar bu denli düşebiliyorlar?

Acaba nerede hatâ ve yanlışlık yaptık da, istenmeyen bu eğitim ve öğretim zayiatiyle baş başa kaldık?

Bu son derece hayatî konunun cevabını, aşağıda naklettiğimiz tarihî hatıratta, bizzat Mustafa Kemâl vermektedir:

Ruşen Eşref Ünaydın Atatürk’ün fikir kaynakları üzerindeki bir başka anısını da şöyle anlattı:

“1928 ya da 1929 yılı olsa gerekti. Sıcak bir yaz günü Yalova’daki Atatürk Köşkü’ne gitmiştim. Başbaşa konuşuyorduk. Düşünceli bir hâli vardı. Konuşurken, gözleri ara sıra dalıyor, sonra toparlanarak yine sözlerini sürdürüyordu. Ben, izin isteyerek ayrılmak istedim, bırakmadı.

‘Otur seninle bir şey konuşacağım.’ Dedi, oturdum. Ne diyeceğini bekliyordum. O, masanın üstünde duran bir kitabı eliyle gösterdi. Tarih felsefesiyle ilgili Fransızca bir kitaptı.

‘Bunu okudum, bütün rahatım kaçtı!’ Dedi. Ben telâşlandım:

‘Aman Paşam nasıl bir kitap bu böyle? Müsaadenizle göreyim.’ Diye kitaba uzanacak oldum. Beni eliyle durdurdu:

‘Bırak şimdi. Kitap önemli değil, yazdıklarını sen de ben de biliyoruz. Ama gözden kaçırdığım önemli bir problemi bana hatırlatmış oldu. Derin derin düşünmeye başladım.’ Bir süre sustu ve gökyüzü gibi gözleriyle yüzüme bakarak:

521

‘Yaptıklarımız  Tehlikede!’ Dedi. Ben heyecanla sordum:

‘Hangi yaptıklarımız?’

‘Cumhuriyet  Dahil,  Ne  Yapmışsak!’

‘Aman Paşam olamaz. Devletimizin dışta içte itibarı büyük. Asayiş sağlanmış, memleketi onarıyoruz. Her şey ilerlediğimizi gösterirken yaptıklarımız nasıl tehlikede olabilir?’

‘Biliyorum, biliyorum’ diye başını salladı. Sonra gülümseyerek konuşmasını sürdürdü:

‘Maddî potansiyelimiz yerinde. Ama MÂNEVΠ POTANSİYELİMİZİN  BATARYALARI  BOŞ!’

Ben Atatürk’ün bu sözlerinden hiçbir şey anlamamıştım, susup beklemeye başladım. O anlattı:

‘1910’larda Abdullah Cevdet maskarasının İçtihad’ında bir yazı okumuştum. Hiç unutmam. Milliyetlerin maddî ve mânevî varlıklarından söz ediyordu. Bir asker olarak beni çok ilgilendirmişti. Bu, Alman düşünürü, Ludwig Büchner’in bir yazısı idi. MANEVİ  BOŞLUKLARI  DOLDURULMAMIŞ,  BESLENMEMİŞ  MİLLETLERİN, HANGİ  MADDΠ DÜZEYDE  OLURSA  OLSUN;  BİR  GÜN  ÇÖKECEĞİNİ  anlatıyor, ispatlıyordu. Bunu ben kolay anlayabilirdim. Askerdim. Bir ordunun morali bozulmuşsa, hangi maddî gücü bulunursa bulunsun, savaşı kazanmazdı. Ludwig Büchner milletlerin de böyle olduğunu ispatlıyordu.

‘Bütün hayatımda bu temel fikri hiçbir zaman bir kenara koymadım. Ne yapsam, neye karar versem, maddî sorumlulukları, riskleri olduğu kadar, mânevî sorumlulukları ve risklerini de tartar, gözden geçiririm. Cumhuriyeti ilân ederken de, şapkayı giyerken de, Arap harflerini bırakırken de düşünüp taşınmışımdır, sonra yapmışımdır.

‘Her neyse, bugün şu kitabı okuyordum. Yazar bir yerinde:  -Tarihten, zaferlerden, büyük adamlardan yoksun milletler maddî imkânları geniş olsa da, ciddî bir sallantıya dayanamazlar, çöküp giderler.-  Diyor. Bidenbire düşündüm. Lâyıkız dedik, dinle ilişiğimizi devlet olarak kestik. Cumhuriyetiz dedik, rejimimizi tehlikeye düşürmemek için saltanat devrini kötüledik. Kazanılmış büyük zaferleri bile birkaç satırla geçiştirmeye başladık. Lâtin harflerini aldık. Yeni kuşakları binlerce yıllık geçmişinin hazinesinden yoksun bıraktık.

‘Biliyorsun, bunları yapmak zorundaydık biz. Batı’nın bir parçası olmak gerekti. Ama, ya açılan mânevî  çukurlar! Bugünün mes’elesi değil bunlar elbet. Ama biz yüz sene sonrasını bugünden düşünmek zorundayız.

‘Türk soyu ve ulusu ile kıvanacağımız varlıklarımızı tarihin tozlu raflarından indirip ortaya koymalıyız. Nasıl bir soydan geliyoruz? Neler yapmışız? Uygarlığımızın dünya uygarlığına katkısı nedir? Millî Misak sınırları içinde kalan topraklarımızın geçirdiği tarih dönemleri nelerdir? Yer altında ve yer üstündeki hazinelerimizin envanteri nedir? Yetiştirdiğimiz büyük adamların hayatları, gerçek düşünceleri nelerdir? Bütün bunları arayıp ortaya koyacak bir müesseseye ihtiyacımız var.

‘Böylece milletimiz manevi temelleri sağlamlaşır, morali yükselir, büyük hamlelere  girişir. Tarihimize ve dilimize önem vermek zorundayız.’ ” (Atatürk’ün Fikir Kaynakları, İsmet Bozdağ, Milliyet, 16 Kasım 1974)

 

Türk Milleti İhanet Edenleri Unutma(z)

Başbakan Davutoğlu, “Bu millet sadakati de, ihaneti de unutmaz” dedi. Beni bu cümle çok rahatlattı.

Çünkü 12.08.2012 de yazdığım bir yazının son cümleleri şöyle idi: “Bütün meselelerimizin çözümü için ilk şart, Türk milleti olarak ihanet içinde olanları affetmemek, gaflet ve dalalet içinde olanları uyandırmak, uyanmayanları tasfiye etmektir.”

Başbakan’ın teşhisi doğru ise, yani hainleri unutmaz isek, ülkemizin bölünmesinden endişe etmemize gerek yok.

Bu durumda Haziran ayında yapılacak seçimlerde Türk Milleti ihanet edenleri ve de gaflet ve dalalet içinde olanları tasfiye eder.

Ülkenin bir bölümünde Barzani Devleti benzeri bir oluşumun devletleşme sürecini başlatacak Yeni Anayasa gündemden düşer.

Seçimden sonra devlet artık ülkenin bir bölümünde egemenliği terör örgütüne devretmez. Terör örgütü lideri ile masaya oturup devlet yapısının nasıl olması gerektiğini, müebbet hapse mahkûm caninin ne zaman ve ne şartla serbest kalacağını pazarlık etmez. Devlet bütün kurumlarıyla ve kurallarıyla ülkemizin her yerinde hâkim olur.

Devletliler” hakkında eleştiri yaptı diye 16 yaşındaki çocuklar gözaltına alınacağına, Ayn El Arap (Kobani)deki savaşı bahane ederek ortalığı yakıp yıkanlar, 50 kişiyi öldürenler, Cizre’de isyan çıkaranlar yakalanıp cezaevine tıkılır.

Millet kendisine ihanet edenleri hatırlayınca kendi malından çalarak haksız şekilde servet edinenlerin cezalandırılması yönünde iradesini ortaya koyar.

Ülkemiz “ayakkabı kutusu, sıfırlama, saat kaç, hırsız var” gibi kavramları kullananların değil, hırsızların, yolsuzluk yapanların, rüşvetçilerin korktuğu bir Türkiye olur.

Başbakan Davutoğlu beni gerçekten huzura kavuşturdu.

Türkiye’nin esas kurtuluş reçetesinin ne olduğunu açıkladı: Hainleri unutmamak.

O “unutmaz” dedi ama ben yine de hatırlatma ihtiyacı duyuyorum:

Ey Türk Milleti, sana ihanet edenleri unutma!

*****

“Güneydoğu Bizim, Türkiye Hepimizin”

Ayrılıkçı Kürtlerin bir sloganı bu. PKK’yı destekleyen Kürtler ilk etapta bağımsız devlet olmak istemiyor. Barzani Devleti gibi bir yapı istiyorlar. Çünkü hemen bağımsız devlet haline gelirlerse yaşayacakları büyük sıkıntıların farkındalar.

Ancak “özerk Apo Kürdistanı” da tahmin ettiklerinden daha problemli bir projedir.

Ege Cansen Hürriyet’te iken (04.08.2012) yazdığı bir yazıda bu sıkıntıların bir kısmına işaret etmişti.

“Bölünme, olmasına olacak da, kanlı mı kansız mı?” ara başlığından sonra  “Doğru, bugünlere kanla gelinmiştir. Ama adına çözüm denilen bölünmenin yaratabileceği sorunlar hesaba katılmazsa bundan sonra ortaya çıkabilecek yeni sorunları çözerken akabilecek kan geçmişe rahmet okutabilir.”

Bölünmenin “özerk bölgenin sınırlarının çizilmesi” ve “oluşacak ortamda etnik temizlik gibi iki hayati sorun yaratacağını” vurgulayan Ege Cansen, bugüne kadar çözülmüş gibi görünen kültürel meselelerin bu konuların yanında çok hafif kalacağını ifade ediyordu. Özerk yönetim oluşunca “kamu finansmanı” meselesinin alt başlıkları olan vergi toplama, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının (barajlar ve petrol) paylaşımı, SGK primleri, maaş ödemeleri gibi problemlerin ortaya çıkacağını anlatıyor ve “dananın irisi ahırdadır” diyordu.

HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş‘ın hafta sonundaki ifadesi ahırdaki dananın çıkarılmakta olduğunu gösteriyor: “Geldiğimiz nokta artık bu mücadelede dananın kuyruğunun kopacağı noktadır. Dananın kuyruğu kopacaksa, kuyruk değil dana bizde kalacak.”

*****

Dananın Kuyruğu Koparsa

Özerk bölgenin sınırları daha resmen çizilmeden başlayan, bölgedeki Türk ve Arap halkın, hatta kendilerinden olmayan Kürtlerin uzaklaştırılması tam bir etnik temizliğe dönüşecek.

Bunun karşılığında Türk Bölgesi olarak kalacak diğer kısımda ise Kürtlere karşı benzer bir temizlik hareketi başlaması ihtimali hiç de az değildir.

Türkiye Irak’a benzemiyor. Kürt nüfus Türkiye’nin her tarafına yayılmış durumda. Allah korusun, karşılıklı etnik temizlik iç savaş gibi yakıcı olur.

“Çözüm Süreci” böyle giderse, PKK terörünün bu ülkeye ve insanlarımıza bugüne kadar yaşattığı acı ve üzüntüleri mumla aratacak kadar sancılı, ıstıraplı bir süreç bizi bekliyor.

Kürdistan hayaliyle yanıp tutuşanlar bile bu sonucu görebildikleri için Barzani Devleti modeline yumuşak geçiş yapmak istiyor.

Güneydoğu bizim, Türkiye hepimizin hedefi, “yerel Yönetimlerin güçlendirilmesiambalajına sarılacak.

Yani “PKK/Apo Devleti” kendi sınırları içinde bölgenin bütün kaynaklarını kullanan, sadece Kürtlerin yaşadığı, Türkiye’ye pamuk ipliğiyle bağlı bir özerk devlet olacak.

Fakat Kürtler Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi olmaya, Türkiye’nin zenginliklerini kullanmaya devam edecekler. Zengin Kürtler Batıdaki servetlerini muhafaza edecek, fakirleri Türkiye’nin her yerinde çalışacak, Türklerle aynı apartmanlarda, sitelerde komşu olarak yaşayacaklar.

Peki, Türkler bu kadar saf mı?

Süreç” işlerken yapılan seçim sonuçlarına bakarak böyle bir kanaat edinmiş olabilirler.

Ama Türklerin, Kürt kardeşlerinden ihanet görmeye sonsuza kadar tahammül göstereceğini beklemek fazla iyimserlik olur.

Ayrıca Kürtlerin de bu kadar saf olmaması gerekir. Kürt halkına en büyük kötülüğü PKK’nın ve O’nun dayattığı “özerk ya da bağımsız Kürdistan projesini” destekleyenler olduğunu görmesi gerekir.

Geliniz “Tek devlet, tek millet, tek bayraklı Türkiye hepimizin olsun.”

*****

Homojen Millet Bölünür mü?

Sosyologlar bir devletin halkı ortak dil, din, tarih, dünya görüşü ile düğün, cenaze, çocuk büyütme vb doğumdan ölüme kadar yaşanan önemli olaylarda hayat tarzı benzerlikleri yüzde 55’i aşan topluluklardan oluşuyorsa homojen millet diyorlar.

Türk ve Kürt halkı arasındaki benzerlik yüzde 95’ler civarındadır. Kürt denilen, Zazaca, Kurmançi ve Sorani Kürtçesini kullanan toplulukların birbirleriyle benzerlikleri ne kadarsa, bunların Türklerle benzerliği de o kadardır.

Bu homojen toplumdan iki ayrı millet ve devlet yaratmaya çalışanlar Türklere de, Kürtlere de ihanet etmektedir.

*****

İşaret Fişeği

Benim gördüğüm kadarıyla “bölünme” konusunda endişesiz olan vatandaşlarımızın bazıları Türk Silahlı Kuvvetleri‘nin, kimisi görünen devletin, bir kısmı da var olduğuna inandığı derin devletin bıçağın kemiğe dayandığı son noktaya kadar bekleyeceğini, sonra bölücü hainlere gerekeni yapacağına inanmaktalar.

Önemli görevlerde bulunmuş bir emekli subaya sordum. “TSK’dan böyle bir beklenti gerçekçi değil” dedi. İçişleri E. Bakanı Sadettin Tantan‘a “derin devleti” sordum. “Türkiye’de derin devlet yok, zaten hiç olmadı” cevabını verdi.

Ama çaresiz değiliz, çare bizleriz. Devletimizin ve milletimizin birlik ve dirliği Türk Milletinin Haziran’da yapılacak seçimlerde atacağı işaret fişeğine bağlı.

 

Tayland’taki 468 Türk Kurşuna mı Dizilecek?

Geçtiğimiz yılın Mart ayında ajansılara bir haber düşmüştü. Tayland’ta 360 kaçak göçmen tutuklandı ve ilk sorguları ardından yapılan açıklamada kaçakların Türk olduklarını söyledikleri ve Türkiye’ye iade edilmek istedikleri Tayland makamlarınca ifade edildi deniyordu. İlk etapta akla 360 Türk neden Tayland’a iltica etmeye çalışsın sorusu geliyordu elbette. Bir de o kadar yolu 360 kişi nasıl hiç bir devlete yakalanmadan gittiler diye düşünmekten kendimizi alamıyorduk. Neyse ki Tayland’taki Türk Büyükelçisi olaya müdahil olunca konu anlaşıldı. Söz konusu kaçaklar Çin işgalindeki Doğu Türkistan’dan (Sincan) kaçarak, Laos, Taylnad ve Malezya üzerinden Türkiye’ye gelmek isterlerken Tayland’ta yakalanmışlardı.

O gün bugündür bu soydaşlarımızın Türkiye’ye getirilmesine çalışılıyor…

Bir yandan Çin, bunlar terörist ve kanun kaçağı deyip çoğu çocuklardan oluşan bu göçmenlere olmadık suçlar ‘yaratıp’ isnat ederken; diğer yandan da hür dünya bu insanların Çin’e iade edilmemesi için Tayland hükümetine baskı yapıyor…

Elbette Türkiye de bu soydaşların Türkiye’ye getirilmesi için Büyükelçilik nezdinde girişimlerde bulunuyor.

Fakat geçtiğimiz aylarda ülkedeki ekonomik yapının iyiden iyiye bozulması ve başlayan iç karışıklıkları öne süren Tayland ordusunun hükümeti devirmesi sonucu şu anda Tayland kendine yeni bir yol haritası çizmekle meşgul.

Ya demokrasi kültürüne sahip çıkacak, ya da yakın komşusu Çin’in şemsiyesi altına girip totaliter bir rejim tercih edecek ve ekonomik, politik sorunlarının hepsini halının altına süpürecek…

Ya Uygur Türkleri?

Evet, yazımızın başında 360 Türk’ten bahsetmiştik. Oysa Haber 7’de 6 gün önce yayınlanan bir röportajda Dünya Uygur Kongresi Başkan Yardımcısı ve Doğu Türkistanlılar Derneği Genel Başkanı Seyit Tümtürk, Türklerin 2 farklı bölgedeki 6 hapishaneye paylaştırıldığından bahsederek gerçek rakamın 468 olduğunu ve bunları tek tek ziyaret ettiğini söylüyor.

Ve işin daha acısı, Tayland’taki mevcut hükümete ise Çin adeta rüşvet veriyor…

Çin başkanı Li Keqiang geçen hafta Tayland’a yaptığı ziyarette 3 milyar dolarlık kredi ve komşu ülkeleri olan (Çin güdümündeki) Kamboçya, Vietnam ve Laos’a da alt yapılarını ve üretimlerini geliştirmeleri için yardım etmeyi teklif etti. Bunun üzerine Tayland başbakanı Prayut Chan-ocha’nın Pekin’e yaptığı ziyaretin ardından Çin Dışişleri Bakanlığı açıklamada bulundu. İki ülkenin koordineli bir şekilde “illegal göçmenler, uyuşturucu trafiği, terörizm ve uluslararası suçlar” konularında çalışma yürüteceklerini açıkladı.

Yani…

Yanisi şu: Çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 468 Türk, illegal göçmenler ve terörizm antlaşması sonucu Çin’e iade edilerek ibret-i âlem için idam edilecekler.

Bu insana, Sayın Cumhurbaşkanımızın da 12 Temmuz 2014 tarihinde AK Parti grup toplantısında veciz bir şekilde ifade etmiş olduğu Boraltan faciasını hatırlatıyor. Devrin CHP hükümetinin ve dolayısıyla da Türkiye’nin tarihine kara bir leke olarak geçen olayı.

1945 yılı, Türkiye’de “Milli Şef” döneminin yaşandığı, “Türk yurdunda Türk’üm demenin suç olduğu” bir dönem. 146 Azerbaycanlı soydaşımız yoğun bir mücadele ardından sınırı geçerek Türkiye’ye sığınır. Sovyet Rusya hükümeti, bu kişilerin derhal SSCB’ye iadesini ister. Türkiye’ye sığınan soydaşlarımız, kuşkusuz kendilerinin Rus askerlerine geri verileceğine olasılık bile vermemektedirler. Çünkü kardeşlerinin, bağımsız olan soydaşlarının yanına gelmişler ve kendilerini hiç olmadığı kadar güvende hissetmişlerdir. Fakat Milli Şef’in talimatı kesindir. ‘İade edilecekler!’

Türk sınır karakolu komutanı aldığı emre inanamaz. Ankara’yı bir daha arar, cevap aynıdır.

– Sığınmacıları derhal iade edin!

Bu korkunç yanıta komutan yine itibar etmez ve Ankara’dan bir emir tekrarı daha ister. Fakat sonuç aynıdır: “Ülkelerine iade edin!” oysa Sovyetler Birliği asla onların ülkesi olmamıştır. Sovyet Rusya onların öz vatanlarını işgal etmiştir…

Azerbaycanlı soydaşlarımız bu yanıt karşısında “Lütfen bizi o azılı düşmanlara teslim etmeyin, bizi siz öldürün. Kendi vatanımızda, kendi bayrağımızın altında ölmüş oluruz” deseler de, karakol komutanı içini kan ağlaya ağlaya 146 sığınmacı Türk’ü Rus askerlerine teslim etmek zorunda kalır.

Ruslara teslim edilen 146 Türk evladı, sorgu, sual, mahkeme hiç bir şey olmaz… Elleri ayakları bağlanarak hemen sınır çizgisinin öte tarafında, Türk askerlerinin gözleri önünde kurşuna dizilerek öldürülür!

Azeri sığınmacıların kurşuna dizilmeden önce söyledikleri ağıt şöyledir:

Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,

Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.

Karası, karası, merhamet fukarası,

Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,

Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.

Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,

Beni siz vursaydınız, şu gâvurun yerine…

Kurşuna dizilme hadisesi ardından Türk sınır karakolu komutanı silahını çekerek intihar eder…

Daha sonra Azerbaycan’ın millî şairi Almas Yıldırım, bu olayı “Dönek Kardeş” adlı şiirinde şöyle dile getirir:

Türk denince özü, sözü mert olur,

Dost deyince ayrılmaz bir fert olur,

Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam,

Şimden geru bu bana bir dert olur.

Ben ne diyem bu vefasız dağlara,

Öz kardaşı dönek olan ağlara!

* * *

Evet, ikinci Boraltan faciasını yaşamamak için gün bugündür…

Tayland’taki Uygur Türkleri yardım beklemektedir.

İspanya’dan Yahudileri, Macaristan’dan Protestanları, Polonya’dan kraliyet ailesini, 1940’lı yıllarda Almanya’dan yine Yahudileri, Iraktan Peşmergeleri, Suriye’den 2 milyon sığınmacıyı ve daha neler neleri yurduna kabul eden Türkiye, elbette 468 dindaş ve soydaşına da sahip çıkacaktır.