32.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 832

Dünyada Hak Haklının Değildir!

Bu yazıyı yazarken gayemiz kamuoyunu aydınlatmaktır. Hakikatin kanunları, bütün kanunların üstünde olduğundan buna uyarak doğruları söylemeye kendimi mecbur hissediyorum. Bu konudaki düsturum, “Haksızlıklar karşısında susan dilsiz şeytandır.”hadisidir.

Zindanlara atılan çaresizlere muhafızlarını seçme hakkı verilse, bu hak onların hürriyetlerini mi temin eder?

Birisi evinizi haksız yere işgal etse de onu iyi kullansa, ona iyi baksa, işgal meşru olur mu?

Hakkın kuvvette olmadığını, hakkın hak olduğunu, hiç kimsenin bir diğerini kul edinemeyeceğini, bayağı göremeyeceğini, bütün imtiyazları kaldırarak insanların insanlıkta, hukukta eşit olduklarını dinimiz bize açıklamıştır.

Nice insanlar vardır ki milletleri inek gibi sağan emperyalist güçlerin kendiliklerinden çekilip gideceğine inanırlar. Hâlbuki bu emperyalist güçler hiçbir zaman bir şeyi hak ve adalet olduğu için değil, kendisini gibi bir kuvvetin gücünü görünce ve onunla başa çıkamayacağını anlayınca kabul ederler.

Kuvvetlinin zayıfı yok etmesi kaidedir. Yerde, havada, denizde bu savaş geçerlidir. Ey Allah’ım insanın ihtiyacı bir lokma ekmeye olduğu halde bu ihtiyaç derdiyle uzun uzun çekişme nedendir?

Her hilekâr adamdan vefa bekleme! Çok hacıların putu koltuklarının altından çıkmıştır.

Rütbe sahipleri af ile müjdelenmiş midir? Ceza Kanunları zayıfa mı uygulanır?

Zenginler için din de iman da akçedir. Namus ve hamiyet sözü fukarada kaldı.

İhtiyaç için bir ekmek çalanı kürek mahkumu yaparlar, milyonları çalanları da baş tacı ederler.

Bütün nizamlar gazetelerle ilan olunur. Halkı sözle refaha kavuşturmak yeni çıktı. Aciz olanın en açık hakkı verilmez, arkası olanları her yerde himaye etmek yeni çıktı.

Devletin geri kalmasına sebep Müslümanlıkmış, bu rivayet eskiden yoktu, yeni çıktı. Her işimizde milliyeti unutarak Frenklerin fikirlerine uymak yeni çıktı.

Bu sözleri Ziya Paşa’dan okurken aklıma memleketimden manzaralar geldi. Rant için sağda solda vuruşanlar, tüysüz yetimin hakkını yerken vicdanı sızlamayanlar, evine sebze götürebilmek için pazar yerlerindeki çöpleri karıştıran insanların olduğu bir ülkede bir gecede içki masalarında milyonlar yiyenler.

“Devletin malı deniz, yemeyen domuz” diyen domuzlar.

Ziya Paşa diyor ki, “Feleğin rengine pek aldanmış o eski felektir. Çünkü meşrebi düzensiz ve dönektir. Biri ipek kumaşlı döşekte diğeri viranede can verse de zengin ve fakir nihayet toprağa girecektir.”

Bu millet bir gün mutlaka uyanacak ve kan emen sülüklere gerekli tokadı atacaktır.

 

“Alçaklar; Mahvettiniz Dünyayı!”

Yazının başlığı, yaklaşık 20 yıl kadar önce izlediğim, “Maymunlar Cehennemi” adlı filmin son sahnesinde, filmin kahramanı CharlettonHeston’a aittir.

Bugün, bu cümlenin anlamını çok daha iyi anlıyorum!

Fransa’da yaşanan son terör olayları her insanı ve her toplumu düşündürmelidir;

  • İslam dünyası,
  • Hıristiyan Dünyası,
  • Musevi dünyası,
  • Kapitalist dünyanın egemenleri; Çok Uluslu Şirketler ve onların siyasal tetikçileri olan “Batı” dediğimiz ülkelerin yöneticileri,

Bu vahşete “İNSANLIK ADINA” son vermelisiniz!

“İnsanın insanı ütmesi” üzerine kurulu Kapitalist düzen, 19. Yüzyıldan bu yana giderek artan bir vahşetle sürdü ve bugünkü “Küresel Düzene” yani Çok Uluslu Şirketlerin (ÇUŞ) acımasız düzenine vardık!

İnsafla ve akılla bakan her normal insan farkında ki;

–         Bu düzen; doğayı da insanı da acımasızca sömürüyor!

–         Bu düzen; bu sömürüyü sürdürebilmek için “enerji kaynaklarını kontrol etmek” istiyor!

–         Bu düzen; “Ulus Devlet”  kimliğinde barış içinde yaşayan insan topluluklarını “etnik, dinsel ve mezhepsel” farklılıkları kaşıyarak, iğrenç oyunlarla “düşman” kılarak birbirine düşürüyor, savaştırıyor!

–         Bu düzen; terörü ve savaşları finanse ediyor, her zaman kullanabileceği “işbirlikçi uşaklar” buluyor, dünyayı “insan kanı” ile kirletiyor!

–         Bu düzen; farklı dinsel ve kültürel gruplar içinden, çıkarlarına hizmet edecek “hizmetkârlar” buluyor! Bunlar, kimi zaman “dinsel kanaat önderi” kimi zaman da “aydın” kimliği ile geniş kitleleri etkiliyor, militanlaştırıyor, terörün tetikçileri haline getiriyor!

 

AKIL ve bilinç gösteriyor ki; küresel sömürü düzeni yok olmadan, terör ve savaşlar bitmeyecek!

Terör de savaş da “KANLI BİRER TİCARETTİR” sonunda!

Son söz;

Alçaklar, mahvettiniz dünyayı…

 

Sağlıklı Hayat İçin Su

Suyun tabiatı yaştır (nemli) ve özelliği de yaşlık vermektir. Suda sıcaklık ve kuruluk özelliği hissedilirse bunun sebebi, bu gibi özelliklen sahip madenlerden birine temas etmesi veya bir başka maddenin karışmasındandır. Herhangi bir madde (nesne) karışmamış halis soğuk suyun soğuk ve nemli özelliği, ateşe yakınlığı veya sıcak hava tesiriyle sıcaklık özelliği kazanır. Yine hava soğukluğu sebebiyle soğukluk özelliği de kazanır. Fakat bunlar arızi, geçici niteliklerdir.

Osmanlı hekimlerine göre suyun gıda değeri yoktur. Yiyeceklerin hepsinin gıda değeri olup çoğu besleyicidir. Su ise bedenin ihtiyat ı olan esas maddelerdendir. Suyun kullanılması susuzluğu kesmek, bedenin ısısını düzenlemek, gıdayı eritip sindirmek ve damarlara göndermektir. Ayrıca, su vücuttaki fazlalıkların ter, idrar ve dışkı yoluyla atılmasını da sağlar.

İYİ SU

Osmanlı hekimleri için içilecek su çok önemlidir ve içilen suyun iyi su olması gerekir. Hekimler iyi suyun nasıl olması gerektiğinde hemfikirdirler; tadı lezzetli, görünüşü berrak olan akar ırmak suyu. Sn içildiğinde tatlı lezzet vermeli, saf olmalı, midede çabuk sindirilen, hafif olup, çabuk ısınıp soğuyan özelliklere sahip olmalıdır. Az içildiği halde susuzluğu gideren, içildiğinde ağzı tatlanmış gibi yapan su, iyi sudur.

Akar ırmak suyu tercih edilen sudur, fakat bazı özelliklere sahip olmalıdır. Öncelikle temiz toprak veya taş üzerinden akmalı, üstü açık olmalıdır. Böyle olunca kokuları almaz duruma girer. Akarsuya otlar, yapraklar karışmamalı, zararlı ağaçların köklerine uğramamalıdır. Akarsu derin olmamalı, güneş ışıkları dibine kadar işlemeli ve suyu ılıtmalıdır. Bu sular sıcak günlerde az az akan sulardan toplanmış olmalıdır. Akarsuyun aktığı yön de önemlidir. Güneşin doğduğu yöne, yani doğuya doğru ya da kuzeye doğru akmalıdır. Dağdan ovaya akarsa daha iyi olur. Uzak mesafeden gelirse ve zaman zaman yüksek kayalardan dökülerek gelirse daha da iyidir.

Akar ırmak suyundan sonra gelen iyi su, yağmur suyudur. İçilecek suların başında gelen yağmur suyunun nemlilik bakımından diğer sulardan daha iyi olduğu bildirilir. Hekimlere göre kış yağmuru, yaz yağmurundan daha iyi kalitelidir. Kış yağmur suyunun içinde zararlı buharlar ve tozlar daha az olur. Bunu şöyle açıklarlar; kışın güneşin tesiri düşük olduğundan buharlaşan zararlı maddeler ve tozlar havada

|t olur. Yaz yağmuru kış yağmurunun tersidir ve içinde istenmeyen paddeler olabilir. Yaz yağmuru iyidir, ancak çabuk bozuşur, sebebi je latif olmasındandır. Çünkü latif nesneler çabuk etkilenip tesir ||l ında kalır. Kaynatılırsa daha dayanıklı olup geç bozulur. Bahar yağmuru ise yaz ve kış yağmurunun nitelikleri açısından orta yerdedir.

1 )aha sonraki sırada pınar suyu gelir. Osmanlı hekimlerine göre ■inar suları ağır sulardandır ve çok tercih edilmezler. Bu durumu jııyle açıklarlar; “pmar suyu galizdir akan sudan, çıkttğı yerde iken ırak Hİuikçe lâtif olur. Galizliği buhardan olur ya topraktan olur”. Pınardan kaynayan su, çıktığı yerde, iyi niteliklere sahip değildir. Çünkü içinde kaynadığı topraktan aldığı maddeler ve gazlar vardır. Bu sebepten pınar suyu çıktığı yerden uzaklara akarsa veya devamlı akar çeşmede ulursa kalitesi iyileşir. Böyle olmazsa pınar suyunu büyük bir kaba koymalı ve bekletmelidir. Bir zaman sonra bu suyun üstünü dökmeli, ortasını başka bir kaba koymalı, dibinde kalan suyu da dökmelidir. Artık ortada kalan pınar suyu içilebilir.

Kuyu suyu tercih edilmeyen ve zararlı bulunan sulardandır. “Kuyu suyu yaramaz sudur, dahi yaramazı sızıntı sudur” diye belirtilir. Kuyu

ularının tercih edilmeyen sular olmasının sebebi de basittir. Sızıntı ■ulardır ve geldiği yerdeki topraklar bilinmiyordur. Bu sebeple kuyu

uyu içerken çok dikkat edilmeli, mümkünse tercih edilmemelidir. Kuyu suyu yeraltından fışkıran pınar suyuna nispetle daha yaramaz »ulardandır. Kuyu suyu ile pınar suyunu toplayıp içmek doğru değildir.

Akmayan, durgun su yaramaz sulardandır, kesinlikle içilmemelidir. Ağaçlık ve sazlıklar arasındaki durgun su içildiği takdirde, dalağı şişirir, bütün iç organlara zararlı olup istiskâ (karında su biriktiren bir hastalık) getirir. Daha birçok zararlı özellikleri vardır. Akmayan su gerek sazlı yerlerde olsun, gerek olmasın, az da içilse zararlıdır. Kuyu suları veya akmayan yerlerdeki suları içmemek lazımdır, zarurete ılüşülürse önce kaynatıp soğutup, sonra içmek lazımdır.

İyi suların donmasıyla oluşan buz veya temiz yere düşmüş olan karı içme suyu olarak kullanmak tercih edilmez. Böyle sular sıcak havalarda suyun içine katılarak ya da su kabının dışına koymak Miretiyle dışarıdan suyun soğutulmasında kullanılır. Kar ve buzu su kabının dışına koyarak suyun soğutulmasında kullanmak, içine katmaktan daha iyidir.

 

71

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Osmanlı Hekimlerinin Sağlık Kuralları

2. ETKEN “YEMEK-İÇMEK”

 

2. ETKEN “YEMEK-İÇMEK”

 

 

Osmanlı hekimleri için suyun kalitesi çok önemlidir. Fakat istenen özellikteki su bulunamazsa o zaman fena kaliteli suyu düzeltmenin yollarını da bildirirler. Zararlı, yaramaz ve bozuk suları temizleyip zararsız hale getirmek mümkündür. Bunun için, yaramaz su bir çeşil toprakla karıştırılıp süzülür, imbikten geçirilir veya bu zararı gideren yiyecekler yenilir.

Fena suların düzeltilmesi için ilk yapılacak şey temiz bir toprakla süzmektir. Çok temiz bir yerden toprak alınır, o suyla karıştırılır ve çok çalkalanır. Toprak iyice ezilir, bulamaç haline gelir. Sonra dinlenmeye bırakılır. Toprak dibine çöker, su durulanır. Suyun üstü dökülür, ortası ayrı bir kaba alınır. Dibi dökülür. Ortadaki su içilir. Eğer yeterince emin olunamazsa bu suyu kaynattıktan sonra içmek daha iyidir.

Suyu süzmek için kullanılacak toprağın iyi olup olmadığını anlamak için bir test yapılabilir. Bir miktar su o toprakla karıştırılır. Bir saat sonra bakılır, su durulmuş olmalıdır. Bu su güneşe tutularak dikkatle bakılır, suda görülen madde kalmamalıdır. Eğer böyleyse bu toprak fena suların düzeltilmesi için kullanılacak toprak olabilir.

Tuzlu ve fena suların düzeltilebilmesi de mümkündür. Gemi ile uzun yolculuğa çıkıldığında, gemi limana yanaşamadan tatlı su biterse bu usule başvurulur. Gemiciler çoğu zaman bu usulü kullanırlar. Basil usullü imbik şöyledir: Büyük bir tencereye veya geniş bir kaba deniz suyu konulur. Bu kabın ortasına derin bir ufak kap konulur ve tencerenin kapağı ters olarak yerleştirilir. Bu tenceredeki su kaynatılır. Buharlaşan su ters dönen kapakta su damlaları haline gelir ve ortasındaki kaba dökülür. Su buharının terlemesi için de ters duran kapağın içine soğuk su koyarak soğuması sağlanır. Buhar haline gelip, sonra su damlaları halinde soğuyan suyun toplandığı kap alınır. Bunun içerisinde toplanan su tatlı, latif ve temiz sudur. Bu yolla yeterince içilecek su elde edilebilir. Bu usul, çok faydalı olan imbikten geçirme usulüdür.

Kirli olmadığı halde tadı kötü ve acımsı sular içilmesi gerektiğinde, sirke ve sirkencübin ile içilmelidir. Sirkencübin; sirke ve balla yapılan bir şerbettir ve bunlar suyun zararını önler.

Fena sular içildiğinde mide ve bağırsakları bozuyor, ishale sebep oluyorsa alıç, keçiboynuzu ve mersin yemişi gibi kabız etkili yemişler o suyun içine konup bir gün bekletilir. Bu meyvelerden hangisi varsa

n 111 etkilidir. Bir gün ve gece bekletilir, sonra içilir. Böylece suyun bu zararları gider ve ishal olunmaz.

Acı suyu olan yerde yaşayan insanlar yağlı ve tatlı yiyecekler ■ n içlidirler ki zararları telafi edilsin. Bulanık suyu olan yerde yaşayanlar

ı imsak yemelidir ki zararlar giderilsin. Bütün fena kalitedeki tuların panzehiri soğandır. Böyle suları olan yerde yaşayanlar soğanı {Ok yemelidir. Özellikle sirkede kavrulmuş ve turşu haline getirilmiş lOJjan daha da faydalıdır.

Durgun su içmek mecburiyeti olduğunda hiç sıcak yiyecek . ı ıınemelidir. Soğuk yiyeceklerle beslenilmelidir. Suyu az olan ve llcak rüzgârları bulunan yerlerdeki suyu sirke ile karıştırıp içmek .■.i ek ir. Böylece susuzluk giderilir. Eğer tohmekân.33 tohumu dövülüp nke ile karıştırılıp içilirse hiç susanmaz. Bu da geçici bir önlemdir.

SU İÇMENİN KURALLARI

ı smanli hekimlerine göre su hayatın devamı için en önemli unsurlardandır. Fakat sağlıklı yaşamak için su içmenin kurallarını da çok iyi bilmek lazımdır. Suyu ihtiyaçtan az içmek bedeni kurutur ve «ayıflatır. Fakat zamansız ve çok içilen su da bedende kokuşmalara

ı hep olur ve zararlıdır. Mizacı sıcak olan kimseler istediklerinde su İvebilirler, mizacı soğuk ve yaş (nemli) olanlar ise az su içmeli,

M uzluğa sabretmelidirler.

Su içmenin zamanı da çok önemlidir. Aç karnına su içmek doğru legildir. Aç karnına içilen su mideyi soğutur, iştahı keser ve sinirleri ıııyıflatır, vücutta balgam hıkının oluşmasına sebep olur. Özellikle vnıümüş, iş yapmış, yorulmuş aç insan su içmemeli beklemelidir.

Yemek yedikten sonra üzerine su içmek doğru değildir. İçilen su midenin altına iner ve yemek suyun üstünde kalarak su ile yemek I a birinden ayrılır. Bu da hazımsızlığa sebep olur. Yemek sırasında ve yemekten hemen sonra susuzluğa biraz sabır ederek yemeğin mide .ılı ına inmesi beklenmelidir. Şayet susuzluk çok bastırırsa azıcık soğuk ıı ıçmelidir. Zira hararet kesmede soğuk su uygundur ve mideyi ilerleyip toparlar, hazma da yardımcı olur.

Hekimlerin hemfikir oldukları su içme zamanı, yemek yendikten «.nra gıda sindirilmeye başlamış olduğu vakittir. “Vakti su içmenin ııl vakittir kim gıda sinmeğe yönelmiş ola” derler. Normalde yemek •arasında ve yemekten sonra su içilmemelidir, fakat kebap, pirinç

‘ ‘To(vmek4n tohumu: Tuhmekân semizotu, tokmagan, hurfe. Portulaca oleracea.

 

2. ETKEN “YEMEK-İÇMEK”

 

74

2. ETKEN “YEMEK-İÇMEK”

 

pilavı ekmek gibi kuru gıdalar yenmiş ise yemekten çekildikten soma, yemeğin kuruluğunu giderecek kadar su içilebilir. Tabiatı sıcak nitelikteki insanlar yemek sırasında su içebilir, ama onlar dahi çı >k az içmelidirler.

Gıda sindirilmeye başlansa bile yemek üzerine çok su içilmesi doğru değildir. Eğer sabredilemeyecek olunursa, birazcık soğuk su ağza alınıp, yavaş yavaş emilip yutulmalıdır.

Eğer yağlı yemekler yenmiş ve su içilmiş ise mide dolgunluğu, şişkinlik yapar. Fakat sıcak mizaçlı kişilere zarar vermez, faydalı olur. Çünkü böyle kişiler su içmezlerse midelerinin hararetinden gıda yanar. Su bu alevin soğutucusu olarak görev yapar ve gıda dengeli bir şekilde hazmedilir.

Yemek sırasında su içen bir başka grup daha vardır. Bunlar su içmeyi adet, alışkanlık haline getirmişlerdir. Bu alışkanlık zamanla tabiatı haline gelmiştir. Bunlara yemekte su içmek zarar vermiyorsa devam edebilirler. Çünkü bir tabiat haline geldikten sonra artık içmezlerse zararlı olabilir.

Bir başka tip insanlar ise su içmeden iştahı gelmez ve yemek yiyemezler. Böyle insanların midesi zayıftır ve tabiatları kurudur. Eğer su gibi yaş bir gıda almazlarsa midenin iştah dediğimiz “kuvvet-i cazibe”si harekete geçmez ve yemek yemek istemez. Böyleleı ı az miktarda çok soğuk olmayan suyu, yavaş yavaş içmelidirler.

SU İÇİLMEMESİ GEREKEN DURUMLAR

Uykudan uyanınca su içilmez. Uykudan uyanıldığında susamış olunsa bile su içmek çok zararlıdır. Zira sinirlere zarar verir, titreme getirir ve karında su biriktiği çok olur. Yalnızca sıcak mizaçlı kişilere daha az zararlıdır.

Açken, yürüyüp yorulmuşken ve terliyken su içmek zararlıdır. Organların kuvvetini azaltır. Hamamdan çıkınca su içilmemelidir. Hamamdan hemen sonra su içilmez ancak bir saat geçtikten sonra içilebilir. İçilirse sinir ağrıları oluşur ve sinirlere, hatta kemik iliğine bile zararı vardır.

ilaç içildikten sonra üzerine su içmek de zararlıdır. Mideyi zayıflatır, damarlarda yel yapar, kulunç hastalığına sebep olur. Cinsel ilişkiden hemen sonra su içmek de zararlıdır. Bel ağrısı getirir ve cinsel kuvve 11 keser.

Sulu meyveler yendikten sonra da su içilmemelidir. Yemiş yiyip su kmek balgamdan, yelden olan hastalıklar getirir” diye özetlenen bu durum jfeln bir örnek de verilir. Hekime gelen bir kişinin bir türlü geçmeyen Ve çok rahatsızlık veren ağrıları vardı. O kişiyi muayene eden hekim Şök su içmekten sakın, az su iç diye tembihledi. Hasta uymadığı için |grıları geçmedi. Ne zaman ki az su içerek hekime uyduğunda ağrılarının («alıp geçtiğini gördü. Bunun için hekimler insanın kendisini test İtmesini ve çok su içmenin zararlı olduğunu fark ettiği zaman önlem tllınası gerektiğini yazarlar. Başlangıçta az su içmeye tahammül edilemezse testinin emzik kısmından az az emerek içmeleri gerektiğini, hı ‘ylelikle az suya alışılacağım bildirirler.

Tuzlu su içmek uyuz ve kaşıntı (gicik) yapar, evvela ishal eder daha I >nrada kabız yapar.

Acı su içmek daima ishal yapar. Bulanık su içmek mesane ve böbrekte taş yapar.

Hık su içmek mideyi gevşetir, yavaşlatır, mide bulanmasına sebep > ‘İm. Ilık su yemeği mide üzerine getirir ve hazmı bozar.

Suyu ihtiyaçtan az içmek bedeni kurutur ve zayıflatır, iştahı azaltır, görme gücünü zayıflatır. Uykusuzluk verir, cinsel istekde dahil duyguları a altır. Çabuk ihtiyarlama sebebidir. Gerektiği zaman sıcak içecek İçmek mideyi balgamdan yıkayıp temizler, “öksürük maddesini pişirir” öksürüğü tedavi eder, kulunçlu kişiye fayda sağlayıp ondan soğukluğu giderir. Yemek üzerine çok su içilmemelidir. Eğer sabredilemeyecek olunursa, birazcık soğuk su ağza alınıp yavaş yavaş emilip yutulmalıdır.

YALANCI SUSUZLUK

insan üç durumda “yalancı susuzluk” hisseder. Birincisi yürüyüşten sonra, bir yerden bir yere uzun mesafe giden kişinin hissettiği susuzluktur. I lı ı durumda su içilmemelidir, çok zararlıdır. Bu yürüyüş sonunda ı ıi urup dinlenilmek, bir müddet sabredilmelidir. Susuzluk kısa süre M >nra geçer. İkinci durum tatlı yiyecekler yedikten sonra hissedilen susuzluktur. Hemen su içilmemelidir, az bir süre beklenirse geçer. I üncüsü de cinsel birleşmeden sonra hissedilen susuzluktur. Bu .lıııumda da bir süre sabredilirse susuzluk geçer. Bu üç durumdaki Misamaya “ateş-ı kâzih” yani yalan susamak derler. Eğer yalancı susuzluk ı ‘kluğunda su içilirse susamak daha da artar. Çünkü o zararlı madde ■u içtikçe daha da artar. Rezene tohumu, rezene suyu, anason ve bal şerbeti içmek yalancı susuzluğu giderir. Bu üç durumda da beklenmeli ve zamanı gelince su içilmelidir.

 

75

2. ETKEN “YEMEK-ÎÇMEK”

 

76

2. ETKEN “YEMEK-İÇMEK”

 

Tabiatı safravî veya tuzlu balgamı olanlar susuzluğa tahammül edemezler. Bu durumda ılık suyu, yavaş yavaş içmelidirler. Sıcak yemek yedikten sonra su içmek de zararlıdır. Eğer, yalancı susuzluk baskın olursa, sabredip mümkünse uyunmalıdır. Böylece tabiat, kendisine susuzluk getiren yaramaz maddeyi uyku esnasında pişirip tahlil eder.

SOĞUK SU İÇMEK

Sağlıklı yaşam için içilecek su soğuk olmalıdır. Bu çok soğuk veyi ılık değil, ikisinin arasındaki soğukluktur. Bütün hekimlerin ortak düşüncesi mutedil derecede soğuk su içmenin, sağlıklı insanlara faydalı olduğudur. Suyun soğuğu susuzluğu daha iyi dindirir. Bilinmeni gerekenleri şöyle özetlerler: Soğuk su insanın sağlığını korur, bünyenin normal nemini de saklayıp cildin rengini taze ve güzel eyler. Bedeni etlendirir, nemli kılar ve serinletir. Susuzluğu giderir, yüksek harareti defeder. Sıtma ateşini durdurur, damarlarda olan kokuşmalara engel olur, mideyi derli toplu yaparak yemeği hoşça kaplamasını sağlar.

Özellikle sıcak mizaçlı kişiler için mutedil derecede soğuk su içme! çok faydalıdır. Sıcak tabiatta olan mideler için şifa yerine geçer. Çünkü mideyi büzüştürerek onun midedeki besinlerin üzerini kaplayıp çevrelerini sarmasını sağlar. Sinirlere ve ıssı yüreğe soğuk hava yerim geçer. Beyne çıkan zararlı buharları döndürüp defeder. Bedende hıkların artmasını önler.

Çok soğuk su içmek zararlıdır. Soğuk suyun faydalarını alıp götürür. Soğuk suyu çok içmek bedeni gevşetir, sinirleri soğutur ve titreme getirir. Soğuk tabiatlı hastalıklar çıkmasına neden olur. Ayrıca insanda bir hastalık baş göstermişse de soğuk su içilmemeli, hastalığın oluşması veya geçmesi beklenmelidir.

Karlı ve buzlu su zararlı olup çok zaruret olmayınca içilmemelidir. Çok hararet olunca veya zaruret halinde az miktar içilebilir. Karlı ve buzlu su solunum sistemine ve sinirlere çok zararlıdır. Öksürük getiriı, boğazda hırıltı ve nezle yapar. Özellikle bu suları içme alışkanlığı olmayanlarda bunlar görülür. Böyle alışkanlığı olanlarda zararı azdır, fakat aşırı içmezlerse. Aşırı derecede karlı ve buzlu su, içenler için zararlıdır, özellikle soğuk mizaçlı olanlara daha çok zararlıdır.

SU KONUSUNDA UNUTULMAMASI GEREKENLER

  • İyi su tadı lezzetli, görünüşü berrak olan akar ırmak suyudur. Su ■ ildiğinde tatlı lezzet vermeli, saf olmalı, midede çabuk sindirilen, İmli!’, çabuk ısınıp soğuyan özelliklere sahip olmalıdır.
  • I in iyi su akar ırmak suyudur. Bu akarsu öncelikle temiz toprak ı ya taş üzerinden akmak, üstü açık olmalıdır. Akarsuya otlar,

yapraklar karışmamalı, zararlı ağaçların köklerine uğramamalıdır. Uarsu derin olmamalı, güneş ışıkları dibine kadar işlemeli ve suyu ıhı inalıdır.

  • Akar ırmak suyundan sonra gelen iyi su yağmur suyudur. Kış v ii;nıuru, yaz yağmurundan daha kalitelidir.
  • Pınar suları ağır sulardandır ve çok tercih edilmezler. Pınardan luiynayan su çıktığı yerdeki topraktan aldığı maddeler ve gazları

M indirir. Bu sular akan su haline geldiğinde kalitesi iyileşir.

  • Akmayan, durgun su yaramaz sulardandır, kesinlikle içilmemelidir. Afiaçlık ve sazlıklar arasındaki durgun su içildiği takdirde, dalağı |l|irir, bütün iç organlara zararlıdır.
  • Kirli olmadığı halde tadı kötü, acımsı sular içilmek mecburiyetinde ı ılındığında zararını giderecek olan sirke ve sirkeli bal şerbeti İrilmelidir.
  • Acı suyu olan yerde yaşayan insanlar yağlı ve tatlı yiyecekler minelidirler ki zararları telafi edilsin.
  • Suyu bulanık olan yerde yaşayıp, bu suları içmek zorunda olanlar lOğan veya sarımsak yemelidirler. Özellikle sirkede turşu haline yetirilmiş soğan daha da faydalıdır.
  • Durgun su içmek mecburiyeti olduğunda hiç sıcak yiyecek ,< n memelidir. Soğuk yiyeceklerle beslenilmelidir.
  • Suyu az olan ve sıcak rüzgârları bulunan yerlerdeki su sirke ile karıştırılıp içilmelidir, böylece susuzluk giderilir.
  • Suyu ihtiyaçtan az içmek bedeni kurutur ve zayıflatır. Fakat îiımansız ve çok içilen su da bedende kokuşmalara sebep olur ve

.narlıdır.

  • Mizacı sıcak olan kimseler istediklerinde su içebilirler, mizacı

. ığuk ve yaş (nemli) olanlar ise az su içmeli, susuzluğa sabretmelidirler.

 

77

2. ETKEN “YEMEK-İÇMEK”

 

89

 

HAREKET VE SPOR

Osmanlı tıbbının sağlıklı yaşam konusundaki olmazsa olmazlarından rcnsi de spordur. Osmanlı tıp kitaplarında bu bölüm “Hareket ve Sokun” başlığı altında işlenir. Hareket etmek, hem bedenin, hem

. nlarm hem de nefsin hareketi olarak tarif edilir. Sükûn ise •^ıreketsizlik ve tam bir istirahat halidir. Sükûn, hiç hareket etmeden :curmak, yatmaktır ki bu halde sinirler dinlenir, beden dinlenir, hıltlar oturur, akıl tazelenir, bedenin kuvveti toplanır.

Bedenin mutlak sükûnu ise bedende hiçbir hareket olmamasıdır, rareket etmek gerektiği zaman bile hareket etmemektir. Bu istenmeyen bir durumdur. Uzun süreli hareketsizlik bedene ve sinirlere gevşeklik • erir, aklı köreltir, vücutta tıkanıklıklar yapar, gıdalar sindirilemez, iştah olmaz ve daha birçok rahatsızlıklar belirir.

Hareket etmeyi de ikiye ayırırlar; cüzi, yani ufak bir bölgenin r.areketi ve külli, yani bütünün hareketi. Cüzi hareketler herhangi bir organın hareketidir ki bir organ hareket eder, diğerleri etmez. Dilin hareketi gibi. Sadece konuşulduğu zaman dil hareket eder, iığer organlar hareket etmez. Bu hareketin o organa faydası vardır.

Elin hareketinde elin sinirleri, damarları, kemikleri hareket eder, böylece elde zararlı, lüzumsuz madde kalmaz. Dilin hareketinde de böyledir ve oradaki zararlı maddeler uzaklaşır ve o organ bundan rayda görür. Bir şartla ki bu hareket uzun süreli ve yorucu hale gelmesin. Yorucu hareket etmek vücut ısısını arttırır, mizacı soğutur

e kurutur. Bir organın veya vücudun uzun süre ve sert hareketi faydalı olmaktan çıkar, zararlı olmaya başlar.

 

3. ETKEN “SPOR”

 

3. ETKEN “SPOR”

 

Bir misal olarak gözün hareketi verilir. Bir kişinin kısa bir müddet gayet ufak, ince nesnelere bakması gözü netleştirir, kuvvetini artiııırJ sinirlerini kuvvetlendirir. Eğer uzun zaman ve ısrarla bu ufak nesnelere] bakmaya devam edilirse ve özellikle tok karnına böyle bakılırsa görme kuvvetini zayıflatır, tıkanıklıklar ve baş ağrısı yapar. Aç karnına bakmaya devam edilirse göz sinirlerini zayıflatır, gözde kararma hissedilir ve göz yaşarması olur.

Hareketin belli amaçlarla yapılması riyazet, yani spordur. “Riya., ı eyle mek sağlık saklamakta bir ulu rükündür” diyerek önemini bildirirler, Spor tüm bedenle veya bedenin parçalarıyla yapılır. Koşmak, güreşmek, atlamak, ata binmek tüm bedenin sporudur.

SPORUN FAYDASI

Osmanlı hekimleri spor konusunun başında spor yapmanın sağlll bakımından faydasını uzun uzun anlatırlar. Bedenin hareketi olan spor yapmak (beden riyazeti) vücutta oluşan zararlı fazlalıkların atılması, uzaklaştırılması ve sağlığın korunmasında gerekli tedbirlerdendir.

“Bilinmelidir ki insan yemeği hazmettikten sonra geri kalan fazlalıktı m atmak ve sağlığı korumak için harekete muhtaçtır” diye başlanan bu bölümde anlatılan sporun sağlığa etkisi şöyle özetlenir: insanlar hel gün çeşitli, birbirinden farklı, türlü türlü yiyecekler yerler. Bunların bir kısmı mizaca uygun düşmeyebilir veya ihtiyaçtan fazla yiyecek yenmiş olabilir. Bunların sindirilmesinden sonra harcanmamış olan “fazlalar” damarlarda kalır. Bu fazlalıkların vücuttan atılması gerek ıı Böyle durumlarda spor, hem yenen yemeğin sindirilmesine yardınn ı olacak, hem de daha önce yenmiş yemeklerden yakılamayan, damarlarda kalmış olan fazlalığın, ilaca gerek kalmadan harcanması ve atılmasını sağlayacaktır.

Bu bilgilere göre spor vücuttaki harareti arttırarak, vücutta yakılmamış fazlalıkları uzaklaştırıyor ve atılmasını sağlıyor. Burada çok açık olarak sporun sağlık açısından en önemli faydasının “fazlalıkların atılması” konusunda yaptığı yardım olduğu belirtilmektedir. “Vücuttaki zararlı fazlaların tahlil ve ihracı, sağlığın muhafazasında gerekli tedbirlerden birisidir” diye bu bilgi tekrarlanır. Sporla vücutta oluşan “harâret-i aslî” atılması gerekip atılamayan maddelerin yanarak atılmasını sağlar.

Spor yapmak, o dönem için yürümek, cirit oynamak, ok atmak ve bunlatın benzeri hareketler yapmaktır. Bu sporlarda öylesine harekel imlidir ki beden kızmak ve terleme mertebesine gelmelidir. Bu İldeki spordan sonra insana bir sevinç, neşe gelir, iştah artar. Spor çınları, eklemleri ve bedeni kuvvetlendirir. Zor işleri yapmak ona J.ıy gelir, bedensel hastalıklara yakalanmaz. Çünkü o hareket eliyle madde esas unsurlarına ayrılır ve hastalığın ortaya çıkması ı ortam oluşmaz. Bazı mizaç hastalıkları dahi düzelir, hasta sıhhat ılın. Spot bedeni düzeltir, ciltteki gözenekleri genişletir ve terle eok madde oradan dışarı atılır.

SPOR NE ZAMAN YAPILMALI

ı temanlı hekimlerine göre sporun vakti, nasıl yapılacağı çok ıcmlidir ve belli kurallara bağlıdır. Spordan fayda sağlanmak eniyorsa ki bu amaçla yapılmalıdır, o zaman vaktinde yapılmalı ve rta dereceli spor” uygulanmalıdır.

Spor her istendiği zaman yapılamaz. Spor yapılması gereken vakit [Otlusunda bütün hekimlerin ortak kararı yiyeceğin hazmedilmiş ı i lıığu, bağırsaklardan besinlerin fazlasının boşaltılmış olduğu vakittir. Venen gıdalar mideden geçmiş, karaciğerden geçmiş ve damarlara ıl ısınış olmalıdır. Bu zaman tam hazmın bittiği zamandıt. Kana geçen la gereken yerlere ulaşmış, hatta şahıs tekrar acıkmış olduğu zamanın luşlangıcı, en iyi spor zamanıdır.

Böylece spordan gereken fayda görülür ve atılamayan artıklar tporla vücuttan uzaklaştırılır. Bu bilgi “riyazet ve hareket eylemek içün vakitlerin yeğreği taam yemekten öndür” diye de özetlenir. Bu zamanda yapılan sporda beden hafifler, gerektiği derecede ısınır, organlar kuvvetlenir, yumuşar, yüze bir renk gelir ve iştah açılır. Böylece o jahıs başka hiçbir ilaca gerek kalmadan sağlığını korumuş olur.

ııyı ya-be

 

 

 

uy İçi

 

3. ETKEN “SPOR”

 

3. ETKEN

“SPOR”

 

devam etmelidir. Özellikle ayaktan başlanır, baldırlar ve dizler ovdurulur. Uyluğa gelince sertçe ovma devam etmeli, kaslar yumuşayın ısınınca durmalı, spora başlanmalıdır. Bu hazırlık masajıdır.

Sporun süresi ve ağırlığı insanın yüzünün renginin kızarıp, han L ı ve tavırlarını aşırı zorlayacak seviyeyi aşmayacak şekilde olmalıda Sporun bitiminde yine yavaş yavaş masaj yapılır. Bu sefer el ve bacakları uzatıp kendine çekmek suretiyle birkaç kez gerilme hareketleri yapmalıdır. Böylece spordan arta kalmış olan fazlalar vııı ise bu yolla harcanmış olur. El ve ayaklar uzatılıp kendisine çeki vakit, nefesini tutabildiğince tutmalıdır.

ÖLÇÜLÜ SPOR

Sağlıklı yaşam adına yapılan sporun faydalı olabilmesi için ölçülü olması, ifrat derecesinde yapılmaması lazımdır. Orta derecede spordu ten kızarır, deri dolu dolu olur ve ter belirir. Spor ifrat derecesine dönüştüğünde ise vücut çok terlemeye başlar. Bu zararlıdır, çünkü bu ter önce bedeni kızdırır daha sonra soğutur, vücudun hıklarını tahrik edip çürümesine sebep olur, organlar zayıflar. Bu hiç istenmeyi 11 durumdur.

Spora başlama hazırlığından sonra hareket etmeye veya spora yavaş yavaş başlanmalı, devamında tedricen arttırılmalıdır, istenen düzeye geldikten sonra gene yavaş yavaş hareket azaltılmalıdır, ta kl hareket bitip, sükûn haline gelinceye kadar. Spor yapmakta istenin düzey şudur: Beden ısınmak, özellikle sırt ısınıp kızmak, ter gelmem başlamalıdır. Ter derinin kıllarının dibinde fark edilmeli, fakat bu ter gözeneklerden dışarı çıkıp damlamamalıdır. Elle yoklayınca tendi I | nem hissedilmek, bu ter ele bulaşmamak ve asla akacak düzeye gelmemelidir. Bu düzeye gelince sporu bırakmak gerekir. Fakat bırakmanın da kuralları vardır.

Spor bırakılırken tekrar masaj yapılır. Masaj veya ovma başlangıçla sert ve katı olmalı, zamanla hafif ve yavaş hale gelmelidir. Yavaş yavaş ovarken beden soğumak, nefes alıp verme yavaşlamalıdır. Bu hale gelince el ve yüz yıkanır ve spor bitirilmiş olur. Bundan sonra yemek yenebilir.

Spor bu şekilde yapılırsa hekimlerin istediği amaca ulaşılmış olur, Yani vücutta kalan ve atılması gereken maddeler vücuttan atılır, sağlık kazanılır. Spordan sonra yapılan masaj çok önemlidir, çünkü sporla uzaklaşamamış bazı maddeler son masaj ile vücuttan uzaklaşır. Spor bırakılıp, vücut sükûna ulaştıktan sonra hemen kuvvetli, sert

hareket etmek, sonra tekrar hiç hareketsiz duruma geçmek vücut İn çok kötüdür. Buna çok dikkat edilmelidir.

SPOR YORGUNLUĞU VE TEDAVİSİ

K >r yaparken yorgunluk sezildiği vakit ve terleme başlayınca spor İMİ akıtmalıdır. Böyle olmazsa kısa süre sonra vücutta yorgunluk hissi Iayacak, devam edilirse büyük yorgunluk hissedilebilecektir. Bu ıhınım hekimlerin istemediği bir durumdur. Fakat çeşitli sebeplerle ^Hpılan spor bu amacı aşıp yorgunluk verebilir. Bu durumun ■Üzeltilmesi ve tedavisi için hekimler yapılması gerekenleri kurallar İmline getirmişlerdir.

()smanlı hekimleri yorgunluğu dört bölümde tanıtırlar: “a) kurhî, p) temdûdî, c) veremî ve d) kaşağı” yorgunlukları. Biz bunları daha kolay anlamak için birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü derecedeki yorgunluklar olarak ele alacağız.

Birinci derecedeki yorgunlukta bütün vücutta ve organlarda lııssedilen büyük acı ve ağrı vardır. Organlarda bazen öyle bir yorgunluk olur ki el değdirince veya hareket ettirince yaralardaki acı gibi ağrı olur. Bunun sebebi vücutta oluşan istenmeyen maddelerdir. Vücut elde çok ısınmıştır, organlar da fazla ısınmışlardır, sırt soğuktur e üşür, hatta titreme bile başlar.

Böyle durumlarda sıcak su dolu küvete (âbzen) girip, içinde ağır |gır ovulup masaj yapılmalıdır. Biraz rahatlayınca vücuda sıcak nitelikteki yağlar sürülmelidir. Papatya yağı, dereotu tohumu yağı, lıııtmi tohumu yağı bu yağlardandır. Sonra sıcak hamama girilmelidir. Böyle rahatsızlık içinde olanlar, latif yiyeceklerden olan koruk suyuyla pişirilmiş piliç eti, arpa çorbası, kabak kalyesi, ıspanak kalyesi ve benzerlerini pişirip yemelidir.

ikinci derecedeki yorgunlukta spor yapan şahıs kol ve bacaklarının ı,ekildiğini sanır, damarlarında ve eklemlerinde hararet ve dolgunluk hissedip, zorlukla ve zahmetle hareket eder. Bunun sebebi de kaslarda biı ıkmiş ve anlamamış olan fazlalıklar ve bunun sonucunda oluşan bir çeşit “dolaşan” havadır. Bu acı ve ağrılar uzun sürer, günlerce ijjjeçmez.

Böyle durumlarda gene sıcak su banyosuna girilip kendini yavaş yavaş ovdurmak, sıcak nitelikteki yağlar sürülmek ve sık sık sıcak hamama girilmelidir. Bu arada hafif yiyecekler yiyerek bu acılardan 11utulmaya çalışılmalıdır.

 

3. ETKEN “SPOR”

 

3. ETKEN “SPOR”

 

Üçüncü derecedeki yorgunlukta insanın vücudu ısınır, teni sıcakJ damarlar ve kaslar dolu dolu olur, kaslara el değdirildiği zaman şi| bir uzvun ağrısı gibi ağrır ve organlar pişmiş gibi hissedilir. Bunun sebebi vücutta acı veren maddelerin oluşmasıdır. Bu durumda yapılmj gereken üç şey vardır; bağırsakların boşaltılması, kusma ve az yem« Bunlar mutlaka uygulanmalı, tamamen geçene kadar az yenmelidir. Vücuttaki hararet de soğuk nitelikteki şerbetler ile teskin edilir; gi şerbeti, menekşe, limon şerbeti gibi. Kasların kasılması ve ağrısı içli] sıcak suya (âbzen) girmek, sık sık hamama gitmek ve sıcak nitelikte yağlarla vücudun ovulması gerekir. Ayrıca dinlenilmelidir.

Dördüncü derecedeki yorgunlukta insan vücudunda ve bütün organlarında kuruluk hisseder. Sebebi, birkaç zor işin bir arada yapılması, aşırı terleme, yorulma, çok sıcakta kalma ve bu arada 112 yemektir. Kendinde yorgunluk ve kuruluk hissedenler öncelikle su al su dolu küvete (âbzen) girmelidirler. Bu banyoya faydalı bitkiler d) kaynatılıp ilave edilmelidir. Bundan başka hamama girmek ve diğe yorgunluklarda sayılan yağlarla yağlanmak da şifadır. Yemeklerden yumuşak, iyice pişen yiyecekler yenmeli ve şerbetler içilmelidir. Badem yağı ve şekerli şerbetler içilmeli, paça, haşlanmış veya keba| olmuş etler yenmelidir. Böyle durumlarda kavrulmuş veya şişte çevrilmiş etler de yenebilir.

SPOR ÇEŞİTLERİ

Spor tarif edilirken, kendi isteğiyle bütün bedenle veya bedenin bir kısmı kullanılarak yapılan hareketlerdir denilmekteydi. OsmanI tıbbının uygulandığı dönemlerde yapılan spor çeşitlerine bakacak olursak; güreşmek, koşmak, zıplamak, atlamak, kılıç oynamak, ata binmek, ok atmak, top oynamak karşımıza çıkar. Ayrıca, tek ayak üzerinde zıplamak, amuda kalkmak, çelik çomak oynamak, aşık oyum oynamak, nefes çekmek, yumruklaşmak, at arabasına binmek, yayar yürümek, yelpek koşmak gibi hareketler de spordan sayılmaktadır. Kurallara uygun masaj yaptırarak bedeni, el ve ayakları ovdurmak da spor çeşitlerindendir.

Osmanlı hekimleri kitaplarında faydalı sporlardan birkaç tanesini tavsiye ederler. Bunlardan en başta geleni ata binmektir. Ata binmek eğer dengeli itidalli yapılırsa tüm bedenin sporudur ve tüm bedeni besleyip takviye eder, atılamayan maddelerin ayrışmasını ve atılmasını sağlar. Ata binmek bedeni gerektiği kadar kızdırır, bu da faydalı olmayan maddeleri çözer ve ayırır. Özellikle hastalıktan yeni kalkan kimselere uygundur. Hastalıkla bedende oluşan ve atılamadan kalan d.lelerin atılması sağlanır. At koşturarak cirit oynamak, hem [enin hem nefsin sporudur. Bedenin sporudur, çünkü beden hareket u İrdir. Ama nefsin sporu olduğu da gerçektir. Çünkü cirit oyuncusu, •r galip gelirse, nefse bir ferahlık ve sevinç dolar. Oyuncu eğer Hup olursa öfkelenir ki bu da nefsin hareketi, sporudur.

alıncağa binmek ve yavaş yavaş sallanmak da bir spordur. Özellikle hktan yeni kalkanlar için uygundur. Hızlı sallanmak iyi değildir, ü bedenin ısısı çok artar ve bedendeki yararlı birçok maddeyi

ırır.

t arabasına binmek de tavsiye edilen sporlardandır. Her çeşit at ası ve fayton çeşitleri buna dâhildir. Özellikle baş ağrıları için .. ık iyidir. Eski

Paris’deki Olayların Düşündürdükleri

Fransa’nın Paris şehrinde İslâmı ve yüce Peygamberimizi hedef alan derginin basılması çok yönlü ele alınabilir. Uzun süredir Müslümanları tahrik eden, Peygamberimizi karalamayı ve hakareti alışkanlık haline getiren bu ateist dergi mensuplarının bu çirkin yayınları, fikir ve düşünce hürriyetine giremez. Ancak derginin basılması, birçok kişinin öldürülmesi ve yaralanması da tasvip edilemez. İslâm la tamamen ters düşen, İslamifobiyi tetikleyen, Avrupa’da ırkçılık ve yabancı düşmanlığını zirveye taşıyan bu olay, küresel gücün oyuncağı olan örgüt mensuplarınca gerçekleştirilmiştir.

Bir dönem yabancı kaynaklı nüfusu kabul ederek çok kültürlülük ile övünen Batı ülkeleri, artık bundan rahatsızdırlar ve güvenliklerinin tehlikede olduğunu görmektedirler. Yabancı kaynaklı nüfusu geri döndürme çabalarında bu ülkelerin istihbarat örgütleri de faal haldedir. Tekbir ile adam öldürenler ve güneyimizde kafa kopartan sözde Müslüman IŞİD ve benzeri örgütler patronlarının emirlerini yerine getiriyorlar. Müslümanlar, Müslümanlara karşı ve İslam düşmanlığına hizmet ediyorlar.

***

Dört bakanla ilgili yolsuzluk iddialarının Yüce Divan’a gönderilmekten kaçınılması, aklanmadan korkma anlamını taşımaktadır. Aklanma, TBMM’deki komisyonun oylamasıyla olamaz. Hukuk devletinde aklanma mahkeme kararları ile olur. CD ve tapelerin ortadan kaldırılmasında acele edilmesi şüpheler doğurmaktadır. Bunları ayakkabılarının altında ezeceklerini iddia edenler, hukuk devletinin altında ezilebilirler. Ayakkabı deyince hep kutular akla geliyor. TBMM’de yapılacak oylama da aklanma sayılamaz. “Biz Milli İradeyi temsil ediyoruz; millet bizi iktidar yaptı; şu halde, bu peşin bir aklanmadır” gibi yaklaşımlar çok yanlış değerlendirmelerdir.

2015 yılında 2000’li yılların yanlışlarını ve hukuksuzluklarını sürdürmeyelim. Aslında 2015 yılında siyasi kutuplaşma ve kamplaşmayı hafifletmek için iktidarı ve muhalefeti ile ülkemizin bir siyasi mutabakat belgesine ihtiyacı vardır. İçerde birbirimize karşı kullandığımız gücü dış saldırılara karşı kullanalım. Haksız ve belgesiz Ermeni soykırım iddialarına karşı ciddi hazırlıklar yapalım. Yunan Meclisi 2004 yılında sözde Pontus soykırımını tanıdı. 9 Eylül 1914 tarihinde de “Ermeni soykırımı yoktur” diyecek olanları da cezalandıracağına dair bir yasa çıkartı. Aynen Fransa ve İsviçre gibi… Biz neden TBMM’den benzer kararları çıkaramayız? Ege‘de küçüklü büyüklü bazı adalarımızda neden Yunan bayrağı dalgalanır ve neden Yunan askeri bulunur?

Biz bunlarla uğraşmayı bıraktık, milli kimliğimiz olan Türklüğü etnik gurup seviyesine indirip Anayasa’dan çıkarmaya çalışıyoruz. Bazı siyaset soytarıları “Anayasadan Türk kimliği çıkarsa, Türkiye demokratikleşebilir” diyebilmektedir. Bırakın dış tehdit ve saldırılarla uğraşmayı, Milli Devleti ufalamakla, Ankara’yı etkisizleştirmekle, eyalet sistemine geçmekle ve terör baskılı bir pazarlık sürecinde örgüte bol kepçeden tavizler vermekle uğraşıyoruz. Milli güvenliği dışlayan bir özgürlükçülük peşindeyiz. Sivil darbelerle zaman öldürüyoruz. Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü ve kuvvetler ayrılığını göz ardı ediyoruz. TC’yi kuran milli iradeyle ve Türkiye’yi Türkiye yapan değerlerle çatışma ve hesaplaşmayı demokratikleşme zannediyoruz. Yapılması gereken vatandaşlık şuurunu güçlendirmek, Türk Milletine mensubiyet duygusunu geliştirmektir. Her ciddi devletin yaptığı gibi… Millet, ufalanarak ve kalabalıklaştırılarak daha iyi bütünleştirilemez. Sözde çözüm süreci ve Yeni Türkiye masalları ile oyalanmayı ve tezgâhları bir tarafa bırakalım. Mezhepçi yaklaşımları terk edelim. Ülkeyi yolgeçen hanı olmaktan kurtaralım. Yer adlarını değiştirmeyelim. Kamuda sarı sendikacılığı desteklemeyelim.  Egemenliği paylaştırmayalım. Siyaseti kirletmeyelim ki; dürüst, kaliteli ve haysiyetli insanlar siyasetten soğumasın.

 

Güneş Ne Zaman Doğacak?

Acı tatlı günlerimiz, geçmişlerde kaldı bak,

Zaman nasılda geçiyor, önümüzden akarak.

Temennimiz de odur ki ,yarın güzel olacak,

Güneş bulutta mı saklı, o ne zaman doğacak?

 

Bazen acılar içinde, bazen de ağlayarak,

Arkamıza bakınca da, neler neler anarak.

Sevgilimizdir bu vatan, sevdam millet olacak,

Güneş bulutta mı saklı, o ne zaman doğacak?

 

Millet yine uykularda, soyuldu soyulacak,

Soyulmakla da kalmayıp, bölündü bölünecek.

Yarınımız da belirsiz, Türk tutsak mı olacak?

Güneş bulutta mı saklı, o ne zaman doğacak?

 

Yine başım çok dumanlı, sevdalara dalacak,

Kimin haddine kalmış ki, Türk’e zincir vuracak!

Birlik olunca da birlik, hainler kahrolacak!

Güneş bulutta mı saklı, o ne zaman doğacak?

 

Bir Makalenin Yayın Yolculuğu

(Zaman Algılaması isimli makalemin geçirdiği yayın yolculuğunu başka yazarların yaşamaması dileğiyle ve ibret olması ümidiyle yazıyorum).

 

SGK İstanbul İl Müdür Yardımcılığı görevini yürütmekteyken görevden alınmam sonucu bir odada boş boş oturmaya başlamıştım. Gün içinde zaman zaman, benim gibi görevden alınan, yan odalardaki diğer arkadaşlarla çay kahve içip sohbet ediyorduk.

 

Ancak; bir gün, iki gün derken boş durmak sıkıcı hale gelmeye başladı ve ben kitap okumaya karar verdim. Öteden beri psikolojiye ilgi duymam nedeniyle, Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu’nun “İnsan ve Davranışı” isimli kitabını okumaya başladım. Fakat, ALGI bahsini bitirdiğimde bir şey dikkatimi çekti: Zaman Algılaması yazılmamıştı. Bu konuyu ilginç bularak okuma ihtiyacı hissettim. Acaba zamanı nasıl algılıyorduk? İnternette “zaman algılaması” başlığı ile arama yapmaya başladım fakat araştırma niteliği taşımayan çok az sayıda yazı gördüm. “Time Perception” başlığı ile arama yaptığımdaysa çok sayıda bilimsel çalışmaya ulaştım. Bu duruma biraz üzüldüm ve “ülkemizde bilim adamları niye böyle konularda araştırma yapmıyorlar” diye hayıflandım.

 

Konuyla ilgili bir makale yazmaya ve daha önce bazı makalelerimi yayınlamış olan dergilerden birinde yayınlatmaya karar verdim. Araştırdıkça ve konu üzerinde düşündükçe, o zamana kadar hiç ummadığım sonuçlara ulaşmaya başlamıştım. Çalışmamın çok farklı, ilginç ve yeni olduğunu düşünerek İngilizce olarak yazmaya karar verdim. Yazdığım “Time Perception” başlıklı makaleyi uluslararası saygın psikoloji dergilerine gönderdim. Hepsinden gelen cevap aynıydı: “Çalışmanız ilginç ancak dili bilimsel değil ve İngilizceniz yetersiz. Bu makaleyi ana dili İngilizce olan birine yeniden yazdırın.”

Bunun üzerine Türkçesini yayınlatmak istedim. Bu defa başka bir engel önüme çıktı: Görsel materyal. Saygın bir bilimsel derginin yayın kurulu üyesi çalışmamı okumuş ve “görsel materyal içermediği için yayınlanması uygun değil” sonucuna ulaşmıştı. Oysa çalışma “Teorik Psikoloji” ile ilgiliydi ve makaledeki “Kesişim Deneyi” bu güne kadar dünyada hiç yapılmamış olan bir “Düşünce Deneyi” idi, üstelik makalede bu çalışmanın teorik bir çalışma olduğu da belirtiliyordu (teorik psikoloji ve düşünce deneylerinin ne olduğu konusunu internetten araştırabilirsiniz).

 

Yapılacak tek şey makaleyi genişleterek kitap haline getirmek ve yayınlatmaktı. Ben de öyle yaptım ve ZAMANI ALGILAMAK VE YÖNETMEK isimli kitabım IQ Yayınlarından çıktı. Ayrıca; Time Perception makalesini Türkiye’de yaşayan bir İngilize tashih ettirdim. Bu makale şu ana kadar yaklaşık 30.000 kişiye e-mail yoluyla ulaştı ve birkaç internet sitesinde yayınlandı. Türkçesi ise hakemli bir dergi olan Türkbilim’de (16. sayı) yer aldı ve özellikle yabancı bilim adamlarından çok olumlu tepkiler geldi. Bunlardan birkaçının kısa tercümesi şöyle:

 

“Dr. Gunaydin;

Gerçekten harika ve yaratıcı bir çalışma. Bu konseptin beyin yıkama sürecinde de geçerli olduğunu düşünüyorum. Eğer ilgilenirseniz sizinle birlikte yeni bir model geliştirebiliriz. Düşünceleriniz bu konu üzerinde yapılacak gelecek çalışmalar için çok değerli. Saygılar.

 

Sayın Dr. Gunaydin;

Bir kişinin zaman algılaması konusuna bu şekilde katkı sağlamış olması çok önemli. Sizi kutlarız. Biz de zaman konusunda çalışıyoruz ve ilgileneceğinizi umduğumuz makalelerimizi gönderiyoruz. En iyi dileklerle.

 

Merhaba,

… Çalışmanızı beğendim. Özellikle koşullamayı bilişsel süreçlerle ilişkilendirme tarzınız çok ilgimi çekti. Böyle bir şeyi çok az kişi yapabilir ve bu çalışma 50 yıldan fazla süren hayvan deneylerinin bilişsel çalışmaların seline kapılıp gitmesini önlemesi açısından önemli… Çalışmanızı bana gönderdiğiniz için teşekkürler.

 

Sevgili Hasan GÜNAYDIN,

Çalışmanız oldukça ilgi çekti. Sizi kutlarım. Önemli olan Türk Bilim Adamlarımızın en az batılı bilim adamları kadar bilimsel çalışmalarını desteklemek ve bütün bilim dünyasına katabilmektir…”

Bu çalışmanın Türkçesini http://turkbilder.net sitesinden okuyabilirsiniz. İngilizcesine de Neurophisics+, Evolutionary Psychology gibi facebook adreslerinden ulaşabilirsiniz.

 

Elektrik İşkencesi!

Bilgisayarımda ders notu hazırlıyorum. Birden elektrikler kesiliyor ve yaklaşık bir saattir verdiğim emek uçup gidiyor!

Yeniden elektrik geldiğinde bilgisayarım beni tanımıyor! Yeniden tanıtıyorum!

Elektrikler kesildiğinde buzdolabım homurtularla duruyor!

Televizyonumdan çatlak bir ses geliyor!

O sırada fırında bir yemek pişiyorsa, artık pişmiyor!

Beni en sık ziyaret edenler,  bilgisayarcı, buzdolabı, TV tamircisi oluyor!

NEDEN?

“Özelleştirme” adı altında, elektrik dağıtım ve tahsilat işini özel şirketlere devrettiler.

“Özel sektör, daha iyi hizmet verir ve altyapı yatırımları ile şebekeyi güçlendirir” demişlerdi!

Kocaeli ve Sakarya illerini kapsayan alanda “SEDAŞ” adı altında özel sektör hizmet veriyor; Mahalle-köy muhtarları şikâyetçi, vatandaş şikâyetçi, Belediye Başkanları şikâyetçi, hatta AKP’li Bakanımız Fikri Işık da şikâyetçi!

Erzurum’da Emniyet Müdürlüğü’nden elektrik borcunu faiziyle isteyen şirketin 9 aracına trafik cezası kesilmiş! ( 24.9.2008/Gazeteler), özel sektör “Otoyolların elektriğini kesmiş!” ( 15.10.2008/Gazeteler), Sokak lambalarını muhtarlar alırsa sokak lambaları yanıyor (27. 11. 2009 Kocaeli gazeteleri). Borç yünden Konya’daki okulların elektriği kesildi. ( 11.10.2008), Kapıkule’de elektrikler borç nedeniyle kesildi. ( 16.10.2008) , SEDAŞ Camilerin elektriğini kesiyor (20.6.2009/Kocaeli gazeteleri). Avrupa’nın en büyük adalet sarayında elektrikler kesildi (15.10.2014). İzmit 28 Haziran Mahallesinde ani gelen yüksek akım nedeniyle 70 hanenin elektronik eşyaları zarar gördü ( 3.7.2009), Kocaali’de bazı ilçelerde 4 gündür elektrik yok! ( 3.1.2015)

Üstelik dar ve orta gelirli vatandaşlar olarak asgari ücretin yüzde 28’ini elektrik ve doğalgaza ödüyoruz! ( Avrupa ortalaması yüzde 2 )

Elektrik kesintilerinin temel nedeni, “ALTYAPI YETERSİLİĞİ”

Anlaşılıyor ve işin uzmanları da açıkça belirtiyorlar ki;

“Özel sektör, altyapıyı ihtiyaca göre geliştirme hizmet ve yatırımını yapmıyor!” Siyasi iktidar da hesap soramıyor!?”

Türkiye’deki tüm elektrik dağıtım hizmetini bölgelere ve şirketlere bölerek özel sektöre satan AKP iktidarı, halka attığı bu kazığın hesabını vermeyecek mi?

Kapitalist ülkelerde bile, enerji, iletişim ve demiryolu ulaşım kurumları kamunun elinde olduğu halde, bizde neden böyle?

Çünkü siyasi iktidara “sıcak para” gerek! BÜTÇE AÇIĞINI, 2015’deki 48.8 milyar liralık “BORÇ FAİZİNİ” kim ödeyecek? Vatandaş ödeyecek!

Uzun yıllardır, “Kayıp-kaçak” bedeli ödüyoruz! NEDEN?

Özellikle GÜNEYDOĞU illerimizde elektrik faturası ödenmiyor!  NEDEN?

Çünkü, orada “Devlet Otoritesi Yok!”

Siyasi iktidar, otorite kuramadığı yurt köşelerindeki “hırsızlığın” bedelini ve özel sektörün “hizmet kusurlarını” bize, namusuyla fatura ödeyen vatandaşına yüklüyor!

“ADALET”  mi bu?

“KALKINMA” böyle mi olacak?

Günlerdir, evimde huzur yok. İş üretemiyorum. Kimi zaman haberleri, kimi zaman çok beğendiğim bir filmi izleyemiyorum.

Evimdeki elektrikli cihazlar zarar görüyor!

Pahalı elektrik, pahalı doğalgaz tüketiyorum!

21. Yüzyılda, ORTAÇAĞ koşullarında yaşıyorum; İLKEL ve KÖLE DÜZENİ içinde!

Ve, bu haksızlığa İSYAN EDİYORUM!

Bana katılacak “ÖZGÜR ve Bilinçli YURTTAŞ” arıyorum!

İşkenceye, her türlü istismara, sömürüye, adaletsizliğe “insanca bir direnç” göstermek için…

 

Sosyal Devlet

Sosyal devlet; ” ferdin huzur ve refahını gerçekleştiren ve teminat altına alan, kişi ve toplum arasında denge kuran, emek ve sermaye ilişkilerini dengeli olarak düzenler. Özel teşebbüsün güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlar. Çalışanların insanca yaşaması ve çalışma hayatının kararlılık içinde gelişmesi için sosyal, iktisadî ve malî tedbirler alarak çalışanları koruyan, işsizliği önleyici ve millî gelirin adalete uygun biçimde dağılmasını sağlayıcı tedbirler alan adaletli bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini yükümlü sayan, hukuka bağlı kararlılık içinde ve gerçekçi bir özgürlük rejimini uygulayan devlet demektir. Sosyal hukuk devleti, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği yani sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlü devlet demektir. Çağdaş devlet anlayışı, sosyal hukuk devletinin, tüm kurumlarıyla Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun biçimde kurulmasını gerekli kılar. Hukuk devletinin amaç edindiği kişinin korunması, toplumda sosyal güvenliğin ve sosyal adaletin sağlanması yoluyla gerçekleştirilebilir. Anayasa’nın Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer verdiği sosyal hukuk devletinin dayanaklarından birini oluşturan sosyal güvenlik kavramının içerdiği temel esas ve ilkeler uyarınca toplumda yoksul ve muhtaç insanlara Devletçe yardım edilerek onlara insan onuruna yaraşır asgarî yaşam düzeyi sağlanması, böylece, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkelerinin gerçekleşmesine elverişli ortamın yaratılması gerekir.” demektir.

Gördüğünüz gibi “Sosyal Devlet” böyle tarif ediliyor! Bu sosyal devlet tarifinin AKP ‘nin anladığı ve uyguladığı sosyal devlet anlayışı ile uzaktan yakından ilgisi yok. Davutoğlu, evlenene çeyiz, doğurana altın ve izin artışı gibi bir şeyler açıkladı. Bunlar sosyal devlet anlayışının bir tezahürü değil maalesef geleneğimizde olan ulufenin popüler dağıtım şeklidir.

Yukarıda uzun uzadıya tarifini verdiğimiz “Sosyal Devlet” anlayışının, hiç bir uygulamasının insanımıza nerede ise yansımadığını görüyoruz.

Toplum katmanları arasında huzurlu bir ilişki kalmamıştır. Zengin daha zengin olmuş fakirde daha fakirleşmiştir. Fakirleşen halka, fasülye, nohut, bulgur ve kömür dağıtmak, doğurduğu zaman çocuk sayısına göre çeyrek altından tam altına kadar ödüllendirmek, okula giden çocuklarına eğitim yardımı altında sadaka gibi para vermek, çeyiz parası yardımı yapmak “Sosyal Devlet” anlayışının bir gereği olarak kabul edilemez…

Ülkede  Cumhuriyet tarihi boyunca ve de özellikle son 12 yıl içinde; ne çalışanlar korunmuş, ne işsizliği giderici tedbirler alınmış, ne de arttığı söylenilen milli gelir adaletli dağıtılmıştır. Milyonlarca hanenin devletin ve belediyelerin yardımı ile açlığını gidermesi Türkiye’nin “Sosyal Devlet” anlayışı ile yönetildiğini göstermemektedir.

Güçsüzü yargı önünde koruyamayan, emeklisini ezen, yaptığı yardımlar karşılığında siyasal destek bekleyen ve yardım yaparken de halkın onurunu hiçe sayan bir anlayış, “Sosyal Devlet” olarak kabul görebilirmi?

Ancak bu sosyal devlet ilkesi, ülkemizde, Osmanlı’dan bu yana hep yazılı metinler üzerinde kalmış ve hayata geçirilmemiş yâda geçirilememiştir.

Akp’nin, uyguladığı politikalarla fakirleştirdiği halka, zaten halka ait olanı bir maharetmiş gibi kendine menfaat sağlamak için dağıtması, bir sosyal devlet anlayışı değildir.

Cumhuriyet tarihinde daha önce hiç böyle bir şey yani devletten ve devleti kontrol eden siyasi iktidarlardan, bu kadar maddi destek görmemiş olan halk; bunu bir “Sosyal Devlet” anlayışının gereği zannetmektedir. Yani öyle veya böyle, halka bu yardımlarla bu güne kadar en çok dokunan parti, Akp olmuştur ve olmayada devam etmektedir. Halk; yardım veya başka bir ad altında kendisine maddi yardımlarla dokunulmasından pek memnundur. Bunu gören Akp, özellikle seçim öncesi dönemlerde, aslında her biri bir ulufe olan sosyal yardımları profesyonel bir şekilde halka sunmaktadır. Sahadaki Akp propagandistleride bunu halka karşı çok güzel kullanmaktadır.

Yapılacak iş, “Sosyal Devlet” anlayışının ne olduğunu halka anlatmaktır. Bu zordur ama yapılması gereken ve doğru olan budur. Ya da kısa vadede halka popülist yaklaşarak Akp’nin verdiğinden daha fazla vereceğinizi anlatmak ve de vermektir. Malum “iki anahtar” diyerek halka, ev ve araba vaat edenlerin peşinde bu halk, başka bir şey düşünmeden koşmuştur. Ama ben gerçek manada “Sosyal Devlet” arayışındayım. Siz de öyle olun derim!

 

 

Dana’nın Kuyruğu Kimin Elinde Kalacak?

Türkiye’nin gündemi o kadar sık değişiyor ki, birileri olur olmaz söz sarf ediyor, lâf kalabalığı arasında kaynayıp gidiyor.

Aşağıya alacağım sözü, birkaç vatansever köşe yazarının haricinde kimse önemseyip dikkate almadı. Hâlbuki bu sözü söyleyen Parlamento da gurubu bulunan bir siyasi partinin genel başkanıysa, bu genel başkanı olduğu partinin fikriyatını benimseyen terör örgütünün kırk binin üzerinde vatan evladının canına kastetmişse ve hala memleketin bir tarafı bölünme tehlikesiyle karşı karşıyaysa benim olduğu kadar sizlerinde dikkatini çekmiyor mu?

Geçtiğimiz günlerde Partisinin İstanbul Kongresinde konuşan Selahattin Demirtaş:

“Geldiğimiz nokta artık bu mücadelede dananın kuyruğunun kopacağı noktadır. Dananın kuyruğu kopacaksa bugün, yüz yıl önceki gibi kuyruk değil, dana bizde kalacak”.

Böyle diyor zat-ı Muhterem!

Yani,

Yani si şu:

Adam diyor ki açıkça:  “Yüz Yıl evvel Mondros mütarekesi ile efendilerimizin bize tahsis ettiği toprakları, Lozan Anlaşmasıyla aldınız ama 2015 te öyle olmayacak dana bizde, kuyruk size kalacak” diyor.

Buyurun size nasıl hazmediyorsanız hazmedin. Anlaşılan ne Cumhurbaşkanından, Ne Başbakandan ne İçişleri Bakanı ve savcılardan ses çıkmadığına göre demek ki onlar hazmedebilmişler.

Oysaki daha dün gibi yakın tarihte, ekran bülbülleri, PKK’nın talepleri için:

-“Yahu bölünme paranoyasına tutulmuşsunuz, bunların istekleri gayet masumane istekler, ana dilde savunma hakkı, ana dilde eğitim, yerel yönetimlerde özerklik ne var bunda gayet masumane, insancıl talepler”.

Diyerek Türk milleti için bir algı operasyonu uyguluyorlardı.

Bu bülbüller:

– 12 Eylülden sonrası Diyarbakır Cezaevindeki uygulamalardan bahsediyordu da, Mamak Cezaevinden, Sağmalcılardan bahsetmiyorlardı.

– Diyarbakır cezaevi müze yapılmalıydı, orada işkence görenlerin itibarı iade edilmeliydi, falan filan.

Tabi yukarıdaki isteklerin tümü birden talep edilmedi, her biri günlerce haftalarca “Kürt Sevici kanallarda “sürekli tartışarak millete Hazmettire hazmettire bu noktaya getirdiler.

Çözüm süreci görüşmelerinde Hükümet üyeleri ve Mit tarafından bunların kulaklarına neler söylendi bilmiyorum ama Türk Milleti ve Ülkücü gençlik henüz son sözünü söylemedi.

Baka Selahattin:

-“Sana değil dananın gövdesi, kuyruğunun ucundaki kıla bile hasret bırakırlar bunu böyle bilesin“.

Çünkü bu millet destan yazmayı çok iyi biliyor, akıllı ol!

 

 

Bu Cüzdanı Ben Bulsaydım.

Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir”

Japon düşünür MasumiToyotome

Hakan öğretmen, İlköğretim Okulu müdürüydü. Okulunda öğretimin yanında, eğitimin de yeterince amacına ulaşabilmesi için “iyi davranışlar gösterme” projesi başlatmıştı. Kurulda konuyu öğretmenlere aktarmış, öğrencilerin “güzel örnekler” göstermesi hususunda teşvik edilmelerini istemişti.

Örneğin öğrenci, “kendi isteğiyle yerden kâğıtları alarak çöp kutusuna atmışsa”, “kantinde sırasını çok zaruri ihtiyacı olan arkadaşına vermişse”, “iki “küs arkadaşını barıştırmışsa” vb. güzel davranışlardan birini yapmışsa, başarılı öğrencilerle birlikte ödüllendirilecekti.

Bu amaçla sürdürülen projede, kurumdaki başarılı öğrenciler ve örnek davranış gösteren öğrenciler tespit edilerek velileri, okula gurur çayına davet edileceklerdi.

Öğretmenler, başarılı öğrencileri not durumlarına göre tespit ettiler. Örnek davranış olarak da, içi para dolu bir cüzdan bularak öğretmenine teslim eden bir öğrenciyi seçtiler.

Törenden bir gün önce, okul müdürü Hakan bey, cüzdanı bulan öğrenciyi odasına çağırarak; “Yarın babanla beraber okula gel. Okulda tören yapılacak. Çay ikramında bulunacağız ve senin bu örnek davranışından dolayı babana ödül verilecek.” dedi.

Öğrenci; “Babam hapiste öğretmenim.” dedi.

Okul müdürü şaşırmıştı, buna rağmen sebebini sormadan; “Öyleyse annen gelsin.” Diyerek sıkıca tembihledi. Çocuk,  “peki öğretmenim” diyerek odadan çıktı.

Ertesi gün törene yakın saatte davetliler gelmeye başladılar. Cüzdanı bulan çocuğun annesi de gelmişti. Konuyu tam anlayamadığı için endişeliydi. Okul müdürü Hakan beyin odasına giderek: “Benim oğlum ne yapmış ki beni çağırdınız. Suçu nedir.” dedi.

Okul müdürü; “Oğlunuzun suçu yok. Çok güzel bir davranış göstermiş. Biz de bu davranışını takdir ettik. Onun için kendisini ve sizi ödüllendireceğiz.” dedi.

Bu sefer öğrencinin annesi hayret etmeye başladı: “Müdür bey biz cahil insanlarız. Benim oğlum iyi şeyler yapmaz. Çünkü hiç bizden güzel şeyler görmedi.” dedi.

Okul müdürü şaşırmıştı; “Niye böyle konuşuyorsun hanımefendi, iyi şey yapmaz ne demek? Oğlun bir cüzdan bulmuş içi para dolu. Getirip öğretmenine vermiş. Bundan daha güzel davranış olur mu?” diye cevap verdi.

Müdürün söylediklerini dinleyen Bayan; “Olamaz! Olamaz!” diye avaz avaz bağırmaya başladı.

Hakan bey şaşırmıştı, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. “Bir hata mı yaptım.” diye düşünürken, bir yandan da bayanı teskin etmeye çalışarak koltuğa oturttu, kolonya döktü, su ikram etti, rahatlamasını sağladı. Sakinleştikten sonra sordu:

“Ne oldu hanımefendi yanlış bir şey mi yaptım. Sizi üzecek bir söz mü söyledim açıklar mısınız?”

Bayan bu kez ciddileşerek hayret dolu gözlerle: “Müdür Bey bu çocuğun babası hırsızlıktan hapiste yatıyor. Bizim aile olarak mesleğimiz hırsızlıktır, çalarak geçiniriz. Siz benim çocuğuma nasıl bir terbiye verdiniz ki bulduğu paraları saklayacağına, getirip size teslim etti. Bu nasıl iştir? Yemin olsun ben bulsaydım bu paraları size vermezdim.” diye şaşkınlığını belirtti.

Hakan bey rahatlamıştı. Fakat bu sefer de hayretler içinde kalmıştı. Öğrencilerinin annesi değil de başkası anlatsa iftira der, hiç üzerinde durmazdı. Fakat şimdi durum farklıydı. Zili çalarak gelen hizmetliye bayanın oğlunu getirmelerini rica etti. Az sonra korku ve telaşla gelen öğrenciye annesinin anlattıklarını aktararak sordu:

“Annenin anlattıklarına ne diyorsun?”

Öğrenci “annemin anlattıkları doğrudur öğretmenim.” dedi.

Hakan bey öğrenciye hitaben; “Sen de hırsızlık yaptın mı?” diye sormadan edemedi. Çocuk susarak başını önüne eğdi.

Artık eski defterleri karıştırmanın yeri ve zamanı değildi. Ortada fevkalade güzel bir örnek vardı ve bunun tadı çıkarılmalıydı. Üstelik de tören başlamak üzereydi.

Hakan bey anneye dönerek:“Çocuğunuzun bu güzel davranışından dolayı memnun değil misiniz?” diye sordu.

Annenin gözleri dolmuştu: “Kim memnun olmaz ki müdür bey. Siz sadece oğlumu değil bizi de kurtardınız. Böyle dürüst davranan evladın anne babası hırsızlık yapar mı artık?

” Biz utanırız bundan sonra. Görüşmeye gittiğimizde babasına da anlatacağım. Oğlumuzun bize verdirdiği ödülü de göstereceğim. Yalnız benim de sizden bir ricam var. Yerine getirirseniz çok sevineceğim.” diye minnetini ve şükranlarını dile getirdi.

Hakan bey; “Söyleyin, derhal.” dedi.

Bunun üzerine anne; “Verin elinizi öpeceğim.” diye atıldı.

Hakan bey; “Hayır bu olmaz.” dedi. Fakat gönlünü almak ve işi tatlıya bağlamak için bir teklif getirdi: “Şöyle yapalım. Sizin yerinize oğlunuz elimi öpsün bu şekilde tatlıya bağlayalım.” dedi.

Anne boynunu bükerek; “peki” dedi.

Az sonra tören başlamıştı. Çaylar ikram edildi. Diğer başarılı öğrencilerin velileriyle birlikte, bu anneye de “onur belgesi” takdim edildi. Alırken ağlamaya başladı. Belgeyi bağrına bastı sonra da oğluna sarıldı. Birlikte hıçkırarak gözyaşı döktüler.

Okulun bütün öğretmenleri ve davetliler duygulanmıştı. Uzaktan bu manzarayı görenler “ne kadar hassas bir bayan” diyebilirlerdi. Fakat işin iç yüzünü bilenler için gerçekten de dayanılmaz bir manzaraydı. Çünkü Hakan Bey de ağlıyordu.

Kendi kendine; “bir denizyıldızı daha kurtuldu” dedi. Öğretmen olduğu için kendisi ile gurur duydu. “Benim de ödülüm bu olsun. Yetmez mi?” diye düşünerek tebessüm etti.

Hakan bey, duygular deryasına dalıp gitmişti. Yüreğinde bin bir renkte kelebekler uçuşuyordu sanki.

Sunucunun “…müdür beyi kürsüye davet ediyoruz” anonsuyla kendine geldi. Alkışlar arasında kürsüye yürürken mutluluktan uçar gibiydi…

NOT: Kandıra İlçesi’ndeki bir okulumuzda “gelecek için el ele eğitim” projesi ile gerçekleşen “güzel örnekler” den birinin hikâyesidir.