32.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 831

Fransız Kalmak!

0

Türkiye’nin 30 yıldır PKK ile mücadelesinde, bir pkk lı öldüğünde İnsan Hakları diye yırtınan Avrupa ve Fransa; silahları kendilerine çeviren 2 terörist için ,tankları ,binlerce güvenlik görevlisini ,polisi,askeri olay yerine yığmış.
Bu terörist denilen kişileri, Türkiye deki yönetim erginden ders alarak, akil adamlarla, çözüm süreçleriyle ikna etselerdi yaa ! Neden Fransız kaldılar.

Adamlara nefes alma özgürlüğü bile tanımadılar,öldürdüler,hınçla ölülerine bile kurşun sıktılar.

Hümanizmin, insan haklarının, özgürlüklerin ve liberalizmin kalelerinden sözde sayılan Fransa’nın son fotoğrafı işte bu…
Paris’ten arayan spiker,17 kişi için 3,5 milyon insan yürüdü. Kundaktaki çocuklarıyla. Fransızları böyle bilmezdim, diye de ekledi.

 

Türk milleti 40 bin şehit verdi, katledilen çocuklar da dahil ama bu millet ciddi bir telin yürüyüşü yapamadı. Neden? Fransızlar gerçek milliyetçilik yaparken, bize milliyetçiliği yasaklamaya çalışanlara, Türk olmayan zenginlerimize ve bu milletin milliyetçiliğini ayaklar altına alanlara , emperyalistler çok müteşekkirdir sanırım.
Müslümanlığımız cumaya, milliyetçiliğimiz de salıya kalmışken millet olmamız da ertelenmiş, Japonlar gibi bir Milli Devlet kurma ,Atatürk’ün kurduğu milli devleti yaşatıp geliştirme, Allaha kalmış vaziyette!

Olanı da yıkmasalar bari…

 

Şehitler ölmez , vatan bölünmez ! Diye bağıran, içinin şehit isyanını dışarı vuran Türk gençlerini,Türk Milliyetçilerini şehit cenazelerinde susturan ,susturmaya çalışanları ,Türk Milleti acilen Fransa ya bakarak ,görmelidir.

 

TERÖRİSTLE MÜZAKERE YOK…
TERÖRE TAVİZ YOK…
KANLI KATİLLERLE MASAYA OTURMAK YOK !
FRANSA’DA FRANSIZ OLMAK VAR !

 

Teröristleri, Türkiye gibi baş tacı yapmıyorlar. Onları beslemiyorlar. Elebaşı yı krallar gibi yedirip içirmiyorlar. Teröristlerle masaya oturmuyorlar. Tüm devlet gücüyle Teröristin başını ezip, haddini bildiriyorlar.Fransa’nın bu tavrından ders alınmalı…

Siz onlara ne kadar el uzatırsanız uzatın,onların ecdatla kuyruk acısı var ya,Fransız Başbakan Türk Başbakanına dahi sehven el uzatmıştır.Diğer ülke başbakanlarını kucaklayarak,samimice hoş geldin etmiştir. Türkiye de binlerce insan ölürken ,Türkiye’nin yanında kimseyi daha görmedik. Bizimkiler taziye için koşa koşa gitmişler ama,Türk Başbakanı maalesef ötekileştirilerek ,rezil edilmeye çalışılmıştır. Burada Dünya lideri palavraları sıkmanın hiç bir anlamı yoktur. Sonuç ortada !!!

 

Türkiye’de de Fransa’daki olayları telin edenler, binlerce şehidimiz pkk tarafından öldürülürken nerede idiler? Dün Ermeni oldular, ertesi gün pkk lı bilmem kim oldular ,şimdi de Fransız oldular.”Fransız kalmak” demenin tam da sırası zahir. Açıkçası Dünya’nın hiçbir yerinde Türkiye’deki kadar vatan ve millet düşmanı hain yok. Bu yüzdendir ki ders alına !!!
Saygılarımla…

 

Cemreler

Ecdadımızın Altaylarda yaşadığı tarihlerden günümüze intikal eden halk kültürümüze göre cemre; ‘Şubat ayı sonu ile Mart ayı başında, birer hafta ara ile havaya, suya ve toprağa düşerek sıcaklığın yükselmesine sebep olduğu kabul edilen ısıtıcı kuvvettir.’ Üçüncü cemrenin düşüşü ile bahar mevsiminin geldiğine inanılır. Kelimenin başka anlamları da vardır.

 

Elif Sönmezışık Hanımefendi’nin deneme türündeki yazılarını topladığı kitaba adını veren cemreler ise insanların gönüllerine düşmektedir. ‘Onların düşüşü, uyanışlara yol açar. Her uyanıştan sonra ferahlık ve gönül aydınlığı hissedilir.’

 

Yazar, şöyle devam ediyor: ‘İçindeki âlemi ve varoluş sebebini sık sık unutan insan, her unutuşunda yaratılmışların en üstünü olma sıfatından sıyrılıp, mahlûkatın en aşağısı olmaya dönüştüren vahşetler yaşatıyor.’

 

Bu cümlenin mefhum-ı muhalifinden çıkarılacak mana şu olsa gerek: ‘Gönüllere düşen cemreler insana, içindeki âlemi ve varoluş sebebini hatırlatır.’

 

Havaya, suya, toprağa ve gönüllere düşen cemreleri gözle görmek mümkün değil. Gönül gözüyle… Belki!

 

Elif Sönmezışık’n cemreleri; duru fakat parlak, iddiasız gibi görünmekle birlikte inançlı, ısrarlı olmamasına rağmen kararlı. Yalın olmakla birlikte haşmetli. İfadeler; fısıldar gibi fakat etkili, Sâkin fakat güçlü. Dibini gösteren temiz-duru sular gibi ve fakat derin mi derin. Şeffaf olmakla birlikte rengârenk…

 

Okuyucu, 198 sayfalık kitapta; Habil’den Hz. Musa’ya, Hz. Hatice’den Hz. Sâre’ye, Hz. Meryem’den Hz. İsa’ya, doruklardan diplere, hıçkırıktan tebessüme savrulmasına rağmen hiç yorulmaz. Kendisini gökyüzünün ulaşılamayacak yüksekliğine asılı bir salıncakta hisseder. Bir eliyle güneşin altın, diğer eliyle ayın gümüş huzmelerine tutunmuş olarak, güven ve huzur içerisinde doğudan batıya, kuzeyden güneye yolculuk eder. Her gecenin sabaha ulaşacağından emin olduğu gibi, Her gidişin dönüşünden emin olarak… Gidişler de dönüşler de İslamî, aynı zamanda insanî ve millî değerlere doğrudur. Satır arkalarına gizlenmiş cemreler, ihtiyaç sâhipleri için; iyiye, güzele, doğruya ve ‘bizden‘ olan ‘bize yakışan‘ hasletlere doğru ufuk açmaktadır. Nasibi olanlar elbette hisseyâb olacaklardır. Ne mutlu onlara, ne mutlu vesile olanlara…

 

Ömürler çoğumuzun ehlileşmesine yetemiyor. Geride kalan her kuşak bir sonrakine yaşanmışlıkların yanında tecrübesizliği de emanet ediyor. Çözemediği, karmakarışık kördüğümlerini de…  Yüzümüze vuran ölüm karşısında giderek daha fazla bilgisiz ve telaşlıyız. Ait olduğumuzla avunduğumuz bu dünyaya tutunduğumuz iplerimizin elimizden kayması düşüncesi, garantilerimizin tehlikeye girmesi bir tutam huzurumuzu da hebâ ediyor.’ Cümlelerinde olduğu gibi nadiren de olsa, ümitsizlik mekânlarına ulaşacak yollarda yürünüyor. Fakat daha mekânın kapısından içeri adım atmadan, ümitler sağanak olup yağıyor. Bilinmektedir ki, inançlı insanlara ümitsizlik haramdır.

 

*  *   *

Kitapta edebî sanatların bir türü olan ‘teşbih sanatı‘nın parlak örnekleri ile sık sık karşılaşılıyor.

 

Tadımlık birkaç örnek:

 

*Duvarlarda yamyassı bir sükûnet vardı.

*Akşamlar, yıkanmış uykuya hazırdı.

*Kum saatindeki kumlarla sınırlanmış vakitler

*Zamanlar henüz eskimemişken

*Her damla öylesine hafifti ki, uçuşarak düşecekleri yeri arıyorlardı.

*Dermanını kendi elleriyle görüş alanından kovalayan, derdi arttıkça bakışını daha da kısıtlayan insana

 

*   *   *

Deneme türü yazılar yazmak kolay gibi görünürse de; baştan sona okunabilen, sonra tekrar okunma ihtiyacını diri tutabilen deneme yazıları yazmak çok zordur.  Engin ve derin kültür gerektirir. Bu sebeple de çok okumayı… Deneme yazarı aynı zamanda iyi bir gözlemci olmalıdır. O da yetmez. Gözlemlediklerini çok iyi tahlil edebilmelidir.

 

Deneme yazarı hiçbir şeyi ispat etmekle mükellef değilse de okuyucuyu kendisi gibi düşünmeye yönlendirir. Buna rağmen yazar, okuyucunun kendisine hak vermesi beklentisinde değildir.

 

Her yıl tabiata 3 defa düşen cemrelerin yüzlercesini, binlercesini Elif Sönmezışık, kendi küçük, işlevi büyük kitabıyla gönüllere düşürmeyi başarıyor. Yazar,  inancından kaynaklanan destekle elde ettiği entelektüel derinliğe sahip olduğu intibaını uyandırıyor. O’nu, kelimelerle güzellikler fetheden kültür ve zarafet kahramanı olarak da alkışlamak mümkün.

 

Kitabın ana gayesi şöyle özetlenebilir: ‘İçimizde yaşattığımız dünya ile içerisinde yaşadığımız dünya arasında denge kurabilenler huzur ve mutluluğa erişirler. Erişenler, hayatta iken dünya cennetinde yaşarlar.’

 

Gür sesli bu çağrıya koşarak icâbet edenler çok olacaktır.

 

Cemreler; ikinci okuyuşta daha iyi anlaşılabilecek ve daha fazla haz verecek kitap özelliğine sâhip.

 

ÇAĞRI YAYINLARI:

Binbirdirek Mahallesi, Klodfarer Caddesi, Binbirdirek Meydanı Sokağı Nu: 3 İletişim Han Kat: 1 Daire: 8

Sultanahmet, Fatih – İstanbul. Telefon: 0.212-516 20 80 Belgegeçer: 0.212-516 20 82

e-posta: cagri@cagri.com.tr / www.cagri.com.tr

 

 

ELİF SÖNMEZIŞIK:

1978 yılında İstanbul’da doğdu. Konya Selçuk Üniversitesi’nden el sanatları öğretmeni olarak mezun olduktan sonra desen tasarımcısı, mesleki eğitmenlik, dış ticaret sorumlusu ve yöneticilik gibi birçok alanda görev yaptı. Yazı hayatı deneme ve hikâye çalışmaları ile başladı. Deneme türündeki yazıları, muhtelif dergilerde ve internet sitelerinde yayımlandı.

 

2008 yılı itibariyle birçok yayınevi ve yazara edebiyat editörlüğü konusunda katkı sundu ve bu alandaki çalışmalarına devam ediyor.

 

2010 yılında Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği’ne (ESKADER) bağlı yayın yapan kültür sanat sitesi Sanat alemi. net’te köşe yazısı yazmaya başladı. Aynı yıl sitenin Yazı İşleri Müdürü oldu ve halen Genel Yayın Yönetmenliğine devam ediyor. 2012 yılından bu yana ESKADER Yönetim Kurulu Üyesi ve Sekreteri’dir.

 

 

Anne

Beni dost gözükenler vurdular anne,
Dilleri tatlı söyler ama niyetleri farklıymış ,anne !
Dost görünerek geldiler üstümüze,
Kaç defa sendeledik ama yıkılmadık, anne.
Kürşat’ın narası gibi bir isyan var içimde, 
Tunç bilekli, bozkurt yürekli erler toplamaktayım,
Türk yüreği seslerimizle, çınlatacağız ufukları anne,
Duyarsız şu topluma saplamaktayım ülkülerimi,
Artık benim de Türk İslam Ülküsü, kelimelerim var anne.
Bir ayağım Orhun ırmağında, diğeri Hirada,
Uzun yeleli atların nal sesleri kulaklarımda, anne.
Yüreklere sesleniyor Yunus gönlüm,
Mevlana’ca sarıyorum insanlığı kelimelerle, 
Hainliği, haksızlığı görünce celalleniyor Yavuz yanım.
Cümle, kelime, hece, harflerle savaşıyorum anne!
Ülkem ihanetle kuşatılmış, bazen çok yalnızım anne.
Vatan, bayrak, millet ,hak,adalet için vuruşmaktayım,
Onlar için hırpalandık,taşlandık anne.
Kaçıncıdır hep arkamızdan vurulmaktayız.
Türk’ün altın ışıklarını hala göremedik anne!
Sokaklarda çakallar dans ediyor, üşüyorum anne.
Bana ninniler söyle çocuk yanım ısınsın anne,
Vatan derdinden, delikanlılığı bile yaşayamadık
Vatan, millet, devlet sağ olsun anne…
Dua et bana ve bize, ellerinden öperim anne!

 

Gayr-ı Türklere Yenildik mi?

Türkiye’deki gelişmeler, sütü bozuk gayr-ı Türklere aynen İstiklal Harbi ve öncesinde olduğu gibi cesaret verdiği için, içlerindeki kini teker teker kusmaya başladılar.

Ben her zaman dedim ki; “Türkiye’deki mikro etnik ırkçılar, hesaplarını Pkk’nın yürüttüğü bölücü Kürtçü hareket üzerinden görmeye çalışıyorlar.” diye.

Yani Türk Milletinin dikkati Pkk hareketine çekilerek, yüzlerce yıllık kinin hesabı Suret-i Hak’tan gözükenlerce görülüyor diye anlattım. Görülüyor ki; haksız da çıkmadım!

Bunlar içinde İslamcı, sosyal demokrat, liberal, komünist ve hatta milliyetçi kisveli pek çok siyasetçi, bürokrat, akademisyen, din adamı, iş adamı, artist-aktör, şarkıcı, esnaf sıfatı yaşıyan insan vardır. İsimlerine örnek ise Kadir İnanır, Hülya Koçyiğit, Yılmaz Erdoğan, Orhan Gencebay, Hülya Avşar ve şimdide Sinan Çetin… Bakalım sırada hangi topçu ve popçular var?

Artık bunlar kendilerinde o cesareti görmüş veya efendilerinden “sesinizi yükseltin” talimatı almış olacaklar ki; Türk Milletine ve Türk Devletine karşı aleni olarak bayrak açmaktadırlar.

Bunlardan en sonuncusu malumunuz sinemacı-reklamcı Sinan Çetin’dir. Muhterem diyor ki; “Türkiye’nin adının Osmanlı olarak devam etmesini isterdim. Türkiye’de Ermenilerin, Rumların, gayri müslimlerin bütün insanların, herkesin büyük bir zenginlikle birlikte yaşamasını çok isterdim. Ve adımızın Osmanlı olarak devam etmesini de çok isterdim. Bir yanlışlık var Türkiye Cumhuriyeti adını koyanların, bizim bir kısmını Türk. Peki öbürleri, yani kendilerini Türk olarak kabul etmek istemeyenleri dışlamak gibi ortada çok net bir yanlış var. Bugün en önemli sorunumuz Kürt sorunu. Kendini Türk olarak kabul etmek istemeyen 25 miyon insan var. Bir yanlışlık yok mu? Osmanlı en azından bunu kapsamış. Osmanlı biz büyük bir devletiz demiş. Yahudilerde olabilir, Rumlar da olabilir demiş. Bu müthiş bir servet. Bu gerici bir konuşma değil. Ben geriye dönen nostaljik bir tip değilim. Bu ülkenin kurulmasında bir yanlışlık var.”

Aslında zenginlik dediği etnik kimliklerin, millet yapısı içinden ayrılması gerektiğidir. Çünkü Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli farkı, devletin birinde dine diğerinde ise millete dayanmasıdır.

Gayr-ı Türkler, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, adı da “Türk” olan bir millete dayanmasını bir türlü hazmedememişlerdir.

Kendi etnik kimliklerini de hesaplarına uymadığı içinde özgürce ifade etmekten kaçınıp, kendilerini çoğunlukla din şemsiyesinin altına atmışlardır. Gidin bakın tarikat ve cemaatlerde baş konulardan biri, Türk düşmanlığıdır.

Aslında Ermeni, Rum vs. diğer gayr-ı müslimlerde, bir çok yerde“Müslümanız” diyerek Türk Milletine karşı takiyye yolunu seçmişlerdir.

Bugün Türkiye’de, Rum ve Ermeniler bizle beraber yaşamaktadır. Ama Yunanistan’da ve Ermenistan’da, Rum ve Ermeniler, Türklerle birlikte yaşayamamışlardır. Bunu söyleyen diller ya Ermenistan ve Yunanistan’da yok edilen Türk varlığını bilmemektedir yada bilmesine rağmen bunları görmezden gelerek, Türkiyemizde ihanet kokulu değerlendirmeler yapmaktadır.

“Bu ülkenin kurulmasında bir yanlışlık var.” Nereden çıkardın sen bunu? Osmanlı yıkıldıktan sonra, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde adına “Türk” denen millet savaşmış ve Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuş vene yazık ki, zenginliğinisenin gibi adamlarla paylaşmış! Demek yanlış yapmışız. Bu bundan sonra, bize doğruları yapmamız gerektiğini anlatıyor…

Ardından bir grup Çerkes, gidip parti kurmuş. Hayırlı uğurlu olsun. Her halde Çerkesleri soykırımdan kurtarmak için kendilerine kucak açan ve aynı zamanda bir Türk devleti olan Osmanlı değildi? Yada yurdunu, vatan toprağını ve ekmeğini paylaşan Türk Milleti değildi? Eğer değilse yaptıklarında haklıdırlar. Ancak kucak açan Türk Milleti ve Türk Devleti ise ve kendilerine de bir haksızlık yapılmışsa, ata topraklarına dönmelerinde bir mahsur yoktur. Kendilerine yanlış yapılan yerde durmaları gerçekten bir mana ifade etmez! Çünkü bu topraklar bir Türk yurdudur.

Herkes kafasına sokacak; Türkiye Halkları diye, bir şey yoktur. Türk Milleti vardır ve “Türkiye Halkları” diyenlerin gücü dünyanın hiç bir ülkesinde görülmeyen bu homojen yapıyı bozmaya yetmez. Yeter diyorsanız; halep ordaysa arşın da burdadır.

Gayr-ı Türkler görülüyor ki, Türk Milletinin boğazını sıkmak için hazırdır. Ama öyle yağma yok! Bedeli ödenmiş bu toprakları almak ve Türk hükümranlığını fiili veya hukuki olarak bitirmek, aynı bedeli ödemeyi gerektirir. Buna da hazır olmaları lazım. Her sabrın da bir sonu olduğu hiç kimse tarafından unutulmayacak…

 

 

Tavsiye

Sınav vermek için geldik Dünyaya.
Bulduk nimetleri daldık sefaya
Unuttuk manevi görevimizi
Yıprattık boşuna bedenimizi.

Eğlenip gülerek, oynayıp durduk.
Yaşamı maddiyat üstüne kurduk.
Dur durak demeden koştuk yorulduk.
Birden  kendimizi mezarda bulduk.

Elimiz bomboştu başımız eğik.
Melekler gözüktü başları dimdik.
Sorduğu sualler bir hayli zordu.
Cevaplamak için aklımız durdu.

Korkudan tutulur küçük dilimiz
Ortaya dökülür cahil halimiz
Ameller yapmazsa bize yoldaşlık
Melekler sordukça başlar pişmanlık

Keşke dönsek deriz, artık geriye,
Ölüden dönüşsek tekrar diriye,
Bütün gün çalışıp hayır işleriz.
Namaz kılar, oruç tutar, zekât veririz.

Hac’ca gider, helalinden kazanıp.
Yapmayız günahı, şeytana kanıp.
Sarılıp sıkıca İslam ipine
Benzemeyiz bir daha, gavur tipine.

Böyle demek istemezsen hazır ol.
Günahlara tövbe edip nadim ol.
Doğru yolu bulmak için araştır.
Lazım olan ne var ise karıştır.

Gidişi var, dönüşü yok bu yolun
Amelleri yazılıyor her kulun
Ne ektinse şimdi onu biçersin.
Nasıl yaşadıysan öyle göçersin.

Geç olmadan  haydi koş ibadete
Çevrene hayır yap, çık selamete
Yaşarken hizmet et, garip millete
Biraz faydan olsun, bu memlekete

Kimseden fayda yok kendinden başka.
Gönlünü çevir sen, İlahi aşka,
Doğru yaşa, doğru işlerle uğraş.
Giderken de yüzün gülsün
Arkadaş!

 

Gül: Dertlere deva, hastalara şifa. Prof. Dr. Ayten Altıntaş İle Gül Üzerine Konuştuk.

İslam tasavvufunda gül çok önemli bir semboldür. Hazreti Muhammed’in (s.a.v) sembolü…

Gül, hem ilahî güzelliği hem de Hz. Muhammed’i (s.a.v.) ifâde eder. Kendisinin terinin de gül gibi koktuğu bilinir. Yunus Emre de ‘Çiçek eydür ey derviş gül Muhammed teridir’ diyerek, bu inancı şiirinde özetlemiştir.

 

Halk arasında ‘gül koklamak sevaptır’ sözü bu sebeptendir ve Müslümanlar arasında köklü bir geleneğe sâhiptir. Mevlit törenlerinde gülsuyu serpmek, gül koklandığında, gül yağı veya gülsuyu ikram edildiğinde ‘Salavât-ı Şerife’ getirilmesi, bu inanışın Müslümanlar arasında çok yaygın olduğunu gösterir.

 

Mevlitlerde gülsuyu ikramı başlı başına bir törendir. Gülsuyunun bu tarzda kullanımı her biri eşsiz bir sanat eseri niteliği taşıyan ‘gülâbdânlar / gülsuyu şişeleri’ yapılmasına da yol açmıştır.

 

 

Oğuz Çetinoğlu: Gül üzerine 4 adet kitabınız, çok sayıda makaleniz yayınlandı. Yurdumuzun değişik şehirlerinde gül üzerine düzenlenmiş bilgi şölenlerinde tebliğler sundunuz, konferanslara konuşmacı olarak katıldınız. Güle ilginiz nasıl başladı ve gelişti?

Prof. Dr. Ayten Altıntaş: Tıp tarihi çalışmalarım sırasında gülün tedavideki yerini fark ettim. Bu konuya girdiğim zaman, önemini daha iyi kavradım. Gül hem iyi bir ilaçtı hem geleneğimizdeki yeri ile çok önemliydi. Bu sebepten de gözümüzün gördüğü ve düşündüğümüz her güzellikte gül vardı.

Gülün Osmanlı tıbbındaki yerini gösteren bir çalışmaya başladım. Çalışmalar gelişti, kitap oldu. Kitaplar ilgi gördü, toplantılara dâvet edildim.

Beş yıl devam eden gül araştırmalarımla beraber gülle hazırlanan ilaçları ve doğal güzellik ürünlerini denemeye başladım. Bunları önce dost çevremle sonra da okuyucularla paylaştım.

Çetinoğlu: Kendinize nasıl bir hedef belirlemiştiniz?

Altıntaş: Gül çalışmalarımda üç önemli amacım var. İlki gülün bir ilaç olduğunu göstermek ki şimdilerde yapılan araştırmalar da bunu ispatlıyor. İkinci amacım, Türk, Osmanlı geleneğindeki önemli yerini anlatmak. Kitaplarıma aldığım birkaç örmek bile bu boyutu kavramaya yeterli. Üçüncü amacım ise, yılda 10 bin ton gül üreten ve bu konuda dünyada birinci sırada olan Isparta Gülü için bir şeyler yapabilmek. Bu çok önemli çiçekten pek çok şey üretebiliriz. Hem de en kalitelilerinden…

Gül her zaman ‘sevgi ve güzellik’ sembolü olmuştur. Gül İslam dünyası için de çok önemli. Hz. Muhammed’in sembolü, kokusu onun kokusudur.

Güller artık kokmuyor… O şık çiçekçilerin vitrinlerini süsleyen güllerin kokusu yok. Gül kokusundan hoşlanmayan, hatta o kokuyu tanımayan bir nesil var şimdi. İnsanlık belleğindeki gülü yitirmiş.

Ulaşmak istediğim son hedef; kayıp hazinemizi meydana çıkarıp kullanıma sunulmasına katkıda bulunmak.

Çetinoğlu: Bu giriş bölümünden sonra gülün kimliği ile konuyu derinleştirebilir miyiz?

Altıntaş: Gül, dünyada hiçbir çiçeğe nasip olmayan derin bir geçmişe, dünden bugüne hiç değişmeyen ilgi ve sevgiye sahiptir…

Uzun bir zaman dilimi içinde, birçok coğrafyada yapılan çoğaltma ve melezleştirme sonucunda günümüzde dünyadaki gül çeşidi sayısı 18.000’e ulaşmıştır.

18.000 çeşit gül aslında 150 çeşit ‘Rosa’ türünden doğmuştur. Botanik bilimciler, 150 çeşit ‘Rosa’ türünü tanımlamış ve bütün gülleri bu gruplara yerleştirmişler. Dolayısıyla tanıdığımız her gül bu soyların çeşitli fertleridir.

‘Rosa’ türleri de, ‘Rosaceae’ denilen daha büyük bir bitki ailesinden geliyor. Özetle gül, “Rosaceae” familyasından ‘Rosa’ türlerinin binlerce değişik ferdinin genel adıdır.

Bazı tür güller belli topraklarda görülür ve oraya aittir. Ülkemizde de bu şekilde kendine has 25 çeşit tür tespit edilmiştir. Türkiye bitki topluluğunda yer alan 25 tür gül, kendine has ve yabanî olarak bulunmaktadır.

Güller çok yıllık, dikenli, çalı ya da tırmanıcı bitkilerdir. Beyaz, pembe, kırmızı ve sarı, en çok görülen gül renkleridir. Genellikle ilkbaharda çiçek açar. Binlerce çeşit gülden kendine has belirgin kokusu olan ancak birkaç tür gül bulunuyor.

Bu kokulu güller şöyle sıralanabilir: Kokulu kırmızı gül, Katmerli gül, Hokka gülü, Sadberk gülü, beyaz gül, Çin gülü, Misk gülü, pembe renkli güller ve  yağ elde edilen Isparta gülü.

İlmî olarak ilk tanımlanan gül ‘kırmızı gül, Frenk gülü olarak da anılan kırmızı yapraklı, kokulu ve katmersizdir. 12. yüzyıldan beri izlenen en eski gül türüdür. Yabanî olarak Orta ve Güney Avrupa’ya ve Batı Asya’ya yayılmış olup hâlâ bu bölgelerde yaşamaya devam etmektedir. Dünyada gül esansı elde edilen en önemli tür ise Isparta gülüdür. ‘Şam gülü‘, ‘pembe yağ gülü‘ olarak da bilinir.

Yazılı kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, büyük ihtimalle birkaç milyon yıl önce ilk melez Anadolu’da çiçek açmıştır. Yunan ve Roma’da kültürleri yapılmıştır. Güzel kokusundan dolayı gül yağı elde etmede en fazla Rosa damascena türünün kullanıldığı bilinmektedir. Osmanlı’da kullanılan kokulu gül de bu güldür. Günümüzde ise en çok Türkiye’de; Isparta, Burdur ve Afyonkarahisar ile Bulgaristan’da Kazanlık, Plovdiv, Karlova şehirlerinde yetiştirilmekte; elde edilen gül ürünleri bu ülkelerden bütün dünyaya pazarlanmaktadır.

Çetinoğlu: Gülün tarihi çok eski olmalı

Altıntaş: Gülün tarihine bakınca, insanlık için ne kadar önemli olduğunu bir kere daha anlıyoruz. İnsanın yeryüzünde binlerce yıllık tarihinden bahsederken, gül için milyonlarca yılı incelemek ve anlatmak gerekiyor. Gül taşlara 30-40 milyon yıllık imzalar bırakmış. Moleküler biyologlar işi daha da eskilere götürüyor; onlara göre gülün yaşı 200 milyon yıl. Bu sebepten olacak bütün eski medeniyetlerin mitolojilerinde gül yer almaktadır.

Dilden dile iletilen efsanelerden gülün tarihini saptamak zor, fakat günümüzde gelişen teknoloji ile kayalardaki fosillerden gülün izlerini ölçmek mümkün. Colarado’daki Florissant fosillerinde, Montana ve Oregon’daki fosil yataklarında, Almanya ve Yugoslavya’da bulunan kayalarda gül fosilleri tespit edilmiş ve bu fosillerin yaşları 35-40 milyon yıl olarak kaydedilmiştir. Bazı kayıtlara göre Orta Asya’daki fosillerdeki gülün yaşı ise 60-70 milyon yıldır.

Türk dünyasının önemli eseri, Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılmış olan ‘Kitab-ü Divân-ı Lûgat-it Türk’ isimli eserde ‘kumgan’ adı verilen, bakırdan yapılmış gülsuyu şişesi kaydedilmiştir. Bu kayıt da, Türklerin 11. yüzyılda gülsuyu çıkardıklarını ve gülsuyu şişesine özel bir ad verdiklerini göstermektedir.

‘Kumgan’ kelimesinin, bugün Anadolu’da hâlâ yaşayan bir sözcük olduğunu, Anadolu’nun birçok yöresinde kullanıldığını derleme sözlüğünden öğreniyoruz. Bu da, gül kültürü sürekliliğini gösteren güzel bir örnektir.

Vatanı Orta Asya olan gülün batıya tanıtıldığı topraklar Anadolu olunca Türk kültürü ve tarihini gülsüz düşünemeyiz. Farsçadaki genel anlamı çiçek olan gül, Türk edebiyatında da aynı manada kullanılmıştır. Gül çeşitli vasıflarıyla daha çok sevgilinin sembolü olarak kabul edilir.

Doğu edebiyatında, gonca sırrını sakladığı halde gül yapraklarını açarak sırrını herkese açıklar. Sır saklayan gonca sabâ rüzgârının zoruyla açılır. Bahar için, vakti gül, mevsim-i gül, devr-i gül ifadeleri kullanılır. Baharın adının ‘gül mevsimi’ olması, güle verilen önemden kaynaklanmaktadır.

Türkler, Orta Asya’da gülsuyu ve gül yağı geleneğinin içinde yaşamışlardı. Anadolu’ya geldiklerinde de bu gelenek sürmüştür. Anadolu Selçukluları döneminde gülsuyu üretiminin devam ettiğini ve gülsuyu imalatçılarına ‘gülâb-ger‘ dendiğini, edebiyat eserlerinde gülsuyu imalatçılarının zikredildiğini yazılı kaynaklardan öğreniyoruz.

Selçuklular ve Osmanlılar güle çok önem veriyor ve birçok alanda kullanıyorlardı. Doğu edebiyatında özellikle güzelliği bakımından sözü edilen gül, Osmanlı edebiyatında şairlerin ilham kaynağı olmuş; edebiyatta çokça kullanılan motiflerden ve ortak sembollerden biri haline gelmiştir.

Osmanlı geleneğinde gül çiçeğinin çok önemli bir yeri vardır. Edebiyatta gül ve bülbül tükenmez bir çeşitlilikle işlenmiş, şairlerin hislerinin sembolü olmuştur.

Çetinoğlu: Gülün tarihî ve millî kültürümüzle bağlantılı olduğunu vurguluyorsunuz. Dinî kültürümüzle bağlantısından da söz eder misiniz?

Altıntaş: İslam tasavvufunda gül çok önemli bir semboldür. Hazreti Muhammed’in (s.a.v) sembolü… Gül, hem ilahî güzelliği hem de Hz. Muhammed’i (s.a.v.) ifade eder. Kendisinin terinin de gül gibi koktuğu bilinir. Yunus Emre de ‘Çiçek eydür ey derviş gül Muhammed teridir’ diyerek, bu inancı şiirinde özetlemiştir.

Halk arasında ‘gül koklamak sevaptır’ sözü bu sebeptendir ve Müslümanlar arasında köklü bir geleneğe sahiptir. Mevlit törenlerinde gülsuyu serpmek, gül koklandığında, gül yağı veya gülsuyu ikram edildiğinde ‘Salavât-ı Şerife’ getirilmesi, bu inanışın Müslümanlar arasında çok yaygın olduğunu gösterir.

Mevlitlerde gülsuyu ikramı başlı başına bir törendir. Gülsuyunun bu tarzda kullanımı her biri eşsiz bir sanat eseri niteliği taşıyan gülâbdânlar (gülsuyu şişeleri) yapılmasına da yol açmıştır.

Gül, tasavvufta da önemli bir yere sahiptir. 9. yüzyılda yaşamış İslam âlimlerinden Ebu Hanife ed-Dineveri, gülün önemini bitkiler konusunda yazdığı ‘Kitabu’n-Nebat’da; ‘Gül bütün ağaçların nuru, bütün çiçeklerin şahıdır‘ diyerek anlatmaktadır.

Nakkaşlar gülü inanılmaz güzelliklerde resmetmişler, insanların gözlerine ve ruhlarına nakşetmişlerdi.

Çetinoğlu: Gülün, tıp ilminde de önemli bir yeri olmalı

Altıntaş: Gül güzelliğiyle ve kokusuyla önemli olduğu kadar aynı zamanda Osmanlı hekimlerinin vazgeçemedikleri bir ilaçtı. Osmanlılar zamanında 14. yüzyıldan itibaren yazılan bütün tıp kitaplarında gülü bulabiliyoruz.

Çetinoğlu: Gül, tıpta ne şekilde kullanılıyordu?

Altıntaş: Osmanlı tıbbında hekimlerin hastalık teşhis ve tedavisi için bilmeleri gereken, hastanın ve hastalığın tabiatı ve mizacı idi. Hekim koyduğu teşhise göre, hastanın bedenini sağlıklı kılabilmek için, dengeyi bozan özellikleri zıtlarıyla dengeye getirir ve tedavi ederdi.

Osmanlı tıbbında gül ‘soğutucu’ etkisi esas alınarak tedavide kullanılmıştır. Gül, ‘birinci derecede soğuk’ ve ‘üçüncü derecede kuru’ niteliklere sahiptir. Soğutucu ve kurutucu etkisi ilaçlarda kullanılmasında esas teşkil etmiştir.

Osmanlı tıp kitaplarında taze gülün kendisinin ilaç olarak kullanılışı çok azdır. Senede sadece bir-iki ay açan güller hekimin istediği yerde ve zamanda ulaşabileceği bir materyal değildir. Bu yüzden hekimler, kurutulmuş gülleri kullanıyorlar veya taze güllerden gülsuyu, gül macunu, gül yağı gibi farklı ürünler hazırlıyorlardı. Kuru güller tek başına ilaç olabiliyordu. İstendiğinde ise kuru güllerden değişik ilaç maddeleri yapılabiliyordu. Böylece taze güllerin belli şartlarda kurutulması ile hekimin her an ulaşabileceği bir ürün elde edilebiliyordu.

Çetinoğlu: Gül ile hangi hastalıklar tedâvi edilebiliyordu?

Altıntaş: Göz hastalıkları, gözaltları, göz kapağı ve çevresindeki şişlikler için kuru gül ile hazırlanan ilaçlar kullanılır. Dînaverî, İbn-i Sinâ, İbni Baytar gibi İslam âlimlerinin kitaplarında ve önemli Osmanlı hekimlerinden Şirvanlı Mahmud, Celâlüddin Hızır (Hacı Paşa) ve Tabîb İbn-i Şerifin kitaplarında benzer reçeteler tavsiye edilir.

Çetinoğlu: Kullanılacak ilacın yapımı konusunda bilgi lütfeder misiniz?

Altıntaş: Gözler ve göz çevreleri için reçete: Bir tutam kuru gül kahve cezvesi içinde yeterince su ile haşlanır, soğutulur. Ilık halde iken bir bezle veya gül yaprakları ile beraber göz kapaklarına pansuman yapılır. Pansuman tekrarlanır. Özellikle pansumanda gül yapraklarının da olması tercih edilir. Kompres bir müddet gözün üstünde bırakılır, sonra alınır ve göz çevresi kurulanır. Bu pansuman, gözlerin etrafındaki şişlerin inmesine ve gözlerdeki ağrıya faydalıdır.

Önemli tıp kitaplarında tekrar edilen bilgiler gülün gözler üzerindeki etkisini gösteriyor. Göz ağrılarını iyileştirmede ve göz çevresindeki şişliklerin indirilmesinde en iyi ilaç olduğunu yazılı kaynaklardan öğreniyoruz.

Osmanlı tıbbında gülkurusu, toz haline getirildikten sonra derideki birçok problemde kullanılıyordu. Hem İslam âlimlerinin hem de Osmanlı hekimlerinin tekrar ettikleri bilgiler şöyledir:

Gül tozu, yüzdeki ‘sivilcelerde’ pudra gibi kullanılır, vücuttaki sivilcelere de sürülmesi tavsiye edilir.

Kasık ve baldırdaki ‘deri kızarıklıklarında ve deri döküntülerinde’, ‘ağız içindeki yaralarda’ gül tozu sürülür, ağızdaki yaralardan dolayı ortaya çıkan ağız ağrılarında da tavsiye edilir.

Deride görülen çıbanlarda da, hatta derine uzanmış çıbanlarda, uyuzda bile faydalı olduğu söylenir.

Çok özel bir kullanış yeri de çiçek ve kızamık çıkaranların derişidir. Oluşan döküntülere faydalı olduğu söylenir. El ve ayaklarda çıkan siğillerde de; ‘Kuru gül ince bir şekilde dövülüp siğillere koysalar siğilleri düşürür’ diye yazılı kaynaklarda bildirilir.

Gülün tıptaki yerini çok iyi tarif eden bir başka otorite de ‘tıbbın prensi‘ diye adlandırılan İbn-i Sina’dır. 11. yüzyılda yaşamış ve yazdığı kitaplarla doğu ve batıdaki tıbbı yüzlerce yıl etkilemiştir. Gül ve gülsuyu onun kitaplarında hastalıkları tedavide yer almaktadır.

İbn-i Sina’nın kitabı ‘El-Kanun fi’t-Tıbb’da; ‘Gülkurusu tozunun siğilleri iyileştirdiği, kasık ve baldırdaki deri döküntülerinde faydalı olduğu, derin apselerde etin büyümesini sağladığı, şişmiş göz kapakları için uygun olduğu‘ bilgileri yer almaktadır. Ayrıca deriye batmış diken ve kıymıkları çıkarmak için kuru gülü suda kaynatıp üzerine koymak gerektiği ve böylelikle dikenlerin çıkacağı bildirilmektedir.

Dînaverî de ‘Kitâbü’n-Nebât’ adlı kitabında gülün cilt hastalıklarındaki etkisi için; ‘Gülü kurutup uylukta ve kasıkta olan çıbana koysalar fayda eder, eğer yenmiş derin çıbanlara vur salar et bitirir‘ bilgisini vermektedir.

Geredeli İshak bin Murat, ‘Edviye-yi Müfrede’ adlı kitabında; ‘Kurutulmuş gül uyuz olmuş vücutlara faydalıdır. İnsanın vücudunda olan sivilcelere sürseler giderir‘ diye anlatmaktadır.

Salih bin Nasrullah, ‘Gayetül Beyan’ adlı kitabında; ‘Gülü kurutup dövüp ağız ağrısına sürseler iyi gelir, çiçek ve kızamık çıkan yerlere dövüp ekseler çok yararlıdır‘ der.

‘Kitâbu’l-Müntehab’da ise; ‘Kulak ağrısı kandan ve şişten olsa bâdâm yağını gülsuyuyla ve sirke ile bişürüb kulağa tamzurmak gerek‘ yazar. Vücuttaki ateş, şişlik ve kabarmada da, ‘Nar şarabın gülsuyuyla virmek gerek ve sandalı gülsuyuyla ezmek gerek ve kar üstüne savudup bağıra yakmak gerek ve gülsuyun kar üstüne savudup başa dökmek gerek‘ diyerek gülsuyunun vazgeçilmez etkisi anlatılır. Ayrıca, zatürree hastalığında da ateşi hafifletmek için esas tedavinin yanında ‘Doğulmuş gülü ve kâfuru, gülsuyu ile ezeler ve göğüse sürteler‘ bilgisi yer almaktadır.

Kurutulmuş gülün bir başka kullanılış şekli de, şarap veya sirke içinde pişirilmesiyle elde edilen ilaçlardı. Hekimler ihtiyaçları kadar gülkurusunu alıp, üstünü kapatacak kadar şarap veya sirke ile pişiriyor, elde ettikleri ilacı birçok yerde kullanıyorlardı. Bu ilacın baş ağrısında, göz ve kulak ağrılarında kompres, eski deyimle ‘yakı’ şeklinde kullanılması tavsiye ediliyordu. Aynı ilaç vücuttaki ateşli şişlere de çok iyi geliyordu. Ağrıyan ve yanan şişlerde kompresi tekrarlamak faydalı oluyordu. Hekimler bu ilacın makattaki hastalıklarda da faydasını yazıyorlar. Makattaki ağrı, şişlik ve yaralarda kullanılmasının yararlarını anlatıp, gül kurusuna ‘yara otları’nın katılması ile etkisinin daha da artacağını belirtiyorlardı.

Gülkurusunun derideki birçok hastalıkta kullanılma¬sı mikroplara karşı etkili olduğunu düşünmemize sebep oluyor. Aslında son senelerde yapılan bilimsel araştırmalar da aynı bilgileri bugünkü metotlarla teyit ediyor. Gül üzerine önemli araştırmalar yapan Süleyman Demirel Üniversitesi’nden bir grup araştırmacı, 2004 yılında ‘Food Science and Technology’ dergisinde yayınlanan araştırmalarında, kokulu İsparta Gülü’nün ve hatta su buharı damıtılmasından sonra kalan ‘artık güllerin’ bile zarar görmüş hücreleri onarıcı ve mikroplara karşı etkili ‘antioksidan ve anti bakteriyel’ olduğunu kanıtladılar.

Çetinoğlu: Gül suyu da gül gibi tedâvi edici özellikleri sâhip mi?

Altıntaş: İnsanoğlu gülü çok kısa süren gül mevsiminde koklamakla yetinmemiş, vazgeçemediği bu kokuya daha uzun zaman sahip olmak istemiştir. Gülün güzel kokusunun kalıcı hale getirilmesi serüveni uzun soluklu ve renklidir. Tarihte güllerin kokusu önce uygun yağlara nakledilmiş, daha sonra ‘ruhunu yakalamak’ usulü ortaya çıkmış, yani damıtma ile gülsuyu elde edilmiştir. Son aşamada ise, gülsuyunun içindeki güzel kokulu yağ taneciklerini toplamak için gül yağı dediğimiz ‘gül esansı uçucu yağı’ elde edilmiştir.

Gülsuyu, başta tabiplerin sonra güzelliğine düşkün kadınların vazgeçemedikleri bir madde olarak bugüne kadar geldi. Gülsuyu denilince, güllerin su buharı distilasyonu ile damıtılması ve buharlaşan maddelerin soğutulmasıyla elde edilen güzel kokulu sıvı madde akla gelir. Günümüzde, gül suları gelişmiş fabrikalarda el değmeden hazırlanıyor. Gül yağı (gül esansı) çıkarılırken yan ürün olarak elde ediliyor.

Eski tıpta ve Osmanlı tıbbında, tedavide çok önemli bir yeri olan gülsuyu tarihin çok eski dönemlerinden beri tanınıyor ve kullanılıyordu. Gülün damıtılması ile onun adeta ruhunun suya aktarılmasını başaran insanoğlu vazgeçemediği bir serüvene adım atmıştı.

Gülle hazırlanan ilaçların içinde en çok kullanılanı gülsuyudur. Gül açtığı mevsimde toplanıp imbik dediğimiz aletle gülsuyu çıkarılırdı. Uzun süre dayanan bu gülsuyu ilaç ve güzel koku olarak, ayrıca gül macunlarını hazırlamada da kullanılırdı. Bu sebeple gülsuyu teknolojisi çok eski dönemlerden beri vardı ve iyi kazanç getiren bir uğraştı.

Sıcak havalarda serinletici etkisi sebebiyle gülsuyu vazgeçilemeyen bir ikram olmuştur. Ortaçağ’da, Arabistan’da çok sıcak havalarda gülsuyuna batırılmış ince kıyafetler giyilerek serinlendiği kaydedilmiştir.

Kızgınlık, öfke ve heyecanlanmalarda; gülsuyunun yüze, başa dökülmesi ve koklanması gerektiği, ‘heyecandan dolayı aşırı kalp atışında faydalı olduğu, güzel kokusu ile bedeni güçlendirdiği‘ hekimler tarafından bildirilmiştir. Gülsuyu kalp çarpıntısını gideriyor ve heyecandan oluşan kalp atışlarını düzenliyordu.

Gülsuyu, serinletici ve ferahlatıcı etkisinden dolayı ateşlenmeler ve ateşli hastalıklarda da tavsiye edilmiştir. Ateşi düşürüp ferahlatmak için; yüz, el ve ayaklar gülsuyu ile ovulmalıydı. Bu kullanım halk tarafından özellikle çocuklara çok faydası görülen bir uygulama idi.

Salih bin Nasrullah, ‘Gayetül Beyan‘ kitabında; zatürree hastalığında ateşi hafifletmek için esas tedavinin yanında ‘Oğülmüş gülü ve kâfuru, gülsuyu ile ezeler ve göğse süreler‘ diyerek

Çetinoğlu: İnsanlarımızda; avuca konan gülsuyunu, derin-derin koklama alışkanlığı gözlemleniyor. Bu alışkanlık nereden geliyor?

Altıntaş: Eski tıpta gülsuyunun en çok kullanılma sebebi ‘ferahlatıcı, serinletici’ etkisidir. Gülün nitelikleri eski tıbba göre ‘soğuk ve kuru’ olduğundan serinleticidir. Kokusundan dolayı da ferahlatıcıdır. Önemli İslam âlimleri ve Osmanlı hekimlerinin hepsi, gülsuyunun bayılmalarda, hafakan denilen yürek sıkıntılarında ferahlatıcı ve rahatlatıcı etkiye sahip olduğunda hemfikirdirler. Ayrıca, hamamda fazla kalanların çıkınca ferahlatıcı olarak gülsuyu kullanmalarını tavsiye ederler.

İbn-i Sinâ gülsuyunun serinletici etkisinden dolayı sıcak ve ateşli vücutları tedavi ettiğini, baştaki hastalıklarda ve beyinde, çeşitli nedenlerden doğan ateşli hastalıkların ‘başlangıcı ve sonrasında çok etkili’ olduğunu yazar.

İbni Baytar da 2500 ilaç maddesini yazdığı önemli eseri ‘el-Müfredât‘ta gülsuyunu koklamanın ‘ferahlatıcı‘ etkisi üzerinde duruyor. ‘Mide bulantısına faydalıdır. Kokusu iğrenmeyi, öğürmeyi ve kusmayı dindirir, mideyi güçlendirir, koklayınca baş ağrısını geçirir‘ diyor.

 

 

 

Prof. Dr. AYTEN ALTINTAŞ:

İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunudur. 1975 yılından beri tıp tarihi çalışmaları içindedir. 1980 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi kadrosuna geçmiş, 1982 yılında Doktor, 1988 yılında Doçent, 1996 yılında Profesör unvanını almıştır.

 

Çalışmalarında öğrenci eğitimini her zaman ön planda tutmaktadır. Tıp tarihi dışında ‘tıpta etik’ de diğer bir uzmanlık alanıdır. Altıntaş araştırmalarını öncelikle ‘Türk tıp eğitimi’ konularında yoğunlaştırmış, daha sonra ‘Osmanlı tıbbında tedavi’ konusuna ağırlık vermiştir. Gül ile ilgili kitapları, bu çalışmaların ürünüdür.

 

Yadigâr: Tabîb İbn-i Şerîf , Yâdigâr; 15. yüzyıl Türkçe Tıp kitabı Yâdigâr-ı İbn-i Şerîf: Yerküre Yayınları. İstanbul,  2 Cilt. (Proje Danışmanı olarak  2003 – 2004  Cilt)

Türk Tıbbının Önemli Adımları: (Prof. Dr. Hüsrev Hatemi ile birlikte) İstanbul, 2006.

Gül, Gülsuyu / Tarihte, Tedavide ve Gelenekteki Yeri: İstanbul, 2007. (İkinci Baskı: 2010 Gülbirlik)

Gül / İlaçların En Güzeli: Hayy Kitap, İstanbul, 2009.

Rose,  Rose Water, Historical, Therapeutic and Cultural Perspectives: Maestro Publishing, İstanbul, 2010.

Dünden Bugüne Türkiye Tıp Akademisi: Maestro Yayıncılık, İstanbul Aralık 2010.

Hastahaneden Fakülteye Cerrahpaşa, 44.Yıl Hâtırâsına. İstanbul, 2011.

 

Araştırma makaleleri, kongre bildirileri ve kitap bölümleri dâhil olmak üzere 125 ilmî yazısı vardır. En büyük amacı bu ilmî çalışmalarının insana ulaştırılması, günlük hayatta yer bulmasıdır.

 

Prof. Dr. Ayten Altıntaş evli ve iki çocuk annesidir.

 

 

İki Bin Devletli Bir Dünyaya

 

  • Yirminci yüzyıla geçerken dünyada sadece yirmi devlet vardı. Yirmi birinci yüzyıla geçerken iki yüz civarında devlet ortaya çıktı.

Bu nasıl oldu? Birinci ve ikinci dünya savaşları sonucunda imparatorluklar ortadan kalktı, sömürgeler tasfiye edildi ve daha sonra da sosyalist sistem ortadan kaldırıldı.  Yirminci yüzyıl içinde gerçekleşen bu üç büyük dönüşüm sayesinde, imparatorluklar parçalanarak ulus/milli devletler ortaya çıktı. Yeni siyasal  yapılanmalarla devlet sayısı on misli arttı.

  • Bu gibi konularla ilgilenen bazı uzmanlar, küresel emperyalizmin hedeflerine göre, iki yüz devletin yeterli olmadığını, geçen yüzyılda olduğu gibi devlet sayısının en az on misli daha artırılması yani 2000 devletli bir dünya olması gerektiğini ileri sürmekte.
  • Devlet sayısının artması mevcut ulus/milli devletlerin bölünmesiyle mümkün olabilecektir.

 

  • Batı kapitalist sistemi tarafından, alt kimlikleri ve etnik grupları ön plana çıkaran mikro milliyetçilikler kışkırtılacak; var olan ulus devletler parçalanarak, dünyanın her bölgesinde yeni eyalet devletçikleri oluşturulacaktır.

 

  • Bu geçişi sağlamak için Ulus devletlerin ekonomik açıdan dışa açılmaları teşvik edilmekte, etnik gruplar ve cemaatler büyük para imkânları ile desteklenmektedir.

 

  • Daha sonraki aşamada dünya haritasında yer alan küçük eyalet devletleri, kıtalar düzeyinde ya da büyük bölgesel oluşumların çatısı altında, kurulacak makro devletler yapılanmasının içinde bir araya getirilecek.

 

İki yüz ulus devletin bölünmesi ile ortaya çıkacak iki bin eyalet devleti, beş kıta üzerinde oluşturulacak on büyük federasyonun çatısı altında birleştirilecek ve en sonunda on büyük federasyonun, bir dünya konfederasyonu çatısı altında birleşmesiyle de, yüzyıllardır zenginlerin hayal ettiği bir dünya devleti yapılanmasına geçilecek.

 

Yukarıdaki bilgileri Prof. Dr. Anıl Çeçen‘in on sayfalık “Süper Zenginler Bölücülük Yapıyor” başlıklı makalesinden aldım. Bu makaleden verdiğim özet bilgiler ve bunlara dayalı yorumlarımın, etrafımızda ve Türkiye’de olanları anlama açısından faydalı olacağını düşünüyorum.

*****

SÜPER ZENGİNLER MİLLİ DEVLETE KARŞI

Dünyayı yöneten güçleri konuşurken bizler genelde büyük devletleri ve onların liderleri üzerinden değerlendirme yapıyoruz.

Oysaki devletlerin içindeki, uluslararası ölçekli küresel kapitalizm çatısı altında birlikte hareket edebilen süper zenginler vakıasını gözden kaçırmamak gerekiyor.

Bu süper zenginlerin hem bulundukları devletlerin politikalarına ve hem de küresel gelişmelerde çok etkin oldukları, bazen de (belki de çoğu zaman) siyasetçilerden daha çok bu küresel kapitalistlerin sözünün geçtiği bilinen gerçekler.

İşte bu noktada hepimizin küresel sermayenin ulus/milli devletleri yıkarak eyalet devletlerine parçalama hedefini iyi bilmemiz gerekiyor.

Bu hedef küresel sermayenin başat olduğu ABD’de, dünyanın belli bölgelerinde uyguladığı bir devlet politikası olarak karşımıza çıkmaktadır. Büyük Ortadoğu Projesi adı altında onlarca devlette rejimlerin ve sınırların değişmesinin planlandığı proje gibi.

Böylece, “küresel sermaye Amerikan devletini ve ordusunu kullanarak yeni bir sömürge imparatorluğu peşinde koşmaktadır.”

***

Tekelci şirketler milli devletlere neden karşı?

Çünkü onlar hiçbir kural dinlemedikleri gibi, kendilerinden vergi veya gümrük almaya çalışan devletler istemiyor.

Yüzde bir aşırı zengin, yüzde doksan dokuzu yoksulluk sınırında sürünen halk kitlelerinin oluştuğu haksız ve adaletsiz sömürge düzeninin devamını garantilemek istemekteler.

“Dünyanın en büyük sermaye örgütlenmesi olan  uluslararası finans kapitalin emirleri doğrultusunda hareket etmek zorunda kalan bütün sermaye kuruluşları ve şirketler, dünya devletlerine ve yeryüzü halklarına karşı bir hegemonya savaşı yürütmekte.”

Bunun için “etnik gruplar ile dini cemaatleri millet ve devlet düzenlerine karşı bir işbirliği ortağı olarak kabul etmiştir.”

Şirketler büyürken devletler küçültülmekte, cemaatler, mezhep, meşrep, etnisite farkına dayalı yeni gruplar ortaya sürülerek eyalet devletçikleri oluşturulmakta, milletler ortadan kaldırılmaya çalışılmakta.

“Süper zenginler, bir anlamda demokrasi  ve insan hakları görünümü altında cumhuriyet yıkıcılığı yapmaktadırlar.”

***

  • Suriye ve Irak’ta ortaya çıkan IŞİD, El-Nusra, PYD vd. örgütler nereden çıktılar ve nasıl bir devlet gücüne eriştiler?
  • Barzani‘ye niye Özerk Kürdistan kurduruldu?
  • PKK neden meşrulaştırılmaya çalışılıyor?
  • 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, neden “ülkenin 8 eyalete bölünebileceğini” söylemişti?
  • Yeni Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Başbakan iken neden “Türkiye Eyalet Sisteminden Korkmamalı” demişti?

Bu soruların cevabını yukarıdaki açıklamaların içinde bulmak mümkün.

Böylece PKK açılımı sürecinin neye hizmet ettiğini de anlayabiliriz.

*****

PARİS KATLİAMI

“Uluslararası tekellerin ve silah şirketlerinin yönlendirmesi altında etkinlik gösteren terör örgütleri bütün dünya ülkelerinde etnik çatışmalar yaratmakta ve giderek büyük bir din kavgasını körüklemekte.”

Arap Baharı” ve Kafkaslardaki “renkli devrimleri” bir yana bıraksak bile, sadece son yıllarda çevremizde ve Türkiye’de yaşananlar Suriye, Irak ve Türkiye’nin şimdilik üçer parçaya bölünmesi projelerinin ne kadar ciddiyetle ve merhametsizce uygulandığının göstergesi değil midir?

Paris’te bir mizah dergisine yapılan ve tekbir getirerek 12 kişinin katledildiği ve devamındaki olayları bir de bu açıdan düşünmekte fayda yok mu?

Hazreti Peygamberimize hakaret eden karikatürler çizen ve yayımlayanlardan “intikam” için yapıldığı söylenen bu eylemin hangi amaçlar için kullanılacağını izleyip göreceğiz.

*****

SÜPER ZENGİNLER BÖLÜCÜLÜĞÜ DESTEKLİYOR

Prof. Dr. Anıl Çeçen önemli bir tespit daha yapıyor: “Dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’nin süper zenginleri de, küresel sermayenin yönlendirmesi doğrultusunda içinde yaşadıkları ulus devletin bölünmesinden yana bir tavır almaktadırlar… Süper zenginler ve tekelci şirketler, kendi denetimleri altındaki medya organları ile sürekli bir biçimde alt kimlik kışkırtıcılığı yaparak ulus devletlerin bölünmesinde önemli rol oynamaktadırlar.”

Bu tespite inanmak istemezdim. Ama dünya kapitalist sistemine eklemlenecek boyuta gelmiş eski ve yeni süper zenginlerimizin milli devleti yıkmaktaki heveskâr tutumlarını, etnik ayrılıkçılar ile dini kisveli bölücülere bu kadar destek vermelerini gördükçe galiba doğru bir tespit diyorum.

 

 

Helali Hoş Olsun!

0

Velhasıl, açıkça belli ki doğruluğa geçit yok. Hırsıza, yolsuzluğa kapılar açık. Türkiye içte de, dışta da rezil olmaya devam ediyor. Utanmak yok. Sıkılmak yok. Hırsızlık yüce divana gitmeyince, şimdi Yüce Divan yolunu kapayanlar, yeni bir kahramanlık edasıyla salınıp tafra atsınlar. Oysa şimdi iyice Allah bir gibi inandık ki, bu adamlar suçlu. Suçlu olmayan neden korksun ki, kendileri isterlerdi Koray Bey gibi Yüce Divan’a gitmeyi… Ama isteyemezler ki, çünkü…

Artık slogan belli: Yaşasın hırsızlık. Yaşasın yolsuzluk. Kahrolsun doğruluk diyerek bari tüm illerde yürüyüşler yapsınlar.

Neye acıyorum: Onca vatan evladı bu ülke için öldü. Hırsızlar, hainler, yalancılar, bu ülkenin barını yiyorlar, soyup soğana çeviriyorlar. Milletin bir bölümü de helali hoş olsun diyor.

Boşu boşuna mı öğrencilerimize hep doğru ve dürüst olun dedik ve öyle yetiştirdik. Yazık değil mi? Belli ki dürüstler yarın hep aç kalacaklar, şimdi olduğu gibi! Bu kadar tilkinin olduğu yerde nasıl yaşanılır ki, nasıl geçinilir ki, nasıl iş bulunulur ki?

 

Koray Aydın Bey, bizzat kendisi görevinden istifa ederek beni Yüce Divana gönderin demişti. Şimdiki erg kuzgunlar gibi hemen yitik mal bulmuşçasına, bir Bozkurttu ve onun nezdinde Milliyetçi Hareketi yok etmek için canhıraş bir biçimde Koray Bey’i oylarıyla Yüce Divan’a göndermişlerdi. Delikanlıca, yiğitçe hiçbir yerden yardım almadan Koray Aydın Bey, onca hile hurdaya rağmen Yüce Divan’dan aklanarak çıkmıştı. Yüce Divan’da ona yardımcı olacak tek bir kişi dahi olmamıştır. Allah’ın izniyle yüzü ak tüm suçlamalardan kendini savunarak kurtulmuştur.

 

Şimdi bunlar Yüce Divana gittiklerinde yüzde yüz ceza alacaklarını, tutuklanacaklarını tüm bu oy verenlerde, yönetim erginin üst yönetimi de, bu olaya karışan bakanlar da çok iyi biliyorlar. Ebetteki mecliste Yüce Divana gitme yolunu bu cenah oylarıyla tıkayacaklardı ve de öyle yapıldı. Demek ki bunların hak ve adalet anlayışı bu… Hani derlerdi ya ”Hak geldi batıl zail oldu.” Şimdi tamamen bunun tersi oluyor zahir… O slogan ve felsefe sadece Erbakan’da kaldı.

Biz gidersek Bilal’de gider tehdidi işe yaramıştır…

 

Mecliste böylelerinin oluşu esef verici. Bu yolsuzları destekliyor oldun mu karada ölüm yok. Haksız da, yolsuz da, katil de olsan hep haklısın. Ey Türk Milleti aynaya bak! Türk bu değil. Hak bu değil! İslam bu değil!

Ben ATATÜRK ‘e, bu ülkenin kurtuluşu için, PKK mücadelesi için can verenlere çok acıyorum. Birileri bu ülkeyi bölsün, diğerleri de soygun yapsınlar diye mi öldüler?

Tüm bu kötü gidişata rağmen, Türk İslam Ülküsü diyenler, tüm vatan sevdalılarının bir araya gelememeleri, adam gibi yolsuza dur demeyi becerememeleri, tepkilerin cılız kalması bu ülke ve Milliyetperverler için büyük kayıp.Birileri ülke kaynaklarına hortumlarını dayamışlar,”Helali hoş olsun.” diyenlere de   atık  sizler   bir şey deyin !

Saygılarımla…

 

Kutup Petrollerinin Jeostratejik Önemi

İnsanlık tarihi boyunca toplumlar su ve enerji kaynaklarına yakın alanlarda yerleşimlerini kurmuş, medeniyetler geniş su havzaları ve kolay ulaşılabilen enerji kaynakları yanında inkişaf etmişlerdir.

Günümüzde hızla gelişen iletişim ve ulaşım imkânları sayesinde güçlü devletler, günümüz enerji kaynaklarına ve jeostratejik bölgelere sahip olmak için kıtalar arası operasyonlar düzenleyebilmekte, sudan bahanelerle ve hatta bahaneler icat ederek enerji kaynaklarına el koyabilmektedirler.

Bu konuda Afganistan’ın, Irak’ın, Libya’nın ve Kırım’ın işgali güzel birer örnektir. Hatta Ermeniler tarafından Azerbaycan’ın ayrılmaz bir parçası olan Karabağ’ın işgali dahi bu bakımdan değerlendirilmesi gereken bir konudur. Evet, Ermenistan elbette güçlü bir devlet değildir, ancak fason iş yapıp, sahipleri adına Karabağ’ı işgal ederek bölgede uyguladığı etnik temizlik politikası ve soykırımı sonucu Karabağ’ı Türksüzleştirmiş ve Azerbaycan’ın elinden şimdilik fiilen almıştır.

Ancak Azerbaycan hükümetinin yürüttüğü dengeli siyaset politikası ve Azerbaycan’ın doğal kaynaklarını dünya pazarlarına açması sonucu bugün Azerbaycan kişi başına düşen millî gelir yönünden ve ülkenin refah düzeyi bakımından adeta çağ atlamıştır. 2000 yılında Azerbaycan’ın millî geliri kişi başına sadece 480 ABD Doları iken, 2014 yılında 10.033 ABD Dolarına yükselmiştir. Dost ve kardeş Azerbaycan’ın gösterdiği bu başarıyı takdir etmemek ve gıpta ile bakmamak mümkün değildir.

Türkiye’de ise bu rakam 2014 yılı itibariyle 13.464 ABD Doları’ndan fazladır. Oysa 2000 yılında bu rakam Türkiye’de 4.158 ABD Doları idi.

Türkiye 10 yılda kişi başına düşen millî gelirini 3 kat artırırken aynı sürede Azerbaycan 21 kat artırmıştır. Bu başarı ile Azerbaycanlı kardeşlerimiz ne kadar gurur duysa azdır.

Elbette bu başarıların ardında istikrarlı ve iyi çalışan bir siyasi irade ve halk vardır. Ancak şunu da göz ardı etmemek gerekir ki, Bakü petrollerinin bu konuda dinamo etkisi gösterdiği de yadsınamaz bir gerçektir.

Azerbaycan’ın 7 milyar varillik petrol rezervi ve henüz çok azı kullanılmış bulunan doğalgaz rezervi Azerbaycan’ın kalkınmasında ve gelişmesinde büyük pay sahibidir. Bugün Azerbaycan, günlük yaklaşık 1 milyon varillik üretimi ile dünya petrol pazarında söz sahibi olan önemli bir ülkedir.

Ancak şu da bir gerçektir ki, petrol zengini olan ülkeler bu kaynaklarını sanayi, ticaret, ekonomik gelişme, askeri kabiliyet, tarım kapasitesi ve iyi yetişmiş insan gücüyle takviye etmezlerse güçlü ülkelerin kuklası haline gelmeye mahkûmdurlar.

Bugün dünyanın en çok petrol üreten ülkeleri sırasıyla Suudi Arabistan (dünyadaki toplam üretimin % 12’si), Rusya (% 11,7), ABD (% 10,1), İran (4,6) ve Meksika (%4,3) tarafından oluşturulmaktadır.

Buna mukabil en gelişmiş ülkeleri yani en çok petrol tüketen ülkeleri ise yine sırasıyla ABD (dünyadaki toplam tüketimin % 24,4’ü), Çin (% 9), Japonya (% 6,1), Rusya (%3,4) ve Hindistan (% 3,2) tarafından oluşturulmaktadır.

Buradan da görüleceği gibi en gelişmiş ülkelerden süper güç olarak adından söz ettiren ABD ve Rusya’nın sırrı; üretimde de tüketimde de ilk 5 içinde olmasında gizlidir.

Yoksa Suudi Arabistan, İran veya Meksika en çok petrol üreten ülkeler olmalarına rağmen dünya siyasetinde ve güçler dengesinde ne yazık ki çoğunlukta ABD veya Rusya’nın peşine takılmış birer peyk görüntüsü vermekten öteye gidememektedirler.

Çin, Japonya ve Hindistan ise ki buna Almanya’yı (AB’yi) da ilave etmek gerekir, ciddi anlamda petrol üretememelerine rağmen dünya politikasında güçlü birer aktördürler… Demek ki iş petrol üretmekte değil, onu işleyebilmektedir…

Bugün için ise petrol üreticisi ülkeleri tehdit eden çok önemli bir faktör daha yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaktadır…

Bu ise Kuzey Kutbu’ndaki (Arctic) zengin ve bakir petrol ve doğalgaz yataklarıdır. Ayrıca bunun yanı sıra milyonlarca (aslında binlerce) yıldır sürülmemiş uçsuz bucaksız tarım arazileri de bunun cabasıdır.

Kürsel ısınma ile birlikte buzulların erimesiyle; bugüne kadar bazı bilimsel araştırmalar ve macera düşkünleri hariç hiç kimse için bir şey ifade etmeyen kutuplarda, özellikle de Kuzey Kutbu’nda insanlık tarihinin belki de Nuh tufanından sonra ilk kez karşılaştığı bir fırsat ortaya çıkmıştır…

Birleşmiş Milletler tarafından tarafsız bölge olarak kabul edilen Kutuplar, buzulların eriyip de altından kara parçalarının çıkmasıyla birlikte iştahları kabartmıştır. Hele ki dünyanın bilinen mevcut petrol rezervinin (bazı kaynaklara göre) % 25’inin Kuzey Kutbu’nda (Arctic’te) olduğunun keşfedilmesiyle birlikte hiçbir zaman anlaşamayan ABD ve Rusya bir anda kıta sahanlığı konusunda el ele vererek bunun 200 deniz miline çıkarılması konusunda fikir birliğine varmışlardır. (Ki bu kuralı Türkiye uygulayabilse, Yunanistan işgalindeki 12 Ada, FIR Hattı ve Kıbrıs sorunlarımız anında çözülür.)

Bugün Kuzey Kutbu’na kıyısı olan 5 ülke Rusya, ABD, Kanada, Danimarka ve İsveç 200 deniz mili olarak sınırlarını Kuzey Kutbu’na (Arctic’e) doğru büyütmüşlerdir. Kapasiteleri dâhilinde donanmalarını da Kuzey Kutbu’nda petrol arama istasyonlarını korumak üzere görevlendirerek bayrak göstermektedirler… Hatta Rusya Kuzey Buz Denizi’nin dibine bayrak dikerek provoke edici bir eyleme de girişmiştir.

Bu konuda ayrıca bel altından da iki taraf birbirine saldırmakta, çevre felâketi ve kutup ayılarının insanlık için öneminden dem vurarak gerek GreenPeace ve gerek diğer çevre örgütleri ve basın yoluyla birbirlerinin petrol konusundaki araştırmalarını ve sondajlarını baltalamaya çalışmaktadırlar…

Ayrıca konu ile direkt olarak alâkası olmayan ancak korkunç derecede petrol ihtiyacı içerisinde olan diğer gelişmiş ülkeler de Arctic’teki ‘henüz’ uluslar arası olan sularda petrol arama ve hak iddia etme faaliyetlerine girişmişlerdir. Hatta Çin bu konuda iddialarını o boyutlara vardırmıştır ki; küresel ısınmadan kaynaklı su baskınlarından etkilendiğini ve ülkesinde sık sık sel felâketleri yaşandığını öne sürerek Kuzey Kutbu’ndan pay isteyecek kadar (tabirimi mazur görün) uçmuştur…

Bu mantıkla, Türkiye de Antalya’daki seralarda her kış yaşanan sel ve rekolte kayıplarını öne sürerek Kutuplardan pay isteme hakkına sahiptir.

Ayrıca Türkiye ve hatta diğer Türk Cumhuriyetleri; Sibirya’da yaşayan Saha – Yakut Türklerini, İsveç’in kuzeyinde yaşayan Sami ve Lapon Türklerini, Alaska’da yaşayan Aleut Türklerini öne sürerek aslında Kuzey Kutbu’nun bir Türk coğrafyası olduğunu belirterek hak isteyebilirler…Ve emin olun bu, Çin veya Hindistan’ın taleplerinden çok daha gerçek ve somuttur!

Tabi bölgeden petrol çıkarılmaya başlandıktan sonra bu Türk boylarının hepsinin onbinlerce yıllık yerlerinden ve yurtlarından olacağını veya bir şekilde ortadan kaldırılacağını tahmin etmek için ne yazık ki kâhin olmaya gerek yok…

Peki, bu durumda şu anda dünyanın sayılı petrol ve doğalgaz üreticilerinden olan ancak orta vadede ArcticPetrolleri’nin piyasaya sürülmesi ile birlikte bu avantajını yitirecek olan Orta Asya Türk Devletleri ve Azerbaycan ne yapmak zorundadır?

Elbette ebedî zenginlik yoktur. Henüz mevcut sistem işlerken geleceği plânlamak ve sorunları hızlı bir şekilde çözüme kavuşturarak sanayileşmeyi ve ülke bütünlüğünü askerî ve siyasî güçle birlikte sağlamak, petrol üreticisi Türk Devletleri’nin birinci önceliği, olmak zorundadır.

Makalemizin başında da belirttiğimiz gibi; sanayi, ticaret, ekonomik ve teknolojik gelişme, askerî kabiliyet, tam bağımsız tarım kapasitesi ve iyi yetişmiş insan gücünü hazırlayan ülkeler; ancak süper güç olabilirler. Bugün dost ve kardeş Türk Cumhuriyetleri, geleceğin dünya siyasetinde birer süper güç olmayı istiyorlarsa -ki bu çok yakışır-, 15 – 20 yıl sonrasına şimdiden çok iyi hazırlanmaları gerekecektir. Kutup petrollerinin arzı ile birlikte daha da aşağıya düşmeye devam edecek olan petrol fiyatları,başta Arap ülkelerinin ve Türk Devletleri’nin bütçelerini olumsuz etkileyecektir. Belki de bu işten en fazla Kuzey Kutbu’nu bilfiil işgal etmiş olan devletler kârlı çıkacaktır.

Tarım ürünlerinde yaşanacak bolluk da genel bir rahatlamaya neden olacak, tarımsal ürünlerin fiyatlarında önemli düşüşler yaşanacaktır.

 

Kanal İstanbul Yerine İzmit-Sakarya Boğazı

İzmit tarihî tekerrürler şehridir. En sık tekrarlananlar da depremler ve kanal projeleridir. Karadeniz’i Sakarya Nehri aracılığı ile Sapanca Gölü’ne, oradan da İzmit Körfezi’ne bağlama projesi hem İstanbul’un ihtiyaçları için tasarlanmış hem de II. İstanbul Boğazı diye nitelendirilmiştir. Jeolojik dördüncü devir olan Pleyistosende yani bundan 10 – 12 bin sene önce Marmara ile Karadeniz arasında tabii bir suyolu geçişi olduğu bilinmekte,[1] dolayısıyla kanal yapımı için doğal bir kolaylık da söz konusu idi.

İlk olarak Bitinya Krallığı devrinde I.Nikomedes (MÖ 281 – 246) tarafından, II. olarak Roma İmparatorluğu devrinde Vali Plinus (MS 99 – 117) tarafından, III. olarak Bizans İmparatorluğu devrinde Justiniaus (518 – 565) tarafından gerçekleştirilmek istenmişse de her defasında değişik sebeplerden kanal projeleri başarısız olmuştur.[2]

IV. olarak Kanuni Sultan Süleyman devrinde Mimar Sinan’ın ustalığında, Gurz Nikola’nın (Girez Nikol, Rum)[3] kalfalığında bir uzman heyeti görevlendirilmiş ve Kanal yapımı ön çalışmalar başlatılmıştı.[4] Hatta bu amaçla Sivas dolaylarından getirilen ve taş işçiliğinde usta Ermeni kolonisi için Kozluk Mahallesi tahsis edilmiştir.[5] Bu kanalla Osmanlı Devleti Marmara ile Karadeniz arasında gemi nakliyesi,[6] donanmaya lazım olan kerestenin ve İstanbulluların odun ihtiyacının ikmali düşünülmüştür.[7] Heyetçe Sapanca Gölü’nden İzmit Körfezi’ne doğru 15 kilometrelik (20 bin zira’)[8] arazi düzeltilip tesviye edilmişse de sürüp giden savaşlardan (Avusturya-Macaristan, Venedik) ötürü tamamlanamamıştır.[9]

Kanuni’nin İznikmit ziyareti (1536) akabinde başlanıp da yarım kalan Kanal projesi 55 yıl sonra ciddi olarak uygulamaya konuldu.[10] Devir III. Murad (1574 – 1595) devriydi ve sadarette Vezir-i Azam Koca Sinan Paşa (1520 – 1596) bulunmaktaydı.[11] Süratle gemi kerestesi nakli gereği hâsıl olmuştu[12] ve Marmara Denizi’nde işleyen gemilerin çoğu İzmit tezgâhlarında yapılırdı.[13] Ayrıca Evliya Çelebi’nin “Ağaç Denizi” diye tarif ettiği İzmit Körfezi-Sapanca Gölü hizasının kuzeyindeki ormanlar ve donanma kerestesiyle meşhur güneydeki Samanlı Dağları iştah kabartıyordu.[14] Sakarya nehrinin doğu kesimindeki yüksek ağaçlı Batı Karadeniz dağları da işin cabasıydı.

Koca Sinan Paşa’nın başkanlığındaki Hükümet, padişahın da muvafakatini aldıktan sonra İznikmit ve Sapanca kadılarına yazılar yazarak projeye girişti.[15] İzmit Körfezi’ne dökülen Kilezdere’nin (Kiraz, Kerez)[16] Sapanca Gölü’ne akıtılması ve Sakarya Nehri’nin Sapanca Gölü’ne bağlanması için gerekli mesafenin ölçümü hususunda mimar ve mühendislerden mürekkep bir uzman heyeti görevlendirildi.[17] Sokulluzade Hasan Paşa’nın riyâsetindeki heyet, mahallinde keşif yaparak Sakarya Irmağı’ndan Sapanca Gölü’ne kadar 9600 zira’ (7.3 km), gölden İzmit Körfezi’ne kadar da 22 bin zira’ (16.7 km) uzunluğunda iki kanal açılması keyfiyetini ortaya koydu.[18]

Bu iş için çoğunluğu Celâli isyanları sırasında Doğu Anadolu’dan (Sivas, Bitlis, Şatak[19]) bu yörelere göçmüş Ermeni ustası olmak üzere[20] aralarında Rumlar ve askeri kıtalardan (Tımarlı Sipahi) Türklerin de bulunduğu 30 bin kişilik amele (işçi) ordusu İznikmit’e gönderilmiş,[21] kanal açılacak yerlerdeki tarla, çiftlik ve köylerin münasip yerlere nakledilecekleri ilgililere duyurulduktan sonra[22] 11 Mart 1591 günü büyük bir törenle kazı çalışmalarına başlanmıştır.[23]

Nisan ayı içerisinde Donanma Komutanı ve amiral gemisiyle İznikmit’e gelen Sadrazam Sinan Paşa[24] burada 3 gün kalmış, bizzat Sapanca taraflarına giderek mesaha[25] yaptırmış ve durumu Padişaha arz etmiştir.[26]

Lâkin aleyhtarları başta Vezir Ferhat Paşa, Kapdan-ı Derya Hasan Paşa, Dârü’s-saade Ağası Mehmet Ağa gibi kimseler Akdeniz’e açılacak donanmanın hazırlığının daha mühim olduğunu telkinle Padişahı (III. Murad) bu teşebbüsten vazgeçirtmişlerdir.[27] Diğer yandan, çıkarları bozulan yöredeki bazı toprak ağalarının kışkırtmalarının ve İstanbul’da başlayan veba salgınının İznikmit’te bilhassa kanal işçileri aracılığıyla yayılma tehlikesinin projenin akamete uğramasında etkili olduğu da kabul edilir.[28] Böylelikle 1 yıl içinde bitirilmesi planlanan kanal projesi 1 ay içerisinde aşağıdaki hükümle resmen sona erdirilmiştir (11 Nisan 1591):[29] “Din ve devlete lazım olur iş değildir; terk edilmesi icap eder. Halkın mihnet ve meşakkat çekmesi, zulüm görmesi doğru değildir; en mühim iş donanma vücuda getirmektir. Bu zamana kadar odun nice ola geldi ise yine öyle tedârik oluna.” [30]

Oysaki kanal projesi bitirilebilseydi donanma gemilerinin mahallinde yapılması dahi gerçekleşebilirdi.[31]

Fakat projenin uygulanamaması İznikmit için başka bir sorunun daha doğmasına sebep olmuştu. Bu da çoğunluğu Ermeni 30 bin kişilik işçi ordusunun yörede iskânının sağlanmasıdır. Bir bölümü Armaş (Akmeşe), Bardizag (Bahçecik) ve Arslanbeg gibi kentleri yeniden kurdular.[32] Bu arada o dönemde sıtmalık olduğundan dolayı kimsenin oturmadığı İzmit şehrinin doğu bölgesinde Karabaş adı ile yeni bir mahalle kurularak Ermeni kolonisi yerleştirildi.[33]

Günümüzde olması gereken İstanbul’un Avrupa yakasını ikiye bölmek değil İstanbul Boğazı’na alternatif Boğaz üretmektir. Hazırda defalarca denenmiş ve fizibilitesi el altında bulunan İzmit – Sakarya Boğazı var. Ekonomik, iklimatik ve stratejik olarak aklın gereği bu olur.

 

Kaynak: BAHÇECİK TARİHİ, Süleyman Pekin – Murat Bayram, Berikan Yayıncılık, Ankara, 2011


[1] www.5n1k.org/pleyistosen-donemi/-

[2] ÖZTÜRE, Avni, İzmit Tarihi, Sayfa 86, İstanbul, 1981.

[3] YÜCEL, Yaşar – SEVİM, Ali, Türkiye Tarihi, Cilt 3, Sayfa 14, TTK, Ankara, 1991.

[4] A.g.e., Sayfa 14.

[5] ÖZTÜRE, Avni, İzmit Tarihi, Sayfa 101, İstanbul, 1981.

[6] İSLAM Ansiklopedisi, İzmit Maddesi (Yaz. Besim Darkot), Sayfa 1255,

[7] UZUNÇARŞILI, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi, Cilt 3, Sayfa 38, Ankara, 1988.

[8] Zira: Mimar arşını; 76 cm. (DOĞAN, D.Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, Sayfa 68, İz Yayıncılık, İstanbul, 1996).

[9] UZUNÇARŞILI, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi, Cilt 3, Sayfa 38, TTK, Ankara, 1988.

[10] ÖZTÜRE, Avni, İzmit Tarihi, Sayfa 100, İstanbul, 1981.

[11] www.biriz.biz/osmanlı ve www.kimkimdir.gen.tr

[12] UZUNÇARŞILI, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi, Cilt 3, Sayfa 38, Ankara, 1988.

[13] İSLAM Ansiklopedisi, İzmit Maddesi (Yazan: Besim Darkot), Sayfa 1252.

[14] PAMUKÇİYAN, Kevork, El Yazsı Notlarından, Haziran, 1987.

[15] UZUNÇARŞILI, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi, Cilt 3, Sayfa 38, Ankara, 1988.

[16] İSLAM Ansiklopedisi, Sinan Paşa Maddesi (Yaz: Şerafettin Turan), Cilt 10, Sayfa 672.

[17] A.g.e., Sayfa 672.

[18] A.g.e., Sayfa 672.

[19] Şatak: Çatak (Van)

[20] ÖZTÜRE, Avni, İzmit Tarihi, Sayfa 101, İstanbul, 1981.

[21] İSLAM Ansiklopedisi, Sinan Paşa Maddesi (Yaz. Şerafettin Turan), Cilt 10, Sayfa 672.

[22] YÜCEL, Yaşar – SEVİM Ali, Türkiye Tarihi, Cilt 3, Sayfa 15, TTK, Ankara, 1991.

[23] ÖZTÜRE, Avni, İzmit Tarihi, Sayfa 101, İstanbul, 1981.

[24] A.g.e., Sayfa 101.

[25] Mesaha: Arazi ölçümü (DOĞAN, D.Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, Sayfa 761, İstanbul, 1996).

[26] UZUNÇARŞILI, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi, Cilt 3, Sayfa 38, Ankara, 1988.

[27] İSLAM Ansiklopedisi, Sinan Paşa Maddesi (Yaz: Şerafettin Turan), Cilt 10, Sayfa 672.

[28] ÖZTÜRE, Avni, İzmit Tarihi, Sayfa 10, İstanbul 1981.

[29] İSLAM Ansiklopedisi, Sinan Paşa Maddesi (Yaz: Şerafettin Turan ), Cilt 10, Sayfa 672.

[30] UZUNÇARŞILI, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi, Cilt 3, Sayfa 39, Ankara, 1988.

[31] İSLAM Ansiklopedisi, Sapanca Maddesi (Yaz: Besim Darkot), Cilt 10, Sayfa 197.

[32] KASAPYAN, Minas, Ermeniler Nikomedya Civarlarında, Sayfa 78, Bahçecik-İzmit, 1913.

[33] ÖZTÜRE, Avni, Yarımca (Brunga) Tarihi, Sayfa 41.