31.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 830

Topraklara Girmişler!

Geçmiş yıllarımızı heder etmişiz heder,
Onca Ülkü gülleri,  yolunda sürünmüşler.
Türk İslam Ülküsünü,  kalplere nakş etmişler. 
Çıkarsız, menfaatsiz topraklara girmişler,

 

 

Veda bile etmeden, çekilip te gitmişler,
Bizi arkadan vurup, dümen çevirmemişler.
Devre ayak uydurup, çıkar beklememişler,
Bu davanın uğruna, topraklara girmişler.

 

 

Zaman ey kötü zaman, ters esiyor rüzgârlar,
Bir yanım da gözyaşı, diğerinde ahu zar.
Anası dursun demiş, öldü gitti Dursunlar!
Vatan ve Bayrak için kara toprak olmuşlar.

 

 

Şimdi hey hat ki heyhat, Türklüğe çatıyorlar,
Çatmakla da kalmayıp, ülkemi bölüyorlar!
Analar ağlamasın, deyip de kandırmışlar,
Bunca vatan evladı boşuna mı ölmüşler?

 

Hep Aldatılmışlar.

AKP ile Cemaat savaşı başladıktan sonra R. Tayyip Erdoğan ve AKP yetkililerinden sıkça duyduğumuz bir ibare bu: “Aldatıldık.”

Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak bu durumu yorumlarken şöyle dedi:

“Bundan 12 yıl önce bu iktidarın önde gelenleri ‘Biz Milli Görüş gömleğini çıkardık. Erbakan Hoca 33 yıldır bizi yanıltmış, safmışız’ demediler mi? Şimdi de 12 yıl kendi iktidarları zamanında yanıldık diyorlar. 45 yıl ediyor.

“12 yıl beraber yürüdükleri bir kısım arkadaşlarına ‘Bizi sırtımızdan hançerlediler’ diyorlar. Peki, sizin yanıldığınız 12 yıl süreçte ne olmuş. TÜBİTAK işgal edilmiş, adliye bütünüyle ele geçirilmiş, emniyet ha keza. Allah aşkına Bütün Hayatı Yanılgı ile Geçen Bir Zihniyete Koskoca Bir Ülkenin Yönetimi Teslim Edilebilir mi?”

Kamalak’ın eksik bıraktıklarını biraz tamamlayalım. Ergenekon, Balyoz, Casusluk, Oda TV davaları ile Orduya kumpas kurulmuş, masum insanlar hapislerde çürütülmüş, hatta ölmelerine sebep olmuşlar. TSK savaşamaz hale getirilmiş, donanmaya komutan bulunamaz olmuş. Kozmik odaya girilmiş, devletin en mahrem bilgileri yabancı devletlerin eline geçmiş.

Bütün bunlar hükümetimizin “saflığından” olmuş. Ne yapsınlar inanmışlar ve “aldatılmışlar.”

“45 senedir aldatıla aldatıla aldatılmamayı öğrenmişlerdir” düşüncesiyle tekrar yönetimi bunlara teslim edenlere ne diyelim?

*****

Ya Şimdi de Aldatılıyorlarsa.

İtiraflarının haricinde “aldatıldıkları” başka olayları da hatırlıyoruz.

  • Peygamber Efendimize hakareti savunan Danimarka Başbakanı Rasmussen’in 2009 yılında NATO Genel Sekreteri olmasına AKP iktidarı ilk başta karşı çıkmıştı. Fakat ABD ve AB bastırdı. Hükümeti ikna ettiler. “NATO’nun faaliyetleri eskisi gibi olmayacak. Türk Genel Sekreter Yardımcısı olacak. Sizin onayınız olmadan bir şey olmayacak. Rasmussen özür dileyecek dediler.” AKP hükümeti Rasmussen’in Nato Genel Sekreteri olmasını onayladı.

Ancak verilen sözlerin hiçbiri tutulmadı ve tabii Rasmussen seçildikten sonra özür falan da dilemedi. Tayyip Erdoğan ve hükümeti aldatıldı.

  • Yine hatırlayalım Nato’nun Libya’ya müdahalesi gündeme gelince (28 Şubat 2011’de) zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, ”NATO Libya’ya müdahale etmeli midir? Böyle bir saçmalık olur mu yahu? NATO’nun ne işi var Libya’da?” diye karşı çıkmıştı.

Bu konuşmanın üzerinden daha bir ay geçmeden (21 Mart 2011’de) bu defa “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil için oraya girmelidir. Yer altı kaynaklarının, zenginliklerinin birilerine dağıtımı için değil” demişti.

Akabinde NATO kuvvetleri karargâhı olarak İzmir’i tahsis etmiş, müdahaleye gemilerimizle destek vermiştik.

Bu süre içinde herhalde NATO’yu yöneten devletler Erdoğan’a bu konuda söz vermiş olmalıydı.

Sonuç, Libya Libyalılara ait olmadı, petrol ve doğalgaz kaynakları ABD ve AB şirketlerinin eline geçti.

Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti yine aldatılmıştı.

  • Malatya Kürecikte konuşlandırılan Füze Kalkanı Projesinde komutanın bizde olacağı söylenmişti. Olmadı.

Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti yine aldatılmıştı.

Ama bozuntuya vermemeyi iyice öğrenmişti. “Komutanın kesinlikle NATO’da olması gereğini ifade ettik” dedi.

  • Irak ve Suriye konusunda da hükümetimizin aldatıldığına dair işaret pek çok. ABD, Esad’ı devirme konusunda Rusya ve Çin’in direncini görünce onlarla anlaşmayı tercih etti. ABD’ye güvenerek stratejisini Esad’ı devirme planları üzerinden yapan Erdoğan ve AKP hükümeti müttefikleri tarafından aldatıldı.

Irak’ta IŞİD’e karşı Türkleri PKK ve Barzani’nin himayesine bırakmak zorunda kaldık. Kerkük artık Türk şehri değil. Türk Silahlı Kuvvetleri PYD/PKK militanlarını eğitip donatmakta.

  • PKK ile müzakerelerde de Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti yine aldatılmış olmalı. Öcalan ve Kandil PKK militanlarının silahlı veya silahsız sınırlarımız dışına çıkacağına ve eylem yapmayacaklarına söz vermişlerdi. Bunun karşılığında hükümet vermeyi vaat ettiği her şeyi yerine getirmesine rağmen, Güneydoğu’da kamu düzeninin olmadığı, alan hâkimiyetinin PKK’nın eline geçtiği, Kobani olayları bahanesiyle 50 kişinin öldürüldüğü olaylar, Cizre kalkışması, güvenlik güçleri ve korucuların şehit edilmeleri engellenemedi.

Bütün bu olanlardan sonra Erdoğan ve hükümet “PKK açılımı ve müzakere sürecinin” sonucunda da “aldatıldık” diyebilir.

Bütün bu aldatılma olaylarında aldananların bir sorumluluğu olması gerekmez mi?

Tayyip Erdoğan ve AKP bunca aldatılmalarına ve bu aldanmaları sebebiyle ülkeye verdikleri zararlara rağmen, en azından neden sandıkta cezalandırılmıyor?

*****

Deve Dişi mi Erkek mi?

Şimdi İslam tarihinin o meşhur hikâyesini hatırlamanın tam zamanıdır:

Muaviye Şam valisidir. Bir yandan halife Hz. Ali‘ye muhalefet ederken diğer taraftan halife olmanın altyapısını hazırlıyordu.

Bir gün Hz. Ali’nin taraftarlarının yoğun olduğu Kufe’den, bir Arap, devesiyle Şam’a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken biri: “Ver o dişi deveyi bana” demiş.

Tartışma büyümüş, Kufe’den gelen adam, “Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir” diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar. Konu Muaviye’ye yansımış.

Halk meydanda toplanmış… Muaviye, Kufe’den gelenle Şam’da deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış: “Bu dişi deve Şamlınındır!”

Sonra toplananlara dönmüş ve sormuş: “Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?”

Cemaat hep birlikte bağırmış: “Şamlınındır!”

Kufeli şaşkın bir vaziyette devesinin ardından bakakalırken, Muaviye onu yanına çağırmış:

“Ey Kufeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Kufe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki: Ey Ali, Muaviye erkek dediği için dişi deveye erkek diyen, O ne derse evet diyen 10 binlerce adamı var. Ayağını denk al!”

Dikkat ediniz, Hazreti Peygamberin vefatının üzerinden çok fazla zaman geçmemiş, İslam’ı bizzat peygamberden öğrenen arkadaşları ve akrabaları sağdır. Muaviye sahabe ve vahiy kâtibidir. Rakibi de Hz. Ali‘dir.

Muaviye’nin yaptığının İslam’ın temel kuralları ile bağdaşmadığı açıktır. Tavrı bir diktatörün adaletsiz, haksız ve ahlaksız bir davranış örneğidir. Taraftarlarının bütün bunları alenen görmelerine rağmen O’na tam bir teslimiyet içinde olması da Müslümanca bir davranış değildir.

Bugün de “devenin dişi mi, erkek mi olduğuna ve kimin devesi olduğuna” karar veren bir kişi var mı? Haksızlık, hırsızlık yapan, Kur’an ile alay eden, “Allah’ın bütün sıfatlarını taşıdığı” şeklinde şirk sözler eden yakınlarını koruyup, kollayan biri var mı?

Bütün bunlara rağmen O’nun her dediğini doğru kabul eden milyonlarca bağlısı var mı?

“Olamaz” demeyin, sahabe döneminde bile olduğuna göre. Olabilir.

Peki, ülkemizde Sünni’si, Alevi’si, Şii’si ile oğluna Muaviye ismini veren bir Müslüman var mı?

 

Tarihi Tekerrür

Yeni Türkiye ye doğru hızla ilerlerken fırsat buldukları her zeminde zihinlerinin arka planındaki “Osmanlıya “geçişin ön hazırlıklarına çoktan başladılar bile.

-“90 Yıllık cumhuriyet Osmanlının reklâm molasıydı” diyeninden tutunda, buna benzer ne kadar zırva varsa hepsini bir bir kusuyorlar.

Hâlbuki bilmiyor ki gafil! “90 Yıllık reklâm molasıydı” dediği zaman diliminde seçme ve seçilme kanunu çıkarıldı ve kendisi o sayede bu günkü (Milletvekilliği) konumuna yükseldi.

Tamam, geçmişimiz inkâr edilmesin, o devirlerde iyi, Millet için faydalı ne varsa alınsın ama ne yazık ki Hükümetimiz Osmanlının ilk Kuruluş ve yükseliş dönemindeki kıstasları örnek alacağına, İmparatorluğu çöküşe sürükleyen ne kadar saik varsa onları örnek alarak sanki TC. devletini de aynı Osmanlı gibi hazin sona hazırlıyor. Örnek mi istiyorsunuz;  işte balkanlar ve güneydoğu. Balkanlar nasıl kaybedildiyse kimsenin ne olup bittiğini, hatta askerin dahi bilmediği:

“Çözüm Süreci”:

Sahi çözüm sürecine nasıl başlanılmıştı? Akdamar kilisesinin imar edilmesi, ibadete açılması ve işte Fener Rum Patrikhanesinin milletimiz aleyhine hazin sonu. (1880 yılında Brelin müzakerelerinin sonucunda Bulgar Mebuslarının baskılarıyla çıkarılan “Kiliseler Kanunu”. Bu kanun çıktıktan sonra Selanik’te gözaltında tutulan Abdülhamit’in:  “Ne yaptınız ey vah! Rumeli elden gitti. Böyle bir gaflet irtikâp (Kötülük) edilir mi” haykırışı duyulmuştur.

Oysaki Osmanlıyı Osmanlı yapan esas kurucu irade Türk Milletiydi, nedense bu hep göz ardı ediliyor.

Evet, Balkanlar ve Güneydoğu.

Birisini nasıl hangi şartlarda kaybettiysek Allah korusun bir müdahale olmadığı takdirde ötekini de bekleyen akıbet aynısı olacak.

Osmanlının çöküşünü durdurmak için madde madde yayınlanan Tanzimat fermanı (1939) batılı devletleri tatmin etmemiş olacak ki, arkasından Islahat fermanı yayınlanmıştır. Bu fermanın amacı; Millet sistemini kaldırarak (Milliyetçiliği ayaklarının altına alanların kulakları çınlasın), Osmanlıcılık adı altında gayri Müslimlerle Müslümanlar arasında tam bir eşitlik sağlamak, devlet memurluğuna gayri Müslimlerinde girmesini sağlamak. Şimdiki örnek: (Başbakanlık Baş Danışmanı Etyen Mahçupyan)

Bu anlaşma ile gümrüklerden alınan vergiler eşitleniyor, dışarıdan yabancı sermaye ve yabancı malların yurda sokulması kolaylaştırılıyor, yabancılar içişlerimize müdahale ediyor ve zaten az sayıda olan el zanaatları ile uğraşan esnafın işleri de yabancı malların yurda sokulmasıyla tamamen ortadan kalkıyordu. (Bu gün dış borç açığı neden büyüyor sanıyorsunuz)

Osmanlının çöküşünü Tanzimat fermanı, Islahat fermanı ve sonradan ilan edilen meşrutiyet hareketleri de durduramamış olacak ki;

O günlerde Mareşal Fevzi Çakmak Cumhuriyet’in ilanından iki yıl sonra:

Batı Rumeli’yi Nasıl Kaybettik?” adıyla bir kitap yayınlar ve Harp Akademilerinde şu hazin konuşmayı yapar:
“19 Haziran 1913 Batı Rumeli’de beş yüz yıllık Türk hâkimiyetine veda ettik. Güneş batarken Arnavutluk kıyıları yavaş yavaş gözümüzün önünden siliniyordu. Atalarımızın asırlar boyunca kanlarıyla suladığı, eski ve yeni şehitlerimizin gömüldüğü vatan parçasının terk edilmesi kalplerimizde giderilemeyecek acılar, hasretler getiriyordu.”

 

Izdıraplı Dünya

Her tarafta bir düşman vardır. Hayat, mütarekesiz bir muharebedir. Varlığımızın gayesi ızdırap değilse onun hikmeti vücudu yok demektir. Zira hayatta sefaletten doğan ve bütün dünyayı kuşatan sonu gelmez ızdırabın bizatihi gaye değil de sadece araz olduğunu kabul etmek abestir. Her münferit felaket gerçekten istisna imiş gibi görünür. Fakat topyekûn felaket ve ızdırap değişmez kanundur.

Nasıl ki nehir bir engele rastlayıncaya kadar düzgün akar, aynı şekilde hayat da insanlar ve hayvanlar âleminde iradeye karşı koyan bir engel zuhur etmedikçe şuursuz ve dikkatsiz akar. Eğer dikkat uyarmışsa sebebi iradenin bir engele çarpması bir şoka uğramasından irademize karşı dikilen, onu kesen veya ona karşı koyan yani acı ve ızdırap veren her şeyi derhal ve apaçık hissederiz.

Bütün vücudumuzun genel sıhhatinin farkına varamayız da ayakkabımızın vurduğu küçük bir noktadaki mevzii ızdırabı olanca derinliği ile hissederiz. İşlerimizin iyi ve düzgün gidişini mühimsemediğimiz halde işimizi bozan en küçük bir hadise bizi fazlasıyla düşündürür. Şu halde refah ve saadet menfidir. Müspet olan yalnız ve yalnız ızdıraptır.

Her felakette her ızdırapta bu büyük teselli bizden daha bedbaht olanları düşünmektir. Bu çareye herkes başvurabilir. Dünyada bu yolla teselli bulamayacak insan yoktur. Fakat topyekun beşeriyet için bunun ifade ettiği teselli ne olabilir?

Kasabın kendilerini kesmeye karar verdiği bir zamanda bundan habersiz çayırlarda oynaşan hayvanlar misali mesut günlerimizde kaderin bize hastalık, körlük, cinnet v.s. gibi felaketlerden hangisi hazırladığını asla bilmeyiz.

Gemiye muvazene ve istikametini korumak için tayfa gerektiği gibi insana da daima bir miktar acı, ızdırap, sefalet, endişe lazımdır.

Izdırap, faaliyet, acı ve sefalet, işte hayatı boyunca insanlara isabet eden ikramiye budur.

İlk gençlik yıllarında sahnede cereyan edecek olayların sevinçli ve sabırsız bekleyişi içinde tiyatro perdesinin açılmasına sevinen çocuklar gibi ileride doğacak ve önceden hakkında hiçbir şey bilmediğimiz için bir nevi saadetle beklediğimiz kaderin karşısında bulunuruz. Gerçekten vaki olacak şeyleri bilen birinin nazarında çocuklar ölüme değil hayata mahkum edilmiş fakat haklarında verilen hükmün muhtevasından habersiz masum suçlulardır. Bununla beraber “Bugün fenadır, yarın daha fena olacak, ta ki günlerin en fenası gelinceye kadar.” diye ifade edebileceğimiz bir hali yani çok yaşamayı istemeyen de yoktur.

Yeryüzünde hüküm süren ızdıraplar, sefalet ve acılar düşünüldükçe bu dünyada hayat hadisesini icat etme bakımından güneşin ay ve veya herhangi bir diğer gezegen üzerindeyken daha fazla tesire malik olmaması yeryüzünde onlarınki gibi buzlu kristalden ibaret olması temenni ve tercih edilir.

 

Türkiye’nin Sıcak Karni ve Çelişkiler Yumaği

Üçüncü ölüm yıldönümünde KKTC’nin kurucu Cumhurbaşkanı, değerli devlet adamı RaufDenktaş saygı ve rahmetle anıyoruz.

Soğuk harp dönemi sonrası Batı için tehlike algısı komünizm yerine artık İslam oldu.Bu değişme Türkiye dahil Ortadoğu ve İslâm ülkelerinde siyasi depremler yarattı. Dostluk ve müttefiklik köklü değişikliklere uğradı. Ancak milli menfaatlere odaklı dış politika hiç değişmedi. Batının hedefi değişince İslam ülkelerinin ve Türkiye’nin işi zorlaştı.

Türkiye son 10 yıldır gizli ve açık saldırılarla karşı karşıyadır. Ülkemiz üzerinde operasyon üzerine operasyonlar yapılıyor. Basın ve bazı siyasetçiler de kullanılarak kamuoyu hazırlandı. Birçok ülkede muhalefeti ve iktidarı ile devlet korunurken; bizde devletle hesaplaşma ve rejime karşı olma uğruna demokratikleşme adına devletle çatışılıyor. Devlet her şeyden sorumlu tutuluyor ve her şeyin altında derin devlet aranıyor. Oysa yabancı derin devletler ülkemizde cirit atıyor. Çelişkiler yumağı ve Türkiye’nin sıcak karnı burada… Fransa da son Paris olayları bazılarına ders olmalıdır.İnsan hakları ve demokratikleşme uğruna örgütlerle pazarlık ve açılım yapılmadı. Güvenlik ihmal edilmedi.Teröristlerin analarının ağlayıp ağlamayacağı düşünülmedi. Bizdeki gibi komik akiller heyeti teşkil edilerek halk kaldırılmaya çalışılmadı.Batılı istihbarat örgütlerinin tezgâhı yürütüldü. TV ekranlarında çözülmeci koro yer almadı. Hrant Dink, Trabzon da bir rahip ve Malatya da misyonerlik yapan bir yayınevine gerçekleştirilen cinayetler,askere ve önemli bazı kurumlarımıza uygulanan dış destekli operasyonların, kumpasların ve davaların önünü açtı. Askeri darbeler öne çıkarılarak birçok sivil darbe örtüldü. Darbeler izinle yapıldığına göre, süper güç ülkemizde kendi kendine mi darbe yapacaktı? Askerin operasyon yetkileri sınırlandırıldı ve terörle mücadele müzakereye yönlendirildi. Bu süreç özerklik mi bağımsızlık mı tartışmalarına döndü.

Yargı kamplara ayrıldı. Bazı hâkim ve savcılar milletin olmaya devam ederken bazıları partinin, bazıları ise paralel yapının oldu. Ortaklık bozulunca paralel yapı mensuplarının üzerine gidildi. Maalesef Başbakana methiye düzen savcı ve hâkimler görüldü. Tarafsız olanlarda cemaatçi ve paralel yapılarak suçlandı.Paralel yapıları doğuranlar, kurumları onlara teslim edenler, Türk Milletinin vermediği yetkiyi paralel yapıyla paylaştılar.

Polis ise; yine Devletin, partinin ve cemaatinin diye üçe bölündü ve birbiriyle uğraşır hale getirildi.Terörle mücadelede asker ve polisin etkisizleştirilmesi için gerekenler yapıldı. Terör azdırıldı; açılım ve çözüm süreci masalı topluma yutturuldu.

Güney sınırımız yolgeçen hanı oldu; egemenlik haklarımız çiğnendi. Şii-Sünni ayrımı yapıldı. Bizimkiler sanki bize yetmiyormuş gibi, ithal teröristler ülkeye doldu. Gariptir ama, düşmanlarımıza kucak açtık. Irak’ın kuzeyindeki bölge yönetimine her türlü desteği verdik. Silahlı PKK ve Peşmergeleri sınırımızdan geçirerek İŞİD‘in hedefi olduk. ABD den daha fazla Esad düşmanlığı yaptık oysa Esad’ın zayıflaması kuzeyde terör örgütlerinin egemenliği idi. Güvenlik güçlerindeki çekişme ve tasfiye ülkeyi terör ve sabotaj olaylarına müsait bir hale getirdi. Son olarak İspanya’da pasaportunda Türkiye çıkışlı olanların gözaltına alınabileceği kararı alındı. Türkiye ile mücadele eden örgütlerle ilgili suç hafızası adeta yok edildi. Etnik sıfatlar öne çıkarılarak milli kimlik dışlandı ve etniklik iç politikanın merkezi yapıldı. Eşit vatandaşlık, adalet ve kardeşlik adı altında ortak aidiyet duygusu tahrip edildi. Etnik fitne ve taassuba yol verildi.Hak ve özgürlükler herkes için değil; mezhep ve etnikliğe göre düşünüldü. Etnik tuzağı kendi elimizle kurduk; buna uygun olarak yer adlarıyla oynadık. Milli Mücadele ile kavgalı, yabancılarla işbirliği yapmış bütün isyancıları, hainleri kahraman ilân ettik. Ülkenin Başbakanı Ermeni tehcirini yanlış buldu ve Osmanlıyı adeta suçladı. Milli bağımsızlığı kazanmak için kan ve can veren terörle mücadele eden şehit ve gazilerimiz neredeyse yargılanacaklar! Türk Milleti 7 Haziran Genel Seçimlerini iyi değerlendirmelidir.

 

Kafkasya’da Ufuk Turu

Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Başkanı

dr. Akkan Suver

Milletlerarası stratejist dirâyeti ve diplomat nezâketi ile

Kafkasya bölgesinin meselelerini tahlil etti ve akılcı çözümler üretti.

Oğuz Çetinoğlu: Kafkaslar, ‘milletlerarası hukukun en çok ihlal edildiği bölge’ olarak dikkat çekiyor. Bu durum, Kafkasya’nın etnik yapısından kaynaklanıyor olsa bile, Rusya’nın emperyalist politikaları da önemli bir etkendir. Konu ile ilgili olarak sizin değerlendirmeleriniz nelerdir?

Dr. Akkan Suver: 2015 yılının başındayız. Kafkas coğrafyasında gelişen-büyüyen ülkelerle, gelişmeye çalışan ülkeler ve yerinde sayan ülkeler arasında iletişimsizlik devam ediyor. Büyüyen Azerbaycan, gelişmeye çalışan Gürcistan ile Ukrayna ve yerinde sayan Ermenistan! Bu üç ülke adeta tezat teşkil eden yapılarıyla Rusya ile farklı mesafeli duruşlarıyla da dikkat çekiyorlar. Gürcistan ve Ukrayna, Rusya ile bağlarını koparmış adeta “selamı – sabahı” kesmişken, Ermenistan’ın sıkı sıkıya Rusya bağımlılığı sürüyor. Azerbaycan ise isabetli ve dengeli bir politika ile Avrupa Birliği’yle, Amerika Birleşik Devletleri’yle olan ilişkisi nispetinde de Rusya ile ilişkini devam ettiriyor. Ne fazla, ne eksik! Kafkas coğrafyasında Azerbaycan istikrar ve denge unsurudur. Karabağ’ın kanayan yarasını masada çözmek, barış yoluyla neticeye varmak, Azerbaycan’ın stratejisini oluşturmaktadır. Gürcistan ve Ukrayna, Rusya ile giriştikleri bilek güreşinden toprak vererek çıkmalarını hazmedemediklerinden ve rotalarını tamamen Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri’ne çevirdiklerinden batıya yakın, Ermenistan’a ve Rusya’ya uzak ara mesafeli bir politika içindedirler. Gürcistan, ekonomik olarak batının yanı sıra Azerbaycan’ın da yüksek desteğiyle ayaktadır. Ukrayna ise Avrupa Birliği’nin eline bakar hale gelmiş bulunmaktadır. Ermenistan ise Rusya eksenli bir politikanın Kafkaslardaki temsilciliğini inatla devam ettirmektedir. Bu inat ülkenin bozuk bir maliye politikasıyla, dibe vuruşunun işaretlerini de vermektedir.

Çetinoğlu: ‘Kafkasya’da anlaşmazlıklar yalnızca dondurulabilir…’ deniliyor. Bu istikrarlı istikrarsızlık Türkiye’ye ne türlü faturalar çıkartabilir?

Dr. Suver: Kafkasya anlaşmazlığı elbette dondurulmuştur. Dondurulmazsa ne olur, derseniz; Ukrayna’yı gösterebilirim. Kırım bugün elden çıkmıştır. Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı, Ukrayna’nın doğu vilayetlerinden Donetsk ve Lugansk’ın bağımsızlık ilanına varmış ve Kiev yönetimine karşı silahlı mücadeleleri, Ukrayna krizini bugün bölge güvenliği meselesine dönüştürmüştür. Öte yandan Azerbaycan toprakları Birleşmiş Milletlere, AGİT’e, Avrupa Konseyi’ne, Avrupa Parlamentosu kararlarına rağmen, işgal altındadır. Gürcistan topraklarının önemli bir kısmı, Rusya’nın isteği doğrultusunda Ermenistan’ın kontrolündedir. Burada yalnız dikkatli olmak yetmez, bulaşmamak da gereklidir.

Türkiye ölçülü, dengeli ve Büyük Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” politikasından sapmadan devam ettirilebilir dış politika uygulamasından vazgeçmediği sürece bu bölgede ödeyeceği bir faturayla karşılaşmaz. Her ne kadar bu yıl Ermenilerin bağırıp çağırmalarına şahit olacaksa da aklıselimin galebe çalacağına olan inancımı korumaktayım.

Çetinoğlu: Türkiye’nin bu faturalara muhatap olmaması için Kafkasya politikasında; mutlaka olması gerekenlerle asla olmaması gereken hususları konu başlıkları itibâriyle belirtmeniz mümkün mü?

Dr. Suver: Kafkas bölgesinde tıpkı Azerbaycan’ın yaptığı gibi yapıp önce güçlü bir ekonomiyi devam ettirilebilir kılarak, istikrarlı bir devlet yapısıyla ve etkin bir diplomasiyle yolumuza devam etmek mecburiyetindeyiz. Azerbaycan – Türkiye dostluğu bunun en önemli şahididir. Ekonomik olarak Azerbaycan Türkiye’nin en büyük dış yatırımcısı olmuşsa bunun ekonomik olduğu kadar siyasî yararı da vardır. Gürcistan’ın ekonomik girdilerinde de Azerbaycan’ın katkısı büyüktür. Milletlerarası projelerde Kars, Tiflis, Bakü demiryolu inşaatında olduğu gibi Gürcistan’ın payını Azerbaycan sübvanse etmektedir. Bir arada refahı bölüşümün en müstesna örneği olarak bu sübvansiyonu gösterebiliriz. Öte yandan bu yüz yılın en önemli projelerinden bir olan TANAP’ın Azerbaycan’la inşa edilmesi de bu bakımdan son derece önemlidir.

Çetinoğlu: Kırım’ın, ‘genişletilmiş Kafkasya’ alanında yer aldığını farz ederek sorayım: Kadim Türk yurdu Kırım’ın Rusya tarafından târihte ikinci defa ilhak edilmiş olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Suver: Kırım Türkleri Türkiye ile Ukrayna arasında önemli bir köprüydü. Tarihin karanlık bir zamanında zorla yaşadıkları topraklarından kopartılmış olan Kırım Türklerinin komünizmin çökmesiyle anayurtlarına dönmelerinden sonra Ukrayna’nın kendilerine tanıdığı hukukî, siyasî ve ekonomik bütünleşmelerdin yararlandıkları bir sırada 2014 yılında yeniden bir maceraya sürüklenmeleri bence büyük bir talihsizliktir. Burada Ukrayna’nın siyasî tercihini eleştirecek değilim. Ama Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri, Ukrayna’nın hedef alanında değişikliği desteklemişler ve Ukrayna’yı yanlarına davet ettikten sonra, Rusya Federasyonu’nun karşı atağına, ekonomik ambargo ile cevap vermekle yetinmişlerdir. Olan arada kalan Kırım’a olmuştur.

Çetinoğlu: Kırım Türklerinin ata yurtlarında can ve mal güvenliği teminatına sahip olarak yaşamaya devam etmeleri nasıl mümkün olabilir?

Bu ortamın sağlanmasında Türkiye’nin rolü-görevi nedir?

Görevini ifa edebilmesi için kullanacağı yaptırım gücünün kaynakları neler olabilir?

Dr. Suver: Türk dünyasının önemli bir kolu olan Kırım Türkleri ile olan akrabalık bağlarımız bizim yalnız onlarla değil, yıllarca Ukrayna ile de aramızda bir gönül köprüsü oluşturmuştu. Türkiye yirmi beş yıldır Kırım halkının refahına katkıda bulunan bir ülkedir. Bizler yıllarca Kırım ekonomisinin ve buna bağlı olarak Kırım halkının ekonomik ve sosyal durumunun güçlenmesi için çalıştık. Bugün ise Kırım toprakları yeni bir yol haritasındadır. Rusya Devlet Başkanı Putin, Türkiye ziyaretinde Kırım için güzel sözler söylemiştir. Bu elbette cumhuriyet hükümetimizin telkini ve başarılı diplomasisiyle gerçekleşmiştir.

Şimdi elde var olanla iktifa etmek mecburiyetindeyiz.

Kırım artık Ukrayna’nın değil, Rusya’nın ilgi alanındadır. Bu gerçeği kabullenerek gönül köprüsünün yollarını Kırım için, Moskova ile şekillendirmemiz gerekir

Çetinoğlu: Rusya-Gürcüstan savaşının fitilini ateşleyecek potansiyele sâhip olan Abhazya, Rusya’nın himâyesine girdi. Bu gelişme hakkındaki görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Suver: Abhazya tercihini Rusya’dan yana yapmış görünmektedir.

Türkiye, Gürcistan’ın güçlü bir devlet olarak bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü devam ettirmesine yirmi beş yıldır büyük önem atfetmiştir. Gürcistan’ın sıkıntılarının ve Gürcistan’ın toprak bütünlüğünün çözüme kavuşturulması, Türkiye’nin her zaman yegâne arzusu olmuştur. Gürcistan’ın batılı kuruluşlarla bütünleşme yolunda attığı ileri adımlar, Rusya Federasyonu’nca pek olumlu karşılanmadığından olsa gerek başına bölge barışı açısından, bölge istikrarı açısından önemli gaileler açılmasına sebep olmuştur.

Abhazya meselesi egemenlik, toprak bütünlüğü ve sınırların değişmezliği ilkeleri çerçevesinde barışçı yollardan çözüme kavuşmadıkça ihtilafın sonlanması imkânsızdır.

Öte yandan Kafkasya’da huzur, barış ve istikrarın tesis edilmesi Avrasya coğrafyasının merkezinde yer alan Türkiye ve Gürcistan için büyük önem taşımaktadır. Dolayısıyla Gürcistan’ın bağımsızlığı, egemenliği ve toprak bütünlüğünün muhafazası, Türkiye için büyük önem atfetmektedir. Zira barış ve istikrar olmazsa kalkınma olmaz, refah elde edilmez. Türkiye Gürcistan için batıyla bir köprüdür. Gürcistan da bizim doğuyla olan köprümüzdür.

Çetinoğlu: Putin’in Rusya’sı güçleniyor. Farklı bir yapıda olsa bile Sovyetler Birliği’nin ihyasına doğru bir gidiş söz konusu mu? Bu gidişin sonunda neler olabileceğini tahmin ediyorsunuz?

Dr. Suver: Putin’in Rusya’sı dün de güçlüydü, bugün de güçlüdür. Rusya hedefleri ve çapıyla bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bugün Putin’le, dün Stalin’le ve daha önce Çarlarla tarihte var olan Rusya, 1980’li yılların sonunda dağılmışsa bu bizi aldatmamalıdır. Rusya dağılmış, parçalanmış içerisinden yeni devletler çıkmış ve Baltıklarda, Doğu Avrupa’da, Balkanlarda, Kafkaslarda ve Orta Asya’da nüfuzunu kaybetmiştir. Sebebi, burada hüküm süren komünist rejimdi. Komünist rejim, her şeyin devlet tarafından yapılmasını öngören, hür teşebbüsü tamamen ortadan kaldıran bir rejimin adıydı. Ve hepsinden önemlisi bu bölgelerde yetişmiş insan gücü yoktu. Herkes memurdu. İşçiydi. Ve tek parti hâkimdi.

1980’li yılların sonunda oluşan bütün devletler ve Rusya Federasyonu dâhil, hiçbir devlette Marksist ekonomi artık mevcut değildir. Hepsi demokratik piyasa ekonomisine ve devlet yönetiminde de komünist idareden demokratik idareye geçmişlerdir.

Bu büyük bir transformasyondur. Kolaylıkla yapmışlardır.

Türkiye oluşan bu ülkelerin transformasyonuna büyük katkıda bulunmuştur. Rusya Federasyonu bugün bu şartlar altında ele alınmalı ve böyle değerlendirilmelidir.

Çetinoğlu: Ukrayna, Moskova’nın baskısından kurtulabilir, toprak kaybını önleyebilir mi?

Dr. Suver: Ukrayna batının desteğine sahip gözüküyor. Bu yüksek desteğe rağmen toprak kaybını önleyebileceğini sanmıyorum. Tek başına bağımsızlığını ilan eden Donetsk bölgesinde de kayıp oluşursa pek şaşırmamak gerekir. Rusya Federasyonu’na uygulanan ambargo, Rusya’nın 2015 kalkınma hedeflerinde bir daralma yaratabilir ama Rusya’nın emellerinde bir değişiklik yaratmaz. Biraz önce söyledim; Rusya büyüktür ve büyük de kalacaktır.

Çetinoğlu: Ermenistan’ın, Rusya’nın desteğini alarak Karabağ’ı işgal etmesiyle başlayan hukuksuzluk krizi unutulmuş gibi görünüyor. Karabağ, Ermenistan’ın oldu mu? Siz nasıl bir gelişme bekliyorsunuz?

Dr. Suver: Ermenistan, tarihten husumet çıkarmaktan vazgeçmedikçe bir yere varamaz. Türkiye barışçı bir ülkedir. İstiklal Savaşı sonunda da emperyalist devletlerle olan meselelerini barışçı yollardan çözüme kavuşturmuştur. Doksan iki yıldır da barış içinde yaşamaktadır. Bizim Ermenistan’la aramızda doğrudan bir problem yoktur. Problem, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki “Yukarı Karabağ İhtilafı”dır. Türk kamuoyu 1,5 milyon insanın (kaçkın) mülteci durumuna düşmesinden son derece rahatsızdır. Esasen bu durumdan bütün dünyanın rahatsızlık duyması gerekir. Evet, 1994 yılından itibaren ateşkes var ama Karabağ; Azerbaycan’a verilmedikçe Türkiye’nin Ermenistan tavrı devam edecektir. Etmelidir de.

Gene Ermeniler, sözde öldürme olaylarının bu yıl yüzüncü yıldönümü yapacaklardır. Ama ben bunu bizim problemimiz olarak görmüyorum. Böyle bir prblemimiz olsaydı, ülkemizde çalışan göçmen Ermenilere en azından izin vermezdik.

Türkiye’nin isteği, Azerbaycan ile ihtilafın ortadan kaldırılmasından ibarettir. Unutmamak gerekir ki; Türkiye ile Ermenistan arasındaki ekonomik ve ticarî ilişkiler, Azerbaycan halkını rencide edecek bir şekilde geliştirilemez. Gerçekleşemez. Meselenin özü budur.

Azerbaycan ve Ermenistan’ın karşılıklı olarak herhangi bir çözüm üzerinde mutabık kalmaları, bizim aramızdaki ilişkilerin gelişmesinin önünde engellerin de kaldırılmasında öncü bir rol oynar. Ermenistan geçmişte yaşamaktadır. Geçmişin hatıralarıyla avunmaktadır. Dolayısıyla zorluk, darlık, yoksulluk ve çaresizlik içindedir. Azerbaycan, zenginliğin ve dünyada kabul görürlülüğün imkân ve avantajlarını yaşarken “monodevlet” Ermenistan’a en azından komşularının toprak bütünlüğüne saygı göstermesi için milletlerarası baskının arttırılmasından yanayım.

Çetinoğlu: Yirminci yüzyılın en büyük katliamı olan Hocalı’nın hesabı da unutuldu mu? Bu unutkanlık, ‘komşularla sıfır problem…’ politikasının gereği olarak mı değerlendirilmeli?

Dr. Suver: Hocalı’nın hesabı vicdanlarda sorulmuştur.

Hocalı’nın yaşadığı dram, bir insanlık katliamı olarak kabul görmüştür. Hocalı’nın taze izleri, Ermenistan’ın mazisinde bir lekedir.

Dünya Hocalı’nın farkındadır. Türkiye de, Erivan’ın vahşi ve insanlık dışı davranışının dün de, bugün de takipçisi olmuştur. Yarın da olacaktır. Zira Hocalı’da işlenen insanlık suçudur.

Çetinoğlu: Bu arada, Kafkasya’da Türkiye’yi ilgilendiren olumlu gelişmeler de var: Azerbaycan Doğal Gazını Avrupa’ya ulaştıracak Güney Enerji Koridoru Projesi’nin temeli 20 Eylül 2014 tarihinde atıldı. Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) Mutabakat Zaptı, 21 Ekim 2014 tarihinde, Türkiye ile Azerbaycan arasında imzalandı. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dr. Suver: TANAP Projesi, çağın projesidir.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki enerji sektöründeki işbirliği, Şah Deniz 2 yatağından çıkan doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak ve ülkemizin enerjide kaynak çeşitliliğine katkıda bulunacak olan Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi önemli bir projedir.

Azerbaycan, Türkiye’ye arz güvenliği, Azerbaycan’a da talep güvenliği sağlayan bu projenin ortaya koyduğu işbirliği, ülkelerimizi dünya enerji sektöründe iki önemli oyuncu kılmıştır.

Bu arada 2008 yılında gerçekleşen Petkim’in özelleştirilmesi, Türk – Azeri dostluğuna yeni bir ufuk açmış ve Azerbaycan doğrudan Türkiye’nin en büyük dış yatırımcısı olmuştur.

6 Aralık 2011’de mutabakat zaptı imzalanan, 26 Haziran 2012’de de Hükümetler arası imzaların atıldığı Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesi (TANAP), Türkiye ve Avrupa’nın doğalgaz arzına, Şah Deniz 2 sahası ve ilave kaynaklardan doğalgaz tedarikiyle büyük katkı sağlayacaktır.

TANAP projesinin toplam yatırım tutarının 12 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor. Yatırımın tamamı öz sermaye kullanılarak yapılmaktadır. Türkiye’nin gelecek 10 yılda 120 milyar dolara yakın eneri yatırımı gereksinimi olduğu göz önüne alındığında, TANAP projesi, bu yatırım ihtiyacının %10’luk kısmını tek başına karşılayacak büyüklükte bir proje olarak öne çıkıyor.

TANAP projesinin inşaat, destek hizmetleri, boru üretimi ve diğer çeşitli aşamalarında 15 binden fazla yeni istihdam imkânının yaratılacağı tahmin ediliyor. Yatırımın ekonomiye katkısı sadece geçtiği illerle sınırlı kalmayacak; doğrudan ve dolaylı olarak birçok sektörde önemli bir ekonomik hareketliliği de beraberinde getirecektir.

TANAP ile Türkiye enerji arz güvenliğini güvence altına alıp, artan iç talebi karşılayacak önemli bir arz kaynağına kavuşurken aynı zamanda önemli bir mahallî enerji hub’ı olma hedefine de bir adım daha yaklaşmış olacaktır.

Çetinoğlu: Rusya-Çin rekabetinin geleceğini yorumlar mısınız?

Dr. Suver: Rusya ile Çin arasında bulunan ezeli rekabet en azından bu yıl rafa kalkacağa benzer.

Zira dünyanın en önemli petrol üreticisi bölgelerinden olan Rusya ve Ortadoğu’daki tansiyonun petrol fiyatlarında ortaya koyduğu gerileme, jeopolitik rekabetlerdeki yükselişin faturasını bir ölçüde düşürüyor, aksine tırmandırmıyor.

Rusya ile Avrupa Birliği’nin ve Amerika Birleşik Devletleri’nin karşılıklı yaptırımları, Çin ile ilişkilerinde kendiliğinden bir yakınlaşma taşıyacağının işaretlerini vermektedir.

Dünya ekonomisindeki büyümenin %45’ini tek başına sağlayan Çin, toparlamakta olduğu büyüme ekonomisi ile Rusya ile rekabetine ara verir mi? Zira Rusya’nın Ukrayna politikasına karşı batının giderek artan yaptırımlarından etkilenmiş bulunduğunu göz önüne getirecek olursak, Rusya ile Çin arasında kendiliğinden rekabet dışı bir ilişkinin oluşacağını hiç olmazsa bu yıl için var saymaktayım.

Çetinoğlu: Son olarak, izniniz olur ise, konu dışına çıkalım. Bu yıl ev sahipliğini üstlendiğimiz G-20 ile ilgili düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

Dr. Suver: Türkiye, G-20 içinde temsil edilmeyen en az gelişmiş devletlerin sesi olmalı, bu devletlerle G-20 ülkelerinin bir araya gelmesi yönünde çalışmalarına devam etmelidir.

Türkiye, en az gelişmiş devletlerin kaygı ve taleplerinin platformun gündeminde kalması için çaba göstermeli, bu devletlere sağlanan kalkınma yardımlarında koordinasyon merkezi haline gelmelidir. 2015’teki zirvede en az gelişmiş ülkelerle G-20 ülkelerini buluşturabilecek bir toplantı formülü geliştirilebilir ve G-20 platformunda bu ülkelerin Türkiye tarafından temsil edilmesine imkân tanıyacak bir uygulama başlatılması teklif edilebilir.

Öte yandan Türkiye, G-20’ye daimi sekretarya kurulması fikrini tekrar gündeme getirmeli ve bu sekretaryanın İstanbul’da kurulması için bir teklif sunmalıdır. 2010’da dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, platforma daimi bir sekretarya kurulması teklifinde bulunmuş, sekretarya için Paris’i önermişti. Aynı dönemde Güney Kore’nin başkenti Seul’ün de daimi sekretaryaya ev sahibi olabileceği gündeme gelmişti. Çin ve Brezilya daimi sekretarya fikrini desteklemekte, G-8’de yer alan İtalya ve Japonya ise bu fikre sıcak bakmamaktadırlar. Türkiye daimi sekretarya fikrini savunan üyelerle konuyu istişare ederek bu ülkelerin desteğini almaya, diğer üyelerin de kaygılarını dikkate alarak bu devletlerin karşı çıkmamasını temin etmeye çalışabilir.

 

 

DR. AKKAN SUVER:

26 Mayıs 2008 tarihinde Montenegro Devleti tarafından İstanbul’a Fahri Başkonsolos olarak atanan Dr. Akkan Suver halen Türkiye’nin en prestijli sivil toplum kuruluşu olan Marmara Grubu Vakfı’nın başkanlığını yürütmektedir.

1998 yılından beri aralıksız olarak gerçekleşen Avrasya Ekonomi Zirveleri’nin kurucusu olan Dr. Akkan Suver; 2001 yılında Azerbaycan Tefekkür Üniversitesi tarafından Fahri Doktora, 2010 yılında Kırgızistan Bişkek Üniversitesi tarafından Fahri Profesörlük, 2013 yılında Romanya Köstence Devlet Denizcilik Üniversitesi tarafından Fahri Doktora unvanı ile taltif edilmiştir.

Geride bıraktığımız yıllarda, Türkiye’de başlattığı daha sonra milletlerarası barış alanında gerçekleştirdiği kültürlerarası diyalog çalışmalarından dolayı 2007 yılında Papa 16. Benedict tarafından Papalık Madalyası ile onurlandırılan Dr. Suver’e bugüne kadar Azerbaycan Devleti tarafından Dostluk Ordeni ile Terakki Madalyasi, Moğolistan Devleti tarafından Cengiz Han Madalyası, Kutup Yıldızı Madalyası ve Gümüş Yıldız Madalyası ve Moldova – Gagavuzya Devleti tarafından 15. Yıl Madalyası, 20. Yıl Madalyası ve Hürriyet Nişanı verilmiştir.

Kültürlerarası Diyalog çalışmaları ile milletlerarası alanda kabul gören Dr. Akkan Suver’e 14 Şubat 2013’de Balkan Barış Kulübü tarafından Balkan Barış Madalyası verilmiştir.

4-6 Şubat 2014 günleri 17 yıldır aralıksız tertiplenen Avrasya Ekonomi Zirveleri’nin onyedincisini  52 ülkenin katılımı ile gerçekleştirmiştir.

9 Mart 2014 tarihinde merkezi Bükreş’te bulunan BSCSIF örgütü tarafından Jübile Madalyası verilmiştir.

14 Ekim 2014 tarihinde Dr. Akkan Suver’e Moldova Gagavuzya Yeri’nin en yüksek Nişan’ı olan “Gagavuzya Yeri Ordeni” verilmiştir.

20 Kasım 2014 tarihinde Komünizm’in bitişinin 25. Yılı münasebetiyle, Dr. Akkan Suver’e Bükreş’te Romanya Başbakanı Victor Ponta tarafından Romanya Devlet nişanı verilmiştir.

23 Kasım 2014 tarihinde Dr. Akkan Suver’e Viyana’da Viyana Ekonomi Forumu tarafından Stratejik Partner ödülü eski Şansölye Dr. Erhard Busek tarafından verilmiştir.

17 Aralık 2014 tarihinde Romanya’nın Ankara Büyükelçisi Radu Onefrei, Dr. Akkan Suver’e Türk-Romen ilişkileri Ödülü’nü kendi eliyle sunmuştur.

Dr. Akkan Suver, geride bıraktığımız yıllar içerisinde millî ve milletlerarası çeşitli kuruluşlar tarafından yılın gazetecisi, yılın sivil toplum teşkilatı lideri gibi unvanlara layık görülerek taltif edilmiştir.

Gene Türk sivil toplumu adına Azerbaycan’da, Özbekistan’da, Bulgaristan’da, Kırgızistan’da, Gürcistan’da ki seçimlerde ‘Gözlemci’ statüsünde yer almıştır.

Dr. Suver Türkiye’nin tanınmış gazeteci ve yazarlarındandır.

 

Ali Osman Yemen’de

İzmit-Güvercinlik Köyünden askerlik için Yemen’e giden, Ali Osman burada 12 yıl kalır.

Anadolu’nun güzel çocukları ve onların komutanları bilirler ki Yemen giderse, Mekke-Medine (Hicaz) da gider. Bunun için bu topraklarda hem oyuna getirilen yerli Arap Çeteleri ile uğraşırlar, hem de batının Osmanlı düşmanlarıyla mücadele verirler.

Bu Türk ve İslam düşmanlarının başında İngilizler gelmektedir.

İslam Dünya’sı için Yemen çok çok önemlidir. Yemen ile Kızıldeniz kontrol edilir, Kızıldeniz ile de Hicaz bölgesi korunmuş olur.

Yemen’in, Osmanlının bir parçası olması 1517 Ridaniye Savaşı sonrasıdır. Yani Yavuz Sultan Selim zamanı. Elimizden kesin çıkması ise, 1918 Mondros Mütarekesi ile olmuştur. Hemen hemen 400 yıl Osmanlı’nın, yani Türklerin korumasındadır Yemen. Bu süre içinde dile kolay 310 bin Şehit vermişiz Mekke-Medine’nin ileri karakolu olan Yemen bölgesinde.

Yemen halkının bir kısmı, Türklerin Kâbe’yi (Hicaz Bölgesi) korumak için orada bulunduğunu bilirler ve Türk halkını severler.

Ama başta Zeyd’iler olmak üzere bir kısım Yemenliler de isyan ve tuzaklarla ve de dış güçlerin etkisiyle maalesef 300 bini aşan Türk evladını orada şehit etmişlerdir.

En büyük kayıp da, 1907-1911 yılları arasında İngilizlerin desteklediği Halife İmam Yahya döneminde olmuştur. Çok ilginçtir, 1911’de Osmanlı’nın yarı bağımsızlık verdiği Yemen ve Onun başındaki İmam Yahya, bu tarihten sonra da hep Osmanlı’nın yanında yer almış ve İngilizlere karşı Türklerin yanında savaşmıştır.

Şerif Hüseyin’in alçaklığını ve hainliğini yaşamamıştır.

1918’lerden sonra başsız ve korumasız kalan Türk askerleri, ya şerefini koruma adına İngilizlerle savaşarak esir veya şehit olma durumunda kalmışlardır, ya da bir kısım Türk askeri de Yemen’i vatan edinmiştir. Bugün bile 10.000 civarında Türk vardır Yemen’de. Bir kısmı da, kendi başına her türlü tehlikeyi göze alarak Anadolu’ya dönmeye çalışmışlardır.

İşte; kendi imkânlarıyla Anadolu’ya dönmeye çalışanlardan biri de Ali Osman Çavuştur. Yemen’deki askerlik süresi içerisinde, Ali Osman artık çavuş da olmuştur.

Ali Osman üç arkadaşı ile yola çıkar. Gece yol alır, gündüz ise saklanarak yaya olarak köylerine gelmeye çalışırlardı.

Bir gece ansızın isyancı Arap eşkıyaları tarafından baskına uğrarlar. Bu arada Ali Osman’ın iki arkadaşı şehit edilir. Kendisi bir kayanın arasında gizlenmiş, kurtulmuştur. Ancak, ne acıdır ki iki arkadaşı öldürülmekle kalınmamış, parçalanmış, midesinde ve bağırsaklarında altın aranmıştır. Bu eşkıyaların kullandıkları ateşli silahlarının(İngiliz hediyesi) yanında, diğer silahları da cenbiye (kama-bıçak) dedikleri, bugün bile Yemen’de bellerine takıp gezdikleri kamadır.

Ali Osman, artık yalnızdır. Arap çöllerinde tek başına, gündüz saklanıyor gece de yol almaya çalışıyordu.

Aylar sonra Halep’e varır. Halep’e vardığını, daha sonra yakın dostlarına, “Sanki köyüme geldim. Halep beni o kadar rahatlattı” der.

Halep, Gaziantep, Adana derken Konya’ya varır. Konya’da büyükçe bir köyde, bir akşam misafir kalır. O gece sohbetler yapılır, duygulu anlar yaşanır.

Sabah olur, çorba içildikten sonra Ali Osman ev sahibi adamın elini öpmek ister. Bir taraftan da yola çıkmak için acele etmektedir. Ev sahibi yaşlı amca elini vermez ve Ali Osman’ı bir odaya çekerek Ona “Oğlum, iyi bir insana benziyorsun. Benim üç kızım var, Oğullarım hep şehit oldular, gel benim evladım ol. Kızımın biriyle yuva kur. Hem ben yaşlandım ve yalnızım hem de şehit olan oğullarımın acısını biraz olsun dindirmiş olurum” der.

Ali Osman, ev sahibine sarılır, elini öper “Amca, 12 yıldır, anamı-babamı köyümü özledim. Onlar da sağ mı- ölü mü bilmiyorum. Müsaadenizle ben yoluma devam etmek istiyorum.” der.

Ev sahibi amca; bu misafir gencin koluna girer, dış kapının arkasında, muhafazalı bir odaya götürerek orada iki teneke altın ve gümüşü gösterir. Ona: “Oğlum, evladım bunlar da senin, mülk de senin olacak, beni yalnız bırakma” der.

Ali Osman’ın gözü hiçbir şey görmemektedir. Yoluna devam etmek ister. Yaşlı ev sahibi ile duygusal bir zaman dilimini paylaşır, elini öper, helalliğini alır ve yoluna devam eder.

Zaman, gün ve ay bilinmez. Geçmiş zamandır çünkü. Kayıt tutmak da yok, herkes can derdinde. O zamanlarda ne mal, ne mülk, Dünya nimetlerinin para etmediği zamanlar…

Nihayet Adapazarı’na gelir Ali Osman, daha sonra anlatır yakınlarına. “Adapazarı civarında bir köye yakın yerde, beni inzibat gördü. Baktım bana doğru geliyor. Ben de bir eğrilti ve şahmelik denen bitkilerin arkasına saklandım ve bildiğim bütün duaları okudum. Öyle ya, taa Yemen’den, Arabistan’dan gel, köyüne yaklaşmışken seni devriyeler yakalasın, doğru cepheye. Ben cepheden kaçmıyorum ki, anamın-babamın elini öpüp üç gün köyde kalayım, sonra da ben zaten gönüllüyüm cepheye gitmeye.”

Çok ilginçtir, ben bu otların arkasında vücudumun yarısı gözüktüğü halde, inzibatlar iki kere yanımdan geçtiler. Ya beni görmediler veya görmezden geldiler, bilemiyorum. Oradan kurtulur, kurtulmaz doğru Güvercinlik’e köyüme geldim.

Doğduğum, büyüdüğüm evin kapısını çaldım. Açılmasını beklemeden ağaç kapıyı gıcırdatarak ben açtım. Bu arada sabırla kapıya kim çıkacak diye bekledim. Saç, sakalım karışık ve üzerimdekiler pekiyi değildi. Biraz sonra kapıya doğru anam geldi. Beni gördü. Ama hemen eve, geri içeriye döndü. Bu hareketini anlayamadım.

Az sonra, baktım anam iki dilim ekmek ve arasında bir kapak (büyükçe dilim) peynir koymuş, bana doğru yaklaştı ve bu getirdiklerini bana uzattı.

Anladım ki, anam beni dilenci sanmıştı. Kaskatı kesildim. Elim-ayağım tutmaz oldu. Konuşamadım. İyi ki konuşamadım, belki bu arada anama bir şey olurdu.

Çünkü anam, babam beni öldü biliyordu. O zamanlar Yemen’e giden, gelmezdi ki. Hem de 12 sene aradan sonra.

Anamın elinden ekmeği almadım. Evin arkasına doğru gittim. Baktım ailemiz harman döğmekle meşguller. Harmanda iki çift öküz, düvenle sapları saman yapmak, taneleri ayırmakla meşguldüler.

Harmana biraz daha yaklaştığımda, armut ağacının dibinde babamı ibrikle abdest alırken gördüm. Yanına yaklaştım, selam verdim.

O da bana dönerek selamımı aldı ve “Hoş geldin, misafir, buyur gel otur şuraya” dedi. Anladım ki babam da beni tanıyamadı.

Henüz ayaktaydım. Bir şeyler demek istiyordum ki, arkamdan anam hışımla bana doğru koştu ve sarıldı.”Oğlum, yavrum, kuzum benim!” dediğini duydum. İkimiz de kendimizde değildik!

Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Kendimi anamın kucağında, dizinde buldum. Bir elimi anam tutmuş, diğer elimi de ıslak abdest sulu elleriyle babam tutuyordu.

Artık harman işi durmuş, bütün ailem başucumda, hatta ne çabuk duyulmuş ki köyün yarısı benim yanımdaydı. Ama dedem yoktu, kocaanam yoktu, köyde birçok büyüğümüz ahirete göç etmişti, bu zaman diliminde…

Sonradan Ali Osman’ın anası diyor ki “Seni dilenci zannettim oğul, benden ekmeği almadın. İçime bir ateş düştü, sonra kokunu aldım. Yaradan’ım bana hissettirdi. Seni içimde, gönlümde hissettim. Analık kolay mı?” Çocukluğun, askere gidişin gözlerimin önüne geldi.

Doğru söylüyordu Halise Ana. Analık kolay değildi…

Evet, Ali Osman Çavuş dedemiz, yıllar sonra nice olay ve tehlikelerden sonra, yuvasına dönebildi. Belki ama körlenen, yok olan, aynı sülaleden üç hanenin yerinde yeller esmekte, şimdi ise bahçemizdeki yeri kazdığımızda ise temel taşları ve kiremit parçalarıyla karşılaşıyoruz ve bugünün kuşakları, nesilleri olarak anlıyoruz ki, bu vatan kolay korunmamış ve sahip olunmamış.

Peki, bugün ne durumdayız?

Düşmanlar mı?

Aynı…

Sadece bazen şekil ve taktik değiştiriyor, o kadar.

 

 

Çal Be Üstadım

Ufku sisler bastı,ruhlar karardı
Beyinler yoruldu,kalpler bunaldı
Sözlerin zirvesi bir “ah”a kaldı
Üç beş tatlı nağme çal be üstadım

Evhamdı,elemdi gamdı kederdi
Bitmiyor milletin bin türlü derdi
Bu hayat herkesi bir hayli gerdi
Biraz da neşeli çal be üstadım

Vur sazın teline coşsun gönüller
Yeşersin duygular şad olsun diller
Yumruklar çözülsün,tutuşsun eller
Sevdalı,gaydalı çal be üstadım

 

Ali Bardakoğlu

Bir süreden beri, ülkemizdeki gelişmelerin dinimize yarar yerine zarar verme boyutlarına ulaşma işaretleri vermeye başladığını ısrarla söylemeye, anlatmaya başlamıştık. Bu gidişatın, güya din adına hareket ettiğini iddia edenlerin, dini referans olarak alanların eliyle yapıldığını da dilimizin yettiğince anlatmaya gayret göstermekte idik.

Ülkede, 2003-2010 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Ali BARDAKOĞLU’nun görüşlerini okuyunca, anlatmaya çalıştığımız konunun tahminimizden daha dehşet verici boyutlara gelmiş olduğunu görmenin üzüntüsünü yaşadım ve iliklerim sızladı.

Ben, ülkemizde kurulmak istenen Laiklik anlayışının doğru temeller üzerine oturtulmuş olduğuna inanan insanlardanım. Fransa’dan sadır olan Laiklik Anlayışı devletin hiçbir şekilde din işlerine karışmaması şeklinde uygulama alanı bulmuşken, ülkemizde ise, devletin İslâm anlayışını topluma anlatma, ama bunu yaparken, din ve vicdan hürriyetini de koruma üzerine uygulamaya çalışıldığını düşünüyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacı, Elmalılı Hamdi YAZIR’a hâlâ aşılamayacak değerde Tefsir ve Meal yaptırılması, Sahihi Buharî’nin tercüme ettirilmesi vb. konular benim böyle düşünmeme gerekçe oluşturuyor.

Hal böyle iken, bugün gelinen noktada, Laiklik karşıtı olduğunu iddia edip, din referanslı davrandığını ve dini ideolojik olarak kullanıp istismar edenlerin toplumu ne hale getirdiklerini görmek cidden üzücü, üzücü olduğu kadar düşündürücü ve düşündürücü olduğu kadar kamçılayıcı olmaktadır.

Ali BARDAKOĞLU’na kulak verelim, hem de bütün hücrelerimizle:

“Kendisine güvenen bir medeniyet, özeleştiri kültürünü geliştirir. İslam medeniyeti de tarihte böyleydi. Ama Müslümanlarda ciddi bir özgüven kaybı oldu. Tarihten devraldıklarını bir ayıklama yapmaksızın korumaya ve savunmaya başladılar. Ulemayı ve şeyhleri eleştirilebilir, yanılabilir kişiler değil de Allah’tan özel yetkiler almış ayrıcalıklı kimseler zannettiler. Oysa yanılmaz olan, Kur’an ve sünnetin bilgisidir.”

“Bir sarıklı cübbeli çıkıyor… Kamu düzenini ortadan kaldıracak şekilde ve terörü körükleyecek bir dizi fetva verebiliyor. Din adına kadınlara ayrımcılık yapabiliyor. Öteki gördüklerine ayrımcılık yapabiliyor. Cihat ilan edebiliyor, ölüm fermanı çıkarabiliyor. Bütün bunlar ciddi bir eleştiri ile karşılanmıyor. Böyle bir keyfilik olur mu? İslam tarihinde böyle bir keyfiliğe hiç meydan verilmedi. Bugün niye bu fetvalar kendisine alan bulabiliyor? Bunun bir nedeni de günümüzde ulemanın birbirini idare ediyor ve adeta meslek dayanışması gösteriyor oluşu… Bugün İslam dünyasında tam bir ulema enflasyonu ve dini bilgi keşmekeşliği var. Sorun çözücü olması gereken ulema, sorun kaynağı oluyor. Ulema da dünyevileşti. Siyasete ve dünyaya bu kadar yakın duran ulemanın eğilip bükülmemesi, kirlenmemesi de zaten mümkün değildir.”

“İslam’ın hükmü kaybolmadı, ama hikmeti kayboldu. Ahlâk ve hikmet zemini olmaksızın İslam’ın şekil ve kurallarının içinin boşalacağını fark edemedik. Ana gövde, ahlâk ve hikmetten soyutlanmış kurallarla boğuşuyor. Dinin kerameti ahlâk ve hikmetten soyutlanmış kurallarda aranmaya başlandı.”

“Batılılar, şiddet olaylarından Müslüman’a, ondan İslam’a, ondan da Kur’an’a giderek sebep-sonuç ilişkisi kurmaya çalışıyorlar, doğru. Ama Batılılar böyle yapıyor diye bir refleks olarak kendi mahallemizin sorunlarını örtmeye çalışmamalıyız. Çünkü bu fark ediliyor ve inandırıcı olamıyoruz.”

Türkiye’nin giderek dindarlaştığı tezi doğru değil. Şekil ve sembolleri ölçü alırsak, bolca kullanılan dinî kelime ve kavramları ölçü alırsak, ilk bakışta dindarlaşma artıyor zannederiz. Ama dinin insandan beklediği özü ve samimiyeti ölçü alırsak, ahlâkîliği esas alırsak, kendine ve çevresine barış ve huzur veren bir rahmet olmasını esas alırsak… Çok gerilere gittiğimizi söyleyebilirim.Türkiye ve İslam ülkeleri hızlı bir şekilde dünyevileşiyor. Dinî cemaat ve tarikatlar, bugün itibariyle dünyevî olmuşlardır. Din adına topladıklarıyla dünyaya yatırım yapıyorlar. İslamî zihin, bugün, Kur’an’ın inşa ettiği süreci tersine döndürdü. Yani, akide(inanç) ve ahlâk sona, muamelat(uygulamalar) başa alındı. Neden? Çünkü dünya, dinin önüne geçti. Böyle olunca da kul ile Allah ilişkisi de bozuldu, insanın insan ile ilişkisi de.”

İdeoloji ile İslam’ı, siyaset ile İslam’ı özdeşleştiren ve bireyleri din konusunda yol ayrımına getiren bir dil benimsenmiş durumda.Bu dil, Kur’an’da ve Peygamber’de olmayan, sonradan üretilmiş siyasal bir dildir, dinî dil değildir. Dinî söylem ideolojik oldu… Din, ideolojilerle yarıştırıldı… Kavgalar din üzerinden verildi. Herkes dinden kendini meşrulaştıracak veya ötekini dışlayacak argümanlar seçme yarışına girdi.

Bireyler özgürlük alanı bırakmak şöyle dursun, kimi sevip kime karşı olması gerektiğine kadar inen prototip Müslüman modeli sunuldu. Oysa bizim kadim geleneğimiz böyle değildi. İslam hep sivil ve özgür ortamda gelişti. Gerçek İslam deniliyor. Kim belirleyecek gerçek İslam’ı? Ulema deniliyor. İyi ama zaten sorunların arkasında ulemanın zihin yapısı yok mu?

Yapılacak şey belli: Şablonlar ortaya koymak yerine, bireyi Kur’an ve İslam’la zihinsel temas kuracak bir donanıma sahip kılmak. Böylece İslam’ı anlama ve yaşama tercihini ona bırakmak.”

 

Güzel Bir Yolculuk Hasta Ziyareti

Yüce dinimiz İslam, mü’minlerin kardeşliğine, birlik-beraberliğine ve dayanışma içerisinde olmalarına pek büyük önem vermiştir. Bu maksatla din kardeşliği hukukuna zarar verecek kötü huy ve davranışları yasaklarken; mü’minler arasında kardeşliği pekiştirecek güzel davranışları da teşvik etmiş ve onlara bir takım görevler yüklemiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu görevlerden bazılarını şöyle açıklamıştır: “Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selamı almak, hastayı ziyaret etmek,  cenazeye iştirak etmek, davete icabet etmek, aksırana “yerhamukellah” demek.”(Buhârî, Cenâiz, 2)

 

Dinimizin teşvik ettiği güzel davranışlardan biri olan hasta ziyareti çok faziletli bir davranıştır. Zira Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bildirdiğine göreAllahu Teâlâ hasta ziyaretini kendisini ziyaret etmek gibi değerlendirmektedir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Allahu Teâlâ kıyamet gününde şöyle buyurur: “Ey âdemoğlu! Hastalandım, beni ziyaret etmedin.” Âdemoğlu: “Sen âlemlerin Rabbi iken ben seni nasıl ziyaret edebilirdim?” der. Allahu Teâlâ: “Falan kulum hastalandı, ziyaretine gitmedin. Onu ziyaret etseydin, beni onun yanında bulurdun. Bunu bilmiyor musun?”(Müslim, Birr, 43)

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ayırım yapmadan yani Müslüman-gayr-i müslim, zengin-fakir, hür-köle demeden çevresindeki hastaları ziyaret etmiş, onlara şifa dileğinde bulunmuştur. Müslümanlara da hasta ziyaretinde bulunmalarını tavsiye ederek şöyle buyurmuştur: “Hastayı ziyaret edin, aç olanı doyurun, esiri kurtarın!”(Buharî, Cihad, 171; Merdâ, 4)

 

Hasta ziyareti mü’minlere cenneti kazandıracak güzel davranışlardan biridir.Bu konuda hadis-i şeriflerde şu müjdeler bulunmaktadır:“Bir insan, bir hastanın halini hatırını sormaya gider veya Allah için sevdiği bir kişiyi ziyaret ederse, ona bir melek şöyle seslenir: “Sana ne mutlu! Güzel bir yolculuk yaptın. Kendine cennette barınak hazırladın!” (Tirmizî, Birr, 64; İbn-i Mâce, Cenâiz, 2)

 

Şu hadis-i şerifte de yine hasta ziyaretinde bulunan kimsenin elde edeceği ecir ve mükâfat haber verilmektedir: “Bir müslüman, hasta olan bir müslüman kardeşini sabahleyin ziyarete giderse, yetmiş bin melek akşama kadar ona rahmet okur. Eğer akşamleyin ziyaret ederse, yetmiş bin melek onun için sabaha kadar istiğfar eder. Ve o kişi için cennette toplanmış meyveler de vardır.” (Tirmizî, Cenâiz, 2)

 

Meleklerin “Güzel bir yolculuk” diyegıbtaile söz etmeleri, cennette barınak hazırlamakla müjdelemeleri hasta ziyaretinin ne kadar önemli ve faziletli bir davranış olduğunu göstermektedir. Hasta bir din kardeşiniziyarete giden kişi Allah’ın rızasına, meleklerin tebriğine, dua ve istiğfarlarına nail olmaktadır. Bir hastayı ziyaret eden Müslüman, hem üzerindeki din kardeşliği hakkını yerine getirmiş, hem de aralarındaki sevgi ve dostluğu pekiştirmiş olmaktadır. Netice itibarıylaçok kazançlı bir iş yapmış olmaktadır.

 

Hasta ziyareti hastaya moral verir, iyileşmesini çabuklaştır. İnsan sağlığı bozulunca birdenbire yatağabağlı hale gelir. Yeme-içmesi ve hareketleri kısıtlanır, sevdiklerinden, dostlarından bir süre uzak kalır. Bu durum onun moralinin bozulmasına sebep olur. Hasta insanın gözü hep kapıdadır, yakınlarının yolunu gözler. Sevdiği saydığı kimselerin ziyaretiyle sevinir, mutlu olur. Halinin hatırının sorulması moralinin düzelmesine ve hastalığının iyileşmesine önemli katkı sağlar.

 

Hasta ziyaretiadabına uygun yapılmalıdır: Eğer hasta ziyarete müsait durumda değilse ziyaret için ısrar edilmemeli,ziyaret için uygun zaman gözetilmelidir. Ziyaret kısa tutulmalı,hastayı üzeceksöz ve davranışlarından sakınılmalıdır. Hastaya moral verecek, onu sevindirecek sözler söylenmelidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), hastanınyanında güzel sözler söylenmesini tavsiye etmiştir. (Müslim, Cenâiz, 6)

 

Hasta ziyaretinde hastaya dua edilmesi de yine ziyaretin adabındandır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) hastaları ziyaret ettiğinde onlara şu şekilde dua ederdi: “Ey insanların, ıstırabları gideren Rabbi, Allahım! Senden başka şifa verecek yoktur. Buna, hiçbir iz bırakmayacak şekilde şifa ver; şifa veren ancak sensin.”(Buharî, Tıb, 38, 40)Hastanın da duası alınmalıdır, zira hastanın duası makbuldür. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:“Bir hastayı ziyaret ettiğin zaman onun duasını iste. Çünkü onun duası meleklerin duası gibidir.” (İbnMâce, Cenâiz, 1)

 

Unutmayalım ki, sağlık da hastalık da bizim içindir. Bizler, hastalığı dünya hayatının imtihanlarından biri olarak kabul ederiz ve şifa verenin ancak Allah olduğuna(Şuarâ, 26/80) inanırız. Her insan gibi biz de hastalanabiliriz. Sağlıklı günlerimizde beraber olduğumuz sevdiklerimizi, dostlarımızı yanımızda görmek isteriz. Öyleyse; evlerinde veya hastanelerde yatan yakınlarımızı ziyaret ederek kardeşlik hakkımızı yerine getirelim. “Güzel yolculuklar” yaparakkendimize cennette barınak hazırlamaya ve cennet meyvelerindenbol bol toplamaya gayret edelim.