31.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 829

Varalım Ankara’ya!

Bütün güzellikleri koymalıyım sıraya,
Bu gemi bu gidişle, varmaz beyler karaya.
Şevkimi kırmak için, gelmişler bir araya.
Bu gidişle efendim, varılmaz Ankara’ya.

 

Millet yokluk çekerken, gerek var mı saraya?
Yine ürperdi gönlüm, gördüğüm manzaraya.
Nefis yapan adamlar, bak girmişler sıraya,
Bu gidişle efendim, varılmaz Ankara ya…

Zarar vermeyin beyler, bu mukaddes davaya,
Şu gönül hançeremi vurmayın duvarlara.
Burçları bırakmayın, çıkarcı çakallara,
Bu gidişle efendim, varılmaz Ankara’ya.

 

Yazık olmasın yazık, verdiğimiz yıllara,
Haksızlık yapmayalım, şu Allah dostlarına.
Adam gibi adamlar koyun artık sıraya,
Bu gidişle efendim, varılmaz Ankaraya.

 

Bakın ,hakim olmuşlar çakallar sokaklara,
”Sen ben ”kavgası  yapıp , bakıyoruz onlara.
Ulaşmamız gerekir samimi adamlara,
Birlik olalım birlik, varalım Ankara’ya.

 

Osmanlı – Cumhuriyet Maçı ve 20 Ocak 1990

Bazı sözde aydınlarımızın içine düştükleri çelişkilerden birisi Türk Tarihine bir bütün olarak bakamamaktır. Göktürklerden Selçukluya, Osmanlıya ve Cumhuriyete kadar devlet ve millet aynıdır ve devamlılık vardır. Devlet de millet de ithal edilmemiştir. Ancak farklı dönemlerde farklı siyasi rejimler ve yönetimler söz konusudur. Padişahlık dönemi de diktatörlük değildir. Bugün bazıları tek adamlığa soyunmuş olsalar da… Oysa Osmanlı’da bugünkü kuvvetler ayrılığına benzer bir sistem vardır. Kadıya ve Şeyhülislama müdahale kolay kolay genellenemez.

Türkiye Cumhuriyeti gecekondu bir devlet değildir. Türk tarihini 1923 ile başlatmak eksik bir bakış olduğu gibi; 1923 sonrasını yok saymak da çok yanlış ve maksatlı bir anlayıştır. Türk tarihini Osmanlı ve Cumhuriyet rekabeti şeklinde değerlendirmek toplumu kamplaştırıcı bilim dışı bir zorlamadır. Ankaraspor Kulübünün ismini Osmanlıspor yapma gibi örnekler ne Cumhuriyeti aşağılar, ne de Osmanlı’yı yüceltir. Bu yanlışı yaparak küçülenler ve Cumhuriyeti “reklam arası” olarak görenler, sadece bazı eczacılar arasında değil; sosyal bilimciler arasında da görülmektedir.

Milli Mücadelenin tacı olan Cumhuriyet’e saldırarak Osmanlı’yı yüceltemez; olsa olsa Anadolu’dan kovduğumuz emperyal güçleri sevindirir ve yeniden ümitlendiririz. Geliniz milli davaları birlikte kucaklayalım. Her dönem kendi içinde artı ve eksileri ile tartışılabilir. Önemli olan Türk tarihinin hiçbir döneminde utanılacak sayfaların olmamasıdır. Tarihi ile hesaplaşması gerekenler, geçmişlerinde insan hakları ihlalleri, katliamlar, soykırımlar, renk ve ırk ayrımı olan bazı Batılı ülkeler, Çin ve dünün Sovyetler Birliği’dir. Sözde bilim ve siyaset soytarılığı yapanlar, yanlış adreste hesaplaşma arayışındadırlar. Siyaset ciddi itibarlı ve kalite gerektiren bir iştir. Önüne gelen sadece cebine güvenerek bu işe soyunursa; Osmanlı ile Cumhuriyeti, laiklik ile dini çatıştıracak gafiller ortaya çıkar.

Bugün gelişme olarak ortaya çıkan değişme sürecinde, ne Osmanlı’nın yükseliş, duraklama veya çöküş dönemlerine geri dönebiliriz; ne de Cumhuriyetimizin ilk dönemlerine.  2015’i yaşıyoruz. Milletvekilliği imkânlarını ve dokunulmazlığını kullananlar onun sorumluluğunu da hissedebilmelidirler.

19 -20 Ocak 1990 tarihinde Bakü’de şehit edilen Azeri kardeşlerimiz unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Bu olay Rus tarihinin Gorbaçov dönemindeki kara lekelerinden birisidir. Çöken Sovyetler Birliği askeri birlikleri gerek Azerbaycan’ın, gerek diğer Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını önleyebilmek ve gözdağı verebilmek için Bakü sokakları tanklarla işgal edilmişti. 147 kardeşimiz şehit olmuş, 744’ü de yaralanmış ve birçok kişi tutuklanmıştı. Gorbaçov’un alnındaki leke Sovyetler Birliği tarihindeki katliamların bir işaretidir. Bakü’de sivil halkı ezen Rus tankları, 1956’da Budapeşte’de, 1968’de Prag’da Rus işgalini protesto eden ve halkı ezen tanklardır. Bu müdahaleler sosyalizmi kurtarmak için yerli işbirlikçilerin daveti ile gerçekleşmiştir. Devrimci merkez olarak Sovyetler Birliği bu müdahaleleri tabii bir hak olarak görüyordu.

Tarihin çarkını geriye çevirip kayıpları geriye getiremeyiz. Ancak Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri, Türk’e yapılan bütün soykırımları belgelendirmeli, Türkçe ve yabancı dillerde CD’ler hazırlanmalıdır. Genç nesiller yakın tarihlerini bilebilmeli, barış ve kardeşlik masallarıyla cahil bırakılmamalı, geleceğe sahip çıkılmalıdır. Artık ülkeler -Karabağ hariç- işgal edilmeden tanınmaz hale getirilmekte, kuruluş amaçları ile yabancılaştırılmaktadır. Türk Cumhuriyetleri 20. Yüzyılın sonunda hızlanan küreselleştirme sürecini, Dünya’yı tek patron olan küresel gücün çıkarlarına uygun yeniden şekillendirme tezgâhlarını fark edebilmeli ve gereken hazırlıklar yapılabilmelidir. Yaşanan acı tarih ve geçirilen zor ve bunalımlı dönemlerden sonra rahat ve gevşeme yanlış sonuçlar doğurabilir. Bağımsızlık ilanı yetmiyor; onu korumak ve güçlendirmek ve yaşatmak da gerekiyor. Onu koruyacak ve geleceğe taşıyacak olan genç nesillerin milli şuurlu ve bilgili yetiştirilmeleri şarttır. Gençlerin sadece teknolojiye uyumu da yetmiyor.

Küreselleştirme, tek taraflı şartlandırma, küresel gücün hayat tarzını sanat dalları ve başta sinema olmak üzere yoğun propaganda ile yürütülmektedir. Artık ideolojik çatıştırmalar yerini sosyal dokuyu bozan etnik tuzaklara ve mezhep çatıştırmalarına bırakmıştır. Türk Cumhuriyetleri bugün Türkiye’nin karşılaştığı sorunlarla 10-15 yıl sonra yüz yüze gelebilirler. Küreselleştirme eğitim ve öğretim programlarında bilhassa okutulmalıdır.

 

Allah’ın Kutlu Elçilerine Saygı

İnsanların yaratılış gayelerine uygun bir hayat sürdürebilmeleri, dünya ve ahiret mutluluğunu elde edebilmeleri için bir rehbere ihtiyaçları vardır. Çünkü insanın yaratılıştan sahip olduğu akıl, zekâ, idrak gibi yetenekleri sınırlıdır. Her insanın kendi başına her şeyi bilmesi ve anlayabilmesi mümkün değildir. İşte bu nedenle, yarattığı kullarını en iyi bilen ve onların iyiliğini dileyen sonsuz rahmet sahibi Yüce Allah, insanlara kendi içlerinden doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü, faydalıyı-zararlıyı öğretecek ve onlara kurtuluş yollarını gösterecek peygamberler göndermiştir.

 

Peygamberler, Allah’ın insanlar arasından seçtiği mümtaz şahsiyetlerdir. Peygamberlik istemeyle ve çalışmayla elde edilemez. Kur’an’ın ifadesiyle, “Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir.”(Cum’a, 62/4)

 

Kendilerine peygamber gönderilmeyen hiçbir topluluk yoktur. (Yûnus, 10/47; Nahl, 16/63; Fâtır, 35/24)Peygamberlerin ilki Hz. Âdem (a.s.), sonuncusu ise Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Bunlar arasında Kur’an’da bildirilen ve bildirilmeyen pek çok peygamber gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin sayısı konusundaherhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bir hadis-i şerifte 124.000 peygamberolduğuhaber verilmektedir.(Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 266) Kur’an’da 25 peygamberin ismi geçmektedir.Bunlar: Âdem, İdris, Nuh, Hûd, Salih,Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub, Yusuf, Şuayb, Harun, Musa, Davud,Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Yunus, İlyas, Elyesa’, Zekeriyya, Yahya, İsa ve Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’da Üzeyir,Lokman ve Zülkarneyn isimleri de zikredilmektedir,fakat bunlarınpeygamber olup olmadıkları kesin belli değildir.

 

Allah tarafından seçilmiş en hayırlı ve en faziletli insanlar olan peygamberlerin bazı sıfatları vardır. Bu sıfatlar şunlardır:1.Sıdk: Peygamberlerin doğru sözlü ve dürüstolmaları demektir. 2.Emanet: Peygamberlerin hepsi emin vegüvenilir kişilerdir. 3.İsmet: Allah, peygamberlerigünah işlemekten korumuştur.4.Fetânet:Peygamberlerin akıllı, zeki ve feraset sahibi olmaları demektir.5.Tebliğ: Peygamberlerin en önemli görevleri ilâhî emirleri dosdoğru bir şekilde insanlara bildirmeleridir.

İslam dinine göre; peygamberler arasında bir bütünlük ve süreklilik mevcuttur. Bütün peygamberler kendilerinden önce gelenleri tasdik etmiş, sonra gelecek olanı da müjdelemişlerdir.Hz. Musa, Hz. İsa’yı müjdelemiş, Hz. İsa da Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’in geleceğini müjdelemiştir. Kur’an’da şöyle haber verilmektedir: “Hani, Meryem oğlu İsa, “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size, benden önce gelen Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek,Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim” demişti.”(Saff, 61/ 6)Hak dinlerin esası bir olduğuna ve peygamberler de birbirlerini tasdik ederek geldiklerine göre Hz. Muhammed (s.a.s.)’i peygamber olarak kabul eden bir kişi, ondan önceki bütün peygamberleri de kabul etmiş olmaktadır.

 

Dinimizde bütün peygamberlere iman etmek Müslüman olmanın şartı sayılmaktadır. Müslümanlar olarak ayrım yapmadan bütün peygamberlere inanır, sevgi, saygı ve hürmet gösteririz. Peygamberlerden kimine inanıp, kimine inanmamak, saygısızlık ve hürmetsizlik yapmak akl-ı selim sahibi hiçbir insana yakışmaz. Hz. Mevlânâ şöyle der:“Peygamberler birbirlerini kabul ettiklerine göre, siz onlardan birisini kabul etmezseniz, hiçbirini kabul etmemiş gibi olursunuz.”

 

İnsanlığın Kurtuluş Rehberi Hz. Muhammed (s.a.s.)

Allahu Teâlâ son elçi olarak Hz. Muhammed (s.a.s.)’i seçmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’i mükemmel bir dinile göndermiş, O’nu en büyük mucize ve hükmü kıyamete kadar geçerli olan Kur’an-ı Kerim ile desteklemiştir.Cenâb-ı Hak, O’nun ahlâkını övmüş(Kalem, 68/4), O’naKevser’i (Kevser, 108/1)veMakam-ı Mahmud’u vermiş(İsrâ, 17/79), O’nuİsrâ ve Mirac mucizesiyle taltif etmiştir. (İsrâ, 17/1)

 

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.), âlemlerin rahmet peygamberidir. O, sadece bir topluluğa ve belli bir zamana değil, kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanlara huzurun, mutluluğun ve kurtuluşun yollarını göstermek, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere gönderilen son Peygamberdir. Efendimiz (s.a.s.)’in mesajları evrensel niteliktedir. Yani O’nun getirdiği esaslar insanların fıtratlarına ve her devirdeki toplumların ihtiyaçlarına ve beklentilerine uygundur.

 

Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.s.)’e itaati, kendine itaat etmiş olmanın şartı saymıştır.(Nisâ, 4/80) Hz. Peygamber (s.a.s)’e itaat, Allah’ın rızasını, sevgisini, rahmet ve mağfiretini kazanmanınyeğane yoludur.(Âl-i İmrân, 3/31) Allah Resûlüne itaat edenler altlarından ırmaklar akan cennetlere gireceklerdir. İsyan edenler ise, cehennemde ebedî olarak kalacaklardır.(Nisâ, 4/13-14)Allahu Teâlâ, Resûlüne itaati kendine itaat kabul etmek suretiyle O’nun değerini yüceltmiştir.

 

 

 

Cenâb-ı Hak, Kur’an’da, diğer peygamberlere isimleri ile hitap ettiği halde Efendimiz (s.a.s.)’e ismiyle değil, “ey resul”, “ey nebî” diye hitap ederek O’na hususi bir iltifatta bulunmuştur. Kur’an’da, O’nun huzurunda seslerini yükseltmemeleri emredilerek, Peygamber Efendimize saygı ve hürmette kusur etmemeleri konusunda mü’minler uyarılmıştır.Ayrıca Yüce Allah’ın ve meleklerin Hz. Peygamber (s.a.s.)’e salatü selam getirdikleri bildirilerek Peygamberimizin Allah katındaki kadru kıymeti hatırlatılmakta, mü’minlerden de Resûlullah’asalatü selam getirmek suretiyle O’na tazim ve hürmet göstermeleri istenmektedir.

 

Böyle kadri yüce bir peygamberin kıymetini idrak edemeyen, O’na gereği gibi saygı ve hürmet gösteremeyen bir insan, ancak kendine yazık etmiş olur. Zira kendisini ateşe düşmekten korumaya çalışan bir insana karşı direnen ve onun elinden kurtulmaya çalışan kimse neticede kendine zarar vermiş olur.

 

Bütün insanların Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i gereği gibi tanımaya ve anlamaya ihtiyacı vardır. Çünkü insanlığın gerçek kurtuluşu, huzur ve mutluluğu O’na ve getirdiklerine iman etmek, Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılmak, mesajlarını doğru anlayıp hayatlarına tatbik etmekle mümkündür.

 

İslam’ın ilk yıllarında Hz. Peygamber (s.a.s.)’i tanımadan O’na düşmanlık edenler olmuş, ancak daha sonra Efendimizi tanıdıktan sonra O’nu canlarından çok sevmişler, getirdiği dine bağlanmışlar, uğrunda canlarını mallarını ortaya koymuşlardır. Peygamberimizi öldürmek için yola çıkanlar, O’nu tanıyınca “Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah” diyerek O’nun yoluna canlarını feda etmişlerdir. O’nu kibrinden ve inadından dolayı tanımak, anlamak istemeyen kimseler ve O’na düşmanlık besleyen bedbahtlar ise helak olup gitmişler, hem dünyalarını hem de ahiretlerini cehaletlerinden dolayı heba etmişlerdir.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.) bir müjdecidir, ancak O’na uymayan Yüce Allah’ın ikram ve ihsanlarına nail olamaz. O, bir uyarıcıdır, lakin O’nun uyarılarına kulak vermeyen tehlikelerden kurtulamaz. O, ışık saçan bir kandildir, fakat O’na sırtını dönen, kendi kendini karanlığa mahkûm etmiş olur.

 

Allah’ın kutlu elçisi Hz. Muhammed (s.a.s.)’e iman edip saygı ve hürmette kusur etmeyenler, getirdiği hükümlere tabi olanlar, O’nun gösterdiği dosdoğru yolu takip edenler insanlığın kemaline erişirler. O’na ümmet olan bahtiyarlar, “esfel-i sâfilîn”e (aşağıların aşağısına) düşmekten, insanlık onurunu, izzet ve şerefini kaybetmekten kurtulurlar.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in son peygamber olarak gönderilmesi, O’nun insanlık için son kurtuluş ümidi olduğunu göstermektedir. İnsanlar kendilerine sunulan bu son fırsatın değerini bilmelidirler.

 

Hz. Peygamber (s.a.s.)bir hadis-i şerifinde kendisine itaat edenlerle etmeyenlerin durumunu meleklerin dilindenbir misalleanlatır. Hadiste melekler Peygamber Efendimizi, yeni bir ev yaptıran ve o evde bir ziyafet tertip edip, bu ziyafete insanları davet eden kimseye benzetirler. Bu davete icabet edenler, o eve girer ve mükellef ziyafetten yerler. İcabet etmeyenler ise o eve giremez, ziyafet yemeklerini de yiyemezler.Melekler bu temsili kendi aralarında şöyle izah ederler:“O ev cennettir; davetçi de Muhammed (s.a.s.)’dir. Kim O’na itaat ederse Allah’a itaat etmiştir. Kim de O’na asi olur, başkaldırırsa Aziz ve Celil olan Allah’a asi olmuştur. Hz. Muhammed,(itaat ve isyan, inanan ve inanmayan bakımından) insanların arasını ayırt etmiştir .”(Buharî, İ’tisâm, 2)

 

Yüce Allah, Hz. Muhammed (s.a.s.)’i peygamber olarak göndermekle biz insanlara büyük bir lütufta bulunduğunubildiriyor. (Âl-i İmrân, 3/164)Artık bu büyük nimetin kıymetini bilip bilmemek insanın kendi tercihine kalmıştır. Ya Hz. Peygamber (s.a.s.)’e tabi olarak kurtuluş yolunu seçer,ya da O’na asi olup, ebediyen zarara uğrayanlardan olur. Artık onun bir bahanesi de kalmamıştır. Çünkü Cenâb-ı Hak, peygamberler göndererek, insanlarınhesap gününde”bilmiyorduk,bizi kimse uyarmadı” gibimazeretlere sığınmalarınıönlemiştir. Bir ayette şöyle buyrulur:“Müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdik ki, peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın.”(Nisâ, 4/165)

Hulâsa; insanlar kendi zamanlarında gönderilen peygamberlere uymak ve itaat etmek durumundadır. Zira insanlar, peygamberlere uymak suretiyle hakikate, doğruya, iyiye, güzele ulaşabilirler. Peygamberler, kendilerine itaat edilsin diye gönderilmiştir. Kur’an bu gerçeği şöyle bildirmektedir:“Biz her peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmeküzere gönderdik.”(Nisâ, 4/64)Peygamberlere itaat, gerçekte Allah’a itaat demektir. Bundan dolayı peygamberlerin davetine uyan, tebliğ ettikleri esasları kabul edenler Allah’ın rızasını kazanır, dünya ve ahiret mutluluğuna ulaşırlar. Peygamberlereasi olanlar ise Allah’a isyan etmiş sayılırlar. Akl-ı selim sahibi bir insan kendini helake sürükleyecek böyle bir hataya asla düşmemelidir.

 

‘Dinimiz, bayanlara okuma yazma öğrenmeyi ve ilim tahsil etmeyi yasaklamamıştır.’

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer ‘Saliha Hanımlar’ı Anlatıyor…

Oğuz Çetinoğlu: Bazı ailelerde; çok nadir olmakla birlikte, cahiliyye dönemi kalıntısı olarak kız çocuklarına, bayanlara gerekli değeri vermedikleri görülüyor. Bu tür yanlışlıklar içerisinde olan din kardeşlerimizi aydınlatır mısınız?

Yrd. Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer: Cemiyetin en küçük birimi olan ailede kadın ve erkeğin mecburî olarak bulunması, toplum hayatında, bunlardan herhangi birinin ihmal edilemeyeceğini ortaya koyar. Ancak halk arasında bazen, hanımların erkeklerden aşağı olduğu izlenimini veren davranış ve anlayışlar, İslâm Dininin gereği imiş gibi gösterilmek isteniyor. Bu sebeple yurdumuzda hâlâ, az da olsa, kız çocuklarını okutmayanlara, kız çocukları ve hanımların çalışmalarını dinî yönden mahzurlu bulanlara rastlıyoruz.

Şunu hemen belirtelim ki Yüce Tanrımız Kur’ân-Keriminde emir ve yasaklarını, nimet ve külfetlerim bildirirken kadın ve erkeğin her ikisini birlikte anar. Sorumluluklar ve inanç bakımından kadın – erkek farkı yoktur.

Çetinoğlu: Bu düşünceyi doğrulayan ayetlerden örnek vermeniz mümkün mü?

Ecer: Elbette! Nahl sûresi 97. ayette; ‘Kadın – erkek, inanmış olarak kim iyi iş işlerse, ona hoş bir hayat yaşatacağız. Sevaplarını yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz.’

Ahzab sûresi 73. ayet: ‘Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara, Allah’a ortak koşan erkek ve kadınlara azab verecektir. Allah inanan erkek ve kadınların tevbelerini kabul buyuracaktır. Allah bağışlar ve merhamet eder.’

Âl-i İmran suresi 195. ayet: ‘Birbirinizden meydana gelen sizlerden, erkek olsun kadın olsun iş yapanın işini boşa çıkarmam.’

Nisa suresi 124. ayet: ‘Erkek veya kadın mümin olarak kim yararlı işler işlerse, onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez.’

Bu ayetlerde Yüce Tanrımız iki noktayı vurgulamaktadır: İnanmak ve hayırlı işler işlemek.

İnanmanın da, hayrın da en iyisi,  en faydalısı bilgiyle, kültürle, ilimle olur. Fâtır suresinin 28. âyetinde;  ‘Allah’tan en çok korkanların âlimler olduğu belirtilir. O halde dinimizin kadınlara ilmi, okuma – yazmayı yasaklaması kesinlikle düşünülmemelidir. İnsanlar, iyiyi – kötüyü birbirinden ilim ve akılla ayırt ederler. Allah erkeklere farz kıldıklarını hanımlara da farz kılmış, yasakladıklarını hanımlara da yasaklamıştır. İslâm tarihinde ilk okul cami, ilk öğretmen Hz. Peygamberdir. Hz. Peygamber camide, önceleri, sadece erkeklere ders veriyordu. Daha sonra haftanın bazı günlerini hanımlar için ayırdı.   O günlerde Peygamberimizi dinleyen Müslüman hanımlar çeşitli sorular da sorarlardı. Toplu derslerin dışında tek tek gelip peygamberden bilgi alanlar da olurdu. Dinimizde hanımların ve kız çocuklarının eğitim ve öğretim görmeleri günah veya yasak olsaydı,  Peygamberimiz böyle yapar mıydı?   Gene Peygamberimiz zamanında okuma – yazma güçlüğüne rağmen bunu öğrenen hanımlar olmuştu. Peygamberimizin hanımlarından Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Hz. Ümmü Seleme’nin okuma – yazma bildiklerini ve Abdullah kızı Şifa’mn birçok kimseye okuma – yazma öğrettiğini bilmekteyiz.

Çetinoğlu: İslamiyet kadın haklarına önem veren bir din olarak bilinir. Bilinir de uygulama sırasında kusurlu hareket edenlere de rastlanmaktadır. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Ecer: Mısırlı bilginlerden Prof. Muhammed Ebu Zehra bir kitabında Müslüman hanımların haklarını şöyle özetler: ‘İslâm Dini kadına, erkeğe vermiş olduğu hakları vermiştir. Kadın da erkek gibi, İslamî hükümlerin tamamına uymakla mükelleftir. Teklife ehliyette kadın, erkeğe eşittir. Erkeğin sahip olduğu malî haklara kadın da sahiptir. Erkeğe vâcib olanların aynısı kadına da vacibdir. Kadının vazifeleri de erkeğin vazifeleri gibidir. Kadın her nevi iltizam ve taahhüdler altına girebilir. Başkalarıyla hukukî işlere girişir.

Bu durumda hanımlar dinimiz yönünden mal edinebilirler, ticaret ve ticarî anlaşmalar yapabilirler, kendi mallarını satabilirler. Yâni bugünkü modern hukuk terimiyle ifade etmek gerekirse tam bir ehliyete sahiptirler. Tam bir ticarî ehliyete sahip olan Müslüman hanımlar kendilerinin, ailelerinin,   bağlı oldukları toplumun ekonomisine, üretimine katkıda bulunabilmek için kendilerine yakışan, din ve ahlâklarına uygun düşen bir mesleği benimseyip çalışabilirler.   Dinimiz, hanımların çalışmalarını, ülke ekonomisine katkıda bulunmalarını yasaklayıcı hiçbir emir ve hüküm taşımamaktadır. Hanımlar çiftte – çubukta, bağda – bahçede çalışabilecekleri gibi terzilik, örgücülük, halıcılık yapacaklar veya kendilerine uygun bir başka uğraşıyı ev hanımlığının ve anneliğin yanında yürütebileceklerdir.

Çetinoğlu: İslamî hükümler açısından kadınların yapabilecekleri-yapamayacakları meslekler var mıdır?

Ecer: Hanımların seçecekleri meslekler zamana, medeniyet düzeyine ve sosyal şartlara göre değişecektir.

Peygamberimiz zamanında Müslüman hanımların savaşlara katıldıklarını biliyoruz. Katıldıkları savaşlarda hastalara bakarlar, yaralı ve ölüleri taşırlar, yemek pişirir, su getirirler ve hatta mecburî hallerde fiilen savaşa bile katılırlardı. Savaş, hanımlar için en tehlikeli ve en zor bir çalışma yeridir. Peygamberimiz, Müslüman hanımların böylesine güç ve tehlikeli bir alanda çalışmalarına izin verdiğine göre Müslüman hanımların savaştan daha az tehlikeli diğer meslekleri seçebilecekleri sonucu ortaya çıkar. Hz. Ömer, Abdullah kızı Şifâ Hâtûn’un fikirlerine, görüşleri önem verdiği, onu tadtir ettiği için, Medine’nin çarşı – pazar’ını kontrol etmekle görevlendirmişti. Bu bir çeşit zabıta memurluğu idi.

Müslüman hanımlardan -tarih boyunca- bilginler, şairler, sanatkârlar, çeşitli mesleklerde ün ve başarı kazananlar çıkmıştır. Peygamberimizin hanımı Hz. Aişe devrinin en büyük bayan din bilginlerindendi. Peygamberimizin kızı Hz. Fâtıma’nm çok güzel şiirler yazdığını biliyoruz. Şiir ve edebiyatla uğraşan hanımlar sayılamayacak kadar çoktur. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgiye göre 17. yüzyılda İstanbul’da 9.000 hafız vardır ve bunlardan 3.000’i hanımdır.

Çetinoğlu: Hanımlar için yasaklanmış bir meslek yoktur’ Diyebilir miyiz?

Ecer: Ailesine, yurduna, devletine ekonomik katkıda bulunmak isteyen, ev hanımı olmanın dışında cemiyete yararlı olmak isteyen Müslüman hanımların başarabilecekleri ve de çağın icapları olarak toplumun reddetmediği meslek ve memuriyetleri yapmalarında din yönünden hiçbir mahzur yoktur.

Çetinoğlu: Özellikle eğitim konusunda hanımlara, erkeklerden fazla ve önemli görevler vardır.

Ecer: Hanımlar okur – yazar, kültürlü ve yurt ekonomisine katkıda bulunabilecek bir mesleğe sahip olurlarsa hem yetiştirdikleri ve terbiye ettikleri çocuklar sağlam karakterli, millete – devlete yararlı olurlar hem de geri kalmışlıktan kurtulmamız mümkün olur.

Atatürk bir konuşmalarında; ‘Bizim dinimiz hiçbir vakit kadınların erkeklerden geri kalmasını istememiştir.’ dedikten sonra şunları ekler: Allah’ın emrettiği şey, İslâm erkek ve kadınının beraber olarak ilim ve irfan kazanmasıdır. Kadın ve erkek ilim ve irfanı aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak mecburiyetindedir. Bu konuyu, Atatürk’ün şu sözleriyle bitirmek istiyorum: ‘Daha selametle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz bir yol vardır: Büyük Türk kadınını Çalışmalarımızda ortak yapmak. Hayatımızı onlarla birlikte yürütmek. Türk kadınının ilmî, ahlakî, içtimâî ve iktisadî hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı yapmak yoludur.’

Çetinoğlu: İslam, iyilik yapmayı emreden bir dindir. Konu ile ilgili genel bir değerlendirme yapar mısınız?

Ecer: İslâm dini biz insanlar için gönderilmiş, bizim ve toplumumuzun iyiliği, refahı, huzuru ve saadeti için emirler ihtiva eden bir dindir. Dinimizin adı olan ‘İslam’ kelimesinde sulh, sükûn, samimiyet ve bağlılık anlamları vardır. Yani İslâm’ın sâdece adı bile iyiye samimiyetle bağlanmak demektir. Dinimiz ve Peygamberimiz, insanların mutluluğu, huzuru için iyilikte yarışmamızı emrederler. Peygamberimiz ilk Cuma hutbesinde: ‘Kendini cehennemden korumak isteyen kişi bir hurma tânesiyle bile olsa iyilik yapsın. İyilik yapmak için hiç bir şeyi olmayan güzel söz söylesin.’ buyurur. Güzel ve tatlı söz insanları birbirine bağlar, kötülükleri kaldırır kırgınlıkları yok eder.

İnsanoğlu, kişilerin gönüllerini iyi sözle ve güler yüzle alabilir,  onları memnun edebilir. ‘Tatlı dil yılanı deliğinden çıkartır’ atasözümüz, iyi ve tatlı sözün oynadığı yapıcı rolü çok güzel ifâde eder. Yüce Tanrımız Bakara suresi 263. ayette şöyle buyurur: ‘Güzel bir söz ve iyilik, arkasından incitme (eza) gelen bir sadakadan daha iyidir.’

Çetinoğlu:Önemsizgörerek iyilik yapmaktan uzak duranlar var

Ecer: İyiliğin büyüğü küçüğü olmaz. Her insan kendi gücü oranında iyilik yapacak, yapmakla da kalmayıp iyiliği yaygınlaştıracaktır. Her mümin iyiliği kendisi yapacak, iyiliğin yayılmasına çalışacak, başkalarının iyilik yapmalarına da yardımcı olacaktır. Kur’ânda bu nokta açık bir biçimde belirtilmiştir. İyilik yapmak kadar, iyiliğe yardımcı ve aracı olmanın da sevabı vardır. Kur’ân-ı Kerim’in Nisa sûresi 85. âyetindeki  ‘Kim iyi bir işte aracılık ederse, onun sevabından aynı değerde bir hisse alır.’ Hükmü, bunu gösterir.

Çetinoğlu: Hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmayacağı meselesi var

Ecer: Dinimizde, her işin bir karşılığı olacağı ilkesi vardır. Bu karşılık sebebiyle insanlar birbirlerine saygılı davranma durumunda olduğu kadar, iyilikte yarışmaya da yönelir. Her işin bir karşılığı vardır ve bu iş iyılikse Tanrı katında sevaplıdır. Bakara suresi 215. ayette; ‘Şüphesiz Allah yaptığınız her iyiliği bilir.’ buyrulduğu gibi, başka bir ayette de ‘Kendiniz için yaptığınız iyiliği daha iyi ve daha büyük karşılık (ecir; olarak) Allah katında bulursunuz.’ Buyruğu yer alır.

Bu emirlerde, hiçbir iyiliğin Allah’dan gizli kalamayacağı ve her iyiliğin Allah tarafından daha büyük bir iyilikle karşılanacağı müjdesi vardır. Böyle bir müjde inananları iyilik yapmada yarışmaya yöneltir.

Çetinoğlu: İyilik değerli bir harekettir. Yapılan iyiliğin değerini artırmanın da yolları olmalı

Ecer: İyiliklerin bazıları maddî iyiliklerdir, maddî yardımlardır. Yoksullara, muhtaç olanlara yokluğunu hissettikleri şeyleri vermek, onlara yardım etmek sevaptır. Ancak, bizim de sevdiğimiz işe yarar şeyleri sadaka olarak vermek daha büyük iyiliktir ve daha çok sevaplıdır. Allah Kur’ân-ı Keriminde şöyle buyurur: ‘Sarf ettiğiniz iyi şey kendinizedir. Zaten ancak Allah’ın rızasını kazanmak için sarf edersiniz, sarf ettiğiniz iyi bir şeyin karşılığı -haksızlığa uğratılmaksızın- size verilir. (Bakara/272)

‘Sevdiğiniz şeylerden sarf etmedikçe iyi kişi olma rütbesine erişemezsiniz. Ne verirseniz şüphesiz Allah onu bilir.’ (Al-i İmran/92)

Çetinoğlu: İyilikte yarışmanın insanlara sağlayacağı görünmeyen faydaları da olmalı

Ecer: İyilikte yarışmak, hayırda yardımlaşmak insanları mutlu kıldığı kadar, toplumun yücelmesine, refahının artmasına da yarar sağlar. İyilikte yarışan Müslümanlar, kendileri için istedikleri iyi şeyleri komşuları, yakınları için de istemelidirler. Bir hadislerinde Peygamberimiz; ‘Hayatımı elinde tutan Allah’a ant içerim ki, bir kul, kendisi için dilediğini komşusu için de dilemedikçe gerçekten inanmış olamaz.’ Buyurur.

Çetinoğlu: Maddî olmayan iyiliklerin de sevabı vardır. İyiliklerin mutlaka maddiyatla bağlantılı olmamasının hikmetlerinden söz eder misiniz?

Ecer: Evet! İyiliklerin mutlaka maddî olması gerekmez. Eğer öyle olsaydı iyiliklerin sevabına sadece zenginler kavuşurlardı.

 

Yrd. Doç. Dr. AHMET VEHBİ ECER

8 Ağustos 1934 târihinde Niğde’nin Bor İlçesi’nde doğdu. İlk ve ortaokulu Bor’da okudu. Lise tahsilini Niğde’de tamamladı. 1959 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Vatanî görevini 1960-1961 yıllarında Levazım Teğmeni olarak Borçka’da yaptı.

1962 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde memuriyet hayatı başladı. 1963-1965 yıllarında Kayseri İmam-Hatip Lisesi’nde Meslek Dersleri öğretmenliği ve müdür yardımcılığı yaptı.

1965-1966 yıllarında Ankara Radyo ile Eğitim Merkezi’nde yazar öğretmen, 1966-1970 yıllarında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü İslâm Mezhepleri Târihi öğretmeni ve müdür yardımcısı olarak görev yaptı. 1970-1971 yıllarında Bakanlıkça inceleme-araştırma yapmak üzere Bağdat’a gönderildi.  1976 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Târihi Kürsüsü’nden doktora diploması aldı. 1982 yılında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1984 yılında Yrd. Doç. Dr. unvanını aldı. Fakülte’de;  İslâm Târihi ve Medeniyeti anabilim dalı başkanı, Din Eğitimi ve Sosyal Bilimler bölüm başkanı oldu. 1993 yılında Araştırma yapmak üzere İngiltere’ye gönderildi. Burada ilmî toplantılara katıldı.

Birçok mahallî, genel ve hakemli dergilerde makaleleri yayınlandı. Hâlen, Kayseri’de elektronik olarak da yayınlanan Erciyes Gazetesi’nde ilmî konularda makaleleri yayınlanıyor. Ayrıca; aylık dergilere makaleler yazmaktadır. Çeşitli yayınevleri tarafından basılmış 30 civarında eseri bulunmaktadır.

Yrd Doç. Dr. Ahmet Vehbi Ecer, İslâm Târihi ve İslâm Mezhepleri Târihi öğretim üyesi olarak çalışmakta iken yaş haddinden emekli olmuştur.

 

Suriyeden Çıktık Yola

İnsan, hayatı boyunca bir çok sosyal ve siyasal hadiselerle karşılaşır. Eğer tarih bilgisi ile donanımlı değilse, olayların önemini anlamaz ve yapması gereken analizi yapamaz.

Böyle bir durum hem toplumsal hem de ferdi menfaatlere büyük zararlar verir.

Türkiye’nin önündeki süreçte, hepimizin konuştuğu bir çok önemli mesele var. Dünyadaki ekonomik kriz, uluslararası bölgesel, sorunlar, bölücülük, anayasa çalışmaları, siyasi partilerin pozisyonları, Haziran 2015 seçimleri, milletvekili adaylarının kimler olacağından başlayında ucu bucağı belirsiz bir çok sorunla karşı karşıyayız.

Aslında bütün bunlar, insanoğlu var olduğundan ve topluluklar halinde yaşamaya başladığından bu yana, hep mevcut bulunuyor. Önemli olan, bunu bilmek ve tedbirleriniz ile pozisyonunuzu ona göre almaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, Atatürk dönemi hariç bugüne kadar gelinen süreçte, insanlarımıza tarih ve tarihin içindeki sosyal ve siyasi hareketler, kasden öğretilmemiştir.Yani bir tarih felsefesi içinde olayların sebep sonuç ilişkilerini değerlendirecek durumda değiliz!

Bu sebeble Türk Milleti, yakın tarihte ülkesinde, çevresinde ve dünyada olup bitenlerden habersizdir.Yüzeysel olarak haberi olsa bile doğru yorumlar yapamamaktadır.

Bu nedenle, ekonomik krizleri, sosyal çalkantıları, siyasi gelişmeleri doğru anlayamamaktadır. Tabiri caiz ise “bilgisiz insanların fikir üretmesi” hali Türk toplumu için çok geçerlidir.

Eğer iddiamızın aksi varid olsaydı,Türk Milleti; kapımıza gelip dayanmış olan bölünme ve çatışma risklerini önemser ve hükümranlığını sona erdirmeye yönelmiş anayasa çalışmalarına tepki gösterirdi. Hatta bunun da ötesine geçer, 2015 Haziran ayında yapılacak olan genel seçimleri irdeler, partilerin pozisyonuna bakar, bu kritik dönemde kimin milletvekili olacağını sorgulardı.

İçinde bulunduğumuz derin sessizlik, bütün bu saydıklarımızın bireyin ve bireylerin oluşturduğu toplumun gündeminde olmadığını bize gösteriyor. Kanaatimce bunun en önemli sebebi, tarihi bilmemek ve böylecede bu sorgulamaların bireyler ve toplum için teşkil ettiği ehemmiyeti anlamamaktır.

Bunun bir örneğinide, daha 100 yıl öncesine kadar bir Türk toprağı olan Suriye’de yaşananlarda görüyoruz. Malumunuz, komşumuz Suriye’de yıllardır süren savaş nedeni ile kan, gözyaşı ve sürgün var. Ama bu Suriye’nin başına ilk defa gelmiyor. Aktörler ve oyunlar değişmedikçe de, hep gelmeye devam edecek.

Osmanlı – Türk Devletinden ayrılıp Fransız Mandasına geçen Suriye’de, Fransa; 1925’te Suriye’nin tüm şehirlerini uçaklar ve tanklar ile bombalamıştı. Bu şehirler harabeye dönmüş. İçlerinde soydaşımız Türkmenlerinde bulunduğu onbinlerce Suriyeli ölmüş, bir çok cami ve tarihi mekan tahrip edilmişti. Bugün Suriye’de Esad güçlerinin sivillere karşı kullandığı varil bombalarını ilk kez Fransızlar, 1925’de Şam ve Halep’te kullanmıştı.

1920 yıllarda Suriye hükümetinin ve askerinin Fransız Mandasının emrinde olduğu dönemde, suçsuz insanların zindanlara atıldığını, öldürüldüğünü ve mallarına el koyulduğunu görüyoruz. 2015 yılında Suriye’de farklı bir şey var mı? Ve biz bunları bilerek Suriye’ye hiç böyle baktık mı?

Yine dönüp Türkiye’ye gelirsek, 1876’da yapılan Türkiye’nin modern anlamdaki ilk anayasası “Kanun-i Esasi” döneminde, ülkemizdeki ve dünyadaki şartları bilmezsek, bu gün yapılmak istenilen anayasa ile neyin hedeflendiğini anlayabilirmiyiz?

Batı ile aramızda bir türlü çözülemeyen tarihsel sorunlardan ve hesaplaşmadan habersiz isek, siyasi partilerin pozisyonunu ve 2015 Haziran seçimlerinin önemini ve kimlerin milleti vekil olarak temsil edeceğini yorumlayabilirmiyiz?

Niçin “zengin ülkenin fakir çocuklarıyız” diye düşünürken, küresel patronların bize bakışını bilmeyerek refaha ulaşabilirmiyiz?

Sevr’i ve Batı’nın; Ermeni, Rum, Bulgar, Sırp, Hırvat, Makedon ve şimdide pkk hamiliğinin, tarihini bilmeden, bunları süzebilir ve bölücülüğün dinamiklerini kavrayabilirmiyiz?

Hayır tarih bilmeden, hiç birini doğru yapamayız. Zaten bize tarihi kasden öğretmediler ki; yaşadıklarımızdan ders çıkartmayalım ve hataya düşelim diye.

Tavsiyem; önümüzdeki süreçte yaşanacak olan gelişmelere tarih ilminin ışığı altında ve doğru bilgilerle bakmaya çalışın. Aksi halde bu güne kadar çoklukla olduğu gibi yine manipüle edileceksiniz…

 

Kur’an Bana Ne Diyor?

Bilgeoğuz Yayınevi tarafından Ocak 2014’te okuyucuya sunulan ‘KUR’AN Bana Ne Diyor? / Açıklamalı Meal‘ isimli eser, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet çizgisini temel kabul eden, özü itibariyle klasik kaynaklardan beslenen fakat sure ve ayetlere getirdiği yaklaşım ve onları sunuş şekliyle emsallerinden çok farklı ve çok değerli bir çalışmadır. Eserin özelliklerinden birkaçı şöylece özetlenebilir:

 

*‘Kuran Bana Ne Diyor?’ kurgusu ile hazırlanan ve bu yönüyle ‘kişiye özel‘ olan ilk mealdir. Meal bu özelliği ile okuyana ‘Kur’ân bana inmiş ve benimle konuşuyor‘ hissini veriyor.

*Yazar, ‘Kur’ân-ı Kerîm’in iman edenlere kimlik ve kişilik kazandırma‘ olarak özetlenebilecek özel görevinden yola çıkarak, her surenin girişinde, surelerin ismi üzerinden, sûrenin kimliğini ve o kimlik üzerinden verilen mesajı öne çıkarıyor.

*Yine her surenin girişinde, surenin mesajının yerinde hissedilebilmesi için okuyucunun elinden tutuyor ve bir kurgu eşliğinde Asr-ı Saadete götürüyor.

*Kur’an-ı Kerim’in iniş sırası ve indiği zaman dilimi üzerinden verdiği mesajlara dikkat çekiliyor. Meal, bu özelliği ile okuyucuya hem özet olarak bir siyer felsefesi hem de bir Siret’ul Kur’ân çalışması okuma imkânı sunmuş oluyor.

*Kur’an mealleriyle ilgili en büyük problem, meallerin yeterince akıcı ve anlaşılır olmaması ve konular arası geçişlerde anlam kopukluklarının sıkça yaşanmasıdır. ‘Kur’an Bana Ne Diyor?‘ isimli eserde, tefsirlerdeki yorumların meale yansıtılması ile bu problem en aza indiriliyor.

*’Kur’an Bana Ne Diyor?‘ isimli eserde Kur’ân’a, Cenab-ı Allah’ın güzel isimlerinin tefsiri olarak bakılıyor, genelde ayet sonlarında gelen Allah’a ait güzel isimler Türkçe okunduğu gibi ‘Rahîm‘, ‘Hakîm‘, ‘Aziz‘, ‘Kadir‘ … Şeklinde veriliyor. Buna ilaveten bu isimlerin ayetin içeriği ile olan bağlantısına dikkat çekiliyor. Bu sayede her bir ESMA, esmayı ahlaka dönüştürme yolunda okuyucuya rehberlik yapıyor.

*Eser; Kur’an-ı Kerim’in ‘hayatın içinde yaşanan olayları bir kitap gibi okuma‘ özelliğine uygun olarak hazırlanmış, mealle ilgili olaylar, hayatın içinden seçilmiş 200 sorunun cevabı ile zenginleştirilmiştir.

*Kur’an meallerinde açıklama bulunması bir zarurettir. Eser, açıklamalı Kur’ân Mealidir. Açıklamalar, ayetlerin hangi sebeplerle indiği bilgisini de ihtiva edecek şekilde hazırlanmıştır. Böylece mânâ kaymaları ve hatâlı yorumlar önlenmiştir.

*Kur’ân, bize Allahü azimüşşan’ı tanıtan, sevdiren, vahyin mesajlarını bütün insanlığa götürmemizi emreden bir kitaptır. Açıklamalarda bu emirler tekrarlanmakta ve emirlerin nasıl yerine getirileceği belirtilmektedir.

*Kur’ân’ı anlamada çok önemli olan bazı anahtar kavramların açıklamaları da kitapta yer almaktadır.

*Yazar, meal metnine, açıklamalara, sorular ve cevaplara rağmen okuyucunun bilgi açığı kalmışsa, onları da karşılayacağını belirtiyor ve velitahir@hotmail.com adresine gönderilecek mektuplarla yardımcı olacağını belirtiyor.

 

Kitaptan, tadımlık bir bölüm:

 

Fatiha‘ kelimesi ‘açmak‘ anlamına gelir. Nasıl kâinat kitabında çekirdek ağacın önsözüdür, Fatiha da Kur’ân’ın hem önsözüdür hem de özsözüdür. Bu yönüyle Fatiha çekirdektir, Kur’ân ise bu çekirdeğin ağaç olmuş hali, Sahabeler ise ilk meyveleridir. Kur’ân’ın kapağını açtığınızda bu sureyle başlamasının mesajı bellidir: Fatiha der ki; ‘Kur’ân tarafından fethedilmek ister misin? Eğer istersen, Kur’ân’a bütün kapılarını açman lazım… Kur’ân’ı içine indirmen, içine sindirmen, bütün davranışlarında güzel ahlak ve ihsan şuuru olarak görünür hâle getirmen lazım… Bu fethin ne ölçüde, gerçekleştiğini anlamak istersen, baktığın şeylerin, konuştuğun şeylerin, vaktini harcadığın şeylerin ne kadarını Allah’ın huzurunda olma şuuru olan ihsan şuuruyla yapıyorsun sen ona bak!’

 

Fatiha Suresi’nin insanoğluna verdiği mesaj şudur: Allah yeryüzündeki gönül fethine Fatiha ile başlıyor. Haydi, siz de kendi fethinize Fatiha ile başlayın! Bu durumda Fatiha ile başlamak demek; en zor zemin ve zamanda işe nereden başlayacağım sorusunun da cevabıdır. O halde Fatiha’yı bir anahtar yap, önce kendi gönül kapını Allah’a aç! Allah dilerse seninle bütün bir insanlığın gönlünü hakikate açar. Bu açma birden olmaz. O yüzden inandığın davada karşına çıkan engellere aldırma, bugün kapalı gördüğün birçok kapının, -senin iç dünyanda derinleşmene bağlı olarak- yarın -Allah’ın dilemesiyle- açıldığını göreceksin. Şunu da unutma, kendi iç dünyasında fatih olamayanlar, dışarıda da fatih olamazlar. Oluyorsa bunun bir istidrac olabileceğini aklından çıkarma.

 

Surenin ana konusu tevhittir. Hem Fatiha sûresi hem de Kur’ân baştan sona tevhit dersi verir. Fatiha bana hem tevhit eksenli bir kimlik ve kişilik kazandırır, hem de bana kesretten vahdete geçmede rehberlik yapar. Bu yönüyle Fatiha vahdet kapısı önünde duran kesret perdesinin de bir anahtarıdır.

 

Fatiha bir duadır, Kur’ân in sonraki bölümleri de Bakara’dan Nas’a kadar o duana cevaptır: ‘Madem doğru yolu istiyorsun, madem bir ömür boyu doğru yolda kalmak istiyorsun, haydi Kur’ân’ı kendine rehber yap. Her yaptığını ona göre yap. ‘Yapma’ dediğinden de ateşten sakınır gibi sakın!’

 

Ve… Fâtiha Sûresi’nin meâli:

 

Bismillah irrahmânirrahîm

1-(Bütün insanlara sevgisini göstermekle) Rahman (sevgisine, sevmekle mukabele eden mümin kullarına) Rahim olan Allah’ın adıyla,

2-Hamd (övgü, sena ve teşekkürlerin tamamı, bizi yokluktan varlığa getiren, varlık âleminde neye ihtiyacımız varsa, terbiye edip hizmetimize veren) âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

3-(O, bütün varlığa merhamet eden) Rahman (varlık içinde insan olma nimetine iman etmekle mukabele eden mümin kullarına karşı da) Rahîm’dir.

4-(O, dinin insanlara vaat ettiği) Hesap gününün tek hâkimidir.

 

Veli Tahir Erdoğan’ın hazırladığı Kur’an Bana Ne Diyor? İsimli kitapta cevapları bulunacak sorulardan bazıları:

 

*Kesretten vahdete, çoktan teke nasıl gidilir?

*Kur’ân’ın en büyük sûresine neden ‘inek’ ismi verilmiştir?

*Eşinize, Kur’ân ve sünnet ölçülerinde değer veriyor musunuz?

*İslam hürriyetleri sınırlayan bir din midir?

*Günahkâr ve zorbalara yeryüzünde iktidar imkânının verilmesinin hikmeti nedir?

*Haberi gelmeden önce musibet gelir mi?

*Neden ‘doğru olun‘ değil de, ‘doğrularla olun‘ deniyor?

*Kur’ân’da ilimler içinde neden psikoloji ve pedagoji daha çok öne çıkar?

*Musibetleri nasıl okumalı?

*İnsan hayrı ister gibi şerri de ister, niye?

*İman etmeyen bir insan gördüğünde sünnet olan duruş nedir?

*Hacı olmaya mı, hacı kalmaya mı gidiyorsunuz?

*Ayı, tilki, balık, pire de secde ediyor mu?

*Olmakla, görünmek arasındaki fark nedir?

*Allah katında değerin artsın istiyorsan, yapman gereken nedir?

*Öfkesine hâkim olamayan lider olabilir mi?

*Namaz ve zekât insanın neyini geliştirir?

*Büyüklerin en büyük zaafı nedir?

*Kur’ân, peygamber mucizelerini neden anlatır?

*Müslümanlar neden ticarî ortaklıkta başarılı olamıyorlar?

*Her tabiat olayı ilimle izah edilebilir mi?

*Allah nasıl tanıtılır?

*Çocuğunuz lider ruhlu olmasını ister misiniz?

*Tartışma ve şikâyet adabı nasıl olmalı?

*Bizi koruyan biyolojik koruma kalkanlarımız nelerdir?

*İnsana verilen değerden insanın alacağı mesaj nedir?

*Allah’ın rızasını istemek ne anlama geliyor?

*O kadar çeşit içinden neden incir ve zeytin?

*Kıyametin sebebi ne olacak?

*Ölmeden önce kendimizi nasıl sorguya çekeriz?

*Gösteriş yapmak insandaki hangi arızanın göstergesidir?

*Diyalog bir cihat yöntemi olabilir mi?

*Günümüzde insanlar neden fevç fevç İslam’a girmiyor?

*Fetihle işgal arasındaki fark nedir?

*Çok ihlaslı olmak için neyi çok yapmalı?

*Allah’a sığınmak için nelerin farkında olmak gerekir?

 

BİLGEOĞUZ YAYINLARI:

Alemdar Mahallesi Molla Fenarî Sokağı Nu: 35/B Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-527 33 65

Belgegeçer: 0.212-527 33 64  e-posta: bilgi@bilgeoguz.com.tr www.bilgeoguz.com.tr

 

 

 

VELİ TAHİR ERDOĞAN:

1965 Kırşehir’de doğdu. İlk, orta, lise ve üniversite (İlahiyat) eğitimini yurt içinde tamamladıktan soma uzun yıllar yurt dışında eğitim konularında proje danışmanlığı yaptı. Halen de bu görevine yurt içinde ve yurt dışında aktif olarak devam ediyor.

 

Veli Tahir Erdoğan, kitabın yazarının müstear adıdır. Yazar, hayatı boyunca isim ve unvanı ile değil, çalışmalarıyla anılmak istemiştir. Bu sebeple isminin açıklanmasına izin vermemiştir.

 

Çalışması ve eseri hakkında şu bilgileri veriyor:

 

Bu çalışma tekil şahıs olan fakir tarafından hazırlandı. Ancak bu çalışma, yalnızca benim değil. Benim üzerimde emeği olan birçok kitap ve insan var. Bu durumda benim ortaya, koyduğum bir eser, ne kadar özgün ve orijinal olursa olsun benim olmuyor. Üzerimde emeği olan insanlarla birlikte düşünüldüğünde ‘bizim’ oluyor.

 

O yüzden teşekkürün de, bize değil, bize bu nimetle şereflenme ve değerlenme imkânı veren Rabbimize yapılması gerektiğini düşünüyorum.

 

Öncelikle böyle bir çalışma yapmayı bana lütfeden Rabbime sonsuz hamd olsun. Bıraktığı Sünnet ve Hadis mirasıyla Kur’ân’ı en doğru şekilde anlamada bize rehberlik yapan Efendimiz, Hz. Muhammed Mustafa’ya sonsuz salât u selam olsun.

 

Bu çalışma, uzun zamana yayılan dost ve arkadaş sohbetlerindeki müzakereler sonucunda ortaya çıktı. Bu çalışmanın ortaya çıkışında büyük-küçük emek veren tüm dostlara teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Bu dostlar içinde, bu çalışmanın her aşamasında, gerek maddî gerek manevî desteğini esirgemeyen büyüklerime, gerekse tashih ve dizgi aşamasında destek veren yakın çalışma arkadaşlarıma, ayrıca bu ve benzeri bütün çalışmalarımda evimde her türlü maddî-manevî çalışma ortamının hazırlanmasında bana yardımcı olan değerli eşime teşekkür etmek istiyorum.

 

Bu çalışma boyunca, birçok kitap, meal ve tefsirden, onları hazırlayan hocalarımızdan vicahi, şifahî ve gıyabî olarak istifade ettim. Hocalarımızın ellerinden öpüyor, onlara da teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Son olarak bugünlere gelmem, bu ve benzeri faydalı meyveler vermem için doğduğum günden beri köklerimi sulayan, verdiğim her türlü zahmete katlanan, Kur’ân’a talebe olmam için ellerinden gelen her şeyi fazlasıyla yapan, anne-babama da teşekkür ediyor, onların da ellerinden öpüyor, saygı ve sevgilerimi sunuyorum.

 

Cumhuriyet İmkânlarıyla Yeni Osmanlıcılık

Siyasal İslam‘ın ve dindar geçinenlerin bizde iki temel karakteristiği vardır: 1-Dinî kavramları her mevzuya meze yapmak. 2-Cumhuriyet düşmanlığı yapmak. İlkini hayatın her alanında görebilirsiniz; inanç ve – varsa – ideallerini yaşamak yerine sırf ağız yoluyla (oral) konuşmak makamında dem sürenler gibi.

Türkiye’deki sığ ama yaygın futbol kültürüne benzer bir şekilde avamîdir ve temel bilgileri kamyon kasalarındaki yol edebiyatımız gibi takvim yapraklarının arkasına yazılanlardan ibarettir.

Diline pelesenk ettiği “Allah rızası” kavramı, dilencilerin cami önlerine serili mendillerine 3-5 kuruş atılması için sergiledikleri tutuma eşdeğerdir.

Zulme mukavemet, kötülüğe müdahale ve mazlumlar adına dövüşme yeteneği yoktur. Cihadı; söylenme ve Allah’a havale olarak algılar.

Sunturlu küfürler ve fıkralar bu kaynaktan neşet eder. İlahiyatçılar ve imamlar bu kaynakla ilgili kutsal kavramları en rahat ve en anormal ifade edenlerdir. Ve bu sıklıkla siyasî temsil noktasındakilere bulaşır. Saysak buradan köye yol olur da en son AKP Düzce Milletvekili İbrahim Korkmaz‘a bulaşmıştır: “Ben Hazreti İbrahim, küçük kardeşim de Hazreti Muhammed.”

İkinci karakteristik özellik de son tahlilde AKP Balıkesir Milletvekili Tülay Babuşçu‘da cips olarak patlamış gözüküyor: “Cumhuriyet reklam arasıdır.”

Nasıl ki Osmanlı‘nın kuruluşundan sonraki 2 asır boyunca Karamanoğulları, Osmanoğullarını kabullenememişse bizdekiler de bu netameli coğrafyada 1 asra yakın zamandır yaşattığımız Türkiye Cumhuriyeti‘ni hala kabullenememiş gözükmekteler. Dahası Osmanlı’nın döküntüleri ve çöküş sembollerini has Osmanlı zannetmekteler.

İllâ Güneydoğu‘ya gitmenize gerek yok; bizim Samanlı Dağlarının eteklerindeki bazı Karadeniz kökenli köylerde bile “Cumhuriyet eşittir okul” olduğu için okul ve öğretmen düşmanlığı yapılır. Dedesi Atatürk’le beraber Türk İstiklal Savaşı için canını ortaya koyarken torunlarının M. Kemal ve Millî Mücadele düşmanlığına bile denk gelebilirsiniz.

Sanırsınız gerçek hayatı ‘Osmanlı Cumhuriyeti‘ filmine çevirse yedi sülalesinin başı göğe değecek. Sanırlar ki ismen Osmanlı nev zuhur ettiğinde dünya devletleri hemen “Oooo, Osman Bey! Buyurun başköşeye” diyecekler. Bizim arkadaşlar da “Dünyayı Kurtaran Adam’ın Oğlu” repliğiyle Mamçakoğlu Cüneyt Abi pozlarına bürünecekler. Bittabi Allah rızası için.

Bizim oralarda “Akıl, gel paçama takıl!” diye bir söz vardır. Yeni evin temellerini oyarak anılardaki eski evi canlandırmaya çalışan bir zihniyeti niteliyor. Hem de fay hattında, deprem kuşağında..

Akıl tutulması‘ tabiri bence eskidi, sırada ‘Ruh tutulması‘ var. Ruhu küresel kapitalizmin sahte cennet olarak sunduğu dünya nimetlerine esir, kalbi ve gönlü “Allah ile aldatan o yaman Aldatıcının Oyunları“nda mahpus bu kimselerin dillerini eğip bükmeleri çare sunmak adına değil çaresizliktendir.

Ruhunun sesini işitebilenlere selam olsun!

 

Reklam Arası!

0

Her  sabah  ilk ezanın  okunduğu yer  Japonya’nın  en  doğusunda ki KAMÇATKA ‘dır. Kamçatkaya  1931 yılında  cami  yaptıran insan  ise MUSTAFA  KEMAL  ATATÜRK’TÜR. Bu bilgiyi  Atatürkle ilgili ansiklopedilerde bulabilirsiniz..Ayrıca  Atatürk’ün  dinimiz ile ilgili sözlerini  arayıp ,bulup okumakta fayda mülahaza ediyoruz. Atatürk  bir konuşmasında şöyle demişti:”Ey Millet! Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, sevgisi ve hayrı üzerinize olsun. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından insanlara dini hakikatleri duyurmaya memur ve elçi olmuştur. Koyduğu esaslar ve  kanunlar cümlemizce malumdur ki, Kur’andaki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor.”

 

 

Şimdi  aklıma  hemen  ortaokul yıllarımızdan beri önce pat çat duyduğumuz, sonra ise  kendinden başkalarını arızalı Müslüman, ya da  şerren Müslüman gözüyle bakmayanlardan  sık sık duymaya başladığımız ”Dinsiz Atatürk, Beton Kemal” suçlamaları, bu milletin beynine sokulmaya çalışılmış, ortam hep bulandırılmıştır. .Hatta defalarca da tartıştığımız zamanlar olmuştur. Şimdi kendime ve herkese sormak istiyorum: Atatürk’e ”Dinsiz”diyenler, Beton Kemal diyenler, gerçekten de taa Japonya da   cami yaptırma   için ne derler acaba?

 

 

Kafanızdaki dış mihraklı fikirler yüzünden, bu ülke için çekmediği çile kalmayan bu ve bunun gibi insanlara  attığınız çamurlar yüzünden, şahidiz o tarafta yatacak yeriniz olmayacak. Şimdi de kalkmışlar Peygamber efendimizin resimleri meselesini istismar   edip oy devşiriyorlar. Yine oya tahvil için bir mesele bulundu. Yaşasın din, gelsin oylar gelsin paralar. Gidin  o dergiyi yayınlayanlara  hesap sorun, efendiler. Soranlar çıktı işte,  bile bile ölüme giden  ve Avrupayı ayağa kaldıran   o  2-3 tane  genç, inanın belki de çok şerefli insanlardı. İdealleri için,  (öldürmeyi  asla kabul etmemekle birlikte) canları pahasına  gidip eylem yaptılar.

 

 

Türkiye’de, oya tahvil için İslamı kullanmak, artık  moda oldu. Cumhuriyet tarihine baktığımızda, dini kullananlar hep iktidar olmuşlardır. Çünkü  cahil insanları dinle kandırmak çok kolay. AP  li Senator Kamran İnan ve  siyasetimizin duayenlerinden ,renkli sima  Osman Bölükbaşı beyefendiler,Türkiye’de ve İslam Dünyasında  en geçerli ,en   çok  gelir    getirici  mevzu   dindir  demiştiler. Bu iki zatı muhteremi bizzat dinlemiştim. İşte  şimdi görüyoruz. Gerçekten de en iyi geliri elde edenler dini kullananlar.Hep suyun başında oluyorsun ,altında  en iyi arabalar oluyor,yalılar,köşkler,arazilere konuyorsun.Çevrende dönen  bir yığın fırıldak var.Nasılsa bu ülkede  cahil insan sayısı oldukça fazla ,el etek öpenler gani…

 

 

Yani anlayacağınız karada  ölüm yok da ,o tarafta ne olacak bilemem  ! Çünkü bu taraftan da belli ki, onca paralar,çalmalar,haksız makamlar  neyin ifadesidir? Sonra da tutup Atatürk’e dil uzatmak, kurduğu Cumhuriyet  için 90 yıllık  reklam  arası demek, ne kadar talihsizlik, ne kadar ihanet  kokan bir  söz ! Bu sözler  halkı ve ortamı  alıştırma, yoklama çekme  denemeleridir. Oysa Atatürk O Cumhuriyeti kurmasa idi  bu hamfendiler, beyefendiler subaşında olabilecek miydi, vekil olabilecekler miydiler? Seçme seçilme hakkı olacak mıydı?  Rahatça dini kullanabilecekler miydiler? İnsan yapısı, çiğ süt emmiş ,herşey beklenir.

 

 

Ne yapılırsa yapılsın,ne söylenirse söylensin,bu ülke için , Türk Milleti  için Atatürk herşeydir.Türk Milletinden olmayanlara  sözümüz bu hususta yok. Atatürk, kurtuluşumuzun ,Allah’ın izniyle  müsebbibidir. O’ nu bu milletin kalbinden, kurduğu Cumhuriyeti  Türk Milleti’nin  devlet nizamından, kimse söküp atamayacaktır. Kalkışanlar olursa eğer,  işte o zaman ”An ya mı Konya mı ” belli olacaktır. İşte o zaman ”Dananın kuyruğu ”kopacaktır!

Saygılarımla…

 

Atatürk’ün Aklı İle Akıllanmak!

Gazi Mustafa Kemal Atatürk; 06 Mart 1922’de yani Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce TBMM’de yapılan gizli oturumda şöyle diyor: “Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın en önemli devletleri Türkiye’nin zararıyla, Türkiye’nin gerilemesi ile ortaya çıkmışlardır. Bugün, bütün dünyayı etkileyen, milletimizin yaşamını ve ülkemizi gözaltında bulunduran, en güçlü gelişmeler, Türkiye’nin zararıyla gerçekleşmiştir. ( Günümüzde de öyle olmuyor mu?) Eğer, güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi denebilir ki, İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana’dan sonra Peşte ve Belgrad’ta yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya’da aynı kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir.”

Büyük insan devam ediyor “… Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. (Bundan sonrası çok önemli!) Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve yaşam görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, anlaşmış ve birleşmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, bir çok zekâlar, duygular, fikirler, Türkiye’nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda adeta yıkıcı bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye’nin yaşamına ve varlığına aralıksız uygulanmasıyla, sonuçta Türkiye’yi yenilemek, (“Yeni Türkiye”yi mi kast ediyor acaba?) Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi bir takım nedenlerle Türkiye’nin iç yaşamına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır…”

Atatürk, milli uyanıştaki gecikmenin Türk Milletine ne kadar pahalıya mal olduğunu da 1923’te sarf ettiği şu sözlerle açıklamıştır. “… Biz, (Türkler) milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telafiye çalışmalıyız… Özellikle bizim milletimiz (Türkler!), milliyetini ihmal edişinin çok acı cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çok çeşitli toplumlar hep milli inançlara sarılarak, milliyetçilik idealinin kuvveti ile kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu içlerinden sopa ile kovulunca anladık. Kuvvetimizin zayıfladığı anda bizi hor ve hakir gördüler.( Bu günkü gibi olmasın?) Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş olduğumuzmuş!”

Bu arada David Kushner, Türk ve Türkiye ismi ile ilgili olarak o dönemlerde: “Avrupalılar, Osmanlılardan ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan bahsederken uzun süredir, Türkler ve Türkiye adını kullanıyordu” der. Yine ünlü hikâyecimiz Ömer Seyfettin, “Türk, Türkler, Türklük, Türkiye kelimeleri ağza alınmıyor hatta en muktedir muharrirler “Memalik-i Osmaniye”ye Avrupalıların Türkiye demesine çok kızıyorlardı” diye ekliyor.

Atatürk‘ün; Türk ve Türklerle ilgili 28 Aralık 1919’da söyledikleri de çok önemlidir; “Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır… ( Herhalde Ermeni Tehciri ve Etrak-ı bi idrak gibi şeyleri kast ediyor!) Milletimizin büyük kabiliyetleri, tarihen ve mantıken sabittir.”

Atatürk’e göre “Türk Milleti; kendinin ve memleketin yüksek menfaatlerinin aleyhine çalışmak isteyen bozguncu, vatansız ve milliyetsiz beyinsizlerin saçmalamalarındaki gizli ve kirli emelleri anlamayacak bir topluluk değildir”

Yine büyük insan: “İnsanları mutlu etmenin tek yolu, onları birbirlerine yaklaştırarak onları birbirine sevdirmektir” diyor.

Görüyorsunuz; Avrupa Birliğine, pkk bölücülüğüne, yolsuzluğa, istismarcılığa, Osmanlı lalesi yalakalığına, reklam arasına, Türkiye ismine, Türkiye’ye “Yeni” yakıştırmasına, Kara Parti’nin icraatlarına, milliyetsizliğe, toplumsal barışa ve geleceğe dair, çağları delen mesajlar hep onun aklında varmış ve bizlere hepsini aktarmış.

Atatürk’ü anlamak; Türk olmak, Türk Milliyetçisi olmak ve iyi insan olmaktır. Bir de Atatürk’e sövenlere bakın! Bir de Atatürk’ün neredeyse yüzyıl önce önümüze getirip koyduğu konuları, günümüzde ısrarla Türk Milletinin aleyhine kullananlara bakın! Benzer insanların konuştuğu aynı şeyler değilmi?

 

Yolcu Yolda Gerek

Bir otobüs yolculuğunda, mola vermiştik. Hanım, mescitte namazını kılıp gelmişti. Fakat durumunda  bir gariplik vardı:”N’oldu?” diye sormama kalmadı, heyecanla anlatmaya başladı:”Hani dedi, ön sırada oturan pantolonlu, başları açık, tıp öğrencisi üniversiteli iki kız vardı ya?””Eee n’olmuş?” dedim. “O iki kız mescide geldiler. Çantalarından birer bol elbise çıkarıp giydiler, başörtülerini de taktılar! Bir güzel namazlarını kıldılar. Sonra tekrar eski hâllerini alarak çıktılar. Kırk yıl düşünsem, onların namaz kılacakları hatırıma gelmezdi. Demek ki görünüşe aldanmamalı.”

X

İstanbul’da yolum Kadıköy kazasının Moda semtine düşmüştü. Yazın sıcak bir günüydü. Kıyıya yakın, sâkin bir mahalde, yeşil bahçe ortasında bulunan Moda camisine uğrayıp, vakit namazını eda etmiştim.

Cami girişi önüne konan sıraların birine oturmuş, yorgunluk gideriyordum. O sırada daracık kot pantolonlu, saçı sakalı birbirine karışmış, derbeder kılıklı modern bir genç;  bahçe kapısında belirdi. Abdest alınan musluklara doğru yöneldi. İçimden:”Herhalde sıcaktan bunalmış, ferahlamak için yüzünü yıkayacak.” diye geçirmiştim ki, dış görünüşüyle tam bir serseri tipinde olan genç, benim şaşkın bakışlarım arasında, bir güzel abdest alıp, sonra da caminin dış kısmında vakit namazını kılıp, tekrar geldiği gibi çıkıp gitti. Cami dışında görsem, onun namaz kılacağı dünyada aklıma gelmezdi. Demek ki görünüşe aldanmamalı.

X

Yalova-Kartal arasında Araba-Vapuru’ndayım.  Vapurun kenarına yaslanmış, denizi seyrediyorum. Yanımda, konuşmalarından anladığım kadarıyla bir hanım, çocuğu ve kayınvalidesi var.Beni ilgilendirmediği için, başımı döndürüp bakmıyorum. Bakmamaya da kararlıyım. İstemiyerek işittiğim konuşmalarından, kadının Ankara’da yüksek bir memur eşi olduğu ve İstanbul’a yakınlarını görmeye geldiği anlaşılıyor.

Fakat istemiyerek kulak şâhidi olduğum konuşmalarından,bir türlü kendimi alamadım.Hem de bütün ilgilenmeme gayretlerime rağmen.  Çünkü hanımefendi, çok güzel ve pek nezîh bir İstanbul Türkçesiyle konuşuyor, kelimeleri çok hoş telaffuz ediyordu. Üstelik düşüncelerini, inanmış bir insanın sağlam itikadını aksettiren fikirleriyle perçinliyordu. Belli ki, her kadın gibi bir namus timsaliydi.

Kayınvalidesiyle yaptıkları söyleşide müspet kader inanış ve anlayışı, mes’elelere Ehli Sünnet açısından bakışı kendisini hemen gösteriyordu. Her bakımdan sağlam temeller üstünde yükselen, millî ve dinî hasletlerle donatılarak kurulmuş gerçek bir Türk ailesinin   fertleriyle karşı karşıya idim. “Herhalde diyordum, giyinişleri de mazbuttur.”

Fakat aile mes’eleleriyle ilgili olan konuşmalarındaki inanç sağlamlığı, telaffuz hoşluğu, fikir doğruluğu beni sanki büyülemişti. Merakım; bakmama kararlılığımı bozdu ve başımı o yöne çevirmekten kendimi alamadım.

Aaa o da ne? Konuşmalarına hayran kaldığım kadın; tamamen sosyetik giyimli, açık saçık bir bayan değil miymiş! Doğrusu öyle giyim kuşamlı, sosyetik bir kadının böyle oturaklı sözler sarfedeceğini hiç mi hiç düşünemezdim! Demek görünüşe aldanmamalıymışız.

X

Öyleyse yorumlarımızda  “Hüsn-i  zan, adem-i  îtimad.”  asıl olmalı. Yani herkes hakkında olumlu düşünmeli; her ihtimale karşı da tedbiri elden bırakmamalıyız.

Bu müşahede ve gözlem, beni şu sonuca götürdü:

Bu millet zâhiren yâni dış görünüşüyle, isteyerek ve istemiyerek ve muvakkat / geçici ârızalarla, hangi şekil ve kılığa girerse girsin; aslında bütün rûhu canıyla gönlü İslam’dan yana, kalbi O’ndan tarafadır!

Demek ki yıllarca evvel: “Ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılâbı içinde, en gür sadâ İslâmın sadâsı olacaktır!”  diyen Bediüzzaman, ne kadar doğru söylemiş. Geleceği çok önceden görmüş. Haber verip müjdelemiş.

Bütün mesele, aslî mecra ve akışta yerini almaktır. Çünkü mecrada olana, netîce müyesser olur. Yani doğru yolda olan, doğruya kavuşur. Başka bir deyişle Hak yolda olan Hakk’a erişir.

Asıl olan yolda olmaktır.

Hem zaten yolcu yolunda gerek.