31.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 828

Tayfun Kaya iİe 2015 Yılının Başında, Türkiye Ekonomisi’ni Konuştuk. Derkenar

Günümüzde, devletlerin gücü; vatan topraklarının yüzölçümü, nüfusunun çokluğu ve ordusunun kudreti ile değil, iktisadî yapısının sağlamlığı ile ölçülüyor.

Bu gerçeği bilen Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra; ‘Siyasî ve askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadî zaferlerle taçlandırılmazsa kazanılan zaferler kalıcı olmaz, az zamanda kaybedilir.’ Demiştir.

Nitekim Türk tarihi incelendiğinde; yükseliş, duraklama ve çöküş dönemleri ile iktisadî yapıdaki değişiklikler arasında paralellikler vardır.

Ekonomi bir ülkenin her şeyidir. Yaşamak için, milletin refah ve mutluluğu için, güçlü bir ekonomik yapıya ihtiyaç vardır. Böyle bir yapıya sahip olan devletler, içeride huzura ve güvene, dünyada itibara kavuşmuş olur.

Ne var ki, iktisadî yapının gücünü, istatistik verilerinden öğreniyoruz. Veriler ise farklı metotlarla kullanıldığında gerçekler, içerisine konulduğu kabın şeklini alabiliyor. Bu sebeple; ‘Üç türlü yalan vardır: 1-Masum yalan, 2-Bilinçli yalan, 3- İstatistik.’ Deyimi genel kabul görmüştür.

Aziz ve necip milletimiz 1980’den sonra ekonomi ile yakından ilgilenmeye başladığından, devletin çizdiği iktisadî tablo ile içerisinde yaşadığı şartlar arasındaki farkı derinden hissetmek gibi bir talihsizliği yaşamaktadır.

İnsan potansiyelimizden, yer altı ve yerüstü zenginliklerimizden, candan aziz vatanımızın jeostratejik konumundan, zengin ve şerefli tarihimizden alınacak güçle inanarak söylemek gerek:  Çok daha iyi durumları hak ediyoruz.

Peki, nerede hata yapılıyor? Bu soruya ancak politik bir cevap verilebilir: ‘Ekonomide tek doğru yoktur, akıllı tercihler vardır.’

Gazetemiz yazarlarından Tayfun Kaya ile verileri doğru okumaya, akıllı tercihleri bulmaya çalıştık.

İyi okumalar…

 

Oğuz Çetinoğlu: 2014’le ilgili iktisadî göstergelerin açıklanan bölümleri itibâriyle olumlu bulduğunuz hususlar var mı, nelerdir?

Tayfun Kaya: Aslında genel baktığımız zaman, olumlu olarak sadece şunu görüyorum: Hâlâ bir şekilde borç bulabiliyoruz.

Çetinoğlu: ‘Borç bulabilmek ‘ ülke ekonomisi açısından ‘olumlu ‘ denilebilecek bir gelişme mi?

Kaya: Bazı açıklamaların arkasında, Maliye Bakanı’ndan, Ekonomi Bakanı’ndan bunları kısır bir şekilde de olsa duyuyoruz. Fakat en azından şimdilik hâlâ borç bulabiliyoruz. Bu, bizim için önemli. Merkez Bankası’nın en son açıklamasında, 401 milyar USD dış borcumuz vardı. Bunun 270 milyar USD özel sektörün olduğu, kalanın da kamu sektörünün olduğu belirtildi. Borçlu görünen özel sektör de olsa, aslında borç kamunundur. Çünkü para, Türkiye topraklarına girdi, borç ta Türkiye’nin borcu. Artık özeli, kamusu yok. Bu küresel yapıda; ‘Bu özel sektörün borcudur, devleti ilgilendirmez ‘ demek mümkün değil. Borcun ödeme günü geldiğinde sıkıntısına bütün insanlarımız katlanacaktır. Onun için, hâlâ borç bulabiliyor olmamız önemli.

Çetinoğlu: Çarkın dönmesi açısından…

Kaya: Evet.

Çetinoğlu: Olumsuz bulduklarınız var mı?

Kaya: Olumsuzluklar!!!

Çetinoğlu: Olumsuzluklar hanesinde neler var?

Kaya: Ekonominin temelinde cari açık yatar ve çok önemlidir. Cari açık, ithalat ve ihracat arasındaki farkın fazlası veya açığıdır. Bizim ihracatımız malesef az, ithalatımız daha fazla. Bir şirket yöneticisi gözüyle baktığımız zaman, bir anlamda giderleri daha fazla olan, gelirleri daha az olan bir kurum kimliğinde gözüküyoruz. Onun için, cari açık temel bir göstergedir. Cari açığın her seferinde “açık” veriyor olması en önemli olumsuzluğumuzdur.

Tabii, daha küçük çapta bir sürü olumlu şey söylenebilir. Sürekli de duyuyoruz otobanlar, raylı sistemler vesaire yapılıyor diye… Fakat temelinde, üretimde ciddi anlamda eksikliğimiz olması sebebiyle cari açık veriyor olmamız çok önemli bir olumsuzluktur.  Biraz büyük resme bakmamızı öneririm.

Çetinoğlu: Başka olumsuzluk var mı?

Kaya: İşsizlik problemimiz var. Tabii ki, ekonomi çark dişlisinin birinde sorun olunca birbirini tetikliyor. Üretim eksik olduğu zaman, bu sefer işsizlik oranlarımız yükseliyor. İşsizlik oranında yükselme var.

En son açıklandığında işsizlik oranımız % 10,5’a çıkmıştı. Aşağı yukarı 3.064.000 kişinin işsiz olduğu açıklandı. Toplam nüfusa ve resmî açıklamalara baktığımız zaman, 15 yaş üstü işgücümüz 57.000.000 kişi. 82.000.000 nüfusun 57.000.000’u çalışmaya uygun. Açıklamalarda, bu 57.000.000’un sadece 26.000.000’undan bahsediliyor. Çünkü 26.000.000’u sosyal güvenlik sisteminde kayıtlı. İş ve işçi bulma kurumuna bir şekilde girmiş, sistem içerisine dâhil olmuş 26.000.000 insan var. Ama 57.000.000 işgücü var deniyor. Fakat Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) hesap verirken 26.000.000’un hesabını veriyor. Ve onun üzerinden işsizlik oranı oluşturuluyor. Kalan 31.000.000 insanın varlığı unutuluyor.

Burada da aslında sistemle ilgili bir problem var. Fakat bu sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada maalesef böyle kurulmuş. İşsizlik verileri bu sisteme göre açıklanıyor.  Gerçekte ise; açıklanan 3.064.000 işsizin yanı sıra, 31.000.000 daha dev bir işsizler ordumuz var. İşte bizim en zayıf yönümüz. Ülke imkânlarını, en değerli varlığı, insanını bile verimli bir şekilde kullanamıyoruz. Onu net olarak ifade edebiliriz.

Çetinoğlu: Söylediğiniz olumsuzluklar giderilebilirse 2015 yılında ekonomiyi rayına oturtmak mümkün gibi bir sonuç çıkarmak mümkün. ‘2015 beklentileriniz nelerdir?’ Diye sorsam…

Kaya: 2015’te, ümit ederim ki, millî gelirimiz çok daha fazla yükselsin. Buna ihtiyacımız var. Mevcut büyüme oranımız; şu anda 4,3’tü yanlış hatırlamıyorsam. Ama bu, aslında Türkiye’yi istediğimiz seviyeye yükseltmek için yeterli değil. Millî gelirimiz 830 milyar USD. % 4,3 lük büyüme hedefinden, daha fazla büyüme hedefi olması lâzım ki, şu anki mevcut gelişmiş ülkeler dediğimiz ülkelerin sınıfına girelim veya yaklaşalım.

Çetinoğlu: Konuyu biraz açar mısınız?

Kaya: Bugün diyoruz ki, % 4,3 büyüme hedefleyelim. 830 milyar USD % 4,3 üne baktığınız zaman, yaklaşık 35 milyar USD bir büyüme yapar.

Bu büyüme, Almanya’nın 10’da 1’i kadar. Ki, Almanya, büyüme oranı % 1,1 olarak açıklıyor. Bizden 4 kat daha az bir büyüme hızı. Fakat Almanya, bizden 10-12 kat aralığında daha fazla büyümüş oluyor. Çünkü millî gelirleri çok daha yüksek.

Çetinoğlu: Çözüm teklifiniz var mı?

Kaya: Kaba bir hesapla kayıtlı 26.000.000 çalışanla 830 milyar USD millî gelir elde ediyoruz. Çalışan sayısını tam kapasiteye yani 57.000.000’a çıkarabilirsek, toplam millî gelirimiz aşağı yukarı 1 trilyon 700 milyar’a çıkar ki, Türkiye’nin gerçek gücü, potansiyeli ortaya çıkar.

Bu büyüme oranı uçuk gibi gelebilir. Ama bu rakamlar için potansiyelimiz var.

Biraz önceki verimsizlikten kastım da zaten tam olarak buydu. Şu anda Türkiye % 40 performansla yönetiliyor. % 100 performansa çıktığı zaman, çok daha iyi yerlere gelecektir tabii ki.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Medya, iktisadî göstergeler olarak faiz-döviz-borsa üçlüsü üzerinden hareket ediyor. Tabii, söylediklerinizden anladığım kadarıyla işsizlik konusu ekonominin göstergesi olarak ele alınması gereken önemli bir husus. Onun dışında, sağlam bir ekonomi raporu alabilmek için, faiz-döviz-borsa dışında, üzerinde durulması gereken göstergeler olarak neler söylemek istersiniz?

Kaya: Günümüzde faiz, döviz ve borsa, finans kapitalizminin kurbanları oldular. Üzerinde oynanmaya çok müsait üç alan ve oynandı. Onun için, aslında bunları tamamen bertaraf etmek lazım. Çünkü çok ciddi anlamda kirlendiler. Yatırım olarak daha çok mal, emtiaları öneririm.

Çetinoğlu: Bir de ihracat…

Kaya: İhracat üretimle alâkalı tabii. Tabii ki, o zaten vazgeçilmezimiz. Opsiyon olarak baktığımızda, yani kullanılabilecek kaynak ve yatırım olarak baktığımızda, altın en fazla göze çarpan idi; fakat altınla da ciddî anlamda oynandı. Altının türev ürünlerini çıkardılar.

Şu anda dünya üzerinde olmayan bir altın rezervi var piyasalar üzerinde oynanan. Dünyadaki altının aşağı yukarı 3 katı kadar piyasaya satılmış altın var. Altınla ilgili olarak ciddi anlamda bir balon oluştu. Şu anda petrol olabilir belki. Petrolü de yine emtia yatırımı olarak düşünebiliriz. Onda da ciddî bir düşüş var. Bugün 49 dolarlara kadar geldi varil fiyatı. Bu, bizim için özellikle, Türkiye için çok önemli; çünkü bunları ithal etmek durumundayız. Enerji ihtiyacımız için dışarıdan temin etmek mecburiyetindeyiz. Petrol fiyatının düşmesi, bizim cari açığımızın düşmesini de olumlu yönde etkiliyor. Yani cari açığımızı azaltan bir unsur oluyor.

Çetinoğlu: Bir başka problemimiz de gelir dağılımı. Bizimle mukayese edilebilir ülkeleri göz önünde bulundurduğumuzda nasıl bir neticeye ulaşırız gelir dağılımı konusunda?

Kaya: Gelir tabana yeterli dağılmıyor, yeterli dağılmadığı için de pazar oluşmuyor. Çünkü önce çalışana bir ücret vereceksiniz yani iş vereceksiniz, o bir gelir elde edecek, elde etmiş olduğu o gelirle de alışveriş yapacak ve çark bu şekilde dönecek. Bu, bisikletin tekerleklerinin dönmesi için gerekli zincir gibi. Biraz önce ifade ettiğimiz istihdam rakamlarından da anlaşılıyor ki, bu çark sağlıklı dönmüyor.

Diğer ülkelerle kıyaslamayı sordunuz yanlış anlamadıysam. Asgari ücretimize baktığımız zaman, burada da şöyle bir hata yapıyoruz: Aşağı yukarı bir 8 ay önceydi, Sabah gazetesindeydi yanlış hatırlamıyorsam, ‘Avrupa Birliği üyesi 10 ülkeden daha iyi asgari ücret veriyoruz’ diye bir haber vardı. Ben de baktım, evet, rakamlara göre haber doğru. Bizden daha aşağıda olanlar var. Dolara çevirdiğimiz zaman, biz 400 dolar veriyorsak, onlar 350 dolar, 330 dolar, 320 dolar veriyorlar.

Çetinoğlu: Onlar da herhalde bağımsızlığını yeni kazanmış ülkeler, Makedonya, Slovenya, Bosna gibi ülkeler olsa gerek…

Kaya: Tabii… Ama atladığımız şu! Önemli olan rakam değil, o rakam ile ne satın alınabildiği önemli. Yani alım gücüdür önemli olan. Alım gücünü, piyasaları da ne etkiler? Tabii ki maliyetler. İlk olarak enerji etkiler. Çünkü enerji rakamları veya benzin fiyatları bütün ürünlere sirayet eder. Aklınıza gelebilecek tüm ürünlere bir şekilde dokunduğu için, maliyetleri arttırır.

Bakılması gereken, Türkiye’de bir asgari ücretle kaç litre benzin alıyoruz, ona bakalım, sonra diğer ülkelerle kıyaslayalım. Buna baktığımızda, en altta çıkıyoruz. Gazetenin haberinde en altta gözüken bile üstümüze çıktı.

Çünkü alım gücü olarak bizden daha değerliydi paraları. Onun için, ülkemizdeki asgari ücret maalesef çok yetersiz; yani gelir tabana yeterince dağılmıyor.

Gelir doğru dağılmayınca piyasanın çarkları da işlemiyor.

Çetinoğlu: Bir başka problemimize yönelmek istiyorum:

Türk müteşebbislerinin dinamik ve üretken yapısından daha fazla yararlanmak için alınması gereken birtakım tedbirlerin olduğuna inanıyorsunuzdur diye düşünüyorum. Nedir o tedbirler?

Kaya: Bizim gerçekten üretmeye çok hevesli büyük iş adamlarımız var, çok büyük şirketler var. Bunların birçok icatın peşinde olduklarını biliyorum; araç konusunda mesela. Temel Atay’ın geçen gün bir konuşması vardı bununla ilgili. Herhalde önümüzdeki günlerde çıkartacaklar. Bir Türk araç markası oluşturuyorlar. İnşallah iyi olur diyeyim. Ama şu andaki görüntü, müteşebbislerimizin sayıca çok azaldığını çok net olarak söyleyebiliriz.

Çetinoğlu: Neden?

Kaya: Aslında bu, kapitalizmin bir gerçeği. Bir piramit vardır, üçgen piramit. Aşağı yukarı bütün eğitimlerde bu piramit örneğini verirler. Maalesef, biz yavaş yavaş piramidin yukarısına doğru çıkıyoruz ve iyice daralıyor artık. Bu hız meselesi oradan çıkıyor. Piramitten baktığınız zaman, alanımız artık çok dar. O dar alan içerisinde oynamaya çalışıyoruz ve o alan daraldıkça yani piramitte yukarı çıktıkça da patron sayısı azalıyor otomatikman. Şu anda böyle bir gelecek kaygısı da taşıyoruz önümüzdeki günler için. Hayatlarımız iyice daralıp, sıkışıyor ve hızlanıyor.

Çetinoğlu: Müteşebbislerimizin üretkenliğinin yeterli seviyede olmayışında bürokratik engellerin rolü var mı?

Kaya: Olmaz olur mu? En başta o geliyor zaten. Yalnız, ekonomi siyasetin önünde olduğu için, siyaseti de ciddi anlamda etkiliyor tabii ki ve kararları da o yönde değiştirme imkânı bulabiliyor ekonomi.

Çetinoğlu: İş adamlarımız Türkiye’den ziyade Türkiye dışında yatırım yapmayı cazip buluyorlar  O da Türkiye için önemli bir tehlike gibi gözüküyor.

Kaya: Doğru, kesinlikle doğru. Bunda tabii ki şunun rolü çok büyük: Türkiye’de maliyetler çok yüksek. Biraz önce de bahsettiğimiz gibi benzin arttığı zaman her şey artar, mısır da artar, biber de artar, ıspanak da artar, giydiğiniz ceket de artar, taktığınız kravat da artar, gömlek de artar; çünkü hepsini etkiler. Maliyetlerimiz çok yükseldiği için, yatırımcılarımızın, sanayicilerimizin de daha ucuz maliyetli ve teşvik alabildikleri ülkelerde iş yapmak istemeleri gayet normal.

Çetinoğlu: İnşaat sektöründe, lüks mesken inşaatları yanında, alışveriş merkezleri ve sağlık tesisleri yapımına öncelik verildiği görülüyor. Bu alanlar ekonomiye olumlu katkılar sağlar mı?

Kaya: Aslında baktığımız zaman, inşaat sektörü son 10 yıla damgasını vurdu Türkiye’de. Sektör, iç piyasayı canlı tutmaya çalışıyor. Fakat sadece inşaat sektörüyle yürümeye kalktığınız zaman, tek bacakla yürümek gibi oluyor. Dengeler tam oturtulamıyor. Sonuçta, orada da ciddi anlamda krizler yaşanması mümkündür. Büyük bir Türkiye’yi, 77.000.000 nüfuslu bir Türkiye’yi, içerisindeki çarkları döndürmeye yeterli değil tabii ki inşaat.

Çetinoğlu: Belki geçici bir süre için söz konusu olabilir.

Kaya: Aynen öyle, evet. Geçici olarak belki iç piyasada bir canlılık sağlamış olabilir, Fakat uzun vadede bir işe yaramadığını görüyoruz. Mesela, Toplu Konut İdaresi (TOKİ)’nin yapıp bitirdiği dairelerin % 50’ye yakın bölümü, satış listesinde alıcı bekliyormuş. Yani talep olmadan arz ediyorlar. Bu, piyasayı canlandırmak için tabii ki. Yoksa normalde, talebi olmayan bir ürünü kim piyasaya çıkartır? Fakat çıkartıyorlar. ‘Daha ileride, 5-10 sene sonra satarız. Nasıl olsa erimez, kokmaz’ diye düşünülüyor muhtemelen. Fakat o arada piyasada ciddi anlamda bir canlılık sağlaması planlanıyor. Bu şekilde insanların gelir seviyesini arttırmayı planlıyorlar sanırım.

Çetinoğlu: Âtıl kaynak da oluşturuyor tabii. Satılmayan daire, kullanılmayan para, ekonomiye dâhil edilmeyen imkân demektir.

Enerjiden söz etmiştik. Tekrar o konuya dönmek istiyorum. Enerji yatırımları, özellikle yenilenebilir enerji konusundaki yatırımları yeterli görüyor musunuz?

Kaya: Çok yetersiz. Ben, doğal olandan yanayım her zaman. Doğal olanın, insanı da doğasına uygun olduğunu düşünüyorum. Dünyanın da doğal olanla ancak ayakta durabileceğini, daha uzun soluklu nefes alabileceğini düşünüyorum. Özellikle bu hidroelektrik santrallerin ciddi anlamda arttırdılar. Çok fazla hidroelektrik santrali var. Bunlar için, evet, ‘Ağaç meselesi’ filan deniliyor. Ağaç çok önemlidir. Siz daha iyi bilirsiniz; tarihte de Mayaların ağaçlar sebebiyle tarih olduklarını okumuştum. Çok dikkatimi çekmişti gerçekten. Ağaçlarını kesmişler tarım alanları oluşturmak için ve daha sonra, o dönem için kendileri bir anda açıkta kalmışlar, düşmanları onları çok rahat bir şekilde yenebilmiş. Kendilerini koruyamamışlar. Sonuçta, ağaçlar onlara çok ciddi bir ev oluyormuş o dönem için, o çağlarda. Onun için, ağaç çok önemli, insan hayatında çok önemli bir yeri var. Onları kaybetmememiz lazım. HES’lerin suyu kestiği bir yer var ve aşağıya su vermiyor. O aşağıda yaşayan börtü böcek de bu dünyanın bir parçası ve bu dünyaya can katıyorlar. Onlar da hayatlarını kaybediyor. Rüzgârgülü olur… adım attığınızdaki enerjiyi depolayan teknoloji bulundu artık.

Çetinoğlu: Güneş enerjisi var, deniz dalgasından enerji üretimi imkânı var.

Kaya: Güneş enerjisi çok maliyetli diye söylemek istemedim Fakat dalgadan enerji üretimi başlatılmış. Onun maliyetlerini tam bilmiyorum, çok yeni. Fakat bize çok uygun. Her tarafımız deniz. Dalga’dan enerji ciddi anlamda kullanabileceğimiz sağlıklı bir enerji  kaynağı diye düşünüyorum. İnşallah, bunlara doğru daha hızlı yol alınır.

Çetinoğlu: Özellikle elektrik enerjisi, sanayi için, insan vücudundaki kan mesabesinde. Nasıl vücutta kan olmazsa vücut çalışmadığı gibi, enerji olmadığı zaman da sanayi çalışmaz. Enerji için, baktığımızda, HES’ler var buyurduğunuz gibi. Onların tabiatı tahrip ettikleri gerekçesiyle karşı çıkılıyor, nükleer enerjiyi dışlamak için Çernobil örnek gösteriliyor. Ermenistan’da Metsamor var, ama onu hiç kimse nazarı itibara almıyor. Nükleerin tehlikelerinden söz ediliyor. Termik santraller hava kirliliği oluşturuyor deniliyor. Peki, ‘bunların hiçbirini yapmayalım, Türkiye’yi karanlığa mahkûm edelim’ gibi bir düşüncenin varlığından endişe ediyor musunuz?

Kaya: Başka yollar bulundu çok şükür, biraz önceki ifade edilenler biraz daha ilkel kaldı. Nükleer santral sadece atom bombası üretimi için şu anda ön planda. Diğerleri çok ilkel kaldı. Artık bu devirde, bu teknolojide enerjisiz kalmak gibi bir lüksümüz tabii ki yok. Mutlaka olması lazım. Fakat bunu daha doğal yollardan yapmalıyız. Maliyeti ne olursa olsun, hiç bir şey dünyamızdan veya dünya canlılarından daha kıymetli değil… Biz hâlâ en eski teknoloji, (Hidroelektrik Santrallerini) HES’i veya kömürle çalışan termik santralleri kullanacağız diye tepinmeyelim. Dalga bizde sürekli mevcut, onun enerjisini bir şekilde alabiliyor olmamız lazım. Evet, daha maliyetli; ama uzun dönemde hem kendi maliyetini çıkartacaktır, hem de ülkemizi dışa bağımlılıktan kurtaracaktır.

Çetinoğlu: Zaman ayırdınız, faydalı bilgiler verdiniz. Çok teşekkür ederim.

Kaya: Görüşlerimi kamuoyuna yansıtma imkânı verdiğiniz için ben de teşekkür ederim.

 

TAYFUN KAYA:

1973 yılında İstanbul’da doğdu. İşletme mezunu olan Tayfun Kaya, aynı zamanda Serbest Muhasebeci Malî Müşavir, Bağımsız denetçi ve Bilirkişi’dir.

Çalışma hayatına 1990 yılında Otokar A.Ş.’de malî işler alanında başlamıştır. Meslek hayatına sırasıyla Fırat Oto A.Ş., Raks&Karacan Ortaklığı, Korkmaz Yiğit İnşaat Grubu’nda devam etti. 1999 yılından bu yana Bersay İletişim Grubu’nda Malî İşler Direktörü olarak çalışmaktadır.

Evli ve iki çocuk babası olan Tayfun Kaya’nın yazıları Önce Vatan Gazetesi ve birçok blogta yayınlanmaktadır.

 

(Önce Vatan Gazetesi, 23, 24 Ocak 2015 Cuma ve Cumartesi)

 

Muhafazakârlık ve çelişkiler

Bizde kavramlar yeterince bilinmediği için içleri farklı şekilde doldurulabilmektedir. Kavramların ne anlama geldikleri bir tarafa bırakılarak sadece ne olmaları gerektiğinden hareket edilerek onların esiri de olunabilir. Zihinlerdeki katı kalıplara, peşin hükümlere bağlı kalınarak kavramlar bizi yönlendirir.

Bu kavramlardan biri de muhafazakârlıktır. Aslında muhafazakârlık, korunması gerekenleri koruyarak geliştirmenin adıdır. Bazıları bunu statükocu, her türlü gelişmeye karşı çıkış, tutuculuk ve aşırı dindarlık olarak anlar. Oysa hangi siyasi rejim söz konusu olursa olsun; o yapıyı oluşturan unsurlar korunmadan gelişmeci olunamaz. Her siyasi sistem ve rejim sürdürülebilir olmak için muhafazakâr bir karakter kazanmak durumundadır. Değişme karşısında ne peşin kabul, ne de peşin red söz konusu olabilir. Bazen korunmaması gerekenler bile korunur olur. Neyi ne ölçüde korumanın gerekli olduğunu fark edemeyen toplumlar; neyin de ne ölçüde değişeceğini kestiremezler. Bundan dolayı muhafazakârlık her türlü değişmeye açık olmak değildir. Muhafazakârlık, genel bir kavram olmakla beraber; farklı toplumlara ve onların kültürlerine göre itibari (göreceli)dir. Çünkü her toplumun koruyup geliştireceği kültür unsurları birbirinden farklıdır. Ancak evrensel bazı değerler vardır ki, bunları da göz önüne almak gerekir.

Bizde muhafazakâr etiketle dolaşanlar veya öyle görünmekten siyasi çıkar bekleyenler çelişkiler sergilerler. Muhafazakâr yani koruyarak gelişmeci bir anlayışta, Cumhuriyet tarihine mal olmuş Çankaya Köşkü devre dışı bırakılabilir miydi? Topkapı ve Dolmabahçe Saraylarını korumak muhafazakâr bir yaklaşımın bir gereği değil mi? İngiltere’de başbakanlar oldukça klasik Downing Street 10 nolu adresten vazgeçebiliyorlar mı? Andımızı yasaklamak T.C. ibaresini iptal etmek, milli kimliksiz bir anayasa hazırlama, ithal malı çözüm süreci, egemenlik hakkını birileriyle paylaşmaya açık olmak, ortaklık devletine geçerek milli devlet ve üniter yapıyı zedelemek, milli davalara, milliyetçiliğe ve milli kimliğe soğuk bakmak, etnik taassubu ve ırkçılığı demokratikleşme diye takdim etmek, Türk tarihine bir bütün olarak bakamamak, vatandaşları birbirine ötekileştirmek ve soğutmak acaba muhafazakârlık mı?

Ortak mutabakatları dışlamak, Devletimizin kuruluş amacını ve Milli Mücadeleyi bir türlü içine sindirememek, ülkenin geleceğini tehlikeye atacak şekilde dış borçlanma, cari açığı artırma ve sıcak para girişlerine bel bağlayarak suni rahatlama yaratmak muhafazakarlığın bir gereği mi? Gerek dünyada artan belirsizlikler ve durgunluk, gerek Türkiye’nin en çok riskli ve ekonomisi kırılgan beş ülkeden biri olarak kabul edilmesi, bizi sıcak para bulmada da zorlayacaktır. Reel sektör yerine borsayı destekleyici sıcak paranın girişini hızlandırmak için faizle oynamak doğru bir yol mu? Başbakanın “Türkiye’yi çok güçlü olduğu için AB’ye almıyorlar” sözü ciddiye alınabilir mi?

Muhafazakâr bir politikada bizde olduğu ölçüde bürokrasiyle ve yasalarla oynanabilir ve devlet politikası sayılması gereken alanlarda garip düzenlemelere ve değişikliklere gidilebilir mi? Devletin önemli kurumları üzerinde bu ölçüde kumpaslar kurulabilir mi? Gelenekler yıkılabilir mi? Muhafazakâr bir anlayışta; vatan topraklarında pek gözü olmama, Ege’de ada ve adacıkları Yunanistan’a terk etme, Güneydoğuda kamu düzeninin bozulmasına müsaade etme, terör örgütü ile adeta Mahmutpaşa pazarlığına girişme, gereği yokken Ermenilere taziyede bulunma söz konusu olabilir mi?

Geçenlerde Kazım Karabekir Vakfının düzenlediği rahmetli Karabekir’i anma toplantısında Doç.Dr. Ali Karaca bir belge üzerinde durdu. II. Abdülhamit‘e İngiliz projesi olarak sunulan açılım ve çözüm paketi Padişah tarafından reddedilir. O dönem Osmanlı’ya yapılan tekliflerle günümüzdeki ithal çözüm sürecinin talepleri o kadar benzer ki. Ancak artısı ve eksisiyle değerli bir devlet adamı olan Abdülhamit bu oyunu bozar. Biz ise bugün bu tezgâhları demokratikleşme ve ileri demokrasi olarak kabul ederek kendi kendimizi aldatıyoruz.

 

Yeni Cumhurbaşkanlığı Forsu

İnsanlar çocuklarının doktor veya mühendis olmasını isterler ama hayata anlam katan tarihtir. Hele hele insanlığın uzun öyküsünün merkezi sayılan bu coğrafyada yaşıyorsanız tarihin ikide bir de karşınıza çıkması normal bir durumdur. Başbakanlığı dönemindeki icraatlarıyla tarih bilgisini ve millî bilincini yetersiz bulduğumuz Recep Tayyip Erdoğan’ın yapılması ve açılması oldukça tartışmalı olan Ak-Saray’da yabancı devlet başkanlarına yönelik 16 Türk Devletini simgeleyen asker kıyafetleriyle tören hazırlatması çok dikkat çekiciydi.

Siz ister Haziran Seçimleri sonrası Başkanlık hesapları için milliyetçi tabana sıcak mesajlar sunma olarak değerlendirin, isterse kendisinden önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün belki biraz da İngilizlerden etkilenerek başlattığı lakin süvari bir millet için sempatiyle karşılanacağı muhakkak olan atlı karşılama birlikleriyle yabancı devlet adamlarını karşılama törenlerini aşma eğilimi olarak görün. Neticede ‘sel gider, kum kalır’ yani fertler değişir, gelenekler yaşar. Bence daha da önemli olanı; gelen yabancı konukların ve gelmeyen yabancıların neler hissettikleridir.

Sathî bile olsa bazı sembolik iş ve işlemler sosyo-kültürel davranış biçimlerini etkileyebilir. Bu bizim gibi çabuk gaza gelen veyahut ayranı kabardığında tarih yazma alışkanlığı olan bir millet için de, Türklerin dünya medeniyetinde şimdiki zamanla pek örtüşmeyen o muazzam yerini bilen başka milletler ve devletler için de geçerli. Madem herkes tarihin etki alanında, o zaman bazı bilgileri kaynağından düzeltelim: Türklerin tarih boyunca kurdukları devlet sayısı yüzlercedir; Cumhurbaşkanlığı Forsu’ndaki 16 Devlet ise imparatorluk tarzında “en büyük” olanlarıdır fakat o da eksiklidir.

Mesela; Safevî gibi 2,5 asırlık bir emperyal güç olarak forsta yer almaz. Yine ona yakın güçteki Akkoyunlular hakeza.. Altınordu forsta yer alır ama en az onun kadar güçlü ve dil ile edebiyatta tüm Ortaasya’yı etkileyen Çağataylılar yer almaz. Hazar İmparatorluğu vardır, Avar İmparatorluğu yoktur. Keza; Tabgaç ve Kuşhan gibi büyük devletler de.. Ve Türk tarihinin başlangıç sayfası sayılan İskit / Sakalar: Hükümdarları Alp Er Tunga olarak bizim edebiyatımızda, Afrasyab olarak da Fars kahramanlık metinlerinde geçer; bir tek büyük Türk devletlerinin geçtiği Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda geçmez.

Bizce bu özel ve anlamlı fors, belirgin bir şekilde eksikliği hissedilen dev devletlerle birlikte teşkilatçılığımızın sembol rakamı olan 24’e çıkarılmalıdır. 24 rakamı sadece Oğuzlardaki boy düzenini değil aynı zamanda gün ve saat düzenini, matematiksel sistem arayışını, sinema dilinden devlet disiplinine değin birçok meramı ifade etmektedir. Bizim sıralamamıza göre Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda yer alması gereken devletler ve Yeni Fors’un amblemi/bayrağı aşağıdaki gibidir: (Yeni forsun çizimi konusundaki emeklerinden dolayı KOÜ Eğitim Fakültesi öğretim görevlilerinden Yrd. Doç. Dr. Hakan Turan’a hususen teşekkürlerimi sunarım)

 

1. Saka / İskit İmparatorluğu

2. Büyük Hun İmparatorluğu

3. Avrupa Hun İmparatorluğu

4. Akhun İmparatorluğu

5. Kuşhan İmparatorluğu

6. Tabgaç İmparatorluğu

7. Göktürk İmparatorluğu

8. Kutluk İmparatorluğu

9. Avar İmparatorluğu

10. Hazar İmparatorluğu

11. Uygur İmparatorluğu

12. Gazneli İmparatorluğu

13. Karahanlı İmparatorluğu

14. Selçuklu İmparatorluğu

15. Harzemşah İmparatorluğu

16. Altınordu İmparatorluğu

17. Çağatay İmparatorluğu

18. Timur İmparatorluğu

19. Akkoyunlu İmparatorluğu

20. Memluk İmparatorluğu

21. Safevi İmparatorluğu

22. Babür İmparatorluğu

23. Osmanlı İmparatorluğu

24. Türkiye Cumhuriyeti / Türk Federasyonu

 

 

 

Ça ğ d a ş l a ş m a

20. Asır, 19. Asra göre; 19. Asır, 18. Asra göre; 18. Asır, 17. Asra göre çağdaşsa; her asır aynı zamanda hem çağdaş hem değil! Tıpkı kubbeyi meydana getiren taşların birbirlerine hem mahkûm hem hâkim oluşları gibi. Bu durumda her asır; hem çağdaş hem çağdaş değil! Çünkü bizler bir asır öncesine göre, kendi çağımızda, bir asır ilerde olarak; sonrakilere göre de, yine kendi çağımızda, ama bir asır geride olarak yer almış bulunuyoruz.

O hâlde  “çağdaşlık”  nedir? Bence çağdaşlık fikrinde, zikrinde, görüşlerinde ve yorumlarında muhalled olabilen, klâsik kalabilen, hep taze, hep geçerli, her zaman kalıcı olabilendir.

Çağdaşlık ibnüzzaman olmaktır.Çağdaşlık dünü düşünüp, yarını hayâl etmek değil, günü yaşamaktır.Ânı yaşamaktır. Bir sâniye önce yok artık. Bir sâniye sonrası ise meçhûl! O hâlde hep ânı yaşamalıdır. Zaten ömür dediğimiz, ânların toplamından başka nedir?

“Yarın diyen helâk oldu.”  İfadesinden de, günün gereğini yerine getirmemiz istenmiyor mu? Çünkü yarının da yarını var. Bizim, yarını olmayan günde yaşamadığımız ne mâlûm?

Çağdaş, muhalledât olandır. Her dem taze kalabilendir. Dünü, günü ve yarını aynı anda kucaklıyabilendir.

Yunus’un: “Hergün yeniden doğarız, bizden kim usanası?”  dediği gibi eskimeyen, hep yeni kalan, nisyana terkedilmeyen değerler; ancak çağdaş mefhumuna  dâhil olabilir. Tıpkı Yunuslar, Mevlânâlar, İbrahim Hakkılar, Âkifler, Yahya Kemaller gibi kökü mâzide olan âtiler, çağdaş kategorisine girmeye hakkıyla hak kazanmışlardır.

Her yeni güzel olmadığı gibi, her eski de ille de çirkin değil. Keza her eski çirkin olmadığı gibi, her yeni de ille de güzel değil. Güzel veya çirkin oluş, ne eskilikten ne de yenilikten ileri gelir. Güzel veya çirkin oluş; nesnenin zâtından meydana gelen bir husustur.

Bir şey ne yeni ne de eski olduğu için iyi, doğru ve güzeldir. Yâni değildir. Her mekân ve zamanda iyi, doğru ve güzel vardır. Bu vasıflar, nesnenin keyfiyet / içerik hususiyetlerinden doğar. Zaman ve mekânla kayıtlı değildir.

Demek ki çağdaşlık; zemin ve zamanın gereğini yapabilmektir. Bu durumda herkes; gerekeni yapıp yapmamakla çağdaş veya gayri çağdaştır.

İsmail Habib Sevük’ün bâzı sözleri, aynı zamanda çağdaşlık kavramına da açıklık getirmektedir:

“Dünyanın her yerinde güzel manzaraları gör. Lâkin o görüş kendi vatanını çirkin gösterirse, vatanın kayboldu. Daha iyiyi görmek; vatanı daha iyiye götürmek içindir.

“Eskilik sâdece mâziye tahassür / hasret; yenilik, sadece maziden teneffür / nefret değil. O mazinin çürüten rûhunu görmek, eskilikten; şeref olan kıymetini görmek de, züppelikten kurtulmaktır.

“Gençler, lâyemutlarımız / ölümsüzlerimiz olduğu için lâyemutuz.

“Mâzinin malı değilsin müftehir ol / iftihar et. Lâkin yalnız hâlin mahsûlü de değilsin gâfil olma. Görünen hâl ile, görünmeyen mâziden doğdun.

“Oh akan bir nehirsen, yalnız munsabın / dökülen yerin değil, menbaın da olacak.

“Biz bir ayağı mâzide, diğeri âtide / gelecekte olan bir köprü üzerindeyiz.

“(Unutmıyalım ki) Nereye gittiğini bilenler, nereden geldiğini bilenlerdir.” (İsmail Habib Sevük, Edebî Yeniliğimiz, 1930)

Gök kubbe altında yeni bir şey yok! Hakikat ve güzelliklerin yeni bir ifade ve farklı bir

biçimde yeniden ortaya konulması vardır.

Her yeni; klâsik / muhalled / kalıcı / eskimez, eskinin değişik yer ve zamanlarda değişik kimselerce başka bir tarzda, yepyeni bir biçimde, tasvir ve tahririnden / yazılmasından başka bir şey değildir.

X

Çağdaşlık taklit değil, kopya etmektir. Nitekim: “Japonya kendi gelenekselliği içinde Batı’daki teknolojik çağdaşlığı kopya ederek kazanmıştır, taklit ederek değil. Kopya etmekle taklit etmek arasında (ise) bir yazıyı kopya etmekle taklit etmek arasında ne fark varsa, o kadar fark vardır.” (Çetin Altan, 9 Aralık 1992, Sabah.)

Taklit etmekte, hem ruh hem de şekil başkasınındır. Kopya etmekte ise rûh bizim, biçim başkasınındır. Taklitte rûhen de benzemeye çalışmak vardır. Tıpkı bir tavuğun; şahinin veya kartalın uçuşunu taklit etmesi gibidir ki, insanı gülünç bir duruma sokar. Üstelik başkasının yürüyüşünü taklit edeyim derken, kendi yürüyüşünü unutur.

İnsanı sevmek başka, beğenmek daha başka bir şeydir. İnsan her zaman zâtı için sevilmez. Bazen ona karşı duyulan sevgi ve saygı; sıfat veya san’atı, yahut yaptıkları içindir. Demek ki her bir kişinin, her bir sıfatını beğenmek gerekmediği gibi, her yaptığının da doğru olmadığını söylemek ve reddetmek yanlıştır.

Bundan dolayı sevmediğimiz birinin, doğru olan bir sıfatını, güzel bir san’atını beğenip, onu benimsemek ve iktibas etmek / almak yanlış olmasa gerek.

Bir binanın farklı açılardan ve yerlerden yüzlerce değişik fotoğrafı çekilebilir. Çeken, niyet ve isteğine göre binayı güzel de, çirkin de gösterebilir.

Kişiler de, çok yönlü olması hasebiyle, kendilerine çeşitli zâviye ve açılardan bakılabilir. Bundan dolayı herkes, kendi âyînesinin rengine göre, şöyle veya böyle görebilir ve gösterebilir.

Bütün büyük zâtlar; idealist değil, realist / çağdaş oldukları için muvaffak olabilmişlerdir. Çünkü idealde doğru olan, realitede doğru olmayabilir. İdealist olmak herkesin kârı, realist / çağdaş olmak ise, basiret ve feraset sahiplerinin işidir. İdealist olmak kolay, realist olmak ise zordur. Asıl olan ise, realistlik yâni çağdaş olabilmektir.

Çünkü zâtında doğru olan bir şey, muktezayı hâle yâni zemin ve zamana uygun düşmeyebilir. Meselâ aslında ideal ve güzel bir fikir olan adem-i merkeziyetin / yerinden idare ve yönetimin; bünyemize uygun olmadığı gibi. Zira bedenimize uymayan bir libas ve elbisedir. Çünkü adem-i merkeziyet, bizde Beylik ve Muhtariyet ve Özerkliğin öncüsü olarak, ancak parçalanıp dağılmayı netice vereceğinden, yâni fiiliyatta kötü bir sonuç doğuracağından, realitemize ters düşmektedir.

Çağdaş düşüncede doğuş değil, oluş asıldır. Çünkü insanlar doğuşlarıyla değil, oluşlarıyla birlik teşkil ederler. Sendikalar, dernekler, okul aile birlikleri, taburlar, bölükler bunun somut örnekleridir. Demek ki aynı yeri, aynı zamanı ve aynı maksadı paylaşmak bir sınıf muhabbeti doğuruyor ki, bir araya gelmekte asıl temeli de zaten bu oluştur.

Doğulan yer değil, doyulan yerde yaşar insan. “Şeyh Sadi merhum bir gazelinin makta’ında (son beyit) : ‘Ey Sadi, vâkıa (Hubbü’l-vatanı mine’l-iman) yani Vatan muhabbeti imandan gelir, hadis-i sahihtir. Lâkin ben burada doğdum diye insanın tevellüd etdiği (doğduğu) yerde hakaretle ölmesi doğru değildir.’ Demiştir.” (Mesnevî, Terceme ve Şerheden: Tahir-ül-Mevlevî, 2. Baskı, İstanbul-(Tarihsiz) C. 1, s. 55.)

Elbette doğum yeri özlenir ama faaliyet; oluşta ve doluştadır. Nitekim BAB, NATO, CENTO, Üçüncü Dünya Ülkeleri ve dağılan VARŞOVA  PAKTI üyelerinin birliği gibi bloklar; doğuşla değil, oluşla alâkalı kuruluşlardır.

İster istemez fert veya cemiyet, takdire rıza gösteriyor, reddedemiyor. Yani içinde bulunduğu oluşun verdiği imkânlar ölçüsünde vaziyet alıyor. Ancak oluşuna göre, oluş çerçevesinde kendisine çeki düzen veriyor. Tıpkı insanın milliyetini bir bakıma konuştuğu lisan ve dilin tayin etmesi gibi.

Velhasıl, her asrın insanı çağdaş olabildiği nispette başarılı olmuştur. Çünkü çağdaşlık, istenenin değil, gerekenin yapılmasıdır.

 

Garip Şeylerin Toplamı!

Türkiye’de garip şeyler oluyor. Öncelikle bu garip şeylerin ne olduğunu anlamak lazım. Eğer anlayamıyorsak garip şeylerin farkına varmak imkansızlaşıyor.

Bu garip şeylerin toplamından anlıyoruz ki; bunlar büyük bir saldırının enstrümanları. Aynen bir puzzle gibi… Parçaları birleştirince resmi görüyorsunuz!

Ancak en önemlisi parçaları birleştirmenizede izin vermiyorlar. Yani saldırı topluma karşı bu noktada da gerçekleşiyor.

Türkiye ve adına “Türk” denen millet her halde yeryüzünün daha önce bir örneğini görmediği şekilde büyük bir saldırı altında.

Daha geçenlerde Fransa’da 12 kişi öldürülünce, büyük bir panik oldu. Oysa bizim ülkemizde yıllardır terör yüzünden onbinlerce insan öldü. Gerçi Türkiye’de her gün adli olaylarda onlarca kişi ölüyor. Kadın cinayetleri de ayrı bir fasıl. Uyuşturucudan ve trafik kazalarından kaybettiklerimizide bir kenara not edin.

Garip şeylerin yaşanmasının tek nedeni bu toprakların Türklerin elinden alınmak istenmesidir.

Bu teşhis sadece ölümlerle tarif edilemez!

Ekonomik gelişmeler; yani özelleştirmeler,toprak satışları,kredi borçları,ağır vergiler,düşük ücretler hep bir planın parçası…

Eğitim sistemindeki gerilik ve çarpıklık vede  gerçeklerin yeni nesillerden gizlenmesi ise ayrı bir sorun. Bu şekilde milli meselelere uzak ve vatan mefhumuna yabancı bir insan tipi yetiştiriliyor.

Medya dediğimiz gazete,dergi,televizyon ve internet siteleri ise ayrı bir alem… Bir dostumun dediği gibi bunlar “toplumsal hipnoz” araçları olarak vazife görüyor. Diziler,tartışma programları,haber kuşakları,magazin programları bunların öne çıkanları. Sadece gazetelerin mizanpajlarına ve kullanılan fotoğraflara bakın ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Şimdi seçimler geldi çattı. Hemen kamuoyu araştırması (!) yapan şirketlerin yöneticileri ekranlara çıkarılmaya başlandı. Toplumu yine yönlendirmeye çalışıyorlar.

Dini kullanıyorlar, hukuka emir vermeye çalışıyorlar, insanları ekmek parası ile tehtid ediyorlar, Pkk ve mafya örgütlenmeleri karşısında halkı yalnız bırakıyorlar. Uyduruk davalarla insanları içeri tıkıyorlar sonrada kendi ağızlarından bunlara “kumpas”tı diyorlar. Yolsuzluğu ve rüşveti büyük bir pişkinlikle aklıyorlar.

Suriye ve Irak’tan gelenlerle ülkenin demografik yapısını değiştirmeye çalışıyorlar.

Yetmiyor her derde deva bir “Yeni Anayasa” yapmaya ve halkı buna ikna etmeye çalışıyorlar. Yani bir hap haline getirilmeye çalışılan “Yeni Anayasa” bir bardak su ile yutturulacak.Tıpkı 12 Haziran 2010’da yapılan referandum gibi!

En son Çankaya Köşkü’nde Cumhuriyetin armasının sökülerek fotoğraflarının medya eliyle servis edilmeside bu garipliklerin bir örneğidir!

Bütün bunların ve aklımıza gelmeyen diğer hususların bir amacı olmalıdır. Devlette bu konularda çalışan herkes bilirki, bunların hiç biri tesadüf değildir ve hepsi bir amaca yöneliktir. Bu amaç değimiz gibi, Türklere ait bu topraklarda Türk hakimiyetini bitirmektir.

Dünyanın hiç bir yerinde bir millete bu şekilde saldırılmamıştır. Ama Allah’a çok şükür ki, milletimiz yine Allah’ın yardımıyla bu eşi benzeri görülmemiş saldırıya karşı dayanmakta ve direnmektedir.

Onun için hayatımızdaki garip şeylerin her birinin üzerinde dikkatle durun ve bunları aklınızın yettiği ölçüde birleştirmeye çalışarak büyük resmi görmeye gayret edin. Allah hiç bir kuluna ve topluluğa kaldıramayacağı bir yükü yüklemez. Bu Türkler ve Türk Milleti içinde geçerlidir. Öyle olduğu içinde bu saldırıyı yapanlar, dayanma ve direnme gücümüz karşısında şaşkındır.

Binlerce yıldır bu toprakların tek sahibiyiz. Devlette bizimdir. Bu gerçekte kıyamete kadar değişmeyecektir. Ancak saldırının boyutunu ve stratejisini mutlaka anlamak ve bilmek şartıyla…

 

Biz Biliriz Bizim İşlerimizi!

Biz biliriz bizim işlerimizi,
Kimin canan, kimin candan olduğunu biz biliriz.

Biz biliriz kimlerin hakiki, kimlerin sahte olduğunu,
Kimlerin öz, kimlerin kabuk olduğunu iyi biliriz.

 

Biz biliriz kimlerin adam olup olmadığını,
Davayı kullanarak insanları şaşırtanları biliriz.

Elbiseleri çıkınca ,sap gibi ,meyvesiz ağaç gibileri ,
Atanı tutanı,zoru görünce kaçanı ,palavracıları biliriz.

 

İşi gücü, camiayı kullanıp, ağır gelince kaçanları biliriz, ! 
Biz biliriz, hatırlatmanıza gerek yok, rol yapmanız çok yersiz.

Kime ne kadar değer verilir, kim kaç gram gelir, biliriz.
Laf ebeliği yapmak gereksiz.

 

”Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.”
Kim yürekten, kim kaldırır milleti ayağa ,ona bakarız !

Kim lider, kim teşkilatçı, ona bakarız,
Ahde vefayı, uygulayanı alkışlarız.

 

Bir yerlere şans eseri gelinebilinir, bizce emeğe yazık,
Hak edenleri ararız her zaman, vicdan meselesi artık!

Sağlam yürekler,inançlı kalpler aramaktayız ., 
Gönül adamlığını unutmadık,unutmamaktayız.

 

Olduğundan fazla görünenlerden bıkmışız artık, 
Adamların adamlığından illallah etmişiz,

Adam gibi adamlar aramaktayız,
Gösteri yapmanıza gerek yok, biz buradayız.

 

Vatan, millet,bayrak,devlet,mana değerleri şiarımız,
Biz adam gibi adamlarla yola çıkmanın bilincindeyiz.

Biz biliriz bizim işlerimizi, dava kutsal, yol çetrefilli, 
TUNÇ BİLEKLİ, adam gibi YÜREKLER, aramaktayız!

 

Kaya Gazı

İstanbul Aydın Üniversitesi bünyesindeki Aydın Düşünce Platformu tarafından düzenlenen konferansta Kaya Gazı konuşuldu. Enerji ve Tabii Kaynaklar eski Bakanı Dr. Mehmet Hilmi Güler; ‘Kaya gazı çıkarma teknolojisi geliştirilirse, dünyada dengeler değişir.’ Dedi.

 

Kaya Gazı Nedir?

Petrol ve doğal gaz, oluştuğu ana kayayı terk ederek farklı kayaçlar içerisine yerleşir. Ancak bu göç sırasında oluşan petrol veya doğal gazın bir bölümü ana kayada kalır. Sözü edilen kaya gazı, oluştuğu ana kayayı terk etmeyen ve oluştuğu kayanın gözeneklerinde kalan petrolden elde edilen gazdır. Bu gaz,  ‘kayaç ‘ denilen oluşumların içine sıkışmış vaziyette bulunmaktadır.

 

Hidrolik çatlatma ‘ adı verilen basınçlı su ile kaya katmanlarının içinde kırılmalar meydana getirilerek kaya içindeki gazın açığa çıkması sağlanır.

 

Bu işlemlerin, depreme sebebiyet verdiği ve yer altı sularını zehirlediği iddiaları olduğu gibi, bu iddiaların geçersiz olduğunu ileri süren ilim adamları da vardır.

 

İlk kaya gazı üretimi, Amerika Birleşik Devletleri’nin New York eyaletinde 1821 yılında gerçekleştirilmiş ve 1970 yılında endüstriyel ölçekte üretim sağlanmıştır. Günümüzde kullanılan teknolojinin geliştirilmesi çalışmaları devam etmektedir.

 

Kaya gazının çıkarılması, pahalı bir yöntemle gerçekleştirilebilmektedir. Ancak en pahalı mal, ihtiyacı karşılayacak ölçüde bulunmayan maldır. Türkiye’mizde; nükleer enerji santrallerinin patlamalar sebebiyle can ve mal güvenliğini tehdit ettiği, hidroelektrik santrallerin tabiatın yeşil dokusunu tahrip ettiği, termik santrallerin hava kirliliğine sebebiyet verdiği, doğalgaz santrallerinin dışa bağımlı olduğu iddia edilerek karşı çıkılıyor. Aleyhte görüşlerde bir miktar haklılık payı var ise de, bu görüşler daha çok dış kaynaklı etkenlerle tahrik edilerek köpürtülüyor. Söz konusu santrallerden vazgeçmek yerine, sebebiyet verdikleri olumsuzlukların giderilmesi yoluna başvurulmalıdır. Rüzgâr ve güneş enerjisi ile deniz dalgalarından, İstanbul Boğazı’ndaki akıntılardan da yararlanmak mümkündür. Özetle enerji elde edilebilecek hangi kaynak var ise o kaynak mutlaka değerlendirilmelidir. Karanlıkta kalamayız. İnsan vücudunda kan ne ise, bir ülkenin ekonomisinde enerji de odur. Enerjisiz sanayi, sanayisiz ekonomi düşünülemez.

 

Uzmanlar Türkiye’de kaya gazının bulunduğunu belirtiyorlar. Üretim teknolojisini satın almak veya kendimiz teknoloji üretmek suretiyle kaya gazı rezervlerimizi mutlaka işletime almak mecburiyetindeyiz.

 

Dünya petrol rezervlerinin iyice azaldığı hatırlanırsa, yeni enerji kaynaklarının işletime alınması konusunda vaktimizin, zannedildiği kadar bol olmadığı anlaşılır.

 

Yalnızca bilinen kaynakları kullanmak veya geliştirmek de yeterli değildir. Dünyanın her tarafında ‘enerji verimliliği‘ kavramı üzerinde durulmaktadır. A sınıfı elektrikli ev âletleri, önceleri tasarruflu, şimdilerde led ampuller enerji verimliliği mecburiyeti ile geliştirilen sistemlerdir.

 

En fazla akaryakıt, taşıt araçlarında tüketilmektedir. Su veya akü ile ve de hibrit sistemi ile çalışabilen otomobillerin geliştirilmesine de çalışılıyor. Ne var ki üretim sistemleri petrol üzerine kurulmuştur. Kısa bir süre içerisinde devre dışı bırakılması mümkün değildir. Petrol lobisinin gücünü de göz ardı etmemek gerek.

 

Bütün bunlara rağmen kaya gazı insanlık için yeni bir ümittir.

 

Türkiye bu imkândan faydalanabilir mi?

 

Çok kıymetli ve kullanım alanı çok geniş olan bor madeninden yeterli ölçüde yararlanamadığımız göz önünde bulundurulursa, bu soruya kolayca ‘evet‘ demek mümkün gözükmüyor. Fakat her şeye rağmen gerçekleşmesi mümkün olan bir ümittir.

 

Kaya Gazı Nasıl Çıkarılır?

Kaya gazı, kaya kütlelerinin içerisinde bulunmaktadır.

 

Ana kaya doğal hâliyle geçirgen değildir. Bu sebeple öncelikle hapsettiği gazı serbest bırakacak duruma getirilmesi gerekmektedir. Bunun için yüksek basınçla hidrolik çatlatma işlemi uygulanır.

 

İlk olarak 1950’li yıllarda ABD’nin Ohaio Eyaletinde uygulanmış olduğu bilinen hidrolik çatlatma yöntemi günümüzde çok gelişmiştir. Bugün ABD’deki yaklaşık bir milyon kuyuda bu yöntem kullanılmaktadır.  ABD’de hâlihazırda 34 eyâlette toplam 450.000 kaya gazı kuyusu faaliyet halindedir.

 

Hidrolik çatlatma işleminde kullanılan çatlatma sıvısı % 97,5 oranında su, % 2,5 oranında ise ince kum ve bazı kimyevî maddelerden oluşur. Bu sıvı kuyuların içine çok büyük bir basınçla verilir. Böylece kaya gazının bulunduğu bölgede çatlaklar oluşturulur.

 

Çatlatma sıvısındaki ince taneli kum açılan çatlakların içine girer. Hidrolik çatlatma işleminin sonunda basınç kaldırıldığında bu madde ince çatlakları açık tutarak kaya gazının toplanmasını ve kuyuya doğru akışını sağlar. Bu sıvı içindeki bazı kimyevî maddeler ise bu çatlatma işleminin başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesine yardımcı olur. Çatlatma sıvısı içinde kullanılan maddelerin cinsi ve miktarı jeolojik yapıya ve sondaj derinliğine bağlı olarak değişir.

 

Çatlatma sıvısı hidrolik çatlatma sonrasında kuyu içindeki basınç düşürülerek dışarıya alınır. Böylece kuyudan gaz üretimi başlar. Geriye alınan suyun bir bölümü arıtılır ve tekrar kullanılır.

 

Üretim Çalışmaları Ne Safhada?

Dünyada 2010 sonuna kadar kaya gazı bulmak için 20.000 kuyu açılmıştır. Bunların büyük bir ekseriyeti ABD topraklarındadır. Teksas’ta 2010 yılında, 12.000 kişi istihdam edilerek 51 milyar metreküp doğalgaz elde edildi. Türkiye, bir yılda 43 milyar metreküp doğalgaz kullanıyor. Yapılan araştırmalardan elde edilen bilgilere göre, Türkiye’de mevcut kaya gazı rezervleri, Türkiye’nin doğalgazda dışa bağımlılığını sona erdirecek kapasitededir.

 

Çözülmeye Doğru!

0

Herkesi Güneydoğudaki HDP li  belediyeleri gidip görmeye davet ediyoruz. Özellikle bu daveti  her şey yolunda deyip hükümetin her yaptığını  olduğu gibi kabul edip, öpüp başına koyanlara yapıyoruz. HDP’li belediyelerin olduğu yerlerde, şimdiden ikili bir yapı kurulmuş vaziyette. Bütün resmi dairelerde çift tabela var. Biri Türkçe,diğeri Kürtçe. Bu ikili yapı tabelalardan ibaret değil. Yani KCK denilen yapı PARALEL YAPININ TA KENDİSİ… TC’nin bir valisi varsa onların da var. Bu yapı validen başlıyor, Kaymakam vs diye piramit gibi  aşağı doğru devam ediyor. Vergilendirme, yargılama vs tüm  ilişkiler ikili yapıya dönüşüyor.

 

 

Pkk nın hâkimiyetindeki  yerlerde  bütün tabelalar değişmiş. Yani bakkaldan tutun bayiye kadar her şey Kürtçe.. Pek yakında bölgede Türkçe yasaklanacak  görüşündeyiz. Tüm bunlar yapılırken aşırı bir pkk baskısı yapılıyor.  Oysa  bin yıllık bir kardeşliğimiz var. Kız alıp vermişiz, her şeyden önemlisi Müslüman’ız. Ermeni, İsrail emelleri maalesef  Güneyimizde halkı bölümlemiş, bölmeye devam etmekte. Şimdilik yoklama dönemi. Bütün bunları o bölgeye gidip gelenlerden duyabilirsiniz. Hatta size çektikleri resimleri göstererek de ispatlıyorlar. İnanmayanlar gidip görebilirler.

 

 

Bütün bunlar  olurken  her nedense ilgililer seyrediyor.  Çözüm süreci bozulmasın  diyerek  tüm ihanet  gelişmelerini, Öcalan, BDP, yönetim ergi   anlaşmaları gereği hükümet saklıyor. Ölümlerin olmasına rağmen  yapılan bölücülük ihaneti  görmemezlikten  geliniyor. Zaten yandaş TV ler  doğru haberin tam tersini veriyor. Muhalefet de bunu bir devlet politikası olarak kabul edip ,bu işin nereye varacağını izleyerek  bakıyor.Eleştiriler  yapılıyor ,ancak su başları tutulmuş , hızlı bir biçimde  sürecin alt yapısı hazırlanıyor.

 

 

Üniversitelerde  solun  büyük bir kesimi, sol fraksiyon gençlik dernekleri  DHKP-C,TGB vb  gibi Sosyalist  gruplar, sosyalist-kominist pkk ya destek  vererek,  tamamen pkk lılarla  eylemlerde birlik olup, Milliyetçilere  saldırıyorlar. Bu vatanın birliğine katkı koymak isteyen  sol görüşlü, CHP li, Ulusalcı  dostlarımızın  bu  gelişmelere  bakıp ,izleyip üniversiteye giden çocuklarını  uyarmalarında fayda mülahaza ediyor ,önlem almalarını diliyoruz.Güneydoğudaki Üniversitelerde  alan tamamen pkk nın elinde.Tüm  sol fraksiyonlar pkk için çalışıyor.Hükümet  çözüm süreci  bozulmasın diye  bir çok yıkıcı faaliyeti görmemezlikten geliyor. Cizre’ de  peşpeşe 7  kişinin öldürülmesini nasıl açıklamak lazım? Cizre gibi bir çok il ve ilçe, beldelerde  de artık pkk tamamen hakimiyetini sağlamış vaziyette. Devletten yana  olduğu tesbit edilen herkesin hayati tehlikesi hat safhadadır. Bu hususta  yetkililer ne yapıyor, bir tedbir  ortada yok, anlamakta  zorlanmaktayız!

 

 

Bu ortamda  malı götürenler  dururken, ülkenin bu  acı gerçeklerine, sokakların işgaline ,şehirlerin pkk ya teslim edilmesine  karşılık olarak,Ülkücüler nerede demek  çok yanlış olur, Ülkücülere haksızlık etmiş oluruz. Bu filmi  12  Eylül öncesi görüp izlemiştik. Komünist ihtilala  hazırlananlar, bugünün pkk lıları ile  aynı safta olanlarla, vatan sevdalıları   sistem tarafından bir tutulmuşlardır. İşkencelerden  geçerek, idam edilmişlerdir. Gözüken odur ki  son sözü söyleme  zamanı geldiğinde,  Türk Milleti ve Milli Hareketçiler  son sözlerini anlaşılır biçimde  söyleyeceklerdir.

Saygılarımla…

 

Mustafa Kamalak’ın Uyarısı

Cuma günü Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak telefonla beni aradı.

Kendisini bugüne kadar sadece medyadan izlemiş ve bir defa partisinin mitinginde dinlemiştim. SP Genel Başkanının arama sebebi geçen hafta yayımlanan yazım idi.

O yazımın bir bölümünde İslam tarihinin meşhur hikâyelerinden birini, “Deve Dişi mi, Erkek mi?” ara başlığıyla aktarmıştım.

Çok anlatılan bu hikâyeye göre, Hazreti Ali taraftarı olan bir Arap’ın erkek devesine, Muaviye taraftarı bir Şamlı “bu dişi deve benimdir” diye sahip çıkmış. Şam Valisi Muaviye de “dişi deve Şamlınındır” hükmünü vermiş ve olayı gören topluluk da -haksızlığını bile bile- O’nu tasdik etmişti.

Sahabe ve vahiy kâtibi olan ve daha sonra halife olan bir şahsın adaletten, haktan, İslam’dan uzak böyle bir tutum takınabilmesi ilginçti. Daha da kötüsü, Muaviye’nin bu hükmünün yanlışlığını görüp bildikleri halde binlerce taraftarının bu haksız, insafsız ve trajikomik hükmünü desteklemesiydi.

Muaviye’nin bu taraflı hükmü vermesi basit bir yanılgı değildi. Kastı, “Ey Ali, Muaviye dişi dediği için erkek deveye dişi diyen, O ne derse evet diyen 10 binlerce adamı var. Ayağını denk al!” mesajını vermekti.

***

Kamalak İle Ne Konuştuk?

Prof. Dr. Mustafa Kamalak, benim nezdimde dürüst, temiz ve saygıdeğer bir siyasetçi/ bilim adamıdır.

O’nun görüşüyle de, anlatılan bu hikâyede Muaviye’ye atfedilen tavır İslam’a da, Kur’an’a da, ahlak ve dürüstlük gibi temel ilkelere de aykırıdır.

Ancak Kamalak’a göre, bu hikâyenin doğru olup olmadığının iyi araştırılması gerekir. Çünkü Hazreti Peygamberin bir hadisinde “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz” dediği rivayet edilmektedir. Muaviye gibi sahabe olan, vahiy kâtipliği ve halifelik yapmış bir zat hakkında yazarken sağlam bilgilerle yazılması icap eder.

Ben Sayın Kamalak’a bu hassasiyeti için teşekkür ettim. Ancak İslam tarihinde hem de birinci ve ikinci nesil Müslümanlar arasında yaşanmış çok acı olaylar, İslam’ın temel ilkelerine aykırı tavırlar ve mücadeleler olduğunu, sahabenin kusursuz olduğunun söylenemeyeceğini anlatmaya çalıştım. Hatta Kur’an yapraklarını mızraklara takarak savaşmak, üçüncü halife Hazreti Osman’ın şehit edilmesi ve cenazesinin birkaç gün sokakta bekletildikten sonra kokma safhasında birkaç kişi tarafından defnedilmesi gibi örnekler verdim. Bu olayların “sahabenin farklı içtihat etmeleri ile izah edilemeyeceği kanaatinde olduğumu” söyledim.

Prof. Dr. Mustafa Kamalak, Mescid-i Dırâr hadisesini hatırlatarak, sahabe içinde de münafıklar olduğunu fakat Muaviye gibi bir halife için münafık demenin pek mümkün olmadığını, dolayısıyla konunun iyice araştırılmadan yazılmasını doğru bulmadığını ifade etti.

Esasen benim hikâyeyi hatırlatmaktan maksadım, ilahiyatçıların alanına giren bir konuyu tartışmaya açmak değildi. Hele hele sahabeye saygısızlık yapmak hiç aklımdan geçmez. Bu sebeple “eğer kendisinde Muaviye’ye atfedilen bu hikâyenin gerçek olmadığına dair bir belge veya kaynak gösterirse yazımı severek düzeltebileceğimi” bildirdim. Ancak Sayın Kamalak da İlahiyatçı değil,  siyaset bilimci ve hukukçu. Bu sebeple O da yeni bir şey söylemedi ve konuşmamız bu safhada iyi dileklerimizle sona erdi.

***

Muaviye’ye Tabi Olan Hidayete Erer mi?

  • Daha sonra araştırdım. Benim aktardığım Muaviye’ye atfedilen hikâye internette ve medyada çok sayıda yazar tarafından defalarca paylaşılmış. Bugüne kadar “bu hikâye gerçek değil” diyen bir karşı görüşe rastlamadım.
  • “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz” şeklindeki hadisin sahih olup olmadığı tartışmalı. Birçok kaynağa göre bu hadisin senedi zayıftır.

Bu sözün bir “uydurma hadis” olma ihtimalini bir yana bırakalım. Böyle bir hadis sahih olsa bile “bir sözün hangi ortamda, hangi amaca yönelik olarak söylendiği de önem arz etmektedir.”

Bir kimse, İslam’ın bütün emir ve yasaklarına riayet ediyor, sadece anne- babasına karşı gereken hassasiyeti göstermiyor olabilir. Bu durumunu bilen biri O’na ‘anne-babanın hakkına riayet edersen cennete gidersin’ demiş olsa, bu söz o kimse için doğru olur.”

Kul hakkı yiyen, Allah’ın emir ve yasaklarına uymayan fakat anne babasına saygılı biri için bu söz geçerli olmaz, ‘bu kişi cennete girer’ denemez.

Bu sebeple “Kur’an’ın açık ifadelerine ters düşen sözler sahih hadis olamaz” gibi bir ölçüyü kullanmak gerekiyor.

Abdurrahman Dilipak’ın bir yazısından alıntı ile (söyleyene değil, söylenen söze bak!) bazı ilkeleri hatırlayalım: “Vahyin lafzı dışında hiç bir şeyi mutlaklaştırmayın, kendi zannınızı, kanaatinizi, yorumunuzu din edinmeyin. Peygamberlerden başka hiç kimse masum değildir.

Kimse liderlerini, din büyüklerini, Şeyhlerini İlah ve Rab makamına yüceltmemelidir. Her kişi hata yapabilir. Nefs taşıyan herkesin nefsinde Şeytanın bir yeri vardır.. Allah kitabında “Din büyüklerinizi İlah ve Rab edinmeyin” der! Kimse eleştirilmez değildir.. Kimse la-yüs’el değildir..”

Muaviye’ye atfedilen bu olay ve benzerleri olmasaydı Müslümanlar arasında bir Muaviye sevgisi yaygın olurdu. Benim gibi Sünni Müslüman olan kitleler çocuklarına Ali, Bekir, Osman, Ömer kadar Muaviye ismini de verirdi. Oysa eminim ki Sayın Kamalak da çocuklarına veya torunlarına Muaviye ismini vermeyi düşünmemiştir.

Ancak, yine de Prof. Dr. Mustafa Kamalak’ın hassasiyetini paylaşıyorum. Ve hatırlattığım “dişi deve Şamlınındır” hikâyesini “Muaviye’ye atfedilen bu olay doğruysa” şerhiyle okumanızı istirham ediyorum.

***

Neden Anlattım?

Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu‘nun dediği gibi “Tarih Gelecektir”. Zira geçmiş olaylardan edinilen bilgilerle geleceğe yön veren bir bilimdir.

Bu olayı anlattım. Çünkü bugün yaşadıklarımıza bir açıklama olabileceğini düşünüyorum.

Görüyorum ki bugün de bir kesim siyasi liderlerini “Allah’ın bütün sıfatlarını taşıyan”, “O’na dokunmak bile ibadettir”, “O’nun yaptıklarını yapmak sünnettir”, “O bizim için ikinci peygamber gibidir”, “O’nu üzmek Allah’ı üzmektir” gibi ifadelerle tanımlıyor. Bu yüzden liderleri ne söylerse O’nun doğru olduğunu teyit ediyorlar. Liderlerini eleştirenleri dinden çıkmış gibi görüyorlar.

Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk bu ifadeleri söyleyenlerin ve bunları kabullenenlerin şirk içinde olduğunu, bunların namaz kıldığı Camide namaz kılınamayacağını, yemek yediği sofrada/mekânda yemek yenemeyeceğini söylüyor.

Ahlaki açıdan ise erkek deveyi görüp dişi demek ve Kufeli’nin olduğunu bildiği malı Şamlının demekle, hırsızlığı görüp “itiraf etseler bile inanmam” diyenlerin, hırsızları yargıdan kaçıranların arasında ne fark var?

Bu devir bittiğinde -bu beyinleri kelepçelenmişler de dâhil olmak üzere- bakalım kaç kişi kutsallık atfettikleri bugünün muktedirlerinin ismini çocuklarına vermek isteyecek?

 

Çatal Kazık Batmıyor

Dünyada hiçbir sosyal, siyasal, ekonomik model ve ideolojiler sonsuza kadar sürüp gitmez. Velev ki kuruluşuna ne kadar halisane, iyi niyetlerle başlanırsa başlansın.

Dünya siyasal tarihini incelediğimizde sanki hiç yıkılmayacak, ebediyete kadar devam edecek sandığımız hatta bazılarının kuruluşunda kan ve gözyaşı olan ideoloji ve partiler birde bakmışsınız çok kısa süre içerisinde tarihin karanlık sayfasına gömülüvermişler.

Türkiye’deki siyasi partileri inceleyecek olursak, CHP ve MHP’nin haricinde diğerleri hep kriz ve ihtilâl’lar dönemi neticesinde doğmuş ve saman alevi gibi birden bire parlayıp, sönmüşlerdir.

Bariz bir örnek verecek olursak, 1960 İhtilâl’ı sonrası Demokrat Partiden sonra kurulan AP (Adalet Partisi), 1980 İhtilâl’ından sonra kurulan ANAP (Anavatan Partisi) ve Doğru Yol Partisi (DYP), 28 Şubat darbesinin sonunda da, bu günkü AKP’nin kuruluş çalışmaları başlamış ve 2002 yılında iktidara gelmiştir.

Bu gün geriye dönüp baktığımızda ne AP ne ANAP ve nede Doğru Yol Partisi kalmıştır. Oy oranı %50-52 seviyesine kadar yükselen AKP ise halen iktidarda olmasına rağmen, inancım odur ki, bundan sonra hiçbir zaman yukarıdaki oy oranını tutturamayacak ve hızlı bir düşüşle belki de bölünerek, darbeler mahsulü benzerlerinin akıbetine uğrayacaktır.

AKP için benzerlerinin akıbetine uğrayacak derken, Türk siyasal hayatında hiçbir iktidar döneminde rastlanmayan yolsuzluklar, baskılar, terör örgütüne verilen tavizler, Türkiye’nin etrafındaki komşularıyla olan sorunların hiç birisi bu günkü AKP Hükümetinde olduğu kadar menfi bir durum yaratmamıştı.

Hele bu sorunlar yumağının içindeki yolsuzluk iddiaları; artık bu partinin değil oy oranını koruması veya oyunu yükseltmesi, başka bir ülkede olsa mevcut Hükümet çoktan istifa etmiş ve sorumlular aynı hızla adalet önüne çıkarılmışlardı.

Dört eski bakan’ın yolsuzluk hikâyeleri bir yılı aşkın süredir güncelliğini korurken, gerek araştırma komisyonundan, gerekse meclisteki oylama neticesinde hiçbir sonuç alınmadığı gibi, hem kamu vicdanı yaralanmıştır, hem de AKP içindeki birçok Milletvekili’nin vicdanında maalesef aklanamamışlardır. Zaten elliye yakın AKP li vekil, Anayasa Mahkemesine gitmeleri yönünde oy kullanmışlar, oylamadan sonra aynı partiden olmalarına rağmen konuşulanların hepsi suçlayıcı nitelikte olmuştur.

Hâlbuki Başbakan Davutoğlu’nun Meclisteki oylamadan üç dört gün evvel bu dört bakanı çağırıp, Anayasa Mahkemesine kendi istekleriyle gitmesini söylemiş, içlerinden birisinin “öyle bir şey olursa birçok kişinin başının yanacağını” söylediğinde Davutoğlu’nun “ucu kime dokunursa dokunsun” diyerek restini çekmiştir.

Hal böyle olunca adı hırsızlığa, yolsuzluğa bulaşmamış AKP li bakan ve Milletvekilleri neden bu hırsızlık ve yolsuzluk suçlamalarına rıza göstersinler? Nitekim Başbakan Davutoğlu, “Hırsızlık yapanın kolunu koparırız” demesine rağmen.

Oysaki eski Başbakan, Yeni Cumhurbaşkanımız, Davutoğlu gibi düşünmüyor. Bir yılı aşkın süredir yapılan yolsuzlukları, hırsızlıkları görmezden gelip;  paralel yapının darbe planlarıyla geçiştirmeğe çalışıyor ve görünen o ki, eski alışkanlıklarından olacak her fırsatta başbakanın yaptığı hamlelere müdahale etmekten geri durmuyor.  Böyle iki başlı bir hükümetin hiçbir şey olmamış gibi yürümesinin mümkünü varmı?

Bu yüzden önümüzdeki 7 Haziran Genel Seçimleri Muhalefet partileri için çok önem arzediyor. CHP’nin son günlerde kafası hayli karışık. Bir ayağı PKK’nın içinde, diğer ayağı Ulusalcı görünse de bu günlerde ulusalcılar birer birer partiden tasfiye ediliyor.

MHP ise iktidar’ı 7 Haziran sonrasında kucağında bulabilir, çünkü AKP’nin Türkiye de tek alternatif’i MHP’dir. Onun için seçim hazırlıklarına hatalara meydan vermeden, dikkatli hazırlanıp, çok çalışılması gerekiyor.