26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 827

Özürlüler Yokuşu

0

Özürlüler Yokuşu‘ isimli kitabın yazarı Makbule Ölçen Hanımefendi, dertli bir anne. Fakat karşılaştığı olumsuzluklar sebebiyle köşesine çekilip; ‘kaderimdir, çekerim‘ demiyor. Sâdece kendisinin değil, aynı dertten muzdarip diğer insanların dertlerine çözüm bulmak için akıllara durgunluk verecek ölçüde mücâdele gücüne sâhip, bütün engellemelere rağmen yılmayan, her teşebbüsünde en üst seviyede başarılara ulaşan bir insan. O’nu tanımamış olmak büyük kayıp. Kendisinin aklından geçmemiş olsa bile, hizmetlerini ve başarılarını tespih tâneleri gibi sıraya dizdiği mekânlardan hiç değilse birinde heykelinin veya bir büstünün yapılmamış olması büyük ayıp.

 

O, tevâzu âbidesi olarak; ‘Eşim Ali Nejat olmasaydı ben ne yapabilirdim‘ diyorsa da, gönlündeki-zihnindeki-benliğindeki cevheri yok farz etmek mümkün değil. Şüphesiz Ali Nejat Ölçen Beyefendi de eşinden bir milim geriye konulamayacak kadar müstesna bir insan. Ancak ülkemizin, bilinen klasikleşmiş kadın-anne-eş potansiyeli göz önünde bulundurulursa, ‘Makbule Anne‘nin yeri, her türlü takdirin üzerindedir.

 

Evet, O’ndan, ‘Makbule Anne‘ olarak söz etme mecburiyeti vardır.  Çünkü O, biri down sendromlu, diğeri normal iki evladının değil, bir dönemde ‘zihinsel engelli‘ olarak anılan, binlerce eğitilebilir engellilerin annesidir. Yalnızca oğlu Demir Ölçen’i değil, oğlu ile başlayıp önce 3-5, sonra onlar, yüzler ve binlerle ifâde edilen çocukları anne şefkatiyle bağrına basmış, onları annelerine-babalarına ve hayata kazandırmış, özürlülere de kendi kendilerine yetecek ölçüde ve hatta daha fazla beceri kazandırmıştır. Nice anaların varlığı bilinmektedir ki onlar, çocuklarını doğurmuşlar ve emzirmişlerdir. Hepsi o kadar… Eğitim vermek, hele kendisinin doğurup emzirmediği özürlüleri eğitmek anneliğin çok fevkinde, ibâdet ölçüsünde mukaddes bir mevkidir.

 

Makbule Ölçen; yalnızca özürlü çocukların hayata kazandırılması için mücâdele etseydi, şüphesiz daha büyük başarılara erişmiş olurdu. Daha büyük mücâdeleyi, sivil toplum kuruluşlarını, kendileri için ikbal kapısı görenlerle, kıskançlık duygusu içerisinde kendilerini eritenlerle, üç kuruşluk ‘avanta’ için olmadık bürokratik engeller çıkaran bürokratlarla yapmıştır. Kitabın ana konusu ‘özürlü çocuklar’ olmakla birlikte, eserde; hastalıklarını gizlemesini bilen bâzı siyâsîler, küçük-küçücük memurlar, ‘eğitim‘ ile ‘tıbbî tedâvi‘ arasındaki farkı fark edemeyen eğitimciler de önemli bir yer işgal ediyor. Hatta kitabı okuyanlar tarafından; ‘hayat’ denilen yokuşta, ikinci gruptaki özürlülerin durumu, tam mânâsıyla ümitsiz vak’a olarak kabul edilebilir.

 

Makbule Anne, kadirşinas bir insan olarak, kendisine destek veren; İsmet Alver, Necmeddin Karaduman, Ali Akbülbül, Kemal Dedeman, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Dr. Negwer ve eşi Heide Eickhoff ve diğer kişileri de isim zikrederek anıyor ve şükran beyanında bulunuyor.

 

Kitaptan tadımlık bölümü, esere; milletlerarası boyut kazandıran sayfalardan sunmak anlamlı olacak. Olay, Ölçen ailesi Almanya’da iken katıldıkları bir dâvette geçiyor:

 

Masanın ucunda oturan saçları başına yapışık adam, kadehini kaldırdı:

Kestiğiniz Ermenilerin anısına. Dedi.

Dâvet sahibi hanım çok zarifti ve bizlerin gücenmemesi için, çaba harcıyor, eşimin çalışkan olduğunu söylüyor, yaptığı araştırmanın ne denli beğenildiğini anlatmaya çalışıyordu. Birlikte olmamızdan onur duyduğunu da eklemişti sözlerine. Sofrada esmeye başladığını sandığı soğuk havanın yeniden ısınması için uğraşıyordu. Yemeğin sonlarına doğru Nejat’ın kadehini kaldırdığını gördüm. ‘Kestiğiniz Ermenilerin anısına ‘ diyen adama bakarak:

Öldürdüğünüz Yahudilerin anısına. Diyordu.

Bir anda ortalık sessizliğe büründü, ev sahibi kadının ayağa kalkıp kadehini kaldırdı. Sonra diğerleri de kadehlerini kaldırdılar.  Soru sorma sırası eşimdeydi;

Kaç milyon Yahudi öldürdünüz?

Cevap, gene Nejat’tan geldi:

Altı milyon. Onlar size saldırmış mıydı? Hayır. Yaşlı, genç, çocuk, kadın, erkek ayırımı yapmadan öldürdünüz onları. Oysa biz, bir iç savaş yaşadık, hiç bir çocuğa, kadına ve yaşlı insana dokunulmadı.

Saçları başına yapışık adam:

Konuyu burada kesemez miyiz, lütfen…

Eşim, devam etti:

Sizler hepiniz, ülkemize dost olarak gelirseniz, dilediğiniz kadar kalabilirsiniz. Paranız tükenince, her hangi bir evin kapısını çalıp misâfir olabilirsiniz. Fakat düşman olarak gelirseniz, başınızı bırakıp, sadece gövdenizi ülkenize geri göndeririz. Bizim bin yıllık tarihimizin özetidir bu…

Yaşlı deniz subayı, ayağa kalktı, kadehini uzattı:

Ölçen ailesinin şerefine

Bu dâvete, masadakilerin hepsi katıldı.

*  *  *

İlk baskısı 2005 yılında Ajans Türk Matbaası’nda yapılan kitabın, aradan geçen 10 yıllık zaman diliminde, neden filminin yapılmadığını, niçin bir dizide senaryo olarak kullanılmadığını anlamak mümkün değildir. Böyle bir esere; Millî Eğitim Bakanlığı, Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu da fon ayırmak suretiyle destek vermelidir. Saygıdeğer Makbule Ölçen Hanımefendi ve Muhterem Eşi Dr. Ali Nejat Ölçen Beyefendi, 50’li-60’lı yaşlarında olsalardı bu işi de başarırlardı.

 

Buradan duyurulmuş oldu. Ümit edilir ki ilgilenen çıkar.

*  *   *

İkinci baskısı 2013 yılında yapılan 13,5 X 19 santim ölçülerinde 336 sayfa hacimli kitap, bir yayınevinin etiketini taşımıyor. Bu sebeple piyasada satılmıyor. alinejat@olcen.net e-posta adresine bir ileti gönderilip talep edilirse, Ali Nejat Ölçen Beyefendi, kargo masrafını da karşılayıp, kitabı ücretsiz olarak gönderiyor ve gösterilen ilgiye de teşekkürlerini bildiriyor.

 

MAKBULE ÖLÇEN:

28 Aralık 1927 târihinde Tokat’ın Niksar İlçesi’nde doğdu. İlkokulu aynı ilçede, Ortaokulu İstanbul’da ve Lise öğrenimi de 1944 yılında İzmir’de bitirdi.  Niksar’da iki yıl öğretmen yardımcılığı görevinde bulundu. 1946 yılının 14 Kasım’ında Ali Nejat Ölçen ile evlendi.

 

Evliliğinin ilk 8 yılını eşi ile birlikte Eskişehir’de Porsuk Barajı şantiyesinde yaşadı. İlk oğlu Dumrul 1948 yılında ve ikinci oğlu Demir 1951 yılında Porsuk Barajında doğdular.

 

Demir Ölçen’in ‘down sendrom‘ olduğunu Eskişehir’de kontrol için gittikleri Çocuk Hastalıkları Doktoru Güzin Alganoğlu’ndan öğrendi.

 

Özürlüler Yokuşu‘ adlı kitabında Makbule Ölçen o günü şöyle anlatır:

Gözümden yaşlar boşanıyordu. Kalbime sanki ağır bir taş gelip yerleşmişti. Duyduklarıma inanamıyordum. Nejat’ın ve Dr. Güzin’in yüzüne bakamıyordum. Suç işlemiş gibiydim. Biri omzumdan tutup ayağa kaldırdı beni, kendimi O’nun kolları arasında buldum.  Beni bağrına basmış ‘yalnız değilsin’ diye fısıldamıştı. Bu Nejat idi. Oğlumuz Demir’i kucağına aldı, sessizce merdivenlerden indik.

Hayatları boyunca birbirlerini hiç suçlamadılar. Demir Ölçen için ne yapabilirler, O’nu hayata nasıl kazandırabilirlerdi? Güzin  Alganoğlu’nun bir sözü kulaklarından çıkmıyordu: ‘Demir Ölçen’i akıllı oğlum diyerek seveceksiniz. O’nun bu söze ve sevgiye ihtiyacı var.’

 

Makbule Ölçen, 1961 yılında eşi Ali Nejat Ölçen ile birlikte Almanya’nın kuzeyinde üniversite şehri olan Kiel’e gitti. Demir Ölçen orada zihin özürlü çocukların eğitimini üstlenen okulda bir yıl eğitim gördü. Makbule Ölçen, okulda gördüklerini-öğrendiklerini Türkiye’ye döndüğünde toplum için kullanmayı kararlaştırdı.

 

Bayan Ölçen, 1968 yılında Ankara’da ‘Geri Zekâlı Çocukları Koruma Derneği’ne üye oldu. Derneğin adı, aileleri tedirgin ediyordu. İki yıl sonra ‘Öğretilebilir Çocukları Koruma Derneği ‘ olarak değiştirilmesini sağladı. İlk defa 1970 yılında, Ankara- Sağlık Sokağı’ndaki dernek binasının bir odasında zihin özürlü 4 çocuğun eğitimini üstlendi. O yıl Aralık ayında eğitim gören zihin özürlü çocuk sayısı 7’ye iki ay sonra da 24’e yükseldi.

 

O yıllarda zekâ düzeyi (IQ), 20-50 arasında zihin özürlülük, tıbbın konusu kabul ediliyor, eğitim görmelerinin imkânsızlığı ileri sürülüyordu. Makbule Ölçen, ülkemizde ilk defa zekâ düzeyi (IQ)  50’nin altında zihin özürlülerin de eğitilebileceğini ispatladı. Bu alanda teorik bilgi edinmek maksadıyla Hacettepe Üniversitesinde Prof. Dr. Hüsnü Arıcı ile Dr. Shirley Epir’in derslerine devam etti.

 

Zekâ düzeyi 50’nin altında zihin yetersiz çocukların kendilerine yeterli olabilmesi, aileye ve çevreye yük olmaktan kurtulabilmesi için uygulanan eğitim gerekli olsa bile acaba yeterli miydi? Bu soru Makbule Ölçen’i bir vakıf kurarak problemin çözülebileceği düşüncesine yönlendirdi. 18 yaş sonrası zihin özürlü yetişkinlerin, dernekteki eğitim sonrası Vakıf’ta iş eğitim atölyelerinde üretken olabilmelerini sağlayabilirdi. Bu düşünce ile kendisine destek olan eşi ve yakın arkadaşlarıyla birlikte 1982 yılında Ankara’da, ‘Yetersiz Çocukları Yetiştirme ve Koruma Vakfı’nın kuruluşunu gerçekleştirdi. Eşi Ali Nejat Ölçen, zihin özürlü çocukların 1969 yılından 1990’a kadar eğitim sürecini kamera ile filme alıyor ve filmi eğitim gören çocuklara göstererek kendilerini tanımalarını sağlıyordu. O filimler aynı zamanda uygulanan eğitimin bir parçası oluvermişti.

 

Zihin özürlü çocukların özel eğitimiyle ilgilenmenin yeterli olmayacağını düşünen Makbule Ölçen, UYANIŞ adında bir dergi yayınlamaya başladı. Dergi, zihin özürlülük alanında kendi sınırlarını aşarak akademik çevrelerle ilişki kurmaya yardımcı olmaya başlamış ve daha sonraki yıllarda öğretim üyelerinin pek çoğu, Derneğin eğitim merkezindeki çalışmalardan yararlanma imkânına kavuşmuştu. Ankara’nın Etlik semtindeki derneğin eğitim merkezinin açılışını ‘Özürlüler Yokuşu‘ adlı kitabında şu sözlerle anlatır:

 

Etlik Kuyuyazsı sokağındaki binamız açık mavi renge boyanmıştı. Kapısında yazılı olan tabelaya baktım. Sonra merdivenleri yavaş yavaş çıktım, anahtarı kapının üzerinde, kilidin içindeydi. Benim çevirmemi bekliyordu. Dudaklarım kapıya dokundu, onu öpmüştüm. Anahtarı çevirdim içeri girdim. Yandaki odanın kapısında adımın yazılı olduğunu gördüm.

 

Derneğin kendisine ait binası olmuş ve öğretilebilir çocuk sayısı da 150’ye ulaşmıştı.

 

Bir gün adı Katerina Überhorst olan Alman genç bir hanım geldi, Makbule Ölçen ile tanıştı. Bu tanışma, Vakfın Gölbaşı’nda zihin özürlü çocukların eğitimi için gereken ‘Rehabilitasyon Merkezi’ binasının iş eğitim atölyeleriyle birlikte yapımını Alman Büyük Elçiliği tarafından gerçekleştirmesini sağladı.

 

Demir Ölçen ile başlayan, hangi engel ve güçlüklerin aşılarak bugünlere nasıl ulaşıldığının hikâyesini ve daha fazlasını Makbule Ölçen’in ‘Özürlüler Yokuşu‘ isimli kitabında bulacaksınız.

 

 

Fatura-Vergi Köleleri Olduk!

Eskiden, yaygın bir slogan vardı;

–         Ödediğiniz vergiler, size yol-su-elektrik olarak yansıyacaktır!

Bu slogan belki 1980’e kadar geçerliydi!

Bu ülkenin yakasına ucuz ciklet gibi yapışan İMF’nin talebiyle, 24 Ocak 1980’de; “Ekonomik İstikrar Önlemleri Paketi” yayınlandı.

Demirel Başbakan, bu kararların “teknisyeni” olmakla övünen Turgut Özal ise Başbakanlık Müsteşarıydı!

Ama bu kararları, “Demokratik bir Türkiye” ortamında uygulamak mümkün değildi!

CHP, TİP ve DİSK vardı!

Meslek Odaları ve Demokratik Kitle Örgütleri hayli bilinçli ve güçlüydü.

Daha sonra bir General’in dile getirdiği gibi; “Askeri darbe koşullarının olgunlaşması” beklendi! Bu hizmeti, “faili meçhul cinayetlerle” sağladılar!

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi yapıldı ve Bülent Ulusu’nun kurduğu hükümete “Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı” olarak Turgut Özal getirildi!

Önce Anayasa, sonra da adım adım yasalarda değişiklikler yapıldı. 1983’de yapılan seçimlerde ise Turgut Özal’ın kurduğu ANAP tek başına iktidara geldi!

Sonra, Türkiye’yi bugünlere getirecek ekonomik-siyasal ve toplumsal süreç başladı!

“Liberal bir ekonomik düzene” geçtik!

Köylümüzü, küçük esnafımızı, Küçük ve Orta Ölçekli Ulusal Sanayicimizi tüketecek, yabancı sermayenin özgürce yerleşeceği bir düzendi bu!

Bu düzenin en büyük hedefi, “ÖZELLEŞTİRMELER” oldu!

Aslında, Özelleştirme” de değil, “YAĞMALAMA ve TALAN” başladı!

Cumhuriyet’i kuranların yoktan var ettiği SEKA, SÜMERBANK, ETİBANK başta olmak üzere “Kamu Üretim Tesisleri” yani KİT’ler yerli ve yabancılara peşkeş çekildi.

Sonraki hükümetler de bu süreci yürüttüler.

Ama en büyük “Özelleştirme Talanı” bugünkü hükümet tarafından yapıldı!

Eski Maliye Bakanı Unakıtan; “Satıyoruz, satıyoruz bitmiyor. Ne komünist ülkeymişiz!” dedi!

Kapitalizmin doğup geliştiği ülkelerde bile “İletişim ve enerji” sektörleri özelleştirme dışında bırakılırken, TELEKOM’u birkaç yıllık cirosu karşılığı yabancıya sattılar.

TEKEL’i parçalayıp içki ve sigara fabrikalarını yabancı tekellere ikram ettiler!

Elektrik Dağıtımını bölgelere ayırarak özel şirketlere paylaştırdılar!

Doğalgaz da İzmit’te olduğu gibi yabancı şirketlerin eline geçti.

Bugün, bir “İnsan hakkı” olan suyu bile parayla içiyor ve kullanıyoruz!

Emekliye yüzde 2.5 zam yaparken, her biri kocaman birer kazık haline getirilen Elektrik, su, doğalgaz ve telefon faturalarından yakınıyoruz!

Elektrik şirketleri altyapıya önem vermiyorlar; yurdun pek çok yerinde bu yüzden sık sık ve uzun süreli elektrik kesintileri oluyor, trafolar patlıyor. Elektrikli ve elektronik cihazlarımız da patlıyor!

Bir de faturaları patlatıyorlar!

Halk olarak açıkça kazıklanıyoruz ve halkın hakkını korumakla ödevli Hükümet, bu tecavüze seyirci kalıyor!

Çünkü, hükümet de açıklarını kapatmak için içki, sigara ve akaryakıta yüksek vergi kazıklarıyla bizi soyuyor!

Üstelik, sokaklarımız, otoyollarımız, okullarımız karanlıklar içinde!

Siyasi iktidar, halkı da özelleştirdi!

Zincirsiz “fatura-vergi köleleri” olduk!

Farkında mısınız?

 

Hazana Girdi Gönüller

Hazana girdi gönüller
Tat vermiyor artık haller
Acıyı bal bildi diller
Sözler ahu zara döndü

Sisler dadandı dağlara
Bülbül uğramaz bağlara
Hüzün çöktü simalara
Al al iken mora döndü

Sular gibi akar günler
Gelmez oldu beklenenler
Bulutlara yüklenenler
Yağmur idi kara döndü

Hasret yüklü bütün düşler
Zorlama dolu gülüşler
Gönülde yanan ateşler
Alevlendi kora döndü

Lazım iken dostluk kurmak
Yaygınlaştı gönül kırmak
Özlenen menzile varmak
Kolay iken zora döndü

 

Oğlan Bizim Kız Bizim!

Böyle diyor Burhan Kuzu:

Aklımı peynir ekmekle mi yedim, kimisi kankam, kimisi damadım, “oğlan bizim kız bizim” bunlara uyup ta (Muhalefeti kastediyor) niye Yüce Divana göndereyim”.

Bunu söyleyen hem Profesör hem de Anayasa hukukçusu. Dört eski bakanın mecliste yüce divana gönderilmesinden sonra bir Televizyon programında söylediği sözler.

Şimdi gelin başka bir Hukukçuyu tanıyalım: Lozan göörüşmelerine katılmış, Kapitilasyonların kaldırılmasında büyük katkıları olan gerçek Hukuk Adamı Prf. Tahir Taner. 1960 İhtilâlinden sonra “İhtilâl Mahkemesi” kurulmasını isteyen Profesörlerin imza belgelerini elinin tesiyle iterek, – “Ben Tarihin Hükmünden Korkarım” diyebilmiştir. Tarih bu iki hukukçuya da hak ettikleri hükmü verecektir elbet.

Burhan Kuzu’nun sözlerinin içinde bakanların suçsuzluğu ile ilgili savunduğu tek kelime yok. Zaten eski Başbakan da aynı şeyleri söylemiyor muydu, o da yapılan suçlamalarının hiç birisine temas etmeyip, sadece “Paralel Yapı tarafından” dinlendiklerinden şikâyet ediyordu.

Siz gelinde böyle bir hükümete yüreğiniz el veriyorsa güvenin (yüzde elli güvenenleri olsada). Üstelik bunların, önümüzdeki seçimlerden sonra hem anayasayı değiştirme plânları var,(mecliste yeterli çoğunluğu sağlarlarsa) hem başkanlık sistemine geçiş ve hem de çözüm süreci gibi çok kritik bir konuda iddiaları.

Cumhurbaşkanının sürekli olarak vurguladığı Başkanlık Sistemi; ne Amerika Birleşik devletlerinde olduğu gibi, nede Avrupa da devletlerinde uygulanan sistem değil, Türk Tipi Başkanlık Sisteminden dem vuruyor.

Yargı, yürütme ve yasama. Kuvvetler ayrılığının bir ayağını topal bırakmak istiyor. İstiyor ki; yargı devreden çıksın, (ayak bağı oluyor, işlemleri yavaşlatıyor). Peki, yargı olmadan başkanı kim denetleyecek? Meclis. Meclisin oluşumunu kim belirleyecek; Başkan. Oh ne güzel bir oluşum.

Yani Anayasa Mahkemesine, Yargıtay, Danıştay ve İdari mahkemelere hiç gerek yok, nasıl olsa ayak bağı oluyorlar. ( oğlan bizim kız bizim, başkan meclis üyelerini oluştursun, başkanın oluşturduğu meclis, başkanı denetlesin)

Hâlbuki ABD de yüksek mahkeme üyelerinden Felix Furter: “Yüksek Mahkeme Anayasadır” der. Yine aynı konuda ünlü yargıçlardan Charles Huges: “Yüksek Mahkeme nasıl anlarsa Ana Yasa odur” der.

Başka bir devletten devşireceğimiz sistemin yargıcı: “Yüksek Mahkeme Anayasadır” derken, oysa siz bu sistemin kolunu, bacağını budayıp, kuşa çevireceksiniz ve adına “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” diyeceksiniz öylemi?

Bu sistemin adı olsa, olsa, hırsızlar, yolsuzlar ve hukuksuzlar sistemi olur. Ergenekon gibi Türklüğün göğsünü kabartan bir destanı yozlaştırmak için nasıl “Ergenekon Terör örgütü” diye saçma bir suç örgütü oluşturulduysa; “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” diye bir sistemde aynı saçmalığın daniskası olur.

İki dudağınız arasında bir meclis oluşturacaksınız önseçim yok, temayül yoklaması yok, istediğinizi asacak, istediğinizi keseceksiniz ve bunun adına da demokrasi diyeceksiniz öylemi, hadi canım sende!

Siz oturduğunuz yerde hukukçu konuşurken onun konuşmasına müdahale ederek, hatibi azarlıyorsunuz ama sistemini alacağınız devletlerde başkan konuşurken, vekiller ve senatörler ayağa kalkar, konuşmasını alkışlarlar ama Yargıçlar ayağa kalkmaz, hatta alkış dahi yapmazlar. İşte onlar ve bizim aramızdaki demokrasi ve hukuk farkı. Anlayana tabi

 

Adaları Verdilerse Güneydoğuyu da Verirler

 

Başkanı olduğum Kocaeli Aydınlar Ocağı‘nın davetiyle İzmit’te konuşan, Milli Savunma Bakanlığı E. Genel Sekreteri E. Kurmay Albay Ümit Yalım dehşet verici bilgiler verdi.

2004 yılında yani AKP iktidarının ikinci yılında, Ege Denizi’nde Türkiye Cumhuriyeti’ne ait 16 ada ve 1 kayalık Yunanistan tarafından işgal edilmiş. Türkiye tarafından herhangi bir tepki görmediği için beş sene sonra da bu adaları ilhak eden Yunanistan resmen kendi sınırları içine katmış.

E. Kurmay Albay Ümit Yalım bu adalar hakkında şu bilgileri veriyor: Adaların en küçüğü İstanbul’daki Büyükada veya Antalya’nın karşısında bulunan Meis Adası’nın büyüklüğü kadardır. Bir kısmı da Büyükada ve Meis Adası’nın 3-5 misli büyüklüktedir. (Mesela Eşek Adası.) Ancak, adalara salt olarak büyüklük açısından bakmak yanlış bir bakış açısıdır. Çünkü deniz ve hava hukukuna göre adaların etrafında 6 millik karasuları ile hava sahası vardır. Ayrıca karasularına ilave olarak bitişik bölge, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge de vardır. Örneğin, hali hazırda Yunanistan’ın egemenliğinde gözüken Taşoz Adası’nın hemen yakınında petrol ve doğalgaz çıkarılmaktadır. Bu adalara etrafındaki doğal kaynaklar gözüyle de bakmak gerekir.

Yunanistan bu adalarımıza vatandaşlarını yerleştirmiş, askeri birlikler ve ağır silahlar konuşlandırmış. Sadece Türkiye’yi hedef alan bu askeri gücün yarattığı riskin büyüklüğünü anlamak için askeri uzman olmaya ihtiyaç yok.

Yunanistan bu adalarımızın karasularına ve hava sahasına Türk gemi ve uçaklarını sokmaz olmuş, bu adalarımıza Türk vatandaşları pasaport kontrolü ile girebilir hale gelmiş.

Bu adalar uluslararası hukuka göre de Türk vatanıdır. İzmir, Aydın ve Muğla illerimize bağlıdır.”

Bu adalarımız verildiği için AKP iktidarı döneminde Ege Denizi artık bir Yunan gölü haline gelmiş.

Görünen o ki AKP iktidarı bilerek 16 adamızı Yunanistan’a vermiş.

Ama ne karşılığında, onu bilemiyoruz.

*****

Aldığımız Fiyata Değil Bedavaya Verdik

Sultan Abdülaziz’in 1867‘deki Paris seyahatinde yaşanan bir anekdot beni çok heyecanlandırır.

III. Napolyon, Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Keçecizade Fuat Paşa ile sohbet ederken, Girit meselesine bir çare bulmak için paşaya, Girit’in Yunanistan’a satılmasını teklif eder ve adaya karşılık ne kadar para isteyebileceğini sorar! Paşa, şu zarif cevabı verir:

– “Aldığımız fiyata veririz, haşmetmeap!”

Yani “kan dökülerek alınan vatan toprakları ancak kanla verilir.”

Peki, Egedeki bu adalar için, şehit kanlarını karşılayacak ne verilmiş olabilir?

Ümit Yalım bilinen sebep olarak, İktidarın vatan topraklarını “Avrupa Birliği’nden müzakere tarihi almak için” verdiğini söyledi.

Böyle bir sebep için vatan topraklarının bir başka devlete verilmesine benim aklım ve vicdanım isyan ediyor.

Sebep ne olursa olsun, savaşmadan vatan topraklarının verilmesi “vatana ihanet suçu” oluşturacak inanılmaz bir olay.

*****

Pkk/Hdp’nin İstekleri de Veriliyor mu?

PKK ve yandaşlarının öncelikli taleplerinin Türkiye’den koparılacak parçada özerk bir Kürdistan kurmak olduğu malum. Daha sonrasında ise Irak, Suriye ve İran’daki parçalarla birlikte bağımsız bir Büyük Kürdistan kurmaya çalıştıkları bir sır değil.

Özerklik talebinin aşamaları esasen TBMM’de kapalı oturumda görüşülmüş.

CHP Sakarya Milletvekili Engin Özkoç, 26 Ekim 2011’de “terör” konulu kapalı oturumda dönemin BDP Grup Başkanvekilinin çözüm süreci ile ilgili taleplerini 6 madde halinde açıkladı.

Özkoç’un, “Ben bunların 10 yıl içinde açıklanmasının suç olduğunu biliyorum ve kendi isteğimle açıklıyorum” diyerek açıkladığı BDP’nin (bugünkü HDP’nin) talepleri şunlar:

– Türkiye’nin 25 eyalete bölünmesi.

– Öcalan’ın serbest bırakılması

– Özerklik şartlarının gündeme getirilmesi

– Eyalet başkanlarının TBMM’ye getirilmesi

– Özerklik hakkının saklı olması

– Her eyaletin kendi özerk güvenlik güçlerinin olması

Yine hatırlıyoruz ki Yeni Anayasa yapılması için Meclis’te grubu bulunan partilerin temsilcilerinden oluşan bir komisyon kurulmuştu.

Bu komisyonda görüşülen Anayasa maddelerinin, önce İmralı’daki teröristbaşı Öcalan ile Kandil’deki çete reislerinin görüşüne ve onayına sunulduğu yazıldı. Buna müzakereyi yürüten taraflardan bir itiraz gelmedi. Esasen müzakere de aynı yöntemle devam ediyor. Kısacası, PKK terör örgütü devletimizin yönetimine fiilen ortak edilmiş durumda.

***

Yeni Anayasa Her Şeyin Anahtarı

Yeni Anayasa konusu o zaman sonuçlandırılamadı. Ancak Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık Sistemi talebi ile birlikte yeniden tartıştırılmaya başlandı.

Bir taşla iki kuş vurulmak isteniyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a başkanlık yolu açılırken, PKK kanadının özerklik talebi eyalet sistemiyle karşılanacak, Öcalan’ın eyalet başkanı olarak Meclis’e gelmesinin yolu da açılacak.

“Her eyaletin kendi özerk güvenlik güçlerinin olması” talebi zaten fiili olarak gerçekleşmekte. Bugünden PKK bölgede alan hâkimiyetini sağlamış, militanları fiili güvenlik güçleri olarak yürüyüşler, denetimler ve infazlar yapmakta. Kamu düzeni ve güvenliğinden resmen sorumlu olan güvenlik güçlerimiz ise kışla ve karakollara çekilmiş, dışarı çık(a)maz olmuşlar.

“Bütün bu PKK/HDP taleplerinin olması için Öcalan’ın hapisten çıkması gerekir, bu olmaz çünkü Türk Milleti isyan eder” diye düşünenler olabilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (Başbakan iken) buna toplumu hazırlamak için Kasım 2013 de “devlete karşı işlenen suçlar için af çıkarılabilir” dediğini hatırlatalım.

Eeee, Apo’yu da içine alan böyle bir af çıkarınca, toplumun yarısı hep yaptığı gibi, “O yapıyorsa bunda bir hikmet vardır” diye düşünmeyecek mi?

*****

Devleti Yönetenler Vatan Topraklarını Bilerek Verir mi?

Elimizde son 11 sene içinde Ege’de 16 adanın Yunanistan’a verilmesi gibi somut bir örnek var.

Sebebini bilmesek bile Güneydoğu’nun PKK’ya verilmesi için de bir mutabakat sağlanmış gibi.

E. Kurmay Albay Ümit Yalım, vatan topraklarını veren devlet yetkililerinin, Öcalan’ın yargılandığı vatana ihanet suçundan yargılanabileceğini, bunu bilen sorumluların yargıdan kurtulmak için, Öcalan’ı içine alan bir af kanunu çıkarmaya kendilerini mecbur hissettiğini anlattı. Yani O’na göre, bir kader birliği söz konusu.

Bütün bu anlatılanlar benim kabul etmekte zorlandığım dehşet verici bilgiler.

Ama Ege’ye bakıyorum adalar gitmiş.

Doğu ve Güneydoğu’ya bakıyorum bölge fiili olarak bölünmekte.

Topluma bakıyorum ortadan bölünmüş.

Böyle bir ortamda başımızda Başkan olmuş, Cumhurbaşkanı olmuş, Başbakan olmuş ne fark eder?

Yeter ki, vatanın bölünmez bütünlüğü ile milletin birliğine ve dirliğine iman etmiş olsunlar.

 

2014 Yılının Ekonomik Değerlendirilmesi

2014 yılı iktisadi açıdan, birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de zorluklar ve problemlerle geçmiş bir yıldır. Temel ekonomik problemler ağırlıklarını devam ettirmiştir.

Dönem başında % 5 olarak hedeflenen ve planlanan ekonomik büyüme birden fazla aşağıya doğru revize edilmesine rağmen yine de hedefler tutturulamamıştır. Son olarak % 3,3 büyüme hedefi kabul edilmesine rağmen bu hedefin de gerçekleşme ihtimali düşük düzeyde bulunmaktadır. Nitekim 2014 yılının ilk 9 aylık büyümesi % 2,8 olmuştur. Birinci çeyrekte % 4,8 büyüyen ekonomi, 2. Çeyrekte % 2,2 ve 3. Çeyrekte % 1,7 büyümüştür. 3. Çeyrekte tarım kesimi % 4,9 küçülmüştür. Sanayi kesiminde ve özellikle imalat sanayisinde büyüme çok düşük düzeyde kalmıştır. Nitekim bu hükümetin iş başına geldiği 2002 yıldan itibaren Sanayinin Milli Gelir içindeki payı devamlı azalma göstermiş ve % 26’lardan % 16 dolayına düşmüştür. Henüz 4. Çeyrek büyüme gerçekleşmeleri açıklanmadığına rağmen bu çeyrekte de büyüme oranının düşmeye devan edeceğine dair göstergeler mevcuttur. 3. Çeyrekte büyümeye katkısı 2,5 olan ihracatın etkisi, ihracat yaptığımız bir kısım ülkelerde gelişen ekonomik olaylar dolayısıyla azalması beklenmektedir. İhracatımızın % 45’ini yaptığımız AB ülkeleri Avro ‘nün hızlı bir şekilde değer kaybetmesi, fiyatların negatif yönde değişme göstermesi ile üretimin düşme temayülüne girmesi, ihracatımızın azalmasına yol açacaktır. Petrol Fiyatlarının düşmesi ile Rusya, Irak ve diğer petrol üreten ülkelerdeki gelir kaybı bu ülkelerin ithalatlarının düşmesinde etkin olması beklenmektedir. Bütün bu gelişmeler dış talebin büyümeye olan etkisini azaltacaktır. Özel kesim tüketim harcamalarında ve talebinde artış olacağını beklemek için gösterge bulunmamaktadır. Bu gelişmelere bağlı olarak 2014’ün 4. Çeyreğindeki büyüme, 3.çeyrekte gerçekleşen % 1,7 oranının altında kalmasına etki edeceğinin beklenmesine yol açmaktadır. Bizim bu husustaki beklentimiz 4. Çeyrekteki büyümenin % 1,5 dolayında olmasıdır. % 3,3 olarak hedeflenmiş olan yılsonu büyüme rakamı henüz ortaya çıkmamıştır. Ancak bu hedefin gerçekleşmeyeceğine dair karineler bulunmaktadır.  2014 ekonomik büyümesinin, % 3,3 hedefinin altında, % 2,5 civarında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. Büyüme mal ve hizmet üretimine dayalı olmalı sanal büyüme olmamalıdır. Kentsel dönüşüm uygulamalarında olduğu gibi, bir binayı yıkıp yerine yeni bir bina yaparak reel büyümenin gerçekleşmeyeceği bilinmelidir.

 

2014 yılında Enflasyon oranları da hedeften büyük miktarlarda sapma göstermiştir. Yılbaşında Tüketici Fiyat Endeksindeki (TÜFE)artış% 5 olarak hedeflenmiş iken, yıl içinde önce % 6,7 daha sonra da % 7,5olarak revize edilmiştir. Aralık ayı itibariyle 12 aylık TÜFE % 8,80 olarak gerçekleşmiştir. Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) ise % 10,10 olmuştur. Hedeflerden bu kadar büyük sapmalar uygulanan iktisat politikalarının etkinliğini azaltmaktadır. Hem TÜFE ve hem de yerli ÜFE toplumu ve üreticileri rahatsız etmekte, rekabet gücünü azaltmaktadır. Enflasyon ayni zamanda TL’nin değer kaybetmesine yol açmakta ve TL’nin yabancı paralar karşısındaki değeri geniş bir bant içinde fazla oynak hale gelmektedir.

Bu dönemde Kamu kesiminin borçları hızlı bir şekilde artış göstermiştir. Ekonominin sadece dış borçları 2002 yılında 129,6 milyar dolar iken, 2014’te 402 milyar dolara çıkmıştır. Bu dönemde özel kesimin borçları da hızlı bir şekilde artmıştır. Nitekim 2014 yılındaki dış borçların 278,2 milyar doları özel sektöre, 123,7 milyar doları da devlete aittir. Devletin iç ve dış borçlarının toplamı 611,9 milyar TL olup bunun 414,4 milyar TL iç borç ve 197,3 milyar TL ise dış borçtur. Hem iç borçlar ve hem dış borçlarda artış devam etmektedir. Devletin borç yükünün oldukça yüksek değerlere ulaşması yatırımlar ve büyüme açılarından yeni sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Devletin iç piyasadan ve yüksek sayılabilecek faiz oranları ile borçlanması sanayicinin yeni yatırımlar yapmasına menfi yönde etkisi bulunmaktadır. Nitekim 2013’te devlet ortalama %7,6 ile borçlanırken. 2014 ‘te ortalama % 10,8 ile borçlanmıştır. Devletin yüksek borçlanmasına etki eden faktörlerin başında cari açık ve enflasyon gelmektedir. Son olarak Merkez Bankası politika faizini % 7,75’e düşürmesine rağmen mevduat ve borç verme faizleri bu orandan daha yüksektir.

Uygulanan faizler yüksek gibi görünmekle birlikte genel olarak reel faiz çoğu zaman negatif olmaktadır. Diğer bir deyimle enflasyon artışı mevduat faiz oranlarından daha yüksek gerçekleşmektedir. Bu durum tasarruf oranlarını düşürmekte, bu ise yatırımların azalmasına ve büyümenin düşük kalmasına yol açmaktadır. Ayni zamanda yabancı ve sıcak paraya talebi arttırmaktadır. Yabancı ülkelerde faiz oranları çok düşük olduğu için yabancı fonların girişi artıyor. Dövize olan talebin artması ayni zamanda TL değerinin yabancı para karşısındaki değerini düşürmektedir.

Finansal piyasalarda devletin talebi arttığı oranda özel kesimin talebinin karşılanması o oranda azalmakta ve borçlanma maliyetleri artmaktadır. Nitekim bankalar öncelikle devleti, sonrada tüketiciyi finanse etmeyi tercih etmektedir. Sanayiciyi ve diğer iş âlemini finanse etmekte bankaların çekimser davranmakta oldukları gözlenmektedir. Bankaların tüketicilere kredi kartı dağıtmakta ne kadar istekli oldukları yapılan reklamlardan da anlaşılmaktadır. Tüketiciye gösterilen teveccühün temel nedeni ise bunlara uygulanan faizin diğerlerine göre daha yüksek olmasıdır.

Türk ekonomisinde 4 önemli açık bulunmaktadır. Bunlar; cari açık, dış ticaret açığı, döviz pozisyonu açığı ve bütçe açığıdır. Cari açık ekonominin birçok açılardan dengesini bozmakta, yabancı para karşısında ekonominin kırılganlığını arttırmaktadır. Nitekim Türkiye, ekonomideki kırılgan durum açısından dünyadaki en çok kırılgan 5 ülke arasında bulunmaktadır. Bu ülkeler; Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ve Türkiye’dir. Bunların arasında da Türkiye cari açık, dış yatırım ve sıcak paraya duyarlılık açılarından kırılganlıkta en başta yer almaktadır. 2002’den itibaren 2013 yılına kadar cari açık devamlı bir artış göstermiştir ve 2013 yılsonunda 65 milyar dolara ulaşmıştır. 1923-2002 arasında toplam cari açık 42 milyar dolar iken 2002-2013 arasındaki toplam cari açık 408 milyar dolar olmuştur. 2014 yılında cari açık yaklaşık 47 milyar dolardır. 2014 yılındaki bu azalmada, ekonomik büyümenin düşmesi dolayısıyla ithalatın nispi olarak azalması, ihracatın artmasının etkisi bulunmaktadır.

Ayni şekilde Türkiye’nin ticaret açığı da bu hükümet döneminde hızlı bir artış seyri göstermiştir. Bunun temel nedeni içeride yapılan üretimin ve ihracatın büyük oranda ithal girdilere dayanmasıdır. Bu dönemde özellikle aramalı ithal girdi oranı önemli ölçülerde artış göstermiş, adeta montaj sanayi dönemine dönülmüştür. Bu durum dâhilde yapılan üretimin Katma Değer yaratma gücünü de azaltmaktadır. Nitekim yaptığımız ihracatın içinde ithal girdi oranı % 70’lerin üstüne çıkmıştır. Oysaki normal bir ekonomi için yerli girdi oranı % 70, ithal girdi oranı %30 olması beklenir. Türkiye’nin büyümesinde ithalatın etkinliği yüksektir. Büyüme daha çok ithalata bağlı hale gelmiştir. İthalatın çok yüksek olması cari açık ile büyüme arasında ilişkiyi kuvvetlendiriyor. Ekonomi büyüyorsa cari açık da büyümektedir.

Döviz pozisyonu açığı bütün finans sektörünün, özellikle de özel sektörün dış borç ödemelerinde sorun yaratmaktadır. Hükümetin popülist yaklaşımları ile bu açık muhtemelen daha yükseklere çıkacaktır. Bir yıl içinde, dışarıya ödenmesi gereken döviz miktarı 210-220 milyar dolar civarındadır. Bu ödemelerin yapılabilmesi için devletin ve özel sektörün döviz borçlanmaları artmak zorundadır.

Devletin bütçe açığı ise kronikleşmiş bir hal almıştır. Bütçe 2013 te18,4 Milyar TL açık verirken. 2014 bütçesi 22,7 Milyar TL açıkla kapatılmıştır. 2015 bütçesi de açık ile bağlanmıştır.

Türkiye’deki işsizlik rakamları aylar ve yıllar itibariyle, son yıllarda devamlı artış göstermektedir. Nitekim Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) Eylül ayı itibariyle son yaptığı hesaplamalara göre, gerçekleşen 10,5 oranındaki işsizlik, Ekim 2010’dan bu yana görülen en yüksek işsizlik oranıdır. 2014 yılında da işsizlik azalmamış, aksine artarak Eylülde 3 milyon 64 bin kişi ve % 10,5′ e çıkmıştır. Ayrıca iş bulama ümidine kaybetmiş olanlar (593 bin ve % 2,1), iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar (2 485 bin ve % 8,9) ve diğerlerini (1892 bin ve % 6,8) de hesaba kattığımızda gerçek işsizlik oranı. % 28.3 olmaktadır.  Özellikle gençlerdeki işsizlik oranı çok daha yüksek değerlere ulaşmaktadır. TÜİK’ e göre % 10,5 olan işsizlik 15-24 yaş grubundaki gençlerde % 19,1 olarak görülmektedir. Çalışmaya hazır olanları da göz önüne alırsa bu oran % 35’lere çıkmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) içinde genç issizler açısından Türkiye birinci sırada bulunmaktadır. İLO kapsamında bu oran % 18’dir. Üstelik Türkiye gençleri 15-24 yaş grubu olarak alırken İLO 15-29 yaş olarak almaktadır. Bu işsizlik rakamları İşgücüne Katılma Oranının (İKO) % 51,1 olmasına göre ortaya hesaplanmaktadır, oysa gelişmiş ülkelere baktığımız zaman İKO % 60’ların üstünde bulunmaktadır.

İşsizlik ve yoksulluk en önemli sorunları başında gelmektedir. Açlık ve yoksulluk sınırı içinde yaşayan yaklaşık 18- 20 milyon kişi, yoksulluğundan ve muhtaçlığından ötürü devletten, sosyal yardım kurumları ve vakıflardan yardım almaktadır. Yapılan araştırmalar Türkiye’de her 4 seçmenden birisinin devletten yardım aldığını göstermektedir.

 

Gelir dağılımındaki adaletsizlik giderek büyümektedir. TÜİK’ 2013 yılı ile ilgili yaptığı hane halkı gelir dağılımı sonuçlarına göre nüfusun en düşük gelir elde eden % 20 sinin Milli Gelirden aldığı pay  % 6,1 iken, en yüksek gelir elde eden nüfusun % 20 sinin payı % 46,6 olmuştur. Diğer bir deyimle en düşük gelir elde eden % 20 nüfusun geliri ile en yüksek gelir elde eden % 20 nüfusun payı arasında 7,6 kat fark bulunmaktadır. Nüfusun % 10’luk bölümleri itibariyle baktığımızda en düşük gelir ile en yüksek gelir arasındaki fark yaklaşık 12 kata çıkmaktadır. İsviçre bankası olan Credit Suisse’in yayınladığı Küresel Zenginlik Raporu’na göre, Türkiye’de 2000 yılında en üst düzeyde gelir elde eden nüfusun % 10’nun toplam gelirden aldığı pay % 66,7 iken, bu oran 2007’de % 70,2’ye, 2014 yılında ise % 77,7’ye ulaşmıştır.

 

Bu gelişmeler bir yandan ekonomideki tasarruf oranını düşürürken diğer yandan da büyük kesimlerin refah düzeyini azaltmakta, yoksulluk ve açlık sınırı içinde yaşayan ailelerin miktarını arttırmaktadır. Vatandaşların çok büyük bir kısmı borç içinde yaşamaktadır. Vatandaşların kredi ve kredi kartı borçlarının toplamı 350 milyar TL’yi geçmiştir. Son 12 yılda vatandaşın borcu yaklaşık 55 kat artarak 6,3 milyar TL’den 350 milyar TL’ye çıkmıştır. Sadece son 5 yılda 130 milyar TL’den bu rakama ulaşmıştır.

Yoksulluk dolayısıyla borçlarını ödeyemeyenlerin sayısında patlama olmuştur. Bireysel kredi ve bireysel kredi kartı borçlarını ödeyemeyip yasal takipte bulunanların sayısı 3 milyonu geçmiştir. Türkiye Bankalar Birliği’nin rakamlarına göre sadece 2014 yılının 10 ayında bireysel kredi dolayısıyla yasal takibe uğrayanların sayısı 714 bin, bireysel kredi kartı dolayısıyla yasal takibe uğrayanların sayısı ise 1,1 milyon kişi olmuştur. Söz konusu 10 ayda bireysel kredi borcundan dolayı yasal takibe girip hala yasal takibi devam eden kişi sayısı 1,8 milyon, bireysel kredi kartı borcundan dolayı yasal takibi devam eden kişi sayısı ise 1,9 milyondur. Yasal takibi devam eden ödenmeyen borç miktarı yaklaşık 20 milyar TL düzeyindedir.

 

Hem Doğu Hem Batı İşgal Altında!

0

Ege Denizinde 150’den fazla ada var.Ancak bu adaların çoğunun boş  ve insansız olduğunu biliyoruz. Bize ait olan  adalara ise  Lozan dan beri  insan yerleşimi yapılmamıştır.  Şimdi ise    son yıllarda   bu adalara sahip çıkılmıyor. Sahip çıkılmadığı gibi bu adalar Yunanistan’a peşkeş çekilmiş  sayılıyor. Yani Ege Denizinde sadece Gökçe Ada ve Bozca Ada yok, genelde sadece bunların olduğu sanılır fakat orada çok fazla ada bulunmaktadır. Ege Adaları bu iktidar döneminde savaşılmadan kaybedildi. Bizim adalarımızı işgal eden Yunanistan başbakanı, bizim başbakanımız ve cumhurbaşkanımız tarafından atlı birliklerle karşılandı. İşgal edilmiş topraklarımıza pasaportla girer olduk. Güney Doğuda  pkk ile mücadele ederken pkk hakkında yazıp çizerken meğerse  batıyı  çoktan kaybetmişiz.Artık batıda tek devlet kalmadı, ülkemiz bölünmüş ve topraklarımız işgal edilmiş durumdadır.

 

Ege bölgesinde yer alan İzmir, Aydın ve Muğla belediye başkanları, başkanlık yetkilerini Yunanistan belediye başkanları ile bölüşmektedirler. Yani  bu il  belediyelerinde eş başkanlar Yunanlı. Bu duruma kimse kalkıp bir şey demiyor. Bu belediyelerdeki bu uygulama için Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu konuda söyleyecek bir sözü yok,çünkü  kendi belediyeleri… Onun olmadığı gibi başka partilerin ve iktidarın da bir şey dediği yok. Milli Savunma Bakanlığı, Ege Adalarını Yunanistan’ın ilhak ettiğini inkâr ediyor. Hem de şaşkın bir şekilde bunu yapıyor. Artık Savunma Bakanlığının Millisi kalmamıştır. Bu düpedüz bu millete ihanettir. Son yıllarda  ülkenin yönetiminde   olan herkes bu hususta sorumludurlar  .  Devlet Bahçeli ve MHP  bu mevzuyu hakkını vererek kamuoyuna taşırsa  inanınız,AKPyi  büyük oy kaybına uğrattırır.Biz yazalım da gerisi  onlara kalmış…

 

Lozan anlaşmasında vermediğimiz, savaşla kazandığımız adalar  son 4-5 yıllık  dönemde savaşılmadan verilmiştir. Yalan Söyleyen Tarih Utansın  kitabının  yazarına duyurulur.Yunan Deniz Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleri sınır ihlali yaptığı zaman hiçbir engellemeye takılmıyor ancak Türk Deniz ve Hava Kuvvetleri ufak bir sınır ihlali yaptığında hemen engellemeye maruz kalıyor. Aydın ili sınırları içerisinde Eşek Adası’nda Yunan SAT komandoları konuşlandırılmış ve füzelerin ve uçaksavarların namlusu İzmir’e çevrilmiş durumda. Yunanistan bir yıl içinde 1047 uçağımızı engellemiş olduğunu biliyor musunuz?

 

On bir yıllık dönemde, Ege’de bize ait olan adaları Yunanlılar işgal etti Bakınız ileri ki günlerde hükümetin sakladığı bu durum patlak verecektir ! Bunlar Tansu Çillerin tırnağı bile olamadılar. İzleyin görün…

 

Yunan Başbakanı ÇİPRAS. Sol el havada pozlar verirken ,solcularımızın dikkatine sunarız ki ,sağ el Soros’un cebinde. Soros hakkında bilgi edinirseniz ,ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız.Soros hakkında bilgi edinirseniz sevinmeye değmez olduğunu anlayacaksınız . Bir eski Sosyalist tüfek arkadaşım, telefonda öyle diyor: ”Arkadaş yazıldığı gibi uygulanan bir Sosyalist sistem göremeden öleceğim, diyor.Yunanistan’a sevindim bir Kominist başbakan oldu diye,o da fos çıktı. Meğerse onu da oraya SOROS seçtirmiş, adam Sorosun uşağı imiş. Şimdi bizim  solcular  bir tantana ile şamata yaparlar, Sosyalizmin önü açıldı diye … Ama maalesef hüsran.Yunan sosyalistlerinin asıl özelliği Yunan milliyetçisi olmalarıdır.Bunu da unutmamak lazım.” diyor bu arkadaş…Diğer herkes de bu bilinçte olsa ülkemiz açısından çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum…

 

Zannederiz ki giden adalarımıza eklemeler olacaktır. Dışarıda korkak, içeride yandaş bir politika ile Tansu Çiller’in beş dakikada hallettiği Kardak adası ve diğer adalar ve en önemlisi Eşek Adası şu an Yunan bayraklı ve askeri ile donanımlı.Türkiye’de gün be gün Kilise açanlar,vergilerimizi kilise açmak için harcayanlar acaba Girit’te,Yunanistan’ın her yerinde Gazino yapılan ,kapatılan  camileri görmüyorlar mı?

Saygılarımla…

 

Temizlik İşçileri ve Köle Düzeni

Onlar, dünyanın en ağır işini yapıyorlar.

Pis kokular içinde, evsel atıklarımızı temizliyorlar.

Ama aldıkları ücretle “İnsanca bir yaşam” sürdüremiyorlar.

Çünkü onlar zincirsiz birer köle!

Bir patronları var; asıl malı o götürüyor!

Onların sırtından para kazanıyor!

Onlar, açlık sınırı altındaki ücretleri ile geçim derdindeler.

“Öğle yemeği, ulaşım parası” istediler, alamadılar.

Üstelik, patrona ters düştü mü, işten de atılarak açlığa mahkum ediliyorlar!

İzmit Belediye Başkanı Dr.Nevzat Doğan, söz vermiş onlara;

“Maaşınız 1500 TL olacak” demiş!

Sözünü tutmamış Başkan!

Dört emekçi de işinden olmuş.

30 Ocak 2015 tarihli yerel gazetelerde; “Temizlik İşçisi Ayağa Kalktı” haberini okuyunca, bu satırları yazmaya başladım.

Öfkeliyim!

İnsan olarak utanıyorum.

Tam öğle saati, eşim “haydi sofraya gel” diyor, gidemiyorum!

Çünkü yaşadığım kentte “KÖLE DÜZENİ” kurulmuş!

“Taşeron İşçiliği” 12Eylül Faşizmi’nin bu ülkenin emekçilerine attığı bir kazık.

Tıpkı “yüzde 10 barajı” gibi.

“ADALET” ten söz eden AKP iktidarı, emekçilerin haklarını yok sayıyor. Köle Düzenini sürdürüyor.

Her insanın “ÇALIŞMA HAKKI” var.

Anayasa Md.49: “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek, çalışanları ve işsizleri korumak, çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.”

Çalışanların, sosyal güvenlik içinde çalışmak ve SENDİKALI OLMAK hakları var!

Ama fiilen bu hakkı kullanamıyor çalışanlar.

Sendikalı olanı kapı önüne koyuyor patron, açlıkla terbiye ediyor, bunu önlemesi gereken siyasi iktidar seyrediyor!

LASTİK İŞ Sendikasını alkışlıyorum. Üç lastik fabrikasındaki “taşeron işçilerini” önce kadrolu yaptı, şimdi de ücretlerine yüzde 50 zam aldı.

Birlik olmanın, sendikalı olmanın sonucudur bu.

Ülkemizde en büyük sorun İŞSİZLİK.

En büyük nedeni de, “ÜRETİM EKONOMİSİ” nin güdük kalması.

AKP iktidarı, kentler ve çevresindeki alanlardan kolay yoldan RANT SAĞLAMA ve “Sürekli Borçlanma” ya dayanan bir ekonomi politika tercih etti.

Dış borçlar sürekli artıyor, vatandaş ne bilsin?

Bu ülkede “Sosyal yardım Sistemine bağlı 23 milyon insan var.” Her yıl bu sayı daha da artıyor!

Bu insanların yıllık maliyeti 19.5 milyar lira.

Elbette, “Sosyal Devlet” olarak muhtaç insanlara bakacağız.

Ama doğru olan, “her insanın çalışarak, alın teri ve onuruyla yaşaması” değil mi?

Bir siyasi iktidar, her yıl daha çok muhtaç insana yardım yapmakla övünemez!

Sen, muhtaç sayısını azaltıp, ekonomi geliştirerek, işsizliği önleyebiliyor musun?

Önemli olan bu.

Ama ülkenin bir bölümünde “Kaçak elektrik kullanımını” önleyemeyen ve bunun bedelini namuslu vatandaşına ödeten bir siyasal iktidar KİMDEN YANADIR?

Çalışanlarını “KÖLE DÜZENİNE” mahkûm eden, “kula kulluk düzenine çanak tutan bir iktidar” doğru yolda mıdır?

 

Düşlerimi Birbirine Ekledim

Düşlerimi birbirine ekledim
Dualarla bulutlara yükledim
Hasretimi hep kendimde sakladım

An gelecek güneş güzel doğacak
Seher yeli karanlığı boğacak

Varsın hep zifiri olsun geceler
Bırak artık sabah gelmez desinler
Umudum dip diri, doğacak seher

An gelecek, güneş güzel doğacak
Seher yeli karanlığı boğacak

Korkutmuyor beni türlü zorluklar
Zorluklar var ise umutlar da var 
Kış sona yaklaştı geliyor bahar

An gelecek, güneş güzel doğacak
Seher yeli karanlığı boğacak

 

Tayfun Kaya iİe 2015 Yılının Başında, Türkiye Ekonomisi’ni Konuştuk. Derkenar

Günümüzde, devletlerin gücü; vatan topraklarının yüzölçümü, nüfusunun çokluğu ve ordusunun kudreti ile değil, iktisadî yapısının sağlamlığı ile ölçülüyor.

Bu gerçeği bilen Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra; ‘Siyasî ve askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadî zaferlerle taçlandırılmazsa kazanılan zaferler kalıcı olmaz, az zamanda kaybedilir.’ Demiştir.

Nitekim Türk tarihi incelendiğinde; yükseliş, duraklama ve çöküş dönemleri ile iktisadî yapıdaki değişiklikler arasında paralellikler vardır.

Ekonomi bir ülkenin her şeyidir. Yaşamak için, milletin refah ve mutluluğu için, güçlü bir ekonomik yapıya ihtiyaç vardır. Böyle bir yapıya sahip olan devletler, içeride huzura ve güvene, dünyada itibara kavuşmuş olur.

Ne var ki, iktisadî yapının gücünü, istatistik verilerinden öğreniyoruz. Veriler ise farklı metotlarla kullanıldığında gerçekler, içerisine konulduğu kabın şeklini alabiliyor. Bu sebeple; ‘Üç türlü yalan vardır: 1-Masum yalan, 2-Bilinçli yalan, 3- İstatistik.’ Deyimi genel kabul görmüştür.

Aziz ve necip milletimiz 1980’den sonra ekonomi ile yakından ilgilenmeye başladığından, devletin çizdiği iktisadî tablo ile içerisinde yaşadığı şartlar arasındaki farkı derinden hissetmek gibi bir talihsizliği yaşamaktadır.

İnsan potansiyelimizden, yer altı ve yerüstü zenginliklerimizden, candan aziz vatanımızın jeostratejik konumundan, zengin ve şerefli tarihimizden alınacak güçle inanarak söylemek gerek:  Çok daha iyi durumları hak ediyoruz.

Peki, nerede hata yapılıyor? Bu soruya ancak politik bir cevap verilebilir: ‘Ekonomide tek doğru yoktur, akıllı tercihler vardır.’

Gazetemiz yazarlarından Tayfun Kaya ile verileri doğru okumaya, akıllı tercihleri bulmaya çalıştık.

İyi okumalar…

 

Oğuz Çetinoğlu: 2014’le ilgili iktisadî göstergelerin açıklanan bölümleri itibâriyle olumlu bulduğunuz hususlar var mı, nelerdir?

Tayfun Kaya: Aslında genel baktığımız zaman, olumlu olarak sadece şunu görüyorum: Hâlâ bir şekilde borç bulabiliyoruz.

Çetinoğlu: ‘Borç bulabilmek ‘ ülke ekonomisi açısından ‘olumlu ‘ denilebilecek bir gelişme mi?

Kaya: Bazı açıklamaların arkasında, Maliye Bakanı’ndan, Ekonomi Bakanı’ndan bunları kısır bir şekilde de olsa duyuyoruz. Fakat en azından şimdilik hâlâ borç bulabiliyoruz. Bu, bizim için önemli. Merkez Bankası’nın en son açıklamasında, 401 milyar USD dış borcumuz vardı. Bunun 270 milyar USD özel sektörün olduğu, kalanın da kamu sektörünün olduğu belirtildi. Borçlu görünen özel sektör de olsa, aslında borç kamunundur. Çünkü para, Türkiye topraklarına girdi, borç ta Türkiye’nin borcu. Artık özeli, kamusu yok. Bu küresel yapıda; ‘Bu özel sektörün borcudur, devleti ilgilendirmez ‘ demek mümkün değil. Borcun ödeme günü geldiğinde sıkıntısına bütün insanlarımız katlanacaktır. Onun için, hâlâ borç bulabiliyor olmamız önemli.

Çetinoğlu: Çarkın dönmesi açısından…

Kaya: Evet.

Çetinoğlu: Olumsuz bulduklarınız var mı?

Kaya: Olumsuzluklar!!!

Çetinoğlu: Olumsuzluklar hanesinde neler var?

Kaya: Ekonominin temelinde cari açık yatar ve çok önemlidir. Cari açık, ithalat ve ihracat arasındaki farkın fazlası veya açığıdır. Bizim ihracatımız malesef az, ithalatımız daha fazla. Bir şirket yöneticisi gözüyle baktığımız zaman, bir anlamda giderleri daha fazla olan, gelirleri daha az olan bir kurum kimliğinde gözüküyoruz. Onun için, cari açık temel bir göstergedir. Cari açığın her seferinde “açık” veriyor olması en önemli olumsuzluğumuzdur.

Tabii, daha küçük çapta bir sürü olumlu şey söylenebilir. Sürekli de duyuyoruz otobanlar, raylı sistemler vesaire yapılıyor diye… Fakat temelinde, üretimde ciddi anlamda eksikliğimiz olması sebebiyle cari açık veriyor olmamız çok önemli bir olumsuzluktur.  Biraz büyük resme bakmamızı öneririm.

Çetinoğlu: Başka olumsuzluk var mı?

Kaya: İşsizlik problemimiz var. Tabii ki, ekonomi çark dişlisinin birinde sorun olunca birbirini tetikliyor. Üretim eksik olduğu zaman, bu sefer işsizlik oranlarımız yükseliyor. İşsizlik oranında yükselme var.

En son açıklandığında işsizlik oranımız % 10,5’a çıkmıştı. Aşağı yukarı 3.064.000 kişinin işsiz olduğu açıklandı. Toplam nüfusa ve resmî açıklamalara baktığımız zaman, 15 yaş üstü işgücümüz 57.000.000 kişi. 82.000.000 nüfusun 57.000.000’u çalışmaya uygun. Açıklamalarda, bu 57.000.000’un sadece 26.000.000’undan bahsediliyor. Çünkü 26.000.000’u sosyal güvenlik sisteminde kayıtlı. İş ve işçi bulma kurumuna bir şekilde girmiş, sistem içerisine dâhil olmuş 26.000.000 insan var. Ama 57.000.000 işgücü var deniyor. Fakat Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) hesap verirken 26.000.000’un hesabını veriyor. Ve onun üzerinden işsizlik oranı oluşturuluyor. Kalan 31.000.000 insanın varlığı unutuluyor.

Burada da aslında sistemle ilgili bir problem var. Fakat bu sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada maalesef böyle kurulmuş. İşsizlik verileri bu sisteme göre açıklanıyor.  Gerçekte ise; açıklanan 3.064.000 işsizin yanı sıra, 31.000.000 daha dev bir işsizler ordumuz var. İşte bizim en zayıf yönümüz. Ülke imkânlarını, en değerli varlığı, insanını bile verimli bir şekilde kullanamıyoruz. Onu net olarak ifade edebiliriz.

Çetinoğlu: Söylediğiniz olumsuzluklar giderilebilirse 2015 yılında ekonomiyi rayına oturtmak mümkün gibi bir sonuç çıkarmak mümkün. ‘2015 beklentileriniz nelerdir?’ Diye sorsam…

Kaya: 2015’te, ümit ederim ki, millî gelirimiz çok daha fazla yükselsin. Buna ihtiyacımız var. Mevcut büyüme oranımız; şu anda 4,3’tü yanlış hatırlamıyorsam. Ama bu, aslında Türkiye’yi istediğimiz seviyeye yükseltmek için yeterli değil. Millî gelirimiz 830 milyar USD. % 4,3 lük büyüme hedefinden, daha fazla büyüme hedefi olması lâzım ki, şu anki mevcut gelişmiş ülkeler dediğimiz ülkelerin sınıfına girelim veya yaklaşalım.

Çetinoğlu: Konuyu biraz açar mısınız?

Kaya: Bugün diyoruz ki, % 4,3 büyüme hedefleyelim. 830 milyar USD % 4,3 üne baktığınız zaman, yaklaşık 35 milyar USD bir büyüme yapar.

Bu büyüme, Almanya’nın 10’da 1’i kadar. Ki, Almanya, büyüme oranı % 1,1 olarak açıklıyor. Bizden 4 kat daha az bir büyüme hızı. Fakat Almanya, bizden 10-12 kat aralığında daha fazla büyümüş oluyor. Çünkü millî gelirleri çok daha yüksek.

Çetinoğlu: Çözüm teklifiniz var mı?

Kaya: Kaba bir hesapla kayıtlı 26.000.000 çalışanla 830 milyar USD millî gelir elde ediyoruz. Çalışan sayısını tam kapasiteye yani 57.000.000’a çıkarabilirsek, toplam millî gelirimiz aşağı yukarı 1 trilyon 700 milyar’a çıkar ki, Türkiye’nin gerçek gücü, potansiyeli ortaya çıkar.

Bu büyüme oranı uçuk gibi gelebilir. Ama bu rakamlar için potansiyelimiz var.

Biraz önceki verimsizlikten kastım da zaten tam olarak buydu. Şu anda Türkiye % 40 performansla yönetiliyor. % 100 performansa çıktığı zaman, çok daha iyi yerlere gelecektir tabii ki.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim. Medya, iktisadî göstergeler olarak faiz-döviz-borsa üçlüsü üzerinden hareket ediyor. Tabii, söylediklerinizden anladığım kadarıyla işsizlik konusu ekonominin göstergesi olarak ele alınması gereken önemli bir husus. Onun dışında, sağlam bir ekonomi raporu alabilmek için, faiz-döviz-borsa dışında, üzerinde durulması gereken göstergeler olarak neler söylemek istersiniz?

Kaya: Günümüzde faiz, döviz ve borsa, finans kapitalizminin kurbanları oldular. Üzerinde oynanmaya çok müsait üç alan ve oynandı. Onun için, aslında bunları tamamen bertaraf etmek lazım. Çünkü çok ciddi anlamda kirlendiler. Yatırım olarak daha çok mal, emtiaları öneririm.

Çetinoğlu: Bir de ihracat…

Kaya: İhracat üretimle alâkalı tabii. Tabii ki, o zaten vazgeçilmezimiz. Opsiyon olarak baktığımızda, yani kullanılabilecek kaynak ve yatırım olarak baktığımızda, altın en fazla göze çarpan idi; fakat altınla da ciddî anlamda oynandı. Altının türev ürünlerini çıkardılar.

Şu anda dünya üzerinde olmayan bir altın rezervi var piyasalar üzerinde oynanan. Dünyadaki altının aşağı yukarı 3 katı kadar piyasaya satılmış altın var. Altınla ilgili olarak ciddi anlamda bir balon oluştu. Şu anda petrol olabilir belki. Petrolü de yine emtia yatırımı olarak düşünebiliriz. Onda da ciddî bir düşüş var. Bugün 49 dolarlara kadar geldi varil fiyatı. Bu, bizim için özellikle, Türkiye için çok önemli; çünkü bunları ithal etmek durumundayız. Enerji ihtiyacımız için dışarıdan temin etmek mecburiyetindeyiz. Petrol fiyatının düşmesi, bizim cari açığımızın düşmesini de olumlu yönde etkiliyor. Yani cari açığımızı azaltan bir unsur oluyor.

Çetinoğlu: Bir başka problemimiz de gelir dağılımı. Bizimle mukayese edilebilir ülkeleri göz önünde bulundurduğumuzda nasıl bir neticeye ulaşırız gelir dağılımı konusunda?

Kaya: Gelir tabana yeterli dağılmıyor, yeterli dağılmadığı için de pazar oluşmuyor. Çünkü önce çalışana bir ücret vereceksiniz yani iş vereceksiniz, o bir gelir elde edecek, elde etmiş olduğu o gelirle de alışveriş yapacak ve çark bu şekilde dönecek. Bu, bisikletin tekerleklerinin dönmesi için gerekli zincir gibi. Biraz önce ifade ettiğimiz istihdam rakamlarından da anlaşılıyor ki, bu çark sağlıklı dönmüyor.

Diğer ülkelerle kıyaslamayı sordunuz yanlış anlamadıysam. Asgari ücretimize baktığımız zaman, burada da şöyle bir hata yapıyoruz: Aşağı yukarı bir 8 ay önceydi, Sabah gazetesindeydi yanlış hatırlamıyorsam, ‘Avrupa Birliği üyesi 10 ülkeden daha iyi asgari ücret veriyoruz’ diye bir haber vardı. Ben de baktım, evet, rakamlara göre haber doğru. Bizden daha aşağıda olanlar var. Dolara çevirdiğimiz zaman, biz 400 dolar veriyorsak, onlar 350 dolar, 330 dolar, 320 dolar veriyorlar.

Çetinoğlu: Onlar da herhalde bağımsızlığını yeni kazanmış ülkeler, Makedonya, Slovenya, Bosna gibi ülkeler olsa gerek…

Kaya: Tabii… Ama atladığımız şu! Önemli olan rakam değil, o rakam ile ne satın alınabildiği önemli. Yani alım gücüdür önemli olan. Alım gücünü, piyasaları da ne etkiler? Tabii ki maliyetler. İlk olarak enerji etkiler. Çünkü enerji rakamları veya benzin fiyatları bütün ürünlere sirayet eder. Aklınıza gelebilecek tüm ürünlere bir şekilde dokunduğu için, maliyetleri arttırır.

Bakılması gereken, Türkiye’de bir asgari ücretle kaç litre benzin alıyoruz, ona bakalım, sonra diğer ülkelerle kıyaslayalım. Buna baktığımızda, en altta çıkıyoruz. Gazetenin haberinde en altta gözüken bile üstümüze çıktı.

Çünkü alım gücü olarak bizden daha değerliydi paraları. Onun için, ülkemizdeki asgari ücret maalesef çok yetersiz; yani gelir tabana yeterince dağılmıyor.

Gelir doğru dağılmayınca piyasanın çarkları da işlemiyor.

Çetinoğlu: Bir başka problemimize yönelmek istiyorum:

Türk müteşebbislerinin dinamik ve üretken yapısından daha fazla yararlanmak için alınması gereken birtakım tedbirlerin olduğuna inanıyorsunuzdur diye düşünüyorum. Nedir o tedbirler?

Kaya: Bizim gerçekten üretmeye çok hevesli büyük iş adamlarımız var, çok büyük şirketler var. Bunların birçok icatın peşinde olduklarını biliyorum; araç konusunda mesela. Temel Atay’ın geçen gün bir konuşması vardı bununla ilgili. Herhalde önümüzdeki günlerde çıkartacaklar. Bir Türk araç markası oluşturuyorlar. İnşallah iyi olur diyeyim. Ama şu andaki görüntü, müteşebbislerimizin sayıca çok azaldığını çok net olarak söyleyebiliriz.

Çetinoğlu: Neden?

Kaya: Aslında bu, kapitalizmin bir gerçeği. Bir piramit vardır, üçgen piramit. Aşağı yukarı bütün eğitimlerde bu piramit örneğini verirler. Maalesef, biz yavaş yavaş piramidin yukarısına doğru çıkıyoruz ve iyice daralıyor artık. Bu hız meselesi oradan çıkıyor. Piramitten baktığınız zaman, alanımız artık çok dar. O dar alan içerisinde oynamaya çalışıyoruz ve o alan daraldıkça yani piramitte yukarı çıktıkça da patron sayısı azalıyor otomatikman. Şu anda böyle bir gelecek kaygısı da taşıyoruz önümüzdeki günler için. Hayatlarımız iyice daralıp, sıkışıyor ve hızlanıyor.

Çetinoğlu: Müteşebbislerimizin üretkenliğinin yeterli seviyede olmayışında bürokratik engellerin rolü var mı?

Kaya: Olmaz olur mu? En başta o geliyor zaten. Yalnız, ekonomi siyasetin önünde olduğu için, siyaseti de ciddi anlamda etkiliyor tabii ki ve kararları da o yönde değiştirme imkânı bulabiliyor ekonomi.

Çetinoğlu: İş adamlarımız Türkiye’den ziyade Türkiye dışında yatırım yapmayı cazip buluyorlar  O da Türkiye için önemli bir tehlike gibi gözüküyor.

Kaya: Doğru, kesinlikle doğru. Bunda tabii ki şunun rolü çok büyük: Türkiye’de maliyetler çok yüksek. Biraz önce de bahsettiğimiz gibi benzin arttığı zaman her şey artar, mısır da artar, biber de artar, ıspanak da artar, giydiğiniz ceket de artar, taktığınız kravat da artar, gömlek de artar; çünkü hepsini etkiler. Maliyetlerimiz çok yükseldiği için, yatırımcılarımızın, sanayicilerimizin de daha ucuz maliyetli ve teşvik alabildikleri ülkelerde iş yapmak istemeleri gayet normal.

Çetinoğlu: İnşaat sektöründe, lüks mesken inşaatları yanında, alışveriş merkezleri ve sağlık tesisleri yapımına öncelik verildiği görülüyor. Bu alanlar ekonomiye olumlu katkılar sağlar mı?

Kaya: Aslında baktığımız zaman, inşaat sektörü son 10 yıla damgasını vurdu Türkiye’de. Sektör, iç piyasayı canlı tutmaya çalışıyor. Fakat sadece inşaat sektörüyle yürümeye kalktığınız zaman, tek bacakla yürümek gibi oluyor. Dengeler tam oturtulamıyor. Sonuçta, orada da ciddi anlamda krizler yaşanması mümkündür. Büyük bir Türkiye’yi, 77.000.000 nüfuslu bir Türkiye’yi, içerisindeki çarkları döndürmeye yeterli değil tabii ki inşaat.

Çetinoğlu: Belki geçici bir süre için söz konusu olabilir.

Kaya: Aynen öyle, evet. Geçici olarak belki iç piyasada bir canlılık sağlamış olabilir, Fakat uzun vadede bir işe yaramadığını görüyoruz. Mesela, Toplu Konut İdaresi (TOKİ)’nin yapıp bitirdiği dairelerin % 50’ye yakın bölümü, satış listesinde alıcı bekliyormuş. Yani talep olmadan arz ediyorlar. Bu, piyasayı canlandırmak için tabii ki. Yoksa normalde, talebi olmayan bir ürünü kim piyasaya çıkartır? Fakat çıkartıyorlar. ‘Daha ileride, 5-10 sene sonra satarız. Nasıl olsa erimez, kokmaz’ diye düşünülüyor muhtemelen. Fakat o arada piyasada ciddi anlamda bir canlılık sağlaması planlanıyor. Bu şekilde insanların gelir seviyesini arttırmayı planlıyorlar sanırım.

Çetinoğlu: Âtıl kaynak da oluşturuyor tabii. Satılmayan daire, kullanılmayan para, ekonomiye dâhil edilmeyen imkân demektir.

Enerjiden söz etmiştik. Tekrar o konuya dönmek istiyorum. Enerji yatırımları, özellikle yenilenebilir enerji konusundaki yatırımları yeterli görüyor musunuz?

Kaya: Çok yetersiz. Ben, doğal olandan yanayım her zaman. Doğal olanın, insanı da doğasına uygun olduğunu düşünüyorum. Dünyanın da doğal olanla ancak ayakta durabileceğini, daha uzun soluklu nefes alabileceğini düşünüyorum. Özellikle bu hidroelektrik santrallerin ciddi anlamda arttırdılar. Çok fazla hidroelektrik santrali var. Bunlar için, evet, ‘Ağaç meselesi’ filan deniliyor. Ağaç çok önemlidir. Siz daha iyi bilirsiniz; tarihte de Mayaların ağaçlar sebebiyle tarih olduklarını okumuştum. Çok dikkatimi çekmişti gerçekten. Ağaçlarını kesmişler tarım alanları oluşturmak için ve daha sonra, o dönem için kendileri bir anda açıkta kalmışlar, düşmanları onları çok rahat bir şekilde yenebilmiş. Kendilerini koruyamamışlar. Sonuçta, ağaçlar onlara çok ciddi bir ev oluyormuş o dönem için, o çağlarda. Onun için, ağaç çok önemli, insan hayatında çok önemli bir yeri var. Onları kaybetmememiz lazım. HES’lerin suyu kestiği bir yer var ve aşağıya su vermiyor. O aşağıda yaşayan börtü böcek de bu dünyanın bir parçası ve bu dünyaya can katıyorlar. Onlar da hayatlarını kaybediyor. Rüzgârgülü olur… adım attığınızdaki enerjiyi depolayan teknoloji bulundu artık.

Çetinoğlu: Güneş enerjisi var, deniz dalgasından enerji üretimi imkânı var.

Kaya: Güneş enerjisi çok maliyetli diye söylemek istemedim Fakat dalgadan enerji üretimi başlatılmış. Onun maliyetlerini tam bilmiyorum, çok yeni. Fakat bize çok uygun. Her tarafımız deniz. Dalga’dan enerji ciddi anlamda kullanabileceğimiz sağlıklı bir enerji  kaynağı diye düşünüyorum. İnşallah, bunlara doğru daha hızlı yol alınır.

Çetinoğlu: Özellikle elektrik enerjisi, sanayi için, insan vücudundaki kan mesabesinde. Nasıl vücutta kan olmazsa vücut çalışmadığı gibi, enerji olmadığı zaman da sanayi çalışmaz. Enerji için, baktığımızda, HES’ler var buyurduğunuz gibi. Onların tabiatı tahrip ettikleri gerekçesiyle karşı çıkılıyor, nükleer enerjiyi dışlamak için Çernobil örnek gösteriliyor. Ermenistan’da Metsamor var, ama onu hiç kimse nazarı itibara almıyor. Nükleerin tehlikelerinden söz ediliyor. Termik santraller hava kirliliği oluşturuyor deniliyor. Peki, ‘bunların hiçbirini yapmayalım, Türkiye’yi karanlığa mahkûm edelim’ gibi bir düşüncenin varlığından endişe ediyor musunuz?

Kaya: Başka yollar bulundu çok şükür, biraz önceki ifade edilenler biraz daha ilkel kaldı. Nükleer santral sadece atom bombası üretimi için şu anda ön planda. Diğerleri çok ilkel kaldı. Artık bu devirde, bu teknolojide enerjisiz kalmak gibi bir lüksümüz tabii ki yok. Mutlaka olması lazım. Fakat bunu daha doğal yollardan yapmalıyız. Maliyeti ne olursa olsun, hiç bir şey dünyamızdan veya dünya canlılarından daha kıymetli değil… Biz hâlâ en eski teknoloji, (Hidroelektrik Santrallerini) HES’i veya kömürle çalışan termik santralleri kullanacağız diye tepinmeyelim. Dalga bizde sürekli mevcut, onun enerjisini bir şekilde alabiliyor olmamız lazım. Evet, daha maliyetli; ama uzun dönemde hem kendi maliyetini çıkartacaktır, hem de ülkemizi dışa bağımlılıktan kurtaracaktır.

Çetinoğlu: Zaman ayırdınız, faydalı bilgiler verdiniz. Çok teşekkür ederim.

Kaya: Görüşlerimi kamuoyuna yansıtma imkânı verdiğiniz için ben de teşekkür ederim.

 

TAYFUN KAYA:

1973 yılında İstanbul’da doğdu. İşletme mezunu olan Tayfun Kaya, aynı zamanda Serbest Muhasebeci Malî Müşavir, Bağımsız denetçi ve Bilirkişi’dir.

Çalışma hayatına 1990 yılında Otokar A.Ş.’de malî işler alanında başlamıştır. Meslek hayatına sırasıyla Fırat Oto A.Ş., Raks&Karacan Ortaklığı, Korkmaz Yiğit İnşaat Grubu’nda devam etti. 1999 yılından bu yana Bersay İletişim Grubu’nda Malî İşler Direktörü olarak çalışmaktadır.

Evli ve iki çocuk babası olan Tayfun Kaya’nın yazıları Önce Vatan Gazetesi ve birçok blogta yayınlanmaktadır.

 

(Önce Vatan Gazetesi, 23, 24 Ocak 2015 Cuma ve Cumartesi)