26.6 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 826

Ruhumuzu Çaldılar

Serden geçmiş yiğitlerim, onları küstürdüler,
Bir bütün idik evveli, şimdi bakın böldüler!
Bunu fark edenhainler, meclise de girdiler, 
Dağlarımda pinekleyip, şehrimi in ettiler.

Nice yürekler varidi onları görmediler,
Hak edenlere hakkını bu beyler vermediler.
Onca ülkü erleri de küstüler, gücendiler,
Bunu fark eden çakallar, ülkemizi  soydular.

Biz sustukça bu soysuzlar, her tarafta azdılar,
Hak, hukuktanbahsederek, adaletten şaştılar.
Gök bayrağa ağlarkenbiz, albayrağı yaktılar,
Gönlüm sevgi çağlıyordu, gönlümü kin ettiler.

Bunlar nasılinsanlarmış, çalıp, çırpıp, sattılar!
Cahil ve cühelanın da sırtını yurt ettiler,
İslam ‘ dan da bahsederek, malı da götürdüler.
Özgürlüklerden  dem vurup ,barışı katlettiler.

Onca soysuz ve haini, baş tacı yaptı bunlar , 
Türklüğe  ve Atatürk’e, sövüpsayıp çattılar…
Bu milletin RUHUNU  da, ÖZÜNÜ de çaldılar,
Türk’e düşman olanlarsa, nasıl da anlaştılar !

 

Gönlümle Hasbıhal

Gönlüme dedim ki,Yol göster ey yar
Gerçekle aramda kalmasın duvar
Kafama takılan bin bir soru var
Sorayım mı dedim,sor dedi bana

Kardeşlik türküsü söylese diller
Yumruklar çözülse,birleşse eller
Nefreti sineden atsa gönüller
Hayal güzel amma zor dedi bana

Bu düşmanlık niye,bu kavga niçin
Bu bitmeyen hırslar neden ne için
Dedim çare yok mu kurtulmak için
Çare yok ne demek var dedi bana

Duyguların seni sokarsa zora
Cevabını önce gönlünde ara
Gönül yarasıysa kanayan yara
Yarayı sevgiyle sar dedi bana

Kardeşçe bir hayat,benim dünyamda,
Gündüz hayalimde gece rüyamda
Kalplere hükmeden,bitmeyen sevda
Hem yakan hem yanan kor dedi bana

Yaşamaktan almak ister isen tat
Bin bir sırrı taşır bilesin hayat
Gözlerin göremez her şeyi heyhat
Kalp gözünü aç da gör dedi bana

Nefretsiz bir dünya kurmak istersen
Bir adım öteye varmak istersen
Alemin sırrına ermek istersen
Nefsini yerlere ser dedi bana

Sonu yok hırsların,arzu,hevesin
Boşuna koşturma yetmez nefesin
Güzeli mezarlar değil mi dersin
Hırslarına bir gem vur dedi bana

Görürsün en basit sırra erince
Kalpten kalbe giden yol vardır ince
O büyük sevdaya her şeyden önce
İlk elden gönlünü ver dedi bana

Bilmeden koşturdun dün de bu gün de
Mutluluğu bulmak senin elinde
Dışarıdan önce kendi gönlünde
Tertemiz bir dünya kur dedi bana

 

Baş Olmak

Devlet-i Ali de varsa tanıdık memur kişi,

Ahlaki terbiye yoksa halletmez asla işi.

Hissetmez ise şayet senin siyasi gücünü,

Yardımcı olmak için kullanmaz şahsi gücünü

 

Anlarsa da eğer sana muhtaç olacağını,

Hiç vakit kaybetmez hemen yapar yapacağını.

“Emir demiri keser” sözü çok meşhur bir sözdür.

İyi bir mevkiin varsa gemini karadan yüzdür.

 

Güçlü isen kapıda karşılayanların boldur,

Sıradan bir kişi isen koridorda bekle dur.

Güce tapan insanlar bu âlemde var oldukça,

Yapacaklardır güçlüye kıyak Dünya durdukça.

 

Önünde iki yol vardır torpilli olmak için,

Maddi, manevi iki yoldan birisini seçin.

Ya muteber dergâhta eşiğe taş olacaksın,

Ya Devlet-i Ali de bir yere baş olacaksın.

 

Vefakârlık

Vefa; görülen iyilikleri unutmama, iyilikte bulunanlara misliyle veya daha fazlasıyla karşılık verme demektir. Vefalı davrananlara vefakâr denir. En büyük vefakârlık, insanınYüce Allah’ı tanıması, verdiği nimetlerin kıymetini bilmesi ve O’na karşı kulluk görevlerini yerine getirmesidir. Vefakârlığın zıddı olan nankörlük ise; iyiliğin kadrini bilmemek veya iyiliğe kötülükle karşılık vermektir. En büyük nankörlük de kulun Rabbini inkâr etmesi, O’nun yüceliğini tanımamasıdır.

 

Vefa,iman ile yakından ilgili bir haslettir. Zira insan iman etmekle ruhlar âleminde Yüce Allah’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine “Evet” diye cevap vererek yaptığı ikrarına (A’râf, 7/172)bu dünyada gösterdiği sadakat ve vefakârlıktır. Bundan dolayı vefakârlık Müslüman olmanın bir gereğidir.

Vefa; toplumsal hayatta sevgi ve saygının, güven, sadakat ve dostluğun kaynağı, ailevî ve toplumsal huzurun vazgeçilmez temel taşlarındandır. Vefa, insanın maneviyatına seviye kazandıran, insanın değer ve faziletini artıran, ahlâkını güzelleştiren manevî bir özelliktir.

 

Allah’a teslimiyetin alametiolan vefakârlık peygamberlerin temel özelliklerinden biridir. Zira istisnasız bütün peygamberler hem Allah’a, hem de tüm varlığa karşı son derece vefalı davranan mümtaz şahsiyetlerdir. Nitekim Kur’an’da, Allah elçilerinin o eşsiz vefakârlıklarındanbahsedilir. Mesela bir ayet-i kerimede ağır imtihanlara tabi tutulan, ancak karşılaştığı tüm zorluklara rağmen Allah’a teslimiyetinde bir eksilme meydana gelmeyenHz. İbrahim (a.s.)’dan“çok vefakâr olan İbrahim” diye söz edilir. (Necm, 53/37)

 

Kimlere vefa gösterilmelidir

Yüce Allah’a vefa:İnsan, en başta yaratan, yaşatan ve sayısız nimetlerle donatan Cenâb-ı Hakk’a karşı vefakâr olmalıdır. Bu da ancak O’nun emir ve yasaklarına uymakla mümkün olur. İnsan, Allah’a karşı vefakâr olmakla elestbezminde Allah’a verdiği sözü tutmuş, ikrarına sadakat göstermiş olur. Rabbine karşı vefakâr olan tabiatıyla kullarına da vefakâr davranır. Aksi takdirde “insanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmemiş olur” düsturunca O’nun kullarına vefasızlık eden kimsenin Allah’a olan vefası da eksik kalır.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’e vefa:Bizlere huzurun, mutluluğun ve kurtuluşun yollarını gösteren, biz ümmetine çok düşkün, şefkatli ve merhametli olan sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de vefakâr olmalıyız. Bu vefamızı da O’nu canımızdan bile çok sevmek ve O’na itaat etmekle gösterebiliriz. Kur’an-ı Kerim’deinananların Hz. Peygamber’e olan muhabbet ve alakası şöyle ifade edilmektedir: “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından önce gelir.”(Ahzâb, 33/6)

 

Anne babamıza ve akrabalarımıza vefa: Allah ve Resulü’nden sonra en fazla vefa borçlu olduğumuz insanlar anne babamızdır. Çünkü üzerimizde en fazla hakkı bulunan insanlar onlardır. Nitekim Kur’an’da, Yüce Allah’a kulluktan sonra ana-babaya iyilik emredilmekte, özellikle yaşlılık dönemlerinde onlara güzel muamele edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. (İsrâ, 17/23-24)

Anne babalarımız iyilik yapmaya en layık insanlardır. Onlara saygı ve hürmette kusur etmek, iyilik ve ikramda bulunma konusunda ihmalkâr davranmak Allah Resulü’nün ifadesiyle en büyük vefasızlıktır. Hz. Peygamber (s.a.s.), henüz küçük bir çocuk olan Numan b. Beşir’e annesine götürmesi için bir salkım üzüm vermişti. Numan üzümü annesine götürmeyip kendisi yemişti. Bu durumu öğrenen Hz. Peygamber (s.a.s.), onun bu yaptığını “vefasızlık” olarak nitelendirmiştir. (İbnMâce, Et’ıme, 61)

 

Anne babanın vefatından sonra onların dostlarına iyilik de vefanın gereğidir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.s.), baba dostlarının ve yakınlarının görüp gözetilmesinin de babaya iyilik ve vefakârlık olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Birr ve Sıla, 11-13)

 

Yine akrabalarla olan münasebetleri devam ettirerek onlara karşı da vefakârlık gösterilmelidir. Çünkü yakın-uzak bütün akrabalara ilgi ve alaka göstermek dinî bir görevdir. Akrabalık bağlarını kesmek ise vefasızlıktır.

 

İslam’a hizmet edenlere ve büyüklerimize vefa: Yüce dinimiz İslam’a canla başla hizmet eden sahabe-i kirama, bizlere dinimizi, kitabımızı öğreten ilim adamlarına, hocalarımıza, büyüklerimize, din, vatan ve mukaddesat için canlarını feda eden şehitlerimize ve kahraman gazilerimize de vefa borcumuzu ödemeli, onları rahmetle ve minnetle yâd etmeli, ruhlarına Fatihalar göndermeliyiz.

 

En güzel ahlâkın sahibinden vefa örnekleri

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in hayatı baştan sona vefanın zirvesini teşkil edenen güzel örneklerle doludur.Zira O, kendisine yapılan büyük küçük hiç bir iyiliği unutmaz, gerek şahsına gerekse davasına iyiliği dokunan herkese karşı gönlünde hep vefa duygusuyla yaşardı.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), daha doğmadan yitirdiği babasını ve çok küçük yaşta kaybettiği annesini hiç unutmamış, onların yokluğunu her zaman yüreğinde hissetmiştir. Anne babasına karşı vefakâr bir evlat olduğunu her fırsatta göstermiştir. Medine’de Adiyy b. Neccâr oğullarının evlerini görünce anne babasının hatıraları gözünde canlanmış ve “İşte annemle beraber burada konakladık, babam Abdullah’ın kabri de şu evdedir” diyerek hüzünlenmiştir. Yine Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Hudeybiye umresi için Mekke’ye giderken Ebvâ’ya uğramış ve annesinin kabrini ziyaret etmiştir. Kabri eliyle düzelten Hz. Peygamber (s.a.s.), annesinin kendisine olan şefkat ve merhametini hatırlayıp ağlamıştır. (İbnSa’d, I, 116-117)

 

Vefa timsali sevgili Peygamberimiz, yetişip büyümesinde emeği geçen kadınlara da annesinin şahsında son derece vefakâr davranmış, onlara en güzel saygı ve hürmeti göstermiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) doğduğunda kendisini bir hafta kadar emzirmiş olan amcası EbûLeheb’in cariyesi Süveybe’ye ve sütannesi Halime Hatun’a hayatı boyunca çok saygı göstermiş,  iyilik ve ihsanlarda bulunmuştur. Yine Hz. Peygamber (s.a.s.), amcası EbûTalib’in hanımı Fatma Hatun’a da vefakâr davranmıştır.Zira bu hanım, sekiz yaşında bir çocuk iken evine gelen Hz. Peygamber (s.a.s.)’i bağrına basmış ve O’na özoğlu gibi davranmıştı. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir anne gibi kendisine şefkat gösteren Fatma Hatun’a ömrü boyunca hürmet göstermiş, öldüğünde ardından gözyaşı dökmüş ve “Annem öldü” ifadesini kullanmıştır.

 

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) ilk eşi Hz. Hatice Validemize ömrünün sonuna kadar hep vefa göstermiş, onu daima sevgiyle ve saygıyla yad etmiştir. Çünkü Hz. Hatice Validemiz, İslam’a davete başladığında Peygamber Efendimize ilk defa o inanmış, hayatının en zor dönemlerinde kendisine maddî ve manevî her yönden destek olmuştur. Peygamber Efendimiz bu vefakâr eşini vefatından sonra hiç unutmamıştır. Hz. Aişe Validemizin anlattığına göre Sevgili Peygamberimiz, Hz. Hatice Validemizden çok bahseder, “Hatice şöyleydi, Hatice böyleydi. Üstelik benim ondan çocuklarım var, derdi.” (Buharî, Menâkibu’l-Ensâr, 20) Efendimiz (s.a.s.), onun arkadaşlarına ve yakınlarına da özel bir ilgi gösterir ve şöyle buyururdu: “Şüphesiz ahde güzel bir şekilde vefa göstermek imandandır.”(Hâkim, Müstedrek, I, 20)

 

Allah Resûlü (s.a.s.) yine peygamberliğinin ilk gününden itibaren hep yanında olan, başkaları ‘Onu yalanlarken hiç tereddüt etmeden tasdik eden, en büyük destekçisi, çilelerle dolu hicret yolculuğunda yol arkadaşı olan Ebu Bekir (r.a.)’e gösterdiği vefakârlık ile bize örnek olmuştur. Bir gün ashabına hitaben “Şüphesiz ki Allah, beni size peygamber göndermişti. Bunu size tebliğ ettiğimde hiçbiriniz beni tasdik etmemiştiniz. Halbuki Ebu Bekir, “Doğru söyledin” diyerek beni tasdik etmiş ve bana canıyla malıyla yar ve yardımcı olmuştu.Buyurarak ona verdiği değeri ifade etmiştir.(Buharî, FedâilüAshâbi’n-Nebî, 5)

 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.) sadece kendisine yapılan iyiliklere karşı vefakârlık yapmakla kalmamış, İslam’a faydası dokunan herkese karşı özel bir vefakârlıkörneği sergilemiştir. İşte bir kaç örnek:

 

Medine’den gelen bir heyet Akabe’de Hz. Peygamber (s.a.s.) ile buluştular ve O’nu Medine’ye davet ettiler. Hz. Peygamber (s.a.s.) de Medinelilerin bu davetini kabul etti. Ancak Medineliler ileride Allah Resûlü’nün tekrar Mekke’ye geri dönmesinden endişe duyuyorlardı. Şöyle dediler: “Allah Sana tekrar kavmine dönecek güç ve kuvveti verirse, Senin onlara dönüp bizi bırakmandan endişe ederiz.”Bunun üzerine vefa abidesi Efendimiz (s.a.s.), “Kanınız kanım, mezarlığınız mezarımdır. Ben sizdenim, siz de bendensiniz. Düşmanlarınız düşmanım, dostlarınız dostumdur”(İbnHanbel, III, 461) buyurarak onları asla terk etmeyeceğinin teminatını verdi.Peygamber Efendimiz (s.a.s.)verdiği bu söze sadık kaldı. Kendisine ve Mekkeli Müslümanlara kucak açan Medinelilerin yaptıkları fedakârlıkları hiçbir zaman unutmadı. Mekke’nin fethi gerçekleştiği halde vefakârlığını gösterdi ve doğup büyüdüğü şehir olan Mekke’ye geri dönmedi.Medine’de yaşadı ve orada vefat etti, kabr-i şerifi de oradadır.

 

Mekkeli müşriklerin zulüm ve baskılarından kaçıp ülkesine sığınan Müslümanları himaye eden, onları ülkesinde ağırlayan Habeşistan Kralı Necaşi’nin gönderdiği heyet, bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.)’i ziyarete gelmişti.Hz. Peygamber(s.a.s.) güzel bir vefakârlık örneği sergileyerek onlara bizzat kendisi hizmet etti. Ashab-ı kiram bu hizmeti kendileri yapmak isteyince Allah Resulü (s.a.s.) şöyle buyurdu:“Onlar benim ashabıma iyilik yaptılar, ben de bizzat onlara iyilik yapmak istiyorum.”(İbnKesîr, Bidâye, III, 99)

 

 

 

Sevgili Peygamberimizin hayatından derlediğimiz bu eşsizvefa örnekleri ancak deryada bir damla misalidir. Efendimiz (s.a.s.) bütün hayatı boyunca sergilediğinice emsalsiz vefakârlık örnekleri ile bizlere en küçük iyilikler için dahi vefa gösterilmesi gerektiğini öğretmiştir.Hz. Peygamber (s.a.s.) vefasızlığın insanın itibarını düşüren kötü bir haslet olduğuna dikkat çekmiş ve vefasızların kıyamet günü teşhir edileceğini haber vermiştir: “Kıyamet günü her vefasız kişinin,vefasızlığının bir göstergesi olarak bir bayrağı olacak ve vefasızlığı ölçüsünde o bayrak yükseltilecektir.”(Müslim, Cihad, 15-16)

 

Görüldüğü gibi,vefakârlık fert ve toplum için vazgeçilmez ahlâkî bir değerdir. Öyleyse; gönüllerimize vefa duygusunu yerleştirmeli,herkese karşı son derece kadirşinas ve vefakâr olmalıyız.

 

Parayı buldu değişti demesinler…

Mahalledeki bütün esnafa yüklü borcu olan bir adama piyangodan büyük ikramiye çıkar.

Mahalleli sevinir. Kasap, bakkal, manav bayram eder. Artık hem borçlarını tahsil edecekler, hem de artık veresiye vermeyeceklerdir.

Aradan 2 gün geçer, bizim piyango talihlisi hâlâ veresiye defterine borç yazdırmaya devam eder.

Bir hafta, on gün derken, bir ay olur, bizimkisi hâlâ borçlarını ödemez.

Artık dayanamayan alacaklı esnaflar bir gün adamın önünü yolda kesip, neden piyangodan büyük ikramiye çıkmasına rağmen borçlarını halen ödemediğini sorarlar…

Bizimkisi gülümseyerek cevap verir:
– Parayı buldu da, huyu değişti demesinler diye…

* * *

Hatırlarsanız Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde Rusya bütün bitmişliğine ve perişanlığına rağmen son bir gayret ile Türkiye ve Türk Dünyası arasında kesintisiz kara ve demir yolu ulaşımı olmaması ihtimali için Azerbaycan’ın Karabağ Vilayetinde bölgedeki askerî birliklerinin desteği ile Ermeni çetelere büyük insanlık suçları işletti. O dönemde insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen ve Yahudi soykırımına dahi rahmet okutacak vahşilikte Hocalı Soykırımı yaşandı.

O dönem Ermenistan ve Azerbaycan orduları yoktu. SSCB dağılmadan kısa bir süre önce Karabağ’daki Azeri Trükleri’nin elinden av tüfekleri dahi toplatılmıştı. Buna karşılık SSCB depolarındaki silahlar Ermeni çetelere verilmiş ve on binlerce Azerbaycan Türk’ü bu sözüm ona Karabağlı Ermeni çeteler tarafından katledilmişti. (aynen şu anda Kırım’da da güya Rus asıllı yerli halkın Ukrayna ordusu ile savaşması gibi) Ermenilerin yetersiz kaldıkları yerde de Rus zırhlı birlikleri ve hava kuvvetleri takviye sağlamışlardı.

Gün geldi geçti…

O Ermeni çetelerden birinin elebaşı bugün kanlı elleriyle Ermenistan Devleti’nin Cumhurbaşkanı oldu.

Evet, değerli dostlar, Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’dan bahsediyorum.

Hani şu Cumhurbaşkanımızın Çanakkale Savaşları’nı anma gününe davet etmek için uzattığı dost elini terbiyesizce geri çeviren adam.

Şimdi elinizde, katledilen on binlerce Azerbaycan Türkü’nün kemiklerinin sızısını azaltacak bir imkân var.

Analarının karnı süngü ile deşilip kız mı, erkek mi diye iddiaya girilen o bebelerin ruhu bir nebze huzura kavuşacak.

Sözde Ermeni soykırımı iddialarının güya 100’üncü yılında bu iftiralara en güzel cevap verilecek. 30 saniye ayırıp buna sizin de desteğiniz olursa vicdanınız emin olun daha rahat edecektir…

TUMİB (Türkiye’de Okuyan Azerbaycanlı Öğrenciler Birliği) İstanbul Temsilciliği tarafından desteklenen kampanyaya siz de katılın…

TÜMİB’in mesajı şöyle:

“Sarkisyan’ın Uluslararası arenada katil olarak tanınması için bizler Azerbaycan’da STK’lar olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne müşterek dilekçeler göndermişiz.
Bu müşterek dilekçeler Sovyet ordusu tarafından yapılan kanlı 20 Ocak olaylarını tanıtmayı ve
Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın savaş suçlusu olarak tanınmasını gerektirir.
Sizlerden ricamız isteğimizi yayınlayarak Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın savaş suçlusu olarak tanınmasına ve 20 Ocak kanlı olaylarının dünyada tanınmasına için bizlere destek olmanızdır.
Gönüllü davamız için dostlarımızın aşağıdaki 2 linke ayrı ayrı girip oy kullanması çok önemlidir.
1) goo.gl/iPsjQc
2) goo.gl/FG2zV0
Her 2 link farklıdır.
Adaletsizliğe karşı sessiz kalmamak insanlık ve şehitlerimize olan borcumuzdur…”

* * *

1914-15’te Doğu Anadolu’muzda ordumuzu arkadan vuran, katliam yapan Ermenistan yönetimi neyse, bugünkü de aynıdır. Bunlar da Azerbaycan Trükleri’ne aynı soykırımı yapmıştır. Bugün Sarkisyan “parayı bulmuş”, kendi halkını satmış ve Fransa’dan, Rusya’dan, İran’dan veya ABD’den yine destek almış olabilir. Batı’daki ağababalarına karşı hâlâ itaatkâr ve kendi geleceğinin nerede olduğunu görmekten acizdir. Türkiye’nin büyük bir lütuf olarak uzattığı dost elini dahi terbiyesizce geri çevirecek kadar kördür. Buna haddini bildirmek için haydi internet başına, Birleşmiş Milletler nezdinde oy kullanmaya…

 

Şükretmek Güzeldir

İnsanoğlu, ömrü hayatında birçok zorlukla karşılaşır. Kimileri zorluklar karşısında sürekli şikâyet halinde iken kimileri ise anlaşılmaz bir sabırla karşılaştığı her zorluğa “başım üstüne” diyebilmektedir. Peki, nedir bunun sırrı? Zorluklar karşısında dik durabilmek için insana lazım olan nedir? Aslında bu soruların cevabı tek bir kelimede gizlidir; ŞÜKRETMEK

Şükretmek öyle bir fiildir ki, insanı olgunlaştırır. Öyle bir fiildir ki şükretmek yalnızca mutluluk için değil, herhangi bir olumsuzluk halinde bile daha kötüsünün var olabileceğini düşünüp sevinmektir.

Şükretmek sabretmeyi öğrenmektir aslında. Sabır ise hayat mücadelesinde dik durabilmenin altın anahtarıdır.

Şükretmeyi bilen insan güçlü insandır. Yaşadığı zorlukların kendisine güç katacağını düşünerek daha da şevkle hayata bağlanır ve Rabbine şükreder her zorluğu aştığında.

Şükretmeyi bilen insan dünya hayatının bir imtihandan ibaret olduğunun bilinciyle yaşar ve karşılaştığı her zorluğa sabır göstererek şükreder. Çünkü zorluğa karşı gösterdiği sabır ve şükür mükâfat olarak ahrette ona dönecektir.

Şükreden insan güzel insandır. Hayat gayesinden kurtulmuş, gerçek olgunluğa erişmiş ahlakı güzel insandır.

İşte güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiş Yüce Peygamberimize layık olabilmek için şükredelim, şükretmeyi öğrenelim inşallah.

 

“Bir Daha Sevmek yok, Eskidendi O”

İbrahim Sadri‘nin Kuş Hatıraları şiirinde geçen “Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar / Rüyalarımıza melekler uğrardı” ve “Yerli malı kullanan / Yurdun üç tarafı denizlerle çevrili” diye tarif ettiği zamanlar 1980’ler ve öncesiydi.

Kendi yağıyla kavrulan, yoklukları ve zorlukları komşulukla ve dayanışmayla aşan, dünya üzerinde de kendi kendine yeten 7 ülkeden biriydik bir zamanlar. İlkokul çağlarından hatırladığımız..

Yine O’nun dediği gibi Her şey Maltepe sigarasının hep arandığında her bakkalda bulunabilmesi ile büyüsünü kaybetmişti.” Sonra da Özal‘la birilikte kapitalizmin ithal mallarının büyüsü başladı. Alıştık..

               Takvimimizdeki son düzine yıl ise adeta şaman büyüsüyle geçti. Sözler, ritüeller, hareketler, tütsü ve duman... İlkokul öğrencilerinin çoraplarına kapıdan-bacadan teknik hediyeler bırakan Noel Dede'nin de desteğiyle..
               Şimdinin 20'li yaşlardakileri ilkokuldayken başlamıştı son büyü. O vakitler rüyamızda görsek hayra yormazdık. Zira rüyalarımız henüz işgal edilmemişti:
§  2002'de milletçe soğuklara dayanmaya çalışıyor ve Afyon Depremi'nin yaralarını sarmaya çalışıyorduk. PKK terör örgütünün başı Abdullah Öcalan'ın idamı meselesini konuşuyorduk. Şimdi de kar, fırtına, taşkın, elektrik kesintilerini konuşuyoruz; değişen bir şey yok. Var aslında; idamını konuştuğumuz APO'nun, Türkiye'nin hangi sisteme geçip geçmeyeceğine dair vereceği kararı konuşuyoruz.
§  1 dolar 1,6 liraydı o zamanlar yani 1 litre benzin kadar. Uzun zaman güzellik uykusuna yatan Dolar'içemiz daha yeni yeni uyandı ve 2 buçuğa doğru koşuyor. Lakin benzinde evvela 5'i bulduk, şimdi de 4'ün üstündeyiz.
§  Başbakan'ımız hastaydı, bağırsak enfeksiyonu teşhisi vardı; şimdi de Cumhurbaşkanımız için aynı şeyler söyleniyor.
§  Nüfusumuz 66 milyon, gayrisafi millî hâsılamız 180 milyar Amerikan Doları, kişi başına düşen millî gelirimiz 3,500 dolardı o zaman. Şimdilerde nüfusumuz 77 milyon, gayrisafi yurtiçi gelirimiz 813 milyar dolar, kişi başına yıllık gelirimizse 10.800 dolar ve bunun 6.400 kadarı kişi başına yıllık dış borç.
§  2002'de işsizlik yüzde 10 ve ekonomik büyüme yüzde 8 idi; 2014'te işsizlik gene yüzde 10'larda ama yıllık ekonomik büyüme yüzde 3.
§  Özelleştirmeler rağmen cari açığı, bütçe açığını ve dış ticaret açığını mevzu ile yapmıyoruz; moraliniz bozulmasın.
§  1976'da, 1993'te ve 2007'de hep 17'ncilik olan dünyadaki ekonomik büyüklüğümüz bile artık bir basamak geride; 18'nciyiz
               Yine mikrofonlu şairimizin dediği gibi; "Hadi hepsi yalandı / Hadi hepsi hayaldi / Hadi hepsini ben uydurmuştum" 2002'deki Irak ve Suriye'de kan dökülüyor muydu? Suriye'yle sınır ticaretimiz rekor kırmıyor muydu? Sınırları bayramlarda açıp açıp kardeş kucaklaşmasına sebep olmuyor muyduk? Şimdi ne sınır kaldı, ne huzur. 2 milyon insanı yerinden yurdundan ettik; ölen-kalan, yıkılan-yokolan ise hadsiz-hesapsız..
               Son fasılda başladığımız yerden bitirerek soruyoruz: "Siz de görmediniz mi? Onlar da mı yalandı?"  
               'El ele verdik; bu hale geldik' 

 

Arkası Yarınla Bir Medeniyet İnşası Arayışı

Kısa adı TASAM olan Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi “Medeniyet İnşası Türkiye Vizyonu-Referans Değerler, Kurumlar, Kişiler” konulu çalıştaya her zamanki gibi beni de davet etti. İstanbul Topkapı Eresin Oteldeki toplantıya çok sayıda sivil toplum kuruluşu STK katılmıştı. İlk toplantının sonuç raporu (son taslak) da açıklandı ve dağıtıldı toplantıda.

 

Buna göre notlarımdan şöyle aktarabilirim; Medine(şehir) kavramından türemiş “medeniyet”  var oluşumuzu sürekli kılıyor, kurumsallığı pratiğe dönüştürüyor, vazgeçilmez unsurlar bütünü olarak da aşırılığı def ediyor. Bir arada yaşama kuralları ve kültürü olarak da özetlenmiş. Uygarlık ise medeniyetin beşeri bir arka planı. Civilization’a gelince askeri disiplin ve katı kurallardan arınmışlığı esas alıyor. Modern hukuk Avrupa’yı evrenselleştiren olgu da “aydınlanma” felsefesinin bir sonucu olarak masaya getiriliyor. Medeniyet (İslam), uygarlık (Orta Asya) ve civilization (Avrupa) üçü birden doğrudan irtibat ve etkileşim halindedir. Bütün ülkeler becerebildikleri kadar “güç merkezi” olmaya taliptir bu arayışta.

 

Sosyoloji ve Felsefe Geliştirilmeli

Bizde inanç, zaman ve mekân algısı, ahlaki değerler ve bilgi, medeniyetin temelini oluşturur. Hakiki âlim dayatmacı değildir ve bulduğu hakikati yaşar. İslam medeniyetinde maddi -manevi verili değerle yaşanır. Özgüvene bağlı aşırı iyimserlik de buradan kaynaklanır.

 

Küreselleşme çağında entelektüel, kültürel, etik, politik ve dini bakımdan yalıtılmış bir havzaya sahip olamama, vatansızlık hali, ya da varlık içinde zaman ve mekân bakımından kendi konumunu belirleyememe, ontolojik boşluk en büyük sorundur ve nereye gidileceği konusunda tereddütler vardır.

Günümüzdeki hızlı değişim ve dönüşümle birlikte adalet de demokrasi de erimektedir.

 

Post modern ile düşünen insan modern kalıplarla hareket etmekten vazgeçmiyor. Öteki asimile olmazsa,  elimine edilmeye çalışılmaktadır.  Bu da entelektüel, kültürel, etik, politik ve dini açıdan felaket demektir. Batıyı çıkmaza sürükleyen de sahip olduğu güçtür. Çünkü insanlar var oluş gayesini unutmuştur. Dindar kesimler de bu yargıya dahildir. İnsanlar sokakta doğru insan görmezlerse doğru insan olmazlar. Galip gelmek anlayışı da günümüzde hükmetmek gibi olmuştur. Bu süreçte hikmetle bakma ve hikmetle hükmetme yeteneği kaybolmuştur. Batı bu yüzden derin bir meşruiyet krizi içindedir.

 

Böyle devam ederse her an Arap Baharı gibi bir Avrupa Baharı patlaması yaşanabilir. Çünkü güzel ve çirkin, erdem ve kötülükler gibi kavramların yerine  çıkar-menfaat kavramı gelişmiş, sorunlar karşısında istisnai hal ve tahlil kabiliyeti yok olmuştur. İslam dünyası da hikemi bir dil yeteneğini geri kazanmalı, ahlakı değerleri buna göre yeniden ifade etmelidir. Temel problem de değerlerin hayata geçirilmesidir. Sosyolojinin ve felsefi antropolojinin geliştirilmesi icap etmektedir. Eleştirel düşünce, yaklaşım, yorum ve değerlendirme üretilmelidir.

 

Güzel İnsan Yetiştirmek Ama Nasıl?

Birbirinden farklı tutarsız sosyal ve hukuki uygulamalardan vazgeçilmelidir. Çünkü kültürde ahlaki bir aşınma gerçekleşmektedir. Çıkarını düşünen insan yerine nefsini dizginleyebilen insan önerilmelidir. Hoşgörüyü çiğneyen hoş görülmemelidir. Kifayetsiz kimselere makam, unvan, imkan verilmemelidir. Devletin aşınması halinde dağınık unsurların uyumundan söz edilemez.

İslam coğrafyası kanaat, tekamül, tefekkür ile dönüşüm yaşamalı; bilim, sanat, adalet, refah, özgürlük ile gelişme sağlanmalıdır. Uzmanlığa saygı gösterilmelidir. Toplumu bozan kibir, gösteriş, iki yüzlülük, her şeye sahip olmak gibi kötü huylar temizlenmelidir. Sadece erdemler ihya edilmelidir. “Güzel insan” yetiştirmek için ben merkeziliğinden kurtulunmalıdır. Can ve mal güvenliği endişesi ortadan kaldırılmalıdır.

 

Mesleki bakımdan yetkin, ahlaklı, özgün ve özgür, düşünen, eleştiren, eksikliklerin farkında, girişimci, ıslah ve ihya eden, mevcudu ve kendini aşan, insan yetiştirilmelidir. Çağımızın getirdiği yeni şartlar muvacehesinde yeni değerler geliştirilebilmelidir. Sosyal bilimler emeklemekten kurtarılmalıdır. Düşünce üretimini geliştirmek amacıyla gençlere yönelik sivil ve resmi fikir kulüpleri kurulmalıdır. İnanç, değerler, davranışlar konusunda bütüncül yaklaşımlar sergilenmelidir. Cömertlik, civanmertlik,diğergamlık, sabır, sevgi , kardeşlik, paylaşım ve üretim gibi değerler yeniden gündeme, romanlara, ekrana, sinemaya, görsellere taşınmalıdır.

 

Günümüz medyası, çok parçalı ve çıkar üzerine kuruludur. Algı yönetimleri tamamen  buradan yürütülmektedir. Kurumlar değer üretmelidir. Din, akıl, can, mal ve nesil emniyeti güvence altına alınmalıdır. Çünkü çağımızda muhafazakârlık ve din boyutunda ciddi bir yozlaşma ve çürüme mevcuttur. Böyle bir kafa karışıklığı bir kurtuluş arayışını da peşinden sürüklemektedir. Adalet refahta da tecessüm etmelidir. Adalet, hak ve liyakattan vazgeçilmemelidir. Refah paylaşılmalıdır.

 

Gelenek mi Gelen ek mi?

TASAM Başkanı Süleyman Şensoy’a göre de 10 yıl sonra bambaşka bir dünya olacak. İslam dünyasının denge olabilmesi için üretmesi gerekmektedir. Kurumlaşmak ve ortak vizyon şarttır. Türkiye’de sosyal politika, eğitimin ve ekonominin gerisine düştü. Kamu, sivil toplumu sinek gibi görüyor. Devlet rekabet ve eğitimi teşvik etmeli, projeleri desteklemelidir. Tekrarlardan kurtulmalı ve makro politikalar sağlam olmalıdır. Böyle gidilirse 2023 hedefine Türkiye ulaşamayacak. Şikâyet bazen her şeyin içini boşaltıyor. Acılar ve donanımlı duygusal motivasyon ile netice alınmaya çalışılıyor. Bununla nitelikler öğreniliyor.

 

Kurumsal olarak Türkiye’nin temsil sorunu var. Sivil toplumun inovasyonu için motivasyon gereklidir. İmkânları çok olanlar bir şey üretmiyor. Kızmamız aslanlar gibi ancak “şeyhler mi çok küçüldü, biz mi çok büyüdük?” Her gücün bir görgüsüzlük dönemi var. Bundan hızla çıkılması gerekir. Muhafazakarlarla çalışmak çok zor, çünkü sözlerinde durmuyorlar. Ahlakımızı tartışmalıyız. Sonuçtan daha önemli olan süreçtir. Çalışmalar boşa gitmez, karşılığını bulur.

 

Çalıştayı yöneten Doç. Dr. Tayfun Erdoğdu dil, akıl, haram, helal, bereket ve  kalbi seliminin önemini vurgulayarak; muhafazakar değil, gelen ek yapmak gerektiğine dikkat çekti. Şöyle dedi:

 

-Herkesin içinde bir sıkıntı var. Bu gömlek artık dar geliyor. Çünkü insani değerlerle örtüşmemiş. Farklı olanı inşa etmeliyiz.  Dünyanın en yaşanılır yeri Türkiye olmalı. Toplumu ve bireyi istenilen yere götürmemiz için isimler uygun olmalı. Kişiler, kurumlar ve mütefekkirlerden düşünce sistemlerini öğrenmeliyiz. Üst yapı ve ahlak çok sıkıntılı. Boşluğun altını doldurmalıyız.

 

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’e göre de Avrupa Birliği değerlerinin bir ayağı yıkılmış. Dayanak noktası kuvvet ve menfaat olmuş.  4 bin kadar Suriyeli mülteci Hollanda’ya kabul edilince  kıyametler koptu. Batılılar konuşmakla konuyu derinleştirirler. Din, mal, akıl, aile ve vatan öncelikle korunmalıdır yeni bir medeniyetin inşası için.

 

ÜNVANA GÖRE AKIL DAĞITILMAMALI

TASAM çalıştayında bazı sivil toplum kuruluşları sadece kendilerini tanıtmaya çalışırken, bazıları da ortaya ürettikleri bilgileri koydular. Buna göre; medeniyet kucaklayıcı olmalı ve “empati yapabiliyor muyuz” diye sorabilmeliyiz kendi kendimize. Erdemli bir medeniyet emperyal olmaz, sömürmez. Yenilikçi yaklaşımlara toplum henüz hazır değil.

 

İnsanlar sırf para kazanmak için çalışıyor ve dolayısıyla İstanbul karanlığa gidiyor. Dürüstlük ve ahlak olmayınca kirlilik başlıyor. Ünvana göre akıl dağıtılmamalı. Sivil toplum hala emekleme dönemini bir türlü atlatamadı. Sıkıştırılmış Türkiye’de itaatkâr bir toplum ortaya çıktı. Alt ve üst yapıdaki kopukluklar giderilmeli. Dil, kişilik, ahlak ve değerler şart medeniyet için. İslam Peygamberi Bizans İmparatoru’na mektup yazarak  evrensel bir mesaj verdi.

 

Sorgulamayı Öğrenmek

Toplantı bütün gün devam etti. Sıra bana geldiğinde insan endeksi politika üretmenin şart olduğunu anlattım. İlerde Türkiye’yi ve hatta dünyayı yönetebilecek insanlarımıza krediler vererek birikimli ve donanımlı olmasının sağlanmasını, tecrübe kazanmasını, dünyayı tanıması gerektiğini hatırlattım. Liyakat önde olmalı. Atın önüne et, itin önüne ot atılmamalı. Yeni inşa edilecek medeniyetin bir ortak dili olmalı. Bu da dünyada 300 milyon insanın değişik lehçe ve şivede konuşmasına karşılık BM ve UNESCO raporlarına göre beşinci sırada olan Güzel Türkçemizdir. Ancak görülüyor ki batının tuzaklarına düşülüyor.

 

Resmi ve özel teşebbüs organizasyonlarında sadece NATO ve Avrupa diplomasisinin kullandığı “Güney Doğu Avrupa Ülkeleri”nden kasıt sırf Balkanlar denmemek içindir. Çünkü Balkanlar denilince eskimez bir medeniyet inşa eden “Müslümanlık ve Türklük” hatırlanıyor. Maalesef bu tuzağa Prizren’de TDK da düştü. Müteşebbisler fikir hareketlerine katkı vermeli, işadamları  alimlerle, mütefekkirlerle birlikte hareket etmeli, sosyal sorumluluk almalı;  düşünce, kültür, sanat ve medeniyet hareketi için fon ayırmalı, kadro kurulmasına kamu ile birlikte katkı vermelidir.

 

AVM ve gökdelen çılgınlığından kurtulmalı, her odası güneş gören, çocuk, yaşlı, hasta ve sakat insanların ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde evler inşa edilmeli, sivil toplum güçlendirilmeli, tefekkürün önü açılmalıdır. Osmanlı adalet ve sevgi medeniyeti kurmuştu. Yeni bir medeniyet bunun tekrarı değil, üzerine sil baştan inşa edilecek evrensel ihtiyaçlarla kurulmalıdır. Biat kolaycılığından kurtulmalı, sivil toplumun cemaatleşmesi önlenmeli, insanlar sorgulamayı öğrenmelidir.

Miras yedilikten kurtulmalıdır. Hep örneğini verdiğimiz Hazreti Ömer Müslüman olmadan önce de sonra da adalet dağıtırdı. Örnek insandı. İmanı kurtarmak için zihinsel sürecin devamında faydalı olmayı, üretmeyi, paylaşmayı, iddialı hale gelmeyi ihmal etmemeliyiz.

 

Yarınki Türkiye İçin

Sivil topluma üç beş yapımcı, sinema ve televizyonlarda ne izleyeceğine karar vermemeli, insanlarımız kendisini ekran ve beyaz camda görebilmelidir. Avrupa ve yurtdışındaki müteahhit ve işçilerimiz Türkiye’ye döndüğünde acaba niçin aynı trafik kurallarına uymuyor ve zamanını gerektiği gibi değerlendiremiyor? Düşünmeye değemez mi?

 

Almanların Rus ordusundan esir ettiği Müslümanları kurtarmak için  gittiği Berlin’deki Mehmet Akif Ersoy İstanbul’a döndüğünde bir soruyu şöyle cevap veriyor:”Almanların işi bizim dinimize benziyor, dinleri de işimize!” Söz konusu bu hakikatten çıkarılması gereken çok ders var. Çünkü bugün yeni bir medeniyet ihya ve inşasında en büyük eksiklik Ebusuut Efendilerin, Akşemsettinlerin, Molla Güranilerin, Ali Zembilli Efendilerin olmamasıdır.  Çünkü onlar siyasi otoritenin eksikliğini ve yanlışını hatırlatırken “Ben sizin ahiretinizden de sorumluyum ” diyebilen alimlerdi.

 

Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Dersleri sokaktaki insanı, küçük esnafı,  emekçiyi bile birlik, beraberlik, dayanışma içinde dağarcığını 400’den 4000 kelimeye yükseltebilen,  birikim kazandıran, sorularına cevap bulabilen, fikrini açıklamaya fırsat verilen, hakkı ve özgürlüğü savunan kimseler haline getirebiliyordu.

 

Herkesin ve herkesimin gerektiğinin fevkinde siyasetin ve ekonominin bir parçası haline geldiği günümüzde böyle bir ihtiyaç kendisini hemen belli ediyor. Kimliğini  koruyarak örselemeden öğreten halk mektepleri ihtiyacı var.

Vesselam Medeniyet İnşası Türkiye Vizyonu Yarınki Türkiye ve dünyamız için doğru ve gerekli bir çalışma.

 

Eğitimin Mayası Sevgidir

Türk Dil Kurumu tarafından yazılan Türkçe Sözlük’ de sevgi ile ilgili sözcükler şu şekilde tanımlanmıştır:

 

Sevgi: İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu.

Sevgi seli: Sevginin yoğun olarak sergilenmesi.

Sevgisiz: Sevgisi olmayan.

Sevgisizlik: Sevgisiz olma durumu.

 

-Sevgi, zorlama olmadan, yalnız özgür olduğunda yaşanabilen, insan gücünü somutlayan bir eylemdir.

-Sevgi, kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koruyarak gerçekleştirdiği bir birliktir.

-Sevgi, insana özgü dünyadan bir şeyler vermektir. Bunlar ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir.

-Sevgi, kolların her zaman açık oluşudur. Sevgi için kollarınızı kaparsanız, kendinizin dışında tutacak hiçbir şey kalmadığını görürsünüz.

 

-Sevgi; birlikte olmaktan zevk almak, anlayışlı olmak, birbirinden gurur duymak, saygılı olmak, birbirine özen göstermek, etkin dinlemek, ilgi göstermek, sabırlı olmak, paylaşmak, güvenmek, birbirine öğretmek, fırsat vermek, konuşmak, dokunmak, beraber vakit geçirmek, zaman ayırmak, affetmek, üretmek, iletişim kurmak, empati kurmak, duygularını çeşitli şekillerde ifade etmektir.

 

-Sevgiyi en geniş anlamda: “İnsanları birbirine yaklaştıran olumlu ve iyi duyguların tümü.” olarak tanımlamak yanlış olmaz. Sevecenlik, ilgililik, anlayış, hoşgörü, acıma, bağlılık ve beğenme de bu duygunun ürünleridir.

 

-Sevgi, insanları birbirlerine yakınlaştıran “görünmez bağ” denilebilecek bir duygudur. Nasıl ki, atomun içinde nötron, proton ve elektron varsa ve bunları birbirine bağlayan şey çekim kuvveti ise; canlılar arasında çekimi sağlayan şey de, sevgi duygusudur.

 

Sevgiye ümit eklendiğinde, insanı harekete geçirir ve yaşama sevincini artırır. Sevgiyle ümit beraber olduğunda motivasyon ortaya çıkar.

 

 

” Eğitim ve Sevgi” sözcükleri bir araya getirilmesi gereken en uygun iki sözcüktür. Modern eğitim olarak çağımıza damgasını vuran bütün eğitime ilişkin kuramlarda, üstü kapalı olsa da aslında sevgi hep ön plandadır.

 

-Eğitim, bireyin davranışında, kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir.

 

“Öğretimin başı öğrenciyi sevmektir…” Bir insanın başka bir insanı sevmesi için öncelikle kendini sevmesi gerekir. Kendisini sevmeyen bir insan başkalarını da sevemez.

 

Sevgi yoluyla girilebilen gönül kapısını öğrencilerine kapatan öğretmenin onlara öğretmeye çalıştığı bilgiler taşın üzerine ekilmiş tohumlara benzerler. Böylesi tohumlar asla çimlenemezler. Kin, nefret, öfke ve şiddetin olduğu yerde sevgisizlik ve korku hâkimdir. İnsan sevmediği ve korktuğu yerden öğrenmek bir yana hızla kaçar. İçinde sevgi olmayan okula öğrenci isteksiz ve zoraki gider.

İnsan olarak hepimizin gereksinim duyduğu sevginin yeterince yaşama geçirilebilmesi, dinamik, özgüvenli, duyarlı, sağlıklı nesiller yetiştirilebilmesi için, sevgi eğitiminin işe koşulması gerekir. Sadece eğitimde değil toplumsal her ortamda, sevginin bir zayıflık değil, insan olmanın getirdiği bir güç olduğu kavratılmalı ve önemi vurgulanmalıdır.

 

Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi öğretmeli ve sevgiyle yapılmalıdır. Çocuklar için sevgi çok önemlidir. Çocukların sevgiye daha çok ihtiyacı vardır. Onlar sevgiyle büyür ve sevgiyle eğitilirler. Çocuk sevgi gördüğü kişiye bağlanır, onu dinler, onun gibi yaşamaya çalışır.

 

Eğitimin vitamini sevgidir. Sevgiye dayalı eğitim veren okulda öğrenci sudaki balık gibidir. Bulunduğu ortamı terk etmek istemez. Sevgiden yoksun öğrenci ise kafesteki kuş gibidir. Kulağı çıkış zilindedir. Sevgi, eğitim verimliliğinde önemli bir faktördür. Sevgisiz, eğitim düşünülemez.

 

Eğiticiler öğrencilerini sevgi dünyasında gezdirerek eğitmelidirler. Gönül kapılarını onlara açık bırakmalıdırlar. Onlar bu kapıdan girerler ve öğretmenlerinin sevgi bahçelerinden istedikleri bilgi çiçeklerini dererek kolayca öğrenirler.

 

Bizi başkalarıyla iletişime açık kılan, bir başkasını özveri ile sevmenin önündeki engelleri ortadan kaldırarak; bunun en iyi biçimde gerçekleştiği alan, bir insan- kültür etkenliği olan eğitimdir.

 

Sevgiye dayalı bir eğitim ortamının öğrencide saklı olan güçleri, duyarlılığı ve potansiyeli ortaya çıkarmada daha etkili olacağı savından yola çıkılmaktadır.

 

Eğitimin mayası sevgi ve şefkattir. Eğitim sevgiyi öğretmeli ve sevgiyle yapılmalıdır. Özellikle çocuklar için sevgi çok önemlidir. Çocukların sevgiye daha çok ihtiyacı vardır.

 

Onlar sevgiyle büyür ve sevgiyle eğitilirler. Çocuk sevgi gördüğü kişiye bağlanır, onu dinler, onun gibi yaşamaya çalışır. Sevgi, çocuktaki yönelişlerin geliştirilmesini sağlayan kaynak durumundadır.

 

Kişiler arası ilişkiyi, barışı, güveni, fedakârlığı hoşgörüyü, başarıyı oluşturan önemli özelliklerden biri sevgidir. Sevginin olduğu alanlarda yenilikler, güzellikler ve başarılar gelir. Ümidimizi, yaşama sevincimizi, güçlülüğümüzü sevgilerden elde ederiz.

 

Duyguların en yücesi, bahçemizin en güzeli, en anlamlısı sevgidir. Dünyamızın hızla döndüğü ve kabuk değiştirdiği günümüzde değişmeyen, kalıcı değerlerimizden biri sevgidir. Bizim yaşayabilmemiz için sevgiyi tüm olumsuzluklara rağmen yaşatmamız gerekir.

 

Niçin ve nasılları bir kenara bırakarak, insanları, ağaçları, hayvanları, toprağı, suyu kısaca tüm canlıları tadında sevmeli, sevgi dolu kalplerle yaşamayı bilmeliyiz.

 

Bu yüzden eğitimin ana hedeflerinden birisi de sevgiyi öğretmek olmalıdır.

Sevgiyle kalın…

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR:

1.Fromm, Eric. Sevme Sanatı. Çeviren: Yurdanur Salman. Payel Yayınları, İstanbul:  1995.2.Buscaglia, L. Yaşamak, Sevmek ve Öğrenmek. Çeviren N.Serpil Altuntek, İmge Yayınları, Ankara:2001.

3.Tuğrul, Belma. Sevgi Menüsü. Melisa Matbaacılık,İstanbul:2005.

4.Yörükoğlu, Atalay. Çocuk Ruh Sağlığı.2.Baskı, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara:1979.

5.Yörükoğlu, Atalay. Eğitim ve Özgürlük. Türk Dili (Çocuk Yazını). 1979.

6.Tarhan, Nevzat. Kendinizle Barışık Olmak. Timaş Yayınları,  İstanbul:2006.

7.Tarhan, Nevzat. Duyguların Dili. Timaş Yayınları,  İstanbul:2006.

8.Gectan, Engin. Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar. Maya Yayınları, 3.Baskı, Ankara: 1984.

9.Başaran, İbrahim Ethem. Eğitime Giriş. Yargıcı Matbaası, Ankara:1996.

10.Ertürk, Selahattin. Eğitimde Program Geliştirme. Hacettepe Üniversitesi Basımevi, Ankara:1974

11.Oğuzkan, A. Ferhan. Eğitim Terimleri Sözlüğü. Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara:1974.

12.Meydan Larousse, Dördüncü cilt, Meydan Yayınları, İstanbul:1971.

13.Özden, Yüksel: Öğrenme ve Öğretme. Pegem Yayıncılık, Ankara:2003.

14.Sönmez, Veysel. Sevgi Eğitimi. Adım Yayınları, Ankara 2003.

15.Akıncı, Adem. Hayatın Anlamı ve Din. Yeni Akademi Yayınları, İstanbul: 2006.

16.Kayadibi, Fahri. Sevgi Faktörünün Eğitim Verimliliği Üzerine Etkisi. İstanbul

17.Özmen, Fatma. Etkili Eğitimin Gerçekleştirilmesinde Duyuşsal Alanın Önemi -Sevgi Eğitimi- Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. Cilt: 9 Sayı : 1, Sayfa:193-198. Elazığ:1999.

 

Toplumsal Seferberlik!

Eğer mücadele artık “halkın mücadelesi” haline gelmiş ise o zaman kitlesel bir seferberlik ve geniş kapsamlı bir toplumsal destek arayışına girmek gerekir.

Bu Türkiye’nin ağır sorunlarından çıkışı için başarılı olmanın olmazsa olmaz bir koşuludur.

Şimdiki gibi mücadele zamanlarında, toplumu sürekli ve kapsamlı bir seferberliğe hazırlamak başarının ilk koşuludur.

Artık herkes biliyor ki; Türkiye, tarihinin en zorlu psikolojik savaşı ile karşı karşıyadır. Bu savaşın demokratik kurallar çerçevesinde meydan muharebesi, 07 Haziran 2015 Pazar günü yapılacaktır.

Türklük ve Cumhuriyet düşmanları, bu mücadelede en küçük argümanı bile aleyhimize kullanmaktadır.

Öyle ise, Türk Milleti de bir toplumsal seferberlik ilan ederek bunun karşılığını vermelidir.

Bu seferberlik iki kaynaktan beslenmelidir. Birincisi “halk tabanında kendiliğinden gelişen coşku”, ikincisi ise “örgütlenerek harekete geçirilmiş coşku”olmalıdır. Bu coşku ile beslenecek olan seferberlik hali,Türk Milletine ilk önce 7 Haziran 2015’te daha sonra da diğer aşamalarda zaferler kazandıracaktır.

Türk Milleti bu seferberlik için, ağız ve söylem birliği etmelidir. Mitinglerde ve yürüyüşlerde coşku ile beraber olunmalıdır.

Bu seferberliğin tahakkuku için her türlü iletişim, medya aracı, görsel ve yazılı materyal ustaca kullanılmalıdır.

Gün o gündür!

Gazeteci Arslan Bulut‘un 2 Şubat 2015 tarihli köşe yazısında belirttiğine göre “… İngiliz Ordusu, sosyal medyayı kullanarak psikolojik operasyonlar yapacak tugay seviyesinde yeni bir birim kuruyor… Tugay, resmen Nisan ayında faaliyete başlayacak. Tugayda görevli tüm askerler Twitter ve facebook gibi sosyal medya araçlarını kullanıp savaş zamanı psikolojik operasyonlar yapmakta uzman olacak… İngiltere Genelkurmay Başkanı Sir Nick Carter yeni tugayları ile “daha akıllı” operasyonlar düzenlemek istediklerini  söyledi” İngiltere bakın neler yapıyor?

Her halde buradan yola çıkarsak, Türkiye’de bir değil belki de 10’na yakın bu şekildeki tugay, Türk Milletine karşı operasyonlar yürütüyor.

Yoksa Türk Milleti; onca yolsuzluğa, rüşvete, hırsızlığa, teröre, bölünme tehlikesine, aşırı borçlanmaya, işsizliğe, yoksulluğa ve dinin kullanılmasına karşı bu kadar sessiz kalırmıydı?

Son moda da Yeni Anayasa, Osmanlı ve başkanlık aldatmacaları!

Türkiye’nin gidişi gidiş değildir. Bunu aklı başında herkes seslendirmektedir. Hal bu hal iken, gelin bunu bir savaşa dönüştürmeden “demokrasi mücadelesi” ile çözelim.

Bunun için bir seferberliğe ihtiyaç vardır. Türk Milleti  7 Haziran 2015 gününü “Sıkıntılardan kurtuluş ve bir nefeslenme günü” ilan etmelidir. Hem de Türk Milletine ve Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı, içinde psikolojik unsurlarında kullanıldığı bir savaş var iken!

Bu sebeple 7’den 77’e bütün Türk Milletini demokrasi savaşını kazanmak için “toplumsal seferberlik”e çağırıyor ve sizde düşüncelerime katılıyorsanız, bunu en iyi şekilde yapmak için sizleri de görev üstlenmeye davet ediyorum!..