25.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 825

İncila Bertuğ ve Çiğdem Yarkın

0

Geçen hafta içinde Altunizade Kültür Merkezinde, Tarihçi, Türk Müziği Sanatçısı ve Hocası olan İncila Bertuğ‘un sunumuyla yakın tarihimize bir musiki yolculuğu yaptık.

Önce Altunizade semtine ismini veren Altunizade İsmail Zühtü Paşa‘nın köşkünde yaşayanların tarihçesi ve bu köşkün misafirlerinin Türk Müziğine verdiği eserler…

Daha sonra ise gazeteci Burhan Felek‘in yaşadığı muhit etrafında örülmüş bir musiki gezintisi idi bu. İncila Bertuğ‘un çok önemli bilgiler verirken, aynı zamanda izleyicilere hoş bir zaman geçirten sunumu çok başarılıydı.

Son senelerde şahit olduğum en harika müzik şöleni idi. Benim de bir mensubu olduğum, Tüpraş Türk Sanat Müziği Koromuzda Şefimiz olan Çiğdem Yarkın‘ın sadece kanun ve kemençe eşliğinde söylediği eserleri dinlemek etkileyici idi.

Türk Sanat Müziği eserlerini beste gibi ağır formlarda da, şarkı ve türkü formundaki eserlerde de klasik tavırdan ayrılmadan, ancak batı icrasının müziğimize kattığı teknikleri de kullanarak icra eden Çiğdem Yarkın, bir kere daha gösterdi ki son dönem solistleri içinde yüz akımız olan bir sanatçı.

Sazlar eşlik ettiği sese saygılıydı. Billur gibi bir sesin net telaffuzunu ve solistin eserle özdeşleşen duygusunu aksettirmekte olan tınısını kapatmamaya özen gösterdiler.

Temiz, net, eserlere süsleme, goy goy ilave etmeden, kendini ön plana çıkarma gayretkeşliği içinde olmadan bir okuyuş…

Sade bir kıyafet, zarif bir sahne duruşu, okuduğu her biri muhteşem birer abide olan musiki eserlerinin büyüklüğünün farkında olan ve bu büyüklüğü aksettirmekten başka amacı olmayan bir icra. Sadelik İçinde İhtişam.

“Yeni nesle tarih böyle anlatılmalı” ve “Türk Sanat Müziği eserleri hep böyle icra edilmeli” dedirten iki büyük ustaya saygı ve şükranlarımı sunuyorum.

Sağolasın İncila Bertuğ, iyi ki varsın Çiğdem Yarkın…

*****

Şehirlerde Yaşayan Köylü Zihniyetliler

Türkiye’nin en önemli meselelerinden birinin “köylü zihniyeti” tarafından yönetilme problemi olduğunu düşünüyorum.

Türkiye eski Türkiye değil. Artık nüfusumuzun yüzde 77’si şehirlerde yaşıyor. Fakat şehirlerde yaşamak şehirli olmaya yetmiyor.

Köylülük kötü bir şey değil. Çoğumuzun kökeni köy. Oradan çok önemli değerlerimizi kazandık. Ancak şehirlerde uzun yıllar yaşayıp hala köylü kalmak ne kadar doğru?

Şehir, üretken, yenilikçi, bilim, sanat, kültür, özgün düşünce gibi değerlerin filizlenip yeşerdiği, modern ve medeni yer; şehirli ise çözüm üreten, sürekli değişen ve kendini yenileyen ama öz değerlerini de asla inkâr etmeyen, fikri hür insan demektir.”

Şehirlileşme toplumsal baskının azaldığı, bireye ve topluma saygının geliştiği bir süreçtir. Aşiretin, ağanın, ailenin, şıhın, “köylü ne der” baskısının kalmadığı şehirde birey olma bilincinin gelişmesi beklenir.

Hz. İsa “Köyden peygamber çıkmaz” derken şehirli olmanın bu özelliklerini vurgulamak istemiş olmalı. Hazreti Mevlana da “Köyü mesken tutmak aklı mezara koymaktır” derken köylü ve şehirli olmanın bir mekânda yaşamak değil, bir zihniyet meselesi olduğunu anlatıyor gibi.

Bu söz şehirde yaşadığı halde aklını mezara koyanların şehirli sayılamayacağının da işareti.

İnsan köyde yaşarken şehirli, şehirde yaşarken köylü zihniyetine sahip olabilir.

Bu manasıyla “ne şehirlerimiz şehir gibi, ne şehirde yaşayanlarımız şehirli gibi.” Okuyup yazmış olanlarda ve hatta önemli makam ve mevkileri işgal edenlerde de şehirlileşememişlerin oranı hiç de az değil.

Birey olamamış, iradesini birilerine devretmiş, seçimlerde oyunu verirken dahi kendi karar veremeyen, başkalarının talimatına göre hareket eden bir insan tipi yaygınlaştı. Bunlar şehirde yaşasa bile şehirli zihniyetine sahip değildir.

Şehirlerimizin kocaman birer köy haline gelmesi de, sanattan, düşünceden, kültürden uzak bir hayat yaşayanların oranındaki yükseklik de bunların eseri.

Bölünme riski olan bölgemizin şehirleşme açısından geri kalmış olması tesadüf değil.

Büyük şehirlerde yaşayıp hayatında hiçbir kültür ve sanat etkinliği izlememiş insanlarımızın yoğun olduğu varoşlarda sosyal problemlerin çokluğu da bir rastlantıdan ibaret değil.

Demek ki orijinal bir şehir kültürü oluşturmada pek başarılı değiliz.

Çünkü kültür ve sanat, hayatımızda yeterince bir ağırlık taşımıyor.

Bu sebeple şehirlileşmemize hizmet eden, ortak bir kültür ve sanat zevki inşa ederek bölünmez bir millet olmamıza katkı sağlayan İncila Bertuğ ve Çiğdem Yarkın gibi sanatçılarının varlığı ve icraatı beni heyecanlandırıyor.

*****

Müzeyyen Senar ve Sadettin Kaynak’lı “Nasreddin Hoca Düğünde” Filmi

İncila Bertuğ sunumu esnasında bir siyah beyaz film parçası gösterdi. Sinema sektöründe çalışan bir dostu, çöpe atılmak üzere olan malzemeler arasında, bir küçük film parçası bulduğunu söyleyerek İncila Hanım’a seyrettirmiş.

Bu film parçasında ünlü bestekâr Hafız Sadettin Kaynak da gözükmekte. Malum Sadettin Kaynak bir hoca, daha sonraları Sultanahmet Camiinde imamlık da yapmış İlahiyat Fakültesi mezunu bir din görevlisi. Aynı zamanda, hem klasik formlarda besteler, şarkılar, ilahiler ve hem de yerli ve Arap filmlerine film şarkıları da bestelemiş dahi bir bestekârdır.

Kaynak’ın kendisinin göründüğü tek film bu. Filmde Sadettin Kaynak’ın yönettiği saz ekibi eşliğinde, bu pazar kaybettiğimiz efsane sanatçı Müzeyyen Senar (22-25 yaşlarında iken) bir eseri icra ediyor.

“Nasreddin Hoca Düğünde” filminin senaryosunu Burhan Felek yazmış. Yönetmenliğini 1940 yılında Muhsin Ertuğrul‘un yapmaya başladığı filme, Nasreddin Hoca rolünü oynayan Hazım Körmükçü‘nün rahatsızlanması üzerine uzunca bir süre ara verilmiş. Filmi Ferdi Tayfur 1943 yılında bitirmiş. Filmde bir sünnet çocuğunu oyalamak için düzenlenen çeşitli eğlenceler gösterilmekte ve Nasreddin Hoca fıkraları canlandırılmakta imiş.

İlginç olan Müzeyyen Senar‘ın seslendirdiği eserin Sadettin Kaynak‘ın Türk Müziğinin büyük formlarından, icrası ustalık isteyen, sanat değeri yüksek “beste” formunda bir eseri olmasıydı. Sıradan halk kitleleri için yapılmış bir eğlenceli filmde bu “beste“nin okunması o dönemin kültürü açısından bir gösterge olsa gerektir.

Aynı “beste”nin Çiğdem Yarkın tarafından büyük bir başarıyla icra edilmesi ise programı taçlandıran güzel bir sürpriz oldu.

İncila Bertuğ, bu film parçasını seyrettikten sonra, elindeki bir fotoğraftaki Müzeyyen Senar’ın kıyafeti ve görünümü ile birleştirince bunun “Nasreddin Hoca Düğünde” filmi olduğunu keşfetmiş.

Kültürümüzün önemli figürlerinin yer aldığı bu filme dair bilgileri ortaya çıkararak paylaşan İncila Bertuğ’un heyecanı görülmeye değerdi.

İşte şehirlilik kültürü böyle bir şey. Eseri yapmak yetmiyor, alınan emaneti geliştirerek toplumla ve gelecek nesillerle paylaşmak bir şehirlilik kültürü.

Sadettin Kaynak da şehirli idi. “Halk musikimizin bölgesel motiflerini derinlemesine incelemiş, şarkı ile türkü arası bir özellik taşıyan eserlerinde ustalıkla kullanmıştı.” Kültürümüzün mayalandığı köylerde üretilen eserleri geliştirerek gelecek nesillere taşımıştı.

Bugün ise birçok okumuş cahil köylülüğünü muhafaza etmeyi bir marifet saymakta.

 

Paralel Doğrular!

0

Bir zamanlar  aynı yolda ıslanarak   yürüyen  paralel doğrular vardı . Şimdi ise birbirini kesen doğrular oldular.

On bir yıl paralel yapıyla yat kalk, şimdi ise kalk  muhalefettekilere  çamur at. Neymiş paralel yapıyla birlikmişler! On bir yıl çok uzun bir zaman. Kimin dost, kimin düşman olduğunu on bir yıl ve ötesi de var, anlayamayanlar  nasıl  devlet yönetebilirler? Böyle bir  irade  nasıl istikrarlı olabilir?   Bu irade sayesinde ülke maalesef battı batıyor ve bölünüyor. Halkın  alım gücü  iyice zayıflamaya başladı.

İşler  söylendiği gibi  süt liman değil!

 

Her şey zamlandı, fiyatlar kat kat arttı. Birileri   götüre  götüre  doymadı. Dolar birden fırlayınca, bir günde binlerce insan zengin oldu. Milyonlarca insan ise birden bire  daha da fakirleşti. Vatan için savaşan gazilerimize 380 tl aylık verilirken, Suriyeli mültecilere 800 tl aylık verildiğini  basın yayın kuruluşlarından öğreniyoruz. Asgari ücretliler ise 940 tl para alıyor.. Bir ay çalış çabala 940 tl para al ve geçin bakalım! Sonrada  Hz  Ömer’in adaletinden bahsetsin işine gelenler. İslami terimler kullan ve oyları topla, ne güzel  yol güzergahı… Yandaş olmadın mı  işte bulamıyorsun, tüm köşe başları tutuk gel de  geçin bakalım…

 

Bir dakika geç kalınca treni kaçırırsınız. 11 yılda ülke neler kaçırdı, ne soygunlar yapıldı, devlet  ne kadar zarar uğratıldı.  Haksız yere bir sürü   yandaş  zengin oldu. Şimdi paralel yapıya olan düşmanlık herkesi güldürüyor. Birileri, önce paralel yapıyla kanka olduğu zamanlardan beri, paralel yapı dedikleriyle yiyip, içtiği,iç ettiği mal-mülk ve paraların ,haksız makamların hesabını vermelidirler.

Çalınan sorularla ilgili, önce öyle bir şey yok deyip, şimdi de paralelciler soruları çaldı diyerek, milyonlarca öğrencinin geriye dönük haklarının hesabını  bu adaletsizlikleri yapanlar vermelidir.  Bu  ülkede  adaletsiz davrananlar  ve onlara  oy verenler, haksızlığa uğrayan milyonlarca insan,  mahşerde  haksızların  yakasına  yapışacaktır, bunu herkes biliyordur. İslami kelamlar edip, halkı kandırmak  hiç kimseyi kurtaramayacaktır. Bu kelamlarla ancak cahil cühela  kandırılabilir.  Bu ülkede de cühela  takımı oldukça fazla, birilerinin işine çok yarıyor bu durum. Allah birdir, her şeyi   bilen  ve  görendir.

 

Tüm  bu haksızlıklar  bu ülkede zirve yaparken ,”Dün dündür, bugün de bugündür .” Demirel’in bu  sözü,   paralel yapı olayında  nasıl da geçerliliğini ispatladı.

Yıllar önce müthiş bir şaşaa ile hep birlikte, dönemin Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, Fethullah Gülen, Abdullah Gül ve Erdoğan ,Gülene yağ çekmek için yarışa girmişlerdi ! Gülen-Gül-Erdoğan üçlüsü 11 yıldan beri  yine birlikte, el ele  vererek, yağmurlarda ıslanarak yürüyorlardı. Besmele çekerek, hayırlı olsun dilekleriyle yapılan Bank Asya’nın açılış töreni, oldukça  şaşaalı idi!

 

Aradan yıllar geçti, köprülerin altından çok sular aktı ve  Erdoğan, bankasını bile açtığı cemaatin inini dağıtmak için kolları sıvadı

Tek adamın son emri şöyleydi: “Bu bankaya el konulacak”Ve önceki gün gereği yapıldı, bankaya TMSF el koydu. Sonraki aşama bankanın batması. Devlet banka batırır mı? Bizde batırır.

Demokrasi ve özgürlüklerin  tek kişi, ya da gurubun  elinde   olduğu ülkelerde, tepe istedi mi banka manka vız gelir ve batırılır. Bu meselede   muhalefetin  uzak yakın bir suçu yok. Dün kardeş olan güçler  malı götürmek, su başlarını tutmak için  çarpışıyor.”Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler.”

Saygılarımla…

 

Eleştirebilmek

İnsanoğlu dünden bugüne hiç kendi kendine kalmamış hep bir oluşuma ya da düşünce grubuna dahil olma ihtiyacını hissetmiştir. Böylece kendini güvende hissetmiş ve topluluk içinde bir birey olarak var olma duygusu, kendi varlığını muhafaza etmesinde bir koruma çemberi gibi etrafını sarmıştır. Bu var oluş bazen öylesine benliğini sarmıştır ki insanoğlunun, kendi düşünce yetisini kaybedip adeta sürüyü takip eden koyun gibi şuursuzca kaptırmıştır kendini akışı sorgulamaya gerek dahi duymadan. Tabii ki yalnızlık Allah’a mahsus, insan insanla vardır elbette. Fakat varlığını bir kenara bırakıp sadece bir grup içinde var olmak adına maddeleşmek ne kadar doğrudur?

Her insanın dünyaya açılan penceresi farklı olabilir. Farklılıklar zenginliktir faydaya hizmet ettiği sürece. En nihayetinde iyiliğe hizmet etmek ister düşünceler.  Fakat insanın hiçbir sorgulama yapmadan içinde bulunduğu oluşumun hatalarını görmemesi, adeta bir taraftar edasıyla kendini bağlaması bir benlik yitmesi değil de nedir?

Eleştiri güzel bir faaliyettir aslında. Çünkü eleştirmek aslında objektif bakmaktır. Hataları görüp dile getirmek daha da ileriye götürür geliştirir fikirleri. Kötü niyetin tezahürü değildir eleştirmek. Bazen hata aramak olarak da ifade edilir ama aslında ilerlemek ve fikren gelişmenin en büyük anahtarıdır nesnel bir şekilde eleştiri yapabilmek.

Düşüncemizi korkmadan geliştirebilmek dileğiyle…

 

Güneydoğu Bölünüyor, Ege İşgal Altında!

29 Ocak 2015 Tarihinde Kocaeli Aydınlar Ocağı’nın davetlisi olarak gelip kalabalık bir dinleyici topluluğuna hitap eden Eski Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Emekli Kurmay Albay Ümit Yalım, Ege Denizindeki adalar konusunda çok çarpıcı iddialarda bulundu.

Türk milleti otuz küsur yıldır Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki PKK sorunuyla meşgul edilirken, Ege Denizindeki on altı ada ve bir kayalığın fiili olarak Yunanistan tarafından işgal edildiğini anlattı.

Ümit Yalım’ın anlattıklarından Üç vilayetimizin birisi Türk, diğeri Yunan olmak üzere(Aydın, Muğla, İzmir) iki Belediye Başkanı, iki Vali ile yönetildiğini öğrendik. Bu olayın ne manaya geldiğini hafızalarınızda canlandırırsanız konunun Vahameti’nin ne kadar çarpıcı ve büyük olduğunu görürsünüz.

Yunanistan, eskiden beri boş bulunan bu adalara sistemli olarak vatandaşlarını yerleştiriyor ve askeri üsler kuruyor. Lozan antlaşmasıyla elde edemediği Ege adalarını, AKP hükümetlerinin kasıtlı olarak görmezden gelmeleri neticesinde tek kurşun dahi atmadan kara sularının içine alıp, Yunanistan sınırlarına dâhil ediyor.

Hükümet, olayın basın ve medya da tartışılmasını önleyip, basın mensuplarına bu konu hakkında soru sorulmasına yasak getiriyor.

Muhalefet tarafından verilen soru önergeleri yok öyle bir şey denilerek tartışılmadan reddediliyor.

Peki, Ama Niçin?

Diyeceksiniz ki durup dururken hükümet bu adaları niçin versin, bu olay bile bile vatana ihanet değil’mi? Gayet basit, Avrupa Birliğine girmek için göz yumulması. Yunanistan’ı ve Avrupa birliğini karşılarına almamak, AKP iktidarının ömrünü biraz daha uzatmak için.

Kısa bir Anekdot:

“1996 yılının Ocak ayında Kardak kayalıklarına Yunan askeri çıkıp, Yunan bayrağı astığında Tansu Çiller: “O bayrak inecek, O asker gidecek” diyerek, kayalıklara Sat Komandolarının çıkmasına emir verir, Yunan bayrağı indirilip Türk bayrağı çekilir.

O kriz esnasında Türkiye’ye gelip Tansu Çiller ile görüşen ABD delegesi Richard Holbrooke: “Yunanistan la dalaşmayın, kayalıkları ve adaları verin gitsin, hatta Kıbrıs’ı da verin” diye Çillere tavsiyelerde bulunmak ister”. Bu söz üzerine Çiller, ABD delegesine kapıyı göstermiş ve odasından kovmuştur.

Netice mi? Kısa bir müddet sonra Çiller hükümeti, dağılır ve düşer”.

İşte AKP yöneticilerinin korktuğu tek şey, böyle bir konuda direnir, Yunanistan’a karşı koyarlarsa partilerinin dağılacağı paniği.

Hükümet’in işi gayet zor, bunun hesabı faillerinden mutlaka sorulacaktır. Yalnız esas olan, Türkiye’nin işinin çok zor olması.

Güneydoğu olayını ne yapıp edip ordunuzu gönderirsiniz bir şekilde terör olayını, 2002 öncesine döndürürsünüz. Türk ordusu çok şükür bunu başarabilecek kuvvette.

Ama iş Ege adaların gelince karşınıza hükümran bir devleti alacaksınız, o da yetmezmiş gibi her ne kadar aralarındaki bağ ekonomikte olsa koskoca AB”yi alacaksınız, ister istemez Nato girecek devreye.

Yukarıdan beri kapkaranlık bir tablo çizildi ama Türk Milleti her sıkıntıya düştüğünde olduğu gibi, küllerinden yeniden dirilip, tarihte ki şanlı sayfasında yerini alıp, yoluna devam edecektir.

 

Mutluluğun Şifresi

“Eğitim”, hayata ve topluma intibak edebilmenin ortak adıdır. Yeni doğan çocuğun beslenmeye alıştırılması, denilebilir ki, insan neslinin eğitimle tanıştığı ilk somut anlardır.

 

Annenin güler yüzü, sevgi öpücükleri, konuşup okşaması, sevgi göndermeleri bu eğitimin devam eden parçalarıdır.

 

Sevgi sadece insan varlığının değil, bütün yaratılmışların ortak hamurudur. Toprakta yeşeren bitki, açan çiçek, güneşin ısı ve ışık kaynağı oluşu hep bu sevginin dışa vurumudur.

 

Bir kişinin kendisini gerçekleştirebilmesi için sevme ve sevilme ihtiyacını mutlaka karşılaması  gerekmektedir. Temelinde sevgi olan hiçbir eğitim başarısızlığa uğramaz.

 

Bu gün artık şiddet, haksız rekabet, müstehcenlik, cinsel teşhir, insanın nesneleştirilmesi, kin ve nefret içerikli yayınların artması gibi pek çok sorunla örülü dünyamızda çocuklarımıza verebileceğimiz eğitimin ilk adımı;onlara bir sevgi gözlüğü armağan etmektir.

 

Bu ise, ancak ilk önce kendi sevgi gözlüklerimizi takmakla mümkün olacaktır. Yani sevmeyi öğrenmekle.

 

Sevgi tek boyutlu bir duygu değildir. O’nun pek çok özelliği vardır.Bu nedenle eğitim ortamında da bu özelliklerin tümünün yeri gelince, işe koşulması gerekir.

 

Sevgide; hem ben, hem sen, hem de biz varız. Acının, sıkıntının, korkunun, üzüntünün, sevincin, neşenin, güzelliğin, iyiliğin, erdemin, bilginin vb. öğretmen ve öğrencilerle paylaşılması sevginin oluşmasında önemlidir.

 

Anlayış esasına dayalı bir ortam, hoşgörü ortamıdır. Böyle bir ortamda kişi, kendisiyle çelişkili olsa bile, başkalarının düşünce ve duygularını özgürce dile getirmesinden rahatsız olmama tutumu sergilemektedir.

 

Zorlama olmadan, yalnız özgür olduğunda yaşanabilen, insan gücünü somutlayan bir eylem olan sevgi de buna dayalıdır.

 

Kişilerarası ve kendimizle olan iletişimde, ilgi ve bağlılık göstermeye, anlayışa yönelten temel duygu, içsel, kaynağı insanın içinde olan sevgi’dir.

 

Sevgi, insana özgü dünyadan bir şeyler vermektir. Bunlar; ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir.

 

Sevgiyi alan, karşısındaki kişi tarafından kayıtsız şartsız saygıdeğer bulunmakta, fark edilmekte, hoş görülmektedir.

 

Sevgi eğitimi ortamının düzenlenmesinde, kullanılabilecek ilkeleri şöyle sıralayabiliriz:

SEVGİ,

– Duygu ve düşünceleri paylaşabilmedir.

– Hoşgörülü olabilmektir, fakat vurdumduymazlık, boş vermek değildir.

– Kişinin, kendini tanımasına, yeteneklerini geliştirmesine yardım edebilmektedir.

– Saydam olabilmedir.

– İnsanın en önemli gereksinimlerinden biridir.

– Merkeze hiçbir varlığı koymama, bencil olmama, her varlığın birileriyle ilişkilerini belirleyip, bu ilişkileri tutarlıya doğru geliştirme, sorunların çözümünde kubaşık çalışabilmedir.

– Tutarlı bilgiye dayalı, çoğulcu, demokratik, özgür bir ortamda gelişir.

– Bilgi, beceri ve duygunun incelmesi, tutarlı olması ve zenginleşmesidir.

 

Yapılan gözlemlere ve araştırmaya göre, sevginin işe koşulduğu eğitim ortamlarında, öğrencilerin daha başarılı olduğu söylenebilir.

 

Garry Chapman, yılların tecrübesiyle mutluluk yolunu arayanlara Sevgi Dili’ni sunuyor. Sevgi deposunun dolu tutulması gerekmektedir. İnsanlardaki sevgi oluşumu işte bu deponun varlığına bağlıdır.

 

Antik İbrani bilgesi Solomon; “Dil; yaşamın ve ölümün gücüne sahiptir. Kaygılı bir yürek insanı bunaltır, sevecen bir söz onu neşelendirir.” Der. Sözlü iltifatlar, takdir sözleri sevgiyi güçlü şekilde iletir.

 

Sevginin hedefi, istediğiniz bir şeyi elde etmek değil, sevdiğiniz insanın saadeti için bir şey yapmaktır. Şu bir gerçektir ki onaylayıcı sözler aldığımızda karşılıkta bulunmak için daha çok güdüleniriz.

 

Sevgide nitelikli beraberlik ve sohbet çok önemlidir. Konuşanı dinlerken göz temasını sürdürmek, başka bir şeyle meşgul olmamak, duyguları dinlemesini bilmek, vücut dilini gözlemlemek, sözünü kesmemek gerekir.

 

Sevgi her kapıyı açan anahtar, yaşamın lokomotifi ve mutluluğun şifresidir. Dünyamızın yaşanılır hâle gelmesi için her şeyden fazla sevgiye gereksinim vardır. İnsanların barış ve huzur içinde yaşaması önemli ölçüde sevgiye bağlıdır.

Sevgi bir iletişim biçimi olarak, kişinin kendini tanımasını, sevmesini ve de kendi yeteneklerinin farkında olmasını sağlayan önemli bir etkendir.

İnsanın doğumundan ölümüne kadar geçen sürede, tüm ilişkilerde sevgi ve sevginin gücü başrolü oynamaktadır. İnsanı, içine düştüğü kötü durumlardan, bedensel ve ruhsal hastalıklardan kurtaracak olan yine odur.

 

Öyleyse sevgi için, yaşamın yapıcı, onarıcı ve sürükleyici gizil gücü diyebiliriz. Sevgi yaşamın lokomotifi, mutluluğun şifresidir.

 

Sevgiyle kalın…

 

AKP’nin Oy Oranı % 2.32 !

Türkiye’de siyaset hakkında konuşmamız  gerekenler nedir? Ya da konuşulanlar nedir diye dönüp bir bakmamız lazım…

Ülkemizin en önemli gerçeği;fakirlik ve yoksulluktur.

On milyona yaklaşan emeklimize AK(P) iktidar tarafından takdir edilen zam % 2.32’dir. Oysa yoksulluk ve açlık geçim sınırları, gelire göre inanılmaz derecede yüksektir.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), gıda fiyatlarının 2015 Ocak ayında % 1.98 arttığını ve dört kişilk bir ailenin açlık sınırının 1.257 liraya, yoksulluk sınırınında 4.094 liraya çıktığını açıkladı. Diğer kuruluşlarında benzer tespitleri var. Bu durum bize,verilen zammın Ocak ayında eridiğini göstermektedir.

Size soruyorum, kaç tane SSK veya Bağ-Kur emeklisinin 1.257 TL maaşı var? Ya da 4.094 TL geliriniz varmı? Eğer yok diyorsanız demekki  bir çok emeklimiz ve yurttaşımız, açlık ve yoksulluk  sınırının altında yaşıyor!

Hele sözde bağımsız olan Merkez Bankası’na verilen talimatla düşürülen faizlerin, ABD dolarının yükselmesine yaptığı etki ile fakirlik ve yoksulluk iyiden iyiye insanlarımızın kaderi haline gelmiştir.

Vatanını, evini barkını ve namusunu savunmayıp Türkiye’ye kaçan Suriye ve Iraklı kaçaklara 5 milyar dolar parayı gözünü kırpmadan harcayan Akp iktidarı,mualesef aynı desteği,paranın asıl sahibi olan Türk Milletine vermekten imtina etmiştir.

Yine Türkiye işsizlikte tarihi rekorlar kırmaktadır. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, işsizlik oranı yüzde 10’larda seyretmekte, işsiz sayısıda çoktan ise 3 milyonu aşmış bulunmaktadır. Gizli işsizliğin ise 10  milyonun üzerinde olduğu uzmanlar tarafından iddia edilmektedir. Malumunuz,yüzbinlerce insanımızda devlet kapısında atama beklemektedir.

Başbakan Davutoğlu ise bu hafta sonu partisinin Sakarya il kongresinde işsiz gençlere “2016 yılında 25 bin kişilik yeni futbol stadının bitirilerek hizmete açılacağı” müjdesini vermektedir. Yani işsiz gençliğe,futbol stadı! Hatırlıyormusunuz, Erzurum’da yapılan “Kış Oyunları” için yapılan tesislerin atıl hale gelişini ve durduk yerde yıkılışını?

Türkiye’de esnaf,köylü,orta ve küçük ölçekte işletmeci sıkıntılardan yere yapışmış vaziyettedir. Sayısı yüzlerle ifade edilen vergi çeşitliliğinin ağır yükü altında ezilen insanların hali yürek acıtıcıdır…

Kredi kartı borçlusu olupta icraya düşen vatandaşımızın sayısı 2 milyon civarındadır.Halkın kredi kartlarına borcu 100 milyar Türk Lirası düzeyine ulaşmıştır.

Siz kadın cinayetlerinin arkasında ne var zannediyorsunuz? Elbette geçim zorluğu ve aşırı borçlanma!

Şimdi çıkmış başbakan Davutoğlu milyonlarca yoksul ve işsizle alay edercesine, 2015 Haziran’ında % 60 oy alacaklarını söylüyor. Üzülerek ifade edeyim ki, her türlü algı operasyonuna açık Türk Milleti, bu söylemlerle yeni bir “toplu hipnoz”a maruz bırakılmak istenmektedir.

Bana kalırsa Akp’nin gerçek oyu, emekliye layık gördüğü %2.32 düzeyinde olmalıdır!.. Onlar Türk Milletini neye layık görmüşse,karşığını da o şekilde almalıdırlar.

Eğer  yolsuzluk,hırsızlık ve rüşveti pervasızca aklayan Akp, açlık ve yoksulluk sınırlarının altında yaşamaya mahkum ettiği ve işsiz bıraktığı milyonlar tarafından %2.32’nin üzerinde desteklenirse bu bizim iyice mankurtlaştığımızı gösteren kötü bir örnek olacaktır.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin dediği gibi bir “fotokopi başbakan”olan Davutoğlu’nu, sıkıntı içinde yüzen Türk Milleti, 7 Haziran’da iktidardan göndermezse, açlığa ve yoksulluğa müstehakız demektir. Bu sebeple, Akp’nin Türk Milletine verdiği değer olan %2.32, onun da bizden alabileceği oy oranı olmalıdır. Haksızmıyım?

 

 

Başkanlık Sistemi Tuzağı

“Kimse Osmanlı’ya hakaret edemez” deyip Ayn-el Arab’daki PKK’lıların ve peşmergelerin alınlarından öpen Başbakanımız, Osmanlı’nın teröre karışmış bazı Ermenilere uyguladığı yer değiştirmeyi (tehcir) yanlış buluverdi. Herhalde bu Osmanlı’ya saygının bir gereği değildi. Son yıllarda bir moda çıktı. Haklı haksız tarihimizle hesaplaşma moda haline geldi.

Türkiye’de birbiri ile çok bağlantılı konular tartışılıyor. Başkanlık sistemi, eyalet sitemine geçiş ve bunların hepsinin kilidini açacak olan yeni anayasa ile Yeni Türkiye‘ye gidiş. Demokratik parlamenter sistem saldırı hedefi haline geldi. Oysa başta saldırıları yapanlar ve herkes bugünü;  parlamenter demokrasiye borçludur. TV ekranlarında Cumhurbaşkanı’na bağlılık ve yağcılık aldı yürüdü. Başkanlık sistemini savunanlar, parlamenter demokrasinin yürümediğinden, üç askeri darbeden bahsediyorlar. Bunu daha iyileştirmenin yollarını düşünmüyorlar bile… Meselâ %10‘luk seçim barajını %5‘e indirerek, TBMM’de farklılıkların daha iyi temsili neden sağlanmasın ki? Başbakan ve hükümet, TBMM’ne gerektiğinde hesap veriyor. Başkanlık sisteminde kim kime hesap sorabilecek? Tek adamın egemenliği her şeyden evvel bir kalite ve yeterli donanım sorunudur. Ortadoğu’daki ülkelerin çoğunluğu tek adam egemenliğine dayanıyor. Türkiye’yi klasik bir Ortadoğu ülkesi haline dönüştürmek büyük bir haksızlık ve gaflet olur. Başkanlık sisteminde kararların hızlı alınabileceğinden bahsediliyor. Kararların hızlılığı kadar, doğruluğu ve ülke için geçerliliği de önemlidir.

Yapılan araştırmalarda Mart 2011’de başkanlık sistemine geçilmeli diyenlerin oranı %38,2 iken, yoğun propaganda ve tek taraflı şartlandırmaya rağmen, bu oran Mart 2013’de %32,3‘e düşmüştür. Yoğun propaganda bugün de devam etmektedir. Bazılarının “Efendim kritik bir safhadayız; işlerin hızlı ve düzgün yürütülebilmesi, sorunların aşılabilmesi için Merkez Bankası gibi bağımsız kurumların devre dışı bırakılması gerekir. Sayın Erdoğan Cumhurbaşkanı kaldığı sürece bu sistem işlesin, Erdoğan sonrası parlamenter sisteme dönülsün” şeklindeki anlayış mantıkla ve devlet yönetiminin ciddiyeti ile kesinlikle uyuşmaz. Cumhurbaşkanlarına veya başbakanlara göre devletin yönetim şekli, yapısı ve hukuk düzeni değiştirilemez. Tersine kişiler Anayasa ve hukuk devletine uymak zorundadırlar. Kişiler ve iktidarlar geçicidir. Ancak devlet ebed-müddettir. Belirli bir dönem ülkeyi yöneten kişilerin özelliklerine göre devlet şekillendirilemez. Sayın Cumhurbaşkanı daha başkanlık sistemine geçmeden yetkilerini aşıyor, tarafsızlığını koruyamıyor, parti genel başkanı gibi davranıyor. Başkanlık yetkisi ve sorumluluğunun verilebilmesi için, devletin kuruluş felsefesiyle ve temel ilkeleriyle çatışır olmamak da esastır. Başkan toplumu bütünüyle kucaklayabilmeli ve temsil kabiliyetine sahip olmalıdır. Bugün böyle bir siyasi manzara ile karşı karşıya olmadığımıza göre, bize düşen görev parlamenter sistemin aksaklıklarını giderebilmektir.

Aslında Türkiye’de başkanlık sistemine çoktan geçilmiş; haberimiz yok. Faiz gibi teknik bir konuda devlet bakanını atlayarak Merkez Bankası Başkanına faizleri düşürün emirleri yağdırıldı. Sayın Cumhurbaşkanı’nın danışmanlarının konuyu Sayın Babacan ve Merkez Bankası Başkanı kadar bilmedikleri çok açık. 7 Haziran seçimlerine giderken durgunluğu giderip tüketimi artırmak, piyasayı canlandırmak, suni ve geçici refahın sürdürülebilmesi için zayıflayan sıcak para girişleri gerekiyor. Riskli ve kırılgan ekonomimiz dolayısıyla, 2015 çok zor geçeceğe benziyor. Faiz onun için gündemde. Kronik enflasyonu düşürmenin tek yolu faizle ve para politikası ile oynamaktan geçmez. Faiz düşüşü kıt tasarrufları dövize yönlendirir ve döviz kurunun yükselmesi de yeni maliyetler doğurur. Dövizin yükselmesinin ihracatı artırması gerekirken maalesef ihracat %9,8 azalıyor.

Aslında başkanlık sistemi ve eyaletlere geçiş Türkiye’ye makas değiştirtmekle ilgilidir. Yeni anayasa ile Yeni Türkiye’ye varmada etnik ırkçılık kullanılarak Türk Milletinin reddi ile özgürlükçü ve demokratik olunacağı ileri sürülüyor. Meclise bütün farklılıkların ve ayrımcılığın yansıması, milli kimliksiz bir kalabalık haline dönüşmek hedefleniyor. Kısaca Türk Milleti’nin altına dinamit konuyor. HDP’nin Bölge ve yaratılacak milliyet özerklikleri yolu ile Türkiye kurtulacak! 1923’ten beri süren ara rejim sonlanacak! Bu çirkin tezgâhı 7 Haziran’da sandık bozmalıdır.

 

İlahiyat Profesörü HASAN ELİK ile İslam âleminin iktisadî yapısı üzerine konuştuk.

GİRİŞ:

Zerreden küreye bütün kâinatı en ince hesaplarla yaratıp yaşatan, görüp gözeten; insanı akıl nimetiyle donatarak evrenin baş eseri kılan, arzın her türlü imkânlarını onun istifadesine sunan, yeryüzünde sosyal, ekonomik ve ahlakî düzeni kurma görev ve şerefini de ona tevdi eden yüce Allah’a hamdüsena ediyorum. O’nun mesajlarını bizlere ulaştıran bütün elçilere ve elçiler zincirinin son halkası Hz. Muhammed Mustafa’ya salâtüselâm ediyorum. İnsanlığın maddî-manevî kalkınması, dünyamızın huzur ve barışı için hayatın her alanında çaba gösteren bütün insan soyuna minnet ve şükranlarımı sunuyorum.

Okuyucularımıza Cenab-ı Hak’tan sağlık ve afiyet diliyorum.

İslam dininin temel kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim’in bütün orijinalliği ile elimizde bulunması, bu dinin ilke ve ibadetlerinin de tüm sâfiyetiyle devam etmesinin garantisi olmuştur.

Tevrat’ı da ondan öğreniyoruz. İncil’i de ondan öğreniyoruz. Tarihin bile kaydetmediği bazı peygamberlerin isimlerini ve mesajlarını Kur’ân-ı Kerim’den öğreniyoruz.

Ancak şu önemli hususa da dikkatinizi çekmek isterim; Kur’ân-ı Kerim önceki semavî din kitaplarını sadece doğrulamakla kalmıyor, aynı zamanda tahrifata uğramış yönlerini doğrultuyor da… (Bkz. Maide 5/48)

Evet, Kur’ân-ı Kerim bütün mukaddes kitapların mesajını bünyesinde barındıran, peygamberlere emredilen bütün ibadetleri beyan eden bir kitaptır. Örneği: Kur’ân-ı Kerim’e baktığımızda, Hz. İsa’nın; ‘Ben namaz kılmakla ve zekât vererek benliğimi arındırmakla emrolundum.’ (Meryem 19/31) dediğini görüyoruz. Bir başka ayette, orucun sadece Ümmet-i Muhammed’e değil, bütün insanlığa farz kılınmış olduğunu öğreniyoruz. (Bakara 2/183). Yine, Hz. İbrahim’in; ‘Benim namazım da, kurbanım da, orucum da, diğer bütün ibadetlerim de beni yaratan Allah içindir.’ (En’âm 6/162) dediğini görüyoruz.

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan bütün ibadetler önceki bütün peygamberlere de farz kılınmış ibadetlerdir. İbadetler 610 yılında Hz. Muhammed’e ilk defa farz kılınmış değildir. Bizim yaptığımız bütün ibadeder ana hedefleriyle, mesajlarıyla bütün peygamberlere ve bütün insanlığa farz kılınmıştır. Zira Hz. Muhammed ilk peygamber değil, son peygamberdir.

Ancak şimdi bakıyorsunuz; diğer semavî dinlerde aslî manaasıyla ne namaz kalmış, ne oruç kalmış, ne hac kalmış, ne zekât kalmış…

Demek ki, Kur’ân tarih boyunca bütün insanlığa iletilen mesajları, ibadetleri, emredilen-yasaklanan her şeyi önümüze getirmiş. Bunu biraz da gizemli bir şekilde; kıssalar halinde ifade ederek daha rahat anlamamızı sağlamıştır.

Çok şükür ki, Kur’ân gibi yüce bir kitaba sahibiz.

Dolayısıyla, Kur’ân demek, bütün peygamberlerin, bütün kitapların, bütün dinî değerlerin toplandığı ilahî bir kaynak demektir. O halde, Kur’ân bütün insanlığın kitabıdır.

İslâm’ın kitabı korunmuştur; peygamberinin hayatı apaçık ortadadır. Peygamberin doğduğu yer, -doğduğu eve varıncaya kadar- bellidir. Kabri bellidir. Dinin ana mabedi olan Kâbe bellidir. Bu Müslümanlar için muazzam bir kazançtır.

Yüce Kur’ân buyuruyor ki; bazı din mensupları kitaplarıyla amel etmediler; ibadetleri zayi ettiler; tahrif ettiler. Namazla oynadılar, oruçla oynadılar, zekâtla oynadılar, hacla oynadılar… İnancı maddî değerlerle değiştirdiler. Dini şahsî çıkarlarına âlet ettiler ve sonuçta dinin sunduğu güzelliklerden mahrum kaldılar… Kendileri kaybettiler (Örnek olarak bkz. Bakara 2/79; Maide 5/78-79; A’râf 169).

Kur’ân’a baktığımızda, insanlığın din karşısındaki genel tutumunun şöyle olduğunu anlamaktayız:

Öncelikle; bazı din mensupları takva adına dini zorlaştırdılar, hatta zorlaştırmayı din saydılar; böylece dini yaşanmaz hale getirdiler. Din de bu ortamda barınamadı, yaşayamadı… Bir yerlerden patlak verdi…

İkinci anlayış da dini bir oyun-eğlence edindiler, basit çıkarlarına; geçimlerine, ticaretlerine, siyasetlerine alet ettiler. Dini din olarak korumadılar; saygı duymadılar. Samimiyetle, ihlâsla ona yapışmadılar. Ona karşı gerekli ciddiyet ve hassasiyeti göstermediler.

Her iki anlayış da din realitesinin insanlığa fayda sağlamasını engelledi…

Ama İslâm ümmetine gelince, Hz. Muhammed’in tebliğine muhatap olan Sahabe ve onları izleyen Müslümanlar Kur’ân’ı korumuş; ibadetleri değiştirmemişlerdir; imkânları ölçüsünde dine uymuşlar, dini kendilerine uydurma yoluna gitmemişlerdir.

Tarih bize; bir, dinlerine uyan insanlardan, bir de dini kendilerine uyduran insanlardan bahseder. İslâm toplumlarının tarihine baktığımızda, uygulamada bazı aksaklıklar olsa da, onların dini kendilerine uydurmadıklarım, kendilerinin dine uyduklarını görüyoruz.

 

Prof. Dr. HASAN ELİK

 

 

Çetinoğlu: Hocam İslam dünyasına baktığımızda, birkaç ülke hâriç, genel bir azgelişmişlik gözlemleniyor. Müslüman toplumların kalkınmışlık, gelişmişlik konusunda problemleri var. Bu problemler nereden kaynaklanıyor?

Elik: Kalkınmışlık, gelişmişlik, ekonomik refah, bilim, teknoloji v.b. değerler, ferdî olmaktan ziyade sosyal olgulardır. Dolayısıyla, bu değerleri elde etmek için organize olmanın gereği ve yararı açıktır. Bu oluşumları sağlamadan, konuyu sadece inanç bazında ele alarak dinî öğütler ve yalnızca kişiye yönelik çabalarla çağdaş kalkınmışlık düzeyine ulaşılamaz. Bu hedefe ulaşmak için, bütün meslek ve sivil toplum kuruluşları, insanları iş ve meslek sahibi yapmaya yönelik organizasyonlar, düzenlemelidirler. Bir insan için meslek sahibi olmak, birçok şeye sahip olmaktan daha önemlidir. İnsanlara iş vermek, onları kabiliyetleri yönünde geliştirmek ise en büyük sosyal ödevdir. Bugün ülkemiz hâlâ kalkınmış ülkeler arasında değilse bu, kişilerin yetersizliğinden ziyade, sosyal alanda teşkilatlanamamanın veya var olan kurumların yeterince fonksiyonel olmayışının sonucudur. Çünkü her insan mutlaka bir işe yarar. Başarısız insan yoktur, başarısız yönetimler ve organizasyonlar vardır. Bir kurumun en temel ödevi ve başarısının göstergesi, kendisine duyulan ihtiyacı asgarîye indirmektir. Bu bağlamda, bir toplumda iş ve meslek sahibi olanların oranı, ilgili kuruluş ve yönetimlerin başarılarıyla doğru orantılıdır.

Ünlü düşünce adamı Pascal’ın dediği gibi, yönetimlerin en temel görevi, insanları iş ve meslek sahibi yaparak işsizliği ortadan kaldırmaktır. Sosyal güven ve huzuru sağlamak için kanunî düzenlemeler bir yönetimin ne kadar mecburî görevi ise, halkın refah düzeyini artırmak da sosyal adalet adına onun en başta gelen görevidir. Aksi takdirde, sosyal düzenden bahsetmek ve onu korumak mümkün değildir.

Çetinoğlu: İşaret buyurduğunuz konularda insanlarımız yeterli ölçüde aydınlatılabiliyor mu?

Elik: Bayram ve cuma namazlarında yüz milyonlarca Müslüman bir araya geliyor. Bu konular camilerde gerekli ehliyeti hâiz din görevlileri tarafından anlatılabilse, kısa sürede büyük mesafeler alınacağı muhakkaktır.

Ancak biz, başkalarının gıpta ettiği değerlerimizle övünmekle kalmayıp eksiklerimizi de görmek ve onları tamamlamak durumundayız. Elinizdeki kitaplar da bunu hedeflemektedir.

İslâm zaten insanın şartlarına göre düzenlenmiştir.

Yani, sistem kendi içerisinde, herhangi bir insanın müdahalesine ihtiyaç olmadan insanî şartlara göre ayarlanmıştır. Cenab-ı Hak daha işin başında, dini insanî şartlara göre ayarlamıştır. Yapılması gereken; daha din vahyedilirken yapılmıştır.

Çetinoğlu: Sistemde problem yok. Sıkıntılar uygulamadan mı kaynaklanıyor?

Elik: Bir ‘fıtrat dini’ olarak İslâmiyet; her şarta uyum sağlayan, son derece sade ve kolay bir dindir. Dolayısıyla, O’nu zorlaştırmak da kolaylık sağlamak adına ciddiye almamak da yanhşür. Allah’ın bundan herhangi bir zarar görmesi söz konusu değildir. Zira din; Allah’a fayda sağlayan bir kurum değil, bizim ihtiyaçlanmızı gideren ilahî bir lütuftur.

İnanan, dürüst ve erdemli davranan kimselere hiç şüphesiz mutlu bir hayat yaşatırız.’ (Nahl16/97)

Öncelikle şunu ifade edelim ki; geri kalmışlık problemi, -başka sebeplerin yanında- şayet İslâm’la ilişkilendiriliyorsa -ki bizce de ilişkisi vardır- konunun, İslâm’ın temel kaynağı olan ve özgün haliyle elimizde bulunan Kur’ân ışığında ele alınarak incelenmesi gerekmektedir.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim’de; Müslüman toplumların huzurlu, güvenk ve müreffeh bir hayat süreceğini beyan etmektedir:

Allah, imana erişip dürüst ve erdemli davramşlarda bulunanlara, tıpkı kendilerinden önce gelip geçen bazı toplumları egemen kıldığı gibi, onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına; çektikleri korkulardan, kaygılardan sonra onları mutlaka güvenli bir duruma kavuşturacağına dair söz vermiştir.’ (Nur 24/55)

İnanan, dürüst ve erdemli davranan kimselere hiç şüphesiz mutlu bir hayat yaşatırız.’ (Nahl 16/97)

Bu ilahî beyana rağmen gerçek böyle değilse -ki değildir- o zaman problem ya Kur’ân’dan veya Müslümanlardan kaynaklanıyor demektir. Allah kelâmı olan Kur’ân’ın doğruluğundan şüphe edilemeyeceğine göre, problem, Müslümanlarda demektir.

Çetinoğlu: Kur’an-ı Kerim’in emrettiği gibi Müslüman olanlarda problem olmasa gerek

Elik: Bu durumda, ‘Müslüman kimdir?’ sorusuna cevap vermemiz gerekmektedir.

Çetinoğlu: Lütfeder misiniz?

Elik: Kur’ân’a göre, Müslüman; ‘Müslümamm’ diyen kimse değil, ‘Müslüman olan; yani İslâm’ı uygulayan kimsedir. (Ankebut 29/2-3). Öyle ise, Müslümanı belirlemek için öncelikle İslâm’ı bilmek gerekmektedir. Zaten, problem de İslâm’ı tanımadan Müslüman’ı tanımlamaktan kaynaklanmaktadır.

Çetinoğlu: Müslümanların, İslam’ı yeterince bildiklerinden yana tereddütleriniz var gibi

Elik: Eh, biraz… Daha da önemlisi bildiklerini uyguluyorlar mı? Mesele burada. Sizin de az önce belirttiğiniz gibi, uygulamada.

Çetinoğlu: Teşhis isabetli ise, tedavi ihtimali güçlenir. Devam buyurur musunuz Hocam?

Elik: Çok basit: Hac, İslam’ın 5 şartından biridir. Hac’da, Safâ-Merve arasında nasıl sa’y ediyorsak, ibâdette bile bu hareket varsa, aktif hayatta daha aktif olmak gerekiyor.

Çetinoğlu: Nasıl yani?

Elik: Kâbe’yi tavaf ederken Hakk’ın etrafında nasıl dönüyorsak ve bunun adı ‘ibâdet‘ oluyorsa, hayatımız boyunca da doğrunun etrafında döneceğiz.

Çetinoğlu: Herkesin kendisine göre bir doğrusu var

Elik: Hayır. Herkes kendi doğrusununa göre değil, Kur’an’daki doğruya-doğrulara göre hareket edecek.

Çetinoğlu:Bayram ve cuma namazlarında yüz milyonlarca Müslüman bir araya geliyor.’ Demiştiniz. Bunun içindi herhalde. Camiler Kur’andaki doğruları öğrenme yeri olmalı…’ diyorsunuz

Elik: Tekrar edeyim: Bu konular camilerde gerekli ehliyeti hâiz din görevlileri tarafından anlatılabilse, kısa sürede büyük mesafeler alınacağı muhakkaktır.

Çetinoğlu: Yeterli mi? Hepsi bu kadar mı?

Elik: Bana göre Müslüman toplumlar, Allah’ın esas kitabı olan kâinat’ı ihmal etiler. Allah’ın tartışmasız kitabı tabiattır. Kur’an da Allah’ın kitabıdır. Fakat o daha ziyade Allah’ın bir hitabıdır. Bunları yeni duyanlar biraz zorlanacaklardır.

Çetinoğlu: Açıklama yapar mısınız?

Elik: Evet! Kur’an Allah’ın hitabıdır. Hz. Muhammed’e Cenab-ı Hakk’ın Cebrail vasıtasıyla konuşmasıdır. Kelam’dır, hitabettir, okuma parçalarıdır.

Çetinoğlu: Peki neyi okuyor, ne anlatıyor Kur’an?

Elik: Kâinatı okuyor. Surelerin isimlerinden de anlaşılıyor. Demek ki Kur’an tek başına -yani bizatihî kendisi- olarak okunacak bir kitap değildir. Kur’an akıl-gönül birliğini sağlayanların kâinat üzerinden tefekkür ettiklerini, yeryüzünde gezip dolaşırken, seyahat ederken düşündüklerini aktarıp bize de ‘düşünün‘ diyor ya, işte öyle tedebbür ve tefekkürle okunacak bir kitaptır.

Biz Müslümanlar, Allah’ın esas kitabı olan kâinatı bıraktık, ezbere Kur’an okuyarak işi halledeceğiz, zannettik. Dünyayı kalkındıracağız, ahreti kazanacağız… Problemlerin üstesinden dua ile geleceğiz, diye düşündük.

Çetinoğlu:Oturup sâdece okumakla olmazDiyorsunuz

Elik: Olmaz! Hz. Peygamber 23 yıllık Peygamberlik hayatında Bedir, Uhud, Hendek, gibi 3 büyük savaş yaptı. Yerine göre vuruştu, dişleri kırıldı, dağa çıkmak mecburiyetinde kaldı… Fakat biz -sözde kalan- dualarla memleketimize sulh-selamet getireceğiz.

Yok öyle bir şey!

Çetinoğlu: Hocam teşekkür ederim. Mesajınız muhataplarına ulaştırılacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

Prof. Dr. HASAN ELİK:

1949 yılında Tokat’ta doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da bitirdikten sonra, 1976 yılında İstanbul Üniversitesi   İlahiyat  Fakültesi’nden mezun oldu.

 

1977 yılında ilmî araştırmalar yapmak üzere Suudi Arabistan’a gitti.

 

King  Abdülaziz Üniversitesi Arap Dili Enstitüsü’nü Pekiyi dereceyle bitirdikten sonra, 1982 yılında “Nur suresinde toplumsal adab” isimli mastır tezini tamamladı.  Adı geçen üniversitede ‘Tahâvî’nin Müşkilu’l-âsâr‘ adlı eserinin edisyon kritiğini yaparak 1989 yılında doktor unvanını aldı, 2007 yılında profesör oldu.

 

Yayınlanmış eserleri:

01- DİNİ ÖZÜNDEN OKUMAK: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını.

02- KUR’AN’IN KORUNMUŞLUĞU ÜZERİNE: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını

03- KUR’AN IŞIĞINDA FARKLI KONULAR, FARKLI YORUMLAR: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayını

04- İÇİMİZDEKİ ALLAH: İstanbul, 2007

05- MODEL İNSAN PEYGAMBER: İstanbul, 2007

06- EVRENSEL MESAJ / KUR’AN: İstanbul, 2007

07- İSLAM VE İNSAN: İstanbul, 2007

08- İSLAM VE HAYAT: İstanbul, 2007

09- YARATAN VE YARATILANLARLA İLETİŞİM BİÇİMİ OLARAK İBÂDET: İstanbul, 2008

10- İSLAM VE DENGE: İstanbul, 2008

11- İSLAM’IN VA’DETTİĞİ HUZUR: İstanbul,2008

12- BÜTÜN İNSANLAR HÜR VE TOK OLUNCAYA KADAR: İstanbul, 2009

13- KURULUŞ VE KURTULUŞUMUZDA İSLAM: İstanbul, 2009

 

 

Zor Geliyor Seher Saymak

Sıkıntılar yumak yumak
Zor geliyor seher saymak
Namertlere boyun eğmek
Ölümlerden beter bize

Keyfi kaçık suskun diller
Tat kalmamış mahzun haller
Gülistan gibi gönüller
Buram buram tüter bize

Biliriz ki her şey fani
Varsa başı gelir sonu
Boş verin siz şunu bunu
Bir tatlı söz yeter bize

Yara varsa eğer özde
Tat tuz kalmaz artık sözde
Düşman oku acıtmaz da
Dostun sözü batar bize

Devran döner bir an gelir
Gece biter sabah olur 
Dostlar gelir bizi bulur
Bir demet gül atar bize

Korkutmuyor karanlıklar
Kışlar varsa bahar da var
Seher gelir güneş doğar
Mutluluklar katar bize

 

Sosyal Medyanın Kaliteli Yaşamımız Üzerindeki Etkisi

1989 yılında doktora tezimi yazarken, okuyup öğrendiğim bir gerçek hala aklımdadır. “Teknolojik gelişmeler öyle hızlı bir şekilde olur ki, tozu dumana katarak gelir. Homurtusu çok uzaklardan duyulur. Uyum sağlayabilenler, başarılı olurlar, uyum sağlayamayanlar ise, tozun dumanın içinde kaybolur giderler.”

Teknoloji üreticilerinin işi gücü ar-ge çalışmaları yapmaktır. İnnovatörler artık tasarlayacakları yenilikleri insanlara anket yaparak sormuyorlar. Kendilerini de tüketici yerine koyarak, kimsenin aklına fikrine gelmeyecek özelliklerde teknolojik icatlara imza atıyorlar. Ürettiklerini hayatımıza öyle bir sokuyorlar ki, uyum sağlayamayan veya kulaklarını tıkayanlar bir müddet sonra, topluma yabancılaşmaya veya hayatlarında gerekli olan bazı işlemleri yapamamaya başlıyorlar.

Günümüzde herkesin kullanmaya mecbur bırakıldığı, sosyal medya unsurlarından en önemli ikisi, facebook ve akıllı telefonlardır. Bunları kullanmamakta hala direnen var mı bilmiyorum ama okul işlemlerinin, banka işlemlerinin, devlet işlemlerinin birçok yere müracaat verilerinin yerine getirilmesinde sosyal medyayı kullanma zorunluluğumuz vardır.

Zaten söz konusu teknolojik gelişmelere imza atanların amaçlarının başında, ürettikleri ürünlerin mümkün olduğu kadar çok insan tarafından kullanılması ve sonucunda da, yüksek düzeyde paralar kazanılması gelmektedir.

Günümüzde cep telefonu kullanmayan kalmadı. Genç nesil ise, planlı programlı olarak belirli bir zaman diliminde “pazarın kaymağını alarak” yeni ürünleri piyasaya süren teknoloji üreticilerine dört-beş ayda, hadi diyelim bir yılda yenileyerek, yeni teknolojilere ayak uydurmaya gayret etmektedir.

Gerek gösteriş, gerek rekabet, gerek daha üstün işlemler yapabilme, gerek en önde olabilme, gerek egosunu tatmin etme gibi saiklerle, eldeki  akıllı cihazlar sürekli yenilenmektedir. İnternet hizmetine ulaşımın kolaylaşması, ucuzlaması ve bazı işlemlerin yürütülmesinde vazgeçilmez olması, söz konusu amacı hızlı bir şekilde kamçılamıştır.

Sosyal medyanın sayısız faydası vardır. Dost ve arkadaşlarla hızlı ve etkin iletişim kurma, ölüm-doğum gibi haberlerin hızla duyurulması, yetenekli insanların hünerlerini kısa sürede birçok kimseyle paylaşabilmesi, her türlü reklamın kolayca yapılabilmesi, merak edilen kişi ve konulara hızlıca ulaşılabilmesi vb. gibi konularda yabana atılamaz faydaları vardır.

Ancak, kötü amaçlarla kullanılması, teşhircilik, röntgencilik, terbiyesizlik, ağır şaka, dalga geçme, hayatın gerçeklerini “ti”ye alma, suistimal, hesapları ele geçirme, sarkıntılık, tehdit etme, rencide etme, gizli kalması gerekenleri ifşa etme, şantaj sebebi olarak kullanma, gerçeği saptırarak veya abartarak ifşa etme vb. gibi yıkıcı ve zarar verici etkilerini de unutmamamız gerekiyor.

Ayrıca, zaman hırsızlığı yapması, durağan bir hayata geçirerek ataletin pençesine atması, geyik muhabbeti yapılarak kıymetli zamanın öldürülmesi, gereksiz tartışmalara dâhil olarak, kavgalara ve kinneşmelere sebep olması, istemediğimiz görüntüleri izleme zorunda kalmamız, bizi hiç ilgilendirmeyen özel yaşantılarla ilgili yazı ve görüntülere zaman harcamak durumunda kalmamız vb. gibi birçok negatif etkileri de bulunmaktadır.

Toplumsal ve sosyal hayatta çok iyi bilmemiz bir gerçek vardır: “Getirisi yüksek olan şeyin, götürüsü de yüksektir.” “Getirisi düşük olan şeyin, götürüsü de düşüktür.” Bu konu risk alma hususunda da geçerlidir. Yüksek risk alan birisi kazanırsa yüksek kazanır, kaybederse de yüksek kaybeder. En önemli örneği de menkul kıymetler borsadır. Yüksek parayla girerseniz, kazancınız da kaybınız da o oranda yüksek olur.

Ağır sonuçlar doğuracak zararlarına rağmen, faydalarından yararlanmak ve gündemden düşmemek adına, sosyal medyayı kullanmamız gerektiğine itiraz edileceğini zannetmiyorum.

Nasıl ki, televizyonlar ilk çıktığı zaman,  negatif yönlerinden dolayı kullanmamakta direnenlerin hepsi sonuçta pes etmişlerdir. Eğer, hala sosyal medyaya direnenler var mı bilmiyorum ama onlar da günün birinde mutlaka pes edeceklerdir.

Peki, ne yapmalıyız?

–         Sosyal medya ve akıllı telefonları mutlaka rasyonel, etkin, verimli ve rantabl bir şekilde kullanmalıyız.

–         Yüksek kaliteli amaç ve hedeflerimize ulaşabilmek için, onları araç olarak kullanmalıyız. (İş müracaatı, yazdıklarımızı kitlelere ulaştırmak, duyuru ve ilanlarımızı yaymak, eski dost ve arkadaşlarımıza ulaşmak, ürün ve hizmetlerimizi pazarlamak, hünerlerimizi paylaşmak, acil ilanlarımızı duyurmak, eğitimimize – işimize ve ilişkilerimize destek sağlamak vb. için).

–         Sosyal medya kullanımını bizim irademiz akıllı ve etkin bir şekilde yönetmeli, onun girdabında kaybolup gitmemeliyiz.

–         Sosyal medya kullanımında ölçüyü ve dengeyi kaçırmamalıyız.

–         Mutlaka kaliteli yaşamımıza üstün katkılar sunacak bir şekilde kullanmalıyız.

Peki, neleri yapmamalıyız?

–         Sosyal medyaya günde ayıracağımız zaman,  makul ve hak ettiği bir süreyi asla aşmamalıdır.

–         Kaliteli yaşamımız için önemli olan görev ve sorumluluklarımızı geriye iteklettirecek kadar hayatımıza girmemelidir.

–         Dost ve arkadaşlarımızla, sevdiklerimizle, aile yakınlarımızla iletişimi azaltacak, sevgi sunumu ve paylaşımına zarar verecek kadar zaman ayırmamalıyız.

–         Bize anormal gelen bazı paylaşımlar, bazı insanlara normal gelebilir. İnatlaşarak ve iddialaşarak kavga ortamına sürüklenmemeliyiz.

–         Birilerinin şaka niyetiyle paylaşımı diğerine çok olumsuz bir şekilde etki yapabilir. Bunlara verilecek cevapların yeni kavga ve negatif sonuçlara sebebiyet vermeyecek hassasiyette olmasına dikkat edilmelidir.

–         Günde 8 saat kaliteli gece uykumuzu, sevdiklerimize ayıracağımız yüksek kaliteli ve anlamlı zamanı, görev ve sorumluluklarımızın gereklerini, spor ve egzersizlerimizi, kişisel bakım ve hijyenimizi, üretim ve paylaşımlarımızı, yardımlaşma ve dayanışma eylemlerimizi, kariyer ve gelecek planlamalarımızı, velhasıl önem arz eyleyen bütün işlerimizi, sosyal medyanın insafına terk etmemeli, janjanına ise, asla feda etmemeliyiz.

–         Mutfağımızdaki bıçağı gerektiği gibi kullanmadığımız zaman elimizi kesiyor veya kaza ile üzerine düştüğümüz zaman, ölümcül yaralar açabiliyor diye, kullanmaktan nasıl vazgeçmiyorsak; sosyal medya ve akıllı telefonlarımızı da olumsuz yönlerine dikkat ederek, irademizi tümüyle teslim etmeyerek ve hayatımıza kalite ve anlam katmasını sağlayarak kullanmaya devam etmeliyiz.

–         Asla ve asla “ayranı yok içmeye..”,  “kuyruğu dik tutma”, “hava atma” ve “egomuzu tatmin etme” gibi olumsuz düşünce ve eylemlerin peşine düşerek; başkalarını  küçük görme, aşağılama, rencide etme, değersizleştirme sığlığına düşmememiz gerekir.

Selam, sevgi ve dualarımla.   Allah’a (cc) emanet olunuz.