25.8 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 824

AKP’den Aday Adayı Olan Milliyetçilere Sorular

7 Haziran’da yapılacak milletvekili seçimleri için aday adaylığı müracaatları devam ediyor.

AKP’den aday adayı olanlar içinde, kendisini Türk olarak tanımlayan, Türk Milliyetçisi hissedenler herhalde vardır.

Özellikle seçimler yaklaşınca AKP liderleri “tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak” sloganlarını sıkça telaffuz eder. PKK terör örgütü ve yan kuruluşlarına sert görünümlü çıkışlar yaparlar. “Eski ülkücülerden“, onların çektiklerinden bahseder, gözyaşı sosuna bandırılmış metinler okurlar. Hatta rahmetli Alpaslan Türkeş’ten bir vesileyle bahsederler.

Çünkü AKP tabanından sayılan “milliyetçi” oylar vardır ve bu oyların yoğun olduğu bölgelerde “Türk Milliyetçisi” olarak tanınan adaylar gösterilir.

AKP’nin bu politikaları bugüne kadar başarılı oldu.

AKP yandaşı anket firmalarının da tespit ettiği gibi MHP’nin gerçek tabanı asgari yüzde 26-28 arasındadır. Yani kendisini Türk Milliyetçisi olarak hissedenlerin yarısı MHP’ye oy vermemektedir. MHP’nin gevşek oylarının çoğunun CHP’ye değil, AKP’ye kaydığı aşikârdır.

Özellikle “Selçuklu Hilali” diye adlandırılan ve MHP tabanının en güçlü olduğu şehirlerde MHP, AKP’nin ardından ikinci sıraya düşmüştür.

AKP seçmeninin diğer büyük bir kesimi de (MHP’ye yakın olmasa bile) Türk milliyetçisidir. Bu kesimin de kendi partisi dışındaki ikinci tercihi MHP’dir.

*****

Adaylara Saygı Duymamız İçin

Milletvekili seçilmek ve siyaset yoluyla milletimize hizmet etmeyi istemek saygı duyulması gereken bir durum.

Kendi inanç ve fikirlerinize uyan bir partinin adayı olarak Meclis’e girmek ve siyasi, ahlaki, dini, ekonomik değerlerinize uygun politikalar geliştirilmesine katkı sağlamaya çalışmak önemli ve değerli bir tercihtir.

AKP’den aday olup, kendisini Türk hissetmeyen veTürk milliyetçiliğini ayakları altına alanlara” bugün için bir sözüm yok.

AKP’den aday adayı olan Türk Milliyetçilerine ise bu çerçevede saygı duymamız, şu sorulara makul ve mantıklı cevaplar almamıza bağlı.

***

AKP iktidarları boyunca, gittikçe yoğunluğu artan bir şekilde, Türk kimliğine karşı sistematik bir saldırı yapılmakta. Türk olmaktan adeta utanır hale getirildik.

AKP dönemi “Ne mutlu Türk’üm Diyene” sloganının ayıplandığı, “Varlığım Türk varlığına armağan olsun” sözünden rahatsız olanları rahatlatmak için “Andımız‘ın” kaldırıldığı, Atatürk’ün ve Cumhuriyetin temel ilkelerinin saldırıya uğradığı bir dönem oldu.

Bu dönemde devamlı olarak, 1915 olayları sebebiyle Ermenilerden özür dilememiz istendi. Dersim olaylarını “katliam” olarak niteleyip, Kerbela’ya benzettiler. Bu sebeple isyancılardan, İngiliz ajanı bazı Kürtlerden, tarihi hesaplaşmalar yaşadığımız Türk’e düşman olan unsurların hepsinden özür dilememiz gerektiği anlatıldı.

“AKP iktidarından önce hepimiz Türk’tük. Türk olmaktan kurtulduk” dediler.

O halde ilk sorumuzu soralım.

Ey, AKP milletvekili aday adayı. Siz de Türk olmaktan kurtulan ve bundan mutlu olanlardan mısınız?

Öyleyse AKP milletvekili olmaya çalışmak size yakışır.

***

Silah bırakmamış terör örgütü ile müzakere edilerek ve bir bölgemiz PKK ve yan kuruluşlarının hâkimiyetine devredilerek bölgede paralel bir devlet yapılanması gerçekleşti.

Türkiye’nin Anayasası ve kanunları Meclis’te görüşülmeden diğer muhalefet partilerinin bilgisi ve onayına sunulmadan, terör örgütünün İmralı ve Kandil’deki liderlerinin onayına sunulmakta. Terör örgütü fiilen Türk Devletini yöneten bir ortak haline getirildi.

Ey AKP’den aday adayı olan Türkler, milliyetçiler. Seçimden sonra, Çetebaşı Apo yönetiminde Özerk bir Kürdistan kurulması, (seçilirseniz sizin oylarınızla) Anayasal bir statüye kavuşturulacak.

Ülkemizin bölünmesine ve devletimize PKK’nın ortak edilmesine gönül rahatlığıyla “evet” diyebiliyor musunuz?

Cevabınız “evet” ise tercihiniz doğrudur. Yerinizi bulmuşsunuz demektir.

***

Saray‘ın bugünkü emanetçisi “Türkiye tipi bir başkanlık” sistemi ile “diktatörlük” düzenine kapı aralayacak bir çalışma içinde. Bu çalışmanın başarısı AKP’nin seçimi kazanmasına bağlı. Yani siz adayların seçilmesine.

Kendisini yargı denetiminden tamamen muaf tutacak, bu “nevi şahsına münhasır (kendine özgü) Başkanlık Sistemi” ile geri kalmış diktatörlük ülkelerinden biri haline gelmemiz için oy verebilecek misiniz?

***

17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları kapsamında açıklanan bütün ses kayıtlarının doğru olduğu, montaj ve dublaj olmadığı açığa çıktığı halde, istifa ettirilen 4 bakan, Reza Zerrab ve diğer sanıklar yargıdan kaçırıldı.

Ucunun nereye kadar gideceği bilindiği için AKP milletvekillerinin oylarıyla Yüce Divan yolu da kapatıldı.

Ey yeni aday adayları. Siz de “itiraf etseler bile bende makul şüphe oluşmadı” diyecek bir pişkinliğe sahipseniz, partinizi ve şahıslarınızı hırsızların hamisi durumuna düşürürken, aklınıza ve vicdanınıza değil, yukarıdan gelen emirle oy verecek meşrepte iseniz tercihiniz doğrudur.

***

Sizden önceki sözde Türk milliyetçisi AKP milletvekilleri bütün bunları yaptılar. Onlar bütün bu imtihanlardan geçemediler. Anlaşıldı ki Onlar Türk ve milliyetçi sıfatlarını kullanırken samimi değiller imiş. En azından bu sıfatları kullanmaya layık değillermiş.

***

Ey AKP aday adayları. Bütün bunlar değil de, belki de son 6 senedir ekonomik büyümenin yüzde 3’ü aşamamış olmasına bir çare bulmuşsunuzdur. AKP öncesi Cumhuriyet dönemi ortalaması yüzde 5 olan büyümenin gerisine düşen partinizin ekonomik başarısızlığını savunmanız kolay olmayacak.

Hatta ABD’nin faiz politikasının değişmesi ve AB’deki ekonomik durgunluk sebebiyle büyümenin yüzde 3 civarında devam etmesi bile daha zor olacak.

Kaldı ki gelir dağılımındaki bozukluk sebebiyle bunun geniş halk kitlelerine düşen payı yine düşük olacak. Aslan payını yine saraya yakın havuzcular, küfürbazlar almaya devam edecek.

AKP aday adayları. Ekonomide de halk lehine yapacağınız fazla bir şey yok gibi.

“Saraya yakın patronlarla dirsek teması kurarak gelecek seçimi garantilerim, bu arada birkaç hemşerimi işe aldırırım, birazını da sosyal yardımlardan faydalandırırım” diyorsanız doğru yerdesiniz.

AKP aday adayı olurken, Türk Milliyetçisi olanlar bu muhasebeyi yapsınlar.

Ya kendileri olarak kalsınlar. Ya da öncekiler gibi değişmeyi, dönüşmeyi göze alarak bu yola girsinler.

 

Saldırının Kadın Boyutu!

Türk Milleti ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti devleti saldırı altında diye, biz temcid pilavı gibi tekrar edip dururken, bazıları bizim bir paranoya içinde olduğumuzu iddia edip durdu.

Özgecan’ın vahşice katledilişi sadece basit bir olay olarak görülmemeli ve bu ölüm, Türk Milletinin maruz kaldığı büyük saldırı kapsamında değerlendirilmelidir.

Türk Milletine karşı yapılan ve sosyolojik yapının dağıtılması amacının güdüldüğü anlaşılan bu saldırının; psikolojik, ahlaki, felsefi ve dini boyutları bulunmaktadır.

Kadın cinayetlerindeki istikrarlı artış bir tesadüf değildir. Bu nedenle Özgecan cinayeti ve cinayetin işleniş sürecinde yaşanan vahşet, son örnek olmayacaktır.

Türkiye’de “korkunç bir insan” tipi türemiştir.

İslam adı altında, İslamla uzaktan yakından ilgisi olmayan hurafeler ve inançlar, insan aklı ve ruhu üzerinde egemen hale gelmeye başlamıştır.

Aşırı lüks, israf, gereksiz tüketim, borçlanma; aile yapımızı bozmuştur.

Aile içinde gerekli eğitim ve terbiyeyi alamayan, bir de bunlara ilaveten toplumsal hastalıklara kolayca yakalanma riski taşıyan birey; ne yaptığını bilmez halde sokakları doldurmaktadır.

Alkol ve uyuşturucu kullanımı rekor düzeylerde artış göstermekte, bunları kullananların yaşları ise ilköğretim çağına kadar gerilemektedir.

Gelişen teknoloji ve iletişim; yokluğa ve yoksulluğa, sabır ve rıza gösteren bir insan tipinden ziyade, üretmeden ve hak etmeden kazanmayı amaçlayan, nefsi kabarmış bir insan tipini ortaya çıkarmıştır.

Türk toplumunda bireyin beslendiği, bütün temiz kaynaklar ya kurutulmuş yada kirletilmiştir.

Örnek derseniz; Türk çocukları, akıllarını ve sağlıklarını dumura uğratan bir “Bonzai” saldırısı altındadır. Uyuşturucu tacirleri tarafından neredeyse bedava dağıtılan bu zehir, acaba hangi ülkelerin sübvansiyonu ile gerçekleşmektedir?

Türk Milletini yok etmek isteyenler tarafından ele geçirilmiş olan devletimiz, insanlarımızı bu saldırı konusunda uyarmamakta ve tedbirler almamaktadır.

Halbuki biz, Orhun Kitabeleri’nde yazdığı gibi “Tanrı Türk milliyeti yok olmasın diye babam İl – Teriş Kağan ile anam İl – Bilge Hatun’u yükseltti” diye kadını önümüzde arkamızda değil eşdeğerde yanımızda gören bir milletiz…

Oğuz Kağan efsanesinde; Kağan’ın annesi Ay Kağan kutsal bir kadındır. Ve kadın “Kutup yıldızı gibi güzel, ırmak dalgası saçlı, inci gibi dişli, gülünce gök de gülmekte ağlayınca gök de ağlamaktadır” diye tasvir edilir.

Özgecan’ın ölümü bugün gökleri ağlatmaktadır. Yabancı araştırmacıların, milletimiz ile ilgili geçmiş yüzyıllarda yazdıkları, milletimizin içinde bulunduğu saldırıyı ve bu saldırının yarattığı tahribatı göstermesi bakımından ilginçtir.

M. D’ohsson “18. Yüzyıl Türkiye’sinde Örf ve Adetler” adlı eserinde “Müslüman Türk kadınının toplumdaki yeri, Avrupa’daki Hıristiyan kadınlardan düşük değildir. Evin içinde mutlak hakimiyeti olan kadın, daima müşfik ve hoş bir davranış görmektedir” demiştir.

Türk Millet yapısının anlatıldığı bütün kaynaklar; “kocaların kadınlarına son derece nazik bir dost gibi davrandığını, hele annelere karşı saygının sonsuz olduğuna” dair vurgu yapmaktadır: Ortak kanılardan biri de; “hiç bir Türk erkeğinin, daima kendisi ile eşit gördüğü hiç bir kadına el kaldırmaya kalkışmayacağıdır.”

Claude Farrere ise Türk kadını için şöyle demektedir: “Türk kadınları hiç bir zaman değişmeyecektir. Çadır artık eve dönmüştür. Ama Türk kadını yine aynıdır. Daima Kraliçedir!”

Ben bunları yazarken sizde bunları okurken köprünün altından çok sular aktığını görüyorsunuz değilmi?

Hep yazdım Türk toplumu ata erkil değil ana erkildir diye! Bunu bizim dışımızda herkes biliyor. Bir tek biz bilmiyoruz. Çünkü topluma Türk kültürü değil arabesk bir kültür hakim, bu da gerçekleri görmemizi engelliyor.

Bundan dolayıdüşman güçler, planlı uygulamaları ile toplumumuzu yozlaştırmak ve dağıtarak yok etmek için; kadını köleleştiriyor, cinsel meta haline getiriyor, yetmiyor kadına şiddet uyguluyor ve nihayetinde de öldürüyor.

Kadın tecavüzleri ve ölümleri tesadüf değildir. Uyarıyorum; Türk Milleti bölünmenin yanında parçalanarak dağıtılmak istenmektedir ve bu nedenle Türk kadını en savunmasız hedeftir.

Bu saldırı karşısında devlet, aydınlar, medya ve aklı dumura uğratılmış insanlar sessizdir. Ve mesele bir “cinayet” kapsamında ele alınarak değerlendirilmektedir.

Bu nedenle sadece Özgecan’a değil meseleyi idrak edemeyen ve çözüm üretemeyen insanlar topluluğu olarak kendi halimize ağlayalım.

Çünkü Türk Milletine yönelmiş kastı görmez ve gereğini yapmaz isek, daha çok Özgecanların arkasından ağlayacak ve yapanlarıda lanetleyeceğiz. Ama hepsi kuru bir üzüntüden ibaret olacak. Bari Özgecan’ın tertemiz ruhu bizim önümüzü aydınlatsın!

 

Bir Tabak da Tablet İçin Lütfen!

0

Merhabalar, Bu haftadan itibaren her 15 günde bir, bu köşede sizlerle birlikte olacağım.

Aldığım eğitim, bilgi ve tecrübelerim ışığında; hayata çocuk gözünden bakabilmenin yollarını, yaşamımızdan sizlerle paylaşmaya çalışacağım…

Bu ilk buluşmamızın konusu, artık her çocuğun elinde görmeye alıştığımız tablet bilgisayarlar.

Ancak sanmayın ki yazımda tabletin çocuklar üzerindeki zararlarından bahsedeceğim…

Ne kadar şikayet etsek de tablet gerçeği çocuklarımızın hayatının tam ortasında duruyor.

Patlamaya yüz tutan bir bomba mı yoksa değil mi bilemem… O tamamen sizin tableti hayatınızda nerede tuttuğunuzla ilgilidir.

Ama şöyle bir gerçek var…

Kullanım kılavuzuna eklemeyi unuttukları, ‘çocuklar tableti nasıl kullanmalı?’ kısmı, kafamızı karıştırıverdi sanırım.

Tam da ‘Zaten hepimizin ilgi duyduğu ve işimize yarayan bu teknolojik aleti çocuklarımızın da kullanması kadar doğal ve faydalı bir şey olamaz’ derken;

Yemek yemek için gittiğim her ortamda, çocukların tabağındaki tabletler görmeye başladım.

Zaman kadar soyut bir kavramın anlaşılması bile çocuklarımız için zorlu bir süreçken, hem tabletle oynayıp hem yemek yemek;

İp oynayıp aynı zamanda top oynamak kadar karmaşık bir durum aslında.

Tabii ki çocuklarımız bunu yapabiliyor ama şüphesiz orada yemek yemek için bulunduğunun asla farkına varmıyor.

Oyun oynarken, bizim yan taraftan yemek yedirmemiz, çocuğumuzun belki birkaç lokma daha fazla yemek yemesine sebep oluyor ama;

Bir süre sonra, biz anne ve babaları tablet olmadan sofraya oturamaz konuma düşürüyor.

***

Zaman dilimlerini netleştirmek, çocuğumuza sınır koymada size birebir yardımcı olacaktır.

Anne-baba ile oyun zamanı, tablet zamanı, uyku zamanı gibi net zaman dilimleri, çocuklarımızın da zamanı kullanım becerileri ve farkındalıkları açısından güven uyandıracaktır.

Yaptığı işe konsantre olabilen çocuklarımızdan akademik ve sosyal başarı bekleyebiliriz. Beslenme alışkanlığı gibi bazen evlerimizde düzene oturtmakta zorlandığımız bu önemli konu; Tableti ceza yada ödül olarak kullandığımızda sadece geçici bir çözüm olacaktır.

Çocuğumuzun tabağına yiyebileceği kadar yemek koymak, o günkü anne menüsünde ne varsa onların arasından seçim yapmasını sağlamak;

Ve en önemlisi, ‘doydum’ diyorsa saygı duymak ve bir sonraki öğüne kadar onun açlığına sabretmek, çok özel ellerinizle onun hayatına dokunmanız demektir.

O güzel aile sofralarımızda, çocuklarımızın bizlerle birlikte yer alması güzel anılar biriktirmemizi sağlarken; Çocuklarımızın tabaklarının altına koyacağımız güzel sürpriz notlar, hafta sonunda birlikte oluşturacağımız bir mönü, onları heyecanlandırarak, sofra kültürüne yaklaştıracaktır.

Yemeğimizden sonra 45 dakika da olsa uygulayacağımız anne-baba ile oyun saatimiz, akşamın geri kalan periyotlarında sizi ve kahve saatinizi rahatlatacaktır.

Çocuklarımıza attığımız her adımda hatırlamalıyız ki yeni bir nesil Mutlu sofralarınız bol olsun.

 

Unutturulmak İstenen Sivil Darbeler

Ahmet Kabaklı Hocayı 14. Ölüm yıl dönümünde Edebiyat Vakfınca düzenlenen bir törenle Eyüp’teki kabri başında saygı ve rahmetle andık. Kabaklı Hoca Aydınlar Ocağının İlim ve İstişare Kurulu başkanlığını yapmıştı. Kendisine yine Ocağımız tarafından Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan bir törenle “Şeyh-ül-Muharririn” ünvanı verilmişti. Kabaklı Hoca kendisini Türk ve Müslüman hissedenlerin, bütün Türkiye’nin hocası idi. Kendisiyle birçok açık oturumda ve seyahatte beraber olduk. Uzun süre Tercüman Gazetesinde gerek kendisinin, gerek rahmetli Ergun Göze‘nin köşe yazılarından istifade ettik. Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun.

Geçen hafta İ.Ü. Kongre Merkezinde önemli bir toplantı vardı. Türkiye Kamu-Sen‘e dâhil Türk Eğitim-Sen tarafından düzenlenen toplantıda kamu kesimindeki sendikacılık ve ortaya çıkan sorunlar ele alındı. Toplantıdaki kalite, Türkiye Kamu-Sen’i diğer sendikalardan farklı kılıyordu. İktidar güdümündeki sarı sendikayı gördükçe; Türkiye Kamu-Sen’in değeri daha çok ortaya çıkıyor.

***

Geçenlerde bir e-posta aldım. Le Monde’un Türkiye muhabiri tarafından hazırlanan Türkiye Analizi isimli çalışma bazı abartılarına rağmen dikkat çekici idi. Raporda, ülkemizin son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gittiği üzerinde duruluyordu. İkili bir kültürel bölünmeden bahsediliyordu.

Yazar Türkiye’de muhtemel darbeden bahsederken siyasiler tarafından ülkenin önüne konan tuzakları ve sivil darbeleri sanki görmezden geliyordu. Milli kimliği reddeden yeni anayasa tuzağı, ülkenin ayrışmasına kılıf olacak başkanlık sistemi birer sivil darbe değil mi? Türk Milletine mensubiyeti dışlayan etnik aidiyet ve cemaatçilik sivil darbe değil mi? Sosyal yapımızda çokkültürlülük zorlama ve özentileri, terör örgütüyle müzakere ve pazarlık, hak ve hürriyetlerden geriye gidiş, hukuk devletinin parti devletine dönüşmesi, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını nispeten kaybetmesi, kuvvetler ayrılığının zedelenmesi, milli egemenliğin devredilmesi ve paylaştırılması niyetleri, özerklik taleplerine yeşil ışık yakılması birer sivil darbe değil mi?

Le Monde’un muhabirine göre hayat tarzları bakımından iki farklı gurup vardır: Birinci gurup uzun süre seçkinler tarafından bir ölçüde aşağılanmış ve horlanmıştır. Kaba görülmüş ve şehirli sayılmamıştır. Şimdi bunlar değişen ortam ve siyasi irade ile sosyal ve ekonomik hayatın değişik alanlarında ayağa kalkmış, zenginleşmiş ve yeni bir burjuvazi oluşturmuştur. Bu yükseliş farklı sektörlerde diğerleriyle rekabetçi ve çatışmacı alanlar açmaktadır.

Bu birinci gurubun özellikleri; başörtülü oluşu, erkeklerinde kahve kültürünün yaygınlığı, kız çocuklarına baskı, türkü ile arabesk arası müzikten zevk alma, kitap okumama, hiç tiyatroya gitmeme, sadece futbolu tanıma, inançları kuvvetli ama istismara da açık olma şeklinde sıralanabilir.

İkinci gurup ise; daha ziyade modernliği temsil eden, azınlıkta kalan ve siyasi etkinliği gün geçtikçe azalan, kolejlere çocuğunu gönderebilen, eğitimli ama örf adet ve geleneklerini tam yaşayamayan, çağdaşlık merakına tutulmuş, sinema ve tiyatroya giden, fazla olmasa da kitap okuyan, kadın erkek bir arada oturan, magazinle ilgili, pop ile klasik müzik arasında gezinen, yabancı kelime kullanmaya meraklı, tatil yapma merakında ve Batı standartlarına yakın bir guruptur.

Hayat tarzı olarak Batı’ya karşı olan birinci gurup, ekonomik ve siyasi iktidarı Batı’ya rağmen değil; Batı ile uzlaşarak ele geçirebileceğine inandığı için Batı düşmanlığını terk etmiş görünmektedir. Yani artık AB, bir Hıristiyan kulübü değil… Çağdaş ve demokrat olabilmek için eski kriterler artık geçerli değil. Giyim-kuşam ve kullanılan araba da artık farklı. Bu gurupların ortak zevk ve düşünce yaratan, müzikten sanat dallarına kadar birleştirici kültürel zeminleri yok. Seçkinler, yargı, ordu ve bürokrasinin önemli kesimi etkinliğini korumak için birinci gurup kaynaklı olmasına rağmen, ikinci gurupla iç içedir.

 

Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği Genel Başkanı Sayın Serdar Dinler İle Sohbet

GİRİŞ:

Daha iyi bir dünya, daha rahat hayat şartları için sosyal sorumluluklarımız vardır. Bu sorumlulukların gereği olarak; çevre konusu, önümüze en büyük problem olarak çıkıyor. Fransız çevrebilimci Jacques Atalli; ‘Yakın bir gelecekte, çevre bilinci temel inanç kültürlerinden birini oluşturacak.’ Diyor.  Atalli, inançlı bir insan ise, bu iddialı sözü, insanların dikkatini çevre konularna çekmek için söylemiş olmalıdır.

 

Gelecek nesillere bırakabileceğimiz yaşanabilir bir dünya için, hükümetler, mahallî idâreler ve sivil halk el ele vermeyi, ortak çözümler üretmeyi son yıllarda öğrenmeye başladı. Bu işteki en önemli adım, sivil toplum kuruluşlarının faaliyete geçmesi oldu.

 

Sivil toplum kuruluşları, mevcut ve gelecekte olabilecek problemleri tespit etmede, çözüm üretmede son derece başarılılar. Onlar, sosyal adaletin sağlanmasında da ciddî katkılar sağlayabilir. Daha kültürlü bir toplum oluşturmak, daha ahlaklı insanlar yetiştirmek sivil toplum kuruluşlarının başlıca görevi olmalı.

 

Sosyal Sorumluluk; kamu, özel sektör ve sivil toplumun belli bir maksat etrafında toparlanarak, insanları sorumlu olmaya davet etmektir.  Toplumun menfaatlerini kendi menfaatlerinin önünde, üstünde tutabilmektir. Gelecek nesillere daha rahat yaşanabilir bir dünya bırakmaktır.

 

Sosyal sorumluluk; insan olduğunun şuuruna varmak, adam olmaktır.

 

Sosyal sorumluluk alanında faaliyet gösteren Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği Genel Başkanı Serdar Dinler ile dernek ve faaliyetleri üzerine konuştuk.

 

İyi okumalar…

 

Oğuz Çetinoğlu: Derneğiniz hangi tarihte kimler tarafından kuruldu?

Serdar Dinler: Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği (KSS Türkiye), sürdürülebilir kalkınma ve toplumsal başarı için sosyal sorumluluk bilincini geliştirmek, yerel ve ulusal düzeyde KSS bilincini yaymak amacıyla akademisyenler, medya, sivil toplum örgütleri, özel sektör, kısaca pek çok paydaşın biraraya gelmesiyle 2005 yılında kurulmuştur.

Çetinoğlu: Derneğinizin kuruluş maksadı ve hedefleriniz hakkında bilgi lütfeder misiniz?

Dinler: Derneğimizin misyonu kurumların sosyal, ekonomik ve çevresel konulardaki sorumluluklarını yerine getirmesine imkân sağlayacak araç, kaynak ve yöntemlerin oluşturulmasını sağlayarak toplumun kalkınmasına katkıda bulunmaktır. KSS Türkiye olarak Kurumsal Sosyal Sorumluluk alanında yerel ve küresel ölçekte referans bir kuruluş olmak için çalışıyoruz.

Çetinoğlu: Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) kavramının tarihî gelişimi hakkında özet bilgi verir misiniz?

Dinler: KSS aslında bundan 10 yıl önce Türkiye’de kurumlar tarafından reddedilen bir kavramdı. Kurumların çoğu KSS konusunda bizim her şeyimiz doğru ne var ki bacamız bile yok gibi çeşitli bahanelerle KSS kavramına uzak duruyorlardı. Ama zaman içinde KSS uygulamalarını içselleştirmiş firmaların daha rekabetçi olduğunu görünce şirketler ikinci aşama olan kabul etme aşamasına geldiler. Kabul etme aşamasında ise aslında çok da güçlü olmasa da bir takım ufak tefek çalışmalarla KSS çalışmalarına başladılar. Bu uygulamalarının şirkete kattığı değeri gören kurumlar üçüncü aşamaya yani stratejiye KSS’yi stratejik olarak uygulamaya başladılar.  Stratejik Olarak KSS’den elde edilen başarı sonra iletişim ihtiyacı gösteriyor. İletişim ihtiyacında olan şirketlerde bunun en önemli iletişim aracı olan raporlamaya, 4. Aşamaya başlıyorlar. Raporlama yaptıktan sonra da firmalar artık belirli konularda taahhütlerde bulunmuş oluyorlar. Bu da KSS’nin 5. Yani son aşaması olan tedarik zinciri yönetimi sürecini başlatıyor. Yani artık tedarikçilerine daha sorumlu olmaları konusunda uyarı da bulunuyor ve yapmazlarsa onlarla çalışmayacaklarını dile getiriyorlar.

Çetinoğlu: Sizin gözünüzle bakıldığında, Türkiye açıkladığınız bu merhalelerin neresinde?

Dinler: Bugünkü duruma bakarsak Türkiye’nin bu aşamalarda 3 ve 4 arasında bir yerde olduğunu düşünüyorum. Yani strateji ile raporlama arasında. Birçok şirket KSS Stratejisini oluşturmaya başladı ve çok tatmin edici istatistikler şu an olmasa bile raporlama sürecine girdi.

Çetinoğlu:Sürdürülebilir Şehirler Programıkavramının kapsamında neler var? Konu başlıkları olarak lütfeder misiniz?

Dinler: Dernek olarak Türkiye’nin yaşanabilir bir yer olması için belirli alanlarda çalışmalar geliştirmeye başladık. Bunların en önemlilerinden birisi sürdürülebilir Şehirler Programı. Önümüzdeki yakın gelecekte şehir nüfuslarının neredeyse % 90 ı bulacağı kırsal ın da % 10 a düşeceği bilinmektedir. Bu durumda insanların büyük kısmının şehirde yaşayacağını düşünürsek acaba şehirlerimiz buna hazır mı? Şehirler ekonominin kültürün eğitimin yani hayatın merkezi olacak. Ama biz gereken hazırlıkları yapamaz isek şehirlerimizin sürdürülebilirliği konusunda sorunlar yaşayacağımız aşikârdır. Bu nedenle şirketlerimizin önümüzdeki dönemlerde yapacakları KSS çalışmalarında sürdürülebilir şehirler konusunu ajandalarına almalarını öneriyorum.

Çetinoğlu: Bir beyanatınızda; ‘On milyonlarca yeni istihdam alanıoluşturacağınızı söylemiştiniz.  Türkiye’nin potansiyeli on milyonlarca yeni istihdam alanı oluşturmaya müsâit mi?

Dinler: Hem kırsaldan şehre göç hem de nüfus artışı oranlarına baktığımız zaman önümüzdeki yakın gelecekte 10 milyonlarca yeni istihdam alanı yaratmamız gerekiyor. Bugünün şartlarına göre oranladığımızda bugünün firmalarının yakın gelecekte bunu sübvanse etmesi için 100 katı kadar personel alması gerekiyor. Bunun da ihtimal dâhilinde olmadığını düşünürsek sorunun çözümü için gençlerimizi girişimciliğe motive etmekte yatar.

Çetinoğlu: Derneğiniz hangi kuruluşlarla işbirliği içerisinde? Bir başka ifâde ile paydaşlarınızdan söz eder misiniz?

Dinler: Dernek olarak yerel, ulusal ve uluslararası pekçok ortaklıklarımız mevcut. Yerelde GAP İdaresi Başkanlığı ile bir işbirliğimiz var. Güneydoğu Anadolu’daki firmalara kurumsal sosyal sorumluluğu tanıtmak, anlatmak ve onların da bunu içselleştirerek kendilerini rekabetçi kılmalarını sağlayan bir projemiz var. Biz KOBİ’lere de önem veriyoruz. Çünkü kurumsal sosyal sorumluluk sadece büyük şirklerin değil, KOBİ’lerin de ajandasına alması gereken bir öğe. Daha çok herkes büyük şirketlerin ilgili olduğunu sanıyor ama biz KOBİ’lere de önem veriyoruz KOBİ’lerle de çalışıyoruz.

Ulusal anlamda pek çok üniversite, sivil toplum kuluşu ve özel sektör ile çalışıyoruz. Örnek vermek gerecek olursa Kadir Has Üniversitesi ile olan işbirliğimizden bahsetmek isterim. Üniversite öğrencileri ile etüt ablalığı ve abiliği, İyiliğe Koşu ve Komşuluk Hakkı projelerimiz var. Ayrıca Dedemden Öğütler diye de bir çalışmamız var. 100 yılı devirmiş firmaların şimdiki kuşak yöneticilerini/sahiplerini çağırıyoruz ve onlara, “Bir asrı devirmenin bazı sırları, öğretileri vardır. Bu konuda dedeniz size ne derdi?” diye soruyoruz. O kadar ilginç cevaplar aldığımız oluyor ki. Nesilden nesle aktarılan öğretiler hakikaten kurumsal sosyal sorumluluğu çağrıştırıyor.

Çetinoğlu: Yabancı ülkelerle ilgili çalışmalarınız var mı?

Dinler: Bölge ülkeleriyle de komşu ülkelerle de iş yapıyoruz. Mesela Ukrayna, Azerbaycan, Gürcistan, İran ile çalıştık. Bu ülkelerde yeni kurulmaya başlanan kurumsal sosyal sorumluluk derneklerinin kuruluşunda ve kapasite gelişiminde rol aldık. Onlara tecrübelerimizi aktardık. Ortadoğu kurumsal sosyal sorumluluk ağının kuruluşunda yer aldık. Aynı şekilde bunu Karadeniz’de de yaptık. O bölgede yer alan şirketleri de yine böyle bir ağ içinde topluyoruz. Kurumsal sosyal sorumluluğun Avrupa’daki üst kuruluna, KSS AVRUPA (CSR Europe) denilen kuruma üye olduk. Bu sene de o kurumun üç seneliğine yönetim kuruluna seçildik. BM’nin Küresel İlkeler Sözleşmesine imza atmış Türkiye’deki ilk sivil toplum kuruluşlarından biriyiz. Avrupa Birliği’nin 2020 stratejisinde kurumsal sosyal sorumlulukla ilgili çalışma grubunun içerisindeyiz ve politikaların yürütülmesinde rol alıyoruz.

Çetinoğlu: KSS, Türk milletine; nasıl bir değer, nasıl bir kültür sunmayı hedefliyor?

Dinler: Bizim yapmaya çalıştığımız şey, kurumsal sosyal sorumluluk kavramının Türkiye’de bir standart haline gelerek yaygınlaşması ve uluslararası bir boyut kazanması. Çünkü Türkiye’de bu iş biraz hayırseverlik temelinde yapılıyor. İnsanlar hayırseverliği kurumsal sosyal sorumluluk olarak anlatıyorlardı. Biz bunu hayırseverlikten, gerçek anlamda, uluslararası anlamda sosyal sorumluluğa devşirmeleri için bir çaba içindeyiz. Bizim kültürümüzde, dinimizde, geleneklerimizde kurumsal sosyal sorumluluğu bizlere anlatan birçok öğe var. Bunların hepsini biz bir sistematik içinde ortaya koymaya çalışıyoruz. Mesela bizim 800 yıl önce unuttuğumuz, kaybettiğimiz değerlerimiz var. Bunlardan birisi de Ahilik. Anadolu Ahilik’i aslında bugün modern anlamda kurumsal sosyal sorumluluk diye bize batının anlattığı içeriğin hemen hemen aynısı. Ama biz kültürümüze ve değerimize sahip çıkamamışız yüz yıllar boyunca… Belki de, bir tanesi buraya geldi, Ahilik’i biraz araştırdı, gitti, bu değeri çağdaş kurallara, günün şartlarına uygun hale getirdi ve bize geri satar hale geldi. Anadolu Ahilik’i gibi öğeler bizim kurumsal sosyal sorumluluğu çok güzel anlatmamızı sağlıyor.

Çetinoğlu: Sosyal sorumlulukların ticarî fırsatlara dönüştürülmesi çalışmaları hakkında neler söylemek istersiniz?

Dinler: Sosyal sorumluluğun ticari fırsata dönüştürülmesi esas olandır. Bir işletmenin asli görevi işini doğru yapmaktır. Eğer bir şirket çalışanlarının sigortasını ödemeyip okul yaptırıyorsa neyi ticari fırsata dönüştürdüğü sorgulanmalıdır. Sosyal sorumluluk işletmenin kaynaklarını toplumsal büyüme ve kalkınmaya destek olacak şekilde kullanması esas olandır. Bu noktada işletmenin sektörü ve pazarı da büyüyecektir. Bu büyüme ile ticari fırsatlar da elbette gelecektir. Asıl korkulması gereken ticari fırsatlara değil toplumsal büyümeye ve kalkınmaya dönüştürülemeyen çalışmalar olmalıdır. Aksi takdirde kaynaklar etkin kullanılamayacak ve toplum için daha olumsuz bir resim ortaya çıkacaktır. Ticari fırsata dönüştürülmemesi gereken çalışmalar kamunun ve sivil toplumun görevidir.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim.

 

 

 

 

 

DERKENAR

 

KURUMSAL SORUMLULUK HAKKINDA BİLMEK İSTEDİKLERİNİZ…

 

Kurumsal Sosyal Sorumluluk Kavramının Gelişmesi:

1800’ler: Şirketlere tanınan sınırlı sorumluluk hakkı, devlet deregülasyonu(1) ve sermaye piyasalarının hızla gelişmesi şirketlere bugünkü şeklini vermeye başlar. Büyük şirketlerin kurucuları dünyanın en güçlü ve en zengin adamları hâline gelir.

 

1900’lerin başları: Kamuoyu, şirketleri çok güçlü oldukları, rekabetçi olmayan politikalar izledikleri, sadece hissedarların çıkarlarını korudukları, çalışanlarına ve müşterilerine önem vermedikleri için tenkit etmeye, sesini yükseltmeye başlar.

 

1953: Ekonomist Howard Bowen tarafından yazılan İşadamlarının Sosyal Sorumlulukları isimli kitabı, şirketlerin toplum değerleriyle örtüşen politikaları benimsemeleri gerektiğini vurgular.

 

1962: Biyolog Rachel Caron tarafından yazılan Sessiz Bahar isimli kitap; tarım ilaçları, çevre kirlenmesi ve kimya sanayinin topluma yanlış bilgi vermesi hakkındadır ve çevreci hareketin başlangıcı olarak kabul edilir.

 

1865: Politik eylemci Ralph Nader’in Her Hızda Tehlikeli-Amerikan Otomobilin Dizayn Edilmiş Tehlikeleri başlıklı çalışması Amerika’daki otomobil endüstrisinin, müşterinin güvenliği ve diğer ihtiyaçlarına nasıl ilgisiz kaldığını ortaya çıkardı.

 

1960-1970’ler: İşçi haklan, tüketici haklarını koruma eylemleri, ürün boykotları ve çevreci hareketleri toplumun iş dünyasından beklentilerini önemli bir ölçüde değiştirdiğini gösterir.

Güçlü olanın daha fazla sorumluluğu vardır.’ İnancı şirketlerin giderek daha fazla sosyal sorumluluk almasını mecburî hâle getirmeye başlar.

 

1970’ler: Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramının daha sık telaffuz edilmeye başladığı yıllardır.

 

1971: Ekonomik Kalkınma Komitesi’nin, şirketlerin sosyal sorumlulukları üzerine düzenlediği bir konferansta işadamları KSS’yi tartışır.

 

1972: Stokholm’de düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevre Konferansı’nda,  ‘Temiz ve sağlıklı bir çevrede yaşamanın temel bir insan hakkı olduğu‘ karar altına alınır ve dünya genelinde çeşitli faaliyetler düzenlenir.

 

1879:Archie Caroll; ‘Şirketlerin ekonomi, hukuk, ahlak ve gönüllü olmak üzere 4 katmandan oluşan yükümlülükleri’ teorisini sunar. Teori, KSS işletme okullarının gündeminde yerini alır.

 

1984: Ed Freeman ‘Stratejik yönetim: sosyal paydaşlar‘ yaklaşımını sunar ve 1980 sonlarında bu terim hissedarların ötesinde şirketlerin etkilediği daha geniş bir alanı anlatmak için kullanılmaya başlar. Yönetim Bilimci Peter Drucker, Kaliforniya Yönetim dergisindeki makalesinde şirketlerin sosyal sorumluluklarını ticarî fırsatlara dönüştürebileceklerini yazar.

Çevre ile ilgili ve sosyal endişelerin küreselleşmesiyle KSS millî boyuttan küresel boyuta

tırmanır.

 

Kurumsal Sosyal Sorumluluk neden önemli?

Devamlı kalkınmanın gerçekleşmesine ve sosyal alanda başarıya ulaşmasına katkı sağlayan Kurumsal Sosyal Sorumluluk yalnızca şirketler için değil toplum için de önemlidir.

 

Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) sadece özel sektörün milletlerarası pazarlarda daha rekabetçi olabilmesi, çalışanların iş hayatına daha etkin katılması, çevrenin korunması, sivil toplum-özel sektör iş birliklerinin gelişmesi için yararlı değil; aynı zamanda devamlı kalkınmanın gerçekleşmesi ve sosyal alanda başarıya ulaşabilmek için de önemli bir unsurdur.

 

Hem şirketlere hem ülkeye faydalıdır.

*Şirketlerin sosyal paydaşları ile etkileşime geçmesini sağlayarak yeni iş imkânları oluşturur.

*Şirketlerin marka değerini arttırır.

*Şirketlerin uzun dönemli kârlılığın arttırır.

*Milletlerarası yatırımcıların ilgisini çeker.

*Türk özel sektörünün küresel alanlardaki rekabet gücünün arttırır.

*Avrupa Birliği üyelik sürecinde özel sektörün yapması gereken çalışmalara hazırlıkların yapılmasına daha uygun bir ortam hazırlar.

*Kurumsal Sosyal Sorumlulukta sonuç odaklılık kendisini sertifikasyon ve raporlama ile gösterir.

 

(1) Deregülasyon: Belirli bir iş alanı veya kesimde devlet kısıtlamalarının azaltılması veya tamamen kaldırılması durumudur. Deregülasyonun mantığı; daha az sayıdaki ve daha basit hukukî düzenlemelerin, daha verimli düzenlemeler olacağı; sektörlerde verimliliği de artıracağı, hizmet veya ürünün kalitesini artırırken fiyatını da düşüreceği tezinde yatar.

 

 

 

 

 

SERDAR DİNLER:

 

İlk, orta ve yüksek öğrenimini Ankara’da tamamladı.

İş hayatının tamamında kâr maksadı gütmeyen kurumlarda çalıştı.  Birçok yeni kavramın Türkiye’de dernekleşerek uygulanmasında ve yayılmasında görev alarak;  sayısız millî ve milletlerarası projede yer aldı.

2005 yılından beri bütün enerjisini Kurumsal Sosyal Sorumluluk konusuna ve Türkiye Kurumsal Sosyal Sorumluluk Derneği’ne aktarmaktadır.

Kısaca bir ‘Sivil Toplum Aktivisti’dir..

 

 

İşaret fişekleri

Vaiz, Cuma namazı öncesi camide cemaate vaaz veriyordu.

Konu: Namaz.

Namazın faziletlerinden, Allahın emri oluğundan, herkesin bu ibadeti yapması gerektiğinden bahsediyordu Vaiz efendi!

En son şöyle bağladı vaaz’ın sonunu:

Namaz kılmayan kadınlarınızı ve çocuklarınızı dövebilirsiniz, hadisler bunu emrediyor”.

Ve son noktayı da şöyle koyuyor:

“Tabi öldüresiye kadar da değil”!

Herkesin içinden geçmesine rağmen saygıda kusur etmemek için olsa gerek, kimse vaize şu soruyu sorma cesaretini gösteremedi:

Ya Vaiz Efendi benim elim biraz ağırdır, vurduğumda ya çocuğum ya da karım ölürse”?

***

Gezi olayları esnasında Eskişehir’de öldürülen Ali İsmail Korkmaz davasına bakan hâkimler de buna benzer bir karar vermişlerdi.

Korkmaz’ın ölümüne sebep olan polisler, öldürmek kastıyla dövmemişlerdi. Onun için hafifletici sebeplerden dolayı birisine 4, diğerine 6 yıl ceza verildi.

Ve vicdanlar hep bir ağızdan, sessiz çığlık halinde haykırdı:

Adaletiniz batsın sizin”!

***

En son Tarsus ta Hunharca yakılarak öldürülen Özgecan Aslan, için bütün yurtta vatandaş infiale kapıldı, ayaklandı adeta.

Ama o da ne?

Selahattin Demirtaş;

Yandaşı olduğu PKK lıların öldürdüğü onca bebekleri, belediye otobüslerinde diri diri yaktıkları üniversiteli kız öğrenciyi, kurban eti dağıtırken öldürdükleri bir Kürt gencini ve yine PKK canilerince katledilen sayıları elli bin’e ulaşan vatan evlatlarını unutmuşçasına oda kınama mesajları yayınlıyordu.

Şu an devletimizin en tepesinde bulunan yetkililer hep dinden, dindar gençlikten bahsediyorlardı da ahlâk’ı ve adaleti nedense hiç ağızlarına almıyorlardı.

Tek başına dini ritüeller yeterli gelseydi, İşid denilen terör örgütü, din adına Suriye ve Irak’ta kelle kesip can alırlar mıydı, Bakanlar ve Bakan çocukları hırsızlık yapar, yetim hakkı yer, beytülmal’a el uzatırlar mıydı?

 

Gönüllere Cemre Düştü

Gönüllere cemre düştü
Tohum toprağa yerleşti
Kışın sonu çok yaklaştı
Gelişi yakın baharın

Bak gidiyor karanlıklar
Gece ardından gündüz var
Şafak olur güneş doğar
Umutlarla dolu yarın

Dağılır ufukta sisler
Sevgiyle barışır hisler
Bakışları sevda süsler
Nazı çekilir efkârın

Çöller yağmurla tanışır
Toprak yeşile dönüşür
Bülbül gül ile buluşur
Tadı gelir sevdaların

 

Bürokratik Devletten İstifalar!

Seçim zamanı geldi çattı. Her zaman olduğu gibi yüzlerce devlet memuru milletvekili adayı olabilmek için görevlerinden istifa ettiler.

Kimi aday listelerine girecek kimi de hepsi aday olmayacağına göre  görevlerine  geri dönmeye çalışacak.Hepsi için hayırlı olsun!

Türk devletlerinin işleyiş yapısı bürokrasiye dayanır. Yani devlet “bürokratik devlet” olarak tanımlanırsa doğru bir tanımlama olur.

Nizam’ül Mülk’ü bilirsiniz, bu vezir Selçuklu sultanına karşı bir çok kez fütursuz davranmıştır. Bir defasında Melik Şah’ın tehditkar ifadeleri karşısında, “Bu vezirlik diviti ile sarık, senin tacın ile o derece alâkadardır ki;bu divit gittikten sonra senin tacın da kalmaz.” demek cesaretini bile göstermiştir.

Siyaseti ve iktidarları yönlendiren bu bürokrasidir. Adeta davulun tokmağı onların elindedir. Eğer liyakat ve ehliyetleri var ise ve bunu da olumlu kullanırlarsa iktidarı vezir, tam tersi olur ise rezil ederler. Onun için bürokratlar, bizim gibi bir devlet anlayışına sahip ülke için çok önemlidir.

Her ne kadar ipler halkın desteğini alıp gelmiş iktidarın elinde gibi gözüksede, iktidarlar çoğu kez bu bürokrasinin gizli etkinliğinin kontrolüne girerler.

Bu nedenle halka siyasi bir hesap verme zorunlulukları olmadığı için bürokratları, “sorumsuz yetkili” olarak değerlendiriyorum! Kastım siyasi sorumsuzluktur…

Türkiye’nin Osmanlı döneminden bu yana karşı karşıya kaldığı ve bir türlü çözmeyi başaramadığı sorunların altında, bu bürokrasinin olduğunu düşünüyorum.

Çünkü bürokraside yükselme ve üst makamlara gelme; başarıya,liyakata ve ehliyete göre değil, bir kaç istisna dışında hep torpile,kayırmaya ve zaman zamanda dış güçlerin taleplerine göre olmuştur.

Hâlbuki Karl Marks’ın dediğine gore “Bürokrasi kimsenin kaçamayacağı bir dairedir. Bürokrasinin hiyerarşisi bilgi hiyerarşisidir”. Nerede bizde böyle bir anlayış!

Şimdi istifa edip siyaset sahnesine adım atanlar, bürokratik hayatta başaramadıkları ne vardır ki; siyasette başaracaklardır?

Bu hükümetin eleştirdiğimiz her başarısızlığının altında şimdi istifa edip siyasete kapak atmak isteyen bürokrasinin başarısızlığı vardır.

Bu sebeple önümüzdeki dönem, aynı zamanda Türk devlet bürokrasisini ıslah etme dönemi olmalıdır.

TBMM’nin yapısı her dönem ağırlıklı olarak bu devlet bürokrasisinden ayrılıp gelenlerden oluşur. Derin sorunlar ise; dededen,babaya babadan toruna devrolup gider.Çünkü bürokrasi de elde edilemeyen başarılar siyasettede elde edilemeden, dönemler bir kısır döngüye dönüşerek tamamlanır.

Bürokrat aynı zamanda çoğu kez halktan kopuk ve onlardan habersiz bir yaşam sürer.Bu da siyaset dilinin seçim dönemlerinde halka aktarılmasında büyük sorunlar oluşturur.

Önemli olan siyasetle bürokrasi arasında doğru bir denge kurmaktır.Her zaman bize yol gösteren Keçecizade Fuat Paşa gibi özeleştiri yapan bürokratlar bulamayız.Paşa bakın Fransa İmparotoru 3.Napolyon’a ne diyor;“Haşmetmeab, siz, bendenize, başka bir devlet gösterebilir misiniz ki, üç yüz senedir, dışarıdan sizlerin, içeriden bizlerin, devamlı tahribine direnebilmiş! Evet, üç yüz senedir, siz dışarıdan, biz içeriden, bu devleti yıkamadık!”

Siyasete ve özellikle iktidar partisine bürokrasiden bu kadar yoğun talep olunca bunları hatırlatmak istedim.

 

Tek Adam Diktatörlüğü mü, Başkanlık Sistemi mi?

Adam, sürekli konuşuyor, o konuştukça döviz fırlıyor, döviz fırladıkça devletin ve sanayicinin dış borcu durduk yerde yükseliyor ve var olan sıcak para dışarı kaçıyor, dış yatırımcı ürküyor.

“Yapma etme yanlış yapıyorsun, bu böyle gitmez” diyenlere ise: “Ben halkın oyuyla seçilerek geldim, herkes işine baksın” türünden sözlerle yüksek perdeden fırça atıyor.

Seçim meydanlarına çıkıyor, o makama gelirken ettiği yemini çiğneyerek: “Anayasayı değiştirmek için dört yüz Milletvekili istiyorum sizden” deyip, iktidar partisi için resmen oy talebinde bulunuyor.

Peki, ama bu iş nereye kadar böyle gidecek, “dur yapma bu ülkeye zarar veriyorsun” diyecek bir makam ve mevki yok mu? Var diyen beri gelsin, yok işte.

Başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelerin devlet başkanları da böyle mi yapıyor, onların denetleme mekanizmaları nasıl işliyor? Eğer sağlam bir yapıya sahip olmasalardı, bu güne kadar ABD ve batılı ülkelerde demokrasinin en geniş biçimde uygulandığı devletlerde bu kadar rahat hareket edebilirler miydi?

Bir defa başkanlık sistemi oturmuş ülkelerde; Burhan Kuzu‘nun dediği gibi başkanı: “Zavallı Obama” durumuna düşüren çok kuvvetli “yüksek mahkemeler” var, Senato var. ABD Yüksek Mahkeme Üyesi Charles Huges: “Yüksek Mahkeme nasıl anlarsa, Anayasa odur” der. Yani sürekli olarak bizimkinin: “yargı; elimizi kolumuzu bağlıyor, işleri geciktiriyor” diye dert yandığı sistem, başka ülkelerde bakınız nasıl telakki ediliyor.

İdari Mahkeme’nin verdiği Kaçak-Sarayla ilgili durdurma kararına: “Gelsin de durdursun bakalım” diyebilen bir Cumhurbaşkanı’na yaptırım uygulatacak hiçbir makam ve merci kalmamıştır maalesef.

Son yıllarda dillerinden düşürmedikleri Osmanlı sistemi modelinde dahi, Padişahların bu kadar geniş yetkisi yoktu. Padişahlığın yanında, Sadrazam ve Şeyhülislam makamları vardı. Bir konu tartışılırken onların da görüşleri alınırdı. Türk tarihinin hiç bir döneminde tek adam devri olmamıştır.

Böyle Giderse Ne Olur?

Toplumun yarısı onu sevdiğinden, biat kültürü neticesinde onun kulu, kölesi ve esiri olur. Diğer yarısı, şerrinden, baskısından, gazabından (bakmayın siz onun: “bizim rahmetimiz gazabımızdan daha büyük olur” )dediğine, gene esiri olur. Yani sevenler de, sevmeyenler de esir olacaktır, korku imparatorluğu nüksedecektir.

Ya Parlamento?  Köşkte topladığı bakanlar kurulunda, Serok Ahmet’in tek başına oynadığı yalnızlık, zavallılık durumunu gözlerinizin önüne getirin de geleceği hayal edin bir hele.

En okumuşundan en cahiline, en zengininden en fakirine kadar herkes sinmiş vaziyette. Üniversite rektörleri, yargı mensupları, işçi sendikalarının başkanları  el pençe divan duruyorlar karşısında.

Peki, ama “bu böyle gider mi, binlerce yıllık bir kültüre sahip Milletin kaderi böylemi olmalıydı?” diyecek olursak;

Hayır, bu böyle devam edemez, etmemeli de.

Önümüzde, 7 Haziranda Türk Milletinin önüne konacak bir sandık var. Eğer Türk Milleti olarak aklımızı peynir-ekmekle yemediysek, bizleri bekleyen tehlikenin farkında olup, seçimimizi ona göre yapmak zorundayız. Yoksa 7 Hazirandan sonrası için bizleri bekleyen kâbus dolu günler yakındır.

 

Aşkı Meşk Etmek

0

Bilindiği gibi Türklerin İslamiyet’i kabul etmelerindeki önemli etkenlerden biri, İslamî hükümleri mutasavvıflardan öğrenme fırsatını bulmuş olmalarıdır. Dün olduğu gibi bugün de tasavvuf, İslâm’ın yayılmasında en önemli bir etkendir. Çünkü tasavvuf, her türlü refah ve maddî imkâna sahip olan günümüz insana; elde ettikleri ile ulaşamadığı iç huzuru, gönül rahatlığını vermektedir.

 

Huzurlu insan, güçlüdür. Güçlü insanlar karşılaştıkları engelleri kolayca aşarlar, hedeflerine ulaşırlar. Güçlü milletler, ancak güçlü fertlerle meydana gelir.

 

14 X 21 santim ölçülerinde, 336 sayfalık ‘Aşkı Meşk Etmek‘ isimli eserinde Dr. Emin Işık, böylesine önemli bir kavram olan tasavvufu anlatıyor.

 

Denilebilir ki İslamî kavramlar içerisinde en çok sayıda tarif edileni, tasavvuftur. Bazılarını şöylece özetlemek mümkündür:

 

*Kötü huyları terk edip güzel huylar edinmektir.

*Allah ile birlikte ve daima O’nun huzurunda olma hâlidir.

*Tasavvuf, baştan sona edeptir.

*Nefisten fâni, Hak ile baki olmaktır.

*Hakk’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir.

*Temiz bir kalp, pak bir gönül sahibi olmaktır.

*Herkesin yükünü çekmek, kimseye yük olmamaktır.

*Kimseden incinmemek, kimseyi incitmemektir.

 

Özetle tasavvuf ehli olan ve ‘sûfi’ olarak anılan her Hak dostu, tasavvufu, içinde bulunduğu hâle göre tarif etmiştir.

 

Genel kabul görmüş tarife göre tasavvuf; “Kişiye, Allah’ı görürmüşçesine ibadet etme hazzına erişmenin yolunu gösteren ilimdir.”

 

Emin Işık Hoca’nın da tasavvuf tarifleri şöyledir:

 

*Dinin dış yönüyle ilgili şekle ait kurallar sistemine şeriat, manevî yönüyle ilgili disiplinine de tasavvuf adı verilir.

*Tasavvuf, Allah’a kul olmanın şükrünü ve sevincini yaşamaktır.

*Tasavvuf; kalbi, dünya sevgisinden kurtarıp, Hakk’ın sevgisine bağlamak, Resûlullah’ı örnek alıp, her hususta, izinden gitmektir.

*Tasavvuf, ilâhî hikmetlere ve yaratılış sırrına vakıf olmak ve kendi hayatına ona göre yön vermektir.

*Dini, Allah’ın emrettiği gibi yaşamaktır.

*Kulun, kötü huylardan kurtulmak için, kendi nefsine karşı açtığı savaştır. Ömür boyu devam edecek büyük cihattır.

*Beşere ait kötü huyları terk edip, meleklere ait iyi huylara sahip olmaktır.

*Herkese yâr olmak, kimseye bar olmamaktır.

*Allah’ın varlığını kendinde sezen ruhun, Allah’a yaklaşma çabasıdır.

Beden eğitimi, bedeni nasıl geliştirip güçlendirirse, ruh eğitimi de ruhî melekeleri öylece geliştirip güçlendirir. Beden eğitimi gibi, ruh eğitiminin de kendine özgü usûl ve teknikleri var.

 

Kitap, bu usul ve teknikler hakkında bilgilerle doludur.

 

Hayatı bütün yönleriyle bilen Işık Hoca; tasavvuf yolunun pek de kolay olmadığını ve fakat çok da zor olmadığını, herkesin anlayabileceği bir dille, Hz. Mevlana’nın sözlerinden destek alarak anlatıyor:

 

Yiğit kişi, şehvetine ve öfkesine hâkim olandır. İnsanın bedeni ata, ruhu da onun üstündeki süvariye benzer. Eğer süvari, ata hâkim olursa, at onu ahire (*) götürür. Yok, eğer at süvariye hâkim olursa, at onu ahıra götürür.’

 

İki bölümden oluşan ‘Aşkı Meşk Etmek‘ isimli eserinin birinci bölümünde Emin Işık Hoca; ‘Çağdaş Hayat ve Tasavvuf‘, ‘Mistisizm ve Tasavvuf‘, ‘Şeriat ve Tarikat‘, ‘Kendine Yardım‘, ‘Tövbe Kapısı‘, ‘Sabır‘, ‘Şükür‘, ‘Zühd‘, ‘Tevekkül‘, ‘Muhabbet‘ ve ‘Nefs‘… gibi ara başlıklar altında tasavvuf kavramını açıklıyor. Röportaj formatındaki ikinci bölümde ise; huzur membaı tasavvufî hayata nasıl girilebileceğini anlatıyor.

 

TİMAŞ Basım Ticaret ve Sanayi A. Ş.’nin kuruluşu olan Sufi Kitap tarafından 2010 yılında kültür hayatımıza kazandırılan eser; ruhlarını kurtaracak ve selamete çıkaracak bir yol arayanlara, hayatın baskısından bunalmışlara ümit ışığı sunuyor, yol haritası veriyor. Tasavvufun; insanı kendi içindeki nûra götüren yol olduğunu söylüyor. Günümüz insanının; tasavvufun; ritüelleriyle, erkânıyla olmasa bile edebiyle, kaynağını Hz. Peygamber’den alan ahlak, değerler ve davranışlar sistemini benimseyerek tasavvufî bir hayat yaşayabileceğini müjdeliyor.

 

Aşkı Meşk Etmek‘ isimli kitap, ikinci bölümde yer alan röportajı gerçekleştiren; Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitim Bölümü Öğretim Görevlisi Cengizhan Yurdanur tarafından yayına hazırlanmıştır.

(*)âhir:En son‘ anlamındaki kelime, burada Allah’ın sıfatlarından biri olmasından yararlanılarak, mecaz yoluyla ‘Allah‘ anlamında kullanılmıştır.

 

SUFİ KİTAP:

Alayköşkü Caddesi, Nu: 11 Cağaloğlu 34410 İstanbul. Telefon: 0.212-511 24 24 Belgegeçer: 0.212-512 40 00

e-posta: sufi@sufi.com.tr www.sufi.com.tr

 

 

 

EMİN IŞIK:

1936 yılında Hatay’ın merkez ilçesine bağlı Karmanca Köyünde doğdu. İlk dinî eğitimini aynı zamanda köyün imamı olan babası Hoca Şemseddîn Efendi’den tâlim etti. İlkokuldan sonra iki yıl Antakya Kur’ân Kursunda okudu, hafızlık yaptı. Orta kısmını Adana’da, lise kısmını İstanbul’da okuduğu İmam Hatip Lisesi’nden 1960 yılında; İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden 1964 yılında mezun oldu. Dört yıl kadar İstanbul İmam Hatip Lisesinde meslek dersleri öğretmeni ve idareci olarak görev yaptıktan sonra açılan asistanlık imtihanını kazanarak, sonraki yıllarda YÖK Kanunu gereğince Marmara Üniversitesi’ne bağlı İlahiyat Fakültesi adını alan  İstanbul Yüksek islâm Enstitüsü’nde Kur’ân ilimleri ve Tefsir Anabilim Dalı’nda Ebubekr İbnu’l Enbârînin ‘Kitâbu’l-Vakfi ve’l-ibtidâ’ adlı eseri üzerinde yaptığı edisyon kritik çalışmasıyla doktor oldu. Otuz dokuz sene dört ay süren resmî hizmetinden sonra 2001 yılında emekli olan Emin Işık, yüzden fazla ilmî makale ve ansiklopedi maddesi yazdı.

 

Celâl Hoca Hayatı ve ilmî Şahsiyeti ‘, ‘Devleti Kuran İrade ‘, ‘Kur’ân’ın Getirdiği ‘,  ‘Belh’in Güvercinleri’ isimli kitapları yazıp yayınlandı.

 

Evli ve iki çocuk babası olan Işık, ilmî çalışmalarına evindeki özel kütüphanesinde devam etmektedir.