20.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 823

Duydun mu?

Çok uzaklardasın ya, hasret bastı bağrımı
Yüreğim kan ağladı feryadımı duydun mu?
Yetkin tabip dindirmez senden gelen ağrımı
Kuşlarla selam saldım başın üste koydun mu?

 

Gözlerim seni arar sayılmayan gecede
Ağzım dilim lal oldu seni anan hecede
Akça yüzün karşımda gördüğüm her ecede
Kuyruklu yıldız gibi gökyüzümden kaydın mı?

 

Ne haber var ne bir ses rüzgarınla bana es
Yeter artık hasretin prangalarını kes
Bekliyorum ümitle tükenmeden son nefes
Niye sesin çıkmıyor yoksa benden caydın mı?

 

İşleme Bu Ayıbı

Aşk nedir?

Ol ki bilesin

Meşk nedir?

Yap ki öğrenesin

Aşk olmaz lâfla hiç

Olur yaşamakla

Onunla teheyyüç

Aşk

Âşık olunmadan bilinmez

Bazen yaşamak

Sığmaz kelimelere

Kalır olarak sır

Gizemli bir meçhul sayılır

Soruldu Mevlânâ’ya

Nedir aşk? diye

Verdi

Verilmeyen cevabı:

“Ben ol ki bilesin.”

Gizemli sır

Sır içinde sır

Hele bir yana sıyır

Cüz’î Aklı

Kimi mefhumlar

Külli Akılla

Ancak kavranır

Bazen cevap olur

“Bilmiyorum!” demek

Cesaret ister

Bunu söylemek

Çünkü bu

Bilgin olmanın işaretlerinden

En zoru

Aslında ne ararsan

Yaş ve kuru

Bulursun içinde

Olursan

Kur’an Okuru

İkra’ / Oku

Diyen bir Kitab’ın

Sensin muhatabı

Uzak durarak

İşleme sakın

Bu ayıbı

 

Türkiye’de Hukuk Varmı?

Bir devlet, hukuk ve hukukun ortaya çıkardığı adalet duygusu üzerine, yaşar ve ayakta kalır. Çoğunluğumuzun teşhisi o dur ki; Türkiye’de yaşama yansımayan hukuk metinleri ve uygulamaları neticesinde, ortada bir hukuksuzluk vardır.

Her vatandaş, başta anayasa olmak üzere temel yasalarla adeta bir nikâh akdi gibi bir akidle devletine hukuken bağlıdır.

Mehmet Barlas’ın bir kitabında yazdığına göre, rahmetli tiyatrocu İsmet Ay bir düğünde “Bir yastıkta kocasınlar” diye evlenen çifte dilekte bulurken annesi atılmış ve “Önemli olan aynı yastıkta kocamak değil, mutluluk için bir yastıkta aynı rüyayı görmektir” demiş.

Bizde vatandaş olarak nikâhlı bulunduğumuz devletle, aynı yastıkta kocuyoruz ama bir türlü hepimizi mutlu edecek rüyayı göremiyoruz!

Birçok açıdan bakınca “Türkiye tam bir hukuksuzluk cennetidir” diyebiliriz. Hem de doğumdan ölüme kadar tam bir belirsizlik vardır ve bu iyi vatandaşların aleyhine olan bir husustur.

Kimin şansı varsa bu hukuksuzluktan nasiplenir kim kadersiz ise piyango ona vurur ve ölünceye kadar çekip durur. “Kader Mahkûmları” diye neden denmiştir üzerinde durmak gerekir.

Ayrıca “Devlet çeşmesinden su içilmez”, “Allah mahkeme kapısına düşürmesin”,Ferman padişahınsa dağlar bizimdir” gibi daha çoğaltılabilecek deyimler, durup dururken halkın diline kendiliğinden düşmemiştir.

Ben ecdatın yaşadığı topraklarda devletini kaybetmiş bir Balkan Türkü’yüm. En kötü devletin bile devletsizlikten sonsuz derecede iyi olduğunu bilirim. Ancak devlette buna karşılık nikâhına aldığı vatandaşı, hukuken üzmeyecek ve adil olmayı başaracaktır. Yine meşhur bir sözdür; “Halkı yaşat ki, devlet yaşasın”.

Unutulmamalıdır ki; halk hukukla yaşar, memleket hukukla abad olur, insan hukukla biat eder… Huzur ve güvenin kilidi, herkes için eşit, şeffaf ve objektif kriterler çerçevesinde uygulanan hukuktur.

Devlet; yasalaştırdığı ve hâkimler eli ile uyguladığı hukuk sayesinde, güvenilir, inanılır, destek alınabilir, sadakat duyulabilir, vefalı, sözünün eri, gerektiğinde yaşamın adanacağı ve halkına karşı sorumluluğunun farkında olan güçlü bir yapı olmayı başarmalıdır.

Türkiye’ye bakınca devletin hukuk eli ile vatandaşları arasında bir eşitsizlik yarattığını görüyoruz. Dediğimiz gibi bu eşitsizlik kundakta başlayıp ölünceye kadar sürüyor. Hâlbuki anayasamız tam tersini söylüyor!

Örnek mi dediniz? Emekli aylıklarındaki farklılıklar, bedelli askerlik uygulamaları, mahkeme kararları, vergi ve hapis cezalarına getirilen aflar, devletin kestiği sübjektif kriterli tüm cezalar, haksız ödüllendirmeler ve özel hayatın ihlal edilmesi ilk akla gelenlerdir.

Şimdi de “İç Güvenlik Paketi” adı altında bir yasa TBMM’den geçirilmeye çalışılıyor. TBMM’deki kavgaları görüyorsunuz değil mi? Sizce bu yasa bizim huzurumuz içinmi yoksa korku imparatorluğu pekişsin diye mi çıkıyor?

Sadece bu iktidar dönemini ölçü alırsanız, memleketimizin çıkarılan yasalar açısından nasıl yaz boz tahtasına döndüğünü görürsünüz. Meşhur davalarda savcı ve hakimlerin tutumlarını, sonra dönüp bu davalara “Pardon yanlış olmuş, bunların hepsi kumpasmış!” denildiğini, delillerin kaçırıldığını ve karartıldığını, bölücülüğün ve buna bağlı terör ve şiddetin müsamaha gördüğünü, yolsuzlukların ve rüşvetin üzerinin örtüldüğünü hep birlikte izliyoruz. Sonra bu ülkede hukuktan bahsedilebilirmi?

Görülen o dur ki; Türkiye, iktidar tarafından hukuk kullanılmak sureti ile bir diktatöryaya ya da Türkiye’ye has bir faşizme sürüklenmektedir. Nereden biliyorsun derseniz, o kadar çok hukuksuzluk varki; başka bir şeye benzetemiyorum. “Kabataş Yalanı” na ve yargıda kullanılmak üzere olay hakkında yaratılan fırtınaya nasıl bakabilirim?

Elbette suçlu kayırılmayacak ve doğru yasalarla cezalandırılıcaktır. Ama ne yasanız yasa ne de savcı ve hâkimleriniz savcı ve hâkim gibi değil ise sığınacak tek yer Allah’tır.

Hukuksuzluğun yarattığı anarşiyi yeni hukuksuzluklarla ortadan kaldıramazsınız!

Ne yazık ki; Türkiye bu dönemde iyiden iyiye hukuksuzluk ülkesi olmuştur. Halk darbe dönemlerinde bu kadar ürkmemiş ve korkmamıştır. Darbe hukuku ve yargısı aranacak hale gelinmiştir.

Süratle bu durumdan kurtulmalı ve bir “Hukuk Ülkesi” haline gelmeliyiz.

Sizlere hisse çıkartabileceğiniz bir kıssa ile nokta koyalım. Atina’nın bir şehir devleti olduğu dönemde halk, yöneticilerden fena halde şikâyet ediyor ve onları başlarından nasıl göndereceklerini tartışıyor ama bir türlü yönetenleri değiştiremiyorlarmış. Bir gün Antisthenes adlı filozof kürsüye çıkmış ve Atinalılara seslenmiş; “Size bir teklifim var. Hemen bir karar alıp bundan böyle bütün eşeklerin at olduğunu ilan edin ve eşeklere eşek değil, at deyin!”… Biri bu söylem üzerine atılmış ve sormuş; “Bunun bize ne faydası var?”… Antisthenes cevap vermiş; “Yönetenleri göndermek ve yeni yönetici seçmek konusunda anlaşamadığınıza göre çözüm bulunana kadar eşekler tarafından yönetilmek utancından kurtulmuş olursunuz..” Acaba biz de eşeklere at mı desek?

 

Türkçenin Istılah Meselesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar

0

Din ilerlemeye, gelişmeye mânidir.’ safsatasına hizmet eden gönüllü temizlikçiler, batılılaşabilmek için, hayatın her safhasından, İslamî tesir icra eden her ne varsa onu kaldırıp atmak gerektiğini iddia ediyorlar. Bu çarpık düşünce ile İslam’ı hatırlatan her kelime, her işâret her iz dışlandı. Dildeki tahribat böyle başlayıp geliştirildi. Tahribat; giyim-kuşamda devam ettirilip hayatın her safhasına yayıldı. En az tahribat müzik sahasında yapılabildi. Özüne dokunulamadı ise de ‘pop müzik‘ denilen bir ucûbe ön plana çıkarılmaya çalışıldı, insanlarımızın bir kısmının müzik zevki bir miktar değiştirilebildi. Aynı yıkımlar, ağız tadı değiştirilerek mutfak kültürümüzde de yapıldı. Türk Dil Kurumu tarafından ‘hazır yemek‘ karşılığı bulunan ‘fast food – çabuk ayak‘ anlayışı, aculane tarzda dilimize de tatbik edildi.

 

Öz Türkçe (?!), Ataç Türkçesi (?!) yetmezmiş gibi, ‘fast food Türkçe‘ uydurulup âlây-ı vâlâ ile kullanıma sunuldu.

 

Gelinen noktada, üniversite öğrencilerimiz, 256.000 kelimelik hazineye sahip olan güzel Türkçemizi 500 kelime ile konuşuyorlar. O 500 kelimenin yarısını yanlış telaffuz ediyorlar, yarısını yanlış kullanıyorlar, sesli harfleri hiç kullanmamak suretiyle tamamına yakın bölümünü de yanlış yazıyorlar. Bir akademisyenin ‘doçent‘ unvanını alabilmesi için yabancı dil bilmesini şart koşan eğitim sistemimiz, profesörlerin Türkçe bilip bilmediğiyle alakadar olmuyor.

 

Bütün bu tahribata rağmen, Türkçemiz tam anlamıyla yok olmuş değil. Çünkü Tahsin Banguoğlu’nu, Nihat Sâmi Banarlı’yı, Sâmiha Ayverdi’yi, Fâruk Kadri Timurtaş’ı, Muharrem Ergin’i bilenlerimiz, okuyanlarımız, okuduklarını tatbik edenlerimiz var. Yavuz Bülent Bâkiler’in, Yakup Şimşek’in, ve Ahmet Kemal Yahyaoğlu’nun üzerine titrediği güzel ve doğru Türkçemizi yeniden öğrenmeyi ve öğrendikleriyle konuşup yazmayı millî vazife olarak kabul eden insanlarımız var.

 

Korkunç bir tasfiyecilik tasallutuna maruz kalmış olan güzel Türkçemizi iteklenerek düşürüldüğü çukurdan çıkarmaya çalışanların sayısı her geçen gün, çok şükür ki artıyor. Bunlardan biri de  Şâkir Alparslan Yasa‘dır.

 

Tasfiyecilik tasallutu‘ iki kelimeden ibaret basit bir yıkım operasyonu değildir. İskenderiye ve Bağdat kütüphanelerinin, Endülüs İslam Medeniyeti’ne ait bütün eserlerle birlikte çok kıymetli onbinlerce yazma kitapların yakılması, 1984 yılında ANDA-Anadolu Dağıtım Anonim Şirketi’nin Sirkeci’deki Kitap Satış Mağazası ile Deposu’nda ve 1 Şubat 2015 tarihinde Moskova Sosyal Bilimler Enstitüsü Kütüphânesi’nde bulunan kitapların  yanması mesabesinde büyük bir felâkettir.

 

Güzel ve tarihi Türkçemizin karasevdalısı olan Şâkir Alparslan Yasa; kalemini hançer gibi kullanarak kimsenin kanını akıtmadan, kimsenin canını almadan bir büyük ve mübarek mücadeyele girişmiş, 16 X 24 santim ölülerinde 570 santim ölçülerinde dev bir eser hazırlayarak kendinden emin vakur bir sükûnetle ve inandırıcı ifadelerle gerçekleri anlatıyor:

 

‘Türkçede, bir asra yaklaşan bir zamandır, yeni mefhumlar için kelime türetmekten ziyâde, bir takım ideolojik Saiklerle, asırlardır Tarihi Türkçenin malı olmuş İslâm Medeniyeti kaynaklı kelimeleri dilden tasfiye gayreti içinde, mütemadiyen ve planlı bir şekilde onların yerine yeni kelimeler ortaya atılmakta ve bunlar resmî dayatmalarla yaygınlaştırılmaktadır. Üstelik bunların büyük bir kısmı uydurma kelimelerdir. Çünkü türetme veya teşkil kaidelerine aykırıdırlar. Hattâ -sAl, -mAn, -Ay, -v gibi Fransızcadan (‘Frenkçe’den) devşirme eklerle ve Fransızcaya benzeterek uydurulmaktadırlar. Dahası, Fransızca,     dış-, eş-, iç-, ön-, öz-, tek-, yad- gibi bir takım ön ekler ihdasıyla dahi taklîd edilmektedir. Bu uydurmalarla beraber, ayrıca, menşei 19. asır ortalarına kadar çıkan ‘Güneş-Dil Sahte-Teorisi’ (daha doğrusu stratejisi) ile Türkçenin kapıları ardına kadar Fransızca kelimelere açıldığı, bunlar -“Öztürkçe” oldukları iddiasıyla- “okul” (<école) kitaplarına konulmaktadır.  Hatta (“Türkçenin de bir Hind-Avrupa dili olduğu” iddiasıyla) cümle kuruluşu dahi -devrik cümlelerle- Fransızcaya benzetilmeye çalışıldığı için, Türkçe, yapısı, zevki ve kelime hazinesi itibariyle büyük ölçüde Fransızcalaşma sürecine sokulmuştur. 1960 Balyoz Darbesinin ardından bu Fransızcalaşmış, istikrarsızlaşmış, köksüzleşmiş, nesepsizleşmiş “Türkçeye, “Öztürkçe” adı altında, resmî dil statüsü kazandırılmıştır. O târîhten beri, “Türkçe” (yani resmî dil sıfatıyla Türkçe, yoksa -tarihin derinliklerinden günümüze- kendi tabii mecrasında varlığını ve inkişafını devam ettiren Tarihi Türkçe değil), fetret devrini yaşamaktadır.

 

Sırf dilin RESMÎ TEMESSÜL İDEOLOJİSİne âlet edilmesi yüzünden, Türkçemiz, bu suretle, büyük bir keşmekeş içine sürüklenmiş ve tedavisi pek zor olacak derecede ağır yara almıştır. Buna rağmen, binlerce eserde, milyonlarca kitap, mecmua, gazete, resmî evrak, v.s. sayfasında ölümsüzleşmiş olan Tarihi Türkçemiz, ihya edilip kaldığı yerden daha da inkişaf ettirilme imkânına her zaman sahip bulunmaktadır. Mamafih, asıl büyük mesele, bizim, topyekûn Türk Milleti sıfatıyla, -bize annemiz kadar aziz, annemiz kadar mübarek olan- Tarihi Türkçemizi ihya ve onu tekrar resmî dil kılma iradesini gösterip göstermeyeceğimizdir.’

Nisan 2013’te yayınlanan eserde; yazarı ve kaynağı belirtilerek alâka çeken, daha çok da hayrete düşüren hâdiseler demeti sunuluyor. Her satır, okuyucuyu hep bir sonraki sayfalara davet edecek şekilde merakları kabartıyor. Bunlardan birinde; sonradan ‘Sertel‘ soyadını alan Sabiha Nazmi’nin, Mehmet Zekeriya Sertel ile evlenmesi hâdisesi, öylesine ibretlik ki, millet olarak karşılaştığımız musibetlerin sebebini araştırmak ihtiyacını ortadan kaldırıyor.

 

Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere kitap, yalnızca Türkçenin Istılah Mes’elesi hakkında değil, Türkiye’nin kültür yapısının inşasındaki meseleleri de dirâyetle ele alıyor, tahlil ediyor. Yazarın açıkça söylemediği, okuyucunun izanına havale ettiği mesaj şudur: ‘Ey milletim! Bir takım sinsi güçler, yalnız dilini değil, inancını da şekillendiriyor.’

‘Istılah Nedir?‘ başlıklı üçüncü bölümden sonra eserde ele alınan başlıca konuları şöylece özetlemek mümkündür:

*Kelime kök veyâ tabanından eklerle kelime teşkili ve yapılan hatâlar, *Tasfiyecilik ve tenkidi, *Fransızcadan devşirme ekler, *’Frenkçeden devşirme diğer ekler ve kaidesizlik, *Türkçede ön ek ihdası, *Güneş-Dil rezâleti, *İslam medeniyeti kaynaklı kelimelerin yerine Fransızca kelimeler ikame etme siyâseti, *Türkçenin Fransızcalaştırılması, *Dil mezâlimi / Kültür jenosidi,  *Yoz Türkçenin âleti olarak Anayasa dili, *Netice.

 

Yazar eserinde yalnızca millî kültürümüzün ana unsuru olan dilimiz Türkçeyi müdafaa etmekle kalmıyor, candan aziz vatan topraklarını da cansiperâne azimle koruma altına alıyor.

Ben Türk’üm” deyip Türkçe konuşan ve Türkçe yazan her insana düşen görev, Şâkir Alparslan Yasa‘nın; Türkçenin Istılah Meselesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar’ isimli eserini okumak ve tatbik etmek, sözünün geçtiği herkese bu eseri okutturmaktır.

KURTUBA YAYINLARI:

Sakarya Caddesi, Bayındır Birinci Sokağı Nu: 15/23 Kızılay, Ankara. Telefon: 0.312-430 60 68

Belgegeçer: 0.312-430 09 46 e-posta: kurtuba@kurtuba.com.tr www.kurtuba.com.tr

ŞÂKİR ALPARSLAN YASA:

1949 senesinde Şanlıurfa’nın Bozova kazasında doğdu. Babası Hokand’lıdır ve Hoca Ahmed Yesevî sülâlesindendir.

1967-1973 senelerinde Millî Eğitim Bakanlığı burslusu olarak ve iktisat tahsili maksadıyla Fransa’da bulundu. Tahsilini tamamlayamadan Türkiye’ye döndü. Avdetinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) kaydolduğu hâlde o anarşi senelerinde yine tahsilini yarım bırakmak mecburiyetinde kaldı. Bu arada, Yesevîzâde imzâsıyle, mecmûa ve gazetelerde makaleler ve tetkik yazıları yazdı.

Anarşi mağdurları için çıkarılan aftan istifade ederek, 1992-1993 öğretim yılında SBF’ye tekrar kayıt yaptırdı ve 1998 senesinde İktisâd Bölümünden mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünde kabul edilen tez ile ‘Doktor‘ unvanı aldı. Aynı üniversitede Fransızca Mütercim-Tercümanlık Anabilim Dalında Öğretim Görevlisi olarak ders verdi, 2013 senesinde yaş haddinden emekliye sevk edildi.

Tercüme sâhasıyle alâkalı ve muhtelif akademik mecmualarda neşredilmiş -bazıları kitap hacminde-  18 makalesi, tercüme kitapları, milletler arası sempozyumlarda sunduğu tebliğleri, değişik tercüme kitaplar hakkında hakem raporları bulunmaktadır.

Şâkir Alparslan Yasa; evli, 2 çocuk babasıdır.

 

YAYINLANMIŞ ESERLERİ:

Sevgi Peygamberi: (1996), Türk Eğitim Sistemi / Alternatif Perspektif: Türkiye Diyânet Vakfı Yayını. (Heyet azâsı olarak, 1996), Kamu Harcamalarında Etkinlik ve Parlamenter Denetim: (T.C. Sayıştay Başkanlığı Yayınları, 2002), Türkçenin Istılah Meselesi ve İdeolojik Kaynaklı Sapmalar: Kurtuba Yayınları, 2013), Türkçenin İnkişafı İçin Tercüme: (Hitabevi Yayınları, 2014)

 

Bir Cinnet Cenderesindeyiz

2009’da Etiler’deki üniversiteye Münevver Karabulut cinayetiyle açığa çıkmaya başladı toplumsal yozlaşmamamızın cinnet seansları. Cinayet ile cinnet sözcükleri aynı kökten doğmuş olsalar da bu olaydaki vahşete bakılırsa I.Dünya Savaşı’ndaki Taşnak ve Hınçak çetelerinin katliamlarını aratmaz. Tek fark; ammenin katli değil ferdin katli yani toplu katliam değil tekil katliam.

2013 Gezi Olayları’nda 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın histerik gurupların darp seanslarıyla öldürülmesi ve güvenlik güçlerinin öldüresiye müdahaleleri toplumsal fay kırıklarının deprem habercisi gibiydiler.

Ardından 2014 Kobani Olayları’nda 16 yaşındaki lise öğrencisi Yasin Börü’nün PKK / KCK sempatizanlarınca defalarca öldürülmesi (işkence, balkondan atma, üzerinden arabayla geçme, başını taşla ezme ve yakma) toplumsal cinnetin örgütlenmiş haliydi.

İlk cinayette halk tabiriyle ‘manyamış’ bir aileyi, diğerlerinde ise karşıt gurupları suçlayarak işin içinden çıkmaya çalışırken 2015 yılı normal ve sıradan bireylerin de cinnet sınırlarında gezindiğini aleni göstererek toplumsal huzurumuzun yangın sirenlerini çaldı.

İzmit – Kandıra yolunda işkenceyle öldürüldükten sonra kesilerek poşetlenen ve yakılan 1 çocuk annesi Nuran Dutlu olayının şokunu Kocaelili biri atlatmaya çabalarken Tarsus’ta önce tecavüz, bıçak ve levye ile öldürülen sonra cesedi parçalanarak yakılan üniversite öğrencisi Özgecan Aslan vakasıyla karşılaştık. Bari bu sonuncusundaki toplumsal sahiplenme bir hafifletici sebep gibi yaramızı biraz olsun hafifletti.

Ne şarkıcıların “Ne oldu bize?” şarkıları, ne şairlerin “Ne oldu bize böyle?” şiirleri açıklayabilir halimizi. Bir acayip toplum olduk master-doktora araştırmalarına konu olacak. Bir sosyal doku bozukluğu ve bireysel cinnet sapması toplumsal geleceğimiz adına tehlike çanlarını çalıyor. Dahası artık vaka-yı âdiye girmeye duran intihar vakaları.. Aldatmalar, boşanmalar, banka soymalar, şebeke vaziyetli dolandırmalar…

Necip Fazıl’ın bir “Cinnet Müstatili” adlı eseri vardı; Yılanlı Kuyu da denilen hapishane notlarını anlatan ve kuşak çatışmasındaki bunalımları işleyen. Yazar M. İdris Zengin’in bugünkü Türkçeye “Delirme Dikdörtgeni” olarak çevirisi aslında tam da halimizi anlatan bir durum. Coğrafî olarak da biraz dikdörtgenimsi olan Türkiye’miz – birileri cumhuriyet mi, başkanlık sistemi mi diye tartışa dursun – hızla cinnet cenderesine sürüklenmektedir.

Derin toplumsal ayrışmalar, sosyal kutuplaşmalar, siyasal ötekileştirmeler ve birleştirici olan dinin tam tersine bir yüzdesel yarılamaya alet edilmesi sosyolojik kırılmaları an meselesi yapar. Baştan beri aktarılan bu kötü tasvirler bu içtimaî cinnet halinin ferdî bilinçaltını ortaya döken örneklerdir.

Sınırlarının dışında kaoslar yaşanan bir ülkenin insanlarının iç halinin de kaotik olması mukadderdir. Ve dışarıdan gelebilecek kıvılcımlar içimizde biriken bu benzini-gazı yakmaya adaydır tarihin genelinde. İnşallah yaşamayız.

Yukarıdan aşağıya eda ve üslup olarak yayılan psikopatik eğilimler artık kılcallarımızda dolaşmakta. Anomaliyi normal gören bir millet hızla anormalleşmekte demektir.

Allah bu millete acısın ve onu tarihî misyonuna iade etsin.

 

Bozkurt’un Töresi çakal’ı taşımaz.

Dün haftalık yazımı yazmıştım.

Ancak, yaşanan olaylar ve gündem o kadar hızlı ki, bir yazı daha yazmayı gerekli ve şart gördüm. Belki bir yazı daha, bir yazı daha…

AKP iktidara geldiği günden beri kadın ile ilgili o kadar ağır, aşağılayıcı sözler duyduk ki, kadına tecavüz, kadına şiddet, kadına ölüm olaylarını çok fazla yadırgamamak gerektir.

Kadını sadece bir obje, bir meta olarak gören ve kadının manevî dünyasını yok sayan bu anlayışın geleceği durum elbette bu olacaktı.

Düşünün ve hatırlayın;

“namuslu kadın hamile olarak sokağa çıkamaz”

“kadının evdeki işleri kendisine yetmiyor mu?”

“kocama arkadaşımı tavsiye ettim, ben zengin erkek olsam çok kadın alırım” (bunu diyen de bir kadın)

“işsizliğin sebebi, kadının çalışması”

“kadının çalışması ayıptır, günahtır”

“kadının kıyafeti erkeği tahrik eder, erkek haklıdır”

“örtüsüz kadın, perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ya satılıktır, ya kiralıktır”

“TBMM’de kadın cehennemliktir diye kitaplar dağıtılır”

“anası tecavüze uğruyorsa, neden çocuk ölsün, anası ölsün”

Bunun gibi daha birçok ve sürekli kadını aşağılayıcı ifadeler, bugün neredeyse her gün birkaç tane kadın cinayetine ve son yaşadığımız alçaklığa kadar olayların gelmesine sebebiyet vermektedir.

Bir de ülkenin iyi yönetilemediğini buna eklersek, bundan sonra vay halimize…

Fırat’ın kenarındaki kaybolan koyundan sorumlu olduklarını söyleyenler, bu yaşananlar hakkında neden bugüne kadar seyirci oldular acaba?

Peki, KADIN, bu ne idüğü belirsiz insanların dedikleri gibi midir, TÜRK MİLLETİ için?

Türk Milleti, kadına nasıl bakar ve nasıl bakmalıdır?

İşte!

BENGÜTÜRK’de Özgecan kızımızın anısına yayınlanan yazı:

BOZKURT TÖRESİ ÇAKALI TAŞIMAZ…

SAHİP ÇIKMAKTIR…

YOL ARKADAŞLIĞI YAPMAKTIR…

EŞİNİN, BACININ, KIZININ GELECEĞİ İÇİN ÇABALAMAKTIR…

SENİ, SAHİP OLDUĞUN DEĞERLERLE BÜYÜTENE SAYGI DUYMAKTIR…

EL ÜSTÜNDE TUTMAKTIR…

UĞRUNA CAN VERMEKTİR…

ONUN SAÇININ TELİNE ZARAR GELMESİN DİYE ÇABALAMAKTIR…

AİLENİN, TOPLUMUN, MİLLETİN DİREĞİNİN KADIN OLDUĞUNU BİLMEKTİR…

RUHUNDAKİ BİLGELİĞE SAYGI DUYMAKTIR…

KULAK VERMEKTİR DEDİĞİNE…

DİNLEMEKTİR…

MİNNET ETMEKTİR FEDAKÂLIKLARINA…

BİRLİKTE DİRENMEKTİR HAYATA… BİRLİKTE YENMEKTİR ZORLUKLARI…

ONLARA GÜVENLİ YARINLAR GETİREBİLMEK İÇİN ÇALIŞMAKTIR…

KADININ GÖZÜNDEN AKAN BİR DAMLA YAŞ SENİN YÜREĞİNİ KANATIR…

BOZKURT YAPAN EL KADINA KALKMAZ…

O ELLER, DÜŞTÜĞÜNDE TUTMAYI, AĞLADIĞINDA GÖZYAŞINI SİLMEYİ BİLEN ELLERDİR…

KİRLİ ELE BOZKURT YAKIŞMAZ…

BOZKURT TÖRESİ ÇAKALI TAŞIMAZ…

BU VİCDANSIZLIK… BU ALÇAKLIK… BU NAMUSSUZLUK NAMUS IRMAĞINA KARIŞMAZ…

Yüce Türk Milleti, Milletimizin kadına nasıl bakması gerektiğini anlıyor musun?

 

Komşu kızını zapt eyle, bizim oğlan âşıktır!

Geçen gün bütün Türkiye’yi yasa boğan vahşice bir cinayet işlendi. Aslında bu ne ilkti, ne de, ne yazık ki son olacaktı…
Her gün pek çok cinayet, tecavüz, işkence haberini gözümüzün içine soka soka yayınlayan bazı haberciler pek bir gaza gelmiş şekilde tüm haber bülteni boyunca kızın nasıl tecavüze uğradığını, katilin nasıl soğukkanlı olduğunu, cesedi nasıl yaktığını, nerede yaktığını unutmayalım diye kafamıza adeta çaka çaka bir daha, bir daha ballandıra ballandıra anlattılar.
Dünyanın en iğrenç cinayeti bütün tafsilâtı ile birlikte saatlerce yayınlandı durdu. Şimdi bazılarınız şöyle diyebilirsiniz: “Ne yani söylenmeyip, üstü ört bas mı edilseydi?”
Elbette değil! Kesinlikle haber haline getirilmesi ve toplumda infial uyandırılması gerekiyordu. Ama ölçüyü kaçırınca normalleşmiş oluyor ne yazık ki.
Ölen kızın ailesinin, yakınlarının, arkadaşlarının hissedecekleri de haberi yayınlayanlar tarafından düşünülmeli. Sadece reyting uğruna yayın yapan bir televizyonun, o aşağılık katilden daha masum olduğunu söylemek mümkün müdür?
Çünkü zina, tecavüz, gayri meşru her türlü ibretlik şeyi o kadar çok yayınlıyorlar ki, örnek olması gerekenler de topluma sunulmayınca bu aşağılık varlıklar da, bunları örnek alıyorlar. Şimdi medya bu cinayetin suç ortağı değildir de nedir?
“Fatmagül’ün suçu ne?” adlı bir dizinin rezil sahnesini haber bültenleri arasına dahi haftalarca sokan medyanın bugün masum olduğunu kim söyleyebilir?
Bugün dökülen timsah gözyaşları, o yitirilip giden canı geri getirebilir mi? O akan kalleş gözyaşları; o ananın, babanın ciğerindeki yangını söndürebilir mi?
Ondan sonra kadın haklarıymış da, kadına şiddetmiş de, töre cinayeti imiş de bir de ahkâm kesiyorlar!
Hey medyadakiler, asıl suçlu sizsiniz…
Yazıklar olsun…
Sayın Duru’nun dediği gibi, “İnsan haklarından anlamayanın hakkı, bir tutam ottur!”
Hatta o bile değil…
Hayvanlara hakaret olur.
Hiçbir hayvan dahi, zorla başka bir hayvana tecavüz edip, sonra onu öldürmez. Hayvandan bile aşağılık olan bu insanları yetiştirenler ve bu hale gelmelerine neden olanlar eğer biraz onur varsa, derhal bu şerefli mesleği bırakırlar…
* * *
Gelelim hunhar cinayete…
Mağdure direnmiş, katilin yüzünü tırmalamış, biber gazı sıkmış. Elinden gelen neyse, yapmış ve ardından başına levye ile vurularak şehit edilmiş. Şehit diyorum, çünkü hangi ilmihale bakarsanız bakın, bu bacımız şehittir.
Peki ya katil, bu nasıl bir insandır ki, bu kadar direnen ve kendisini korumaya çalışan bir insana hâlâ tecavüz etmeye çalışır. Bu kadar mı bir insan, cismani dürtülerine teslim olabilir?
Hayvanlarda belli bir mevsim, o da sadece neslin devamı için var olan bir dürtü, bu kadar mı kontrolsüz olarak bir insanın iradesine hükmedebilir?
Haydi, bir an boş bulundun, nefsine uydun. Allah akıl vermiş, irade vermiş. Niye kendi yolunda giden bir masumla kendini tatmin etmeye kalkıyorsun?
Para karşılığı bu işi yapan on binlerce kadın var bu ülkede. Yerlisi, ithali ne ararsan var. Hatta devlet bu sektör üzerinden vergi bile alıyor. (Ki o insanlara da yazık…)
Bu mudur yani? Yolunda giden, sana güvenip arabana binen masum bir insan mıdır kurban.
Yazıklar olsun!
Hâlâ karşısında gördüğünü önce insan olarak değil de, kadın – erkek diye ayırarak bakan, dişilik erkeklik mevzuunun sadece o bireyin kendisi ile ilgili, şahsına ait dünyada bulunma nedeni ile ilgili geçici bir rol olduğunu algılayamayan zavallıların bu dünyada, bu zekâ çağında bulunması insanlık için içler acısıdır…
Tabii bu arada toplumun da çok kabahati var. Özellikle annelerin…
O katiller, mantar gibi yerden bitmiyor…
Evlât yetiştirirken erkeklik, kadınlık mevzuundan önce ‘insanlık’ mevzusunu çocuğuna vermeyen bir annenin yetiştirdiği çocuktan ne beklenir ki?
Erkek evlâttır, hoş gör, elinin kiri, türlü çapkınlık esprileri olursa olacağı budur. Türkülerde bile;
Ay akşamdan ışıktır
Yüküm şimşir kaşıktır
Komşu kızını zapteyle
Bizim oğlan aşıkdır.
Kısmı sık sık söylenirse, kuyruğunu sallayan it hesabı hep bir tarafa suç atılırsa böyle manyakların toplumda oluşması ne yazık ki normaldir.
Oysa o meşhur Erzincan türküsünün pek söylenmeyen devamı da vardır:
Ay akşamdan aş da gel
Cılga yola düş de gel
Eğer anan koymazsa
Vicdanan danış da gel!
Ya neymiş; vicdan varmış. Rıza varmış…
Nerede ‘Vicdan?’ En aşağılık vahşeti uygulayıp, bir de bunu insan müsveddesi olarak yapmak akıl, hafızsala almıyor.
İdam mı?
Elbette idam cezası gerekli.
Ama sadece tecavüzcülere, sübyancılara, hunharca cinayet işleyenlere değil; terör suçu işleyenlere ve bunlara emir verenlere de gelmeli.
Toplum vicdanı ancak o zaman rahat bulur. Doğal hukuk ancak o zaman hayata geçer…
İdam cezasını kaldıranların yüzüne bir şamar gibi, idam cezası geri inmelidir!
Yoksa pazar alışverişi yaparken çocuklarının-eşinin gözü önünde ensesinden sıkılan kurşunla şehit edilen astsubayların, belediye otobüsünde ‘Molotof kokteyli’ atılarak yakılan kızlarımızın ardından daha çok yazılar düzeriz…

https://www.facebook.com/email_open_log_pic.php?mid=b4bf389G20431e12G152736c2G96G68ce

“Halk Ne Der?”

Yapınca bir hareket,

Bir hayır, bir oluş

Gösterince, İlâhî bir duruş

Sakın deme!

“Sonra Halk ne der?”

Uzak kalırsın Hakk’dan

Kademe kademe

Yapacaksan bir işi

Düzgün olsun gidişi

Yoksa düşersin derin kedere

İstersen olmak; Hakk’a hademe

İstemezsen yemek; Hakk’dan sille

Sakın deme:

“Allah rızası için” bile

De sadece:

“Allah için.”

Sakın deme:

“Sonra Halk ne der?”

Bul kendini

Sâfiyet içinde

Bu takdirde

Zaten olacaksın

İndallah

Baş köşede

Tüm büyük Zâtlar

Mahviyet içinde

Kaçındı hep

“Halk ne der?”den

Aldılar nazara

Kattılar hesaba

“Allah ne der.” i

Attılar içlerinden

Onulmaz kederi

Terk ederek

“Halk ne der?” i

Ancak bu durumda

Diyor Hakk kuluna:

“Kulum!

Durma ileri

Huzurumdan aman

Kalma geri

Kulum durma

Daima ileri!”

 

Machiavelli, Nietzsche ve Ahlak

Tarih boyunca toplumlar, yaşam tarzları ile kendi kültürlerini oluşturmuşlardır.

 

Kültür, “bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden, her türlü duygu, düşünce, dil, sanat, yaşayış unsurlarının tümü, belli bir konuda edinilmiş, geniş ve sistemli bilgi” şeklinde tarif edilmektedir.

 

Ahlak ise:Belli bir dönemde belli insan topluluklarınca benimsenmiş olan, bireylerin birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen törel davranış kurallarının, yasalarının, ilkelerinin toplamı.” Olarak tanımlanmaktadır.

 

Sokrates (İ.Ö. 469- 399) ‘in ahlak öğretisinde; İnsanın temel amacı erdeme ulaşmak olmalıdır. Erdem ancak bilgelikle mümkündür.” Şeklinde ifade etmektedir.

Aristo (İ.Ö. 385- 322) :“Toplumda yönetenler ile yönetilenler arasında bir ayrım yapılması ahlakidir.” “Yani toplumda her zaman üsttekiler ve güçlüler yönetir, alttakiler ve güçsüzler ise yönetilir.” Demektedir.

 

Yine haz ahlakı (hedonizm) olarak bilinen Kirene Ahlakı Aristippos (İ.Ö. 435- 355) öğretisinde;İnsanın amacı en yüksek hazza ulaşmaktır. İnsan kendisine haz vermeyen şeylerden uzak durmalıdır.”Denilmektedir.

 

Protagoras (İ.Ö. 482- 323)’a göre ise ahlak; “Her şeyin ölçüsü insandır. Genel geçerliliğe sahip doğrular yoktur. Doğrular ve yanlışlar insandan insana değişir.”Şeklinde tanımlanmaktadır.

 

Machiavelli (1469- 1527) öğretisindeki ahlak anlayışı ise;“Amaca ulaşmak için her araç meşrudur.”şeklinde ifade edilmektedir.

Nietzsche (1844- 1900)  ise;“Erdem kadar erdemsizlik de normalkarşılanmalıdır. Ahlaki ölçüler ve normlar koymak saçma ve gereksizdir.”Demektedir.

Görüleceği üzere,çağlar boyu düşünürler öğretilerinde, ahlakla ilgili farklı yargılarda bulunmuşlardır. Ancak bu görüşlerden,toplumların yaşam tarzına ters düşenler; “kişilerin benimsedikleri ve uymak zorunda bulundukları davranış biçimleri veya kurallar bütünü” olamamıştır.

 

Çünkü genel anlamda kabul gören ahlak; bir toplumun, iyi ya da kötü kabul edilen davranışları belirleyen, yazısız kurallar bütünüdür. Ahlak kelimesi, insanın doğru ve yanlış, olumlu ve olumsuz, iyi ve kötü olarak nitelendirdiği davranışlarıyla ilgilidir.

 

Bir toplumda düzenin sağlanabilmesi için, insanların belli kurallara uygun davranması gerekir. Bu kuralların bir bölümü ahlak kurallarıdır. Görenek, gelenek, töre ve adetler ahlakınbir bölümünü oluştururlar.

 

Ahlak, insanların birbirleriyle veyadevletle olan ilişkilerinde, kendilerinden yapmaları istenen davranışlarla, toplum düzeninisağlayan bir kurallar ve normlar bütünüdür. Yani toplumsal bir olgudur. Kişi vicdanının, belirli hareketleri “doğru” ve “iyi” olarak vasıflandırmasıdır.

 

Toplum içinde de ahlak, kişilerin benimsedikleri ve uymak zorunda bulundukları davranış biçimleri veya kurallar bütünüdür.

 

Ahlak en iyi yaşama şeklinin ne olduğunu saptamayaçalışır. Toplumsal yaşamda bazı hareketlerin ve düşüncelerin iyi, bazılarının da kötü oluğunuifade eder.

 

Ahlak, bir insan topluluğunun asgari düzeydeki ortak paydasını oluşturur. Her zamanortaklaşa sahiplenilmesi gerekir. Ahlak herkesin onayını almış, uzlaşılmış bir çerçevedir. Kimse kendini bu çerçevenin dışında tanımlamaya kalkamaz.

 

Görüleceği üzere ahlak, kişilerin görüşlerinden ziyade, toplumların konsensüsleri ile ortaya çıkan davranış biçimleri veya kurallar bütünüdür. O yüzden ahlaki kurallar, kişisel çıkarlardan öte, toplumsal menfaatleri ön planda tutarlar:

 

“Merhamet duygusu, adalet,bütün insanlara karşı güler yüzlü, şefkatliolmak, tüm canlılara, doğaya hoş görü ve sevgiyle bakmak, zarar vermemek.”

“Güvenilir olmak, affetmek, sözünde durmak, kimsenin malına, canına, hakkına, namusuna göz dikmemek, riyakârlık, yapmamak, insanlığa, milletine, ülkesine faydalı işler yapmak, zararlı, çirkin şeylerden sakınmak.”

“Doğru konuşmak ve davranmak, herkesle güzel geçinmek, fedakâr, vefakâr ve çalışkan olmak, vatandaşlık görevlerini yerine getirmek, dürüst, görgülü, nazik, olgun, sabırlı, yardımsever olmak vb.”

Böylesi özellikler “ben” duygusundan öte, toplumların daha iyi yaşamasına, huzurlu olmasına katkı sağlayan argümanlardır. Böyle bir toplumda elbette ki kişiler de mutlu olacaklardır.

 

Bu değerler; gelişmişliği, demokrasiyi, barışı mutluluğu beraberinde getirir. Böylesi toplumların kurduğu kültürler büyür gelişir, uzun süre yaşar, tarih sayfasında şerefli ve hak ettiği yeri alır. İnsanlık tarihi, bu medeniyetlerin izlerini ve gurur veren yaşantılarını paylaşmakta, nesillere örnek göstermektedir.

 

Bencil, çirkin ve sefil hayat tarzlarının, kendilerine ve insanlığa hiçbir zaman yararı olmamıştır.  Kokuşarak kısa sürede yok olan böylesi toplulukların, bıraktıkları enkazları tarih sayfalarında hep birlikte ibretle izlemekteyiz.

 

Diyebiliriz ki ahlak, birinsan topluluğunun asgari düzeydeki ortak paydasını oluşturur. Ahlak herkesin onayını almış, uzlaşılmış bir çerçevedir. Kimse kendini bu çerçevenin dışında tanımlamayakalkamaz.

 

Ahlakla benzerlik gösteren bilimlerden biri de hukuktur. Hukuk; yazılı emir veyasaklardır. Ahlak ise, yazılı emredici özelliği olmayan, toplum tarafından kabul görmüş kurallar bütünüdür.

 

Ahlaki değerlerden yoksun bir hukuk düşünülemeyeceği gibi, ahlakideğerler ile çatışan bir hukuk da işlevsel olmaktan uzaklaşır.

 

Sevgiyle kalın…

 

Laik Eğitim İstediler, Tutuklandılar!

14 Şubat 2015 tarihli gazetelerde yansıyan şu haber, Türk Siyasi Tarihi’nde yer alacaktır!

“İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Gaziantep, Eskişehir, Kocaeli, Bursa, Samsun ve Çanakkale başta olmak üzere birçok kentte, eğitim sendikaları ve Alevi örgütlerinin katılımı ile yapılan mitinglerde; “Düşünen, Sorgulayan ve Hakkını Arayan Nesiller İçin Laik ve Bilimsel Eğitim” istemi dile getirildi.

Sonuç; Yalnızca İzmir’de 25 kişi gözaltına alındı. Katılımcılara gaz sıkıldı. İki kişi tutuklandı.

Şimdi, insafla düşünelim;

–         Gösteri ve yürüyüş yapmak yasak mı? HAYIR!

–         “Laik Eğitim” istemek suç mu? HAYIR!

–         Çoğu öğretmen olan göstericilere gaz sıkmak “İnsan Haklarına” uygun mu? HAYIR!

Halen yürürlükte olan Anayasaya göre; “Türkiye Cumhuriyeti, Demokratik, Laik, Sosyal bir Hukuk Devleti’dir.”

Ancak;

Biliyoruz ki, bu ülkede sayıca ve oranca çok küçük bir azınlık da olsa, “Laik ve Bilimsel eğitimden” nasibini alamayan, küçük yaştan itibaren beyinlerine kazınan değer yargıları ile “Laik Devlet Düzenine” karşı olanlar da var! Bazıları açıkça, mertçe bunu dile getiriyor. Bazıları ise; “Amaca ulaşıncaya kadar” kendilerini gizliyor!

Yine biliyoruz ki; AKP İktidarı, 30 Temmuz 2008’de Anayasa Mahkemesi’nin kapatma kararından 1 oyla kurtuldu! Ancak, “Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu” belirlenerek, 10 üyenin “evet” ve bir üyenin “hayır” oyuyla Hazine yardımının yarı yarıya kesilmesi ile cezalandırıldı!

O günden bu yana da dozu giderek artan şekilde, bu kararın doğruluğunu kanıtlayacak bir eylem süreci içinde oldu!

Özellikle, “bağımsız” olması ve her yurttaş için “Adaletinden şüphe duyulmaması gereken” YARGI düzeni, adeta siyasi iktidara Ram Oldu!

Savcının biri, “Laik Eğitim istedi diye” karşısına getirilen öğretmene soruyor; “Kur’an’da Cin Suresi var, sen Kur’an’a inanmıyor musun?”

Demokratik, Laik bir Hukuk Devleti’nde hiçbir yurttaşın inancı sorgulanamaz, inancına göre hüküm verilemez.

Ne yazık ki bugünün Türkiye’sinde Yargı’ya ve Yargı yoluyla “Adalet” sağlanacağına olan inanç hızla zayıflıyor!

Eğitim, bireyin “mesleki beceri kazanması” ve “içinde yaşadığı topluma ve dünyaya uyum göstermesi” içindir.

Eğitim, “bilimin ışığında” olursa, o ülkede “bilim ve teknik” gelişir. Bilim ve teknikte gelişen, buluş yapan, “patent sahibi” ülkeler gelişir ve kalkınır.

Anımsayın; İstanbul 1453’te Fatih’in önderliğinde zapt edilirken, Hıristiyanlar Kiliselerinde “Meleklerin cinsiyeti” üzerine tartışıyorlardı!

Bugün, 21. Yüzyılda, Türkiye’de yaşadığımız bu çağdışı, akıl dışı, hukuk dışı tutum ve oyunlar yakışmıyor!

Bu ülkede barış içinde, İnsanca bir yaşam için tek çıkar yol; “Demokratik, Laik, Sosyal bir Hukuk Devleti” kimliğine dönmektir.