20.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 822

Süleyman Şah’ın Kemikleri Sızlamıştır!

0

Süleyman Şah Türbesi’nin yerinden kaldırılması, Türk Milleti’ni derinden yaralamıştır.  Son zamanlarda, bir kurşun atılmadan bize ait olan Ege Adaları’na da maalesef Yunan bayrağı çekilmişti. Süleyman Şah Türbesi’nin sınırımıza doğru taşınması demek, Türk askerinin de, Türk Tarihi’nin de başına çuval geçirilmesi demektir. Asırlardır korunan Ecdat Türbesi ve çevre alanı, bugün korunamaz hale düşürülmesini, hiçbir gerekçe ile açıklayamazsınız!

Ecdat deyip  oy toplamaya benzemiyormuş  bu işler. Bu hususta hiçbir bahane bizi tatmin edemez. Böyle başlatılan tavizler zinciri yarın sınırlarımızın da korunmasında sıkıntı yaratabilir. Zaten kaç yıldır Güney sınırımızdan girip çıkan pkk ının haddi hesabı yoktur. Bu durumu bu hükümete oy verenlere havale ediyoruz. Bu hususta bize ne tür  yalanlar sallayacaklardır acaba? Devletin Suriye sınırında Süleyman Şah türbesini koruyacak gücü vardır, bunu  dünya biliyor… Maalesef ki taşınma işinde Suriye pkksı  ile ortaklıkta yapıldığı söylenmektedir. Düşülen hale bakın, meseleler kimlerle planlanıyor!  Vay halimize!

TAŞINDIK!   Biraz daha içeri geldik demek, Türk Milletini ve  Türk Tarihini tatmin edemez, bu millet artık uyanmalıdır!

Süleyman Şah Türbesi ve çevresi en zor zamanlarda bile terk edilmemişti. Türk ruhu orada yaşatılmıştı. Bayrağımız orada yıllardır dalgalanıyordu. Askerlerimiz yıllardır orada nöbette idiler. Işid terör örgütü höd dedi ve taşındık.( Ve bu şerefli yol haritası bu hükümete nasip oldu.) Bu olaydan dolayı Süleyman Şah’ın kemikleri sızlamıştır, eminiz. Tek kelime diyeceğim:Yazıklar olsun !!!

Bu olay nedeniyle, yandaş tv lerin birine iki tanede yandaş sözde yazar çıkarmışlar ,affedersiniz ,taşınma olayının doğruluğunu ifade edip,beyin yıkama metodu yapmaya çalışıyorlar.

Durumumuz Kurtuluş Savaşı yıllarından çok mu kötü? Bu türbe  o  zaman taşınma dı da şimdi niçin taşınıyor? Korktuk mu? O topraklar, milletler arenasında bizim, hiçbir  karşı siyasi, askeri  manevra yapılmadan bırakılıp çıkıldı. Yok efendim bu tarafa çekildik. Şuna kaçıldı desenize!

İşte efendiler, Güney Doğu da pkk ya böyle bırakıldı, bırakılıyor. Şehit cenazesi gelmiyor muş. Siz şehirleri, sokakları, okulları PKK ya bırakırsanız  eğer, şehit cenazesi elbette gelmez.Ancak öyle olmadı, çözüm  süreci başlayalı  ölümler  artarak devam etti. Bu durumu yandaş medya hep sakladı. Teslim bayrağını çekmişiniz. Onun için mi şehit cenazesi gelmiyor edebiyatı yapılıyor? O bölgeye zaten gidemiyoruz, asker, polis dahi sokağa tedbir almadan çıkamıyor. Direnen sadece Milliyetçi Hareketçiler. Daha kötü günleri  Allah göstermesin, vatan evlatlarının  cenazelerini  artık görmek istemiyoruz. Bundan sonra ne olur Allah Kerim !

Ege Üniversitesi’nde pkknın öldürdüğü genç sizlerin de çocuğu olabilirdi. Bakıyoruz da sadece Milliyetçi camia bu meselede içi yanan ve taraf olan kesim konumunda. Hükümet erkanı, sol cenah duyarsız konumunda. Neler oluyor?  PKK sadece Milliyetçilerin mi düşmanı oldu şimdi?

Aklıma şu geliyor; bu ölen Milliyetçi, vatansever delikanlı ile, öldüren PKK lılar  bu ilgisiz cenahlar tarafından  eş değerde mi tutuluyor?  Biri vatan istilasına, okulların PKK istilasına karşı çıkıyor, PKK lı ise ülkemi bölmek istiyor.40 binden fazla insanımızın katilleri, çoluk çocuk demeden insanları  katletmişler. Ama sırf  pkk ile  aynı masadaki anlaşma yüzünden, sözde çözüm süreci  bozulmasın diye  öldürülen  o  yiğit delikanlı görmezden geliniyor  !  Yarın sizin çocuklarınızın  da  başına böyle  şeylerin gelebileceğini hiç düşünmüyor musunuz?

Her gün onlarca insan ölüyor. Üniversiteler dahi pkk ya devredildi. İşte Ege Üniversitesi ve   vatanını, milletini  seven, sınava giderken öldürülen  genç   şehit Ülkücü  öğrenci  ortada. Bu durumu   iktidardan   çıkar sağlayan onca  duyarsız, sadece kendini düşünen  insanlar    hala göremiyor  mu ? Ülkenin  düştüğü hale bakın , asırlardır  bize ait olan Süleyman Şah türbesi  TAŞINDI  denilerek ,Ege adaları gibi   bir kurşun   atmadan  ,taşınırken de yine  bir şehit verilerek türbe  yok edilerek  terk edildi .Bu durum Türk tarihinde çok su kaldırır. Üzgünüz, kendimizi  zaptetme de   zorlanıyoruz.  İlgililere  beceremiyorsanız  bırakın  bu işleri demekten kendimizi alamıyoruz !!!

Saygılarımla…

 

Müjde (!) Ricat Kültürümüz Hortladı!

Birkaç yazıdır artık Başbakanlığa erişen ve yazdığı Stratejik Derinlik kitabıyla Türkiye’nin son 13 yılının dış politikasının rotasını belirleyen Prof. Ahmet Davutoğlu‘nu teoriden pratiğe analiz etmeye çalışıyoruz. Günün özeti; hayaller hoş olsa da karşılığı yok.

En çok da Osmanlıcılık merakından belli. Hiçbir tarihçi 623 yıllık Osmanlı‘yı tek bir kalıpta ve aşamada değerlendirmez. Rahmetli Atilâ İlhan gibi sorar dururlar: Hangi Osmanlı? Benim gördüğüm ve ikidir yazdığım şimdilerdeki nevzuhur Yeni Osmanlıcılarımızın hepsi Dağılma Dönemi Osmanlıcısı.

Devlet-i Âliye‘nin son döneminde ne kadar hata ve zaaf varsa, ne kadar paça düvel-i muazzamanın kasnağına kaptırılmışsa, ne kadar korku ve eziklik kompleksi varsa onu kuşanmış ve mezarlıktan geçerken ıslak çalar gibi mehter çalıyorlar.

Yine dedik; Türkiye Cumhuriyeti atom çekirdeği sadedinde kurulmuş bir devlettir. Tedbir ve teenniyle hareket eder ama fırsat da gözetir. 1938-39 Hatay’ın bağımsızlığı ve ilhakı aynen öyledir. Gecikmiş de olsa 1974 Kıbrıs Harekâtı‘yla adanın 3’te 1’inden fazlasını almamız ve Kuzey’e topladığımız Türklerle apayrı bir Devlet kurabilmemiz de böyle.

4-5 senedir dile getirenlerle birlikte yazıyor ve söylüyoruz: Lozan’da statüsü belirsiz adalar olarak nitelenen Ege‘deki Eşek, Nergizcik, Bulamaç gibi 15-16 adayı bu Devr-i AKP döneminde Yunan egemenliğine bıraktık. Hem de Yunanistan derin bir ekonomik kriz içerisindeyken. Ve bunların en değersizi olan Kardak kayalıkları için o beğenmedikleri Çiller döneminde savaşa yakın bir kriz yaşamışken.

Adaların kaybı bu arkadaşların İnebahtı’sı (Lepanto Bozgunu), Süleyman Şah Karakolu’nun terki de II.Viyana’sıdır (Viyana Bozgunu). Vermeye başlarsanız gerisi hep gelir. 1921 Ankara Antlaşması‘nın 9’uncu maddesinin size tanıdığı hakkı ve verdiği toprağı güvenlik nedeniyle terk edip atanızın-dedenizin mezarını sınırınızın dibinde (200 metre) 2 dakikalık (120 saniye) mesafeye getiriyorsanız son dönem Osmanlı ricat kültürü size de tevarüs etmiş demektir.

Cumhuriyetin kurulması esnasında Kurtuluş Savaşı’na bile karşı çıkanlar Osmanlı’nın dünyalık peşinde koşan ve dini de dünyalığın sermayesi yapan ezikler – korkaklar takımıydı. Merhum Âkif, İstiklâl Marşımıza bu yüzden Kur’anî “Lâ tehaf / Korkma!” hitabıyla başlamıştı.

Bugünkü İktidar ve şakşakçıları ruhen ve bedenen bu korku kültürünün berdevamıdır. 12 Eylül’de ve 28 Şubat’ta inançlarının ve mukaddesatının mücadelesini veremeyen, vermekten öte hep almaya kodlanan, teoride seslendirdiği dinî söylemlere rağmen pratikte hep dünyalık peşinde koşan bu güruh maalesef o ricat hastalığını da siyaseten nüksettirdi.

Hayalperestlik Nâzırı‘yla birlikte bir haftada (7 gün) Şam‘daki Emevî Camiinde fetih namazı kılmayı düşünen devletlû Tayyip Erdoğan, beş yılsonunda (1825 gün) uluslararası hukukun Türk Kalesi / Karakolu olarak nitelediği Süleyman Şah Türbesi‘ni imha ederek ‘kut‘sal emanetleri sınırımızın dibine getirip yığması sanırım dış politik vizyonumuzun ne olduğu hakkında bir fikir verir.

Suriye‘de daha olaylar çıkmadan Hatay’da 100 bin kişilik kamp kuran ve Suriyeli aileleri incik-boncukla ve çikolatayla adeta davet eden Türkiye; sayı 2 milyonu, sene 5 yılı ve harcama da 4 milyar doları aşınca sosyo-ekonomik anlamda ciddi sarsılmaya başladı. Bir de en uzun sınırımızın olduğu “dost ve kardeş ülke” ile güllük gülistanlık 5-6 milyar dolarlık yıllık ticaretimizin güme gittiğini düşünürseniz krizlere hazır olun derim.

Hakikaten şekilci ve sözlü edebiyat geleneği nedeniyle söze kana bir toplumuz. Açık sözlüleri ve açık düşünceli insanları benimsemede zorluk çekebiliyoruz; ufuk sahibi ve idealist olsalar da: Atatürk gibi..

Ne demiş Dilan‘ın biri; “Kimseyi suçlamayalım / Biz ne yaptıysak kendimiz yaptık.”

 

Hangisiyim Ben?

 

 

Kimim Ben?

Can mı Beden mi?

Yoksa

İkisi birden mi?

Yâni

Beden içre Can

Hem de ne afacan

Sarıyor benliğimi

Tam bir heyecan

Fakat

İçindeyim bir ikilemin

Hangisi ile gerçeğim?

Bu iki âlemin

X

Gözümle bakıyorsam

Gören kim?

Kulağımla duyuyorsam

İşiten kim?

Ediniyorsam bilgiyi

Anlayan kim?

Ya idrâk denen hâkim

Evet

Kim kim kim?

X

Beden ve Ten

Rûh ve Cân

Diyorlar nitekim

Biri zarf diğeri mazruf

İkisi bir arada

Ten zarf Cân mazrûf

Biri dış öteki iç

Lâkin

Anlaşılmıyor Cân hiç

X

Gelince zamanı

Yol gözüküyor Cân’a

Vuslat için Cânân’a

X

Kavuşurken toprağa beden

Kazanıyor

Yeni bir kimlik Cân

Neden?

X

 

Hangisiyim ben?

Söyleyin be Cânlar

Bu sefer

Teker teker

Can isem nedir Beden?

Beden isem kim bu

Cân denen?

Ele avuca sığmayan

Meçhûl / bilinmez Cân

X

Ben o muyum

Yoksa bu mu?

Açıklayın Allah aşkına

Durumu

Göz bakıyorsa

Gören kim rüyâda?

Kulak duyuyorsa

İşiten kim düşümde?

Ayakla yürüyor, elle tutuyorsam

Uykuda yürüyen, tutan kim?

Hangisi gerçekten Ben’im?

X

Evet anladım

Nedir sırrım

Rûh denen gerçekte

Israrlı ve musırrım

X

Evet anladım

Rûh; işin aslı

Cân imiş her şeyin esası

Bedenler ise Cânların

Kabı ve tası

Olmasaydı Rûh ve Cânlar eğer

Kab olan Bedenlere

Verilir miydi bunca değer?

X

Aslında

Dediği gibi Mevlânâ’nın

Cân Ten’den

Ten Cân’dan

Değil gizli

Ancak

Görmeye Cân’ı

Yok izin

 

Karadağ

0

Marmara Grubu Stratejik Araştırmalar Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Dr. Akkan Suver, Karadağ Cumhuriyeti tarafından Türkiye Fahrî Başkonsolosluğu’na tayin edilmesinin, kendisinde oluşturduğu şükran duygularına ‘naçizane bir karşılık‘ olarak muhteşem bir kitap hazırlamış.

 

21,5 X 30 santim ölçülerinde 120 gram kuşe kâğıdına basılı 172 sayfalık kitap, iplik dikişli, sert kapaklıdır. Şık bir gömlekle, lüks baskı özelliğine kavuşturulmuştur.

 

Karadağ Cumhuriyeti’nin bulunduğu topraklar, 180.000 önce insan yerleşimlerine mekân oldu. İlk gelen İlliryalılardı. M.Ö. 6. yüzyılın sonlarına doğru Slav göçleri ile birlikte Karadağlılar gelmeye başladı. Slavlar, kısa zamanda nüfusun çoğunluğunu oluşturdu.

 

Karadağ, 1478 yılında Osmanlı toprağı oldu.  1609 yılında özerklik kazandı. Osmanlı Devleti’nin en imtiyazlı Hıristiyan tebaası olan Karadağlılar, tam 400 yıl devam eden Osmanlı hâkimiyetinden sonra 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması ile bağımsızlığına kavuştu.

 

Özetin özeti olarak verilen bu bilgiler, Dr. Akkan Suver’in eserinde, en ince detayları ile ve kuyumcu titizliğiyle okuyucuya sunuluyor. Kitaptan öğreniliyor ki Karadağ halkı, savaşçı, inatçı, hürriyetine düşkün ve sert tabiatlıdır.

 

Dr. Suver eserinde; 1860’tan 1910’a kadar Karadağ Prensi, 1910’dan 1918’e kadar Karadağ Kralı olarak ülkesini yöneten Birinci Nicola’dan sitayişle söz ediyor.

 

Esere ‘Önsöz‘ yazan Karadağ Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Şerbo Rastoder, Karadağ ile ilgili tarih kitaplarının çok az olduğunu, ilkinin 1754 yılında Piskopos Vasiliye Petroviç tarafından yazılıp St. Petersburg’da yayınlandığını belirtiyor ve şu bilgiyi veriyor: ‘Karadağ Tarihi başlığını taşıyan kitaplara kendi isimlerini koymaya cesaret eden yazarlar, son 100 senede sadece birkaç taneydi.’ Buradan anlaşılıyor ki Dr. Akkan Suver, büyük bir boşluğu cesaretle ve başarı ile doldurmuştur.

 

Gazetecilikten gelme tecrübeli bir yazar olan Dr. Suver, akıcı Türkçesiyle kaleme aldığı eserine alt başlık olarak; ‘Prenslik’ten Krallığa, Krallık’tan Cumhuriyete, Osmanlı’dan Türkiye’ye‘ isimlendirmesini uygun görmüş. Bir başka ilgi çekici tespiti ise bir gizli gerçeğe kapı açıyor: ‘Türkiye’de, Karadağ’da yaşayan Karadağlıların yarısı kadar insan var. Bu insanlar, vatandaşlarımız olarak İstanbul’da, İzmir’de, Bursa’da, Denizli’de, Balıkesir’de yaşamaktadır.’

Tarih kitapları, genelde siyasi ve askerî olaylar ile savaşlardan söz eder. Geniş ufuklu bir aydın olan Dr. Suver, klasik tarih yazıcılığı anlayışına aykırı hareket etmemekle birlikte, dostluk ilişkileriyle örülmüş insanî hareketleri, sanat faaliyetlerini, iktisadî gelişmeleri, ticareti ve Türk müteşebbislerin Karadağ’daki yatırımlarını da ihmal etmiyor. Sayfalar arasına, Karadağ’la ilgili freskleri, Karadağ tarihinde yer etmiş kişilerin renkli tablolarını, hanedan armalarını, haritaları, heykellerin ve sanat eseri binaların resimlerini, Karadağlı liderlerin yağlıboya tablolarını, tarihî toplantılara ait fotoğrafları cömertçe yerleştirmiş. Okuyucu, samimi ifadelerle örülmüş satırlar arasında, kendisini Karabağ’da hissediyor. Zaten Yazar Başkonsolosu olduğu devleti, ‘Balkanlarda Dost Bir Ülke‘ olarak tanıtıyor. Öyle görülüyor ki Akkan Suver, aynı zamanda aktif bir ticaret ataşesi gibi çalışacak, yakın bir gelecekte iki ülke arasındaki dış ticaret hacmini ve Türk iş adamlarının Karadağ’daki yatırımlarını milyar dolarlara yükseltecektir. Karadağ’ın da Türkiye’nin de bu işleri başarı ile yürütecek akıllı ve çalışkan insanlara ihtiyacı var. Özetle Dr. Akkan Suver, kullanılması faydalı ve gerekli bir şansı temsil ediyor.

Bir milletin 1000 yıllık tarihini yazarken, önemli olmakla birlikte bâzı detaylara ulaşılamamış olabilir veya gözden kaçabilir. Dr. Suver, dikkatli ve titiz bir kalem erbabı olarak kendisini bu tür hatalardan arındırmış. Okuyucunun yakından ilgileneceği hâdiseleri kitaba almayı ihmal etmemiş. Dikkatinin ürünü olan tadımlık bir bölüm:

‘Mustafa Kemal, 1913’ten 1915 yılına kadar, Sofya ile birlikte, Belgrat ve Çetince Ataşemiliterlikleri görevinde bulundu.

Orijinal metinlerde Osmanlıca olarak Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi’nde bulunan bilgi ve değerlendirmelerde Yarbay Mustafa Kemal’in Genelkurmay Başkanlığı’na 7 Mart 1914 tarihinde el yazısı ile yazdığı 13 maddelik raporun 10. ve 12. maddeleri aynen şöyledir:

10-Son günlerde Sırbistan ile Karadağ’ın bir hükümet kuracaklarından çok söz ediliyor. Karadağ Kralı’nın hükümdarlığını, Sırp hükümdarlığının altına koyacağına ihtimal verilmezse de dolaşan söylentilere göre Karadağ kamuoyu böyle bir birliğe taraftar bulunmaktadır. Bugün, her ikisinin arasında pek samimi ve sıkı bağların kurulmakta olduğu inkâr edilemez.

12- Selanik’in geleceğine ilişkin bakış açılarını şöyle buluyorum. Yunanlılar: Selanik gibi önemli bir şehre, bir defa sâhip olduktan sonra, onu kaybetmeyi, başşehirlerini kaybetmek derecesinde önemli görmekteler ve onu korumak hususunda bütün kuvvetlerini harcama kararındadırlar.

Bulgarlar. ‘Makedonya‘ dedikleri zaman, Selanik’i Makedonya’nın olmazsa olmazı kabul ediyorlar.  Buralara er veya geç sahip olmak,  kendilerinin aslî gayelerinden birini oluşturuyor. Gayelerine ulaşmak için, her türlü fedakârlığı göze alacakları da uzak ihtimal değildir.

Sırplar; Selanik üzerinde en büyük hırs sahibi olacak bir devlettir. Sırbistan arzu ettiği şekilde genişlemişse de bu gün kendisine çıkış sağlayacak bir limandan mahrumdur. Sırbistan için ya Adriyatik Denizi’nde veya Adalar Denizi’nde mutlaka bir limanın kendi hâkimiyetinde bulunması, çok önemli bir meseledir. Karadağ ile birlikte bir hükümet kursa bile Karadağ’ın çok küçük sahili üzerinde arzuladığı çıkış bulunamayacaktır.

Adriyatik demir yollarının sonunda ve Arnavutluk kıyısı üzerinde bir çıkışa sahip olunsa bile bu çıkış kapısının diğer bir hükümetin kıyısında bulunması ve özellikle demir yollarının Arnavutluk’tan geçmesi Sırpları tatmin edecek mahiyette değildir. Hâlbuki Selanik Limanı, bugünkü Sırp hududuna 60 km bir mesafede ve her türlü donanımı haiz bir çıkış olduğu için, buraya sâhip olmak Sırbistan’ın geleceği için olmazsa olmazdır.’

Mustafa Kemal’in raporlarında, Karadağ siyasetçilerinin Kral’a rağmen bağımsızlıktan yana olmadıklarını, aksine Sırbistan’la birleşeceklerini ön görüyor, Osmanlı diplomasisinin hesaplarını bu birleşme üzerine tertiplemesini istiyordu. Tarih, O’nun düşüncelerini dört yıl sonra doğruladı.’

 

Her sayfası; biri Lâtin harfleriyle Karadağ dilinde diğeri Türkçe olmak üzere iki sütunlu olan ve 2013 yılında Podgorica’da basılan kitap, Karadağ’ı her yönüyle tanımak isteyenler için mükemmel bir rehberdir.

 

MARMARA GRUBU STRATEJİK VE SOSYAL ARAŞTIRMALAR VAKFI: Barbaros Bulvarı İBA Blokları Nu: 42 Giriş Katı Balmumcu, Beşiktaş, İstanbul. Telefon: 0.212-213 05 56                                            e-posta: marmaravakfi@gmail.com www.marmaragrubu.org

 

 

 

Dr. AKKAN SUVER:

Hâlen Türkiye’nin en prestijli sivil toplum kuruluşu olan Marmara Grubu Vakfı’nın başkanlığını yürütmektedir. 1998 yılından beri aralıksız olarak gerçekleşen Avrasya Ekonomi Zirveleri’nin kurucusu olan Dr. Akkan Suver, Azerbaycan Tefekkür Üniversitesi tarafından Fahri Doktora, Kırgızistan Bişkek Üniversitesi tarafından Fahri Profesörlük unvanı ile taltif edilmiştir.

 

Kültürler arası diyalog alanında yaptığı uluslararası barış hizmetlerinden dolayı 2007 yılında Papa 16. Benedict tarafından Papalık Madalyası ile onurlandırılan Dr. Suver’e bugüne kadar Azerbaycan Devleti tarafından 2 madalya, Moğolistan Devleti tarafından 3 madalya ve Gagavuzya tarafından da 3 madalya verilmiştir. Dr. Suver Türkiye’nin tanımış gazeteci ve yazarlarındandır. Karadağ Cumhuriyeti’nin İstanbul Başkonsolosudur.

 

 

Savaşmadan Verdiğimiz Bir Vatan Toprağı Daha.

“Süleyman Şah Türbesi ve Saygı Karakolu“nu terk ettik. Orada bulunan 38 askerimiz ve manevi değeri olan emanetler Türkiye’ye taşındı.

Orası vatan toprağımız idi. Edirne gibi, Antalya, İstanbul, Ankara, Diyarbakır gibi. “Savaş riski var” diye bıraktık. Emanetlerimizi kaçırdık.

PKK’ya yakınlığıyla bilinen Fırat Haber Ajansı ise operasyonu, “Türk askerlerini kurtarmak amaçlı, YPG (PKK) ile Türk ordusunun ortak operasyonu” olarak duyurdu.

Oradaki bayrağımızı da “güvenli” saydığımız PYD/YPG/PKK bölgesinde bir araziye diktik.

Bunu niye yaptık? Muhtemelen, Musul Konsolosluğumuzu boşaltmada gecikip, IŞİD’in eline Başkonsolos dâhil 49 kişiyi rehine olarak verdiğimiz olayın benzeri olmasın diye.

Hatırlayınız, Musul Konsolosluğumuza IŞİD’in saldırması pek sürpriz değildi. Çünkü Konsolosluk işgalinden bir gün önce MHP Milletvekili Sinan Oğan TBMM kürsüsünde, “besleyip büyüttüğünüz IŞİD Musul Başkonsolosluğumuzun etrafını sarmış durumda” demişti.

Ayrıca Başkonsolos Öztürk Yılmaz, “IŞİD Musul’u ele geçirebilir” uyarısında bulunmuş, Musul Valisi Nuceyfi kentten kaçmadan önce Başkonsolos Yılmaz’ı arayıp konsolosluğu terk etmelerini istemişti. Ve dahası Musul’daki F. Gülen okulları 3 gün önce tahliye edilmişti.

IŞİD saldırmadan konsolosluğumuzun boşaltılmamasının sebebi, hükümetimizin  “IŞİD bizim dostumuz, Konsolosluğumuza dokunmaz” kanaatinde olmasıydı.

Şimdi hükümetimiz muhtemelen “IŞİD, Süleyman Şah Türbesine böyle bir saldırı yapmaz” diyemiyor.

Çünkü hem yaşanmış bir tecrübe var ve hem de Türkiye Cumhuriyeti hükümeti IŞİD’e karşı olan koalisyona desteğini açıkladı.

Türkiye IŞİD’le doğrudan çatışarak Irak ve Suriye’de yaşanan bataklığa girmek istemiyor.

Bu safhada saygı karakolunu imha edip, Türbeyi taşımaktan başka yapılabilecek bir şey var mıydı?

Bu soruyu önce şöyle soralım ve cevabınızı ona göre veriniz:

Orada bulunan karakol ABD, Rusya, İngiltere, İsrail veya Almanya’nın vatan toprağı olsaydı, Onlar bırakır gider miydi? Dahası IŞİD oraya saldırmaya cesaret edebilir miydi?

Büyük devlet olmak, bölge lideri olmak böyle bir şeydir.

Hükümetimiz özellikle Suriye’de “aktif dış politika” ve “yeni Osmanlıcılık” güdüleriyle, “Şam’da Cuma namazı kılmak” hayaliyle ve “Esad gitmelidir” teziyle yanlış politikalar izledi. İç çatışmanın tarafı oldu.

Erdoğan/ Davutoğlu ikilisinin bu yanlış politikaları sebebiyle Türkiye’nin ağırlığı ve caydırıcılığı kalmadı. Siyasi manevra alanı daraldı. Türbeyi koruyamayacağımız için çaresizce naklettik.

Sonuç: 2004 yılında Ege Denizindeki 16 adamız ve bir kayalığımızın Yunanistan tarafından işgal edilmesine göz yummuştuk. Şimdi savaşmadan terk ettiğimiz vatan topraklarına Süleyman Şah Türbesi de katıldı.

*****

NEDEN AKP DÖNEMİNDE?

AKP’nin iktidar olduğu 13 senelik bu kısacık dönemde bütün bunların olması şaşırtıcı.

Allah korusun, PKK ile yürütülen “açılım/ müzakere süreci” böyle giderse, Güneydoğu da savaşmadan terk ettiğimiz vatan topraklarının üçüncüsü olabilir.

***

AKP döneminde milli gururumuzu rencide eden olaylar bunlardan ibaret de değildi.

PKK militanları Askeri birliğimiz içindeki bayrağımızı indirdi.

İsrail uluslararası sularda vatandaşlarımızı katletti.

ABD askerlerimizin başına çuval geçirdi.

Devletimiz eli kanlı terör örgütü ile muhatap edildi.

Daha da şaşırtıcı olan bütün bunları engelleyemeyen AKP iktidarı ile Türkiye’nin bölgesel güç haline geldiği iddia edildi. AKP’nin her şeyi olan Tayyip Erdoğan da “dünya lideri” sayıldı.

Şimdi de “vatan toprağımız olan Süleyman Şah türbesini adeta kaçarak terk ettik.” Üstelik bunu çok başarılı(!) bir operasyon gibi gösterip buradan kahramanlık çıkarmaya çalışıyorlar.

Sosyal medyadan bir alıntı ile yorumlayalım: “Hastayı kaybettik ama operasyon çok başarılı…”

***

BAKANA BAKIN

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, “büyük bir başarıyla yürütülen Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması operasyonu gerçekten hepimizin göğsünü kabarttı. Dostlara büyük bir güven ve gurur verdi. Düşmanlara büyük bir korku saldı. Bazı hasetleri de hasedinden çatlattı. Türkiye artık dilediği anda bu tip operasyonları yapma gücüne sahip çok güçlü bir ülkedir. Bunu bir kez daha teyit etmiş olduk” dedi…

Şaka gibi. Ama haberi Milliyet’te okudum.

Bakan şunu demek istiyor: Vatan toprağını terk etme zaferimiz kutlu olsun.

“Böyle zafer düşman başına” dedikten sonra şöyle dua ediyorum:

Allah bizi bir daha bu türlü çekilme operasyonları yapmaktan korusun.

******************

ŞEHİT ÖĞRENCİ FIRAT ÇAKIROĞLU

“Ege Üniversitesinde ciddi bir PKK yapılanması var. Aman dikkat edin. Ülkücü gençleri derslere ve sınavlara sokmayan, eğitim hakkını engelleyenlere karşı bir şeyler yapın” diye çırpınan gençler.

“PKK yandaşları, Kürdistan bayrakları açıyor, Türk bayraklarını indiriyorlar. Nevruz kutlamaları yapıyor, Abdullah Öcalan’ın açıklamalarını okuyorlar. Ege Üniversitesi’nde kimlik kontrolü yapıyorlar.”

Üniversite yetkililerinden, emniyet mensuplarına, siyasilere kadar herkese müracaat ediyorlar.

Kampüsleri örgüt kamplarına çeviren bölücülerin, Ege Üniversitesi’nde kurmak istedikleri hâkimiyete karşı çıkan, ancak derslere giremeyen, sınavlara polisler arasında girebilen gençlerin başında yakışıklı ve yiğit bir delikanlı var. Ülkücü gençlerin başkanı olan Fırat Çakıroğlu.

Fırat Çakıroğlu’nun, PKK yandaşları tarafından önceden sosyal medyada açıkça tehdit edildiğine dair görüntüler var.

Ve nihayet bu yiğit gencimiz PKK’lılarca bıçaklanarak şehit edildi.

Malum medya, bu olayı “karşıt gruplar çatıştı, bir kişi öldü” diye verdi.

Fırat’ın şehit edilmesi, 12 Eylül öncesinden beter günlerin geleceği endişesini canlandırdı.

Devlet ve güvenlik güçleri vazifesini yapsaydı Fırat yaşıyor olacaktı.

O şehit edildi. Çünkü Güneydoğu’yu PKK hâkimiyetine terk eden devlet yöneticileri gibi değildi.

Üniversitesinde eğitim hakkına engel olan teröristlere karşı direnenlerin öncüsü olmuş, “bu okula ben giremezsem cenazem girecek” demişti.

“Öz vatanında garip, öz vatanında parya olmayı” kabul edememişti.

Fırat’ın babasının ifadesi olayı tam anlatıyor: “Oğlum Türk olduğu için öldürüldü.”

Ama devletimiz iffetini korumaya çalışan Özgecan‘ı da, milletin şeref ve namusunu korumaya çalışan Fırat‘ı da koruyamadı.

Önceden hazırlanan bir oyun sahneye konulmuş gözüküyor.

Çok ağır bir iç çatışmanın başlangıcı olmasından endişe ettiğimiz bu olayın faillerinin yakalanması ve cezalandırılması, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkenin her karışında hâkimiyet sağlaması için devleti ve güvenlik güçlerimizi göreve davet ediyoruz.

 

Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe!

Bu söz, Kanuni Sultan Süleyman döneminden bu yana (Şehzadeler taht kavgasına düşmüşlerdi) devlet, her kaos ortamına sürüklendiğinde haklı olarak hatırlanıp, dile getirilen bir sözdür.

Türk Milleti tarih sahnesine çıktığı günden beri, basiretsiz ve kötü düşünceli yöneticileri tarafından devletin geleceği tehlikeye düşürüldüğünde halk, çeşitli yollarla şikâyetlerini dile getirir, yöneticilerini uyarırdı.

Memleketimiz bu günde iyi yönetilmiyor. Yöneticilerimiz ne yazık ki, delâlet ve hatta ihanet içindeler. Böyle olmadığına itiraz edenler olacaktır elbet, ama onlara şu soruyu sormaktan kendimi alamıyorum:

Sizce ihanet’in manası nedir?

Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre İhanet: 1 – Hıyanet, Hainlik, 2 – Sevgide aldatma, sadakatsizlik, 3 – Gerektiğinde yardımda bulunmama, bir kimsenin güvenini yok etme.

Peki; yöneticilerimiz, yukarıdaki tarif ölçüsü içerisinde yurdumuzu nasıl idare ediyorlar? Vatan parçası üzerinde yaşayan insanımızın tamamının yöneticisi olmaları lâzım gelirken, kendisinden olan yüzde ellinin haricindekilere bakış açısı nedir? Bir yönetici, mensubu olduğu insana “Yahudi Dölü” diye hitap edebilir mi, memleket toprağının bir kısmını teröre ve teröriste teslim eder mi, Ege Adalarının Yunanistan tarafından işgal edilmesine ( sırf iktidarının ömrünü uzatmak pahasına )göz yumar mı? (En son Suriye toprakları içerisinde bulunan son vatan toprağı, Süleyman Şah Türbesinin bulunduğu alan da İşid militanlarına teslim edilmiştir.) Bu ve bunlar gibi misalleri artırmak mümkün’ken yöneticilerimizin, ihanet ve delalet içinde olmadıklarını düşünmemek mümkün mü?

Şu açık ve net olarak görülüyor ki;

Güneydoğu bölgemiz PKK nın yönetimine terk edilmiş, asker ve polis kışlasından dışarı çıkamaz hale gelmiştir. PKK azdıkça azmış, güneydoğu yetmezmiş gibi batı bölgelerimizin de stratejik yerlerinde yöneticilerinin zaafından, korkaklığından ve ihanete varan hoş görülerinin neticesinde hâkimiyet alanı bulabilmişler, oraları zapt edebilmişlerdir.

Bütün bu saydıklarımızın başında gelen en bariz örnek: Ege Üniversitesi. Çeşitli vesilelerle oranın durumu yetkililere bildirilmelerine, meclise taşınmasına rağmen, hiçbir önlem alınmamış en son Ülkücü kardeşimiz Fırat Çakıroğlu PKK lı bebek katilleri tarafından bıçaklanarak hunharca şehit edilmiştir. (Ruhu şad olsun)

Yani PKK demek istiyor ki: “Güneydoğuyu ben yöneteceğim, Batı bölgelerini de birlikte yöneteceğiz“.

Son söz:

Bütün bu olup bitenlere ses çıkarmayan, görmezden gelen, sırf iktidarınızın ömrünü biraz daha nasıl uzatırım diye düşünenler şunu iyi biliniz ki;

Bu millet sizleri affetse bile, tarih asla affetmeyecektir.

 

Sufi Gözüyle Kadın

Elime bir kitap geçti. Süleyman Uludağ’ın “Sufi Gözüyle Kadın” kitabı.

Yazar bu kitabı niye yazmış? Maksadı nedir? Vermek istediği mesaj nedir? Bir kaç kez okuduğum halde bu soruların cevabını bulamadım. Çünkü benim niyet okuma gibi bir maharetim yoktur.

Öncelikle sufi kelimesinin manasını araştırdım. İslam Ansiklopedisinde şöyle bir tarif buldum;

Sufi, tasavvufi hayat tarzını benimseyerek hakkın yakınlığını kazanmaya çalışan kimse, diye tanımlanmış.

Kitaptan bazı bölümler; “Otuz sene aralıksız oruç tutan şeyh Abdullah Zaid Ahmed Cam Namekiyi ziyaret etmiş, Ahmet Cam Nameki ulu bir zatmış, on iki senedir eşine karşı görevini yerine getiremeyen Abdullah Zaid’e bir ilaç tarifi vermiş Zaid de bu tarifi uygulamış ve erişmişlik mertebesine ulaşmış. Zaid tarif edildiği şekilde hareket etmiş ve otuz sene ibadet ederek ulaşamadığı evliya derecesine bir cinsi ilişki neticesinde ulaşmış.”

“Hz. Peygamber, belki de erkeği arındıran ve yücelten bu özelliklerden dolayı kadınları seviyordu. Ünlü Zaid İbn Ömer’in cinsi ilişki ile iftar ettiği cimadan sonra akşam namazını kıldığı, yatsıdan evvel de dört cariyesi ile ilişkide bulunduğu rivayet edilir. “

“Ünlü Şeyh Ahmed Cam Nameki, Sabura Reisinin on dört yaşındaki kızıyla evlenmek ister fakat annesi seksen yaşındaki şeyhe ihtiyar olduğunu söyleyerek kızını vermez. Anne ve baba rüyada kızlarını şeyhe nikâhlamaları gerektiği aksi halde başlarına büyük felaketlerin ve korkunç belaların geleceğini anlarlar ve kızı verirler. Şeyh ilk gece kızla tam altmış kere cinsi ilişkide bulunur ve eğer sana acımasaydım bu sayıyı yüze çıkarırdım.” Görüldüğü gibi cinsi güç ve çok ilişki keramet sayılmaktadır.

“Hz. Peygamberle Hz. Ayşe arasında da böyle bir olay olmuş. Hz Ayşe Hz peygamberin kendisine yeterince cinsi yakınlık göstermediğini düşünmüştü. Bir kere Hz. Peygamber ile iken yakınlarına ikişer serçe konmuş. Üst üste çiftleşmeye başlamışlardı. Hz. Ayşe şaka yollu bu manzarayı eşine gösterip hislerini anlatmak istemiş bunun üzerine Hz. Peygamber doksan defa ard arda onunla cinsi birleşme gerçekleştirmiş ve “Ey Ayşe az ilişkide bulunmamız iktidarsızlığımızla ya da yetersizliğimizden değil, daha büyük daha önemli ve daha yüce manevi hazlar ve ruhi zevkler arzu ettiğimizdendir.” Demiştir.

“120 yaşında iken bir kızın bekaretini izale eden ünlü Zahid Hubeysin evliyanın cinsel güce verdikleri önemi gösterir.”

“Hz. Süleyman’ın bin karısı olduğu bir gecede hepsini hamile bıraktığı rivayet edilir.”

“Evliya denilen hak erenler ve Allah dostları cinsi güç itibariyle de tam ve mükemmel erkektirler. Ama yüksek ruhi zevkler ve içinde olmaları cinsi hayata zaman ayırmalarına engeldir.”

Şimdi bu yazılardan sonra sormak gerekiyor, özellikle Hz. Peygamberimiz için anlatılan ilişkide kim saymış doksan kere olduğunu? Hz. Peygamber ilişkide bulunduğunu kendisi mi anlatmış? Hele Hz. Süleyman’ın bir gecede bin karısını hamile bıraktığını anlatmak akla ziyan bir olay. Hz. Süleyman bu karılarını stadyumda mı topladı? Bin karısı ile bir gecede beraber olması insanın varlığına sığmayan çok ters bir anlatım. Bunun için daha çok söz söylemek gerekir ancak biz sadece bunları değerlendirdik. İslam dinini seks dini gibi gösteren bu zavallılar neye hizmet etmektedirler? Bu zavallılara sadece şunu hatırlatalım; manevi tokadın yoktur sedası, bir de geldi mi yoktur devası…

 

Diyanet Milli Değildir!

Türkiye Cumhuriyeti devletinin üzerinde oturduğu topraklar, dine dayalı meseleler sebebi ile ağır toplumsal ve siyasal sorunlar yaşıyor.

İslam dininin, vatandaşlarımız arasında etkisinin çok büyük olduğuna ve insanlarımızın Allah, Kur’an ve Peygamber aşkına bizzat şahitlik ediyoruz. Bundan da çok şükür, bir şikayetimiz yok!

Bu aşk beraberinde, ne yazık ki; istismarı, yalanı, köleliği, teslimiyeti, işbirlikçiliği getiriyor ve nihayetinde bu zafiyetler Müslümanların dünya coğrafyasında zulüm görmesine neden oluyor!

Çünkü bu öylesine ulvi bir aşk ki; düşünceleri köreltiyor ve aklı dumura uğratıyor. Eğer hümanizmanın hakim olduğu demokratik bir dünyada yaşasak varsın bu aşk içinde eriyelim. Ancak vaziyet hiç de öyle değil. Malum insanoğlu Hz. Adem’in çocuklarından bu yana hep bir kavga içinde. Ve biz Türklerde bu kavgada kendimizi savunmak durumundayız!

İslam dininin inananlar üzerindeki etkisini gören emperyalist küreselciler, başta İngiltere olmak üzere bu etkiyi Müslümanların aleyhine kullanmayı hep başarmıştır.

Günümüzde Müslüman ülkelerin nerede ise tamamı sömürge halindedir. Türkiye’nin de göstergelerine bakarak tıpkı Osmanlının son zamanlarında olduğu gibi yarı sömürge haline geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Ancak gelişmeler Türkiye’nin bu yarı sömürge halini sürdüremeyip tam sömürge haline geleceğini bize göstermektedir. Osmanlı’da da böyle olmuş, Türkler, Sevr ile küçücük bir toprak parçasında şimdilik(!) yaşamaya mahkum edilmek istenmiştir.

Eğer bu güne kadar tam sömürge olmaya dayanabilmişsek, bunda Atatürk’ün temellerini attığı Türkiye Cumhuriyeti’nin, milli değerlere bağlı üniter yapıya sahip bir devlet oluşunun önemli bir rolü vardır.

Atatürk ve arkadaşları, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken Osmanlı-Türk İmparatorluğu’nun yıkılışında, din adamları ve tarikatların rolünü ve yaptıklarını çok iyi görmüştür.

Yunanı Yunan bayrakları ile karşılayanlar, İngilizlerle dostluk edenler, Amerikan Mandacılığını isteyenler ve Kuvay-I Milliye’ye karşı olan isyanların içinde din adamları hep baş rol oynamıştır. Hatta bölücü kürtçü Şeyh Said isyanının bile din adına başlatıldığı söylenip durulur.

Memleket ve Türk insanı,bugün olduğu gibi 100 yıl öncesinde de, o kadar bitap düşmüştür ki; bu bitap düşüşün ve ruhen çöküşün arkasında, din adamlarının fetvaları ve toplumu yönlendiren söylemleri vardır. Ebetteki, bunlar arasında milli tavırlar alan ve dinin esasına uygun davranan, esaret ve köleliği red eden, haysiyetli din adamları da vardır.

Devletin ve Müslüman Türk Milleti’nin aleyhine davranan din adamlarının, her türlü yanlışı savunması da, genellikle dinin korunması zorunluluğu ile ifade edilmiştir. Onlara göre din korunduktan sonra koruyanın kimliğinin hükmü yoktur. Bu sebeple vatan ve milliyet kavramlarının önemi olmaz. İşte bu anlayış günümüzde de“vatanı seccadeden ibaret görmek anlayışı” ile sürmektedir ve İngiliz siyasetinin bir tezahürüdür.Yani  din korunduktan sonra başımızda İngiliz, ABD,Yunan olmuş fark etmez! Bu yüzden din adamlarının büyük çoğunluğu, Türkiye Cumhuriyeti’ni dinsizliğin odağı olarak görmüş ve Türk Milletini bu yönde ikna etmiştir.

Atatürk bunları yaşamış ve görmüş bir insandır. Akıl, bilgi ve tecrübe süzgecinden geçirdikleri ile ilk yaptığı işlerden biri “Diyanet İşleri Teşkilatı” kurmak olmuştur. Amacı;  batıl inanç,hurafe ve sapkınlıklardan arınmış ve milli değerleri özümsemiş din adamları ile Müslüman Türk Milletinin geleceğine yön vermektir.

Geldiğimiz nokta ise bunun tam tersidir. İki yüz bin üzerinde çalışanı, yüz bin civarında imam, müezzin ve vaizi ile birlikte  Diyanet İşleri’nin Müslüman Türk Milleti’ni  gayr-milli bir çizgiye taşıdığını görüyoruz. Bu gün diyebiliriz ki; diyanetimiz “milliyetsiz sağ”ın elindedir. Diyanet üzerinde etkili tarikat ve cemaatler ise, milletin “Türklüğüne karşıdır hatta düşmandır.

Günümüzün din adamlarının kahır ekseriyeti, adı “Türk” olan milletin erimesi, çözülmesi ve dağılması için elinden geleni yapmaktadır.

1994 Yerel Seçimleri ile 2002 Genel Seçimleri öncesinde “Müslümanlar İktidara Gelsin” şimdi de onca hırsızlığa, ahlaksızlığa, yolsuzluğa ve dine aykırı davranışa rağmen “Müslümanlar İktidarda Kalsın” propagandası, din adamlarının çevresinde dönüp durmakta ve din adamları en azından buna sessiz kalmaktadır.

Camilerde, Türk Milletinin karşı karşıya olduğu tehlikelere ilişkin tek bir söz duymak mümkün değildir. Hatta bir gün Kastamonu’nun meşhur Musalla Camii’nde, “Zafer Haftası”na ilişkin vaaz dinlerken, zaferleri Türk Ordusu kazanmış olmasına rağmen, vaiz tek bir kere bile “Türk” sözcüğünü diline almamıştı. Gerçi ben de hiç şaşırmamıştım!

Yani anlatmak istediğim o dur ki; din adamlarımızın ezici çoğunluğu milli değildir ve Türk olsalar bile Türk milliyetini ret etmektedirler. Maalesef İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri bu tip insanlar yetiştirmektedir. Ve bu tesadüf değildir.

Buna karşılık Haçlı Dünyası’nın din adamları, kendi milli bilinçlerini devamlı canlı tutmakta, toplumsal sorunların milli menfaatler korunarak çözülmesi noktasında çaba harcamakta ve kiliseleri bu amaçla kullanmaktadır.

Din adamlarımızın ve Diyanet’in milli olmayışı çok önemli bir sorundur. Türk’ün asimilasyonu bu din adamlarının şuurlu politikaları sonucu ivme kazanmaktadır. Bu Türk’e karşı bir planın parçasıdır.

Halbuki bizler için tek gerçek, Türk Milletinden ve İslam Ümmetinden olduğumuzdur. Böyle olunca hem Türk Milleti hem de İslam Ümmeti için yaşarsınız. Biz övündüğümüz büyük medeniyetleri böyle kurduk. Türk olduğumuzu unutmadan!

 

Çevre konusunda 2500 konferans veren, sohbetlere katılan, sözlü bildiri ve tebliğler sunan Çevre uzmanı ve Biyolog Ediz Hun ile çevre kirliliğine ait problemlerimizi konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Cenab-ı Allah, temiz bir dünya yarattı. İnsan temiz olarak doğduğu halde, evvela çevresini kirletiyor, kirli çevrede temiz insan yetişmediği için insanın kendisi de kirleniyor. İnanlığın en büyük problemi de kirli insanlardan kaynaklanıyor.

İnsanoğlu çevresini neden kirletir?

Ediz Hun: Hoş geldiniz. Başarılı çalışmalarınızın devamını diliyorum. Sağlık ve güzellikler, sizin ve aile efradınızla birlikte olsun.

Çetinoğlu: Teşekkür ederim Efendim, bilmukabele.

Hun: Türkiye gibi kalkınmakta olan ülkelerde, insan ve çevre konusu ön planda değil. Çünkü ekonomik durumu tam manasıyla uygun ve düzgün olmayan ailelerde her şeyden önce para kazanma, çoluk çocuğunu daha iyi yaşatabilme arzusu pek tabii ön planda yer alıyor. Dolayısıyla çevre meselesi ikinci planda kalıyor.

İstanbul’u konuşuyor olsak da geneli konuşuyoruz. İstanbul, 17.000.000’luk bir şehir. Bunun yarısından fazlası göç ile gelmiş, buraya yerleşmiş kişilerden oluşuyor. Bunların birçoğu kalkınmışsa da bazıları daha henüz çabalama safhasında. Dolayısıyla çevrenin kirlenmesi kirli olması veya olmaması onların çok fazla düşündükleri bir durum değil. Tabiatıyla etkilenmiyorlar. Bu bakımdan ‘insanoğlu çevresini kirletmez‘ dediğimiz zaman, kim kirletmez? Yetişmiş, belli bir eğitim almış, ekonomik durumu vasatta olan veya vasatın üstünde seyreden aileler çevre bilincine sahiptir. Yaşama mücadelesini veren kişi ve aileler çevreyi çok fazla umursamayabilirler. Kendilerine göre haklıdırlar da… Her şeyden önce benim evlatlarım eşim ve ben annem babam var ise onların sağlıklı yaşamasını arzu ederim. Onun için çaba sarf ederim. Ben üniversitede hocayım. Öyle talebe var ki bir oda da dört kişi kalıyorlar. Anne baba ve iki çocuk… Bu insanlar diyelim çevreyi tam manasıyla düşünseler bile; her halde bir şey yapamazlar.

Cevap olarak; ‘Çevrenin düzenli tutulması isteği, kişinin ekonomi durumunun belli bir düzeyde olmasıyla doğru orantılıdır.’ Diyebiliriz.

Çetinoğlu: Kişinin kültürü…

Hun: Evet kültür tabi ki çok önemlidir. Fakat yeterli değildir. Üniversite bitirmiş olmak da yeterli değil. Size şöyle bir örnek vereyim: Ben Çiftehavuzlar’da oturuyorum. Orada boş ve büyük bir arazi vardı. Oraya 40’ar katlı üç tane büyük gökdelen inşa ettiler. Şimdi düşünün… 120 daire.  Her ailede çocuklarla birlikte 4’er kişi olsa, 480 kişi eder. Soruyorum: 480 kişinin her türlü atıkları olacak. Bölgenin alt yapısı bu atıkları tahliyeye yeterli mi? Hesabı yapıldı mı? Kimse onu hesap etmiyor. ‘Burada arsa var. 3 blok dikersem ne kazanırım?’ Hesabı yapılıyor.  Bunun harcadığı elektriği, harcadığı suyu kimse düşünmüyor. Kalkınmış ülkelerde şehrin göbeğinde böyle bir şeye müsaade etmezler. Biz de ediyorlar. İşte çevre kirliliği budur. Bunu yapanlar da, yapılmasına izin verenler de bu kirliliği önlemekle görevli kişilerdir. Ben açık sözlü bir adamım. Doğru bildiğim şeyi söylerim: Yazıktır! Şehrin merkezinde böyle bir gökdelen olmaz. Yeşil alan kalmadı…

Çetinoğlu: Siz, çevrenin korunmasına adeta kendisini adamış, tek kişilik ordu şeklinde faaliyet gösteren çevreci, çevre uzmanı bir insansınız.  Bilgi birikiminizi 2500’e yakın sayıdaki konferans, sohbet, sözlü bildiri ve tebliğlerle insanlarımıza sebil gibi akıtıyorsunuz. Türkiye geneline baktığınızda emeklerinizin karşılığı olacak ölçüde temiz bir çevre gözlemleyebiliyor musunuz?

Hun: Olumlu gelişmeler gözlemliyorum. Şöyle ki: Ben profesyonel bir konferansçı ve konuşmacı olarak, tanınmış sanatçı hüviyetimle Türkiye ve Türkiye dışında, Almanya Avustralya gibi kıta ve ülkelerde konuşmalar yapıyorum. Bunların içinde özetle Türkiye’de Anadolu’ya çıktığımız zaman bilgilerimi insanlarımıza aktarmaya çalışıyorum.  Cuma ve cumartesi günleri Mustafakemalpaşa’da idim. Orada bir sempozyumu yönettim. Kürsüde iken dinleyici izleyici-profiline bakıyorum. Son derece kâmil insanlar. ‘Eğitimi yeterli olmayabilir’ diye düşünülebilir. Fakat son derece duyarlılar. Belediye başkanları da öyle. Eski dönem belediye başkanlarından yeni dönem belediye başkanlarını daha duyarlı görüyorum. Altını bir kalemle çizebilirim. Çok olumlu bir gelişme. Ben eskiden öyle belediye başkanları biliyorum ki kurtlanmış un çuvallarını gözden ırak olsun diye nehirlere dökmekte idiler. Nehir kokuşuyor. Organik bir madde ve kurtlanmış madde. Tabi nehirde ne balık kalıyor, ne de herhangi bir canlı. Bu bakımdan şimdiki belediye başkanları çevre kirliliği konusunda çok daha hassas davranıyorlar. Ve insanlar da bu konuda işi çok ciddiye alıyorlar. İnsanlara bakıyorum: Resimlerle, yağlı boya veya sulu boya ve guaj çalışma tarzı, ne ise hep çevreyi işliyorlar. Bu bakımdan olumlu bir gidişat var. Gördüğüm kadarıyla gençlik çok daha duyarlı çok daha çağdaş. Tabii ki ananelerimize bağlı kalmak şartı ile daha iyi gelişme içinde olmamız gerekiyor. Bunu da sağlıyoruz yavaş yavaş.

Çetinoğlu: Çevre bilincinin yerleştirilmesi konusunda düşündüğünüz tedbirleri okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Hun: Çevre bilincinin yerleşmesi için her şeyden önce ortam kirlenmeden, kirlenmeye tedbir alınması gerekir. Bu soru yalnız bana, ‘ne yapılması gerekmekte’ diye tevdi edilmiş bir soru değil. Aynı zamanda resmî makamlara, hükümet yetkililerine ve yerel yönetim yetkililerine de benim dolaylı değil, doğrudan söylemem gereken sözleri kapsıyor bu soru. Her şeyden önce kirlilik başlamadan önce tedbirini almış olmak lazım. Bu arada alternatif yani yenilenebilir kaynakları ele alan önemli enerji oluşumlarını birinci planda projelendirmek gerekir. Bunlar güneş olabilir, rüzgâr enerjisi olabilir.

Tabiatıyla tatlı su rezervleri dünyada çok az. Hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar az. Dünyadaki suyun % 94’ü okyanuslardadır. Geriye % 6 kaldı. Dikkatinizi çekmiştir: Bu % 6’nın sadece % 5’i tatlı su rezervleridir (Kutup Bölgelerindeki Buzullar dâhil) .% 1 de insanın ve diğer canlıların vücudundaki sudur.  % 5’lik tatlı su rezervini çok dikkatli kullanmamız lazım. Özellikle içme sularını… İnsan gıdasız bir hafta,  on gün yaşayabilir ama susuz; 48 veya 72 saat ancak dayanabilir. Dolayısı ile suyu ben birinci planda görüyorum.

Rüzgâr, şimdilerde devreye girecek olan güneş ve dalga enerjisi, bir de hidrojen enerjisi yarınların enerjisinin temel taşı olacak. Bence kirliliğin ticaretini yapanlara, asla müsamaha etmemeli ve temiz enerjiye destek verilmeli. Her kesim ve sektörde  (yalnız üniversitelerde değil) ilkokuldan itibaren itina ile bu derslerin verilmesi sağlanmalı. Yarınlara yönelik yatırımlar ve projeler de buna göre düzenlenmelidir. İnsan fanidir. Ama insanlık ebedîdir. Bu düşüncelerimi ben yetkililere duyurmak isterim. Bugün çağdaş yönetim anlayışında, global değerler sisteminde üç tane temel unsur var: Bütün dünyada bu temel unsurların başında tabiatıyla demokrasi gelir. İnsanlar düşüncelerini serbestçe,  kimseyi rahatsız etmeden söyleyebilmeli.

Çetinoğılu: Çevre; insanoğluna ruh üflenip beden elbisesi giydirildikten sonra ona verilen değerli bir emanettir. Bu emanetin korunması, her şeyden önce, hayat kültürü ile kazanılacak şuurla mümkün olur. Anaokulundan yüksek öğretime uzanan alanlarda uygulanan müfredat programlarını bu şuurun kazandırılması için yeterli görüyor musunuz?

Hun: Hayır. Yeterli görmüyorum. Açıklayacağım, siz de beni tasdik edeceksiniz. Nezaketen değil ama inanarak tasdik edeceksiniz.

Türkiye’deki eğitim sistemi anaokulu ile başlar. Aileler, çocukları okula alışsın diye gönderirler.  Sonra ilköğretim başlar.  Sekiz sene dinler bu çocuklar. Hiç konuşmadan, hocalar bir şeyler söyleyip gidiyor, söyleyip gidiyor. Hiç not tutma alışkanlığı yok. Lisede de fizikten, matematikten ikişer tane formül… Öğrenci hep dinler durumunda ve üniversiteye geliyor. Üniversite de böyle bitiyor. Üniversite bir forumdur. Katılım yapacaksınız. Dersi anlatacaksınız. Bilgisayarınız var. Bilgisayar bugün malum mucizevî bir kutu. Her şey var içinde. Ben nadir bir hayvan ismi girdiğimde hemen çıkıyor karşıma.

Öğrencilerime; ‘Konuşun, yarın öbür gün üniversiteyi bitirdiğiniz zaman; iletişim kurmanız için güzel konuşmanız lazım. Güzel giyinmeniz lazım. Bayan ise fazla makyajsız temiz pak olmalı. Erkekler böyle saç-sakal karışık, yaka bağır açık olmaz… Yalnızca konuşmak yetmez. Güzel konuşacak, Türkçenin inceliklerini bilecek… Ben konuşana % 15 artı not vereceğim. Güzel konuşana % 10 daha… Etti % 25. İtibarınız artar…’ Diyorum. ‘Gelin dersi siz anlatın. Gerektiğinde araya girerim.’ ‘Hocam nasıl konuşacağız?’ diyorlar. Çoğu konuşmaktan kaçınıyor.

Dünyada iki önemli bilim vardır. Bunun altını çiziyorum. İnsanlar bana karşı çıkabilir umurumda değil. Bir tanesi biyolojidir. Biyoloji bütün canlıların şekillerini yaşayışlarını öğretir.Biyoloji en önemli branşlarından disiplinlerinden biri olan anatomisiyle, morfolojisiyle çok önemlidir. Biyoloji yaşayan canlılar bilimidir. İkincisi de ruh bilim, felsefe, psikoloji, mantık, sosyoloji, sosyal antropoloji, insan bilimi. Bunların ikisi de Türkiye de yeter derecede okutulmuyor. Tabii ki fiziğe tabii ki matematiğe tabii ki kimyaya ihtiyacımız var. Ama biyoloji ve felsefe bilimlerin babasıdır. Bunları millî eğitim dikkatle ele almalı. Bu gün biyoloji fakültelerini bitirenlere ‘biyolog’ demiyorlar. Biyoloji fakültelerinden mezun olmuş diyorlar. Biyolojiyi hiçe sayıyorlar. Bu, son derece yanlıştır. Bu kafayla gidecek olur isek Türkiye’nin kalkınması çok yavaşlar. Açık konuşuyorum. Tabii ki din çok önemlidir. İnsanın bir Yaradan’a inanması, O’nun kudretine hayranlık duyması, O’nun mevcudiyetini benliğinde hissetmesi, O’na sığınması çok önemlidir. Ama bilim de önemli. Dünyada Dinle Bilim birbirini kucakladığı zaman ebedî barış gerçekleşecektir. Dinler arasında da bir kucaklaşma gerekiyor. İster çok tanrılı politeist dinler olsun Doğu Asya’da;  Hinduizm, Budizm, Şintoizm, çok tanrılı değişik inanç sistemleri var. İster tek tanrılı monoteist dinler olsun… İster Musevilik, ister Hıristiyanlık, ister bizim dinimiz; Müslümanlık… Bütün bunlar kaynaştığı zaman, birlikte olduğu zaman ebedî barış olur. Bu birleşmeyi Ne siz görürsünüz ne ben görürüm. İlerde gerçekleşmesini dilerim.  İnsan algılamasıyla, muhakemesiyle çok kâmil bir hale gelebilir. Mutlak üniversite okuması gerekmez.

Çetinoğlu: Sanayi tesislerinin çevre üzerindeki olumsuz etkileri çok büyük. Sanayileşmekten de, temiz bir çevreden de vazgeçemeyiz. Bu iki vazgeçilmezimiz arasında en mükemmel uyumu sağlamanın formülü ne olabilir?

Hun: Formül, sanayicilerimizin gerekli tedbirleri almasında yatıyor. Esasen bir çok faaliyet içinde bulunan Anadolu’daki endüstriyel oluşum; endüstriyel artığını (eğer likit artık ise) derelere aktarıyor. Bilhassa Trakya’da bu çok. Bacadan  bir buhar çıkıyor ise bunların içinde bir takım kanserojen  maddeler var. Filtre takılması lazım. Çimento fabrikalarını biz tetkik etmeye giderken, haber alıyorlar. Zaten haber veriyoruz, ‘Sizi ziyaret edeceğiz’ diye. Bütün filtreleri çalıştırıyorlar. Biz dönünce kapatılıyordu. Böyle bir anlayışla böyle bir zihniyetle siz çevrenizi temiz tutamazsınız. Türkiye’de cezalar yeterli değil. Ağır ceza mahkemelerindeki cezalar da yetersiz. Cinayet işleyen bir adam beş altı sene sonra çıkıyor dışarı. Hafifletici sebepler var deniliyor. Kardeşim ne hafifletici sebebi? Suçlu, adam öldürmüş. Bunun hafifletici sebebi olur mu? O kendini haklı görebilir. İşte tahrik oldum gibi bir şeyler ileri sürebilir. Tahrik hafifletici sebep olamaz. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki bazı eyaletlerde 112 sene 160 sene ceza veriliyor. Biz de müebbet yatan hiç görmedim. 10-11 senede çıkıyorlar. Adam öldüren cezasını çekmeli. Hiç taviz verilmemeli. İnsanca yaşamak istiyorsak, birbirimize saygılı olacağız.

Çetinoğlu: Ülkemizde altının işlenmesinde siyanür kullanılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hun: Altın birçok ülkede çıkarılıyor biliyorsunuz.

Çetinoğlu: Hepsi de siyanür kullanıyor…

Hun: Aynen öyle. Ben de onu söyleyecektim. Güney Afrika’da Avustralya’da biz dolaştık altın madenlerini. Altın ancak siyanürle elektroliz sistemiyle çözülebiliyor ve alınabiliyor. Sadece %15’i cevher şeklinde madenden çıkarılıyor. Mühim olan bu siyanür sisteminin esaslı bir şekilde izole edilmesidir. Depreme karşı, çeşitli şartlarına karşı o havuzun yüksek seviyede sofistike bir teknoloji ile en iyi bir şekilde hazırlanması gerekli.

Çetinoğlu: ‘Siyanür kullanmayın demek, altın üretmeyin anlamına gelir.’ Diyebilir miyiz?

Hun: Yani % 85 öyledir. Diğer birtakım üretim metotları var. Ama onlar çok pahalı ve bunun kadar verimli değil. Yani elmas değil, yakut değil, zümrüt değil ki matkaplarla delip çıkarasınız. Altın üretimi farklı bir şey. Çok fazla formül, bileşik formül, bunu izole etmek için siyanür lazım.

Çetinoğlu: Çevrenin temiz kalması için yapılacak fedakârlığın maliyeti, kirlenen çevrenin temizlenmesi için katlanılacak külfetten daha düşüktür. Bu basit gerçeği anlatma konusunda devletimizin ilgili kuruluşlarının faaliyetlerini yeterli buluyor musunuz?

Hun:Siz bu konuyu bilen bir insansınız. Gelin televizyonda beş-on dakika program yapın‘ demiyorlar. Zamanında birçok teşebbüsümüz oldu. Cevap: ‘Ediz Beyciğim bilmiyorum reyting yapar mı ?’

Çevre meselesine bakış açımız bu.  Belki çıkıp ekranda şarkı söylesem, veyahut basit komediler yapsam beni angaje etmek isterler. Fakat ciddî bir konu işlerine gelmez.  Türkiye, birçok konuda çok gelişmiş bir ülke. Fakat reyting kaygısı bazı faydalı işlerin yapılmasının önünde aşılamaz engeller olarak duruyor.

Çetinoğlu: Gözlemlerinize göre devlet, çevre kirliliği konusunda özel sektöre uyguladığı disiplini, kendisine bağlı sanayi tesislerine tatbik edebiliyor mu?

Hun: Devlet kendi içindeki yanlışlara, çevre kirliliğine sebebiyet verebilecek davranışlara karşı biraz göz yumuyor olabilir. Yummaması gerekir. Bir taraftan da özel sektöre çok fazla yanlış neticeler doğuran anlaşmalara imzalar attırdı. Sonradan anladılar fakat iş işten geçti. Mesela; Hidro Elektrik Santralleri… Diyelim ki bir dağ var. Suyu aşağı indirmek için dağı deliyor, kanallar yapıyor. O kanallardan su akıtacaklar. Tabiatı delik deşik ediyorlar. Rize’nin İkizdere ilçesinde. Orada konferanslarım da oldu. Otuz sene sonra bunların verimi azalacak. Bir süre sonra da çalışamaz hale gelecek. Bunlar, Türkiye’de üretimin  % 0,7’si’i kadar enerji üretebilecek çapta küçük santraller. Oradaki tabiat tahrip edildiğinde, geriye dönüşü olmuyor. Bunlara devlet ruhsat vermiş. Şimdi ben açıklıyorum. Bu ruhsatta şöyle yazıyor. Suyun % 90’nını kullanacaklar. % 10’nunu geriye bırakacaklar. Derede canlılar var. Tek hücreliler, çok hücreliler. Böcekler, balıklar. Bunlarla beslenen kuşlar, belki büyük boz ayılar. Canlı biyolojik bir zincir var. Besin zinciri.  % 10’luk suda bu besin zinciri devam edebilir mi? Büyük barajlarda durum farklı nispeten. O barajlar geniş alanlarda inşa ediliyor. Kapıları açıyorlar sular akıyor aşağı, burada türbinleri döndürüyorlar. Ama barajlar sedimantasyonla doluyor. Bir müddet sonra baraj ekonomik ömrünü tamamlıyor, kullanılamaz hale geliyor.

Çetinoğlu: ‘Yenilebilir enerji’ olarak isimlendirilen rüzgâr, güneş ve deniz dalgasından elektrik üretilmesi konusu, ülkemiz gündemine gecikmeli olarak girdi. Uygulamaya geçilmesi konusundaki gecikmelerin sebebini nasıl yorumluyorsunuz? Geciktik değil mi o konuda.

Hun: Geciktik tabii. Bu gün bizim birçok bilim adamımız hidrojen enerjisi ile ilgileniyor. TÜBİTAK’ta çalışmalar var. Güneş enerjisinden soğuk hava deposu da yapıyorlar. Üniversite de gençler arabalar yapıyorlar. Yarışlara sokuyorlar. Bunların teşvik edilmesi lazım. Rüzgâr enerjisini yirmi beş senedir söylüyoruz. Güneş kolektörlerini yeni yeni görüyoruz. Hâlbuki Almanya’da, Fransa’da köylerin çatılarında var. Elektrik elde ediyorlar. Bunlar çok çok önemli. Yeni araştırmalara da zemin hazırlamak lazım.

 

 

EDİZ HUN

Biyolog, film yıldızı, 21. Dönem İstanbul Milletvekili, aynı dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi Çevre Komisyonu Başkanı ve öğretim üyesi Ediz Hun, 20 Kasım 1940 tarihinde İstanbul’da doğdu.

 

Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra Norveç’te Oslo ve Trondheim Üniversitelerinde biyoloji ve çevre bilimleri fakültesinden mezun oldu.

 

Sinema hayatı, 1963 yılında Ses Dergisi’nin açtığı yarışmayla başladı ve ‘Genç Kızlar‘ adlı filmle sinemaya girdi. 1970’li yılların ortalarından itibaren Yeşilçam’ın seviye kaybetmesi üzerine sinemayı bıraktı. 1991-1993 yılları arasında Çevre Bakanlığı Müşaviri ve İstanbul Çevre İl Müdürlüğü yaptı. 1999-2002 yılları arasında Anavatan Partisi’nden milletvekili seçilerek TBMM’de bulundu.

Mutlu bir aile reisi olan Ediz Hun’un, bir kızı, bir oğlu vardır.

 

 

Ermenistan’a Uzatılan El

Bilmeceye dönmüş olan sözde çözüm süreci dolayısıyla haberlere ambargo konuyor. Korucular hedef tahtası haline geldi. İktidarın iyice emrine girmiş olan üç dört gazete artık TÜİK‘in işsizlik rakamlarını bile değiştirebiliyor.

DSİ’de çalışan baraj işçisi Kürşat Metin PKK tehditlerine aldırmayıp işinde çalışmaya devam ettiği için evinde şehit edildi. Korucularımız her türlü saldırıya açık. Üzücü olaylar herhalde bazı siyasiler üzülmesin diye basında yer almıyor!

Ekonomik durumun nasıl olduğunu anlamak için bırakın esnafla konuşmayı; İstanbul Gedikpaşa‘da ve Laleli‘de dolaşmak bile yeter. Rusya terlik ve ayakkabıda gümrük vergisini artırarak ithalatı önlemeye çalışıyor. Buna karşılık bizim herhangi bir yaptırımımız yok. Sadece ricacı oluyoruz.

2015 yılı Ermenistan’ın ve militan Ermenilerin saldırı yılı olacağa benziyor. Sayın Cumhurbaşkanı “Ermenilere uzattığımız el hep boş kaldı” açıklamasını yapıyor. Önemli olan elinizi boş bırakacaklara elinizi uzatmamaktır. Sözde bir adım önde olabilmek için itibar kaybettirecek, akıl dışı ve ilkesiz politikaya ihtiyaç yoktur. Dış baskılarla Ermenilere taziyede bulunduk. Taziyenin devamı özürdür. Bizden özür bekleyenler; Anadolu’da dağınık yaşayan Ermenileri katleden Bizans’ın bugünkü varisleri kimlerse onlara başvurmalıdırlar.

Şimdi de Ermenistan Türkiye ile ilişkilerin tesisi ve geliştirilmesi protokolünü geri çekti. Vakur, ciddi, ağırbaşlı, itibarlı ve Türkiye Cumhuriyetine yönelecek değişik saldırıları caydıracak kararlı duruşa ihtiyaç vardır. Bu duruş bugün aranıyor. Kendilerinin Türk olup olmadıklarında anlaşılmaz tereddüdü olanların Ermeniliğini asla tartıştırmayanların haksız iddiaları karşısında başarılı olmaları mümkün değildir. Ülkeyi yönetenler yeni Türkiye‘ye varmada yeni anayasa treninden Türk Kimliği’ni pencereden atmakla uğraşıyorlar. Tarih boyu Türk’e yöneltilen soykırımları kim ele alıp haklarımızı ve milli menfaatlerimizi savunabilecek? Kendilerini Türk hissetmeyen bazı siyasetçiler mi?

Osmanlı Türk devlet adamlarımızdan Talat, Cemal ve Sait Halim Paşalar Ermeni militanlarınca şehit edilmişti. Yakın tarihe gelirsek; Ermeni terör örgütü Asala‘nın Esenboğa Havaalanı dâhil birçok yere sabotaj yaptığını, yurt dışındaki bazı dışişleri mensuplarımızı şehit ettiğini unutmamalıyız. Ne gariptir ki; bu şehitlerimizin hayatları ev sahibi ülkelerin garantisi altındaydı. Talat Paşa‘yı Berlin’de şehit eden yaşlı militanın Alman adaleti tarafından serbest bırakılması bir hukuk skandalı idi. Bizim terör örgütlerine bulaşmamış Ermeni vatandaşlarımızla bir sorunumuz olmadı. Ermeniler dün Osmanlı, bugün T.C. Vatandaşı olarak bizlerle birlikte yaşamışlar; komşu ve meslektaş olmuşlar, orduda ve bürokraside ve özellikle dış işlerinde üst kademelerde yer almışlardı. Ticaret dâhil her türlü mesleği yapmışlar ve yapmaktadırlar. Ancak dış yönlendirmelerle Ermeni terör örgütleri dün Osmanlı’ya, yakın geçmişte ise T.C.’ne karşı kanlı eylemler gerçekleştirmişlerdir. Karmaşa ve harp yıllarında bir çok Türk ve Ermeni ölmüşlerdir. Bazı Ermeniler, Ermeni oldukları için değil; terörist oldukları için hayatlarını kaybetmişlerdir. Karşılıklı ölümleri soykırımı olarak ele almak gerçekleri saptırmaktır. Bu yönde alınmış herhangi bir mahkeme kararı da yoktur. Mütareke yıllarında İstanbul işgal altındayken Osmanlı arşivleri bazı Batılı ülkelerin elindeydi. Soykırımını doğrulayacak belge bulunamamış; Malta’ya sürülen Türk aydınları bilahare serbest bırakılmışlardır.

Osmanlı hükümeti bazı Ermenilerce isyan ve katliamların devam etmesi karşısında 24 Nisan 1915‘de Ermeni komitelerini kapatmış; 235 yönetici devlet aleyhine faaliyette bulunmaktan tutuklanmıştır. Başbakanımızın haksız bulduğu tehcir yani yer değiştirme olayı, bazı Ermenileri Osmanlı sınırları dışına çıkarmak şeklinde olmamıştır; bu ülke içinde yer değiştirmedir ve doğru bir karardır. Tehcir isyanların sonucudur; isyanlar tehcirin değil… Ermeni sorunu Ermenilerin sorunu olmaktan çok Ermenileri dün Osmanlı’ya, bugün T.C.’ne karşı kullananların sorunu olmuştur. Aynen kullanılan bazı Kürtçüler gibi…