20.4 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 821

Güç ve Yeteneklerimizi Kullandırmada Ölçülü ve Dengeli Olmak

1972 li yıllarda Bucak Lisesi orta kısımda okurken, resim iş öğretmenimiz Eser KÖPRÜLÜ bizlere bir dönem ödevi vermişti. 15 gün içinde bir saz yapıp ondan not alacaktık.

Yaşımız henüz 12-13. Hoca gayet ciddiydi. Sömestri tatiline girdik. Hani önceleri bir tatil rehaveti çöker ya öğrencilerin üzerine. Tatilin bitmesine ramak kala ödevler sıkışır. Üstelik yalnızca resimden değil, diğer bütün derslerden de yapılacak ödevler var.

O yıllardaki dahi  oldukça sorumluluk sahibi bir öğrenci idim. Tatile girdiğimiz andan itibaren sazın neden, nasıl, ne zaman yapılıp yetiştirebileceğimize dair tedirginliğim an be an sürdü.

Malum sömestri tatili şubat ayında oluyor. Bu ödev yapılacak. Mevsim kış her yer çamur ve soğuk. Bir kaç arkadaş elimize kocaman bir balta aldık 3-5 km. Uzaktaki ovanın yolunu tuttuk. Ovadaki kocaman dut ağaçlarının birinden saz yapılabilecek nitelikte bir dalı keseceğiz saz yapmak için.

Kış günü, günler oldukça kısa. Ovaya bahçeye varmamız öğleden sonrayı buldu. Her tarafımız yaş ve çamur. Dut ağaçları çok yüksek, ayaklarımız kayıyor. Ağacın üzerine çıkacaksın, balta ile büyük bir dalı keseceksin ve bu işi düşmeden, sakatlanmadan, yaralanmadan yerine getireceksin. Olacak bir iş değil.

Ama vazife var, ödev var. Görev kutsal, yerine getirmemiz lazım. Birimiz güç bela ağaca çıktık. Başladık dalın birine baltayı vurmaya. Ama vuran arkadaşımız yüreğimizi ağzımıza getiriyor. Düştü ha düşecek, ayağı kaydı ha kayacak, balta elinden fırladı ha fırlayacak.

Hava kararmaya başladı. Aldı bizi bir telaş ve korku. Büyüklerden birileri görse ne yaptığımızı sorduğunda vereceğimiz cevaba inanması çok zordu. Öyle bir ödevin verileceği kimsenin aklına gelmezdi.

Elimizde fener, ışık benzeri hiç bir şey yok. Ağacın dalını yaraladık ama kesemedik. Ağaçdaki arkadaşımızı güç bela düşürmeden ve yaralamadan aşağıya indirdik ve Bucak’ın yolunu tuttuk.

Yolda görenler o balta ile ne yaptığımızı veya yapacağımızı soruyorlar. Verdiğimiz cevaba hiç birisi inanmıyorlardı. Yatsı ezanında sonra bin bir güçlükle evlerimize vasıl olabildik. Ama ebeveynlerimize bu gecikmenin sebebini gerçekçi olarak anlatabilmemiz çok zordu.

Dayak yedik mi, yemedik mi hatırlayamıyorum. Ama azar işittiğimizi dün gibi hatırlıyorum.

Okullar açıldı. Dürüstlük başa bela!. Korka korka okula gittik. Çünkü hiç birimizin elinde ödev olarak yaptığımız saz yoktu. Ağacın dalını dahi kesememiştik ki. Teknesini nasıl oyacağız? Sapını nasıl yapacağız? Sapı ile gövdeyi nasıl yapıştıracağız? Gövdeyi nasıl incecik malzeme ile kapatacağız? Tellerini nasıl takacağız? Tel bağlama burgularını nasıl yapacağız ve yerleştireceğiz?

Bırakın 12 yaşındaki bir ortaokul öğrencisini, yaşı kemal olsa dahi, üzerinde yıllarca çalışarak usta olmayan ve gerekli alet ve edevata sahip olmayan hiç bir kimsenin sazı yapabilme ihtimalinin olmadığı ortada. Daha ayarını ve düzenini söylemiyorum.

Bir tesellimiz vardı ki, hiç kimse o ödevle ilgili okula bir saz örneği getirmemişti. O günün aklına göre, yapılmış bir sazı biz yaptık diye götürmeyi deneyenler olabilirdi.

Hocamız hani sazlar diye şaka ile karışık bizlere sordu. Yapamadık dedik. Başımızdan geçen andrenalin dolu maceraları anlattık. Bazıları da demez mi ki, siz manyak mısınız, bizim saz yapabilmemiz zaten mümkün değildi, hoca bize şaka yaptı. İyi de şakanın belirli bir süre sonra kendini açığa çıkarması gerekmiyor muydu?

Hiç telaş yapmayanlar, ödevin şaka olduğuna hükmedip kıpraşmayanlar, birçok konuda bizden karlı çıkmışlardı. Ödevi yapma ve yetiştirme stresi yaşamadılar, hiç bir eylemde bulunmadılar ve üstelik bir de bizimle dalga geçtiler.

Hocamız da gülümseyerek bizlere alaylı alaylı bakmaz mı? Ben sizi denemiştim bakalım ne yapacaksınız diye…

Demek ki, görev ve sorumlulukta mükemmeliyetçi olmak, bazen insanı dalga geçilir duruma getirebiliyormuş. Bazen umursamayanlar, ciddiye almayanlar, dalga geçenler; “sürünün geriye döndüğünde en uyuzlarının öne geçmesi” gibi, anlaşılması güç bir durumla karşı karşıya kalınabiliyormuş.

Öğrencilerin güç ve yeteneklerinin paraşüt gibi açılması için, öğretmenlerimizin pedegojik yöntem ve stratejileri kullanmaları modern eğitim teknikleri açısından oldukça önemlidir. Fakat hiç bir mesafe kat etme imkânı olmayan, gerçekleştirilmesi hemen hemen imkansız olan bir vazife veya ödev, sorumluluk ve ciddiyet sahibi öğrencilerin psikolojilerini darmadağın ederken, sorumsuz ve ciddiyetsizleri ise, zafer kazanmış konuma düşürebilmektedir.

Öğrencilerin güç, yetenek ve çabaları ölçüsünde mükemmelin yanından dahi geçemeden, yarım yamalak dahi olsa, ödevin gerçekleştirilmesi, öğrencilerin kapasitelerini, görev heyecanlarını, cesaretlerini, azimlerini ve sorumluluk duygularının ölçmek bakımından büyük önem arz eder.

Bundan sonrasında hocaya büyük iş düşer. Öğrencilerin yaptıklarını derecelendirir, kendi mi yaptı? Başkasına mı yaptırdı? Emek verdi mi, yoksa hazır mı satın aldı? Gibi sorular değerlendirilir ve öğrencilerin emekleri, güç ve yeteneklerini ortaya koyma becerileriyle, sorumluluk duyguları test edilebilir.

Ama Eser hoca bizlere resmen gavur eziyeti çektirdi. Başarma imkânı asla olmayan bir ödeve çaba harcama, korkuların pik yapması, telaş ve paniğin bizi sarmalaması, üstüne üstlük tembeller tarafından dalga geçilmesinden dolayı, ben Eser hocanın hocalık yeteneğine şimdi sıfır veriyorum.

Sen ne kadar anlatırsan anlat, karşıdakinin anladığı kadar başarılısındır. Her kademede, her yaşta, her işte, her ustalıkta veya çıraklıkta, verilen görev ve sorumluluğun yapılabilirliği ve uygulanabilirliğine dikkat edilmelidir. Kişinin o yaştaki becerisi, ustalığı, çıraklığı, kapasitesi, tecrübesi, anlama yeteneği, verilen zamanın kalitesi, alet ve edevatın niteliği, kişinin niyeti, emri verenin niyeti vb. faktörler çok önemli bir şekilde dengelenmelidir.

Çalışanların, tecrübelerinin farklılığı, fiziksel şartların özellikleri, görevin nitelikleri göz önüne alındığı zaman, bir işyerinde, okulda veya  ailede eşitlik değil; adaletli hükmetmek daha büyük bir önem arz etmektedir.

Ailede 20 yaşındaki delikanlı ile 12 yaşındaki küçük kardeşten aynı iş verimini veya başarıyı beklemek safdillik olur. Bir öğretmenin çok zengin bir öğrenci ile çok fakir bir öğrenciye maliyetli bir ödevde eşit davranması, adaletsizliği doğurur.

Bir fabrikada her türlü imkân ve zenginliğe sahip bir işçi ile öksüz büyümüş, evi barkı olmayan hasta veya özürlü çocukları olan bir işçiden eşit başarı ve verim beklemek; eşitlik adına doğru gibi görünse de, adaletin ayaklar altına alınmasıdır.

Öğrencilere ve çalışanlara verilecek olan her türlü görev ve sorumluluklar, yetenekleriyle, sosyal ve psikolojik durumlarıyla, aile huzurlarıyla, işyerinin fiziksel şartlarıyla, sağlık ve kalite unsurlarının özellikleriyle, zaman baskısıyla, tecrübe seviyeleriyle, motivasyon düzeyleriyle, sorun çözme yaklaşımlarındaki duyarlılık ve bilgileriyle ölçülü ve dengeli olmalıdır.

Aksi halde, beklenen verim ve başarı ortaya çıkmayacağı gibi, hiç hesapta olmayan nur topu gibi yeni problemler de, amip gibi çoğalacaktır.

Selam, sevgi ve dualarımla…   Allah(cc)a emanet olunuz…

3 Mart 2015 Salı. Saat: 20.00 Antalya

 

Daima

Bir zamanlar gülerdik, tasa nedir bilmezdik,
Gözlerde yaş sevinçti, gıpta eder silmezdik,
Secdeden başka yerde, kimseye eğilmezdik.
Kışkırtmaktan kaçarak, öğüt verdik daima,
Şerre çanak tutmayıp, hayır derdik daima.

Sohbetlerden haz alır, ne kırar ne sıkardık,
Dertlere derman bulur, teselliyle yıkardık,
Arkadaşa kardeş der, ne kırar ne bıkardık.
Bir tas çorba pişirsek, birlik yerdik daima,
Paylaşmak ne güzeldi, huzur derdik daima.

Saygılıydık severdik, herkeste vefa vardı,
Edepliydik naziktik, yüzsüzlük büyük ardı,
Utanmazlar cüretkâr, şimdi her yeri sardı.
Dedikodu yapmazdık, hayır derdik daima,
Dilimizde güzel söz, sefa derdik daima.

Kaynana hanımanne, kayınpeder babaydı,
Kayın valide sözü, yersiz, hem çok kabaydı,
Gelin, kız evlat idi, şımartmak da cabaydı.
Damat oğul gibiydi, bir gezerdik daima,
Etle tırnak olmuştuk, neşe derdik daima.

Güzel günde zor anda, yürekler bir atardı,
Kimse hileyi bilmez, ne harcar ne satardı,
Dünyada barış vardı, kurt kuzuyla yatardı.
Rızk için alınlardan, akan terdik daima,
Ahde vefa bilirdik, emek derdik daima.

Bir atım barut olmaz, severdik ömür boyu,
Dili dini menşei, beyaz, melez ve koyu,
Kim olursa bizdendi, fark etmezdi ki soyu.
Hoşgörü ve barışa, böyle erdik daima,
Nefretten ırak durup, sevgi derdik daima.

 

Yalnızlık ve Sağlıklı İlişkiler

Yalnızlık şarkılarımızda da işlenmiş bir konudur. Bilenlerin zaman zaman mırıldanarak söylediği güftesi Hikmet Münir Ebcioğlu’na bestesi Teoman Alpay’a ait, nihavent makamında ki

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar, yeryüzünde sizin kadar yalnızım’

Şarkısı bu duygumuzu ifade eden güzel bir eserdir. Şehirleşme ve günümüz teknolojileri olan TV, bilgisayar ve gelişmiş telefon sistemlerinin daha da derinleştirdiği bu yalnızlaşma, günümüz insanının önemli bir sorunudur. Bu sorun çeşitli psikolojik bozukluklarla beraber, insanımızda verimsizleşme, ikili ilişkilerimizde bozuk davranış biçimleri, ailede eşler ve anne-baba-çocuk ilişkilerinde değişik seviyelerde ilişki bozuklukları ve aile parçalanmalarına kadar gidebilen sorunlar yaratabilmektedir.

Şehirleşmenin, teknolojinin, günlük mecburiyetlerimizin bizi yalnızlaştırmasına fırsat vermemeliyiz. Eşimizi, işlerimizi, aşımızı ihmal etmeden hayatımızı sürdürmemizin önemini unutmamalıyız. Komşularımızı, dostlarımızı, çevremizdeki insanların hayatımız için önemli olduğunu unutmadan onlarla olan sorumluluğumuzun gereği selamlaşmayı hatırımızdan çıkarmadan hayatımızı sürdürmenin kendimiz için de önemli olduğunu unutmamalıyız.

Böyle bir yazıyı yazmama, hürriyet gazetesi yazarlarından Sn. Mehmet Yılmaz’ın 28.02.2015 tarihli makalesini okumam sebep olmuştur. Yazarın konu ile ilgili makalesinde bir psikoloji dergisinden aktardığı özellikle eşler arası ilişkiyi canlı tutmak bakımından önemsenmesi gereken  on hususu burada sizlerle paylaşmak isterim.

‘ 1- Yatağa aynı anda girin. “Sen yat, ben şu diziyi bitirip geleceğim” demeyin.

2- Ortak ilgi alanlarınızı çoğaltın. “Nasıl olsa tutku bitecek, bari birlikte vakit geçirdiğiniz zaman konuşacağınız şeyler olsun” anlamına geliyor bu. Arada kendinize özel ilgi alanları da geliştirirseniz, eşinizi şaşırtarak size yönelik ilgisini canlı tutabilirmişsiniz.

3- El ele yürüyün ya da her fırsat bulduğunuzda oynaşın! Yanından geçerken popoya bir şaplak ya da mutfakta arkasından yaklaşıp boynundan öpmek gibi mesela.

4- Güvenin ve affedici olun! Çözemediğiniz meseleleri didiklemekten vazgeçip unutmanın yolunu arayın.

5- Sevgilinizin olumsuz yönlerine değil, olumlu yönlerine odaklanın! “Yalancı ama olsun, çok güzel” gibi ya da “Kıskanç ama olsun beni güzel yerlere götürüyor” gibi.

6- Her karşılaştığınızda birbirinize sarılın! Siz unutsanız bile  “ten”  aranızdaki yakınlığı hiç unutmazmış.

7- Uyandığınızda “Seni seviyorum” deyin, her sabah tekrarlayın. Tabii ikinizin de böyle yapmasından söz ediyoruz.

8- Kavga bile etseniz, yatarken birbirinize “iyi geceler” dileyeceksiniz.

9- Gün içinde hal hatır sorun: “Nasılsın” diye, “Ne yapıyorsun” diye aramayı ihmal etmeyin.

10- Onunla birlikte sosyal ortamlarda görünecek ve onunla birlikte olmaktan da gurur duyunuz. ı

Aileler için verilen bu bilgiler mutlu ve uzun sürekli sağlıklı birliktelik için tavsiye edilmektedir. Hayat felsefemizi ‘mutlu et ki, mutlu ol’ şeklinde yaşamaya çalışmalıyız. Bu önce eşimizden başlamalıdır. Sonra Anne-Babamızı, çocuklarımızı, dostlarımızı, çevremizdeki insanları halka halka kapsayabilmelidir. Bunu başarabileceğimiz oranda huzur, mutluluk ve başarıyı yakalayacağımıza inanıyorum.

Büyük Türk Şairi Yunus Emre’nin deyişiyle konuyu bağlayalım;

‘SEVELİM SEVİLELİM

Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez

Onu sen senden iste, o senden ayrı olmaz

Dünyaya gelen geçer, bir bir şerbetin içer

Bu bir köprüdür geçer, Cahiller onu bilmez

Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım

Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz

Yunus sözün anlar isen, mani’sini dinler isen

Sana iyi dirlik gerek, bunda kimseler kalmaz.’

‘Yaratılanı sev, yaratandan ötürü’ sözü gereği sevebilen ve bunun gereği davranışları bol olan günler dileğiyle.

 

Salkım Söğütlerin Gölgesinde

Diplomat Fırat Sunel, ilk eseri Salkım Söğütlerin Gölgesinde isimli romanında bizleri 70 yıl öncesine götürüyor. Yazar; ‘Horozlar Ötmeden‘ ve ‘Ahıska‘ adlı birinci ve ikinci bölümlerde olayların geçtiği mekânları, buralarda yaşayan insanları, halkları, dinleri önbilgi olarak okuyuculara veriyor. Böylece kuyucuyu anlatacağı maceralara, olaylara hazırlıyor. Daha sonra, 1944 yılında Sovyetler Birliği’nin Gürcü asıllı lideri Josef Stalin’in emriyle yaşadıkları topraklardan alınan Ahıska Türklerinin dramını anlatıyor.

Fırat Sunel kitabını, dört yıl müsteşar olarak çalıştığı Tiflis Büyükelçiliği ve ardından gelen Kafkasya Dairesi Başkanlığı döneminde yazmış. Roman; Ermeni, Türk, Yahudi ve Gürcü olan farklı etnik kökenli insanların yaşadığı Ahıska’da, bir Türk ailesinin çocuğu olan Ömer ile Gürcü Nika’nın dostluklarını merkeze alıyor.

Ömer’in hikâyesi, Gürcüstan’ın bir dağ köyünde başlıyor. Savaşın çocuklar ve gençlere nasıl tesir ettiği, ustalıkla anlatılıyor.  Savaşın ortasında filizlenen bir aşk hikâyesi, okuyucuya, kendisini ve zamanı unutturuyor.

Kapalı vagonlara doldurulup zarurî ihtiyaçlar için bile aşağıya inmelerine izin verilmeyen insanların havasız ve soğuk vagonlarda yaşadıkları son derece çarpıcı bir şekilde aktarılıyor. Okuyucu; 100.000’den fazla insanın istiflendiği vagonlarda, dindaşlarımız ve soydaşlarımız Ahıskalı Türklerle birlikte yolculuk ediyor. 40 gün süren bu yolculuk sırasında şehit olan 30.000 civarındaki akrabası için gözyaşı döküyor.

Salkım Söğütlerin Gölgesinde; klasik bir savaş romanı değildir. Çok daha fazlasıdır. Romandan alınan aşağıdaki birkaç satır, sürgün gününün vahşetini; yürek sızlatan, gönül burkan, bütün vücudu buz gibi ve acı sızılarla titreterek anlatıyor:

Hayvan vagonlarının içine istiflenmiş on binlerce insan, kendi elleriyle yaptıkları demiryolunun üzerinde bilinmeyen bir yere götürülürken, o gün Ahıska şehrinde, Ruslar ve Ermeniler dâhil hiç kimse, evlerinden çıkmaya cesaret edemedi…’

Sürgünün acısını, yalnızca Ahıskalı Türkler mi yaşadı? Hayır! Her Rus’un göğsünde gururla, iftiharla taşıdığı ‘Lenin Madalyası’ bulunan, genç nesillere Komünist Devrimi’ni kendisini helak etme pahasına bir ömür boyu anlatan Vitali de mazlum ve mağdur Ahıskalı Türklere yapılan insanlık dışı işkencelerden utanç duymuştu. Yıllar boyunca boş idealler peşinde koşup, bu düzene hizmet ettiği için kendine lanetler yağdırıyordu.

Roman, özünde; 1944 yılında evlerinden kopartılırcasına alınıp sürgüne gönderilen Ahıskalı Türklerinin, yurtsuzlaştırılma faciasını anlatıyor. Bu ana tema, benzersiz ve çok zorlu coğrafya şartlarından kaynaklanan sert karakterli ve fakat mert insanlarının hayat hikâyeleri ile desteklenmiş.    Sayfalar arasında Fırat Sunel’in imbikten süzülüp edebî üslubu ile bezenmiş geniş bir coğrafyanın mitolojik hikâyesi var. Kafkaslardan Bolşevik İhtilali’nin ateşlendiği Petrograd’a, Rus İç Savaşı’ndan Svanetya’ya (*) kadar Kafkasya’nın ve çevre coğrafyasının renkli ve çelişkilerle dolu, kendine has masalsı hayat şartlarını, yarım kalmış aşkların hikâyeleri de yer alıyor.

Dışişleri bakanlığımız Fırt Sunel’i 1-2 yıllık sürelerle Kırım’da, Doğu Türkistan’da, Irak’ta Mendeli’den Telafer’e uzanan Türkmeneli’nde görevlendirebilse, o bölgelerde yaşanan facialar roman sanatı aracılığı ile Türk ve Dünya kamuoyuna sunulabilse. Sonra da her bir roman filme lınsa…

Mümkün mü? Diye soranlara Kafkas insanının hoş alışkanlığına nazire yaparak cevap verelim: ‘Neden olmasın?

Şiddetten, savaş romanlarından hoşlanmayanlar için belirtelim: Salkım Söğütlerin Gölgesinde isimli eser bir savaş romanı değildir. İnsanlık dışı bir insanlık trajedisini, birebir olarak, cümlelere, kelimelere ve hatta hecelere yansıtan bir duygu yüklü bir romandır.

Aynı zamanda, gönüllerde filizlenen vatan sevgisini, bedeni aşan bir ulu çınar hâline getirememiş olanlara, Ermeni yalanlarına inananlara, hâlâ eskiyi özleyen Ruslara, her toplumda bulunabilen Moskof hayranlarına, disiplin cezası olarak okutulması gereken bir kitap.

Yüzyıllardan beri bir arada yaşamış, Gürcü, Ermeni, Yahudi, Türk, Rus, Azerbaycan Türk’ü insanların arasındaki ilişkiler, dostluklar, aşklar, savaşın ortak acıları, gelecekle ilgili ümitleri, fakirlikten ve yokluktan kaynaklanan ümitsizlikleri çok boyutlu, çok yönlü olarak anlatılıyor.

13,5 X 21 santim ölçülerinde, 400 sayfalık kitap, 2014 yılında yayınlandı.

PROFİL YAYINCILIK:

Çatalçeşme Sokağı Nu: 15 Meriçli Apartmanı Kat: 3 Cağaloğlu, İstanbul. Telefon: 0.212-514 45 11

Belgegeçer: 0.212-514 45 12 www.profilkitap.com e-posta: bilgi@profilkitap.com

(*) Svanetya: Gürcüstan’ın kuzeybatı kesiminde antik bir şehir. Kafkas Dağları’nın güney ymaçlarında sarp kayalıklar arasına sıkışmış ulaşılması çok zor olan bir yerleşim alanıdır. Burada, Gürcülerin alt etnik grubu olan Svanlar yaşamaktadır. Svanca konuşurlar. Bölge, günümüzde ‘Svaneti’ olarak anılır.

FIRAT SUNEL:

1966 yılında Ödemiş’te doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini İzmir’de tamamladıktan sonra 1987 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Bochum Ruhr Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Hukuk Masteri yapmış ve doktora çalışması yaptı.

1993 yılında girdiği Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli merkez görevlerinin yanı sıra, yurt dışında Bangkok Büyükelçiliği, Bonn Büyükelçiliği ve Essen Başkonsolosluğu’nda görev aldı. son olarak 2003-2007 yılları arasında Tiflis Büyükelçiliği Müsteşarlığı görevini müteakip, Dışişleri Bakanlığı’nda Kafkasya Dairesi Başkanı olarak tâyin edildi. 19 Ekim 2009 tarihinden itibaren Düsseldorf Başkonsolosumuz olarak görev yapmaktadır. Başkonsolos Sunel evli ve iki çocuk babasıdır. Almanca ve İngilizce bilmektedir.

DERKENAR

AHISKALI TÜRKLER

Kıpçak Türklerinin önemli bir kolu olan Ahıskalı Türkler, günümüzde Gürcistan sınırları içerisinde bulunan ata yurduna M. Ö. 4. yüzyılda gelip yerleştiler. 1268’de Atabeylik şeklinde bağımsız bir devlet kurdular. 1578 yılında, savaşsız olarak Osmanlı hâkimiyetine girdiler.  Ahıskalıların İslâmiyet’le gönüllü olarak şereflenmeleri de bu yıllardadır. Sünni Müslümandırlar. Ahıskalılar 250 yıl boyunca Osmanlı Devleti’nin yönetiminde en huzurlu ve en güvenli ortamda, mutlu bir hayat yaşadılar.

28 Ağustos 1828’de Ahıska, Rusların eline geçti. O tarihten 15 Kasım 1944 tarihindeki topyekûn sürgün edilmelerine kadar 116 yıl Rus zulmünde yaşadılar. Bu yıllarda bir kısım Ahıskalılar, Osmanlı topraklarına göç ettiler.

Sürgündeki Ahıskalı Türkler; 15 ayrı devletin 265 farklı şehrinde, 4.264 adet değişik yerleşim biriminde hayatta kalma mücâdelesi veriyorlar. Gayrı resmî bilgilere göre; Rusya Federasyonu’nun 28 ayrı yerleşim biriminde 70.000; Kazakistan’da 145.000, Azerbaycan’da 80.000, Kırgızistan’da 57.000,

Özbekistan’da 30.000, Ukrayna’da 18.000, ABD’de 12.000 olmak üzere yaklaşık 450.000 Ahıskalı Türk, bulundukları yerlerde azınlık konumunda yaşamaktadır.

Stalin’in sürgüne gönderdiği diğer Müslüman Türklerle Çerkezler, Abazalar, Çeçenler… gibi akraba toplulukların hepsi, ata yurtlarına dönme hakkına kavuştular. Yalnızca Ahıskalı Türklerden bu hak esirgendi. Gürcistan’a dönebilen çok az sayıda Ahıskalı, ata yurtlarında, Rus zulmünü andıran baskılar altında hayatta kalma mücâdelesi veriyor.

Gürcü yöneticiler, Ahıskalılardan, Türk ismini bırakmalarını, Gürcülere mahsus isimleri kullanmalarını hatta açıktan söylenmese de Hıristiyan olmalarını istemektedir.

Asırlardır Türk ve Müslüman kimlikleriyle yaşayan Ahıskalı kardeşlerimizin, millî ve mMnevî değerlerine bağlılıkları, pek çok insanı gıpta ettirecek derecede kuvvetlidir. Baskılara boyun eğip kendi değerlerinden vazgeçmeleri mümkün değil.

 

 

PKK Dolmabahçe Sarayında

Dolmabahçe Sarayı’ndaki Başbakanlık çalışma ofisinde, Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanının huzurunda, TBMM’nin bir üyesi HDP’li Sırrı Süreyya Önder, terör örgütünün mahkûm lideri Abdullah Öcalan’ın bildirisini okudu.

Şekil Açısından: Mahkûm terör örgütü liderinin mesajının verildiği yer önemli. Yer, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu Atatürk’ün de çalışma ofisi olarak kullandığı ve son nefesini verdiği Dolmabahçe Sarayı.

Bu sarayın halen Başbakanlık çalışma ofisi olarak kullanılan bölümünde ve Başbakan Yardımcısı ile birlikte açıklanması da mühim.

Devletin teröristbaşının şartlarını kabul ettiği ve tarafların devletin eşit iki ortağı olduğunun kabul edildiği şeklinde yorumlanabilecek sembolik bir ifadedir bu.

Esas Açısından: İki sene önce (21 Mart 2013) de “Öcalan’ın Nevruz açıklaması” diye Diyarbakır meydanında yüzbinlere böyle bir mesaj okunmuştu. Kandil’de bulunan örgütün liderlerinden Murat Karayılan da, “21 Mart’tan bu yana ve bundan sonra biz hareket olarak, KCK, PKK ve HPG olarak resmi ve açık bir şekilde ateşkes ilan ediyoruz” demişti.

Bu süreç başladıktan sonra PKK’nın silah bırakacağı ve silahlı güçlerini yurtdışına çıkaracağı açıklanmıştı.

Böyle olmadı. Devletin güvenlik güçleri kışlaların ve karakolların dışına çık(a)maz hale getirilirken, PKK “gerillalarını” yurtdışına çıkarmadı, silahları da bırakmadı. Bilakis dağdakilerden bir kısmını şehirlere getirdi. Bölgede alan hâkimiyetini PKK ele geçirdi. Başbakan ve İçişleri Bakanının itiraf ettiği gibi “bölgede kamu düzeni ve güvenliği kalmadı.” PKK bölgede paralel bir devlet kurdu.

Bu defa da İmralı kuryesi Sırrı Süreyya Önder’in “diyalog süreci, resmi, ciddi ve sorumlu bir aşamaya gelmiş bulunmaktadır” ön bilgisi ile açıklanan Öcalan bildirisinde, “Asgari müştereğin sağlandığı ilkelerde silahlı mücadeleyi bırakma temelinde, stratejik tarihi kararı vermek için PKK’yi bahar aylarında olağanüstü kongreyi toplamaya davet ediyorum. Bu davet silahlı mücadelenin yerini demokratik siyasetin almasına yönelik tarihi bir niyet beyanıdır” denilmekte.

Açıklamada görüldüğü gibi “şu tarihte, şu şekilde silahlar bırakılacak” denmiyor. “Bu temelde bir konferansın toplanması” talep ediliyor. Silah bırakmanın “bir niyet beyanı” olduğu ifade ediliyor.

Bunun nasıl bir “niyet” olduğunu PKK’nın ileri gelenlerinden (KCK Yürütme Konseyi üyesi) Mustafa Karasu derhal açıklık getirdi: “Sorun çözülmeden ‘PKK silah bırakacak’, ‘PKK Kongresini yapıp silah bırakma kararı alacak’ biçimindeki yaklaşımlar demagojidir, aldatmak ve sorunu çarpıtmaktır.”

Esasen bölgede IŞİD riski, PYD’nin Suriye’de belli kantonları yönetme hedefi ve bunca karışıklık varken Kandil’in silah bırakması ihtimal dışı.

Bunu on gün öncede, dün de Yeni Şafak Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi “Ankara’nın gerçekçi olduğunu” söyleyerek açıkladı: “Kürtlerin silaha en çok ihtiyaç duyduğu bir sırada Kandil’in silahsızlanması beklenmiyor, PKK’nın Türkiye’deki silahlı mücadelesini sona erdirmesi isteniyor.”

Anlaşılan şu ki, AKP ve CB Erdoğan bu defa da Haziranda yapılacak seçimler öncesi halkın oy tercihini etkileyecek önemli PKK eylemleri olmasını istemiyor.

PKK ise, Güneydoğu’da kurduğu fiili Kürdistan Özerk Devleti yapılanmasının tahkim edilmesi ve hukuki bir statüye kavuşturulmasını bekliyor.

AKP, bu konuda bazı sözler vermek suretiyle bu açıklamayı yaptırmış olmalı.

Daha kısa ve net ifade edelim. 7 Hazirandaki seçimden sonra, AKP ve HDP milletvekili sayıları yeterli olursa Anayasa değiştirilecek. PKK’nın yönettiği birözerk Kürdistan” kurulacak. Bilahare Öcalan’ı da içine alan bir af çıkarılacak. Apo bu federe devletin başına geçecek.

Bütün bunların karşılığında Tayyip Erdoğan’ın tek bir isteği var: “Türk tipi Başkanlık.”

Böylece yerini sağlamlaştırarak muhafaza edecek ve kendisinden hesap sormak için büyük bir iştiyakla bekleyenlerin eline düşmekten kurtulacak.

Bu arada tepkilerini son kertede ortaya koymak gibi bir özelliği bulunan Türk halkı toplumsal bir direniş göstermeye kalkarsa bunun da tedbiri şimdiden alınmakta.

Yeni çıkarılmakta olan “İç Güvenlik Yasası” denilen ve otoriter rejimlerdekine benzer şekilde polis yetkilerini artıran torba kanundan aldıkları yetkiyle bu direnişleri şiddetle bastıracaklar.

Görüldüğü gibi her şeyi düşünerek adım atıyorlar.

*****

Polis Yetki Kanunu

Her ne kadar medyada “İç Güvenlik Yasası” denilse de çıkarılmakta olan kanun maddeleri ile Polis ve Jandarmaya “insan hak ve hürriyetlerini aşırı bir şekilde kısıtlayacak” şekilde yetki verilmekte.

Bu kanunlar Anayasaya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine açıkça aykırı düzenlemeler.

İktidar kanadı bu düzenlemelerle Güneydoğu’da kaybedilen kamu düzeni ve güvenliğinin yeniden tesis edileceği izlenimi vermeye çalışıyor.

Ancak mevcut kanunlarla zaten var olan yetkilerini Güneydoğu’da kullanmıyor. Askeri kışlaya, polisi karakola hapsetmiş. Bazı şehirlerde TOMA vb araçlarla müdahale edilmesin diye Belediye iş makineleri de kullanılarak kazılan hendekleri sadece insansız hava araçlarıyla izleyebiliyor fakat dışarı çıkıp müdahale edemiyor.

Şimdi bu ortamdaki bölgede yeni çıkarılan kanun maddeleri ile poşu takmayı yasaklasan ne olur, polise arama ve gözaltı yetkisi versen neye yarar? Poşulu, Molotoflu, terör örgütü bayrağı taşıyan eylemcilere karakoldan çık(a)mayan güvenlik güçleri nasıl müdahale etsin? Nerede müdahale etti de, hangi kanun engel oldu?

Bu kanun maddeleri PKK’ya karşı değil. Batıda çıkması muhtemelGezitürü toplumsal direniş hareketlerini en sert şekilde bastırmak amaçlı.

Bakın kabul edilen bazı maddelerde neler var?

  • Polise yargı kararı olmaksızın araç ve üst arama izni veriliyor.
  • Eylem ve gösteri yürüyüşlerinde kimliklerini gizlemek amacıyla yüzlerini tamamen veya kısmen bez gibi unsurlarla örterek katılan kişilere iki yıl altı aydan dört yıla kadar hapis cezası verilebilecek. Bu maddeye göre bir toplumsal eyleme katılan ve babası, amiri görmesin diye yüzünü kapatanlar veya peçe takanlar mahkûm edilebilecek.
  • Savcı ve hâkimlere ait bazı yetkiler doğrudan Vali, Kaymakam veya Emniyet görevlilerine devredilecek. Polise 48 saate kadar gözaltı yetkisi getiriliyor. Polis, aramalarda aranan kişileri soyunmaya zorlayabilecek. Bir toplumsal eylem esnasında üzerinde biber gazı tüpü bulunduranlar bile hapse atılabilecek.

Bunlar demokrasiye açıkça aykırı bir düzenlemeler.

Farklı görüşlere sahip hukukçu uzmanlar birlik halinde bu düzenlemelere karşı çıkmakta. Hatta önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de “yasanın yeniden gözden geçirilmesini” tavsiye etti.

Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk, “Bu paketin A’dan Z’ye gözden geçirilmesi şart. Yürütme organı yargı organını yerine geçemez. Ne gibi çatışmalara yol açacağını kimse ön göremez. Bu yasa iç güvenliği sağlamayacak, iç çatışmaya yol açacak. Hukuk açısından bu yasaya hiçbir demokratik ülke izin veremez” dedi.

Olsun. Kim ne derse desin. CB Erdoğan ‘O yasa öyle ya da böyle çıkacak!’ dedi ya. AKP’li milletvekilleri kavga dövüş çıkarmaya devam ediyor.

 

Caydırıcı Olamayan Dış Politika

Hocalı şehitlerini rahmet ve saygı ile anıyoruz. Dünyanın neresinde Türk varsa; 23 yıl önce gerçekleşen ve 613 soydaşımızı kaybettiğimiz bu insanlık dışı cinayetleri ve katliamı çevresine tanıtma görevi vardır. Kana susamış Ermeni militanlarının bu alçakça ve insanlık dışı soykırımını sadece telin etmekle, salon toplantılarıyla yetinmekle şehitlerimize görevimizi yapmış sayılamayız. Çevremizdeki ve yurtdışındaki yayın organlarında, görüntülü ve yazılı basında sivil halka yönelmiş bu katliamı açık ve öz bir şekilde, aşırı ayrıntıya girmeden, ısrarla ve bıkmadan ele almalıyız. Yaşayanlar şehitlerine lâyık olabilirlerse yaşamanın bir anlamı olabilir; yoksa hayat boş geçmiş sayılır.

***

Yine Malatya civarında iki askeri uçağımızı kaybettik. Dört değerli subayımızı şehit verdik. Daha önce de o bölgede uçağımız düşmüş veya düşürülmüştü. Sabotaj olup olmadığı açıklanmamıştı. Bu defa da birilerinin aleyhine rapor hazırlanabileceğini hiç düşünmeyelim. Uçakların modernleştirilmesinde sorunlar olabilir; ama asıl dikkatler Malatya Kürecik Üssüne ve Suriye‘ye çevrilmelidir.

***

Ortadoğu politikamızın tutulacak bir tarafı kalmamıştır. Bize yakışmayan, itibar ve güven kaybettiren, çelişkilerle dolu, ciddiyetten uzak ve mezhepçi bir çizgi izlemiştir. Bir dönem El Nusra ve IŞİD’e dolaylı veya dolaysız destek ve yardımlarda bulunduk. Yaralıları tedavi ettik. Daha sonra IŞİD karşıtı peşmerge ve PKK’ya Ayn-el Arap (Kobani) ‘da destek olduk. Silahlı peşmerge ve PKK’lıların yasalar çiğnenerek Suriye topraklarına topraklarımızdan geçirilmesine izin verdik. Sayın Başbakan’ın Kobani’de IŞİD ile savaşan peşmergelerin alınlarından öptüğünü ifade eden beyanları basında yer aldı. Böylece IŞİD’in hedefi haline de geldik. Sultanahmet’teki turizm polis bürosu dâhil birçok yere yapılan saldırıda IŞİD’in izine rastladık. Gelişmelere ciddi olmayan, duygusal ve Sünnici bir yaklaşım sergiledik. Bu yanlış ve çelişkileri İslam’ı kullanan, ama İslamcılık iddiasındaki bir mahalle derneği de yapabilirdi. Suriye’de Esad yönetimini kınayın, destek de vermeyin; bunlara diyecek yok ama ABD’den daha fazla Esad düşmanlığı ve milletlerarası hukuku hiçe sayar şekilde Türkiye’nin itibarını kırmak neden?

Süleyman Şah Türbesinin ve Karakolunun başına gelmedik kalmadı. Daha önce baraj suları dolayısıyla mecburen yeri değiştirilmiş ve Suriye hükümeti ile anlaşma yapılmıştı. Bu defa yanlış politikalarla IŞİD’in hedefi olunca; Türk toprağı –Türkiyeli toprak değil- olan türbe ve karakolu terk edip askeri geri çektik ve binayı da yıkıp gittik. Bu defa Suriye sınırları içinde sınırımıza 200 metre mesafede bir araziyi üstelik sahipli bir alanı işgal ettik. Bunun hangi akla hizmet ettiği anlaşılır gibi değildir. Türkiye’yi işgalci konumuna sokan, gecekondu kurar gibi komşu ülkede davranış sergileyen bir zihniyete ülke yönetimi ve dış politika nasıl teslim edilebilir? Bu ülke böyle tavır ve politikalara acaba lâyık mı?

Suriye’de Süleyman Şah Türbesi ile doğan toprak kaybımız ilk değildir. Ege‘de bizim karasularımızda olan küçüklü büyüklü 16 ada ve adacık ve 1 kayalık Yunan işgali altındadır ve terk edilmiştir. Bu ada ve adacıklarda Yunan askeri birlikleri vardır ve hava sahamız askeri helikopterlerle sürekli delik deşik edilmektedir. İç siyasi çatışma ve kavgalardan fırsat bulup gerçekleri göremiyoruz. Ülke çıkarlarını koruyacak iradeyi de zaman zaman gösteremiyoruz. Tabii ki milliyetçiliği reddeden bir anlayışın ülke çıkarlarını koruması da zorlaşmaktadır. Bu ve benzeri çelişki ve yanlış politikaların cevabını 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinde Türk Milleti sandıkta vermek durumundadır.

 

Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen ile Türkiye’nin iktisadî Meselelerini Konuştuk.

 

‘Genişletilmiş para politikaları uygulanması, iktisadî krizlere sebebiyet verebilir.’

Giriş:

Osmanlı Devleti’nde sosyal hayat, askerlik ve memuriyet üzerine kurulmuştu. Ticaret ve dolayıyla iktisadî hayat, üvey evlat muamelesi görüyordu. Meşrutiyet yönetimi, her ne kadar Osmanlı Devleti’ne güç kaybettirdi, çöküşünü çabuklaştırdı ise de önemli bir inkılap gerçekleştirmişti: ‘Kendi başına iş sahibi olup üretim yapabilen, geniş ve rahat yaşama imkânlarına kavuşmuş insanlar topluluğu ‘ anlamındaki burjuvazi sınıfının oluşturulması için harekete geçmişti.

Önce Jön-Türkler, sonra İttihat ve Terakki mensupları; Türk milletinin güçlü olabilmesi için tek şartın, iktisadî güce bağlı olduğuna inanıyorlardı. Bunun için, Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi ile kaybedilen imkânlara yeniden kavuşmayı ve böylece iktisaden yükselmeyi hedeflemişlerdi. Gerek onların tecrübesizliği gerekse, Osmanlı’yı yıkmaya azimli olan ‘düvel-i muazzama‘, hedefe ulaşılmasını engelledi.

Cumhuriyet döneminin ilk 18 yılında, önemli bir bölümü daha sonra özel sektöre devredilmek üzere, o dönemin şartları içerisinde büyük sanayi tesisleri kuruldu.

1950’de Adnan Menderes, 1960’tan sonra Süleyman Demirel, 1980’den sonra da Turgut Özal ile daha büyük atılımlar gerçekleştirildi. Ne var ki Türkiye ekonomisi, klasik kırılgan yapısından bir türlü kurtarılamadı. Bu yapı sebebiyle Türkiye daima ‘Gelişmekte Olan Ülke ‘ olarak anıldı. Bu ifâde, şüphesiz, ‘Az Gelişmiş Ülke ‘ isimlendirmesinin aşağılayıcılığından uzak tutulmak için ‘cemile ‘ olarak kullanılıyordu. Az gelişmiş veya gönül alıcı adıyla gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerin iktisadî emperyalizmine tâbidir. Günümüzde, iktisadî emperyalizm,  kültür emperyalizmi şeklinde uygulanıyor. Emperyalizmin ideolojisi yoktur. Kalkınmış ülke; ister kapitalist olsun, ister Marksist veya kapitalist… hiç fark etmez.

Sömürülmemek, yok olmamak, millet olarak varlığımızı devam ettirebilmek için kalkınmamızı tamamlamak, bir sanayi ülkesi olmak, üretmek, bol miktarda ihracat yapmak mecburiyetindeyiz. Devletimizin güçlü, insanlarımız huzur ve refah içerisinde yaşaması buna bağlıdır. Şartları yerine getirebilmemiz için ne lazımsa hepsi, candan aziz vatan topraklarımızda var.

Ekonometri Ana Bilim Dalı Uzmanı, Ekonomist Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen ile Türkiye ekonomisini konuştuk.

İyi okumalar…

Oğuz Çetinoğlu: İktisadî açıdan 2014 yılının olumlu ve olumsuz gelişmelerini değerlendirir misiniz?

Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen: 2014 yılı iktisadî açıdan zorluklar ve problemlerle geçmiş bir yıldır. Temel ekonomik problemler ağırlıklarını devam ettirmiştir. Dönem başında % 5 olarak hedeflenen ve planlanan ekonomik büyüme birden fazla aşağıya doğru revize edilmesine rağmen yine de hedefler tutturulamamıştır. Son olarak % 3,3 büyüme hedefi kabul edilmesine rağmen bu hedefin de gerçekleşmeyeceği anlaşılmış durumdadır. Nitekim 2014 yılının ilk 9 aylık büyümesi % 2,8 olmuştur. 1. çeyrekte % 4,8 büyüyen ekonomi, 2. Çeyrekte % 2,2 ve 3. Çeyrekte % 1,7 büyümüştür. 3. Çeyrekte tarım kesimi % 4,9 küçülmüştür. Sanayi kesiminde ve özellikle imalat sanayisinde büyüme çok düşük düzeyde kalmıştır. Nitekim bu hükümetin iş başına geldiği 2002 yılından itibaren sanayinin millî gelir içindeki payı devamlı azalma göstermiş ve % 26’lardan % 16 dolayına düşmüştür. Henüz 4. Çeyrek büyüme rakamları açıklanmamakla birlikte bu çeyrekte de büyüme oranının düşmeye devan edeceğine dair göstergeler mevcuttur. 3. Çeyrekte büyümeye katkısı 2,5 olan ihracatın etkisi, ihracat yaptığımız bir kısım ülkelerde gelişen ekonomik olaylar dolayısıyla azalacaktır. İhracatımızın % 45’ini yaptığımız AB ülkeleri Avro ‘nün hızlı bir şekilde değer kaybetmesi, fiyatların negatif yönde değişme göstermesi ile üretimin düşme temayülüne girmesi ihracatımızın azalmasına yol açacaktır. Petrol fiyatlarının düşmesi ile Rusya, Irak ve diğer petrol üreten ülkelerdeki gelir kaybı bu ülkelerin ithalatının düşmesinde etkin olacaktır. Bütün bu gelişmeler dış talebin büyümeye olan etkisini azaltacaktır. Özel kesim tüketim harcamalarında ve talebinde artış olacağını beklemek için ümit verici bir durum bulunmamaktadır. Bu gelişmelere bağlı olarak 2014’ün 4. Çeyreğindeki büyüme, 3.çeyrekte gerçekleşen % 1,7 oranının altında kalmasına etki edecektir. Bizim bu husustaki beklentimiz 4. Çeyrekteki büyümenin % 1,5 dolayında olmasıdır. % 3,3 olarak hedeflenmiş olan yılsonu büyüme rakamı henüz ortaya çıkmamıştır. Ancak bu hedefin gerçekleşmeyeceğine dair karineler bulunmaktadır.  2014 ekonomik büyümesinin, % 3,3 hedefinin altında, % 2,5 civarında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.

Enflasyon oranları da hedeften büyük miktarlarda sapma göstermiştir. Yılbaşında Tüketici Fiyat Endeksindeki (TÜFE) artış % 5 olarak hedeflenmiş iken yıl içinde önce % 6,7 daha sonra da % 7,5 olarak revize edilmiştir. Aralık ayı itibariyle 12 aylık TÜFE % 8,80 olarak gerçekleşmiştir. Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) ise % 10,10 olmuştur.

Bu dönemde Kamu kesiminin borçları hızlı bir şekilde artış göstermiştir. Ekonominin sadece dış borçları 2002 yılında 129,6 milyar dolar iken, 2014 sonunda 402 milyar dolara çıkmıştır. Bu dönemde özel kesimin borçları da hızlı bir şekilde artmıştır. Nitekim 2014 yılındaki dış borçların 278,2 milyar doları özel sektöre, 123,7 milyar doları da devlete aittir. Devletin iç ve dış borçlarının toplamı 611,9 milyar TL olup bunun 414,4 milyar TL iç borç ve 197,3 milyar TL ise dış borçtur.

2014 yılının bir diğer önemi problemi Cari Açıktır. 2002’den itibaren 2013 yılına kadar cari açık devamlı bir artış göstermiştir ve 2013 yılsonunda 65 milyar dolara ulaşmıştır. 1923-2002 arasında toplam cari açık 42 milyar dolar iken 2002-2013 arasındaki toplam cari açık 408 milyar dolar olmuştur. 2014 yılında cari açık yaklaşık 47 milyar dolardır. Bu düşüşte ekonomik büyümenin düşmesi dolayışıyla ithalatın nispi olarak azalmasının etkisi bulunmaktadır.

Çetinoğlu: 2015 yılı ile ilgili tahminleriniz nelerdir?

Prof. Gökçen: 2015 Haziranında Millet Vekili Genel Seçimleri yapılacaktır. Hükümetin seçimde kendi lehine oy sağlayabilmek için genişletilmiş para politikası uygulayacağına dair emareler şimdiden görülmeye başlamıştır. Bir yandan faiz oranlarının düşürülmesi için, tamamen bağımsız olması ve kararlarını içerde ve dışarıdaki ekonomik gelişmelere göre vermesi gereken Merkez Bankası üzerindeki baskıları arttırırken diğer taraftan da dar gelirli ve yoksul kişilere sosyal ödemelerini arttırma gayreti içinde oluğu görülmektedir. 2015 bütçesi daha bağlanırken yaklaşık 20 milyar TL açıkla bağlanmıştır. Hükümetin popülist yaklaşımları ile bu açık muhtemelen daha yükseklere çıkacaktır. Bir yıl içinde, dışarıya ödenmesi gereken döviz miktarı 210-220 milyar dolar civarındadır. Bu ödemelerin yapılabilmesi için devleti ve hatta özel sektörün döviz borçlanmaları artacaktır. Bir diğer önemli husus, devlet iç borçlanmayı artırırken, özel sektörün uygun şartlarda borç bulması da zorlaşmaktadır. Sebebi borç verilebilir kaynakların büyük kısmını ve faiz piyasasında oranları yükseltecek biçimde devlet tarafından talep edilmesinden ileri gelmektedir. Nitekim bankalar devletin dışında, yatırım için iş adamlarına kredi vermek yerine tüketici kredilerini arttırmayı tercih eder duruma gelmişlerdir. Bunun için çeşitli reklamlara başvurmaktadırlar.

Ülkenin tasarruf oranı % 12’lere düşmüştür. Bu yıl için büyüme hedefi Orta Vadeli Programda % 5 olarak belirlenmiştir. Bu düşük tasarruflarla % 5 büyümenin gerçekleşmesi mümkün görülmemektedir. Ayrıca iç talep büyümeyi destekleyecek düzeylere yükselmesi de beklenmemelidir. Nitekim 2014’ün 3. çeyrek büyümesinde özel tüketim harcama artışı reel olarak sadece % 0,2 dolayında kalmıştır. 3. çeyrekte gerçekleşen % 1,7 oranındaki büyüme daha çok, ihracattaki reel % 8 artış ve ithalattaki %1,8 daralmanın sonucunda dış talepteki artışa ve kamu kesimi tüketim harcamalarındaki reel  % 6,6 artışa bağlı olarak gerçekleşmiştir. 2015 yılında da büyüme ile ilgili gelişmeleri olumlu olarak beklemek büyük iyimserlik olur. Zaten Millî gelirden % 12 gibi düşük bir tasarruf oranı ile % 5 büyüme beklemek çok iyimser bir durumdur.

Büyüme mal ve hizmet üretimine dayalı olmalı, sanal büyüme olmamalıdır. Kentsel dönüşüm uygulamalarında olduğu gibi, bir binayı yıkıp yerine yeni bir bina yaparak reel büyümenin gerçekleşmeyeceği bilinmelidir.

Çetinoğlu: Ülkemiz ekonomisinde yaşanmakta olan problemleri önem sırasına göre belirtir misiniz?

Prof. Gökçen: İşsizlik ve fakirlik en önemli problemlerin başında gelmektedir. Açlık ve fakirlik sınırı içinde yaşayan yaklaşık 18- 20.000.000 kişi, fakirliğinden ve muhtaçlığından ötürü devletten, sosyal yardım kurumları ve vakıflardan yardım almaktadır. Yapılan araştırmalar Türkiye’de her 4 seçmenden birisinin devletten yardım aldığını göstermektedir.

Diğer bir önemli problem, borç yükünün çok yüksek değerlere ulaşmasıdır. Hem iç borçlar ve hem dış borçlarda artış devam etmektedir. Ayni zamanda devletin iç piyasadan ve yüksek sayılabilecek faiz oranları ile borçlanması sanayicinin yeni yatırımlar yapmasına menfi yönde etkisi bulunmaktadır. Para piyasalarında devletin talebi arttığı oranda özel kesimin talebinin karşılanması o oranda azalmakta ve borçlanma maliyetleri artmaktadır. Yukarıda da değinildiği gibi bankalar öncelikle devleti, sonrada tüketiciyi finanse etmeyi tercih etmektedir. Sanayiciyi ve diğer iş âlemini finanse etmekte bankalar daha fazla çekimser davranmaktadırlar. Tüketiciye gösterilen teveccühün temel sebebi de bunlara uygulanan faizin diğerlerine göre daha yüksek olmasıdır.

Bir başka problem de açıklar meselesidir. Türk ekonomisinde 4 önemli açık bulunmaktadır. Bunlar; cari açık, dış ticaret açığı, döviz pozisyonu açığı ve bütçe açığıdır. Cari açık ekonominin birçok açılardan dengesini bozmakta, yabancı para karşısında ekonominin kırılganlığını arttırmaktadır. Nitekim Türkiye, ekonomideki kırılgan durum açısından dünyadaki en çok kırılgan 5 ülke arasında bulunmaktadır. Bu ülkeler; Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika ve Türkiye’dir. Bunların arasında da Türkiye cari açık, dış yatırım ve sıcak paraya duyarlılık açılarından kırılganlıkta en başta bulunmaktadır. 2002-2013 yıllarındaki cari açık 408 milyar dolar olmuştur. Ayni şekilde Türkiye’nin dış ticaret açığı da bu hükümet döneminde hızlı bir artış seyri göstermiştir. Bunun temel sebebi içeride yapılan üretimin ve ihracatın büyük oranda ithal girdilere dayanmasıdır. Nitekim yaptığımız ihracatın içinde ithal girdi oranın % 70’lerin üstüne çıkmıştır. Oysaki normal bir ekonomi için yerli girdi oranının % 70, ithal girdi oranının % 30 olması beklenir.

Döviz pozisyonu açığı bütün finans sektörünün, özellikle de özel sektörün dış borç ödemelerinde problemlere sebebiyet vermektedir. . Devletin bütçe açığı ise kronikleşmiş bir hal almıştır. Bütün bunlar yeni borçlanmalara yol açmaktadır.

Enflasyon da ekonomide önemli bir problem teşkil etmektedir. Hem TÜFE ve hem de yerli ÜFE toplumu ve üreticileri rahatsız etmekte, rekabet gücünü azaltmaktadır. Enflasyon ayni zamanda TL’nin değer kaybetmesine yol açmakta ve TL’nin yabancı paralar karşısındaki değeri geniş bir bant içinde fazla oynak hale gelmektedir.

Ekonomik büyümede problem bulunmaktadır. Yerli tasarruflar çok düşüktür. % 12’lik bir tasarrufla büyümenin gerçekleştirilmesi zordur. Gelir dağılımı çok bozuk olup, bu bozukluk giderek artmaktadır.

Çetinoğlu: Belirttiğiniz problemlerin çözümü bâbında yapılması ve yapılmaması gereken hususları maddeler hâlinde sıralamanız mümkün mü?

Prof. Gökçen: İşsizlik ve cari açığın azaltılması için yeni bir yatırım hamlesine ihtiyaç vardır. Yatırımların sanayiye kaydırılması gerekir. Gelişmekte olan ülkelerin kalkınabilmesi sanayi sektörünün gelişmesine bağlıdır. Millî gelir içinde sanayi sektörünün payının arttırılmasına ihtiyaç vardır. 2000’li yılların başında en büyük 15 sanayi ülkesi içinde yer alan Türkiye, bu gün gerilere düşmüştür. Sanayinin gelişmesi aynı zamanda tarım da dâhil diğer sektörlerin gelişmesi ve verimlilik artışının motoru olacaktır. Günümüz bilgi toplumunu yaşamaktadır. Bilgi toplumuna intibak ise yeni ve ileri teknolojilere dayalı yatırımlarla olur.

İşsizliğin çözümünde ücretler üzerindeki devlet yükünün azaltılmasına ihtiyaç vardır. Halen işgücü ücretleri içerisindeki devletin payı yüksek olup % 59’lara ulaşmaktadır. Bir başka ifâde ile; işveren, ‘ücret‘ adı altında kasasından çıkan 100 liranın 59 lirasını devlete ödemektedir.  Bu oran batı ülkelerinde % 35’i geçmemektedir.

Sanayi ve katma değer yaratan üretici sektörler teşvik edilmelidir. İç tasarruflarla yeterli yatırım yapılamadığından dış tasarruflara büyük ihtiyaç duyulmaktadır. Onun için yatırımlar katma değeri yüksek üretim yapan sektörlere kaydırılmalıdır. Teşvik tedbirleri bu açıdan seçici olmalıdır.

Popülist davranışlardan ve harcamalardan kaçınılmalı, harcamalar verimli yatırımlara yönlendirilmelidir.

Kamuoyunda yaygın hale gelmiş olduğu düşünülen yolsuzluk ile ilgili hususlar üzerinde ciddi olarak durulmalı ve bu uygulama içinde olanlar hukuk düzeni içinde cezalandırılmalıdır.

Çetinoğlu: Müdâhalelerle faizin, ‘düzenleyici‘ olarak kullanılması, ekonomide hangi problemlerin giderilmesinde kalıcı bir çözüm olur?

Prof. Gökçen: Türkiye’de faiz oranlarının sanayileşmiş batı ülkelerine göre yüksek olduğu bir gerçektir. Ancak öncelikle faiz oranlarının neden yüksek olduğu üzerinde durulmalıdır. Türkiye gelişme yolunda bir ülkedir. Çok yatırıma ihtiyacı bulunmaktadır. Yatırımları karşılayacak yeteri kadar tasarruf yapamadığı için dış tasarruflara ihtiyacı bulunmaktadır. Yakın geçmişte dünya finans piyasalarında para bolluğu bulunmakta idi ve sanayileşmiş batı ülkelerinde faiz oranları % 1’lere ve hatta daha düşük miktarlara inmişti. Bunun için sıcak para olarak adlandırdığımız yabancı para, Türkiye’deki yüksek faiz için ülkemize bol miktarda gelmiştir. Ancak bu paralar reel yatırımlardan daha çok finans piyasalarına, borsaya, devlet bono ve tahvillerine, banka mevduatlarına gitmiştir. Ne var ki günümüzde bu para bolluğu yok olmuştur. Ayrıca başta ABD olmak üzere bir kısım ülkelerde faizler de yükselme eğilimi göstermektedir. Özellikle ABD Merkez Bankası FED ‘in bu yöndeki uygulamaları bizim gibi gelişmekte olan ülkelere yeni para gelmesi bir yana mevcut yabancı paraların tekrar yurt dışına çıkması söz konusu olabilir. Onun için para politikasından sorumlu Merkez Bankası piyasadaki gelişmelere göre tavır alması gerekmektedir. Aksi durumda ekonomide yeni dengesizlikler oluşur, enflasyon yükselir, TL’nin yabancı paralar karşısındaki değeri düşer ve ekonomi krizlerle karşı karşıya kalabilir. Onun için faizin seviyesi emirle belirlenmemelidir.

Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen Uyarıyor

Gelir dağılımındaki dengesizlik ve carî açık, sosyal sarsıntılara sebebiyet verebilir.’

Oğuz Çetinoğlu: Ülkemizdeki gelir dağılımı konusunda neler söylemek istersiniz?

Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen: Gelir dağılımındaki adaletsizlik giderek büyümektedir. TÜİK’ 2013 yılı ile ilgili yaptığı hane halkı gelir dağılımı sonuçlarına göre nüfusun en düşük gelir elde eden % 20 sinin Millî Gelirden aldığı pay  % 6,1 iken, en yüksek gelir elde eden nüfusun % 20 sinin payı % 46,6 olmuştur. Diğer bir deyimle en düşük gelir elde eden % 20 nüfusun geliri ile en yüksek gelir elde eden % 20 nüfusun payı arasında 7,6 kat fark bulunmaktadır. Nüfusun % 10’luk bölümleri itibariyle baktığımızda en düşük gelir ile en yüksek gelir arasındaki fark yaklaşık 12 kata çıkmaktadır. İsviçre bankası olan Credit Suisse’in yayınladığı Küresel Zenginlik Raporu’na göre, Türkiye’de 2000 yılında en üst düzeyde gelir elde eden nüfusun % 10’nun toplam gelirden aldığı pay % 66,7 iken, bu oran 2007’de % 70,2’ye, 2014 yılında ise % 77,7’ye ulaşmıştır.

Bu gelişmeler bir yandan ekonomideki tasarruf oranını düşürürken diğer yandan da büyük kesimlerin refah düzeyini azaltmakta, yoksulluk ve açlık sınırı içinde yaşayan ailelerin miktarını arttırmaktadır. Vatandaşların çok büyük bir kısmı borç içinde yaşamaktadır. Vatandaşların kredi ve kredi kartı borçlarının toplamı 350 milyar TL’yi geçmiştir. Son 12 yılda vatandaşın borcu yaklaşık 55 kat artarak 6,3 milyar TL’den 350 milyar TL’ye çıkmıştır. Sadece son 5 yılda 130 milyar TL’den bu rakama ulaşmıştır.

Yoksulluk dolayısıyla borçlarını ödeyemeyenlerin sayısında patlama olmuştur. Şahısların kullandığı kredi ve şahıslara ait kredi kartı borçlarını ödeyemeyip kanunî takibe mâruz kalanların sayısı 3 milyonu geçmiştir. Türkiye Bankalar Birliği’nin rakamlarına göre sadece 2014 yılının 10 ayında şahıs kredileri dolayısıyla kanunî takibe uğrayanların sayısı 714 bin, kredi kartı dolayısıyla takibe uğrayanların sayısı ise 1,1 milyon kişi olmuştur. Söz konusu 10 ayda şahsî kredi borcundan dolayı takibe girip, takibi devam eden kişi sayısı 1,8 milyon, kredi kartı borcundan dolayı takibi devam eden kişi sayısı ise 1,9 milyondur. Hukukî takibi devam eden ödenmeyen borç miktarı yaklaşık 20 milyar TL düzeyindedir.

Çetinoğlu: Ülkemizdeki işsizlik oranı ile fakirlik ve açlık sınırlarının altında gelire sâhip insanların sayısı hakkında güvenilir istatistik verilerine ulaşmak hayli zor. Sizce, gerçeğe en yakın olan rakamları verip sebepleri hakkındaki görüşlerinizi açıklar mısınız?

Prof. Gökçen: Türkiye’deki işsizlik rakamları aylar ve yıllar itibariyle, son yıllarda devamlı artış göstermektedir. Nitekim Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) Eylül ayı itibariyle son yaptığı hesaplamalara göre, gerçekleşen 10,5 oranındaki işsizlik, Ekim 2010’dan bu yana görülen en yüksek işsizlik oranıdır. 2014 yılında da işsizlik azalmamış, aksine artarak Eylülde 3 milyon 64 bin kişi ve % 10,5′ e çıkmıştır. Ayrıca iş bulma ümidini kaybetmiş olanlar (593 bin ve % 2,1), iş aramayıp çalışmaya hazır olanlar (2.485 bin ve % 8,9) ve diğerlerini (1.892 bin ve % 6,8) de hesaba kattığımızda gerçek işsizlik oranı. % 28.3 olmaktadır.  Özellikle gençlerdeki işsizlik oranı çok daha yüksek değerlere ulaşmaktadır. TÜİK’ e göre % 10,5 olan işsizlik 15-24 yaş grubundaki gençlerde % 19,1 olarak görülmektedir. Çalışmaya hazır olanlar da göz önüne alınırsa bu oran % 35’lere çıkmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) içinde genç issizler açısından Türkiye birinci sırada bulunmaktadır. İLO kapsamında bu oran % 18’dir. Üstelik Türkiye gençleri 15-24 yaş grubu olarak alırken İLO 15-29 yaş olarak almaktadır. Bu işsizlik rakamları İşgücüne Katılma Oranının (İKO) % 51,1 olmasına göre hesaplanmaktadır, oysa gelişmiş ülkelere baktığımız zaman İKO % 60’ların üstünde bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Ülke ekonomisi ile enerji arasında nasıl bir ilişkiden söz edilebilir?

Prof. Gökçen: Her ülkede enerji kullanımı kalkınmanın temel göstergelerinin başında yer alır. Üretimin ve refahın arttırılması, kalkınmanın sağlanabilmesi için yeterli enerji kaynağının zamanında tedariki önemlidir. Bir ülkenin ihtiyacı olan bütün enerji kaynaklarına sahip olması mümkün olmadığından enerji kaynaklarının çoğunu dışarıdan tedarik etmesi gerekmektedir. Maalesef Türkiye’de enerji kaynaklarının çoğunu ithal etmek durumundadır. Bununla birlikte Ülkemiz enerji kaynakları bakımında çok fakir bir ülke değildir. Bunların başında su kaynakları yer alır. Özellikle elektrik enerjisi üretimi bakımından, ilave kullanabileceğimiz potansiyel su kaynağımız bulunmaktadır. Kömür açısından çok fazla zengin olmasa da yine de azımsanamayacak bulunmuş kömür yataklarımız mevcuttur. Petrol ve doğal gaz bakımından belirlenmiş kadarıyla yeterli kaynağımız maalesef bulunmamaktadır.

Türkiye enerji ithalatına yıllık yaklaşık 60 milyar dolar gibi bir tutarı ödemek durumundadır. Dünya petrol fiyatlarının düşmesi bu açıdan ülkemiz için de olumlu bir gelişmedir.

Elektrik üretiminde nükleer enerji önemli bir alternatiftir. Nükleer enerji santrallarının da kurulması enerji tedariki açısından önem arz etmektedir. Bu husus enerji tedarikini yanında nükleer teknolojinin kullanılması ve nükleer biliminin ülkemizde gelişmesine hizmet edecektir.

Enerji tedarikinde kaynak ve menşe çeşitlendirilmesi ve yenilenebilir enerji kaynaklarına önem verilmesine de dikkat edilmelidir. Ülkemiz, yenilenebilir enerji kaynağı olarak rüzgâr ve güneş açısından avantajlı bir durumda bulunmaktadır.

Enerji yatırımları pahalı yatımlardır. Enerjide dışarıya bağımlık arttıkça maliyetlerinde devamlı artacağını hesaplamak gerekir. Bunun için mümkün olduğu ölçüde yerli kaynaklara başvurmak önemli hale gelmiştir.

Enerji kullanımında hem üretici sektörler ve hem de kişisel kullanımda tasarrufa ve tasarruf zihniyetine önem verilmelidir. Devletin bu hususta yapması gereken çalışmalar bulunmaktadır.

Çetinoğlu: Türkiye’de elektrik enerjisi yatırımları üzerine genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Prof. Gökçen: Enerji kullanımı içinde elektrik enerjisinin ayrı bir yeri bulunmaktadır. Günümüzde ister sanayide ve isterse hayatın diğer alanlarında elektrik ve elektrikli aletler vazgeçilmez hale gelmiştir. Onun için elektrik enerjisi arzı her zaman hazır, kaliteli ve yeterli durumda olmalıdır. Sanayileşmenin ve ekonomik büyümenin gereği talep artışlarını ve artış projeksiyonlarını göz önüne alarak yatırımların zamanında yapılması üzerinde dikkatle durulması gereken bir husustur. Ekonomik büyüme, gelir ve refah artışı elektrik enerji talebini hızlı bir şekilde arttıracağı her zaman dikkate alınmalı ve yatırım ve üretim planlamaları zamanında yapılarak gerçekleştirilmelidir. Unutulmamalıdır ki geçmişte enerji yokluğu dolayısıyla kısıtlamalara gidilmek zorunda kalınmıştır. 10. Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel’in dediği gibi, ‘olmayan enerji en pahalı enerjidir.’

Röportajda Geçen Kavramlardan Bazıları:

ekonometri: Ekonomi ile ilgili verilerin, matematik, istatistik ilimleri ve bilgisayar aracılığıyla iktisadî ilişkileri değerlendirerek, bu veriler arasındaki ilişkiyi inceleyen ilim dalıdır. Kısaca ‘iktisadî ölçüm ‘ anlamına gelmektedir. Ekonomi Teorisi eğim katsayısının kesin değeri hakkında bir yorumda bulunmazken, Ekonometri ile eğim katsayısının değeri kestirilmeye çalışılır. Mesela bir malın fiyatında meydana gelen bir birimlik artışın, talep miktarında herhangi bir azalmaya yol açıp açmadığı, azalma oluyorsa belli bir aralıkta yaklaşık olarak ne kadar bir azalmayı beraberinde getirdiği ekonometri ile ölçülür.

emperyalizm: Emperyalizmin, kültür emperyalizmi, iktisadî emperyalizm, siyasî emperyalizm gibi çeşitli şekilleri vardır. İktisadî emperyalizm; bir milletin diğer bir milleti sömürmek için onun üzerinde kurmuş olduğu hâkimiyettir. Böylece sömüren millet, maddî bir karşılık ödemeksizin sömürülen millet aleyhine zenginleşir.

kültür emperyalizmi: İnsanlar topluluğunu ‘millet‘ hâline getiren en önemli unsur kültürdür. Kültür kavramını; ‘Bir toplumun hayat tarzı.’ Şeklinde de târif etmek mümkündür. Bu tarzı; dil, din, ahlak, tarih, bilgi, san’at, örf ve âdetler ve benzeri unsurlar oluşturur. Kısaca kültürün; kişinin bir cemiyetin üyesi olması dolayısıyla kazandığı çeşitli değerler yanında sâhip olduğu diğer bütün maharet ve alışkanlıkları da ihtiva eden bir bütünden meydana geldiği söylenebilir. Değerleri; Millî değerler, Mânevî değerler, İnsanî değerler başlıkları altında 3 grupta toplamak mümkündür. Bunların sırası değişebilir. Fakat hiçbirinden vazgeçilemez, birinin yerine bir başkası konulmaz. Bir grup içerisinde bulunan unsur, başka bir grubun içerisinde de yer alabilir.

 

Kültür emperyalizmi ise; ‘Bir milleti kültürünü yok edip, onun yerine yabancı bir milletin kültürünü yerleştirmektir.’ Bu suretle milleti oluşturan kişiler, mensubu olduğu milletle bağları önce zayıflar, sonra da tamamen kopar, yok olur. Kişi artık yabancı bir kültürün boyunduruğu, hâkimiyeti altına girmiştir. Kendi kendisine özellikle mensup olduğu millete ve O’nun bütün değerlerine yabancılaşır ve hatta zamanla millî kültürüne karşı çıkan insan hâline dönüşür. Bunun sonucunda ise fert-millet ilişkisi, sözde bir bağ hâlini alır ve kişi, benimsediği yabancı kültürün ve o kültürle millet hâline gelmiş insanların emrine girmiş olur. Kendi toplumunu küçümser, beğenmez ve kendi milletine değil, hayranı olduğu milletin menfaatlerine uygun hareket eder.

gelir dağılımı: Bir devletin ekonomisinde, bir yılda meydana getirilen gelirden, o devlette yaşayan insanların hissesine düşen paydır. Gelir dağılımı hesaplarında, bir devletin yönetiminde bulunan nüfus, 5 eşit gruba ayrılır: 1-Millî gelirden en fazla pay alanlar, 2-Orta seviyenin üstünde pay alanlar, 3-Orta seviyede pay alanlar, 4-Orta seviyenin altında pay alanlar, 5-En az pay alanlar. Her bir grupta, nüfusun % 20’si kadar kişi bulunmaktadır. Gelir dağılımında; % 10’luk veya % 5’lik gruplar halinde ve bölgelere göre hesaplamalar da yapılmaktadır. Gelir dağılımı hesaplamalarının maksadı; gelir farklılıklarının ortaya çıkardığı iktisadî ve sosyal neticeleri belirlemek ve aşırı dengesizlikleri önlemektir. Ülke ekonomisinde, gelir dağılımında büyük bir eşitsizlik söz konusu ise, harcıalem mal talebi ve buna bağlı olarak üretimi, dağılımın daha eşit olması durumundaki seviyenin altında olur. Buna karşılık, lüks mal tüketimi ve üretimi artar. Gelir dağılımının bozuk olduğu toplumlarda; kötü beslenme, düşük eğitim ve kültür seviyesi, hijyenik olmayan çevre ve sağlık ortamı, geniş halk kütlelerinin fakirliği ile birleşince, sosyal huzur ve barışı tehdit etmeye başlar. Zengin kesimin gösterişli tüketim kalıbı da buna eklenince, o toplumda büyük sosyal çalkantılar ve patlamalar meydana gelebilir. Gelir dağılımı hesaplamalarının sonuçları; yıllara, bölgelere, köy ve şehirlere ve de araştırmayı yapan kuruluşlara göre değişmekle birlikte, Türkiye ortalaması olarak gerçeğe en yakın rakamlar şöyledir:

 

1- Ülke nüfusunun en zengin olan %  20’si, millî gelirin % 55’ini almaktadır.

2- Orta üst seviyede olan (buna ‘zengin’ denilebilir) % 20’lik dilim, millî gelirin % 19’unu,

3- Orta sınıfta yer alan % 20’lik dilim, millî gelirin % 13’ünü,

4- Fakir sınıfta yer alan % 20’lik dilim, millî gelirin % 8’ini,

5- En fakir sınıfta yer alan % 20’lik dilim, millî gelirin 5’ini almaktadır.

 

En zengin grubun millî gelirden aldığı pay, en fakirin aldığı payın 11 katıdır. Gelir dağılımının normal seviyede olduğu ülkelerde bu rakam, 7’dir.

 

Türkiye’nin kömür rezervleri: Önemli bir kısmı, düşük verimli olmak üzere 14 milyar ton kömür rezervimiz vardır.

Yenilenebilir Enerji: Mevsime bağlı şartlar dışında kesintisiz olarak kullanılabilen ve tabiatta doğal mevcut olan enerji akışından elde edilen enerjidir. Bu kaynaklar güneş ışığı, rüzgâr, akan su (hidrogüç), biyolojik süreçler ve jeotermal olarak sıralanabilir.

 

genişletilmiş para politikası: Ekonomiye canlılık kazandırmak maksadıyla ücret zamlarının yüksek tutulması, sosyal yardımlar verilmesi ve faizlerin düşürülmesi suretiyle ekonomideki toplam para arzının artırılması.

 

 

 

 

 

 

Prof. Dr. AHMET MUCİP GÖKÇEN

23 Ocak 1945 tarihinde Antakya’da dünyaya geldi.

İskenderun Lisesi’nden 1963, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden 1967 yılında mezun oldu.

Mezun olduğu fakültede Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1976 yılında ‘Doktor’, 1982 yılında’Doçent’, 1988 yılında ‘Profesör’ unvanı aldı.

 

İstanbul Üniversitesi’nde üstlendiği akademik görevlerden bâzıları

Rektör Yardımcısı ve Senato üyesi (2009-2011),

Siyasal Bilgiler Fakültesi Vekil Dekan (2010- 2011

Hukuk Fakültesi Vekil Dekan (2010-2010)

İlahiyat Fakültesi Vekil Dekan (2009-2009)

Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü ve İ.Ü. Senato Üyesi (2005- 2007)

İktisat Fakültesi Ekonometri Bölümü Başkanı (2001-2009)

Bilgisayar Uygulama ve Araştırma Merkez Müdürü (1996- 2007)

İktisat Fakültesi Yönetim Kurulu Üyesi (1988- 1992)

Üstlendiği idarî görevlerden bâzıları:

Enerji Ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Müsteşarı (1993-1996)

Ulaştırma Bakanlığı ve Devlet Bakanlığı Bakan Müşaviri (1986-1992)

HAVAŞ Yönetim Kurulu Üyeliği (1988-1989)

Karadeniz Bakır İşletmeleri Yönetim Kurulu üyeliği (1989- 1990)

Ereğli Demir-Çelik fabrikaları Yönetim Kurulu Üyeliği (1997-1999)

İngilizce bilmekte olan Prof. Dr. Ahmet Mucip Gökçen, Mart 2011’de emekli oldu. Milliyetçi Hareket Partisi Merkez Yönetim Kurulu üyesidir.

 

 

Haziran İçin Düşünmek

Meşhur BUDA “Ne düşünürsek o’yuz. Biz her ne isek, düşüncelerimizden doğar ve düşüncelerimizle dünyamızı kurarız” diyor.

Yani başımıza gelenler için fazla sızlanmaya gerek yok. Düşüncemiz ne ise dünyamız ona göre teşekkül ediyor!

Bakın bir vatan toprağı olan Süleyman Şah Türbesi, takunyalı iktidar ve ona uyan asker tarafından terk edildi ama vatandaştan hiç bir tepki yok!

Bu olay dünyanın her hangi bir yerinde olsa, halk sokaklara dökülür ve bu rezilliği yapan adamlardan hesap sorardı.

Öte yandan binlerce kişinin katili olan terör örgütü ile görüşülüyor ve Süleyman Şah Türbesi gibi Türkiye’nin bir kısmı “askeri gereklilik”ten terk edilecekmiş gibi duruyor ve gene halkın sesi çıkmıyor!

Halk her türlü araştırma şirketinin ulaştığı sonuçlara göre, açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor gene bir kıpırdanma olmuyor.Demek BUDA haklı“Ne düşünürsek biz o’yuz!”

Ülkenin gerçekleri ortada. Bir kısmında terör örgütü devletleşmiş, kadın cinayetleri, alkol ve uyuşturucu kullanımı istikrarlı artışını sürdürüyor, yolsuzluk ve rüşvet başını almış gitmiş! “Zinhar yalan” diye inkar etseniz ne olacak? Aldoux Huxley “Siz görmezden gelseniz de gerçekler var olmayı sürdürür” diyor.

Mahatma Gandhi: “Yasalara dayanan yargılamadan daha büyük bir yargılama vardır ki; o da her insanın kendi vicdanıdır” derken acaba ne kadar gerçeklerden kaçsanız ve düşünmek istemesenizde, vicdan duvarına bir gün elbet çarpacakmısınız demek istiyor?

Gerçekten Türk toplumu; kendisi için doğruları düşünmez ve gerçekleri görmezden gelmeye devam ederse uçurumdan aşağı düşecektir.

Bu kadar uyarılardan sonra eğer uçurumdan düşeceksek, Sarah Bernhardt‘ın dediğine göre “Biri, sizi bir kez aldatırsa suç onundur. İkinci kez aldanırsanız bilin ki suç sizin olacaktır”. Her şey çok anlaşılır değilmi?

Ben, bu dönemi ve yaşadıklarımızı; Mustafa Kemal Atatürk’ün, İstiklal Harbi’ni başlatmak üzere Anadolu’ya çıktığı günlere benzetiyorum.

Atatürk, Sivas’tan Ankara’ya ilk gelişinde “Kırşehir Gençler Derneği”nde 24 Aralık 1919 tarihinde toplanan halka şöyle hitap eder“Milletimiz teşkilat fikrini henüz zihnine sokmamıştır. Ekseriya bunu hükümete terk eder. Bu, milletimizin öteden beri itiyat ettiği bir ahlaktır. Büyüklere hürmet iyi bir ahlaktır. Fakat, zaman, hadiseler ve tecrübeler gösterdiki, bizatihi milletin duyarlı ve hadiseleri doğru yorumlayabilecek durumda olması lazım.  Her ne şekil ve vasıfta olursa olsun işi oluruna terk etmemek lazımdır, ederse bu günkü netice hasıl olur.

Nazarımızı tarihe çevirecek olursak, milletimiz bulunduğu seviyeden aşağı doğru inmeye başlamıştır. Düşününüz, milletimizin her ferdi duyarlı ve aydın insanlar olarak yetiştirilseydi muhakkak bu hale gelmeyecektik” diyor.

Evet, tarih tekerrür eder, deyip dururlar. Nedense bu tarih denilen hadise, biz Türkler için kısa aralıklarla ve hep benzer bir şekilde tekrar edip duruyor!

Acaba düşüncelerimizdeki zaafiyet, gerçekleri görmezden gelişimiz, vicdan hesaplaşması yapmayışımız ve bilgiden yoksun oluşumuz nedeniylemi bu sorunları devamlı yaşıyoruz?

Biz böyleyiz… Ancak bunu yani istikbalimizi değiştirmek için tedbir almalıyız. Bireysel düşüncemizi toplumsal düşünce haline getirmeli ve bunu yurt sathında coşku ile diğer vatandaşlarımızla paylaşmalıyız. Yoksa tak şak paşaların, pılıyı pırtıyı toplayıp kaçtığı bir durumla karşı karşıya kalıp, en büyük zararı Türk Milleti olarak biz göreceğiz. Onun için Haziran 2015’e kadar az bir süremiz kaldı.

Büyük Önder Atatürk, 1919’dan bu yanayani daha cumhuriyeti kurmadanbize yol gösteriyor: “Böyle bir milletin hakkı da bekası da olamaz” diye alınan karar milletimizce dikkate alınmadı!.. Ve binaenaleyh anladılar ki; Türk Milleti, miskin bir millet değildir. Altı yüz sene ve daha evvelden beri hakimiyetini ispat etmiş, efendilik yapmış bir millet, onların tasavvur ettiği gibi esir bir millet değildir.” Ben, Haziran 2015’i bu düşüncelerle, gerçekleri görmezden gelmeyerek ve vicdanımla yüzleşerek, bilginin aydınlığında ümitle bekliyorum. Ya siz?

 

Türkistan’da Ezilen İnsanlık Onuru

Vefatının 5. Yıldönümünde İstanbul Fındıkzade Grand Anka Oteli’nde Doğu Türkistan Vakfı Başkanı Emekli Tuğgeneral Mehmet Rıza Pekin Paşa’yı anma toplantısı yapıldı.

Doğu Türkistan Mücadelesinin fedakâr isimlerinden Hamit Göktürk telefon edince “Koşarak gelirim. Rahmetli Bekin Paşa ile derin sohbetlerimiz olmuştu. Birçok toplantıda ve iftarlarda aynı sofrayı ve endişeyi paylaşmıştık. Bir vefa olarak bile gelmem gerekir!” dedim ve gittim.

Toplantıyı değerli âlimimiz Prof. Dr. Abdülkadir Donuk yönetti, Doğu Türkistanlı Akademisyenler Prof. Dr. Alimcan İnayet, Doç. Dr. Erkin Emet, Yrd. Doç. Dr. Mağfiret Kemal Yunusoğlu Bekin Paşayı anlattılar. Türk Dünyasının her bölgesinde emeği ve hizmeti olan Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Türkistan Davası ve Rıza Bekin Paşa’yı öyle güzel anlattı ki yüreğinizde bir eylem olduğunu herkes hissetti.

Türkistan’da İnsanlık Katlediliyor

Konuşmacıların anlattıkları dehşet resimlerdi. Son bir haftada Çin yönetiminin yaptıkları şöyle: Türkistan kan revan içinde. 3 Köyde 27 Uygur Türkü şehit edildi. Bunlardan ikisi, baba ve 10 yaşındaki oğlu. Namaz kılmak yasak, gizli de olsa ibadet etmek mümkün değil. Canınızdan oluyorsunuz. Çünkü Pekin yönetimi iyi biliyor ki Türkistanlıları diri tutan dini ve dilidir. Buna mani olunursa mesafe alınacağını, Türklerin asimile olacağı sanılıyor! Canları pahasına da olsa Uygurlar kimliklerini korumak için dininden ve dilinden vazgeçmiyor. Peki, Çin zulmü nasıl azaltılabilir?

Prof. Dr. Abdülkadir Donuk Hoca beni anons etti selamlama konuşması yapmak üzere. Yaşarken görme, birlikte olma, dinleme şansına sahip olduğum Mehmet Rıza Bekin Paşa;İsa Yusuf Alptekin, Hüseyin Teyci ve Mehmet Emin Buğra gibi Doğu Türkistan davasının bayraktarıydı.  Tuğgeneral rütbesiyle kadro yetersizliğinden emekli olduktan sonra 25 yıl Doğu Türkistan Vakfı’nın başkanlığını yapmıştı. Tanışmam da bu dönemine denk gelir.(1999)

Türk Dünyasında Sorumluluk Alanlar

“Sevgili Doğu Türkistanlı soydaşlarım, dindaşlarım, ülküdaşlarım, gönüldaşlarım Türk Dünyasına gönül vermiş aziz kardeşlerim”  diye söze başladım. Dizlerimin titrediğini hissettim, yüreğimin daha hızlı çarptığını bir kez daha yaşadım Doğu Türkistan fotoğrafı gözümün önüne gelince. Çünkü birkaç gün önce 27 Uygur Türkü katledilmişti. Çin zulmünden kaçan onlarca insan canları pahasına da olsa rüşvetler vererek zar zor geçtikleri Malezya ve Tayland gibi ülkelerden İstanbul’a geliyorlardı. Daha da sırada bekleyen onlarcası bulunuyordu. Dedim ki:

-Bendeniz Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Başkanıyım. Bugüne kadar 13 uluslararası Türk Dünyasını Aydınlatanlar sempozyumu yaptık. Bugün gördüm ki buna bir de “Türk Dünyasında Sorumluluk Alanlar Uluslararası Sempozyumu” eklenmesi gerektiğine inandım. Rıza Bekin Paşa gibi yeni örnekler çıkması için bu da yetmez, bu yiğit vakıf insanların dramaları ve belgeselleri yapılmalı, beyaz perdeye ve ekranlara yansıtılmalı, romanları yazılmalı; hayatı ve mücadeleleri başta 300 milyon insanın konuştuğu Türk Dili ve bunun değişik şive ve lehçelerine tercüme edilmelidir.

Doğu Türkistan Ne Demek?

Türkistan yazılarımı hatırladım kürsüde konuşurken. Hafızam beni yanıltmadı. Öğen Köyü’ndeki çiftçi Uygur Türkü Niyazem’in Çin’deki “zorunlu doğum kontrolü” hikâyesini anlatmıştım (29 Mayıs 1988) bir yazımda. Çin “her ailede bir çocuk ” politikasıyla halen uyguladığı Türk nüfusu azaltmaya yönelik yeni projeler geliştirmişti.  Ailelerin kaç çocuk yapacağı yakın takip altındaydı.Hotem ilinin Karakaş ilçesinde genç annelerin ancak %41’ine anne olma izni verilmişti. Bunu takip için 735 Çinli memur atanarak,  Aksu’ya bağlı Toksu ilçesinde de hamile Türk 846 anne mecburi kürtaja zorlanıyordu. Bunlardan 17’si hayatını kaybetti. Doğan bebekler ise Çinli kaymakamın emriyle küvette boğularak öldürülüyordu. İşte Niyazem bütün bu işkencelerden kaçarak üçüncü bebeğini zor şartlar altında da olsa dünyaya getiriyor. Ancak 1200 $ cezaya çarptırılıyor gıyabında. Çinliler bunu tahsil için Niyazem’in evindeki bir inek, 2 eşek, 12 koyun ve bahçedeki ağaçları keserek satıyor,  devletten kiralanan 7 dekar toprak da elinden alınıyor. Hikayenin özeti böyle.

Rıza Bekin Paşa ile birkaç defa röportaj yapmıştım.(06 Ekim 1999) Uzun bir öykü ortaya çıktı. Bir hafta sonra yeniden buluştuk Rıza Bekin Paşa ile. Yeni şeyler anlattı. Türkiye Gazetesi’nde Ayhan Katırcıkara imzasıyla yayınladım(14 Ekim 1999);

“11 Ekim 1949’da ata yurdumuz Doğu Türkistan işgal edildi. Ve kitle halinde katliamlar yapıldı. Göçler başladı. Doğu Türkistan Lideri İsa Yusuf Alptekin bunlardan biriydi. Liderlik yaptı yıllarca ve sonra Türkiye’de yaşadı. Bugün 3 milyon kadar Doğu Türkistanlı var ülkemizde.Günümüze gelince Emekli Tümgeneral Rıza Bekin Paşa bu görevi üslendi. Doğu Türkistanlı Göçmenler Derneği’nin kardeş kuruluşu Doğu Türkistanlılar Vakfı Başkanı.

Bu Roman Henüz Tamamlanmadı

Dün Ankara’daydı. Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın Başbakan iken (23.12.1998 tarih ve 36 nolu genelge ile) “Türkiye’deki Doğu Türkistan amaçlı hiç bir toplantıya resmi katılım ve destek verilmemesi emrine” rağmen Rıza Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeydi. Hafta sonu Almanya’nın Münih şehrinde yapılacak Doğu Türkistan Milli Kurultayı’na Mesut Yılmaz’ı davet etti.  TBMM kulisinde çay içerken sordum Rıza Paşa’ya hem evvelini, hem ahirini:

-Kızıl muhafızların işgalinden sonra Afganistan’a sığındık. Kabil Büyükelçisi Hikâye Yazarı, edebiyatçı Memduh Şevket Esendal ben dâhil 9 Doğu Türkistanlı gencimizin Türkiye’de okuması için Ankara’ya haber verdi. 1949 yılınınşartları içinde Atatürk’ün emriyle cevap geldi ve harekete geçtik. Suriye’ye varınca Halep’ten trenle İslahiye’ye, oradan da Adana’ya ulaştık. Zeki Sofuoğlu başkanlığındaki bir heyet bizi törenle karşıladı. Rahmetli Sofuoğlu bizi valiye çıkardı. Resmi merasim yapıldı.

Rıza Bekin Paşa biraz soluklandı, sanki o günleri yeniden yaşıyor gibiydi, devam etti Konuşmasına:

-Ankara’da da Kazım Özalp başkanlığında bir heyet karşıladı ve Adana’daki gibi bir tören gerçekleşti. Fevzi Çakmak Paşa bizimle özel olarak ilgilendi. Ben Konya Askeri Lisesi’ne kaydoldum. Okul Komutanımız Kurmay Albay Edip Peköz milli ve dini dokumuzun yaşanması ve gelişmesi üzerinde durdu. Günlerden Ramazan idi. Oruç tutuyorduk. İftar ve sahur listesi askıya çıktı. Teravih namazı için de bir çavuş nezaretinde araçla camiye gidiyorduk. Milli ve dini terbiyemiz her şeyin fevkinde tutuluyordu.

Rıza Paşa o günleri hatırladıkça gözleri doldu. Allah kısmet etmiş. Kahraman Türk Ordusu’nda generalliğe kadar yükselerek hizmet vermişti. “Almanya’daki etkinliğiniz neler olacak? Alman hükümeti “Çin ile ilişkilerimiz bozulur” diye size bir sorun çıkarmasın?” diye sordum Paşa’ya.

-Hayır, tam tersine. Münih’te üç gün sürecek kurultayımız. “Doğu Türkistan’da İnsan Hakları” konulu bir panel yapacağız.  Bonn’da da izinli bir yürüyüş. Çin Sefareti’ne siyah bir çelenk bırakacağız insan haklarını ihlal ettiği için.

Rıza Paşa’ya “Daha önce de Kazakistan’da böyle bir program yaptınız!” diye hatırlattım.

-Evet. Uygur Gençlik Kurultayı’nı topladık. Almatı tarihi bir gün yaşadı. Yönetim bize resmi salonlarını bile açarak katkıda bulundu. Sağ olsunlar.

-Türkiye’de de böyle bir etkinliğiniz olacak mı?

-Erzurum Atatürk Üniversitesi bu ay sonu Doğu Türkistan haftası düzenledi. Marmara Üniversitesi de böyle bir programa hazırlanıyor.

-Dünya’da ne kadar Doğu Türkistanlı göçmen soydaşımız mevcut?

-Resmi bir bilgi yok. Ancak 35 milyon kadar Doğu Türkistanlı soydaşımız yaşıyor. Suudi Arabistan’da 50, Kırgızistan’da 350 ve Kazakistan’da 800 bin kadar insanımız hayatını idameye çalışıyor. Amerika’da da öyle.

Hiç Bozulmayan Motivasyon

Çin’in bu şekilde büyümesinden Tokyo yönetimi rahatsız. Bölge ve dünya barışı için ilerde tehlike arz edebileceğini savunuyor. Özellikle Tibet, Doğu Türkistan ve Mançurya işgallerini misal gösteriyor, buradaki insan hakları ihlallerini de örnek olarak veriyor. Hür dünyanın da Hong Kong’un ardından Taipe’yi de Pekin’e teslim edebilmesinden endişelerini dile getiriyorlar. Doğu Türkistan Milli Kurultayı’na Çin Demokrasi Hareketi liderleri de katılıyor. Sordum Paşa’ya;

-Doğu Türkistan’daki soydaşlarımızın moralleri nasıl?

-50 yıldır hiç bozulmadı ki!  Şimdi de Urumçi Televizyonu Mesut Yılmaz’ın genelgesini sürekli duyuruyor. Hatta bölgede poster yaparak duvarlara asmışlar. “Türk Devlet Adamı ve Önemli Tarihçi(!) Mesut Yılmaz, Sincan’ın Çin’e ait olduğunu kabul etti!” biçiminde propaganda yapıyorlar.  Ama halkımız inanmıyor. İçindeki sesi dinliyor. Özlemle bekliyor.

-Ne diyor?

-Moralini yüksek tutuyor her zaman olduğu gibi. Hatta insan hakları ihlalleri dolayısıyla NATO’nun Bosna ve Kosova’ya müdahalesi gibi bir uluslararası gücün Doğu Türkistan’daki insan hakları konusuna müdahale etmesini, dikkat çekmesini istiyorlar. (Türkeş Paşa’nın partisi iktidara gelmiş. Ankara insan hakları ihlallerinin üzerine gider” diyorlar. Böyle bir yürekle çırpınıyor insanlarımız.

Dr. Devlet Bahçeli’nin Çin’in 50. Kuruluş Yıldönümü kutlamalarında “Dostumuz ve müttefikimiz” demesinin iç burukluğunu görüyorum benim gibi Rıza Paşa’da. Ama sormuyorum.İnsan hakları bütün dünyada yükselen bir değer yönetimin adı ne olursa olsun. Bunu hatırlatmak dostluğa da mani değil, tersine gereği.”

 

Natoya Paşa Çağrısı

Yazım burada bitiyordu. Ancak bugün politikacılarımız bu gelişmelerden her nasılsa hala ders çıkarmıyorlar.  Günümüzde, yani 21. Yüzyılı yaşadığımız günlerde TBMM Başkanvekili, Kayseri Milletvekili Sadık Yakut da bir Çin heyetini kabülde yaptığı konuşmada ve daha sonra TBMM Bülteninde yayınlanan açıklamasında Doğu Türkistan Uygur Özerk Bölgesinin Çin Halk Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğunu belirtmesi Doğu Türkistanlılar başta, insanlarımızı çok üzdü.

Sohbetimizin yayınlanmasından birkaç gün sonra, yeniden sütunuma taşıdığım Rıza Bekin Paşa Doğu Türkistanlılar Vakfı Başkanı olarak  NATO’ya bir çağrı yaptı ve dedi ki “35 milyonluk Doğu Türkistan’da insan hakları ihlalleri her geçen gün artmaktadır. Katliamlar gerçekleşmektedir. NATO insanlık onuru gereği hemşehrilerimi bu insan hakları ihlallerinden kurtarmak için Kosova ve Bosna örneklerinde yaşandığı gibi müdahale yapmalıdır.”

Sözkonusu yazılarımı arşivimden çıkararak yeniden o günleri yaşamak beni duygulandırdı. Çünkü 81 yaşında Doğu Türkistanlı eski milletvekili 11 çocuğu, 35 torunu, 17 de torununun çocuğunu gören, Çin zindanlarında 31 yıl işkence gören ünlü tarihçi ve akademisyen Prof. Dr. Hacı Yakup Anat ile de bir röportaj yapmıştım. Demişti ki Mersin Anamur’da birlikte katıldığımız panele giderken:

Türkçe Yayın İhtiyacı

-Çin’den kaçmak, Türkiye’ye gelmek için nice rüşvetler verdim. Soyumuzdan, kültürümüzden ve insanımızdan kopmadım. Yıllar önce Milli Eğitim Bakanlığının yayınladığı 4 ciltlik İslam Tarihi’ni Uygur Türkçesine çevirdim. Karahanlılar Tarihi’ni de Uygur Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktardım.

-Doğu Türkistan’da siz yaşarken ne vardı, şimdi neler oluyor?

-Değişen bir şey yok. Doğu Türkistan’da hala baskı ve zulüm had safhada. Sadece doğum kontrolünü dondurmuşlar, öte yandan da topraklarımıza Çinliler yerleştiriliyor. Bizim topraklarımız dünyanın en verimli ve bereketli mübarek topraklarıdır. Petrolden uranyuma kadar çıkarılıyor. Ormanlarımız en görkemli ağaçlarla doludur. 75 milyon koyun, 10 milyon sığır, 5 milyon at besleniyor. Buna karşılık insan hakları bölgemizde sürekli ihlal ediliyor.

-Doğu Türkistanlılar sesini yeteri kadar duyuramıyor mu?

-Türkiye bizim kalbimiz, gözümüz, kulağımız. Yıllar önce Sağlık Bakanı Halil Şıvgın resmi ziyarette bulundu. Kurbanlar kestik. Yollar miting alanına dönmüştü. Pekin yönetimi daha sonra bu tür karşılamaları yasakladı. Başbakan Yardımcısı Prof. D. Ekrem Pakdemirli gelmişti. Bize kurban hediye etti. Bayram gibi kutladık. Artık böyle ziyaretlere ve karşılamalara müsaade edilmiyor.

-Doğu Türkistan’daki kütüphanelerde Türkiye’den hiç eser yok mu?

-Sırf Türkiye’den olsun diye Yaşar Kemal’in eserleri mevcut. Doğu Perinçek’in kitaplarıyla Aydınlık Gazetesi var. Bunlara müsaade ediliyor. Başka da yok.

Türkistan’da Türkçe eser çok az, dini yayınlara da fazlasıyla ihtiyacımız oluyor. Bizi dinimiz ve dilimiz diri tutuyor. Bununla kimliğimizi koruyabiliyoruz.

Prof. Dr. Hacı Yakup Anat bunları söylerken ağlıyor, Türkistan Marşları dökülüyor dudaklarından sonra. Heyecanlanıyor bu yaşta. Sadece Selçuklu, Osmanlı ata dedemizin değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin de dili böyle, ritmi böyle, melodisi ve sesi böyle. Dokunsanız herkesin göz yaşı dökülecek. Benim de gözlerimin nemlendiğini hissettim. İlerde Akdeniz görünüyor. Ama biz arkadaşlarla SSCB’nin nasıl dağıldığını tartışıyoruz. 21 Mayıs 2001″

Batı Biliyor, Görüyor ve Seyrediyor

Prof. Dr. Hacı Yakup Anat Ankara’da yaşıyordu. Bu sohbetimizden birkaç ay sonra vefat etti, Başkent’te defnedildi. Nurlar içinde yatsın. Bazı torunları hala Türkiye’de.

Çığlığımız elbette duyuluyordu. Ancak yeterli mi değildi. Bu sesimize PhilıpBowring yedi ay sonra da olsa(31.12.2001) kulak kabarttı. InternotionalHeraldTribune’de “Çin Uygurları Rahat Bırakmalı” diye başladı yazmaya , “ikiyüzlü yönetimler” başlığıyla sütunuma aldığım makalesinde özetle şöyle diyordu;

“-Çin Doğu Türkistan’daki Uygur Milliyetçiliğini Taliban ve El Kaide ile aynı kefeye koyuyor. Öne sürdüğü tehdide bu şekilde vurgu yapması ters tepebilir. Çin bölgede hak iddia ediyor. Uygular ise Doğu Türkistan’ın en geniş Türk kökenli topluluğu. Tıpkı bölgenin diğer han olmayan grupları gibi Müslümanlar.

Bowring’in tespitleri önemli:

-Çin bazı münferit olayları köktendinciler diyerek kullanıyor. Terörle bağlantılarını gösteren bir kanıt olmadan düzinelerle Uygur Türk’ü infaz edildi. 11 Eylül sonrasında bu sayı 7 olarak açıklandı. Fakat bu açıklama gerçeğin çok altında.

InternatıonalHeraldTribüne’neki yazı şöyle noktalanıyor:

-Pekin Doğu Türkistan’da hem milliyetçiliği bastırması, hem dini ibadetleri engellemesi, Uygur Türklerini, kendilerine açık destek verecek tek kesim köktendincilerin kucağına sürükleyebilir.”

Yazılarımdan Türkiye Gazetesi de rahatsız olmaya başlamıştı, sadece Türk’e karşı duran siyasilerimiz değil. Rahmetli Turizm ve Tanıtma Bakanı Mustafa Rüştü Taşar ile Londra’da bir iş gezisinde iken, gazeteyle olan ilişkimi kesip yazılarıma son verdiler.

Genaralin Hacı Olması

Emekli General Mehmet Rıza Bekin’in vefatının 5. Yıldönümündeki İstanbul toplantısı bana bütün bunları hatırlattı. İstanbul’da da görüşmelerimiz olmuştu değişik vesilelerle. Toplantıda dinlediğimiz Uygur Türk’ü akademisyenler Bekin Paşa’nın verdiği burslarla, gösterdiği sıcak alakayla aşama kaydettiler.

Mütevazıydi ve insana yatırım yapmakta titiz ve öncelikliydi. Mesut Yılmaz’ın yayınladığı genelgeyi ciddiye almadı, çünkü halkını çok iyi tanıyordu ve bu başbakanlık genelgesi mevta bir metin olarak arşivlere girdi. Artık kimse ne bu genelgeyi ve ne de sesi soluğu çıkmayan Mesut Yılmaz’ı hatırlamıyor bile. “Asya Asyalıların” diyen Rıza Paşa saygıyla, minnetle ve şükranla hatırlanıyor, dualara ortak ediliyor.

RabıtatülAlemi İslami (Dünya İslam Birliği) Genel Sekreteri Muhammet Saka Emini de bir Türk’tü. Çok da güzel Türkçe konuşurdu. Ankara’ya geldiğinde Hilal Yayınevi Sahibi Salih Özcan’ın Ankara Mithatpaşa Caddesi üzerindeki ofisinde buluşurduk. Bir defasında İsa Yusuf Alptekin’den sonra Kral’ın konuğu olarak Rıza Bekin Paşa’nın da Hac Farizasını yerine getirdiğini anlattı. Hemen Doğu Türkistanlıları sordum kendisine. Rıza Paşa nüfus olarak Suudi Arabistan’da bulunan hemşerilerini de ziyaret ederek görüşmüş, işlerini takip etmiş, gerekli yerlere aktarmış, sorunlarını dinlemiş, hacı olmaktan mutlu olmuş. Suudi Arabistan’da çok sayıda Doğu Türkistanlı bulunmakta ve çoğu ticaret yapmaktaydı. Sanırım halen de öyledir.

Asimile Politikası

Günümüzde Mehmet Rıza Bekin Paşalara çok gereksinimi var Türk Dünyası’nın. Yeni örneklerinin de çıkmasına şiddetle ihtiyacımız bulunuyor. Belki bunları da Haziran ayında gerçekleştirilecek Hüseyin Teyci panelinde oturup tartışırız. Her ikisi ve hepsi de nurlar içinde yatsın.

Meseleleri çok iyi bilen ancak çözümü de düşünen Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş anlattı.  Ankara’dan bir gün Çin Büyükelçisi aramış. Görüşmek arzu ettiğini bildirmiş. İstanbul’da buluşmuşlar. Çinli diplomat Doğu Türkistanlıların protestolarında Çin Bayrağının yakılmasını konu etmiş. “Sayın Yalçıntaş lütfen bayrağımızı yakmasınlar” deyivermiş Büyükelçi. Artık hiç kınamalarda ve mitinglerde bayrak yakılmıyor. Ancak Çin yönetimi hala Uygur Türklerine karşı uyguladığı insan haklarını inciten uygulamalarından ve asimile politikalarından vazgeçmiyor. Peki Doğu Türkistan’daki bu zulüm nasıl gevşetilir? Düşünmeye değmez mi?

 

Fırat Çakıroğlu Toprağa Düştü !

Neyleriz dünyayı, neyleriz malı?

Bugün Fırat gardaş, toprağa düştü!

Sizler sürün beyler zevk-ü sefayı,

Bize ateş, bize keder, gam düştü!

 

Onca hain ; tekme ,bıçak sallarken ,

Fırat, bıçaklandı yerlere düştü.

O asil kanları yerde akarken,

Son nefeste anacığı, yâdına düştü!

 

Fırat, çırpınarak canın verirken,

Dağlara, taşlara ahu zar düştü!

Melekler ağladı, gökler inledi,

Fırat Çakıroğlu, toprağa düştü!

 

Fırat, vatan için canın verirken,

Çakallara fırsat düştü, mal düştü.

Anası, ağlayıp bağrın döğerken,

Ocaklara ateş düştü, yas düştü!