21.7 C
Kocaeli
Çarşamba, Temmuz 22, 2026
Ana Sayfa Blog Sayfa 820

Dolar Nereye Gider, Ekonomide Kriz Olur mu?

AKP iktidarları ekonomi açısından halk tarafından genelde başarılı bulunmakta. Zaten 12 senedir yapılan seçimlerde iktidarını devam ettirebilmesi bu algıya bağlıdır.

Algı her zaman gerçeği yansıtmaz. Bu “başarı hikâyesi” acaba ne kadar gerçek?

Bu durumu Kalkınma Ekonomisti Bartu Soral‘ın son kitabı “Tünelin Sonu Kriz” ve Prof. Dr. Ahmet Gökçen‘in makalelerinden faydalandığım bilgiler ışığında yorumlamaya çalışalım:

Dolar kurunu belirleyen ana unsur Türkiye’deki enflasyon ile ABD’deki enflasyon arasındaki farktır. Reel olarak mesela Türkiye’de yüzde 10, ABD’de yüzde 1 enflasyon olduysa Türk Lirasının ABD Doları karşısında o yıl yüzde 9 değer kaybetmesi gerekir. Bu olmazsa bir süre sonra ihracatımız zorlaşır, ithalatımız artar. Böylece dış ticaret açığımız büyür.

İçeride ihracat yapamayan ve ucuzlamış ithal ürünlerle rekabet edemeyen yerli üreticiler batmamak için üretim yerine ithalatçılığa döner. Büyüme azalır, işsizlik artar.

Buna karşılık olması gereken kurdan daha değerli olan TL sebebiyle dışarıdan gelen sermaye yüksek kazançlar sağlar. Buna dövize yüksek faiz ve sıcak paranın kazandığı borsa vb kazançlara vergi muafiyeti de sağlarsanız kârları daha da büyüdüğü için bu döviz akışı devam eder.

AKP hükümetlerinin 12 senedir yaptığı budur.

AKP iktidarının uyguladığı dalgalı kur rejimi ile yüklü miktarda döviz girişi sağlandıkça piyasada gerçekleşen kur (nominal kur) artışı olması gereken kurdan (reel kur) sapmaya başladı. Böylece TL olması gerekenden daha değerli halde tutuldu.

Vatandaş ülkenin dış borcu artmış, dış ticaret açığı büyümüş pek ilgilenmez. Dolar kuru düşük kaldıkça kaliteli ithal malları ucuza alır. Refahın yükseldiğini hisseder. İçerideki fabrikaların kapanmasını işsiz kalanlar haricindekiler pek fark etmez.

Bu durum ise iktidarın durumunu sağlamlaştırıyor. Oylarını artırıyor, en olumsuz siyasi şartlarda bile en azından oyunu muhafaza edebiliyor.

AKP döneminde büyüme ortalaması yüzde 5’in altında kalmasına rağmen, alınan borçların ve düşük kurun sağladığı bir sanal refah hissi yaratıldı.

***

Üretimden Kaynaklanmayan Sanal Refah Sürdürülemez

AKP döneminde yaratılan sanal refah üretimden kaynaklanmadığı için bu zenginlik sürdürülebilir değil.

AKP döneminde ekonomimiz ortalama büyüme yüzde 4,8 büyüdü. 2014 büyüme oranının yüzde 2,5 mertebesinde çıkacağı bekleniyor. Bu ise Türkiye’nin yerinde sayması, dünya sıralamasında geriye düşmesi demek. (1946-2002, tam 57 yılın ortalama büyüme hızının yüzde 5.1 olduğunu hatırlayınız.)

Üstelik AKP döneminde büyümenin kaynağı da üretime değil tüketime, hizmetler ve inşaat sektörüne dayalı. İmalat Sanayiinin payı AKP döneminde yüzde 23’den, yüzde 15’e düştü.

Borcu verimli kullanmak, aldığımız her bir dolar borç karşılığı, bir dolardan daha fazla milli gelir yaratmamız lazım. Oysaki AKP döneminde biz sadece 1 dolar borç için 0,45 dolarlık büyüme yaratabilmişiz. Elin parasını har vurup harman savurmuşuz.

Bu borcu borçla ödemeye çalıştığımızı göstermekte. Yani çıkmaz sokaktayız demek.

En son ABD ve AB ülkelerinde finansal piyasalarda yaratılan sanal büyümenin patlamasıyla yaşanan krizleri hatırlayınız. AB içinde, üretimden zenginleşen Almanya’nın dimdik ayakta kaldığı bu fırtınada, üretime dayanmayan sanal zenginlik içindeki İspanya ve Yunanistan ağır krizler yaşamakta.

“ABD Merkez Bankası (FED), IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların raporlarına göre, yeni küresel krizde en riskli ülke Türkiye olarak gösteriliyor. Çünkü mevcut durumumuz Yunanistan ve İspanya’nın krizden önceki ekonomik durumuna benziyor.”

***

Dolar Daha Çok Yükselebilir

2002 yılını temel alırsak 2014 yılı ilk yarı sonuna kadar Türkiye ve ABD enflasyonları arasındaki farka göre olması gereken reel kur ile piyasada oluşan nominal kur arasındaki fark yüzde 78 olmuş. Yani kur olması gerekenden yüzde 78 daha düşük kalmış.

Eğer 2015’te de döviz girişi aynı bollukta olabilseydi bu saadet zinciri devam edebilirdi. Ancak küresel şartlar bu sene para girişinin daha az ve giren dövizin daha yüksek maliyetli olacağını göstermekte.

Yatırımlar için dış sermayeye bağımlıyız. Çünkü iç tasarruf oranımız çok düşük (Yüzde 12). Buna karşılık ülkenin “yatırım yapılabilir” ülke konumuna ait olan güven azalmakta.

Hukuk düzeninin iyi çalışmaması, cari açığın yüksek ve ekonominin aşırı derecede kırılgan olması, özellikle komşularla olan ilişkilerdeki gelişmeler ve Cumhurbaşkanının Merkez Bankası gibi özerk olması gereken kurumlara müdahaleleri yatırım isteklerini azaltan diğer faktörler.

Bütün bu anlatılanlardan dolayı TL aleyhine, doların değerinin hızlı bir şekilde yükselme göstereceğine dair beklentiler devam ediyor.

Temmuz 2014 başında 2.12 olan dolar kuru 2.60‘ı geçti. Yüzde 23 devalüasyon demek bu. Yüzde 78 lik sapmanın sadece yüzde 23’ü düzeltilmiş oldu.

Döviz girişi sağlanamadıkça aradaki yüzde 55 sapmanın da düzeleceği yani bu oranda daha devalüasyon olacağını söylemek mümkün. Yapı kırılgan, dengeler hassas. Çok iyi bir ekonomi yönetimi lazım.

“Ekonominin iyi yönetilmediği ve politik risklerin çok yükseldiği veya böyle bir algı oluştuğunda yabancı sermaye girişi durabilir ve hatta çıkmaya başlayabilir. Böylece kriz patlar.”

Bu kritik dönemeçte kur düzeltmesini zamana yaymak için büyük gayret gösteren Merkez Bankası’na Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağır baskısı doların hızla önce 3 TL ve daha sonra 4 TL‘ye doğru hızla çıkabilmesine yol açabilir.

***

Hızlı Devalüasyon AKP’Yİ İktidardan Düşürür

Çok hızlı devalüasyon enflasyonun artmasına, dövizi olmayan halkın alım gücünün düşmesine, döviz borçlarını ödeyemeyen çok sayıda şirketin batmasına, Türkiye’nin yürütmek istediği büyük projelerin maliyetlerini yükselmesine, yatırımların yavaşlamasına bazılarının iptaline ve işsizliğin artmasına yol açabilir.

PKK meselesinin iç çatışmaya dönüşme riski taşıdığı ve IŞİD, Irak, Suriye politikalarının yarattığı risklerin yoğunlaştığı bir zaman diliminde böyle bir kriz bizim için felaket olur.

Böyle bir krizde AKP hükümeti de ayakta kalamaz.

Onun için ilk olarak CB Erdoğan ile bazı yandaşların yetişmiş ekonomistlerin uzmanlıklarına güvenmeleri ve müdahale etmekten vazgeçmeleri gerekir. İkincisi yetkililerin hukuk sistemini bozmaktan vazgeçerek yatırım yapılabilir ülke görüntüsü vermeleri icap eder.

Bu durum o kadar açık ki, “acaba bütün bunları bilen CB Erdoğan, akıbetin kaçınılmaz olduğunu görüp, sorumluluğu Merkez Bankası’na atarak badireden kurtulmak mı istiyor?” sorularının yayılmasına sebep oluyor.

*****

Fakirden Zengine, Yerliden Yabancıya Servet Aktarıldı

Türkiye’de 2000 yılında en zengin yüzde 10’a giren kesimin toplam gelirden aldığı pay % 66,7 iken, 2014 yılında ise % 77,7’ye ulaştı.

Yani zenginler daha zengin olmuş. Alt kesimlerden yüzde 11 gelir daha en zenginlere aktarılmış.

Buna karşılık vatandaşların çok büyük bir kısmı borç içinde yaşamakta. Vatandaşların kredi ve kredi kartı borçları son 12 yılda 56 kat arttı.

Yoksulluk ve açlık sınırında olan 20 milyon civarında kişi devletten aldığı sosyal yardımlara bağımlı halde. Halkımızın her 4 kişisinden biri kendisini açlığa mahkûm eden politikaları yürütenlerin verdiği devlet yardımları sebebiyle onlara minnettar ve sadık birer seçmen durumunda.

Ya bu insanlar kendilerini sadakaya muhtaç edenleri bir fark ederse.

 

Ahmet Tekin MHP Nevşehir Milletvekili Aday Adayı

Ahmet Tekin 1946 yılında Nevşehir’in Avanos Kazası’nın Karacauşağı Köyü’nde doğdu. İlkokulu bu köyde bitirdi. İlkokula devam ederken 9 yaşında hafızlığı da bitirdi ve Hafız Ahmet unvanını aldı.

1968 yılında İstanbul İmam Hatip Okulu’ndan birincilikle mezun oldu. İmam Hatip 6. Sınıfta iken notları çok yüksek olduğundan bir yıl erken mezun oldu.

1972 yılında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü “pekiyi” derece ile bitirdi. 1974 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden “iyi derece” ile mezun oldu.

1973 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Umumi Sosyoloji Sertifikasını “Pekiyi” derece ile aldı. Hukuk Fakültesinde okurken Hukuk Felsefesi, Hukuk Sosyolojisi ve Hukuk Metodolojisi derslerindeki başarıları ve çalışmaları hocaları tarafından takdirle karşılandı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kamu Hukuku Ana Bilim Dalı’nda Doktoraya başladı. Tez safhasında bir ilahiyatçının Kamu Hukuku Doktorası yapması uygun görülmedi. Çalışmaları engellendi ve bu sebeple çalışmalarından vazgeçmiştir.

Adayın İstanbul Barosu’na kayıtlı Avukat olup önemli davaların altında imzası vardır.

Ahmet Tekin Hoca, Kamu Hukuku, Tefsir ve Hadis uzmanıdır ve aynı zamanda Türk ve Amerikan Hukuku’nda Grev ve Lokavt Ertelemesi, İslam Hukuku’nda Yabancılar Hukuku, İslam’dan önceki Türklerde Devlet ve Hukuk Anlayışı konularında önemli Çalışmalar yapmıştır.

1971 yılında Yusuf Kandehlevi’nin “Hadislerle Hz. Peygamber ve Ashabının Yaşadığı Müsmanlık” isimli beş ciltlik Hadis Kitabını tercüme etmiştir. Ve bu kitap 7 baskı yapmıştır.

1973 yılında şimdi Profesör olan Selçuk Mülayim ile birlikte “Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan, Ergenekon’dan Çıkış” isimli kitabı yayınlandı. 1971-1974 yılları arasında Nevşehir öğrenci yurdu başkanlığını üstlendi.

1974’te Talim Terbiye Kurulu Başkanı’nın başkanlığında “Ahlâk Dersleri Programı”‘nı hazırlayan 45 kişilik komisyonda çalıştı. Rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör, Rahmetli Yaşar Erol, Rahmetli Nurettin Topçu ve Emin Işık ile birlikte, orta öğretimde okutulan 6 sınıfın Ahlak Ders kitaplarını yazdı. Bu kitaplar 5 yıl içinde 14 milyon 500 bin adet basıldı. Kalem Yayınlarında 155 kitap neşretti.

Dede korkut Masallarını, Ömer Seyfettin Hikâyelerini Türk Ressamlarının çizgileriyle resimli çocuk kitapları haline getirerek Fransız Katolik Kilisesi’nin hazırladığı çocuk kitaplarının Ayşegül adı altında Türkçeye çevrilmesine Hıristiyanlık propagandası yapılmasına engel oldu.

1977-1980 yıllarında MHP İstanbul İl Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.

1999 Yılında Hz. Ali’nin rivayet ettiği hadisler ve görüşlerini derleyip tercüme etti.

Kanuni Devri’nde Arapça Divan yazan Ebussud ve Fuzuli’nin aralarında bulunduğu 11 Türk şairinin şiirlerini tercüme etti.

Neşrine devam ettiği 20 ‘nin üzerine eseri vardır.

Aydınlar Ocağı Genel Merkez Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.

Birçok İlde konferanslar veren Ahmet Tekin hoca Televizyonlarda da konuşmacı olarak tartışma programlarına katılmaktadır. TV 2000’de ayda 24 saat program yapmaktadır.

Ahmet Tekin Hoca’nın 3 oğlu, iki kızı vardır. Çocuklarının adları, Tuğrul, Çağrı, Alp, Nilüfer ve Gülgün’dür. Hepsi Yüksek tahsilini bitirdikten sonra Yüksek Lisans yapmışlardır.

Değerli arkadaşım Ahmet Tekin Hoca’nın TBMM’de olması Türk Milleti tarafından da özlemle istenmektedir. Kendisine Başarılar dilerim.

 

Haram Saltanatı

Saraylarda kalıp, zırhlar  giysen de,

Haramı çok yersen, korkun  çok olur.

Padişah  olsan da, bakan olsan da,

Yediğin   haramlar   sende   kor olur!

 

Kış  gelir  yaz gelmez, diye gam yemem,

Her kışın sonunda bir bahar olur.

Bugün  hükmedip te haram yiyenler,

Sap keser dönünce, toz  duman olur!

 

Hırsız  ben hırsızım, demez ki elbet,

Suret-i  hak, görünende  bol olur.

Hain, hırsız, cahil  hep bir olmuşlar,

Bu  yıkımın  tamiri  de  zor olur.

 

Haram  saltanatı  bir gün yıkılır,

Defterler  dürülür, hesap  görülür.

Bu millet  kör değil, sağır da  değil,

Ayağa  kalkması, pek yaman olur.

 

 

Eritme (asimilasyon) Üzerine.

Terör örgütü ve siyasi uzantılarınca çözüm süreci adı altında iktidara verilen 10 maddelik talimatın hemen hemen her maddesinde demokratik kelimesi geçiyor. Ayırım yapmadan binlerce vatandaşımızın katili olan kanlı terör örgütü ve başındaki baş katil maalesef bazılarına demokratikleşmede rehber oluyor! Barış elçisi hatta barış güvercini rolüne soyunuyor. Bu suçlu ve mahkûmdan ilham alan bazı bakanlarımız ve bakmayanlarımız var. Silahlarını bırakmamış terör örgütüyle görüşenler, PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmeyen ve onun uzantısı olan malûm partiyi aracı ve postacı olarak kullananlar, maalesef kullanıldıklarının farkında değillerdir.

Dış kaynaklı Türkiye projesine “yeni” sıfatını takanlar yavaş yavaş ve hazmettire hazmettire “ara rejim” veya “tarihi mola” olarak gördükleri 1923 sonrasını, milli devlet ve cumhuriyeti adeta tasfiye operasyonunu sürdürüyorlar. Bu yeni Türkiye bilmecesini sözde çözüm süreci gibi topluma birden kabul ettiremeyeceklerini bilenler; damardan ilacı ölçülü veriyorlar. Türkiye artık Cumhuriyeti dışlayarak, milli kimliksiz, ulus-devlet olmaktan uzaklaşmış, çok ortaklı, egemenliği paylaştırılmış ve Türk Devleti olmaktan çıkmış hale dönüştürülmektedir. Yeni anayasa da bu yeni Türkiye tuzağına bir merdiven olacaktır. Almanya’da, Fransa’da ve birçok ülkede etnik çağrışım yaptığı iddiası ile anayasalardan çıkarılması düşünülmeyen milli kimlik, sadece Türkiye’de ayırımcılık sayılmaktadır.

Demokratikleşme özgürlük gibi kavramların istismar edilerek etnik ırkçılığa yol yapılması gülünç, üzücü ve düşündürücüdür. Anayasanın eşitlik ifade edilen maddeleri, milli birlik ve bütünlük, millet gerçeği dışlanarak birilerine imtiyazlar sağlanması demokrasi ile çelişir. Aslında bu demokrasi ve demokratik kelimelerinin başlarına gelmedik kalmamıştır. Kanlı terör örgütünün başı bile 10 maddelik teklifleri arasından demokratik güvenlikten yani teröre güvenlik sağlanmasından bahsediyor.

Ülkenin içine sürüklendiği kargaşa ortamında sürekli bir kavram tartışılıyor:  Eritme (Asimilasyon). Eritme, azınlık grubunun ana grupla sosyal mesafeye dayanan özelliklerinin ve hayat tarzının hâkim (dominant) gruba uydurulması sürecidir. Asimilasyonda kültürel baskı ve zorlama aranır. Asimilasyon, azınlıkta kalan grubun değer hükümlerinin ve davranış şekillerinin çoğunluk gruba veya ev sahibi (host culture) kültüre zorla benzetilmesi, çoğunluk kültürü içinde emilmesi, eritilmesidir.[1] Asimilasyon; farklı dil, din, örf ve âdete yani tamamen farklı kültüre sahip sosyal gruplar arasında söz konusu olabilir.

Asimilasyonla birlikte kullanılan, aralarındaki fark anlaşılamayan bir kavram da uyum (accommodation) ve kültürel etkileşimdir (cultural interaction).  Uyum, birbirlerinden farklı kültür veya kültürler söz konusu olduğu takdirde, sosyal ve kültürel bir süreç içinde baskı unsuru kullanılmadan bir nevi kültürleştirmedir. Milletleşme sürecini asimilasyon olarak anlayan görüşün sosyolojik bilgi ve birikimi eksiktir. Bu anlayış etnik ırkçılığa dayandığı için zaten milletleşmeyi kabul etmemekte Anadolu’da Türk’ü ve Türk kültürünün hâkim kültür olma özelliğini benimseyememektedir. Terör örgütü ile yapılan müzakerelerde asıl yanlış; milletleşme sürecinden vazgeçip ırkçılığa verilen tavizdir. Bunu hiçbir ciddi ülke yapmaz.

Bazıları o kadar Türk düşmanlığına soyunmuştur ki, Türk medeniyet ve tarihini inkâr edebilmektedirler. Herhalde, Çin Seddi’ni Çinliler Türklere karşı değil de Hollandalı, Fransız veya Belçikalılara karşı yapmaya mecbur kalmışlardır!

 


 

Z e m z e m

Limanda Gemi

Her şeyi tekmil

Kalkışa hazır

Ama kalkamıyor

Çünkü Kaptansız

Garajda Taksi

Her şeyi tamâm

Harekete amâde

Fakat hareket edemiyor

Zira Şoförsüz

Alanda Uçak

Eksiği yok

Uçuşu beklemekte

Lâkin havalanamıyor

Nedeni Pilotsuz

X

Kaptan Gemi’nin

Şoför Taksi’nin

Pilot Uçağın

Değil parçaları

Ama onlarsız

Ne Gemi suda

Ne Taksi karada

Ne Uçak havada

İmkânsız kımıldamaları

X

Tıpkı İnsan’ın

Eli varken tutmaz

Ayağı varken yürümez

Dili varken konuşmaz

Gözü varken görmez

Kulağı varken işitmez

Olduğu gibi

Hem de

Yerli yerindeyken uzuvları

Çünkü

Kalır ilgisiz rûh

Uykudayken insan

Beklenmez bu durumdaBeden’den

Devinim denebilecek bir şey

Zira Rûh

Çekmiştir el etek

Olmuştur Beden’e bigâne

Alıkoymuştur kendini zuhûrdan

X

Evet olmayınca

Harekete geçirici Rûh

Beden bir hiç ve mecrûh

Nitekim

Kaptan, Şoför, Pilot ve saire

Rûhusayılıraraçların

Olmayınca içlerinde onlar

Gemi, Taksi ve Uçak gibiler

Hasret kalırdı harekete

Geçse de nice seneler

X

Demek ki Rûh

Değil Beden’den ama

Onunla kaim Beden

Derseniz neden?

Çünkü

Olmasaydı Rûh

Olmayacaktı

Madde ve Beden

Anlaşıldı ki Mânâ

Önceliklidir Madde’den

X

Nitekim

Olmasaydı Uçak

Yapılır mıydı Alan?

Olmasaydı Çocuk

Açılır mıydı Okul?

Çünkü

Değil Uçak Alan için

Alan Uçak için

Değil Çocuk Okul için

Okul Çocuk için

X

Velhâsıl

Her şeyin öncesinde

Var

Mânâ ve Rûh

Mânâ ve Rûh denebilen Zemzem

Zuhûr için Maddeye ihtiyâcı elzem

Zira Su’ya kap gerek

Aksi takdirde

Mânâ’nın kelimeye

Rûh’unzuhûra

Gereksinimi

Yok demek

 

Faiz Tartışmaları

İçinde bulunduğumuz yeni yılda, ekonomi ile ilgili yapılan en büyük tartışma herhalde faiz konusunda olmaktadır. Sayın Cumhurbaşkanı tarafından, ekonomide var olan faiz hadlerinin yüksek olduğu ve yatırımları engellediğini ileri sürülmekte ve düşürülmesi talep edilmektedir. Para politikaları ve dolayısıyla faiz uygulamaları ile enflasyonun istikrar içinde ve hedeflere uygun gerçekleşmesinden sorumlu Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) ise, kurların çok yükseleceğini ve enflasyonun hedeflerden sapacağını kabul ederek, bu isteği tam olarak karşılamakta tereddütlü davranmaktadır.

Sanayileşmiş ülkelerde faiz hadleri gerçekten Ülkemizde uygulanan oranlara göre görünüşte çok düşüktür. Bu ülkelerde en yüksek faiz %1-2 arasında, hatta sıfır ve negatif faiz olarak uygulanmakta, ülkemizde ise, nominal faizler bu oranlarla mukayese edilemeyecek kadar yüksek bulunmaktadır. Bu farklılıklar görünüşte var olmakla birlikte reel anlamda var olup olmadığı tartışılmalıdır.

Sayın Cumhurbaşkanı bu yılın Ocak ayında da faizlerin indirilmesi için MB’ sına aleni ve açıktan kamuoyu önünde baskı yapmıştır. Cumhurbaşkanının bu çıkışına paralel olarak ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı ve daha bir kısım bakanlar da benzer taleplerde bulunmuşlardır. Ancak MB ekonomik şartların ve özellikle enflasyon gerçekleşmelerinin uygun olmaması dolayısıyla faiz indirimi yapamamıştır. Bu tartışma üzerine para piyasası ve özellikle döviz piyasasında dengeler değişmiş ve TL’nin Dolar ve Avro karşısındaki değeri hızlı bir şekilde düşmüştür. Nitekim Dolar/ TL değeri 2,50 sınırını geçmiştir. Araya Sayın Cumhurbaşkanının yurt dışı seyahati girmesi ile konu kendi gündemi içine çekilmiş ve TL’nin dolar karşısındaki değeri yükselerek 2,50 sınırı 2,46’lara kadar düşmüştür.

TCMB Para Politikası Kurulu (PPK) normal toplantısı olan 24 Şubatta döviz oranlarında bir kısım indirimler yapmıştır. Yapılan son indirimlerden sonra MB tarafından yapılan bir haftalık repo faizini ifade eden politika faizi % 7,75’ten 7,50’ye düşürülmüştür. Fonlama işlemlerinin yapıldığı faiz koridorunda üst oran 11,25’ten 10,75’e çekilmiştir. Bankalara borçlanma imkânı sağlayan repo işlemlerinde bu oran 10,75’ten 10,25’e indirilmiştir.

Yapılan bu indirim Sayın Cumhurbaşkanını tatmin etmediği için, MB’ nın faiz politikası üzerindeki eleştirel konuşması daha şiddetlenmiş ve MB Başkanının devlete karşı bağımsız, ama başka yerlere bağımlı olduğu ima edilerek faiz indirimi yapılmamasının gerekçeleri buralarda aranmıştır. Ancak MB başkanının MB’ nı nasıl yöneteceği ve temsil edeceği hukuki mevzuatla belirlenmiş olduğundan, mevzuat dışında bir işlem yapması veya tavır göstermesi kamu hukuku gereği suç olacağından gerekli soruşturmaların yapılması elzemdir.

Bu gelişmelerin üzerine döviz yeniden ve yine hızlı bir şekilde yükselerek yeni rekorlar kırmış ve TL’nin dolar değeri bu kez 2,52 düzeyine çıkmıştır. Halen o değerleri muhafaza etmektedir ve sanki bir dönem kalıcı bir tavır göstermektedir.

Faiz indirimine rağmen tahvil faizlerinde yükselmeler meydana gelmiş, indirim öncesi oranları geçerek % 8,36′ ya çıkmıştır.

Görülmektedir ki, faiz üzerine yapılan eleştiri ve baskılar arttıkça sistem içinde faizler düşmediği gibi, kur değerleri TL aleyhine yükseliş göstermekte, adeta TL her gün devalüe edilmektedir. Bunun nedenleri nelerdir?

1-Herşeyden önce faizleri reel ve nominal faiz olarak ayırıp, reel faizler üzerinde tartışma yapılmalıdır. Reel faiz;  enflasyondan nominal faizin çıkartılması ile elde edilen faizdir. Şayet nominal faiz enflasyondan düşük ise reel faiz negatif olacaktır. Nitekim 12 ayın ortalamalarına göre Ocak ayı TÜFE değeri %8,80 dir. Bunun anlamı bu değerin altındaki faiz oranları borç alan için negatif faiz sayılır. Diğer bir deyimle borç verenin gelirinde azalma olmaktadır.

2-Faizlerin sıfır düzeyine yaklaştığı batı ülkelerinde nominal faiz ile reel faiz arasında Türkiye ekonomisinde olduğu gibi farklar bulunmamaktadır. Nedeni bu ülkelerde enflasyon miktarı da sıfıra yakın olmasıdır. Türkiye’de de enflasyon yüzde 2-3 düzenine düşürülürse, faizlerin de bu rakamlara çekilmesi söz konusu olabilir. TÜİK’ in hesaplamalarına göre, Ocak ayı Yurt içi Üretici Fiyatlarında 12 aylık ortalamalara göre enflasyon oranı % 9,59 olmuştur. Bu oranın altındaki faiz negatif faiz sayılır.

3-Türkiye’de tasarruf oranı  % 12’lere kadar düşmüştür, açıktır ki, bu düşük tasarruf oranları ile özel sektörün yatırım yapması, özellikle imalat sanayi yatırımları yapması çok zordur. Yatırım yapacak müteşebbis dışarıdan borçlanarak yatırım yapmak durumundadır. Kaldı ki, batı ülkelerinde faizler sıfır düzeyine ve hatta negatif faize düşmesine rağmen özel sektör dışarıdan borçlanarak yatırım yapmayı da gerçekleştirmemektedir. Anlaşılıyor ki, özel sektörümüz ülkemizin bu günkü hukuki, siyasi ve ekonomik şartları altında yatırım yapma isteğinde bulunmamaktadır. Aksine son yıllarda yerli yatırımcıların yurt dışında daha çok yatırım yapma eğilimi göstermektedir.

4-Dünya piyasalarında faiz hadleri bu kadar düşük olmasına rağmen yabancılar da Türkiye’de sanayi yatırımı yapmamakta, yatırım için gelmekte olan bir kısım yabancı sermaye varsa o da gayrimenkul yatırımlarına geldiği görülmektedir. Ancak bu yatırımların da, ekonomiye giren sıcak para miktarının da azalmakta olduğu müşahede edilmektedir. TÜİK verilerine göre Türkiye’nin Uluslararası Yatırım Pozisyonuna göre dış yükümlülükleri 661,3 milyar dolar, varlıkları ise 230 milyar dolar olup Uluslararası Yatırım Pozisyonu (UYP) açığı 431,3 milyar dolardır. Diğer parametrelerin yanında UYP’ nin bu denli yüksek olması Türkiye’deki yatırımların düşük kalmasına etki ettiğini düşünülebilir.

4-Gerek yerli ve gerekse yabancı yatırımların azalmasında ülkenin “yatırım yapılabilir” ülke konumuna ait olan güvenin azalmakta olduğunun bir işaretidir. Gerçekten ülkenin yabancı sermayeye bağlılığının çok yüksek olması yanında hukuk düzeninin iyi çalışmaması, cari açığın hala dengeleri bozacak düzeyde yüksek ve ekonominin aşırı derecede kırılgan hale gelmiş olması, iç ve dış siyasi ilişkilerdeki ve özellikle komşularla olan ilişkilerdeki gelişmeler ve daha da kötüsü merkezi otoritenin rekabet şartlarını bozacak düzeyde ekonomiye müdahaleleri yatırım isteklerini azaltmakta olduğunu söylemek mümkün hale gelmiştir. Burada bir başka önemli husus da yatırımcıların kurlarda TL aleyhine, doların değerinin hızlı bir şekilde yükselme göstereceğine dair beklentileridir. Dolar bazında yeniden borçlanma yerine mevcut borçlarını kapatma tercihi ön plana çıkmıştır. Nitekim Bankalar Birliği rakamlarına göre özel sektör 26 Aralık 2014- 10 Şubat 2015 tarihleri arasında Türkiye’deki Bankalardan ana nedeni dış borç ödemesi olmak üzere 15,1 milyar TL’lik döviz kredisi kullanmıştır. Özel sektör ekim ayına kadar 131 milyar dolar ödeyecektir.

5-Devlet Bütçesi açık verdiği için, iç piyasada borç verilebilir fonların çok önemli bir kısmı devlet tarafından talep edilmektedir, bu da özel sektörün yatırım yapabilmek için borçlanma imkânı azalmaktadır. Nitekim 2014 dâhil son yıllarda özel sektör yatırımlarında ciddi azalma olmaktadır. Benze şekilde ekonomik uygulamalara olan güvenin de azalmakta olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim TÜİK’ in açıkladığı Tüketici Güven endeksi devamlı düşüş göstermekte olup açıklanan son rakamlarda % 68,1 gerilemiştir.

MB para politikalarının temel hedefi fiyat istikrarını sağlamaktır. Bu hedef MB’ a kanunla verilmiştir. Para politikalarının fiyat istikrarında etkin olması, kısa vadede etkisini gösteriyor olmasından ileri gelmektedir. MB fiyat istikrarını sağlayamadığı durumlarda ekonominin diğer hedeflerinde de sapmalar olma ihtimali çok yükselecektir. En azından döviz kurlarının da yükselmesi döviz borcu olan özel sektörün borç yükünü artıracaktır. Faiz tartışmalarından bu yana meydana gelen kur farkları ve bunlara ait faizler, birçok şirketin borç batağına saplanmasına neden olmuştur. Çok sayıda borçlu şirketin finansman giderleri artacak, kârları düşecek yatırım olanaklarını kaybedecektir. Dış ticaretinde yeni dengesizlikler ortaya çıkacak ve cari açığı daha da artacaktır.

Ülke, kısa vadeli bu politikalarla uğraşırken daha uzun vadeli yapısal değişikliği, büyüme ve ekonomik gelişme sağlayacak yatırım konularını ihmal etmektedir.

Küresel ekonomideki gelişmeler,  gelişmekte olan ülkelerin para birimlerinde değer kaybına yol açmaktadır. Bunun yanında Türkiye’de ekonomik şartları ve kurlardaki gelişmeleri göz önüne almadan baskı ile faiz indirilmesi yoluna gidilmesi dolar/TL’deki değer kaybını devam ettirmekte ve ekonominin reel ve finansal kesimlerini de olumsuz yönde etkilemektedir.

Kur artışı Türkiye’nin yürütmek istediği büyük projelerin maliyetlerini de etkileyecektir.

 

 

Böyle Gider mi?

Bir önceki yazımda haklı olarak, “Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe” demiştim. Gelişen olaylar ne yazık ki haklılığımızı teyit eder nitelikte.

Hedeflerimizi Avrupa standartlarına endekslemişken bırakın Avrupa’nın herhangi bir ülkesini, Türkiye’mizde gelişen olaylar, dünyanın herhangi bir yerinde zuhur etse hiçbir hükümet ayakta kalamaz.

Buna rağmen iktidar, bütün pişkinliği ile vatandaşın karşısına geçip, yaptıkları en olumsuz, en büyük hataları dahi algı yöntemleriyle böbürlene böbürlene anlatıp, haklı olduklarını ispat etmeğe çalışıyor.

Hadi bizler yalanlarına alıştık inanmıyoruz da kendi yandaşlarına bu kötülüğü nasıl yapıyorlar, şaşmamak elde değil. Ertuğrul Özkök’ün deyimiyle destekçilerini (Bidon Kafalı, Göbeğini kaşıyan adam) yerine koyduklarının, onlara hakaret ettiklerinin farkında değiller mi? On üç yıl kendilerini iktidara taşıyan insanlara bu hakaretleri yapmayı nasıl reva görürler?

İktidar yandaşları, Burhan Kuzu‘nun dört eski bakan hakkında hırsızlık ve yolsuzluktan yüce divana gönderilmesi için yapılan oylamadan sonra:

Yahu bunları nasıl yüce divana gönderirim, bunların kimisi kanka’m, kimisi akrabam, aklımı peynir ekmekle mi yedim ben

Açık açık söylediği itiraftan sonra daha ne demesini bekliyorlar? Gerçekten hâlâ bunlara inanıyorlar mı, yoksa inanmayıp ta inanıyormuş gibi’mi yapıyorlar?

Bir başkası, Mehmet Metiner:

(Siz peygamberin sözlerini, hadisleri inkâr mı ediyorsunuz, orada diyor ki , “Akrabalarınızı koruyup kollayınız”.)

Yapılan hırsızlıkları, yolsuzlukları Hz. Peygambere kadar bulaştırdılar ya aşk olsun demekten kendimizi alamıyoruz.

Süleyman Şah Türbesini dahi bir kahramanlık edasıyla anlatmaları, hangi aklın hangi mantığın eseridir Türkçede karşılığını bulmak gerçekten zor.

Günlerdir İç Güvenlik Yasasını meclis çoğunluğuna güvenerek kavga dövüş çıkarmağa çalışıyorlar, millet’e izahları da; polise taş atmak, bonzai kullanmak, Molotof kokteyli atmak, sapan kullanmak, yüzünü poşu ile kapatmak. İyi de bunların mevcut yasalarımıza göre zaten hepsi suç! Sıkıyorsa Güneydoğuda bu suçu işleyenlere engel olsanızya!

Yok dertleri başka, yarın çözüm sürecine karşı; Mili olmayan, Türk Milletini dışlayan bir anayasaya karşı ayaklanacak olan Türk Milet’ine kullanacakları bir tuzaktır meclisten geçirmek istedikleri yasa.

Ya bebek katilinin yazıp gönderdiği on maddelik anlaşılması güç mektubun Dolmabahçe Sarayında PKK temsilcileriyle birlikte deklere edilmesi, Türk Milletine karşı yapılan en büyük hakaret değil de nedir?

Yukarıda saydıklarımın hangisi demokrasi ile idare edilen bir hukuk devletin de olabilir bu mümkünmü, Türk Milleti daha ne kadar tahammül edecek bu rezalete?

1970 Li yılların Almanya Başbakanı Wily Brant’ın sekreteri Doğu Almanlara karşı casusluk faaliyetinden yakalanmıştı da Wily Birant derhal istifa etmişti. Türkiye casus kaynıyor, 12 yıl memleketi idare ettiğiniz ve bugün adını Paralel Yapı olarak adlandırdıklarınız dinlenmedik telefon bırakmamışlar, yani bunca sene sizi uyutmuşlar. Polis teşkilatını, Adliye kurumlarını hallaç pamuğuna çevirdiniz lâkin sizler büyük bir pişkinlikle hala yerinizdesiniz! Peki ama bunda sizin hiç suçunuz yokmu?

Türk Milletinin son şansı, yedi Haziran seçimleri. Millet, bu seçimde gereğini yaptı, yaptı yoksa devletin sonu hiçte iyi görünmüyor herkes aklını başına toplasın.

 

MHP’den Aday Adayıyım

Ülkemin içine düştüğü ve hatta düşürüldüğü durum, Milliyetçi-Vatansever kadrolar tarafından çok iyi tahlil edilmelidir.

Anadolu Türklüğüne, 100 yıllık Sevr yeniden dayatılmıştır.

150 yıllık Şark Meselesi olarak dünya siyasetine yön veren, Türk Milleti’ni önce Avrupa’dan ve sonra da Anadolu’dan, geldikleri yere, Türkistan’a, Orta Asya’ya gönderme politikası yeniden önümüze konmaktadır.

Hem de, büyük bir kurnazlık yapılarak, adı değiştirilerek önümüze konmaktadır.

Nedir şimdiki adı? Büyük Orta-Doğu Projesi, yani BOP.

150 yıllık bu projenin sahipleri, tıpkı Sevr’i kabul eden Damat Ferit’ler gibi bugün de kendilerine yerli işbirlikçilerini bulmuşlardır.

Oysa egemen güçlerin anlamak, görmek istemediği bir gerçek var: 100 yıl evvel, Damat Ferit’ler var ise, bu milletin bağrından çıkmış Mustafa Kemal Atatürk’ler ve Kâzım Karabekirler de vardı.

Bugün de, Büyük Orta-Doğu Projesi uygulamasının yerli işbirlikçileri varsa, hem proje sahiplerinin, hem de yerli işbirlikçilerinin karşısında Milliyetçi-Vatansever kadrolar vardır.

Milliyetçi Hareket Partisi, bu Milliyetçi-Vatansever kadroları bağrında toplamak zorunluluğu bulunan ülkemizin en önemli siyasî teşekkülüdür.

Milliyetçi Hareket Partisi ve kadrolarının değişmez gerçeği olan bu zorunluluk, daima Türk Milleti’nin ümidi olmaktadır.

Bu ümit, kaybolmamalı, sönmemeli ve yok olmamalıdır.

Vahşi kapitalizmin, Türk Milleti’ni maalesef midesinden yakaladığı günümüzde, Milliyetçi-Vatansever kadrolar önceki dönemlerden çok daha uyanık, çok daha hazır, çok daha fedakâr olmak zorundadır.

Ülkemiz, bugün, dış itibarı eksilere düşmüş, ekonomisi kontrol edilemez çöküntülerin eşiğine gelmiş, millî ve manevî değerleri ciddi ölçülerde yozlaştırılmış, kutuplaşma, bırakın etnik ölçüleri, kültürel anlamda olağanüstü artmış bir haldedir.

Türk Milleti, bu yaşanan gelişmelerin farkındadır ve çare aramaktadır.

Bakmayın siz, ele geçirilmiş anketçilerin ve ele geçirilmiş basın gruplarının uydurdukları ve zorla yutturmaya çalıştıkları rakamlara.

Milliyetçi-Vatansever kadrolar varlıklarını hissettirdikleri sürece çare olacak ve Türk Milleti’nin ümidi olmaya devam edeceklerdir.

Bütün bu gerçeklerin ışığında, bu kutlu yola bir de partimin ve davamın Aday Adayı olarak devam etmeye karar vermiş bulunmaktayım.

22 yıldan beri aralıksız olarak Yerel Basın Camiamızın fahrî bir üyesi olmanın gururunu, mutluluğunu ve desteğini hep arkamda hissettim ve hissetmeye devam edeceğime de inanıyorum.

Nesillerin Adanalısı olarak, sevdalı olduğum şehrime, ülkeme ve milletime hizmette benim için yeni olan bu yoldagüvencim, Türk Milleti’dir. Desteğim, Milleti’ne ve devletine sınırsız bir aşkla bağlı olan Milliyetçi-Vatanseverlerdir.

Ne Mutlu Türküm Diyene!

 

Ekran

Güzel çirkin ne a’lâ

İyi kötü fevkalâde

Seçmez “Ekran”

Ayna misâl

Yansıtır her şeyi

Sanki onlara akran

Üzüntü ve yas

Sevinç ve heves

His ve duygu

Makbûl veya menfûr

Her çeşidi hayâtın

“Ekran”a gelen her şey

Olsa da temiz ya da pis

Ona göre

Nefis mi nefis

Yapmaz hiçbir ayrım

İsterse olsun

Şerbet ya da zehir

Hepsi bir onun için

Huyudur farkı görmezlik

“Ekran”ın

Yansıtmak tek görevi

Yok yapacak başka türevi

Olur her şeye

Mazhar ve zuhûr yeri

Yansıttığı neyse olmaz gayrı

Resmi geçit yapar onda

Ona aksedenler

Ayrı ayrı

X

“Yüz”ümüz de evet

Böyle bir “Ekran”

Rûh hâllerimize

Çeşit çeşit mekân

İşte “Ekran” denen

Bin bir surat ejderha

“Ekran” da denilen bu “Yüz”

Okuyana bin bir sahîfe

Nitekim her mimik

Her göz süzüş

Her çatık kaş

“Yüz”deki her dalgalanış

Herkese ve her şeye

Yansıtıcı bir “Ekran”

“Yüz”de, küp misâli

Sızdırır dışa içindekini

Dostluğu yahut olanca kini

İster sevinçli ol

İster kederle dol

İster al

Şaşkın bir hâl

Kalmasa da mecâl

Olsan da panikte

Binbir efkâr içinde

Sarsa da benliğini

O yine aksettirir

“Yüz”ünde hepsini

X

“Yüz” denen “Ekran”

Sanki beyaz perde’miz

Yansıtır maddî mânevî

Tümünü bizden

Öyle bir “Yüz”ümüz var ki

Yok onun gibisi

Mâhir bir “Ekran”

Ne varsa içimizde

Yaş ve kurudan

Yansıtır tamâmını

Her ân

X

Öyle bir “Yüz”ü var ki

İnsanın

Aksettirir yapmış ve yapacağı

Nice Aktör rolü

“Yüz” deyip de geçme sakın

Bin bir ibret

Levhası geçer

“Yüz”ümüzden akın akın

 

Dolmabahçe Sarayı

Son dönemde Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan görüşmelerin ülkenin geleceğini şekillendirmede önemli rol oynadığı gerçeği hepimizin malumu.

Bu görüşmeler bana sarayın geçmişini hatırlattı.

Gelin beraber hatırlayalım:

Padişah I. Abdülmecid’in isteğiyle yapılan ve 1856 yılında yapımı tamamlanıp açılan sarayın o günün şartları ile 3 milyon kese altına mal olduğu söylenir.

Üstelik bu borcun hazineye aktarılması ile borçlar yüzünden memurların maaşının üç dört ayda bir ödenmeye başlandığı da dönemin kaynaklarında yer almaktadır.

Yıllık giderinin 2 milyon sterlin olduğu ve içerisinde 5320 kişinin çalıştığı sarayın giderleri kamuoyunda “israf” söylentilerine sebebiyet vermiştir.

Ülkenin zor zamanlarında yüklü bir borç içerisinde yapılan sarayda Abdülmecid’in sadece altı ay kalabildiği, kardeşi Abdülaziz’in ise ancak bir yıla yakın kaldığı ondan sonra sarayın yalnızca devlet törenleri yapılırken kullanıldığı görülmektedir.

İlginçtir; sarayın içerisinde yaşanan olaylar genellikle tarihe hüzünle beraber gelen yeni başlangıçlar şeklinde yazılmıştır.

Mesela Padişah Vahdettin Yıldız Saray’ında yaşamasına rağmen ülkeyi Dolmabahçe Sarayı’ndan terk etmiştir. Nitekim ardından gelişen süreç ile yeni bir devlet olan Türkiye Cumhuriyet’i şekillenmiştir.

Büyük önder Atatürk de keza kısa süreli ikamet ettiği Dolmabahçe Saray’ında vefat etmiştir.

Ve Atatürk’ün vefatından sonra başa geçen İnönü ile Türkiye Cumhuriyet’inde yeni bir dönem başlamıştır.

Bunları niye hatırladık?

O günden bugüne değin kamuoyunun gündeminde yer almayan saray son on iki senedir içerisinde gerçekleşen iki önemli görüşme ile tekrar gündeme geldi.

Bu görüşmelerin ilki 4 Mayıs 2007 yılında dönemin Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt ve dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan arasında gerçekleşen görüşmedir.

Bu görüşmenin, akabinde yaşananlarla beraber “yeni Türkiye”nin temellerinin atılmasına vesile olduğu herkesin malumdur.

İkinci önemli görüşme ise geçtiğimiz günlerde Başbakanlık yetkilileri ile HDP arasında gerçekleşen görüşmedir.

Sarayda gerçekleşen görüşmelerin içeriği kamuoyu ile tam olarak paylaşılmasa da akabinde yaşananlar hepimize az çok fikir vermektedir.

Bu yapılan son görüşme kimilerine göre Sevr anlaşmasının bir diğer örneği kimilerine göre de barışın teminatı olarak görülse de netice itibarıyla “yeni Türkiye”nin dizaynının son ayağı olarak değerlendirilebilir.

Acaba Dolmabahçe Sarayı’nın makûs tarihini düşündüğümüzde son yapılan görüşmeler de “yeni başlangıçlar” adı altında Türk milletinin “yeniden var olma mücadelesine” sebep olacak mıdır?

Tarihin tekerrürü söz konusu ise de inşallah bu sefer tekerrür “makûs tarih” için geçerli olmaz…

Saygılarımla…